Hindistan, İsrail’in kolları arasında sıkışıp kaldı

Hindistan’da İsrail’e destek gösterisi yapıldı. (Reuters)
Hindistan’da İsrail’e destek gösterisi yapıldı. (Reuters)
TT

Hindistan, İsrail’in kolları arasında sıkışıp kaldı

Hindistan’da İsrail’e destek gösterisi yapıldı. (Reuters)
Hindistan’da İsrail’e destek gösterisi yapıldı. (Reuters)

Şakir Hüseyin

Hindistan sık sık kurallara dayalı uluslararası düzenden ve uluslararası hukuku korumanın öneminden bahsetse de İsrail'in uluslararası düzene yönelik küstah saldırısı karşısında sesi son derece zayıf ve kaygılı çıkıyordu.

İsrail'in bombardımanı hiçbir ayrım yapmadı. Öyle ki Birleşmiş Milletler'in (BM) kendisi de doğrudan İsrail’in saldırılarına maruz kaldı. İsrail, 7 Ekim'den bu yana BM Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı'nın (UNRWA) 100'den fazla çalışanını öldürdü.

Dünyada ABD ekseni dışındaki ülkelerin çoğu, İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığı ve bunun küresel barış ve güvenlik açısından ciddi sonuçları olduğunda hemfikir. İsrail'in özellikle hastaneleri, okulları, camileri, fırınları, mülteci kamplarını ve yerleşim yerlerini bombalaması karşısında tüm dünyada yaygın bir tiksinti duygusu hakim.

İsrail'in Gazze'deki 2,3 milyon insanı gıda, su, elektrik ve hareket özgürlüğü gibi temel ihtiyaçlardan mahrum bırakmasını dünya dehşet içinde izliyor. İsrail'i destekleyen Batı ülkelerinde bile hükümetlerin İsrail karşıtı protesto gösterilerinin düzenlenmesini engellemek için aldatma ve gözdağı girişimlerine rağmen insanlar, Filistinlilerin yanında olduklarını ilan etmek için sokaklara döküldüler.

Buna karşın Hindistan'da hükümet düzeyinde dünyanın Gazze'de büyük bir krizle karşı karşıya olduğuna dair neredeyse hiçbir belirti gösterilmiyor. Hindistan televizyon kanallarını takip edenler, kanalların İsrail ordusu tarafından kontrol edildiği ve bu kanallar aracılığıyla propagandasını, rehin alınmış haldeki bir izleyici kitlesine zorla izlettiği hissine kapılıyor.

“Gazze'de yaşananlar uluslararası ilişkileri ve Ortadoğu ve Batı Asya'nın jeopolitiğini yeniden şekillendirecek.”

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Hindistan Halk Partisi (BJP) hükümeti, insani krizin yanı sıra Hamas tarafından İsrail’e gerçekleştirilen saldırılara ilişkin kaygılarını dile getirerek kendisini İsrail-Filistin çatışmasında tarafsız bir oyuncu olarak göstermeye çalışıyor.

Hükümetin Gazze’ye ilişkin açıklamaları, İsrail hakkında olumsuz bir imaj yansıtılmaması için özel çaba gösterildiğini açıkça ortaya koyuyor. Çoğunluğu hükümet anlaşmalarından ve reklam anlaşmalarından çıkarı olan ailelerin elinde bulunan Hindistan basını, İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı soykırımın ulaştığı korkunç boyutu hiçbir zaman dile getirmeyen resmi açıklamalar yapmakla yetiniyor.

Fotoğraf Altı: Yeni Delhi'de göstericiler, Filistinlileri destekledi. 16 Ekim (Reuters)
Yeni Delhi'de göstericiler, Filistinlileri destekledi. 16 Ekim (Reuters)

İşte Hint yetkililerin kullandığı ve tüm dünyayı sarsan bu felaketi hesaba katmadığı için geniş çapta ele alınması gereken diplomatik dile bir örnek. Gazze'de yaşananlar, Ortadoğu’nun ve Arap Yarımadası'nın doğusundaki bölge olarak bilinen Batı Asya'nın uluslararası ilişkilerini ve siyasi coğrafyasını yeniden şekillendirecek.

Geçtiğimiz günlerde Hindistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’ne bir basın toplantısı sırasında, Hindistan'ın ateşkes çağrısı yapıp yapmayacağı soruldu. Sözcü, genel ve netlikten uzak yanıtında şunları söyledi:

“İsrail meselesine ve Gazze'deki çatışmaya gelince; bakın bu konunun defalarca kez gündeme geldiğini biliyorum. Elimize bir güncelleme ulaşmadı, fakat konuyla ilgili birkaç soru olduğundan bununla ilgili daha önce açıkladığımız görüşümüzü yinelememe izin verin. İsrail’e yönelik korkunç terör saldırısını güçlü bir şekilde kınadığımız 27 Ekim'deki Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısı da dahil olmak üzere, tutumumuzu daha önce birçok kez açıkça ortaya koyduk. Teröre asla tolerans gösterilmemesi gerektiğini vurguladık. Rehinelerin derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması çağrısında bulunduk. Aynı şekilde Gazze'deki insani kriz ve siviller arasında artan kayıplara ilişkin derin kaygılarımızı dile getirdik. Durumu sakinleştirmeye ve insani yardımların ulaştırılmasına yönelik çabalardan duyduğumuz memnuniyeti ifade ettik. Bunun yanında Hindistan 38 ton insani yardım malzemesi gönderdi. Uluslararası insancıl hukuka bağlı kalınması gerektiğini vurguladık. Ayrıca taraflara gerilimi durdurmaya, şiddetten kaçınmaya ve iki devletli bir çözüme ulaşmak amacıyla doğrudan barış müzakerelerinin bir an önce yeniden başlaması için koşullar yaratmaya çağrıda bulunduk. Sanırım bu, oradaki çok zor durum hakkındaki vizyonumuza dair tüm yönleri özetliyor.”

Belki de Hindistan, İsrail’in davranışının çirkinliğine doğrudan değinmeden durumu yönetebileceğini sanıyordur.

“Hindistan ile İsrail arasındaki yakınlaşma Hindistan Ulusal Kongresi Partisi’nin iktidarı döneminde başladı. İki ülke arasındaki resmi ilişkiler, Hindistan tarihinde bir dönüm noktası olan 1992 yılında radikal Hindular tarafından Uttar Pradeş eyaletinin Ayodhya kentinde bulunan Babri Camii'nin yıkmasıyla kuruldu.”

Eğer Hindistan’daki resmi düşünce böyle bir iyimserliği barındırıyorsa bu akıllıca bir düşünce olmaz. Eğer Hindistan İsrail’in pençesine düşerse, BJP iktidarda olsa da olmasa da kendisini bundan asla kurtaramaz. Burada Hindistan'ın İsrail ile ittifaka nasıl gittiğinden bahsetmekte fayda var.

Hindistan ile İsrail arasındaki yakınlaşma Hindistan Ulusal Kongresi Partisi’nin (INC) iktidarı döneminde başladı. İki ülke arasındaki resmi ilişkiler, Hindistan tarihinde bir dönüm noktası olan 1992 yılında radikal Hindular tarafından Uttar Pradeş eyaletinin Ayodhya kentinde bulunan ve tarihi16’ıncı yüzyıla kadar uzanan Babri Camii'nin yıkmasıyla kuruldu. Partinin o dönemdeki lideri P. V. Narasimha Rao’ydu. O kadar sağcı bir çizgideydi ki merkez sağ parti içindeki bazı kişiler dahi onu Hindistan'ın ‘BJP’li ilk Başbakanı’ olarak tanımlamaktan kendilerini alamadılar. Rao, BJP’nin ana örgütü olan Ulusal Gönüllüler Birliği (Rashtriya Swayamsevak Sangh/RSS) ideolojik olarak nasıl yakınlaştı? INC’nin liderlerinden (Mahatma Gandi olarak bilinen) Mohandas Karamchand Gandi ve Cevahirlal Nehru'nun ‘laiklik’ felsefesi mi onu RSS’nin ideolojisini paylaşmaya itti?

INC lideri Rajiv Gandi'nin 1991 yılında Hindistan’ın Tamil Nadu eyaletinde bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmesinin ardından yerine Narasimha Rao geldi. Rao, INC lideri olmayı nasıl başardı?

Bunu başarması zor olmadı. Çünkü INC’nin bir bölümü aslında RSS’nin katı muhafazakar çizgideki destekçileri gibi Hindu milliyetçi bir bakış açısına sahipti. INC, Hindistan siyasetinde Hindutva'nın (Hindu milliyetçiliği) yumuşak bir savunucusu olarak görülürken, BJP Hindu milliyetçiliğinin açıkça ve katı bir çizgide yapıldığı parti olarak görülüyor. Hindistan’ın İsrail'le ilişkilerine bu bağlamda bakılması gerekiyor.

“Hindistan’daki 1,4 milyarlık nüfusun yaklaşık yüzde 15'ini oluşturan Müslümanların büyük çoğunluğu Filistin'i destekliyor.”

INC’nin bu yumuşak Hindutva doktrini, uluslararası şartlar elverişsiz olduğunda Hindistan’a yardımcı oluyor. Tıpkı Hindistan’ın İslam dünyasından ülkelerle iyi ekonomik ve diplomatik ilişkiler kurması gerektiğinde olduğu gibi. Ancak üst kasttan Hinduların egemen olduğu kral yapıcılar ve etkili kesimler, Müslüman ülkeleri kolayca etkileyebilecek ya da birtakım şartlar dayatabilecek bir konumda olduklarına inandıklarında katı Hindutva doktrini hüküm sürüyor.

Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonraki yıllarda dost kazanma ve Küresel Güney ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurma ihtiyacı, rakip komşuları Çin ve Pakistan ile karşı karşıya geldiğinde Müslüman dünyasıyla dostane ilişkilerinin olması gerektiği düşüncesinde ve bu yöndeki arayışında büyük rol oynadı. Bugün Hindistan, ekonomik ve askeri gücünün kendisine daha fazla manevra alanı sağladığını düşünüyor.

Hindistan, enerji güvenliği konusunda Arap dünyasına bağımlılığına, Körfez ülkeleriyle arasındaki on milyarlarca dolarlık ticaret hacmine ve ihracatının büyük kısmının İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi 57 ülke ile olmasına rağmen İsrail'i askeri ve güvenlik alanında önemli bir ortak olarak görüyor.

Çoğu kişi bunun, Arap ve İslam dünyasından bazı ülkelerin İsrail ile diplomatik ilişkileri olmasından kaynaklandığını ve Hindistan da aynısını yaptığı için suçlanamayacağını düşünüyor. Ancak bu, Hindistan'ın İsrail ile olan ilişkisinin, aynı zamanda Hindutva doktrini ve çeşitli jeopolitik doktrinlerin yönlendirdiği bir ittifak olması nedeniyle normal diplomatik ve ticari ilişkilerin ötesine geçtiğinden hatalı bir argüman.

Hindistan’daki 1,4 milyarlık nüfusun yaklaşık yüzde 15'ini oluşturan Müslümanların büyük çoğunluğu Filistin'i destekliyor. Bunlara ideolojik olarak Hindutva doktrinine bağlı olmayan ve İsrail ile ittifakı desteklemeyen yüz milyonlarca Hint de eklendiğinde Hindistan'ın kendi nüfusu arasında kayda değer oranda Filistin destekçisi olduğu ortaya çıkıyor.

Fotoğraf Altı: Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, 10 Şubat 2018 tarihinde Ramallah'ta görüştü. (AFP)
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, 10 Şubat 2018 tarihinde Ramallah'ta görüştü. (AFP)

Ancak Hindistan’ın medya ve ekonomi alanları, araştırma kurumları ve diğer güç araçları, ülkenin Çin ve ABD gibi büyük bir küresel güç haline gelmesi için İsrail ile ittifakın hayati öneme sahip olduğunu düşünen üst kasttan Hindular tarafından kontrol ediliyor. Ancak İsrail'in doğal bir devletin temellerine sahip olmadığı gerçeğini gözden kaçırıyorlar.

“BMGK, ABD'nin veto hakkını kullanması ve İsrail'e karşı herhangi bir kararın alınmasını engellemesi nedeniyle krizi tartışamayacak duruma geldi.”

Her ne kadar Hindistan kendisini Küresel Güney’in sesi olarak tanıtsa da 27 Ekim’de yapılan BM Genel Kurul oturumunda ‘acil, kalıcı ve sürdürülebilir insani ateşkes’ çağrısında bulunan bir karar için çekimser oy kullandı.

Hindistan, gelişmekte olan ülkeler, İİT üyesi ve Arap Ligi (AL) üyesi ülkeler için önem taşıyan kurallara dayalı uluslararası düzenin önemini sık sık vurguluyor. Bununla birlikte BM, Genel Sekreteri ve kurumları da dahil olmak üzere uluslararası toplum İsrail’e soykırımı durdurması, uluslararası hukuka saygı duyması ve milyonlarca insanı yiyecek, su, ilaç ve barınak gibi temel ihtiyaçlarından mahrum bırakmaması için yalvaracak kadar aciz duruma düşürülemez.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) Sözcüsü Jens Laerke, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Eğer şu an dünyada bir cehennem varsa, Gazze'nin kuzeyidir. Halen orada olan insanlar ölümle, yoksunlukla, umutsuzlukla, yerinden edilmeyle ve kelimenin tam anlamıyla karanlıkla kuşatılmış durumdalar.”

Bugün Hindistan’ın Gazze konusunda izlediği politika, diğer ülkelerin büyük çoğunluğunun izlediği politikayla çelişiyor. Bu durum, her 10 dakikada bir çocuğu öldüren ve 1,5 milyondan fazla insanı evsiz bırakan İsrail'in yaptıkları karşısında dehşete düşen ve güvenlikleri konusunda endişe duyan İslam dünyasıyla ilişkileri açısından Hindistan için bir sınava dönüşecek gibi görünüyor.

ABD’nin İsrail'e karşı herhangi bir kararın alınmasını engellemek için veto hakkını kullanması nedeniyle son derece güçsüz kalan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), 10 Kasım'da krizi görüşmek üzere toplandı. Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus (WHO) ateşkes çağrısında bulunarak, Gazze'de hiçbir yerin güvenli ve hiç kimsenin güvende olmadığını söyledi. Ghebreyesus, ülkelerin temsilcilerine hitaben, “Hayal edin! böyle bir durumda sıkışıp kaldığınızı hayal edin!” dedi.

Hindistan örneğinde ise insanların soykırıma karşı tamamen kör olduğu İsrail'in kolları arasında sıkışıp kaldığınızı hayal edin.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
TT

Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ara seçimlerden bir gün sonra İran'a saldırı düzenlenebileceği konusunda Körfez'deki müttefiklerini uyardığı öne sürülüyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla ABD'li medya kuruluşu MSNOW'a konuşan Körfez ülkelerinden üç üst düzey yetkili, Washington'ın 4 Kasım'da İran'a askeri harekat düzenlenebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu iddia ediyor.

Yetkililere göre olası askeri operasyonun "kısa ve yoğun bir saldırı dalgası" halinde düzenlenebileceği söylenmiş.

Diğer yandan kaynaklardan biri, bazı Körfez devletlerinin ABD'nin kendi ülkelerindeki üslerden saldırı düzenlemesine karşı çıkabileceğini söylüyor. İran ordusu ve desteklediği Şii milisler, ABD'nin saldırılarına misilleme olarak Körfez ülkelerindeki stratejik hedefleri vurmuştu.

Beyaz Saray'dan medya kuruluşuna gönderilen açıklamada "hassas askeri planlar hakkında yorum yapılamayacağı" belirtilirken, Trump'ın "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak için tüm seçenekleri masada tuttuğu" ifade edildi.

ABD Başkanı, 3 Kasım'da yapılacak ara seçimler öncesinde İran'a saldırı düzenlenmeyeceğini söylemişti. 30 Ekim'deki açıklamasında da İran'la savaşın "çok kısa süre içinde biteceğini" belirtmişti.

İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı savaşta Amerikan ordusu İran'a yönelik son askeri harekatı 1 Eylül'de düzenlemişti.

Wall Street Journal'ın 28 Ekim'deki haberinde de Körfez ülkelerinin, ABD'deki ara seçimler sonrasında İran'a saldırı düzenleyebileceği hakkında uyarıldığı aktarılmıştı. Muhtemel hedefler arasında İran'daki altyapı ve nükleer tesislerin yer aldığı yazılmıştı.

Washington, İran'ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin yeniden başlaması için Tahran'a baskıyı artırıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakerelerin yeniden başlatılması için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye mektup göndermişti. Tahran yönetimiyse mektuba henüz yanıt vermedi.

İran yönetimi görüşmeler için ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukasını kaldırmasını, yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş varlıkları serbest bırakmasını şart koşuyor.

Pew Araştırma Merkezi'nin 8 Ekim'de yayımladığı ankete göre Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 65) Trump'ın İran savaşını yönetme biçimini onaylamıyor. Cumhuriyetçiler de petrol fiyatlarının fırlamasına yol açan savaşa karşı giderek daha olumsuz bir tutum sergiliyor.

Independent Türkçe, MSNOW, Wall Street Journal


Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
TT

Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)

ABD yönetimi Flavio Bolsonaro'yu ülkeye kabul etse de radikal sağcı siyasetçinin "meşru liderlik" iddiasını desteklemeyebilir.

Flavio Bolsonaro, Brezilya'da 25 Ekim'de düzenlenen devlet başkanlığını seçimini rakibi Luiz Inácio Lula da Silva karşısında kaybetmişti. Bunun ardından hakkındaki kara para aklama soruşturması kapsamında Bolsonaro'dan pasaportlarını teslim etmesi istenmişti. Radikal sağcı siyasetçi, soruşturma ve seyahat yasağına rağmen gizlice ABD'ye kaçmış, X'te paylaştığı mektupta kendisini "Brezilya'nın lideri" ilan etmişti.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, Trump yönetiminin, Bolsonaro'nun "Brezilya'nın meşru lideri olduğu" iddiasını desteklemeyi planlamadığını söylüyor.

Trump, Brezilya'daki seçimde taraf tutmadığını ancak sandıkta "hile yapılmış olabileceğini" öne sürmüş, Bolsonaro'yla ailesinin ABD'ye girişine izin verdiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, Trump'ın Bolsonaro ve ailesinin ülkeye girişine izin verse de Lula yönetimiyle ikili ilişkileri iyi tutmak adına kendisine siyasi destek sağlamaya yanaşmayabileceğini söylüyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ileride fikrini değiştirebileceği aktarılıyor.

Bolsonaro'nun ülkeyi terk etmesiyle Brezilya'daki "siyasi itibarının zedelendiği" belirtiliyor. Kimliklerinin paylaşılmamasını isteyen bazı Brezilyalı yetkililer de Bolsonaro'nun ülkeden ayrılmasının Kongre'de muhalefetteki muhafazakarları zayıflatarak Lula'nın elini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Arjantinli yetkililer, Flavio Bolsonaro, eşi ve iki kızının 27 Ekim'de ülkenin kuzeyine geçtiğini, ardından aynı gün özel bir uçakla Ekvador'a gittiğini aktarıyor. Bolsonaro ve ailesi daha sonra Ekvador üzerinden Miami'ye uçtu.

Kaynaklara göre Trump'ın danışmanlarından Jason Miller, yakın ilişkilere sahip olduğu Bolsonaro ailesinin Arjantin'den Ekvador'a geçişine yardımcı olmuş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Bolsonaro'yu ülkeye kabul etmeyi önerdiği, Trump'ın da bunu onayladığı aktarılıyor.

Trump, Senatör Flavio Bolsonaro'ya kampanyasında açıkça destek vermese bile babası Jair Bolsonaro'yla yakın ilişkilere sahipti. Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump ise süreci "cadı avı" diye nitelemişti.

Ayrıca Jair'in diğer oğlu Eduardo Bolsonaro da babasıyla ilgili hapis kararı açıklanmadan birkaç ay önce ABD'ye gitmişti. Daha sonra Eduardo, geçen yıl babası hakkında yürütülen darbe komplosu davasında Trump yönetiminin sürece müdahalesini istediği gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezası almıştı. Cezası bu yıl haziranda açıklandıktan sonra kendisi bir daha Brezilya'ya dönmedi.

Diğer yandan Jair Bolsonaro da 2022 seçimlerini kaybettikten sonra, Lula'nın göreve başlamasından iki gün önce ABD'ye gitmiş ve yaklaşık üç ay sonra ülkesine dönmüştü.

Independent Türkçe, Reuters, Telegraph


Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
TT

Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)

Antoine el-Hac 

Sırbistan’da öğrenci hareketinin ezici seçim zaferinin ardından düzenlenen kutlamalar, yalnızca muhalefetin iktidar karşısındaki zaferinin ifadesi değildi. Bu kutlamalar, muhaliflere göre yetkilerin tek kişinin elinde toplandığı, kurumların rolünün gerilediği, medya özgürlüklerinin daraldığı, yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygınlaştığı 14 yıllık yönetim döneminden kurtuluş anı olarak da görüldü. Aleksandar Vucic’in 25 Ekim’de gerçekleştirilen erken seçimlerde yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte Sırbistan’ın yeni bir siyasi döneme girdiği izlenimi oluştu. Bu dönemin en belirgin mesajı ise köklü görünen yönetimlerin, toplumdaki hoşnutsuzluk tahammül sınırını aştığında yıkılabileceği oldu.

Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)
Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)

Ancak iktidarın devrilmesi, mutlaka alternatif bir demokratik sistemin inşa edileceği anlamına gelmiyor. Bu zaferi elde eden öğrenci hareketi, şimdi seçimlerin kendisinden daha zorlu bir sınavla karşı karşıya. Hareket, halk desteğini bağımsız kurumlara dönüştürebilecek, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edebilecek ve kendisinden önceki siyasi güçlerin hatalarına düşmeden yolsuzlukla mücadele edebilecek mi?

Novi Sad trajedisinden ulusal ayaklanmaya

Hikâye, iki yıl önce, 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki tren istasyonunda beton bir sundurmanın çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başladı. Öğrenciler ve protestocular açısından bu trajedi, sıradan bir kaza değildi; yolsuzluk, denetim eksikliği ve hesap verebilirlik sorunlarının daha derin bir boyutunu ortaya koyuyordu.

Protestocular, ilk günden itibaren istasyonun yenileme çalışmalarına ilişkin belgelerin açıklanmasını, sorumluların belirlenmesini ve olaya karışanların hesap vermesini talep etti. Ancak bu taleplere yeterli karşılık verilmediği gibi felaketten sorumlu kişiler hakkında da herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmadı.

Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)
Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)

Zamanla protestolar, belirli bir olayda adaletin sağlanması talebinin ötesine geçerek halk desteğini kaybeden siyasi sisteme karşı geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. Farklı toplumsal kesimlerden ve bölgelerden vatandaşlar da harekete katıldı. Seferberlik, başkent Belgrad’da zaman zaman yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı mitinglere kadar ulaştı ve Vucic yönetimine karşı gelişen en dikkat çekici halk hareketlerinden biri haline geldi.

Korku engelini aşmak

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri, toplumun itirazlarını dile getirme kapasitesini yeniden kazanması oldu. Protestocuların anlatımına göre, vatandaşların yolsuzluk ve kayırmacılıkla günlük hayatın hemen her alanında, kamu hizmetlerinden iş fırsatlarına kadar karşılaştığı bir ülkede hareket, korkunun aşılması ve kamusal yaşama katılım açısından farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren ortak bir platforma dönüştü.

Eylemler başkentle veya büyük şehirlerle sınırlı kalmadı, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenciler, Avrupa ile bağlarını ve farklı bir siyasi gelecek tasavvurlarını simgeleyen dikkat çekici girişimlere imza attı. Bu kapsamda bisikletlerle Strazburg’a gittiler ve Brüksel’e doğru bir bayrak yarışı düzenlediler.

Bununla birlikte hareket, düzenlediği mitinglerde Avrupa bayraklarına yer vermedi. Bu durum, öğrencilerin Avrupa Birliği’ne (AB) katılım konusundaki tutumlarına ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Analizlerden birinde bu tutum, Sırbistan’ı ziyaret eden ve hükümete desteklerini dile getiren Avrupalı liderlerin yaklaşımlarının protestocular arasında yarattığı hayal kırıklığıyla açıklanıyor.Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle öğrenciler, dışarıdan müdahale beklemek yerine devlet kurumlarını yeniden inşa etmeye ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanarak önceliği iç meselelere vermeyi tercih etti.

Avrupa’dan öğrencilerin taleplerini destekleyen ilk açıklama ise ancak 2025 baharında geldi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, AB’nin öğrencilerin taleplerini paylaştığını duyurdu.

Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)
Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)

Tabandan tepeye demokrasi

Hareketin başarısı, geleneksel bir liderliğin ya da dikey bir yönetim hiyerarşisine ve seçim teşkilatına sahip siyasi partinin çalışmasının sonucu değildi. Öğrenciler, farklı görüşlerden kişilerin katıldığı uzun genel toplantılar ve müzakereler aracılığıyla yatay bir örgütlenme modeli benimsedi. Kapsamlı bir eleme sürecinin ardından hareket, parlamento seçimleri için 250 adaydan oluşan bir liste sundu.

Bu, çok sayıda gözlemcinin açık ve merkezi bir liderliği bulunmayan hareketin etkili bir seçim gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguladığı bir dönemde, doğrudan ve katılımcı demokrasi açısından alışılmadık bir sınavdı. Ancak sonuç belirleyici oldu: Öğrenci hareketinin listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken Vucic’in siyasi cephesi yüzde 39’da kaldı. Otuz yılı aşkın süredir en yüksek katılım oranının görüldüğü seçimlerde öğrenci hareketi, parlamentoda fiilî çoğunluğu elde etti.

Vucic’in iktidardan düşmesi, Macaristan’da Peter Magyar’ın Viktor Orban karşısında kazandığı zaferin ardından geldi. Bu sonuç, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının mümkün olduğunu ortaya koydu. Vucic’in geniş çaplı bir çatışmaya yönelmek veya yenilgiyi reddetmek yerine seçim sonuçlarını kabul etmesi de iktidarın daha sorunsuz devredilmesine imkân sağladı.

Bununla birlikte Sırbistan deneyimi, Slobodan Milosevic’in devrildiği 2000 yılından çıkarılması gereken dersleri de yeniden gündeme getiriyor. O dönemde değişimden yararlanan siyasi güçlerin tamamı yolsuzluktan arınmış bir sistem kurmayı başaramamış, bunlardan bazıları skandallara ve iktidarı tekelleştirme girişimlerine sürüklenmişti.

En zorlu mücadele şimdi başlıyor

Yeni hükümet, Vucic’e bağlı nüfuz ağlarının resmi ve gayriresmi kurumlarda varlığını sürdürdüğü bir devleti devralacak. Sırp İlerleme Partisi, seçimleri kaybetmesine rağmen 250 sandalyeli parlamentoda 105 sandalye elde etti. Yargı ve medyanın reforme edilmesi, organize suçla mücadele edilmesi ve kökleşmiş çıkar ağlarının dağıtılması ise yalnızca hızlı kararlar alınmasıyla mümkün olmayacak.

Novi Sad faciasına ilişkin kapsamlı soruşturma, yeni hükümetin muhtemelen ilk siyasi ve ahlaki sınavı olacak. Bu davada hesap verebilirlik, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, hukukun herkes için geçerli olduğunun ve seçim vaatlerinin somut sonuçlara dönüştürülebileceğinin gösterilmesini de gerektiriyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından bu yana büyük ölçüde yabancı yatırımlara bağımlı olan ekonomi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. İktidarın, aralarında Rio Tinto şirketinin gerçekleştirmeyi planladığı lityum madenciliği projesinin de bulunduğu ve tartışmalara yol açan projeleri yürüten yabancı şirketlerle ilişkileri bulunuyor. Öğrenci hareketi, ekonomik çıkarlarla siyasi nüfuzun iç içe geçmesine imkân tanıyan yapının ele alınabilmesi için siyasi sistemin değiştirilmesini şart görüyor.

Dış politikada ise dönüşüm kolay olmayacak. Zira hareketin tabanında AB yanlılarının yanı sıra Rusya’ya sempati duyanlar ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) karşı çıkanlar da bulunuyor. Bu nedenle uzun süredir büyük güçler arasında denge kurmaya dayanan Sırp dış politikasında hızlı bir değişim beklenmiyor. Sırbistan’dan ayrılarak 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova meselesi kırmızı çizgi olmayı sürdürürken askerî tarafsızlık politikası da NATO ile yakınlaşmanın önünde engel teşkil etmeye devam edecek.

AB ile yakınlaşma ise ilerleme kaydedilmesi en muhtemel alan olabilir. Özellikle hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konuların, Brüksel’in üyelik sürecine ilişkin şartlarıyla örtüşmesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)
Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)

Bir dönemin sonu mu yoksa yeni bir sınavın başlangıcı mı?

Sırbistan deneyimi, seçim koşullarının eşit olmadığı durumlarda bile tabandan tavana doğru bir değişimin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu deneyim, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının, yıllar boyunca iktidarın merkezileştirilmesinin ve kurumların zayıflatılmasının etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.

Kurtuluş coşkusu ile yönetmenin zorlukları arasında, Sırbistan’ın geleceğine ilişkin asıl mücadele şimdi başlıyor: Bu seçimler yeni bir otoriter yönetim döneminin sonu mu olacak, yoksa hâlâ istikrarlı bir demokrasi arayışındaki ülkenin tarihinde yalnızca yeni bir bölüm mü açacak?

Hassas Balkanlar bölgesinde yer alan bu ülkenin uzun süredir Rusya’yı desteklediğini ve Rusya’nın önce Macaristan’da, şimdi de Sırbistan’da bir müttefikini kaybettiğini belirtmek gerekiyor. Kremlin çevrelerinin, Vucic’i devirmek amacıyla protesto hareketini destekleyen dış güçleri suçladığını yakında görürsek bu şaşırtıcı olmayacaktır.