Batının değerleri neden Batılı olmayanların hayatını kurtarmakta işe yaramıyor?

ABD ve Avrupa ülkelerinin Gazze trajedisini ihmal etmesi, insan haklarını savunma konusundaki söylemlerinin ciddiyeti konusunda şüphelere yol açtı.

İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar sırasında İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentine düzenlediği bombardımanın ardından kucağındaki yaralı bir kız çocuğunu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışan bir adam, 17 Kasım 2023 (AFP)
İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar sırasında İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentine düzenlediği bombardımanın ardından kucağındaki yaralı bir kız çocuğunu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışan bir adam, 17 Kasım 2023 (AFP)
TT

Batının değerleri neden Batılı olmayanların hayatını kurtarmakta işe yaramıyor?

İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar sırasında İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentine düzenlediği bombardımanın ardından kucağındaki yaralı bir kız çocuğunu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışan bir adam, 17 Kasım 2023 (AFP)
İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar sırasında İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentine düzenlediği bombardımanın ardından kucağındaki yaralı bir kız çocuğunu olay yerinden uzaklaştırmaya çalışan bir adam, 17 Kasım 2023 (AFP)

İsa Nehari

ABD’li araştırmacı Paul Sullivan, Filistinli gruplarla İsrail arasındaki savaşın şiddeti arttığı şu günlerde 1990'lı yıllarda Kahire'de verdiği konferanstan anılarını hatırladı. Konferans Ortadoğu'da bir başka krizin patlak verdiği bir dönemde yapılmıştı. Konferansın konusu ise ABD Anayasası’nın ekinde 10 maddeden oluşan Haklar Bildirgesi’ydi.

Sullivan, Independent Arabia’ya verdiği röportajda konferanstaki katılımcılarının yaptığı ilk yorumun “Bunların hepsi harika Dr. Sulliva! Fakat ABD neden Araplara aynı hakları tanımıyor?” şeklinde olduğunu hatırladığını söyledi.

Onlarca yıldır Ortadoğu meseleleri hakkında araştırmalar yapan Sullivan şunları söyledi:

“O dönemde bu sorun ‘zorlu bir mücadeleyi’ gerektiriyordu, ama bugün Arap ülkelerinin sokaklarını istila eden ve Batı dünyasıyla ilgili düşünceye gölge düşüren öfkeyle birlikte sorun daha da karmaşık hale geldi.

Sullivan’a gözlemcilere göre Batı ülkelerinin İsrail’i destekleyen tutumlarıyla Gazze konusunda liberal değerlerini terk etmelerinin bu değerleri diğer ülkelere pazarlamaları üzerinde etkisi sorulduğunda şu yanıtı verdi:

“Bölgenin ABD’nin savaşa yönelik tutumuyla ilgili bakış açısına ve Arap dünyasındaki gençlerin ve diğerlerinin öfkesinin boyutuna baktığımızda bu tür konularda ABD'nin güvenilirliğinin azaldığını görüyoruz.”

Sullivan için üzücü olan ise ABD'nin ‘iyiye ulaşmak için kullanılması gereken muazzam bir potansiyele’ sahip olmasına rağmen, Gazze'deki savaşla ilişkilerinde pek çok fırsatı ve diplomatik nüfuzunu kaybetti. ABD’li araştırmacıya göre bu yaşananlar ilk olmadığı gibi son da olmayacak.

“Her türlü karamsar hayalin de ötesinde”

Dış politikasında insan haklarına ve ifade özgürlüğüne vurgu yapan Almanya gibi Avrupa ülkelerinin son kriz dışında sessiz kalmalarına, Avusturya ve Macaristan gibi bazı ülkelerin Filistin’e destek amaçlı yürüyüşleri yasakladığına ve görevden alınan İngiltere İçişleri Bakanı Suella Braverman'ın, ‘Londra sokaklarına nefret saçtığı’ gerekçesiyle İsrail'in Gazze'yi bombalamasına karşı düzenlenen protestoların durdurulması taleplerine dikkati çeken gözlemciler, İsrail'in sivilleri öldürmesine göz yumulmasını ya da bunun meşrulaştırmaya çalışılmasını Batı’nın sürdürdüğü ‘üstten bakışla’ ilgili olduğunu düşünüyorlar.

Naif Arap Güvenlik Bilimleri Üniversitesi Güvenlik Araştırmaları Merkezi ve Ulusal Güvenlik Programı Genel Müdürü Dr. Hişam el-Ganem, “Araplar artık Batı’nın insan haklarını ya da liberal değerleri önemsediğini düşünmeyecekler. Bu da Doğu’ya yönelimin artması ve bölgemizdeki ülkelerin uzun süredir görmezden geldiği, Batı’dan ve yalanlarından uzaklaşarak dünyadaki diğer güçlerle ve farklı kültürlerle ilişkilerin güçlendirilmesi şeklinde yansıyabilir” dedi.

Batı’nın çifte standartlarının yalnızca Filistinlilere karşı değil, tüm bölgeye ve halklarına karşı uygulandığına dikkati çeken Dr. Ganem, Gazze’deki son savaşı ‘her türlü karamsar hayalin de ötesinde’ diye nitelendirdi. Dr. Ganem, bunun Batılı ülkelerin bir yandan Ukrayna’nın Rusya’nın işgalinden kurtulmasını desteklerken, diğer yandan İsrail’in Gazze’yi işgaline verdikleri destekle açıkça çifte standart uyguladıklarını teyit ettiğini vurguladı.

Independent Arabia'ya yaptığı değerlendirmede, bunundan 45 yıl önce Edward Said’in “Oryantalizm” adlı kitabında Batı'nın Ortadoğu’ya bakışını ortaya koyduğunu söyleyen Suudi araştırmacı, Batılıların Doğu halklarını Avrupa halklarından aşağı gördüklerini ve onları kurtaracak birine ihtiyaç duyduklarına inandıkları üstten bakışla tüm Ortadoğu bölgesine yönelik politikalar haline getirdiklerinin altını çizdi.

Ganem’e göre bu üstten bakışın yanı sıra Batı’nın İsrail’le ilişkisinin özgüllüğü, tek bir kınama dahi yapılmaksızın binlerce çocuğun ve kadının öldürülmesine, hastanelerin, okulların ve ibadethanelerin yok edilmesine yeşil ışık yakılmasında rol oynuyor. Hatta sanki onlarca yıldır işgal altında olan insanların kendilerini savunma hakları yokmuş gibi, meşru müdafaa adına işlenen suçları meşrulaştırıyorlar.

Ayrımcılık Gazze'de bir kez daha sergilendi

Batı’nın resmi alanda bu insani trajediyi göz ardı etmesi ya da Gazze'de yaşananlar küçümsemesi, Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell'in 2022 yılı martında Katar’ın başkenti Doha'da düzenlenen bir konferansta başlattığı Ukrayna’nın Mariupol şehri ile Suriye’nin Halep şehri arasındaki karşılaştırmayı hatırlatıyor. Borrell'in yaptığı bu kıyaslama o sırada yanında oturan Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan'ı harekete geçirdi.

Borrell, “Ukrayna'nın Mariupol’ü Avrupa’nın Halep’i mesabesindedir” dedi. Bunun üzere Prens Faysal da “Halep bizim için Halep'tir” şeklinde karşılık verdi. Borrell, her zamanki diplomatik soğukkanlılığını korusa da öfkesini gizleyemeyerek Prens Faysal’ın sözünü kesti ve “Halep'i Biz Avrupalılar bombalamadık” dedi. Prens Faysal ise “Bunu anlıyorum, ama uluslararası toplumun iki krize tepkisi farklıydı” diye karşılık verdi.

Bu hararetli tartışmadan birkaç hafta önce, 26 Şubat'ta, ABD merkezli CBS News televizyonu yurtdışı muhabiri Charlie D'Agata’nın Ukraynalıların savaştan dolayı çektiği acıları anlattığı bir videosu dehşetle tüm dünyaya yayıldı. D'Agata, söz konusu videoda “Burası Irak ya da Afganistan gibi on yıllardır çatışma yaşanan bir yer değil. Burası bunun yaşanmasını beklemediğiniz daha medeni, daha Avrupalı, bu sözleri dikkatle seçmem gerekiyor, bir şehir” ifadelerini kullandı. Aynı hafta İngiliz kanalı ITV muhabiri Lucy Waston, “Ukraynalıların başlarına düşünülemez bir şey geldi. Burası gelişmekte olan bir üçüncü dünya ülkesi değil, burası Avrupa” dedi. BBC ekranlarında ise “Her gün öldürülenler bizim gibi mavi gözlü, sarı saçlı Avrupalılar” diyenler vardı.

Gözlemcilere göre bu önerme yalnızca yanıltıcı ve gerçeklerin çarpıtmasından değil, önermenin sahibinin diğer insanlara karşı ırkçılık yapmasını sağlayan ön yargıdan dolayı kusurlu. Örneğin, herhangi bir Avrupa ülkesinin mutlaka istikrarlı olduğu varsayımı, D'Agata'nın Avrupa'yı kasıp kavuran yüzyıllardır süren savaşları görmezden gelmesine yol açtı. Avrupa’daki herhangi bir ülkenin ekonomik açıdan başarılı olduğu varsayımı, Waston'un, Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) Ukrayna'yı zayıf ekonomik performansı nedeniyle gelişmekte olan bir ülke olarak sınıflandırdığı gerçeğini çarpıtmasına neden oldu.

Irak'ın, arkeolojik ve tarihi anıtlarla süslenmiş Kiev'le karşılaştırıldığında ne medeni ne de Avrupalı ​​olduğu için çatışmaların olağan görüldüğü bir yer olduğunu varsaymanın yanlış bir yanı yok. Irak'ın kendi mirası, kültürü ve tarihi var, ancak savaş tüm şehirlerinde büyük bir yıkıma yol açtı. ABD’nin Irak’ı işgalinin ve ardından ülkede ortaya çıkan kaosun yansımalarının etkili olduğu Bağdat'ın, Rusya’nın bombardımanlarıyla harabeye dönen Ukrayna'nın Harkiv şehrinden hiçbir farkı yok. Her ikisi de çevrelerinde kültürün, şiirin, yazarların merkezi olarak görülen şehirlerdi.

Ancak Batı medyası, coğrafyanın, ekonominin ve ten renginin bir ırkın acısını diğerinden daha şiddetli hale getirmeye yettiği gerçeğinden etkilenmiş gibi görünüyordu. Bu tutum, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş sırasında Ortadoğu'daki çok sayıda insanı kızdırdı. Filistinli gruplarla İsrail arasındaki patlak veren savaşla birlikte bu öfke bir kez daha ortaya çıktı.

Araplar, sadece basında çıkan haberlerden rahatsızlık duymuyordu. Daha ziyade, bazılarının da merak ettiği gibi, Washington'ın insan hakları örgütlerine göre yeşil ışık yaktığı İsrail'in Gazze'yi gelişigüzel bombalamasıyla ABD'nin kınadığı Rusya’nın Ukrayna bombardımanları arasında neyin farklı olduğu düşüncesi de onları öfkelendiriyordu.

Batı'nın ‘geriye kalanlar’ üzerindeki hegemonyası

Gözlemciler, Batı medyasının anlatımını kontrol etme yeteneğinin, 21. yüzyılda Batı medeniyetlerinin yükselişini takip eden Batı hegemonyasının bir sonucu olduğunu düşünüyorlar. Peki bunun arkasında yatan sır ne? Batılı ülkelerin insan hakları gibi savunduğu liberal değerlerin bunda bir rolü var mı?

İskoç tarihçi Neil Ferguson, ‘Civilization: The West and the Rest’ (Uygarlık: Batı ve Ötekiler) adlı kitabında şöyle diyor:

“Batı uygarlıklarının yükselişi, modern tarihin kalbinde yatan bir hikayedir. Bu belki de tarihçilerin henüz çözemediği en zorlu bilmecedir. Bunu sadece merakımızı gidermek için değil, yükselişin gerçek nedenlerini tespit ederek gerilememizin ve düşüşümüzün ne kadar yakın olduğunu kesin olarak tahmin etmek için çözmeliyiz.”

Ferguson, son beş yüzyıl boyunca Batı uygarlıklarının etkisine ve gücüne katkıda bulunan altı faktörü; ‘ekonomik rekabet, bilim, modern tıp, mülkiyet, tüketim ve Protestan çalışma ahlakı’ şeklinde sıralıyor.

Ekonomik rekabet, bilim ve mülkiyet, Batı’nın Asya’ya, İslam dünyasına ve Güney Amerika'da hegemonyasını kurmasına yardımcı oldu. Batı, tıp, tüketim ve çalışma alanlarında kaydettiği ilerlemeler sayesinde ise hegemonyasını Afrika’ya doğru genişletti. Batı uygarlıkları hem sömürgecilerin hem de Afrikalıların yaşamlarının uzatılmasına yardımcı olan modern tıbba dayanıyordu.

Avrupa’nın ortak ekonomisi kapitalizmin bir sonucu olarak on beşinci yüzyılda Çin İmparatorluğu’nun zenginliğini geride bıraktı. Avrupa krallıkları, Portekizli denizci Vasco da Gama gibi kaşifleri ticaret merkezleri aracılığıyla dünyayı keşfetmeleri ve bir haritasını çıkarmaları için gönderdiler.

Ferguson’a göre dini kurallar Doğu’da bilimsel ilerlemeyi engellerken, bilim Batı dünyasının ilerlemesine ve dünyanın polisi olarak yerini sağlamlaştırmasına imkan sağladı. Ferguson, Prusya Kralı Frederick'in kilisenin devletten işlerinden uzaklaştırılması ve bilimsel araştırmaya dayalı eğitim sisteminin güçlendirilmesi yönünde talimat verdiği bir dönemde Osmanlı Padişahı 3.Osman’ın bilim çalışmalarını yasaklayan dini kanunları uygulamaya başlamasının Batı’nın üstünlüğünün kanıtının olduğuna dikkati çekiyor.

Bireysel mülkiyete izin veren ABD, toprak sahiplerine hükümette söz hakkı vererek güç dağılımını da temelden değiştirdi. Ferguson, başta altın ve doğal kaynakların bolluğu ve işgalcilerden oluşan küçük bir yönetici sınıf tarafından kontrol edilmesi nedeniyle Güney Amerika'nın en büyük ve en müreffeh imparatorluk haline geleceğinin düşünüldüğünü, ancak çalışkan insanları ve toprak mülkiyetiyle Kuzey Amerika’da karlı bir demokratik toplumun ortaya çıktığının altını çiziyor.

Birinci ve ikinci dünya savaşlarının Batı uygarlığını yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmesinden sonra, Soğuk Savaş sırasında tüketimciliğin Batı’nın dünyadaki nüfuzunun artmasına katkıda bulunduğunu söyleyen Ferguson, o sıralar kot pantolonlar ve tişörtler tüm dünyada popüler hale geldiğini belirterek, “Giyim devrimi 20. yüzyılda küreselleşmenin ilk dalgasını oluşturdu. Modayı kitlesel çekiciliğe sahip kültürel bir para birimi haline getirdi” ifadelerini kullanıyor.

Son olarak ‘Protestan çalışma ahlâkını’ Arapların başarısı için belirleyici bir faktör olarak gördüğünü ifade eden İskoç tarihçi, sosyolog Max Weber'in 1904 yılında yaptığı ‘sıkı çalışma, samimiyet ve özdenetim’ gibi kapitalizmin oluşmasına yardımcı olan faktörlerin Protestanları Katoliklerden daha zengin yaptığını söylüyor. Ferguson, Hıristiyanlık Çin'de yayıldıkça ülkenin ekonomik refahının da arttığını iddia ediyor.

Ancak hem Batılıları hem de Batılı olmayanları endişelendiren “Batı üstünlüğünü daha ne kadar sürdürecek ve Doğu medeniyetlerinin inisiyatif alma şansı var mı?” sorusu halen yanıt bekliyor. İskoç tarihçi, Çin'in yükselişine ve İslam dünyasının yeniden hareketlenmesine rağmen, Batı’nın halen siyasi çoğulculuğun, ticari rekabetin, bilimsel gelişmenin, tıbbi ilerlemenin avantajlarından yararlandığını ve hepsinden de önemlisi Batı medeniyetinde bir sonraki aşamaya yazma özgürlüğünü ve yaratıcılığını hâlâ elinde tuttuğunu vurguluyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent  Arabia’dan çevrilmiştir.



‘Ebeveynleri, Yahudi olduğunu ondan sakladı’... Yeni Mossad Direktörü Roman Goffman hakkında ne biliyoruz?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)
TT

‘Ebeveynleri, Yahudi olduğunu ondan sakladı’... Yeni Mossad Direktörü Roman Goffman hakkında ne biliyoruz?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)

İsrail’de Roman Goffman’ın Mossad Direktörlüğü’ne getirilmesinin onaylanmasının ardından, atamaya yönelik itirazlar ile Goffman’ın başarılarını öne çıkaran anlatılar eş zamanlı olarak gündeme geldi.

Ancak hem atamaya karşı çıkanlar hem de destekleyenler, bu tercihin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun iktidarını güçlendirme yönünde atılmış yeni bir adım olduğu konusunda görüş birliği içinde. Netanyahu’nun, sadakati tartışmalı görülen siyasi ve güvenlik kadrolarını büyük ölçüde tasfiye ederek yerlerine kendisine yakın isimleri getirdiği, Goffman’ın da halihazırda Başbakan’ın askerî sekreteri olarak görev yaptığı ifade edildi.

Netanyahu’nun ofisi pazar akşamı yaptığı açıklamada, Goffman’ın üst düzey kamu atamalarını onaylayan Grunis Komitesi’nin onayının ardından gelecek haziran ayı başında Mossad Direktörlüğü görevini devralacağını duyurdu. Söz konusu onay, Başbakan’ın Goffman’ı geçtiğimiz aralık ayında bu göreve aday göstermesinden yaklaşık dört ay sonra geldi.

Grunis Komitesi’nin kararı, hem siyasi arenada hem de Mossad içinde geniş yankı uyandırdı. Görev süresi sona ermek üzere olan Mossad Direktörü David Barnea da Goffman’ın atanmasına onay verilmesine karşı çıktığını açıkladı.

Konunun nihai karar için İsrail Yüksek Mahkemesi’ne taşınması bekleniyor. Mahkemenin, atamanın iptali yönünde değerlendirme yapması talep ediliyor. Bu talep, atamalardan sorumlu komitenin başkanı emekli yargıç Asher Grunis’in karara muhalefet şerhi koymasına rağmen azınlıkta kalmasına ve hükümetin hukuk danışmanı Gali Baharav-Miara’nın da atamaya karşı çıkmasına dayandırılıyor.

Buna karşın Başbakan Binyamin Netanyahu atama konusunda ısrarını sürdürüyor. Netanyahu, komitenin çoğunlukla aldığı onay kararını hızla imzalayarak dün Goffman’ın beş yıllık görev süresini kapsayan resmi atama belgesini yayımladı.

Roman Goffman kimdir?

Roman Goffman, 1976 yılında o dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Belarus’un Mazır kentinde dünyaya geldi. 14 yaşındayken ailesiyle birlikte İsrail’e göç eden Goffman’ın, ailesinin ifadesine göre, ‘arkadaşlarından zarar görmemesi için’ Yahudi kimliği kendisinden uzun süre gizlendi.

Ailesi İsrail’de Aşdod kentine yerleşirken, Goffman doğduğu yerde kaçındığı ayrımcılıkla bu kez İsrail’de karşılaştı. Sovyetler Birliği’nden gelen diğer göçmen çocuklar gibi, özellikle Yahudi akranları tarafından zorbalık ve ayrımcılığa maruz kaldı.

Bu durum karşısında Goffman, kendisini ve diğer yeni göçmenleri korumak amacıyla boks yapmaya başladı. Kısa sürede başarılı olarak ülke çapında derece elde etti ve kendi sıkletinde ikinci oldu.

Spor alanındaki başarısının ardından 1995 yılında orduya katılan Goffman, kariyerini askerlikte sürdürme kararı aldı. Zırhlı birliklerde muharip asker olarak görev yapan Goffman, subaylık eğitimlerini tamamlayarak zamanla tümgeneral rütbesine yükseldi. Bu süreçte Lübnan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da görev aldı; ayrıca Suriye’de sınır ötesi operasyonları da komuta etti.

gtb
 1 Şubat 2024 tarihinde işgal altındaki Golan Tepeleri’nde Suriye sınırına yakın bir bölgede tatbikat yapan İsrail askerleri (Reuters)

Roman Goffman’ın aynı zamanda iyi bir okuyucu olduğu belirtiliyor. Lisans eğitimini siyaset bilimi alanında tamamlayan Goffman, yüksek lisansında ise siyaset ve güvenlik çalışmaları üzerine yoğunlaştı. 7 Ekim 2023’te İsrail’in güneyinde Hamas ile yaşanan çatışmalarda yaralanmasının ardından, Nisan 2024’te Binyamin Netanyahu’nun ofisinde askerî ataşe olarak görevlendirildi.

Goffman, iki yıl önce Başbakan’ın askerî sekreteri olduğunda, kendisine özellikle derinlemesine çalışması için iki kritik dosya verildi: İran ve Rusya.

Ana dili Rusça olan Goffman, bu kapsamda Netanyahu’nun Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile temaslarında özel temsilcisi olarak görev yaptı. Moskova ile Suriye ve İran’a ilişkin çeşitli dengelerin oluşturulmasında rol oynayan Goffman’ın ayrıca, bölgede İran’a bağlı unsurlarla ilgili dosyalar üzerinde de çalıştığı ifade ediliyor.

İran’la çatışma ve Suriye’deki operasyonlar

İsrail medyasında yer alan son haberlere göre, Roman Goffman’ın ‘İran tehdidine’ karşı yalnızca Binyamin Netanyahu’nun ofisindeki görevi kapsamında savaş hedeflerinin belirlenmesine katkı sunmakla kalmadığı; aynı zamanda yıllar öncesine uzanan sahadaki operasyonlarda da aktif rol aldığı belirtildi. Buna göre Goffman’ın, Beşşar Esed döneminde Suriye’ye giren bir İsrail komando birliğini komuta ettiği ve bu kapsamda Suriye ordusuyla birlikte hareket eden İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) unsurlarına karşı operasyonlar yürüttüğü ifade edildi.

Yedioth Ahronoth gazetesi, Goffman’a, Hizbullah mensuplarının çağrı cihazlarının patlatılması, örgüt lideri Hasan Nasrallah ile üst düzey isimlerden Heysem Ali Tabatabai’nin öldürülmesi gibi olaylarda ‘özel bir rol’ atfetti. Ayrıca İsrail askeri sansürünün yayımlanmasını yasakladığı ve İran topraklarında gerçekleştirilen gizli operasyonlara ilişkin detayların da Goffman’la bağlantılı olduğu öne sürüldü. Bu operasyonların, geçtiğimiz haziran ayında ve şubat ayında başlayan son çatışma turlarında gerçekleştirildiği kaydedildi.

Netanyahu ise Goffman’ı tanıtırken, mevcut askerî sekreterini Mossad’ın yeni direktörü olarak atama kararını, onu ‘cesur ve yaratıcı bir askerî lider’ olarak gördüğü gerekçesiyle aldığını belirtti. Goffman’ın İsrail ordusunda tank birliklerinde komutanlık, 7. Tugay’a bağlı 75. Tabur komutanlığı, 36. Tümen harekât subaylığı, Etzion Tugayı ve 7. Tugay komutanlığı, 210. Tümen komutanlığı, Kara Kuvvetleri Ulusal Eğitim Merkezi komutanlığı ve İşgal Altındaki Filistin Topraklarında Hükümet Faaliyetlerini Koordinasyon Birimi (COGAT) başkanlığı gibi birçok görevde bulunduğunu hatırlattı.

Netanyahu, Goffman’ın Başbakanlık Askerî Sekreterliği görevinde de ‘güvenlik liderliği konusunda olağanüstü yetenekler sergilediğini’, İsrail’in çatıştığı yedi cephede ‘düşmanı derinlemesine anlama kapasitesi’ ortaya koyduğunu ve ‘yaratıcı fikirler geliştirdiğini’ ifade etti.

Netanyahu’nun sadık destekçisi

Ancak Netanyahu’nun aktardığı askerî kariyer özeti, atama gerekçelerinde ikincil bir unsur olarak değerlendiriliyor. Asıl belirleyici özellik olarak Goffman’ın Netanyahu’ya kişisel düzeyde bağlılığı, ona sadakatle bağlı olduğu ve Başbakan’ın sırlarını koruyabilecek bir isim olarak görülmesi öne çıkarılıyor. Ayrıca Goffman’ın içine kapanık bir karaktere sahip olduğu, çevresiyle sınırlı temas kurduğu ve nadiren güldüğü ya da şaka yaptığı iddia ediliyor.

Goffman’ın siyasi eğiliminin sağa yakın olduğu ve Batı Şeria’daki Aley yerleşiminde bulunan dini yerleşimci okul çevresiyle güçlü bağları olduğu belirtiliyor. Bu okulun, İsrail’de aşırı sağcı siyasi ve askerî kadroların yetiştiği merkezlerden biri olarak bilindiği ifade ediliyor.

Goffman’ın, Netanyahu’nun “Askerî liderlik hükümet politikasını uygular, tersini değil” görüşünü benimsediği aktarılıyor. Ayrıca Başbakan’la birlikte ABD ziyaretlerine, özellikle Donald Trump döneminde yapılan temaslara eşlik ettiği; iki liderin görüşmelerinin büyük bölümünde hazır bulunduğu ve ‘derin devlet’ olarak tanımlanan yapıya karşı ortak tutumlarını desteklediği kaydediliyor.

dcvcd v
Roman Goffman, 22 Ekim’de Kudüs’e yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’u dinliyor. (AFP)

Yedioth Ahronoth’un İsrail ordusundan üst düzey bir komutana dayandırdığı habere göre, Roman Goffman ‘güçlü bir asker’ olarak tanımlanıyor. Söz konusu komutan, Goffman’ın düşmana karşı sert ve kararlı bir tutum sergilediğini, ancak aynı zamanda aceleci davrandığını ve hata yapma riskini fazla önemsemediğini ifade etti. Aynı değerlendirmede Goffman’ın daha içe dönük bir yaşam sürdüğü, bireysel sporlara yöneldiği ve boş zamanlarında yalnız kalarak kitap okuduğu belirtilirken, ‘bu kadar kritik bir görev için uygun olmadığı’ görüşü de dile getirildi.

Eski güvenlik yetkilileri ise bu atamanın, Binyamin Netanyahu’nun Mossad üzerindeki kontrolünü daha da sıkılaştırma çabası olarak yorumladı. Bu değerlendirmeler, daha önce David Zini’nin Şin-Bet başkanlığına getirilmesine benzetilerek ele alındı. Ayrıca güvenlik kurumlarındaki hassas atamalara yönelik siyasi müdahalenin artmasının, eski yetkililer arasında endişe yarattığı ve son adımların istihbarat kurumları üzerinde doğrudan siyasi nüfuz kurma girişimi olarak görüldüğü aktarıldı.

İstihbarat alanında başarısızlık

Roman Goffman hakkında övgü ve üstünlük anlatısının yoğunlaşmasına karşılık, onun konumunu zayıflatabilecek ve Mossad Direktörlüğü’ne atanmasını engelleyebilecek bazı iddialar da gündeme geldi. Bu iddialar arasında özellikle Batı Şeria’da Filistinli ajanları devşirerek bilgi toplamak; propaganda ve kışkırtma içerikleri yaymak için yetkisi olmadan ve talimatlara aykırı şekilde kullanmak yönünde suçlamalar yer aldı.

İsrail güvenlik birimlerinin Goffman’ı bu konuda uyardığı belirtilse de, Goffman’ın söz konusu faaliyetleri sürdürdüğü ve Uri el-Makis adlı 17 yaşındaki bir İsrailli genci de söz konusu operasyonlara dahil ettiği öne sürüldü. Gencin, sosyal medya dünyasına ve Arapçaya hâkim olduğu gerekçesiyle güvenlik operasyonlarında kullanıldığı ifade edildi.

İddialara göre Goffman, bu gencin yeteneklerinden yararlanmak amacıyla onu devşirdi ve kendisine bazı bilgi ve gizli belgeler aktardı. Bu belgelerin daha sonra internet ortamında yayılarak siyasi isimler ve Arap hükümetleri aleyhine kışkırtma ve itibar zedeleme amacıyla kullanılması istendi.

İsrail istihbaratının bu materyalleri 2024 başlarında tespit ettiği, bunun üzerine gencin ‘gizli güvenlik belgelerini çalmak’ suçlamasıyla gözaltına alındığı ve İsrail güvenlik makamlarınca sorgulandığı, ayrıca açtığı davada ‘işkence altında sorgulandığını’ ileri sürdüğü belirtildi.

sdv
Kudüs’teki İsrail Yüksek Mahkemesi’nin duruşmalarından biri (Reuters)

Uri el-Makis’in, söz konusu materyalleri üst düzey bir ordu subayından aldığını söylemesi üzerine ifadesine güvenilmediği, hatta Goffman’ın adını vermesine rağmen Goffman’ın herhangi bir bağlantıyı reddettiği aktarıldı. Genç şüphelinin 44 gün boyunca gözaltında tutulduğu, ardından hakkında ‘casusluk’ suçlamasıyla iddianame düzenlendiği ve daha sonra bir buçuk yıl ev hapsine alındığı belirtildi. Ancak savunma avukatlarının girişimleri sonucunda suçlamaların düşürüldüğü ve iddianamenin iptal edildiği ifade edildi.

Davanın kapanmasının ardından el-Makis’in, uğradığı zararlar nedeniyle devlete ve Goffman’a karşı tazminat ve cezai yaptırım talebiyle mahkemeye başvurduğu bildirildi. Goffman’ın atama kararının açıklanmasının ardından ise gencin kamuoyuna seslenerek Goffman’a karşı geniş çaplı bir kampanya çağrısı yaptığı kaydedildi.

Bazı yorumlara göre, bu süreçte yaşanan başarısız istihbarat devşirme girişimleri, Mossad içinde Goffman’ın atanmasına yönelik ‘ciddi endişelerin’ oluşmasına yol açtı. Şarku’l Avsat’ın İsrail Kanal 13 televizyonundan aktardığına göre, eleştirilerin önemli bir kısmı Goffman’ın istihbarat alanındaki deneyim eksikliğine dayanıyor.


İtalyan politikacılar ve din adamları, Trump'ın eleştirilerine rağmen Papa'ya destek veriyor

Papa XIV. Leo, 13 Nisan 2026'da Cezayir'deki Afrika Meryem Ana Bazilikası'nda Cezayirlilerle yaptığı görüşme sırasında (EPA)
Papa XIV. Leo, 13 Nisan 2026'da Cezayir'deki Afrika Meryem Ana Bazilikası'nda Cezayirlilerle yaptığı görüşme sırasında (EPA)
TT

İtalyan politikacılar ve din adamları, Trump'ın eleştirilerine rağmen Papa'ya destek veriyor

Papa XIV. Leo, 13 Nisan 2026'da Cezayir'deki Afrika Meryem Ana Bazilikası'nda Cezayirlilerle yaptığı görüşme sırasında (EPA)
Papa XIV. Leo, 13 Nisan 2026'da Cezayir'deki Afrika Meryem Ana Bazilikası'nda Cezayirlilerle yaptığı görüşme sırasında (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Papa Leo XIV'ü eleştirmesinin ardından İtalyan politikacılar ve dini liderler dün Papa Leo XIV'e destek vermek için bir araya geldi. Bu durum, İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni'yi İtalya'nın Vatikan ile olan yakın bağları ve Trump ile olan ittifakı arasında bir denge kurmaya zorladı.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığı habere göre Trump'ın Papa Leo'yu "korkunç" olarak nitelendirmesi büyük bir öfkeye yol açtı ve Papa'dan nadir ve doğrudan bir yanıt geldi. Papa, ABD yönetiminden "korkmadığını" ve ABD liderliğindeki İran savaşını kınamaya ve göçmenleri savunmaya devam edeceğini ifade etti.

Son birkaç yıldır Trump ile yakın ilişkiler kuran Meloni, Papa Leo XIV'ün dört ülkelik Afrika turuna çıkması vesilesiyle bir açıklama yayınlayarak Papa'yı destekledi, ancak ABD başkanının eleştirilerine doğrudan değinmedi.

"Rabbimizden, Kutsal Baba'nın hizmetinin, uluslar içinde ve arasında çatışmaların çözülmesine ve barışın yeniden sağlanmasına yardımcı olmasını diliyoruz" diyerek, Trump'ı açıkça eleştirmeden Papa'ya desteğini ifade etti.

Siyasi rakipler bu ihlali fırsat bilerek, Meloni'nin Trump'a yakınlığının, nüfusun %66'sının ABD başkanına agresif dış politikası nedeniyle olumsuz baktığı bir ülkede seçim engeli haline geldiğini değerlendirdiler.

Sol kanat Yeşiller Partisi'nin önde gelen isimlerinden Angelo Bonelli, "Katolik olarak, Hristiyan değerlerini savunan ancak Trump'ın Papa'ya ve Katolik dünyasına yönelik kabul edilemez hakaretlerini kınayacak güç ve cesarete sahip olmayan bir başbakana öfkeliyim" dedi. Bonelli, Trump'ın daha sonra paylaştığı ve kendisini İsa Mesih olarak gösteren yapay zeka tarafından oluşturulmuş bir görseli işaret etti.

Ancak, geçmişte Trump ile iyi ilişkileri olan Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini, ABD başkanına yönelik eleştirilerinde daha açık sözlü davrandı ve Avrupa'daki aşırı sağın, ABD'deki Trump yanlısı "Amerika'yı Yeniden Büyük Yap" hareketinden uzaklaşma girişimlerini vurguladı.

Merkez sol görüşlü eski Başbakan Matteo Renzi, "Yüzyıllardır Papa'ya karşı bu kadar açık bir düşmanlık görmedik" diyerek, Katolikler ve diğer herkes için Papa Leo'yu savunmanın şart olduğunu ifade etti.


İsrail Dışişleri Bakanı: Lübnan ile ilişkilerde ‘barış ve normalleşme’ istiyoruz

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar (DPA)
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar (DPA)
TT

İsrail Dışişleri Bakanı: Lübnan ile ilişkilerde ‘barış ve normalleşme’ istiyoruz

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar (DPA)
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar (DPA)

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin Lübnan ile ilişkilerde ‘barış ve normalleşme’ istediğini belirtti. Açıklama, iki ülke yetkilileri arasında Washington’da yapılması planlanan doğrudan görüşmeler öncesinde geldi.

Saar, basın toplantısında “Lübnan devletiyle barış ve normalleşmeye ulaşmak istiyoruz... İsrail ile Lübnan arasında büyük bir anlaşmazlık yok. Sorun Hizbullah” ifadelerini kullandı.

Lübnan ile İsrail, bugün ABD arabuluculuğunda onlarca yıllık çatışma geçmişini aşmayı hedefleyen diplomatik bir sürece giriyor. Bu kapsamda, ABD’de Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad ile İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter arasında yüz yüze bir ön görüşme yapılması planlanıyor. Bu temasların, ilerleyen aşamada Güney Kıbrıs’ta gerçekleştirilebilecek müzakerelere zemin hazırlaması bekleniyor.

Washington’da yürütülen yoğun temaslarda, Lübnan-İsrail hattının ABD-İran dosyasından ayrıştırılması hedefleniyor. ABD Başkanı Donald Trump yönetimini temsilen arabuluculuk sürecinde, ABD’nin Lübnan Büyükelçisi Michel Issa ile Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ofisi Direktörü Michael Needham görev alıyor. Needham’ın, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya yakın bir isim olduğu ve daha önce Rubio’nun Senato’daki görevleri sırasında uzun yıllar danışmanlığını yaptığı belirtiliyor.

Tarafların müzakere şartlarında ise önemli görüş ayrılıkları bulunuyor. Beyrut yönetimi, önceliğin kapsamlı bir ateşkes sağlanması, İsrail’in güneyde işgal ettiği bölgelerden çekilmesi ve Lübnan ordusunun çatışma alanlarına konuşlandırılması olduğunu vurgularken, ardından siyasi sürece geçilmesini savunuyor. İsrail ise müzakerelerin çatışmalar sürerken yürütülmesini ve ilk adım olarak Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını şart koşuyor. Bu durumun, görüşmeler başlamadan sürecin çıkmaza girebileceği yönünde değerlendirmelere yol açtığı ifade ediliyor.