İsrail topyekûn bir savaşa girerken İsrail vatandaşı Filistinlilerin durumu

Filistin bayrağını yasaklayan yasa tasarısına karşı Tel Aviv Üniversitesi'nde protesto gösterisi düzenleyen İsrail vatandaşı Filistinliler ve sol görüşlü İsrailli göstericiler, 28 Mayıs 2023 (AFP)
Filistin bayrağını yasaklayan yasa tasarısına karşı Tel Aviv Üniversitesi'nde protesto gösterisi düzenleyen İsrail vatandaşı Filistinliler ve sol görüşlü İsrailli göstericiler, 28 Mayıs 2023 (AFP)
TT

İsrail topyekûn bir savaşa girerken İsrail vatandaşı Filistinlilerin durumu

Filistin bayrağını yasaklayan yasa tasarısına karşı Tel Aviv Üniversitesi'nde protesto gösterisi düzenleyen İsrail vatandaşı Filistinliler ve sol görüşlü İsrailli göstericiler, 28 Mayıs 2023 (AFP)
Filistin bayrağını yasaklayan yasa tasarısına karşı Tel Aviv Üniversitesi'nde protesto gösterisi düzenleyen İsrail vatandaşı Filistinliler ve sol görüşlü İsrailli göstericiler, 28 Mayıs 2023 (AFP)

Asaad Ghanem

İsrail'in “nehirden denize” kadar Filistinlilere karşı yürüttüğü yıkıcı savaşın başka bir boyutu daha var. Bu boyut, uzun zamandır karartılıp ötekileştiriliyor. İsrail vatandaşı olan Filistinli Arapların (1948 Arapları) ‘kendi devletleri’ tarafından Gazze’ye yönelik eşi benzeri görülmemiş zulmünden dolayı çektikleri acıları kastediyorum.

Savaşın bu yönüne çekmeye, bu zulmün durdurulmasına ve İsrail'deki ulusal ve dini haklardan mahrum bırakılmalarına ve tıpkı 2018 yılın İsrail'in ‘Yahudi ulus devlet’ olarak ilan edildiği yasa tasarısının kabul edilmesinde olduğu gibi bu hakları elde etmelerini baltalama çabalarına rağmen İsrail vatandaşı Arapların -eksik olsa da- hukuki statüsüne saygı gösterilmesi için uluslararası, bölgesel, Filistin ve İsrail düzeyinde çalışılmasına yönelik açık bir çağrı bu.

İsrail’deki (Batı Şeria ve Gazze dışındaki) Filistinlilerin çoğu vatandaşlık haklarına ve Filistinli Arap kimliklerine bağlılar. Bu bağlılık onların özlemlerinde, siyasi ve toplumsal mücadelelerinde önemli bir yere sahip. Öyle ki bu bağlılığın anayurtlarında kararlılıklarını güçlendirmelerine ve benzersiz başarılar elde etmelerine de katkısı oldu. Böylece yavaş yavaş dünyadaki diğer Arap topluluklarından nispeten daha üstün eğitimsel, sosyal ve ekonomik donanıma ve avantajlara sahip bir topluluğa dönüştüler. Göreceli olarak ve sayıları bakımından dünyadaki en güçlü Arap ve Filistinli sivil topluluk olduklarını söyleyebilirim.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından kurulan hükümetler, 2009 yılından bu yana Yahudilerin ‘soy üstünlüğü’ meselesini çeşitli yasalarla ve düzenlemelerle ortaya koydu. Bunların başında, İsrail vatandaşı Araplarla ortak statüyü reddeden Yahudi Ulus Devleti Yasası’nın onaylanması geliyor. Bu yasayla İsrail devleti gerek İsrail'de gerekse dünyanın başka yerlerinde Yahudilerin münhasır mülkiyeti haline geldi.

İsrail vatandaşı Filistinlilerin önemli başarılar elde etmeleri, onların Yahudilerle eşit vatandaşlık haklarına sahip olmalarını sağlamadı. Yahudi devleti, özünde, anayasasında ve politikasında onları her zaman ikinci sınıf ‘vatandaş’ olarak gördü. 48 Arapları çoğu durumda normal bir demokratik devletin vatandaşları olmaktan ziyade apartheid rejimi altında yaşayanların durumdalar. Hatta bazı İsrailliler dahi ülkelerini apartheid devleti olarak gördüklerini söylüyorlar. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından kurulan hükümetler, 2009 yılından bu yana Yahudilerin ‘soy üstünlüğü’ meselesini çeşitli yasalarla ve düzenlemelerle ortaya koydu. Bunların başında, İsrail vatandaşı Araplarla ortak statüyü reddeden Yahudi Ulus Devleti Yasası’nın onaylanması geliyor. Bu yasayla İsrail devleti gerek İsrail'de gerekse dünyanın başka yerlerinde Yahudilerin münhasır mülkiyeti haline geldi.

Tüm bunlar, bir devletin kendi vatandaşlarına karşı tarafsız olmadığını teyit eden idari uygulamalardır. Hatta devlet vatandaşları arasında çifte standart uyguluyor. İsrail vatandaşı Arapları, onlara saldırmayı kolaylaştıracak şekilde hırpalanmış ve karartılmış bir sınıfa, ikinci sınıf bir konuma yerleştirmeye çalışıyor.

İsrail vatandaşı Filistinlilerin ikinci sınıf ve sallantılı bir statüde olduklarına ilişkin iddiamın belki de en önemli kanıtı, Hamas Hareketi tarafından düzenlenen 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze Şeridi yakınlarında İsrailli sivillerin kabul edilemez şekilde hedef alındığı saldırının ardından İsrail’in savaş ilan etmesiyle birlikte resmi kurumlar ve halk düzeyinde işlediği çeşitli ihlallerin yer aldığı uzun listedir. İsrailli sivillerin hedef alınması, Halid Meşal ve Salih el-Aruri gibi Hamas Hareketi’nin bazı liderlerinin daha önce mesafeli olduklarını, kaçındıklarını ve reddettiklerini vurguladıkları bir saldırı çeşidi.

İsrail’in Hamas’ın saldırısına misilleme olarak Gazze Şeridi’ne karşı askeri operasyonlar başlamasının ve sonuçlarının ardından İsrail'in tüm dünyadaki vicdan sahibi her insanın canını acıtan Gazze’deki sivillere yönelik saldırılarının yarattığı dehşet ve insanlığa karşı işlediği suçların vahşeti, 1948 topraklarındaki Filistinlilerin durumunu daha da kötüleştirdi. Çünkü onların Gazze’deki Filistinlilerin çektikleri acılar karşısında insani bir sempati duyması ya da anlayış göstermesi bile yasak. İsrail’de savaş durumu ilan edildikten sonra, resmî kurumlarda ve halk arasında İsrail vatandaşı Filistinlilere ‘düşmanın beşinci kolu’ muamelesi yapılmaya başlandı.

Netanyahu seçim kampanyası kapsamında Nasıra'ya yaptığı ziyaret sırasında protesto edildi, 13 Ocak 2021 (AFP)
Netanyahu seçim kampanyası kapsamında Nasıra'ya yaptığı ziyaret sırasında protesto edildi, 13 Ocak 2021 (AFP)

İsrail'deki iç güvenlik servisleri, savaşın ilan edilmesinden sonraki bir ay içinde, 48 Araplarının Hamas'ın yaptıklarını anlayışla karşılama ya da meşrulaştırma yahut İsrail propagandasında olduğu Hamas'ın DEAŞ ile eşit olduğu iddiasının aksine bir Filistin ulusal hareketi olduğunun savunulması şeklinde anlaşılabilecek her kelimesini, her ifade girişimini ve Gazze Şeridi'ne saldırı’ ile Filistinlilerin 7 Ekim öncesinde Gazze'deki büyük hapishanelerinde çektikleri acıları birbirine bağlayacak her bir tutumu yakın takibe aldı. Böylece İsrail vatandaşı Filistinlilere ve Filistinli aktivistlere karşı eşi benzeri görülmemiş bir zulüm ve istismarın yapıldığı büyük bir kampanya başlatıldı.

Bir belediye başkanı, ‘halkın barışını’ koruduğu gerekçesiyle belediyede çalışan 48 Araplarından işçileri işlerinden kovdu. Zulümlerini sürdüren hükümet, ‘teröristlere sempati duyan’ kişilerin vatandaşlığının geri alınmasına ilişkin bir karar taslağını gündemine aldı. Eğer bu karar taslağı kabul edilirse İsrail'deki Filistinlilerin vatandaşlık hakları tehlikeye girecek ve benzeri olmayan bir bozulma yaşanacak.

İsrail vatandaşı Filistinlilerin hukuki statüsüyle ilgilenen İsrail'deki Arap Azınlığın Haklarının Korunması Hukuk Merkezi (Adalah), 48 Araplarına karşı açılan 150'den fazla davayı takip ettiğini duyurdu. Hakkında dava açılanlar arasında üniversite öğrencileri, kamu çalışanları ve hatta özel şirket çalışanlarının da olduğunu belirten Adalah, bu kişilerin tek yaptığının İsrail'in Gazze'deki sivillere yönelik saldırılarını kınamak ya da Hamas'ın saldırısını ‘anladıklarını’ belirtmek yahut kasıtlı veya kasıtsız olarak İsrail askerlerinin rehin alınmasına yahut yakalanmasına gönderme yapan ya da Filistinlilerin kendilerini onlarca yıldır kuşatıp işgal eden İsrail karşısında meşru müdafaa hakkına atıfta bulunan bir görüntüyü onaylamak anlamında ‘like atmak’ (beğenmek) olduğunu vurguladı.

Konu, Gazze savaşında yaşananlara ve Gazzelilerin acılarına dair bilgiler yayınlayan sosyal medya kullanıcılarının ya da İsrail'in askeri operasyonlarına ve sivillere yönelik saldırılarına son verilmesi çağrısında bulunan akademisyenlerin tutuklanması ve yargılanması noktasına kadar geldi. Öyle ki İsrail'in merkezindeki bir hastanenin acil servis müdürü, savaştan aylar önce sayfasından paylaştığı ve iki halk arasında barış çağrısı yapılan gönderisi nedeniyle tutuklandı. Savaşın sona ermesi çağrısında bulunan ve Hamas'ın güç kullanmaya başvurmasının nedenlerini açıklayan üniversitelerde derslere ara verildi. Bir belediye başkanı, ‘halkın barışını’ koruduğu gerekçesiyle belediyede çalışan 48 Araplarından işçileri işlerinden kovdu. Zulümlerini sürdüren hükümet, ‘teröristlere sempati duyan’ kişilerin vatandaşlığının geri alınmasına ilişkin bir karar taslağını gündemine aldı. Eğer bu karar taslağı kabul edilirse İsrail'deki Filistinlilerin vatandaşlık hakları tehlikeye girecek ve benzeri olmayan bir bozulma yaşanacak.

Üniversite ve kolejlerde, genellikle fikir özgürlüğüne karşı hoşgörülü olmakla övünen üniversite yönetimleri, Gazze halkı ve onların acılarıyla ilgili endişelerini ve dayanışma içinde olduklarını dile getiren paylaşımlar nedeniyle Arap öğrencileri eğitimden uzaklaştırma ya da disiplin kuruluna verildiklerine dair bildiriler gönderme gibi önlemler aldılar. Şu ana kadar yaklaşık 80 Arap öğrenciye bu bildirilerden gönderildi. Sosyal medya genel olarak 48 Araplarına özelde ise Arap öğrencilere karşı özellikle Yahudi üniversite öğrencilerinin organize girişimiyle kışkırtıcı binlerce yazıyla dolu, fakat hiçbir Yahudi öğrenci üniversite yönetimleri tarafından disipline gönderilmek ya da okuldan atılmakla tehdit edilmedi.

Örneğin Kudüs’teki İbrani Üniversitesi yönetimi, alanında uluslararası üne sahip bir Arap öğretim görevlisinin, İsrail'in Gazze'de yaptıklarını ‘bir yok etme savaşı’ olarak tanımlayan bildiriyi imzalaması nedeniyle gönüllü olarak istifa etmeye çağrılması girişiminde bulundu. Üniversite yönetimi, bu ifadenin Gazze'deki durumu tanımlamak için uygun olduğunu teyit eden ve üniversite yönetiminin bu girişiminden geri adım atmasını isteyen uluslararası akademisyenlerden ve araştırmacılardan gelen onlarca mektubu ve çağrıyı görmezden geldi.

“Bir grup ırkçı faşistin Netanya Akademik Koleji'ndeki öğrenci yurtlarını ablukaya almasıyla olay çığırından çıktı. Bazı Arap öğrencilere fiziki saldırıda bulunan ırkçı faşistler ‘Araplara ölüm’ sloganları attılar ve Arap öğrencileri yurtlardan ayrılmaya zorladılar.

Öte yandan kolejler ve üniversiteler, Nazizm zamanı Yahudilerin yaşadığı felaketle Hamas'ın saldırısını aynı gören ve Hamas’ın DEAŞ’tan farkı olmadığını öne süren İsrail'deki resmi propagandayı eleştiren ve savaşla ilgili bu tür genellemelere karşı çıkan çok sayıda Arap ve Yahudi öğretim görevlisini görevlerinden uzaklaştırdı.

Bir grup ırkçı faşistin Netanya Akademik Koleji'ndeki öğrenci yurtlarını ablukaya almasıyla olay çığırından çıktı. Bazı Arap öğrencilere fiziki saldırıda bulunan ırkçı faşistler ‘Araplara ölüm’ sloganları attılar ve Arap öğrencileri yurtlardan ayrılmaya zorladılar. Daha sonra Netanyahu'nun partisi Likud’dan olan Netanya belediye başkanının, daha önce savaş ve bölgelerinin Hamas ve İslami Cihad Hareketi tarafından füzelerle hedef alınması nedeniyle evlerinden tahliye edilen Yahudi vatandaşların barınması için öğrenci yurtlarının boşaltılması çağrısında bulunduğu ortaya çıktı.

Bu olay bir ‘pogrom’ (kıyın: dini, etnik ya da siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet hareketleri) vakasına diğer tüm olaylardan daha çok benziyordu. İsrail’in son günlerdeki hali, kendini Gazze halkını öldürmek, yerinden etmek ve 48 Araplarına zulmetmek söylemleriyle ifade eden şiddetli bir ırkçılık hali olarak karşımıza çıkıyor. Bu faşizme varan ırkçı ve milliyetçi hal, İsrail'in resmi ve kamudaki tutumu haline geldi.

Irkçılığı ve Filistinlilere karşı düşmanlığıyla bilinen Itamar Ben-Gvir yönetimindeki Ulusal Güvenlik Bakanlığı'nın 620'den fazla komiteden oluşan ‘acil durum komiteleri’ adı altında vatandaşlara (Yahudilere) silah dağıtmak gibi çalışmalarının yanında İsrail hükümeti, gösterilerde ateş etme kurallarını değiştirmeyi ve İsrail vatandaşı Filistinlilerin savaş karşıtı protestolar düzenlemeleri halinde kalabalıkların üzerine gerçek mermilerle ateş açılmasına izin vermeyi düşünüyor.

İsrail devletinin, İsrail vatandaşı Filistinlilerin vatandaşlığıyla ilgili bu tehlikeli ve benzeri görülmemiş tutumuna dair gelişmelerle, acilen düzeltilmesi gereken bir durumla ve özellikle İsrail'de uzun yıllardır yapılan anketlerin de işaret ettiği gibi 48 Araplarına düşman olan faşist bir devletin olduğunu ve 48 Araplarının vatandaşlık haklarının derhal ele alınması gereken bir durumla karşı karşıya olduğumuz ortada.

Tüm bunlara fanatik Yahudilerin kendi ayrı bölgelerinde ya da Filistinlilerle birlikte yaşadıkları karma şehirlerdeki mahallelerinde Filistinli sivillere doğrudan saldırmaları olasılığı da ekleniyor.

İsrail hükümetindeki bakanların ve politikacıların temsil ettiği devletin kurumlarında, İsrail vatandaşı Filistinlilerin vatandaşlığıyla ilgili bu tehlikeli ve benzeri görülmemiş duruma dair gelişmelerle, acilen düzeltilmesi gereken bir durumla ve özellikle İsrail'de uzun yıllardır yapılan anketlerin de işaret ettiği gibi 48 Araplarına düşman olan faşist bir devletin olduğunu ve 48 Araplarının vatandaşlık haklarının derhal ele alınması gereken bir durumla karşı karşıya olduğumuz ortada. Netanyahu'nun başbakanlık görevi sırasında ve son savaştan önce birçok kez 48 Araplarına karşı açıkça provakatif söylemlerde bulunduğunu söylemeye gerek dahi yok.

Netanyahu'nun İsrail yargı sisteminde reform yapma planına karşı düzenlenen gösterilerden biri (AFP)
Netanyahu'nun İsrail yargı sisteminde reform yapma planına karşı düzenlenen gösterilerden biri (AFP)

Üniversiteler ve hastaneler gibi kamu kurumlarının resmi zulüm ve baskıları ile sıradan Yahudi vatandaşların 48 Araplarına karşı saldırıları daha da kötüleşti. Yıllardır var olan ve zamanla dozu artan milliyetçi, ırkçı, faşist eğilimlerin körüklediği bir durumun devamı olarak son bir ay içinde 48 Arapları, haklarının ihlal ve varlıklarının tehdit edildiği bir tehlikeyle karşı karşıyalar.

Savaş ve yansımaları, İsrail vatandaşı Filistinlilerin ne vatandaşlıklarının ne de işgal altındaki kendi topraklarındaki varlıklarının güvende olduğu konu İsrail’e bırakılırsa vatandaşlıktan çıkarılma ve sınır dışı edilme tehlikesinin gerçek olduğunu kanıtladı. Savaş ve yansımaları, İsrail vatandaşı olan Filistinli Arapların ne vatandaşlıkları ne de tarihi vatanları açısından güvende olmadıklarını, mesele İsrail'e bırakılırsa vatandaşlıklarının geri alınması ve sınır dışı edilmeleri tehlikesinin gerçekten var olduğunu kanıtladı. İsrail'i, 48 Araplarının haklarına saygı duymaya ve onların anavatanlarındaki varlığının ötesinde eşit hak ve vatandaşlık haklarını teyit etmeye zorlayan uluslararası önlemler de dahil olmak üzere İsrail'in durumu kötüleştirdiği işin bu boyutunun önüne geçmek için çalışılması gerekiyor.

Bu meselenin uluslararası kuruluşların gündemine alınmasının yanı sıra Filistinlilere karşı kapsamlı savaşında İsrail'i destekleyen ülkelerin de gündemine alınması büyük önem taşıyor. Bu, İsrail'in demokratik olmayan prosedürlere devam etmesini engellemek için İsrail, tam bir vatandaşlık olmasa da 48 Araplarının haklarını yerli halkları ve göçmen olmayanlar olarak korumak zorunda kalsa bile çeşitli şekillerde müdahale edilmesi çağrısıdır.

Bu aynı zamanda tüm Filistinlilere ve Araplara, İsrail'deki Filistinlilerin durumunu ve içinde bulundukları koşulları hesaplarına dahil etmeleri çağrısıdır. Tüm bunların da ötesinde bu, İsrail vatandaşı Filistinlilere ve liderlerine, kararlılıklarını ve haklarına bağlılıklarını güçlendirmek için toplumlarını örgütleme konusunda çalışmaları çağrısıdır. Son olaylar, bunu yapmak için çok geç kaldıklarını kanıtladı. Bu konu eşitlik ve tam vatandaşlık mücadelesinde ve Filistin halkının meşru haklarını elde etme mücadelesinde İsrail'in içinde bir dönüşüm gerçekleşene, faşist ve ulusal düzeydeki bir durumdan makul ve demokratik olarak kabul edilebilir bir sivil duruma, Yahudi ırkının üstünlüğü statüsünden vatandaşlık ve eşitlik durumuna dönüşene kadar ikinci sırada kalmaya devam edemez. Bunun Filistin-İsrail çatışmasına tarihi bir çözüm bulunmasına da katkısı olabilir.

En nihayetinde acı deneyimlere dayanarak, İsrail vatandaşı Filistinlerin kendisini Yahudi Ulusal Devleti olarak gören bir devletin etkisinden koruma konusunda İsrail’e güvenmek yanlış olur. Bunun yerine özel, uluslararası bir denetim mekanizması oluşturulmalı. İsrail vatandaşı Filistinlilerin varlığını ve haklarını korumak amacıyla, uluslararası bir kuruluşun onların içinde bulundukları şartları izlemesi daha doğru bir tercih olacaktır.

Ülke nüfusunun 2023 yıl başı itibariyle 9 milyon 700 bine ulaştığı İsrail’de nüfusun yaklaşık 2 milyon 150 binini "İsrailli Araplar" olarak tanımlanan İsrail vatandaşı Filistinlilerden oluştuğu belirtiliyor.

İsrail vatandaşı Filistinliler ülke nüfusunun yüzde 22'sine tekabül ediyor. Tel Aviv rejiminin "İsrailli Araplar" Filistin tarafının ise “1948 Filistinlileri” olarak tanımladığı vatandaşlar, 1948'deki savaş ve sonrasında yaşanan işgale rağmen yurtlarında kalarak İsrail vatandaşı olan Filistinlilerden oluşuyor. Ülkenin kuzey ve güney illerinde yoğunlaşan Arap nüfusun yüzde 84’ü Müslüman, yüzde 8’i Hristiyan, yüzde 8’i ise Dürzi.

Bu nüfusun dışında kalan ve İsrail vatandaşı olmayan Filistinliler ise Gazze ve Batı Şeria’da yaşıyor.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



ABD ordusu, Irak’ın batısında meydana gelen uçak kazasında mürettebattan dört kişinin öldüğünü bildirdi

ABD Hava Kuvvetleri’ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağı, 30 Ağustos 2023’te Japonya’nın güneyindeki Okinawa’nın batısında bulunan Kadena Hava Üssü’nden kalkış yapıyor. (AP)
ABD Hava Kuvvetleri’ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağı, 30 Ağustos 2023’te Japonya’nın güneyindeki Okinawa’nın batısında bulunan Kadena Hava Üssü’nden kalkış yapıyor. (AP)
TT

ABD ordusu, Irak’ın batısında meydana gelen uçak kazasında mürettebattan dört kişinin öldüğünü bildirdi

ABD Hava Kuvvetleri’ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağı, 30 Ağustos 2023’te Japonya’nın güneyindeki Okinawa’nın batısında bulunan Kadena Hava Üssü’nden kalkış yapıyor. (AP)
ABD Hava Kuvvetleri’ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağı, 30 Ağustos 2023’te Japonya’nın güneyindeki Okinawa’nın batısında bulunan Kadena Hava Üssü’nden kalkış yapıyor. (AP)

ABD ordusu, Irak’ta düşen KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağında görevli altı kişiden dördünün hayatını kaybettiğini açıkladı.

ABD ordusu dün, Irak’ın batısında bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağının düştüğünü, kazaya karışan ikinci uçağın ise güvenli bir şekilde indiğini duyurmuştu.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) dün yaptığı açıklamada, İran ile süren çatışmalar sırasında ‘dost hava sahasında’ bir askeri uçağın kaybolması üzerine kurtarma operasyonu yürütüldüğünü belirtmişti. Ordu, kazaya karışan iki uçağın bulunduğunu, bunlardan birinin Irak’ın batısına düştüğünü, diğerinin ise güvenli bir şekilde indiğini açıkladı. Kazanın düşman veya dost ateşi sonucu meydana gelmediği ifade edildi.

Bu ölümler, 28 Şubat’tan bu yana İran’a karşı yürütülen ABD operasyonlarında hayatını kaybeden yedi Amerikan askerine eklendi.

ABD, Ortadoğu’da İran’a yönelik operasyonlara destek amacıyla çok sayıda uçak konuşlandırmıştı. Olay, yalnızca askeri operasyonların değil, aynı zamanda havada yakıt ikmali operasyonlarının da risklerini gözler önüne serdi.

1950’ler ve 1960’ların başında Boeing tarafından üretilen KC-135 uçakları, ABD ordusunun yakıt ikmal filosunun belkemiğini oluşturuyor ve uçakların görevlerini iniş yapmadan sürdürebilmesini sağlıyor.

Irak’taki İran yanlısı silahlı grupları kapsayan İslami Direniş adlı örgüt bu sabah yaptığı açıklamada, ikinci bir KC-135 uçağını hedef aldıklarını ve uçağın hasar aldığını, ancak zorunlu iniş yaparak kaçmayı başardığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan salı günü aktardığı bilgiye göre, ABD-İsrail saldırıları sırasında İran’a karşı yürütülen operasyonlarda 150 Amerikan askerinin yaralandığı bildirildi. Uçağın düşmesi haberi, ABD uçak gemisi USS Gerald R. Ford’da çıkan ve savaşla ilgili olmayan yangın sonucu iki denizcinin yaralanmasıyla aynı döneme denk geldi.

Kuveyt’in Şuaybe limanındaki bir Amerikan tesisine insansız hava aracı (İHA) çarpması sonucu yedi Amerikan askeri hayatını kaybetti. ABD Başkanı Donald Trump ve diğer üst düzey yetkililer, İran ile çatışmaların Amerikan ordusunda daha fazla kayba yol açabileceği uyarısında bulundu.


Cibuti-Etiyopya-Somali zirvesi tartışmalı konularda mutabakatı güçlendirdi

Cibuti Cumhurbaşkanı, Somali Cumhurbaşkanı ve Etiyopya Başbakanı’nı kabul etti. (SONNA)
Cibuti Cumhurbaşkanı, Somali Cumhurbaşkanı ve Etiyopya Başbakanı’nı kabul etti. (SONNA)
TT

Cibuti-Etiyopya-Somali zirvesi tartışmalı konularda mutabakatı güçlendirdi

Cibuti Cumhurbaşkanı, Somali Cumhurbaşkanı ve Etiyopya Başbakanı’nı kabul etti. (SONNA)
Cibuti Cumhurbaşkanı, Somali Cumhurbaşkanı ve Etiyopya Başbakanı’nı kabul etti. (SONNA)

Cibuti, Etiyopya ve Somali liderlerini bir araya getiren ve yaklaşık 40 gün içinde ikinci kez düzenlenen üçlü zirvede, bölgede gerilime neden olan başlıca dosyalar ele alındı. Zirve aynı zamanda, Etiyopya’nın Rönesans Barajı nedeniyle Mısır’ın su güvenliğine yönelik tehditler ve Addis Ababa yönetiminin Kızıldeniz’e çıkış arayışı bağlamında Kahire’nin tutumuna ilişkin soruları da gündeme getirdi.

Etiyopya Haber Ajansı (ENA) dün, Cibuti’de düzenlenen görüşmeden fotoğraflar yayımlayarak Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in bölgesel iş birliği konularını ele aldığı temaslar gerçekleştirdiğini bildirdi. Ajans görüşmelerin içeriğine dair ayrıntı paylaşmadı.

Somali Ulusal Haber Ajansı (SONNA) ise Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’un çarşamba günü düzenlenen üçlü zirveye katıldığını aktardı. Ajansa göre görüşmeler özellikle güvenlik ve terörle mücadele alanlarında ortak koordinasyonun güçlendirilmesine odaklandı.

Toplantıda ayrıca Somali’nin demokratik dönüşüm sürecine verilen desteğin artırılması, ortak yatırımların geliştirilmesi, bölge ülkeleri arasında hareketliliğin kolaylaştırılması ve bölgesel entegrasyonu güçlendirecek ekonomik altyapı projelerinin teşvik edilmesi konuları da ele alındı.

Bu, iki aydan kısa sürede düzenlenen ikinci zirve oldu. Üç lider daha önce 31 Ocak’ta Etiyopya’nın doğusunda bir araya gelmişti. O toplantıda SONNA, Afrika Boynuzu’ndaki güvenlik ve siyasi durumun değerlendirildiğini, mevcut zorluklara çözüm bulunması ve ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesi yollarının ele alındığını bildirmişti.

Mısır’ın beklentisi

Konuya hâkim Mısırlı bir kaynak, Kahire’nin bölgedeki Etiyopya faaliyetlerini yakından izlediğini belirterek, Addis Ababa yönetiminin bölgedeki dalgalı durumdan ve dünyanın İran savaşıyla meşgul olmasından yararlanarak nüfuzunu yeniden düzenlemeye çalışmasından endişe duyulduğunu söyledi.

Kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizim için önemli olan Cibuti ve Somali’nin tepkilerinin, Addis Ababa’nın bölgesel hâkimiyet kurma girişimini reddetme yönünde varılan mutabakatla uyumlu olmasıdır” dedi. Aynı kaynak, bunun Mısır’ın bu ülkeler arasındaki ilişkilere müdahalesi anlamına gelmediğini vurgulayarak, “Hâkimiyet kurma ve nüfuz genişletme fikri Mısır tarafından kabul edilemez. Zirvenin sonuçlarını göreceğiz” ifadelerini kullandı.

Mısırlı uzmanlar ise söz konusu zirvenin bir ittifakla sonuçlanmasını beklemiyor. Uzmanlara göre toplantı, son iki yılda Etiyopya ile Somali arasında yaşanan anlaşmazlıkların gölgesinde, tarafların çıkarlarını öne çıkaran üçlü bir iş birliğini güçlendirme amacı taşıyor.

Afrika Boynuzu son dönemde bölgedeki yüksek gerilim nedeniyle dikkat çeken zirvelere sahne oldu. Bunların en öne çıkanlarından biri, Ekim 2024’te Somali, Mısır ve Eritre liderleri arasında düzenlenen zirveydi. Mogadişu ile Addis Ababa arasında tartışmalı bir limanın kontrolü konusunda yaşanan gerilim ortamında gerçekleştirilen toplantıda üç ülke, ‘bölgedeki zorluk ve tehditlerle mücadelede ittifak’ vurgusu yapmıştı.

fergthyju
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed (ENA)

Mısır’ın eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Salah Halime’ye göre “söz konusu zirve yeni bir ittifak olarak nitelendirilemez. Gerçek şu ki, bölge ülkeleri arasında üçlü bir iş birliği söz konusu. Toplantının odak noktası, başta terörle mücadele olmak üzere hayati öneme sahip konuların koordinasyonu ile yatırım alanlarındaki iş birliğinin geliştirilmesi ve iç durumların ele alınmasıdır.”

Halime, “Zirvede ele alınan konular, güvenlik ve istikrarın sağlanmasına, ortak kalkınma sürecinin ilerlemesine hizmet ediyor ve şu aşamada bir ittifak anlamına gelmiyor. Bu yaklaşım, Mısır’ın Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bölgesinde barışın yaygınlaştırılmasını ve komşu ülkelerle ilişkilerin güçlendirilmesini amaçlayan politikalarıyla çelişmiyor” dedi.

Mısır Dış İlişkiler Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Reha Ahmed Hasan da Halime ile aynı görüşü paylaşarak, zirvenin özellikle Somali ile Etiyopya arasındaki anlaşmazlıklar yerine ortak çıkarların güçlendirilmesine yönelik olarak düzenlendiğini vurguladı.

Etiyopya hamleleri

İlk zirveden yaklaşık 10 gün önce Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, iki yıl kadar önce kendisine deniz erişimi sağlama teklifinde bulunulan Cibuti’yi ziyaret etti. Başbakan, ziyaretinde ticaret ve lojistik konularına odaklandı; bu durum, Etiyopya’nın Kızıldeniz’e erişim talebini sürdürmesi nedeniyle Mısır ve kıyıdaş ülkelerin direnişiyle bir yıldan fazla süredir devam eden tartışmaların merkezinde yer alıyor.

Etiyopya, 1993’te Eritre’nin yaklaşık otuz yıl süren savaşın ardından bağımsızlığını kazanmasıyla kara ile çevrili bir ülke haline geldi. Bu durum, Etiyopya’yı komşu ülkelerin limanlarına bağımlı kıldı. Ülke, uluslararası ticaretinin yüzde 95’inden fazlasının geçtiği Cibuti Limanı’na özellikle güveniyor ve lojistik hizmetler için yıllık yüksek ücretler ödüyor; bu hizmetler Cibuti için önemli gelir kaynağı oluşturuyor.

sdfgthy
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud çarşamba günü Cibuti’ye geldi. (SONNA)

Halime, son gelişmelerin Etiyopya’nın Kızıldeniz’e erişimi konusuyla bağlantılı düzenlemelerin bir parçası olmadığını belirterek, deniz erişimi meselesinin genellikle iki ülke arasında yapılan uluslararası anlaşmalar çerçevesinde ele alındığını, tek bir ülke içindeki bölgesel bir mesele olarak değerlendirilmediğini söyledi.

Somali’ye ilişkin olarak Halime, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve siyasi dönüşümünü sağlamak amacıyla bir strateji izlediğini ve tüm taraflarla dengeli ilişkiler kurmaya çalıştığını vurguladı. Ayrıca, Kızıldeniz kıyısındaki ülkelerle olan ilişkilerin sağlam ve doğru bir çerçevede yürütüldüğünü ifade etti.

Bu görüşe, Somali’nin Etiyopya ile böyle toplantılara katılmasının Mısır ile ilişkilerini kaybetmesi anlamına gelmeyeceğini belirten Hasan da katıldı. Hasan’a göre, “Mogadişu, Addis Ababa ile bir ittifak kurarak Mısır ile iş birliğini telafi edemez.”


İsrail ordusu, Tahran’daki Besic kontrol noktalarını vurduğunu duyurdu

Tahran’da hava saldırısının gerçekleştiği yerde toplanan insanlar, 12 Mart 2026 (Reuters)
Tahran’da hava saldırısının gerçekleştiği yerde toplanan insanlar, 12 Mart 2026 (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Tahran’daki Besic kontrol noktalarını vurduğunu duyurdu

Tahran’da hava saldırısının gerçekleştiği yerde toplanan insanlar, 12 Mart 2026 (Reuters)
Tahran’da hava saldırısının gerçekleştiği yerde toplanan insanlar, 12 Mart 2026 (Reuters)

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, Tahran’da Besic güçlerine ait kontrol noktalarını hedef aldığını duyurdu. Açıklamada saldırıların, İran’daki rejimi zayıflatma çabalarının bir parçası olduğu belirtildi.

Besic, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kontrolü altında bulunan yarı askerî bir güç olarak biliniyor. Gerektiğinde devreye sokulan bu yapı, genellikle ülke içindeki protestoların bastırılmasında kullanılıyor.

İsrail ordusu yazılı açıklamasında, son dönemde Tahran’da Besic güçlerine ait yeni kontrol noktalarının tespit edildiğini bildirdi.

Ordudan yapılan açıklamada, “Bu noktaların tespit edilmesinin ardından İsrail Hava Kuvvetleri, ordunun istihbarat bilgilerine dayanarak son 24 saat içinde Besic kontrol noktalarını ve unsurlarını hedef aldı” denildi.

Açıklamada ayrıca, söz konusu güçlerin, özellikle son aylarda rejimin iç protestoları bastırma çabalarında başlıca rol oynadığı; göstericilere karşı aşırı şiddet, toplu gözaltılar ve güç kullanıldığı öne sürüldü.

İsrail ve ABD 28 Şubat’ta İran’a yönelik bir bombardıman dalgası başlattı; saldırıların ilk gününde İran Dini Lideri Ali Hamaney hayatını kaybetti. ABD ve İsrail, İran halkına ayaklanma ve yöneticilerini devirmeleri çağrısında bulundu.

İran’da aylar önce yetkililere karşı eşi görülmemiş protestolar düzenlenmiş, gösteriler geçtiğimiz ocak ayında zirveye ulaşmıştı. Yetkililer protestoculara karşı güvenlik operasyonu başlatmış ve gösterileri ‘isyan eylemleri’ olarak nitelendirmişti. İnsan hakları örgütleri ise söz konusu operasyonlarda binlerce kişinin hayatını kaybettiğini, on binlerce kişinin de gözaltına alındığını bildirdi. Buna karşın, ülkenin maruz kaldığı saldırılar sırasında örgütlü bir muhalefetin ortaya çıktığına dair herhangi bir işaret görülmediği ve İran yönetiminin iktidarı bırakmaya hazır olduğuna dair bir belirti bulunmadığı ifade edildi.

Tahran’da yaşayan bazı kişiler AFP’ye yaptıkları açıklamada, DMO’nun ABD-İsrail saldırıları karşısında kontrolü sağlamak amacıyla başkentin farklı noktalarında kontrol noktaları kurduğunu söyledi. Tahran’da yaşayan ve güvenlik gerekçesiyle adının açıklanmasını istemeyen 30’lu yaşlardaki bir kadın, “En küçük polis merkezleri bile kapalı, bu yüzden görevlilerin gidebileceği bir yer yok… Var olduklarını ve durumun kontrol altında olduğunu gösterebilecekleri tek yol kontrol noktaları kurmak” ifadelerini kullandı.