Batının değerleri neden Batılı olmayanların hayatını kurtarmakta işe yaramıyor?

ABD ve Avrupa ülkelerinin Gazze trajedisini ihmal etmesi, insan haklarını savunma konusundaki söylemlerinin ciddiyeti konusunda şüphelere yol açtı.

İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar sırasında İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentine düzenlediği bombardımanın ardından kucağındaki yaralı bir kız çocuğunu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışan bir adam, 17 Kasım 2023 (AFP)
İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar sırasında İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentine düzenlediği bombardımanın ardından kucağındaki yaralı bir kız çocuğunu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışan bir adam, 17 Kasım 2023 (AFP)
TT

Batının değerleri neden Batılı olmayanların hayatını kurtarmakta işe yaramıyor?

İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar sırasında İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentine düzenlediği bombardımanın ardından kucağındaki yaralı bir kız çocuğunu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışan bir adam, 17 Kasım 2023 (AFP)
İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar sırasında İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentine düzenlediği bombardımanın ardından kucağındaki yaralı bir kız çocuğunu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışan bir adam, 17 Kasım 2023 (AFP)

İsa Nehari

ABD’li araştırmacı Paul Sullivan, Filistinli gruplarla İsrail arasındaki savaşın şiddeti arttığı şu günlerde 1990'lı yıllarda Kahire'de verdiği konferanstan anılarını hatırladı. Konferans Ortadoğu'da bir başka krizin patlak verdiği bir dönemde yapılmıştı. Konferansın konusu ise ABD Anayasası’nın ekinde 10 maddeden oluşan Haklar Bildirgesi’ydi.

Sullivan, Independent Arabia’ya verdiği röportajda konferanstaki katılımcılarının yaptığı ilk yorumun “Bunların hepsi harika Dr. Sulliva! Fakat ABD neden Araplara aynı hakları tanımıyor?” şeklinde olduğunu hatırladığını söyledi.

Onlarca yıldır Ortadoğu meseleleri hakkında araştırmalar yapan Sullivan şunları söyledi:

“O dönemde bu sorun ‘zorlu bir mücadeleyi’ gerektiriyordu, ama bugün Arap ülkelerinin sokaklarını istila eden ve Batı dünyasıyla ilgili düşünceye gölge düşüren öfkeyle birlikte sorun daha da karmaşık hale geldi.

Sullivan’a gözlemcilere göre Batı ülkelerinin İsrail’i destekleyen tutumlarıyla Gazze konusunda liberal değerlerini terk etmelerinin bu değerleri diğer ülkelere pazarlamaları üzerinde etkisi sorulduğunda şu yanıtı verdi:

“Bölgenin ABD’nin savaşa yönelik tutumuyla ilgili bakış açısına ve Arap dünyasındaki gençlerin ve diğerlerinin öfkesinin boyutuna baktığımızda bu tür konularda ABD'nin güvenilirliğinin azaldığını görüyoruz.”

Sullivan için üzücü olan ise ABD'nin ‘iyiye ulaşmak için kullanılması gereken muazzam bir potansiyele’ sahip olmasına rağmen, Gazze'deki savaşla ilişkilerinde pek çok fırsatı ve diplomatik nüfuzunu kaybetti. ABD’li araştırmacıya göre bu yaşananlar ilk olmadığı gibi son da olmayacak.

“Her türlü karamsar hayalin de ötesinde”

Dış politikasında insan haklarına ve ifade özgürlüğüne vurgu yapan Almanya gibi Avrupa ülkelerinin son kriz dışında sessiz kalmalarına, Avusturya ve Macaristan gibi bazı ülkelerin Filistin’e destek amaçlı yürüyüşleri yasakladığına ve görevden alınan İngiltere İçişleri Bakanı Suella Braverman'ın, ‘Londra sokaklarına nefret saçtığı’ gerekçesiyle İsrail'in Gazze'yi bombalamasına karşı düzenlenen protestoların durdurulması taleplerine dikkati çeken gözlemciler, İsrail'in sivilleri öldürmesine göz yumulmasını ya da bunun meşrulaştırmaya çalışılmasını Batı’nın sürdürdüğü ‘üstten bakışla’ ilgili olduğunu düşünüyorlar.

Naif Arap Güvenlik Bilimleri Üniversitesi Güvenlik Araştırmaları Merkezi ve Ulusal Güvenlik Programı Genel Müdürü Dr. Hişam el-Ganem, “Araplar artık Batı’nın insan haklarını ya da liberal değerleri önemsediğini düşünmeyecekler. Bu da Doğu’ya yönelimin artması ve bölgemizdeki ülkelerin uzun süredir görmezden geldiği, Batı’dan ve yalanlarından uzaklaşarak dünyadaki diğer güçlerle ve farklı kültürlerle ilişkilerin güçlendirilmesi şeklinde yansıyabilir” dedi.

Batı’nın çifte standartlarının yalnızca Filistinlilere karşı değil, tüm bölgeye ve halklarına karşı uygulandığına dikkati çeken Dr. Ganem, Gazze’deki son savaşı ‘her türlü karamsar hayalin de ötesinde’ diye nitelendirdi. Dr. Ganem, bunun Batılı ülkelerin bir yandan Ukrayna’nın Rusya’nın işgalinden kurtulmasını desteklerken, diğer yandan İsrail’in Gazze’yi işgaline verdikleri destekle açıkça çifte standart uyguladıklarını teyit ettiğini vurguladı.

Independent Arabia'ya yaptığı değerlendirmede, bunundan 45 yıl önce Edward Said’in “Oryantalizm” adlı kitabında Batı'nın Ortadoğu’ya bakışını ortaya koyduğunu söyleyen Suudi araştırmacı, Batılıların Doğu halklarını Avrupa halklarından aşağı gördüklerini ve onları kurtaracak birine ihtiyaç duyduklarına inandıkları üstten bakışla tüm Ortadoğu bölgesine yönelik politikalar haline getirdiklerinin altını çizdi.

Ganem’e göre bu üstten bakışın yanı sıra Batı’nın İsrail’le ilişkisinin özgüllüğü, tek bir kınama dahi yapılmaksızın binlerce çocuğun ve kadının öldürülmesine, hastanelerin, okulların ve ibadethanelerin yok edilmesine yeşil ışık yakılmasında rol oynuyor. Hatta sanki onlarca yıldır işgal altında olan insanların kendilerini savunma hakları yokmuş gibi, meşru müdafaa adına işlenen suçları meşrulaştırıyorlar.

Ayrımcılık Gazze'de bir kez daha sergilendi

Batı’nın resmi alanda bu insani trajediyi göz ardı etmesi ya da Gazze'de yaşananlar küçümsemesi, Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell'in 2022 yılı martında Katar’ın başkenti Doha'da düzenlenen bir konferansta başlattığı Ukrayna’nın Mariupol şehri ile Suriye’nin Halep şehri arasındaki karşılaştırmayı hatırlatıyor. Borrell'in yaptığı bu kıyaslama o sırada yanında oturan Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan'ı harekete geçirdi.

Borrell, “Ukrayna'nın Mariupol’ü Avrupa’nın Halep’i mesabesindedir” dedi. Bunun üzere Prens Faysal da “Halep bizim için Halep'tir” şeklinde karşılık verdi. Borrell, her zamanki diplomatik soğukkanlılığını korusa da öfkesini gizleyemeyerek Prens Faysal’ın sözünü kesti ve “Halep'i Biz Avrupalılar bombalamadık” dedi. Prens Faysal ise “Bunu anlıyorum, ama uluslararası toplumun iki krize tepkisi farklıydı” diye karşılık verdi.

Bu hararetli tartışmadan birkaç hafta önce, 26 Şubat'ta, ABD merkezli CBS News televizyonu yurtdışı muhabiri Charlie D'Agata’nın Ukraynalıların savaştan dolayı çektiği acıları anlattığı bir videosu dehşetle tüm dünyaya yayıldı. D'Agata, söz konusu videoda “Burası Irak ya da Afganistan gibi on yıllardır çatışma yaşanan bir yer değil. Burası bunun yaşanmasını beklemediğiniz daha medeni, daha Avrupalı, bu sözleri dikkatle seçmem gerekiyor, bir şehir” ifadelerini kullandı. Aynı hafta İngiliz kanalı ITV muhabiri Lucy Waston, “Ukraynalıların başlarına düşünülemez bir şey geldi. Burası gelişmekte olan bir üçüncü dünya ülkesi değil, burası Avrupa” dedi. BBC ekranlarında ise “Her gün öldürülenler bizim gibi mavi gözlü, sarı saçlı Avrupalılar” diyenler vardı.

Gözlemcilere göre bu önerme yalnızca yanıltıcı ve gerçeklerin çarpıtmasından değil, önermenin sahibinin diğer insanlara karşı ırkçılık yapmasını sağlayan ön yargıdan dolayı kusurlu. Örneğin, herhangi bir Avrupa ülkesinin mutlaka istikrarlı olduğu varsayımı, D'Agata'nın Avrupa'yı kasıp kavuran yüzyıllardır süren savaşları görmezden gelmesine yol açtı. Avrupa’daki herhangi bir ülkenin ekonomik açıdan başarılı olduğu varsayımı, Waston'un, Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) Ukrayna'yı zayıf ekonomik performansı nedeniyle gelişmekte olan bir ülke olarak sınıflandırdığı gerçeğini çarpıtmasına neden oldu.

Irak'ın, arkeolojik ve tarihi anıtlarla süslenmiş Kiev'le karşılaştırıldığında ne medeni ne de Avrupalı ​​olduğu için çatışmaların olağan görüldüğü bir yer olduğunu varsaymanın yanlış bir yanı yok. Irak'ın kendi mirası, kültürü ve tarihi var, ancak savaş tüm şehirlerinde büyük bir yıkıma yol açtı. ABD’nin Irak’ı işgalinin ve ardından ülkede ortaya çıkan kaosun yansımalarının etkili olduğu Bağdat'ın, Rusya’nın bombardımanlarıyla harabeye dönen Ukrayna'nın Harkiv şehrinden hiçbir farkı yok. Her ikisi de çevrelerinde kültürün, şiirin, yazarların merkezi olarak görülen şehirlerdi.

Ancak Batı medyası, coğrafyanın, ekonominin ve ten renginin bir ırkın acısını diğerinden daha şiddetli hale getirmeye yettiği gerçeğinden etkilenmiş gibi görünüyordu. Bu tutum, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş sırasında Ortadoğu'daki çok sayıda insanı kızdırdı. Filistinli gruplarla İsrail arasındaki patlak veren savaşla birlikte bu öfke bir kez daha ortaya çıktı.

Araplar, sadece basında çıkan haberlerden rahatsızlık duymuyordu. Daha ziyade, bazılarının da merak ettiği gibi, Washington'ın insan hakları örgütlerine göre yeşil ışık yaktığı İsrail'in Gazze'yi gelişigüzel bombalamasıyla ABD'nin kınadığı Rusya’nın Ukrayna bombardımanları arasında neyin farklı olduğu düşüncesi de onları öfkelendiriyordu.

Batı'nın ‘geriye kalanlar’ üzerindeki hegemonyası

Gözlemciler, Batı medyasının anlatımını kontrol etme yeteneğinin, 21. yüzyılda Batı medeniyetlerinin yükselişini takip eden Batı hegemonyasının bir sonucu olduğunu düşünüyorlar. Peki bunun arkasında yatan sır ne? Batılı ülkelerin insan hakları gibi savunduğu liberal değerlerin bunda bir rolü var mı?

İskoç tarihçi Neil Ferguson, ‘Civilization: The West and the Rest’ (Uygarlık: Batı ve Ötekiler) adlı kitabında şöyle diyor:

“Batı uygarlıklarının yükselişi, modern tarihin kalbinde yatan bir hikayedir. Bu belki de tarihçilerin henüz çözemediği en zorlu bilmecedir. Bunu sadece merakımızı gidermek için değil, yükselişin gerçek nedenlerini tespit ederek gerilememizin ve düşüşümüzün ne kadar yakın olduğunu kesin olarak tahmin etmek için çözmeliyiz.”

Ferguson, son beş yüzyıl boyunca Batı uygarlıklarının etkisine ve gücüne katkıda bulunan altı faktörü; ‘ekonomik rekabet, bilim, modern tıp, mülkiyet, tüketim ve Protestan çalışma ahlakı’ şeklinde sıralıyor.

Ekonomik rekabet, bilim ve mülkiyet, Batı’nın Asya’ya, İslam dünyasına ve Güney Amerika'da hegemonyasını kurmasına yardımcı oldu. Batı, tıp, tüketim ve çalışma alanlarında kaydettiği ilerlemeler sayesinde ise hegemonyasını Afrika’ya doğru genişletti. Batı uygarlıkları hem sömürgecilerin hem de Afrikalıların yaşamlarının uzatılmasına yardımcı olan modern tıbba dayanıyordu.

Avrupa’nın ortak ekonomisi kapitalizmin bir sonucu olarak on beşinci yüzyılda Çin İmparatorluğu’nun zenginliğini geride bıraktı. Avrupa krallıkları, Portekizli denizci Vasco da Gama gibi kaşifleri ticaret merkezleri aracılığıyla dünyayı keşfetmeleri ve bir haritasını çıkarmaları için gönderdiler.

Ferguson’a göre dini kurallar Doğu’da bilimsel ilerlemeyi engellerken, bilim Batı dünyasının ilerlemesine ve dünyanın polisi olarak yerini sağlamlaştırmasına imkan sağladı. Ferguson, Prusya Kralı Frederick'in kilisenin devletten işlerinden uzaklaştırılması ve bilimsel araştırmaya dayalı eğitim sisteminin güçlendirilmesi yönünde talimat verdiği bir dönemde Osmanlı Padişahı 3.Osman’ın bilim çalışmalarını yasaklayan dini kanunları uygulamaya başlamasının Batı’nın üstünlüğünün kanıtının olduğuna dikkati çekiyor.

Bireysel mülkiyete izin veren ABD, toprak sahiplerine hükümette söz hakkı vererek güç dağılımını da temelden değiştirdi. Ferguson, başta altın ve doğal kaynakların bolluğu ve işgalcilerden oluşan küçük bir yönetici sınıf tarafından kontrol edilmesi nedeniyle Güney Amerika'nın en büyük ve en müreffeh imparatorluk haline geleceğinin düşünüldüğünü, ancak çalışkan insanları ve toprak mülkiyetiyle Kuzey Amerika’da karlı bir demokratik toplumun ortaya çıktığının altını çiziyor.

Birinci ve ikinci dünya savaşlarının Batı uygarlığını yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmesinden sonra, Soğuk Savaş sırasında tüketimciliğin Batı’nın dünyadaki nüfuzunun artmasına katkıda bulunduğunu söyleyen Ferguson, o sıralar kot pantolonlar ve tişörtler tüm dünyada popüler hale geldiğini belirterek, “Giyim devrimi 20. yüzyılda küreselleşmenin ilk dalgasını oluşturdu. Modayı kitlesel çekiciliğe sahip kültürel bir para birimi haline getirdi” ifadelerini kullanıyor.

Son olarak ‘Protestan çalışma ahlâkını’ Arapların başarısı için belirleyici bir faktör olarak gördüğünü ifade eden İskoç tarihçi, sosyolog Max Weber'in 1904 yılında yaptığı ‘sıkı çalışma, samimiyet ve özdenetim’ gibi kapitalizmin oluşmasına yardımcı olan faktörlerin Protestanları Katoliklerden daha zengin yaptığını söylüyor. Ferguson, Hıristiyanlık Çin'de yayıldıkça ülkenin ekonomik refahının da arttığını iddia ediyor.

Ancak hem Batılıları hem de Batılı olmayanları endişelendiren “Batı üstünlüğünü daha ne kadar sürdürecek ve Doğu medeniyetlerinin inisiyatif alma şansı var mı?” sorusu halen yanıt bekliyor. İskoç tarihçi, Çin'in yükselişine ve İslam dünyasının yeniden hareketlenmesine rağmen, Batı’nın halen siyasi çoğulculuğun, ticari rekabetin, bilimsel gelişmenin, tıbbi ilerlemenin avantajlarından yararlandığını ve hepsinden de önemlisi Batı medeniyetinde bir sonraki aşamaya yazma özgürlüğünü ve yaratıcılığını hâlâ elinde tuttuğunu vurguluyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent  Arabia’dan çevrilmiştir.



İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
TT

İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaşın iki hafta, hatta bir gün veya bir saatliğine de olsa durması iyi bir şey; ancak ABD ve İran arasında Pakistan arabuluculuğuyla varılan ateşkes görüşmelerinin şartları ve koşullarıyla ilgili birçok ayrıntı belirsizliğini koruyor. Tahran'ın müzakere için önerdiği noktalar ve Washington'un bunlara ilişkin tutumu etrafındaki tartışma ve ihtilafın boyutu ne kadar olursa olsun, bu her savaşın sonunda ve her barış görüşmesinin başlangıcında veya geçici bir ateşkes anlaşmasının başlangıcında bilinen, beklenen ve alışılmış bir olaydır.

Uluslararası alanda geniş çapta memnuniyet uyandıran ateşkes duyurusunun ardından, ilgili başkentlerdeki konuşmalar öncelikle İslamabad'daki müzakerelere odaklandı. Bu müzakereler İsrail'in güvenliğini ve ABD'nin çıkarlarını güvence altına alacak şekilde temel olarak Tahran'ın nükleer ve füze programları üzerinde çalışacaktır. İran'ın bölgedeki vekil güçleri konusuna ise değinilmeyecek yahut bu konu ABD ve İran arasında görüşülüp kararlaştırılacak ayrı, ek bir konu olarak değerlendirilecektir.

Bu arada, Tel Aviv, anlaşmanın Lübnan cephesini kapsamadığını ve onun İran cephesinden ayrı olduğunu vurgulamakta gecikmedi. Washington ise İsrail ordusunun ateşkes duyurusundan sonraki sabah Lübnan'a kanlı ve şiddetli hava saldırılarına devam etmesine rağmen, bunun Tahran ile müzakere edilen ateşkesin bir parçası olduğunu yineledi. Ateşkes duyurusunun ertesi gününün sabahından itibaren bunun altını çizdi.

Ne var ki Washington, Tel Aviv, Tahran ve hatta arabulucular Pakistan, Mısır ve Türkiye’nin Tahran ile vekilleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında sessiz kalmaları, Irak ve Yemen'deki bu “vekiller” meselesinin ciddiyetine rağmen çözümsüz kalması veya daha sonra iç süreçler veya ertelenmiş çeşitli anlaşmalar yoluyla ele alınacağı yönünde soruları ve hatta korkuları gündeme getiriyor. Bu konudaki sessizlik, tüm çatışma dosyalarının aynı anda masaya getirilmesinin İslamabad müzakerelerini karmaşıklaştıracağı ve Washington ile Tel Aviv için en önemli iki konu olan Tahran'ın nükleer ve füze programları hakkındaki görüşmeleri dallandırıp budaklandıracağı korkusundan kaynaklanıyor olabilir.

Hadiselerin genellikle sonuçlarına göre değerlendirildiği ve sonuç hakkında tahminlerde bulunmak için erken olduğu doğru olsa da, öncüllerin pratik ve mantıksal olarak sonuçları önceden gösterdiği daha da doğru. Dolayısıyla vekiller meselesinin kapsamlı, tarihi bir anlaşmanın bir parçası olmayacağı açıkça görünüyor

 Lübnan cephesi

İsrail'in sadece Beyrut'un güney banliyölerinde değil, Lübnan genelinde askeri harekâtını sürdürme ısrarı göz önüne alındığında, Tahran'ın Hizbullah'a İsrail'e karşı tek taraflı ateşkes direktifi vermesi boşuna olabilir. Bu, 14 gün olması gereken ateşkes sırasında İran'ın nükleer ve füze programlarıyla ilgili olarak Pakistan başkentinde veya Washington'da Lübnan ve İsrail arasında ne müzakere edileceğinden bağımsız bir durumdur.

Lübnan'daki durum son derece zor; bu küçük, bitkin ülke Hizbullah ve devlet arasında bölünmüş durumda. İsrail, Lübnan ile ilgili kararlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimindeki müttefikleriyle olan genel çıkarlarından ayrı, kendi özel meselesi olduğunu ısrarla vurguluyor ve Trump yönetimi de bunu hep kabul etmiştir. Hatta ABD, İsrail'e baskı yapamayacağını veya İsrail'in güney Lübnan, işgal altındaki Golan Tepeleri sınırında bulunan güney Suriye’ye komşu olan kuzey sınırlarında yüksek ulusal güvenlik ve stratejik çıkarları olarak gördüğü konularda kendisine müdahale edemeyeceğini de itiraf etmiştir. Kaldı ki Trump yönetimi, İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesini ve Tel Aviv'in bu bölge üzerindeki egemenliğini zaten tanımıştır.

Görünüşe göre İsrail, İran silahlarının bu sınır kapısından kaçak bir şekilde Hizbullah'a ulaştırılmasını durdurma bahanesiyle, Lübnan-Suriye sınırındaki Masna Sınır Kapısı’nı tekrar tekrar hedef alıp kapatma konusunda kararlı olmaya devam edecektir.

İsrail Başbakanı'nın hükümetinin, Washington'da iki taraf arasındaki eşi benzeri görülmemiş görüşmelerin ortasında bile, Lübnan'da Hizbullah'ı ortadan kaldırma planlarına devam edeceğine şüphe yok. Bunun için çeşitli bahaneler öne sürüyor ve bunların başında da Netanyahu'nun bakış açısına göre, Lübnan hükümetinin güneyde, Bekaa Vadisi'nde ve başka yerlerde ordusunun kontrolünü genişletme gücü olmadığını kanıtlamış olmasıdır.

Irak'ta da durum en az bu kadar vahim görünüyor; Bağdat'taki “federal” hükümetin, Tahran'a son derece sadık olan ve ülke genelinde geniş bir etkiye sahip Şii fraksiyonlar üzerinde hiçbir kontrolü yok gibi görünüyor. Hatta Bağdat, bu fraksiyonların bazılarının Irak'ın askeri ve güvenlik kurumlarının meşru ve ayrılmaz bir parçası olduğunu ısrarla savunuyor.

İran'ı desteklemek amacıyla Bağdat, Basra ve Kürdistan Bölgesi'ndeki Amerikan üslerine ve çıkarlarına karşı bu fraksiyonların düzenlediği saldırılar sırasında durumun nasıl iç içe geçtiğini ve Amerikalıların nasıl karşılık verdiğini gördük. Yine Tahran, Irak'ın egemenliğini açıkça ihlal ederek, Süleymaniye şehri ile başka yerlerdeki İranlı Kürt muhaliflerin mevzilerini bombalamaktan da çekinmedi; bu, Irak ile son derece yakın ilişkileri olan bir ülke için açık bir ihlaldir.

Aynı zamanda, Irak hükümeti de Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerine ilişkin yükümlülüklerinden muaf değildir; nitekim ABD, geçen yıl 11 Kasım'da yapılan seçimlerden bu yana Koordinasyon Çerçevesi’nin İran yanlısı adayı Nuri el-Maliki'nin başbakan olarak atanmasını engellemektedir.

Yemen'deki Husi ikilemi

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısındaki ve İran'ın ABD ve İsrail ile olan çatışmasında kullanmakla defalarca tehdit ettiği Babul Mendeb Boğazı'nda geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceğiyle ilgili pozisyonlar halen belirsizliğini koruyor.

Lübnan hükümetinin Hizbullah ile başa çıkmakta yetersiz kalması gibi, meşru Yemen hükümeti de, özellikle kontrolü altındaki sorunlu bölgelerde koşulları normalleştirmeye odaklanması ve Husi karşıtı güçlerin hissettiği hayal kırıklığı göz önüne alındığında, Husiler ile herhangi bir siyasi veya askeri yolla başa çıkmakta daha da güçsüz görünüyor.

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısında geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceği halen belirsizliğini koruyor

Yemen, uzun zamandır Husi milislerinin Güney Arap Yarımadası ve Kızıldeniz bölgesindeki küresel barış ve güvenliğe yönelik tehdidinden şikayetçidir. Ancak, BM Güvenlik Konseyi'nde Yemen dosyasından sorumlu Amerika Birleşik Devletleri ve daha sonra ondan bu görevi devralan İngiltere, bu şikayetlere hep kulak tıkadı. Dahası Washington ve Londra, Husi milis grubuyla askeri çatışmalar sırasında bazı hatalar yaşandığı, Amerikan ve İngiliz silahlarının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle, Yemen'deki meşru hükümeti destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki Arap koalisyonuna ekipman, mühimmat ve lojistik destek teminini kısıtlama ve durdurma kertesine varmıştır. Bu arada, Husi milisleri İran ve Lübnan'daki Hizbullah'tan giderek artan miktarda silah, mühimmat ve askeri uzmanlık desteği almaya devam etmiştir.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İngiliz hükümetinin yanlış değerlendirmeleri, Aralık 2018'de Yemen hükümetine ve Arap koalisyonuna İran destekli milislerin elinden Hudeyde Limanı’nı geri almak için ilerleyen güçlerini durdurmaları yönünde baskı yapması ve Husilerin açıklandığı andan itibaren manipüle ettiği Stockholm Anlaşması'nı dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı.

dvefvb
Husi destekçileri Kudüs Günü'nü anmak için Yemen'in Sana şehrinde 28 Mart'ta düzenledikleri gösteriden bir kare (Reuters)  

 Bugün, ABD ve İsrail'in yanı sıra arabulucu ve komşu ülkeler, Tahran ile müzakere ederken İran'ın vekil güçlerinin geleceğine sorumlu bir şekilde yaklaşmalıdır. Zira bu vekil güç projesi, esasında Tahran'ın ajandasına hizmet etmek için herkesi hedef almak üzere İran tarafından tasarlanmıştı. İran sürekli olarak “direniş ekseni” olarak adlandırdığı ülkelerde milyonlarca insanı yerinden ederek, ülkeleri ve başkentleri devirerek, devletleri zayıflatarak, savaşlar başlatarak, yüz binlerce insanı öldürüp yaralayarak bölgeyi istikrarsızlaştırdı.

On yıllardır milyarlarca dolar yatırım yaptığı bu vekiller projesi, kısmen de olsa bu vekillerin bulunduğu ülkeler için içsel bir sorun teşkil ediyor olabilir. Ancak büyük bir kısmı, ideolojisi, kökeni, silahları, milisleri ve etkisiyle tamamen İran'a özgüdür. Tahran ve onunla müzakere yürütenler gerçekten komşularıyla ve dünyayla kalıcı ve nihai bir barış istiyorlarsa, bu konuya değinmelidirler. Bu konu, İslamabad müzakereleri sırasında – sonrasında değil - Tahran'dan kesin olarak talep edilmesi gerekenlerin merkezinde yer almalıdır.

Bu vekiller projesi, İran'ın sözde nükleer programı ve füze programı kadar tehlikelidir; son programın birçok bileşeni şu anda Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran yanlısı grupların ve milislerin elindedir. Hizbullah'ın elindeki füzelerin ve insansız hava araçlarının İsrail'e önemli ölçüde zarar verme, aynı zamanda İsrail'e, Lübnan'a karşı sürdürdüğü açık saldırganlığı ve acımasız, yıkıcı savaşı için bir bahane sağlama konusundaki etkinliği bunun bir kanıtıdır.


Rusya, Ortadoğu'da girmediği bir savaşı nasıl kazanabilir?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
TT

Rusya, Ortadoğu'da girmediği bir savaşı nasıl kazanabilir?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'nın doğu cephesinden getirilen 5 bin mermiyle yapılmış, "Savaşın Yüzü" başlıklı portresi, Kiev, 23 Temmuz 2015 (Reuters)

Anton Mardasov

İran’a sınırlı destek sağlarken çatışmada dolaylı bir rol üstlenmeye devam etme stratejisinin Moskova’ya bariz kazançlar sağladığına şüphe yok. Öte yandan Rusya'nın Ortadoğu'daki kaostan elde ettiği anlık faydalara rağmen, stratejik planlama açısından bakıldığında bazı olası alternatifler olsa bile İran'da çıkacak herhangi bir savaş Kremlin için ciddi maliyetler doğurur. Kremlin'e yakınlığıyla bilinen siyasi analist Fyodor Lukyanov'un da belirttiği üzere, hiçbir savaş planlandığı gibi gitmez. Ancak hepsi, barış zamanında şekillenmeye başlayan eğilimlerin tetikleyicileri haline gelir ve bu eğilimleri çoğunlukla geri dönüşü olmayan bir eşiğe iter.

Ekonomik boyut

Rus ekonomistlerin tahminlerine göre Ortadoğu’daki savaşın etkisiyle nisan ayında Rusya’nın bütçesine girecek petrol ve doğal gaz gelirleri mart ayına kıyasla iki katına çıkarak 1 trilyon rubleye ulaşabilir, hatta bu rakamı da aşabilir. Mart ayında Rusya bütçesindeki petrol ve doğal gaz gelirleri 617 milyar ruble olmuştu. Bu rakam 432,3 milyar ruble kaydedilen şubat ayına kıyasla yüzde 45'lik, 393,2 milyar ruble olan ocak ayına kıyasla yüzde 56,9'luk bir artışa anlamına geliyor. İran petrolünü taşıdığı için çeşitli zamanlarda yaptırımlara maruz kalan Rusya’nın ‘gölge filosu’ ise, Hürmüz Boğazı'nı kayda değer bir engel olmadan geçmeye devam ediyor. Rus gazetecilerin tahminlerine göre nisan ayı başlarında sadece bir günde 12 Rus gemisi Hürmüz Boğazı’nı geçti.

Rusya’nın en önemli doğrudan askeri kazanımı, Washington’ın önceliklerini Avrupa sahnesinden Ortadoğu'ya kaydırmasının, Ukrayna’nın hava savunmasına ayrılan kaynakları azaltması.

Ukrayna’nın Rusya’nın bu sektördeki altyapısını hedef alan saldırıları olmasaydı, Rusya'nın petrol ve doğal gaz gelirleri belki de daha yüksek olurdu. Zira bu saldırılar ihracat kapasitesinde belirgin bir düşüşe yol açtı ve lojistik açıdan büyük kısıtlamalar yarattı. Örneğin, ocak ayı sonlarında Druzhba Boru Hattı üzerinden petrol sevkiyatı durduruldu ve bu durum Rusya tarafından Macaristan ve Slovakya'ya yapılan petrol tedarikinin askıya alınmasına yol açtı. Bunun yanında NATO üyesi Avrupa ülkeleri enerji krizinin etkisini hissetmeye başladı ve tüketimi rasyonelleştirmeye yönelik politikalar uygulamak zorunda kaldı. Ancak enerji fiyatlarındaki artış, yapısal bir faktörden çok konjonktürel bir faktör olmaya devam ediyor. Dolayısıyla uzun vadeli bir planlamaya dahil edilmesi zor.

Aynı durum gıda ve gübre ihracatı için de geçerlidir. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre yıllık yaklaşık 16 milyon ton olarak tahmin edilen dünya gübre sevkiyatının yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Çatışma ortamında, yılın bu zamanında, yani ekim mevsiminin başlangıcında gübre tedarikine erişemeyen ülkelerde mahsulün azalması kaçınılmaz hale geliyor. Geçişteki aksaklıklar, dünyanın en yoksul ülkeleri, özellikle de Sahra Altı Afrika ülkeleri için son derece ciddi bir soruna dönüşebilir. Çeşitli tahminlere göre bu ülkelerde kullanılan gübrenin yüzde 90'ı yurt dışından ithal ediliyor.

vfrv
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tianjin'de düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi'nin (ŞİÖ) kenarında düzenlenen bir toplantıda, 1 Eylül 2025 (AFP)

Doğal gaz fiyatları şu anda büyük bir artış gösteriyor. Bu durum gübre fiyatlarının yükselmesine neden oluyor ve buna bağlı olarak tahıl üretim maliyetlerini artırıyor. Sonuç olarak, Afrika ülkeleri ve diğer devletler, istikrarlı gübre tedarikinin sağlandığı pazarlara yönelecek. Bu ülkeler arasında Rusya şüphesiz merkezi bir rol oynuyor. Zira bu ülke, fiyat artışlarından yararlanarak kendisine uygulanan siyasi ve yaptırım engellerinin önemli bir kısmını aşabiliyor. Öte yandan rekabetin şiddetine rağmen Moskova, lojistik darboğazlar nedeniyle kendisine açılan yeni tahıl ihracat pazarlarına yayılma fırsatına sahip olsa da bu tablonun bir de diğer yüzü var. Yakıt ve gübre fiyatları yükselerek üretim maliyetlerini artırabilir. Bu durumda hükümet, muhtemelen tüketici fiyatlarını kontrol altına almak için müdahale etmek zorunda kalacak. Dahası, enerji ve gıda krizleri uzun vadede küresel üretimde keskin bir daralmaya yol açabilir ve bu da, diğer sonuçların yanı sıra, enerji kaynaklarına olan talebin azalmasına neden olacak.

Askeri boyut

Rusya’nın en önemli doğrudan askeri kazanımı, Washington’ın önceliklerini Avrupa sahnesinden Ortadoğu’ya kaydırmasının, Ukrayna’nın hava savunmasına ayrılan kaynakları azaltması oldu. Ayrıca, Patriot füze sistemlerindeki eksikliğin etkisi sadece ABD ve İsrail ile sınırlı kalmadı, savaşın ilk günlerinde yüzlerce savunma füzesini tüketen Körfez ülkelerine de uzandı. Bunun yanında ABD yakın vadede öncelikle savaş hazırlığını güçlendirmeye odaklanmak zorunda kalacak. Bazı tahminlere göre Washington sadece ilk on altı gün içinde altı binden fazla saldırı ve savunma mühimmatı kullandı ve bunların yaklaşık yüzde 46'sı hassas güdümlü ATACMS füzeleri, yaklaşık yüzde 40'ı ise THAAD savunma füzeleriydi.

İran ile gerginlik uzarsa, ABD ordusunun modernizasyon hızı yavaşlayabilir, gelişmiş silah geliştirme programları aksayabilir ve ABD komutanlığı kuvvetlerini yeniden konuşlandırmak zorunda kalabilir. Bu da Doğu Avrupa ve Güneydoğu Asya'daki konumlarını zayıflatabilir. ABD açısından, İran ile herhangi bir askeri çatışma, coğrafi ve lojistik açıdan çok maliyetli yükümlülükler getirecek ve bu da esnekliğini sınırlayarak, silahlı kuvvetlerini dünya çapında konuşlandırma konusundaki operasyonel kapasitesini azaltır.

Rusya’nın üstlendiği rol, ülkenin uluslararası sahneye aktif bir şekilde ‘geri dönmesine’ ve Vladimir Putin'in 2003 yılından beri ifade ettiği gibi kendisinin katılımı olmadan hiçbir küresel veya bölgesel sorunun çözülemeyeceği bir aktör olarak kendini kabul ettirmesine katkıda bulundu.

İran’ın iletişim ve keşif amaçlı uydu alanındaki yetenekleri ise son derece sınırlı. Bu yüzden Moskova'nın Tahran'a keşif operasyonlarının düzenlenmesi, hedeflerin belirlenmesi ve ABD’ye ait hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlenmesi konusunda belirli bir destek sağladığı ve Şahid insansız hava aracından (İHA) modifiye edilmiş İHA’larda kullanılan bileşenleri sağladığı ihtimalini göz ardı edemeyiz. Ancak bu destek, her halükârda açıkça sınırlı görünmekte ve Ukrayna'nın NATO ülkelerinden aldığı desteğin büyüklüğüyle karşılaştırılamaz.

Ukrayna'daki savaş, İHA alanında bir devrim başlatarak bu araçların yoğun kullanımıyla cephelerde ve geri kalan alanlarda savaş kurallarını tamamen değiştirmiş olsa da İran'daki savaş büyük olasılıkla askeri operasyonlarda yapay zeka destekli güdümlü sistemlerin rolünün keskin bir şekilde artmasına yol açmış görünüyor. Bu durum Rusya'yı da benzer teknolojiler geliştirmeye itebilir. Ancak bu teknolojilerin Rusya ordusuna entegrasyonu, ülkenin kendi sinir ağ kütüphanelerine sahip olmaması nedeniyle halen aksıyor. Rusya’nın sistemindeki en önemli teknik zayıflıklardan biri, OpenAI ve Anthropic gibi Batılı kütüphanelere bağımlı olmasında yatıyor.

Jeopolitik boyut

Rusya'nın, uluslararası ilişkilerin yönetilmesinde daha adil bir model bakımından çoğulculuğu savunan bir güç olarak üstlendiği rol, Moskova’nın uluslararası sahneye aktif bir şekilde ‘geri dönmesine’ ve Vladimir Putin'in 2003 yılından beri ifade ettiği gibi kendisinin katılımı olmadan hiçbir küresel veya bölgesel sorunun çözülemeyeceği bir aktör olarak kendini kabul ettirmesine katkıda bulundu. Kremlin'in ‘Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüşü’ anlatısını başarıyla kullanabilmesi, Moskova'nın özellikle kriz anlarında, geleneksel aktörlerin hızlı ve çoğu zaman duygusal çözümler aramakla meşgul olduğu zamanlarda kararlı adımlar atmaya alışkın olmasına dayanıyor. Bu durum, iç politikada iktidarını sağlamlaştırmak için çeşitli kargaşaları kullanmaya alışkın olan Rusya’nın iktidar zihniyetiyle de bağlantılı. Zira böylece, salgın küresel bir pandemiye dönüştüğünde Putin, mevcut yasaların izin verdiğinden daha uzun süre Rusya'da iktidarda kalmasını sağlayacak bir yol bulduğunu açıkladı. O anda iktidarda kalma kararı, sıradan seçmen için anlaşılır görünüyordu. Çünkü o zamanlarda insanlar risk almaya pek meyilli değildi.

Ortadoğu'da savaşın patlak vermesinin ardından, İsrail istihbaratının İran'ın dijital altyapısını Dini Lider ve DMO yetkililerini ortadan kaldırmak için etkili bir şekilde kullandığının ortaya çıkmasıyla, Rus yetkililer Moskova'da mobil interneti iki hafta süreyle engellemeye ve ülke içinde yabancı mesajlaşma uygulamaları ile VPN hizmetlerinin kullanımına yönelik kısıtlamaları ciddi şekilde sıkılaştırmaya karar verdi.

Kremlin'in bakış açısına göre, Orta Asya ülkelerinde Rus nüfuzunu genişletme olasılığı daha cazip görünüyor. Ancak bu ülkeler bu konuda pek istekli görünmüyor.

Moskova aynı zamanda, ABD’nin liderlik ettiği çok kutuplu sistem içinde hareket alanının son derece sınırlı olduğunun da farkında. Bu yüzden hızla değişen koşullara göre geçici anlaşmalar yapmak ve başkalarının hatalarından yararlanmak, elindeki en etkili etki araçları olmaya devam ediyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı'nda dış politika planlamasından sorumlu yetkililerin de işaret ettiği gibi, büyük güçlerin uluslararası düzenin istikrarını nasıl koruyacakları konusunda uzlaşamaması, ‘yeterli ekonomik ve mali potansiyele sahip olan ve şiddetli jeopolitik çatışmaların ön saflarında yer almayan orta güç ülkelerine’ alan açabilir.

Bu açıdan bakıldığında Moskova, doğru bir yaklaşım sergilerse, Ortadoğu ve Asya ülkeleriyle istikrarlı ortaklıklar ‘ağı’ örmeye devam ederek varlığını sağlamlaştırabilir ve daha sonra genişletebilir. Fakat buradaki tablo o kadar da net değil, zira ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş, İran'ın son olarak katıldığı BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) zor durumda bıraktı. Bu grupların bir üyesine yönelik saldırıyı görmezden gelmek, grupların ağırlığını zayıflatırken, açıkça kınamak ise Washington ile doğrudan bir çatışmaya sürüklenme riski taşıyor.

Bazı Rus uzmanlar, Ortadoğu'da çıkacak bir savaşın Rusya'nın İran ve Kuzey Kore ile ilişkilerini daha da güçlendirebileceğini düşünüyor. Bu mantığa göre askeri çatışmanın aktif aşaması sona erdikten sonra Tahran, bir şekilde kaynaklarını silah alımına, özellikle de sonraki hava operasyonlarına karşı koymak için hava savunma sistemleri ve uçaklara yöneltmek zorunda kalacak. Pyongyang ise, füze ve nükleer kalkanına yaptığı yatırımın doğru bir seçim olduğunu ve müttefikleriyle ilişkilerini güçlendirmenin gelişimi için bir gereklilik olduğunu bir kez daha teyit etmiş oldu.

frgfr
Rus bandralı petrol tankeri Anatoly Kolodkin, Küba'nın kuzeybatısındaki Matanzas Limanı'ndaki petrol istasyonuna yanaşırken, 31 Mart 2026 (AFP)

Ancak bu öngörünün doğru olma ihtimali düşük. Moskova’nın hızlı teslimatlar gerçekleştirme kapasitesi son derece sınırlı. Rus askeri sanayi kompleksi, öncelikle hasar gören teçhizatın yenilenmesi için iç talebi karşılamakla ve Rus ordusunun batı cephesinde, yani Ukrayna cephesinde konuşlanmış yeni birlik ve oluşumları donatmakla meşgul.

Öte yandan bu alanda en büyük kazanan Çin olabilir. Pekin, geçtiğimiz yıl İran ile İsrail arasında 12 gün süren çatışmanın ardından hiç vakit kaybetmeden İran'a HQ-9 model hava savunma sistemleri ve YLC-8B model radar sistemlerini tedarik etti. Bu sistemlerin çoğu, mevcut savaşın ilk günlerinde ABD ve İsrail tarafından imha edilmişti. Rusya ile Kuzey Kore arasındaki ilişkiler ise, özellikle Kuzey Kore'nin Ukrayna'ya asker göndermesinin ardından, neredeyse zirveye ulaştı. Belirli projelerde sınırlı iş birliği ve askeri-teknik iş birliği alanındaki istişareler dışında, Moskova ve Pyongyang'ın ilişkilerini daha da derinleştirebilmesi pek olası görünmüyor.

Kremlin'e göre Rusya’nın Orta Asya ülkelerindeki nüfuzunu genişletme olasılığı daha cazip görünüyor. Ancak bu ülkeler bu konuda pek istekli görünmüyor. Ukrayna'daki savaş, transit trafiğinin ve finansal akışların büyük bir kısmını tekeline alan ve Rus yatırımlarının önemli bir kısmını çeken Orta Asya ülkelerine somut ekonomik kazançlar sağladı. Ancak bu gelişme, buna karşılık, bölge ülkelerinin siyasi hareket alanının genişlemesi ve Batı dahil olmak üzere ilişkilerini çeşitlendirme kapasitelerinin önemli ölçüde artmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşti. Bununla birlikte, İran'ın savaştan çekilmesi halinde, bu çok yönlü yaklaşıma karşı daha az hoşgörülü olacağı ve bunun da Orta Asya ülkelerini öncelikle en yakın ortakları olan Rusya ve Çin ile iş birliğini yoğunlaştırmaya iteceği ihtimali yüksek.

Genel olarak, çatışmaların ve savaşların tırmanması, terör ve uyuşturucu kaçakçılığı tehditlerinin artması, iklim ve demografik zorlukların da eklenmesiyle, Avrasya bölgesinin istikrarını sağlamak Moskova için her zamankinden daha büyük bir öncelik haline geldi. İran'daki savaşı, Ukrayna'da yürüttüğü ‘özel askeri operasyon’ ile ABD ve İsrail'in yaptıkları arasında karşılaştırmalar yapmak için kullanması hiç de tesadüf olmayan Kremlin, Batı'yı da ‘hem Ortadoğu'da hem de Avrupa'da bir güvenlik yapısı kurmada başarısız olmakla’ suçluyor.

İran krizi, Rusya’ya bir dizi diplomatik fırsat sunabilir; bu da Avrupa Birliği ile iş birliğini güçlendirebilir ve ABD ile ilişkilerinde elindeki baskı araçlarının sayısını artırabilir.

Bazı çevrelere göre İran krizi, Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için belirli fırsatlar sunuyor. Şarku'l Avsat'ın  Al Majalla'dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş, Körfez’den Şam’a uzanan bölgeyi istikrarsız bir alana dönüştürdü. Ardından bu durumun yansımaları Kafkasya ve Karadeniz bölgesine kadar uzandı. Buna çerçevede Ankara da Rusya, Azerbaycan ve İran'ın katılımıyla kuzey güvenlik kuşağını güçlendirmeye çalışabilir. Türkiye açısından bu, stratejik bağımsızlık senaryosu oluşturabilir. Bu senaryo, Türkiye’nin Washington’a olan bağımlılığını azaltmasına, Kafkasya’da istikrarı sağlamasına, Karadeniz geçişini güvence altına almasına, Kazak ve Rus güzergâhlarını birbirine bağlamasına ve aynı zamanda sınırlarında bir Kürt yayının oluşma riskini azaltmasına imkân tanıyabilir. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesinin kesin olduğunu söyleyemeyiz. Zira bu durum Ankara’nın ABD ve bazı NATO üyeleriyle ilişkilerinde ciddi bir karmaşıklığa yol açabileceği gibi, Türkiye’nin şu anda Pakistan’ı da içeren üçlü bir çerçeve içinde aktif olarak ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı Suudi Arabistan ile ilişkilerini de gerginleştirebilir.

Tahminen İran krizi Rusya’ya bir dizi diplomatik fırsat sunabilir. Bu da Avrupa Birliği (AB) ile iş birliğini güçlendirebilir ve ABD ile ilişkilerinde elindeki baskı kozlarının sayısını artırabilir. Ancak Moskova’nın bu durumdan kayda değer bir kazanç elde etmesi pek olası görünmüyor. Bunun yanında İran'daki savaş ABD ile Fransa ve İspanya arasındaki uçurumu genişletti. Öte yandan Avrupa ülkeleri Washington ile koordinasyonu tercih etmeye devam edecek, ancak aynı zamanda bir bağımsızlık görüntüsü sergilemeye özen gösterecekler. Fakat bu nihayetinde Rusya'ya karşı olumsuz tutumlarını pekiştirmekten öteye geçmeyecek.


Pakistan, görüşmelerin sona ermesinin ardından İran ve ABD’yi ateşkesi sürdürmeye çağırdı

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
TT

Pakistan, görüşmelerin sona ermesinin ardından İran ve ABD’yi ateşkesi sürdürmeye çağırdı

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)
Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar (EPA)

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar bugün yaptığı açıklamada, Ortadoğu’daki savaşı sona erdirmeye yönelik görüşmelerde anlaşma sağlanamamasına rağmen Washington ve Tahran’a ateşkes anlaşmasına bağlı kalmaya devam etme çağrısında bulundu.

Hükümetinin ev sahipliğinde yürütülen görüşmeleri yürüten İshak Dar, devlet medyasında yayımlanan kısa bir açıklamada, “Her iki tarafın da ateşkes taahhüdünü sürdürmesi zorunlu” dedi. Dar ayrıca, Pakistan’ın önümüzdeki günlerde İran ile ABD arasında temas ve diyaloğu kolaylaştırma rolünü sürdürmeye devam edeceğini vurguladı.

dfvgrtb
Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong (AFP)

Öte yandan Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong, İran-ABD müzakere turunun sona ermesinin ardından Ortadoğu’da ateşkesin korunması çağrısında bulundu.

Wong yaptığı açıklamada, “Öncelik artık ateşkesin sürdürülmesi ve müzakerelere geri dönülmesidir” ifadesini kullandı. Wong ayrıca, İslamabad’da ABD ile İran arasında yapılan görüşmelerin anlaşma olmadan sona ermesinin ‘hayal kırıklığı yarattığını’ belirtti.