Tahran'ın tutumlarının ve Hizbullah'ın rolünün yeniden tanımlanması

AFP
AFP
TT

Tahran'ın tutumlarının ve Hizbullah'ın rolünün yeniden tanımlanması

AFP
AFP

Halid Hammadeh

Gazze'de savaş devam ediyor. İsrail'in anlamsız saldırganlığının ortaya çıkardığı sahneler, Orta Çağ'dan günümüze kadar ülkelerin bildiği tüm savaşlar boyunca yaşanan bütün katliamların ve savaş suçlarının, hatta antik çağlarda yaşanan, efsanelere dönüşmüş ve gerçekliğini teyit edemediğimiz, tabletlere yazılmış olan olayların ötesine geçmiş durumda.

Bir yandan göreve gelen tüm yönetimlerinin koruduklarını iddia ettikleri tüm ahlaki ve insani değerleri askıya alan zorlayıcı ABD gücünün dayattığı sessizliğe bürünen uluslararası acizlik sürerken en gelişmiş ve en modern askeri teknolojilerin hizmet ettiği İsrail barbarlığı, yıkımlara ve toplu katliamlara rağmen henüz tamamlanmayan boyun eğdirme şartlarının yerine getirilmesini bekliyor.

Şimdiye kadar Gazze’de ve başka yerlerde Filistinlilere karşı işlenen hiçbir suç, İsrail'in doğuşunda ve varlığının korunmasında emeği geçenlerin ruhunda gizlenen korkuyu ortadan kaldıramadığı gibi bu korkunun üstesinden gelmelerini de sağlamadı. Olanların tamamı, tüm yaşam belirtilerini ortadan kaldırmaya yönelik umutsuz bir girişimden ve çağlar boyunca insanlık tarihinin ve sosyolojisinin dayattığı kaçınılmaz olanlara karşı çıkma çabasından ibaretti.

İsrail’in savaş suçu işlemeye devam etmesi karşısında Batı ülkelerinin aşırı sessizliğini sadece Avrupa ülkeleri ve ABD sokaklarında düzenlenen - insani duygularını ve bazıları hükümetlerinin acizliğine rağmen kendi siyasi tutumlarını gösterebilen - halk protestoları kırıldı. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in ‘iki devletli çözüm’ adı verilen siyasi süreci canlandırmakta kararlı olduğunu açıklamasıyla siyasi düzeyde bir değişim başladı. İrlanda, İsrail ile diplomatik ilişkilerin askıya alınması çağrısıyla tutumunu ortaya koyarken Fransa, halen ateşkes talebinde bulunmadan İsrail’den sivilleri bombalamayı bırakmasını istemekle yetindiği bir tutum sergiliyor.

Gazze Şeridi'ndeki savaşın yanında Hizbullah'ın İsrail ordusuyla arasında Lübnan'ın işgal altındaki Filistin sınırında her gün yaşanan çatışmaların ve bunların İran'ın açıkladığı tutumuyla tutarlılığının boyutu üzerinde de durabiliriz.

Avrupa’nın tutumlarında bazı olumlu gelişmeler olurken Tahran, medya tarafından Gazze savaşına ilişkin verdiği sözlerden daha da geri adım atmakla suçlanıyor. İran, ilk geri adımını Hamas Hareketi’nin 7 Ekim'de başlattığı Aksa Tufanı Operasyonu’yla herhangi bir bağlantısı olmadığını açıklayarak attı. Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen'de desteklediği gruplarla sahada hiçbir bağlantısı olmadığını belirterek geri adım atmaya devam etti.

İran’ın tutumlarının belki de en şaşırtıcı olanı, Dini Lideri Ali Hamaney adına konuşan kaynakların, Tahran'a yaptığı son ziyaret sırasında Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’den İran’ı ve Hizbullah'ı İsrail'e karşı savaşa girmeye çağıran sesleri susturmasını istemeleriydi. Tahran'ın Hamas adına savaşa girmeyeceğini ve uzun süredir Hamas'ı destekleyen İran'ın savaşa doğrudan müdahale etmeden sadece siyasi ve manevi destek vermeye devam edeceğini söylediler.

Bunun yanında Tahran, İran destekli milislerin ABD’nin Irak’taki ve Suriye'deki askeri üslerine karşı tekrarladıkları saldırılara ilişkin herhangi bir tutum benimsemedi yahut benimsediyse de bunu açıklamadı.

Gazze’deki savaşın yanında Hizbullah'ın İsrail ordusuyla arasında Lübnan'ın işgal altındaki Filistin sınırında her gün yaşanan çatışmaların ve bunların İran'ın açıkladığı tutumuyla tutarlılığının boyutu üzerinde de durabiliriz. Sahada ise her iki tarafın da tamamen saygı duyduğu, disiplinli ve kontrollü bir savaş sisteminin olduğunu teyit eden bazı angajman kurallarının tescil edilmesi gerekiyor.

Bunlardan birincisi hem İsrail'in hem de Hizbullah'ın, hedef alınan bölgeleri sınır köylerini ya da sınıra komşu yerleşim yerlerini aşmayacak bir derinlikle (3 ila 4 kilometre kadar) sınırlandıracakları taahhüdünde bulunmalarıdır.

İkincisi ise operasyonel düzeyde ya da hassas altyapıda (komuta ve kontrol merkezleri, önemli ekonomik, askeri ya da siyasi öneme sahip tesisler gibi) yüksek değerli hedefler anlamına gelmeyen ve sınırda konuşlandırılmış kara birliklerini ve araçları hedef almakla sınırlı olan hedef türlerinin belirlenmesidir.

Lübnan sınırı yakınlarına atılan fosfor bombası, 12 Kasım (Reuters)
Lübnan sınırı yakınlarına atılan fosfor bombası, 12 Kasım (Reuters)

Üçüncü olarak da kullanılan silahların tahrip ediciliği bakımından anti-zırh silahlar ve bazı mermilerle sınırlandırılması bu angajman kuralları arasında yer alıyor.

Burada çatışmalarda kullanılan insansız hava araçları (İHA) modellerinin de yukarıdaki angajman kuralları kapsamına girdiği belirtilmeli.

Dolayısıyla Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın Gazze’nin üzerindeki baskıyı hafifletmeye yönelik bir destek cephesi olarak tanımladığı ve İsrail'i askerlerinin üçte birini Lübnan sınırına konuşlandırmak zorunda bırakan Lübnan’ın güney cephesinde yaşananların kendisine verilen görevle olan tutarlılığı da sorgulanabilir. Bu cephenin genişlemesi ise Gazze'deki saha gelişmeleriyle ilişkili.

Güney Lübnan'da yaşananlara, İran’ın 1980'li yıllardan bu yana benimsediği stratejisi bağlamında bakmakta fayda var. Bu stratejinin kapsamı, bazı Lübnanlıların özellikle Filistin ve Kudüs'ün özgürleştirilmesi ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarına karşı gerilimin tırmandırılması gibi açıkladıkları hedeflere bakılmaksızın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz'e kadar uzanıyor.

İran’ın Dini Lideri Hamaney’in tutumu, sınırda yaşananların bu cepheye verilen destek misyonuyla ne ölçüde örtüştüğünü araştırmayı gereksiz hale getirdiğine şüphe yok. Yıkımın boyutu ve çok sayıda Filistinli sivilin ölmesi, destek misyonunu boşa çıkarmak için fazlasıyla yeterli oldu. Hatta olup bitenler, güney cephesinin görevini ve savaşa bu disiplinli katılımın ardındaki gerçek hedefleri araştırmak için güçlü bir motivasyon oluşturabilir. Güneyde yaşananlar, Tahran’ın istediği ama Gazze'de ifade edemediği bölgesel manzaranın devamı değil mi? Tahran, Gazze'de ve Güney Lübnan’da yaşananlarda herhangi bir rol üstlenmekten uzak duracaksa destek görevinin ne anlamı var? Bu görev ne zaman bitiyor ve bunu kim belirliyor?

Güney Lübnan'da yaşananlara, İran’ın 1980'li yıllardan bu yana benimsediği stratejisi bağlamında bakmakta fayda var. Bu stratejinin kapsamı, bazı Lübnanlıların özellikle Filistin’in ve Kudüs'ün özgürleştirilmesi, ABD’nin bölgedeki çıkarlarına karşı gerilimin tırmandırılması ya da bazı Iraklıların doğal karşıladığı Şii çoğunluğun kanunlarının pekiştirilmesi yahut özellikle Tahran'ın önemli bir rol oynadığı kanıtlanmış olan radikal siyasal İslamcı grupların yükselişinden sonra Şam hükümetinin siyasi yöneliminin pusulasına yön veren ve doğudaki Hıristiyan ve Müslüman azınlıkların buna boyun eğip ülkelerini Arap ve Körfez ülkeleriyle mezhep çatışmasına sürüklenmesine izin verdikleri azınlıklar ittifakı teorisi gibi açıkladıkları hedeflere bakılmaksızın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz'e kadar uzanıyor.

İran'ın Lübnan'daki rolünün gelişimi, aşağıda özetle sıraladığımız birçok aşamadan geçti:

1- İsrail'in 1982 yılında Lübnan'ı işgal etmesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) ortaya çıkışıyla başlayan ve Oslo Anlaşmalarıyla sona eren aşama. Bu aşamada özellikle İsrail'in işgalini 2000 yılına kadar sürdürmesi nedeniyle Tahran'ın Güney Lübnan'daki boşluğu doldurması açısından ideal bir dönemdi. Ordusu 1976'dan beri Lübnan'da güvenlik ve siyaset sahnesinde etkili olan Suriye rejimi, İran’ın nüfuzunun genişlemesini büyük ölçüde destekledi.

Bu dönemde İsrail’in düşmanına karşı niteliksel operasyonlarında önemli bir artış oldu. 1983 yılının nisan ABD’nin Beyrut büyükelçiliğinin, 23 Ekim 1983 tarihinde Beyrut Uluslararası Havaalanı yakınlarında bulunan ABD Deniz Piyadeleri karargâhının ve Beyrut'un güneyindeki Fransız güçlerinin kullandığı merkezin yanı sıra aynı yıl 4 Kasım'da Tire'deki İsrail istihbarat karargahının bombalanması olayları da bu döneme denk geliyor. Lübnan'daki ulusal güç gruplarının da katıldığı bu eylemler, kısa süre içinde bu grupların liderlerinin suikast saldırılarına uğramalarına ve daha sonra yalnızca Hizbullah'ın kaldığı sahadaki faaliyetlerden tamamen dışlanmalarına neden oldu. Bu dönem aynı zamanda 16 Şubat 1985 tarihinde Hizbullah’ın kurulmasına ve 14 Aralık 1987 tarihinde de Hamas Hareketi’nin doğuşuna tanık oldu. Burada Emel Hareketi ile Hizbullah arasında 1988 ve 1989 yılları boyunca devam eden ve Suriye-İran anlaşmasıyla sona eren Emel Hareketi'ni sahnenin dışına itmek için yaşanan kanlı çatışmaları hatırlatmakta fayda var.

2- 13 Eylül 1993 yılında imzalanan Oslo Anlaşmalarının ve dönemin ABD Başkanı Bill Clinton'ın arabuluculuğunda Beyaz Saray'da Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında İsrail ile FKÖ arasında ‘Gazze-Eriha Anlaşması’ başlığı altında bir İlkeler Bildirgesi'nin imzalanmasıyla başlayan aşama. Anlaşma sonucunda Yaser Arafat liderliğindeki ilk Filistin Yönetimi’nin çalışmalarına başlamak için FKÖ teşkilatlarının Gazze ve Batı Şeria'ya ve Filistin Ulusal Güvenlik Güçleri liderlerinin Filistin topraklarına girişiyle Birinci İntifada sona erdi.

Gerçekçi olmak Güney Lübnan, Irak ve Suriye'deki eylemlerin Gazze üzerindeki baskıyı hafifletecek düzeyde olmadığını ve tüm olan bitenin, İran'ın ABD’nin bölgedeki yeni stratejisini anlamak amacıyla ABD'ye silah yoluyla yönelttiği mesajlardan ibaret olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

İran'ın Güney Lübnan'daki nüfuzunu güçlendirdiği bu aşama, 1996 yılında İsrail'in Lübnan'a karşı başlattığı gerilimle zirveye ulaştı. Olaylar 16 gün sürdü ve ABD Dışişleri Bakanı'nın Suriye'ye gelişiyle sona erdi. Sivil bölgelere askeri saldırılar düzenlenmemesini ve 27 Nisan 1996'da ateşkes yapılmasını öngören ‘Nisan Mutabakatı’ adında yazılı bir anlaşma hazırlandı.

Nisan Mutabakatı, İran'ın Lübnan’daki varlığının uluslararası düzeyde tanınmasını sağladığından Lübnan'daki İran dönemine gerçek bir giriş noktası olarak kabul edilebilir. İran'ın Güney Lübnan'da daha önce boşluğu doldurmak için kaçırdığı fırsatı yakalamasını sağlayan anlaşma, aynı zamanda Suriye’ye İran ile koordinasyon yaparak tüm bölge üzerindeki nüfuzunu güçlendiren bir rol kazandırdı.

Burada Lübnan devletinin o dönemde düşmanı İsrail’e karşı herhangi bir rol üstlenemediğini belirtilmeli. Lübnan’ın orduyu güneye çekme girişimi Suriye tarafından engellendi ve hükümet direniş hareketinin faaliyetlerini engellemeye çalışmakla suçlandı.

İsrail’in bombardımanı sonucunda Güney Lübnan'daki Ayta eş-Şaab beldesi üzerinde yükselen dumanlar, 13 Kasım 2023 (AP)
İsrail’in bombardımanı sonucunda Güney Lübnan'daki Ayta eş-Şaab beldesi üzerinde yükselen dumanlar, 13 Kasım 2023 (AP)

Nisan Mutabakatı’nın imzalanmasından sonra İsrail'in 2000 yılında Lübnan’dan geri çekilmesi ve Hizbullah’ın 12 Temmuz 2006 günü İsrail’e saldırması gibi olaylar iki meselenin göstergesi olarak kabul edildi. Bunlardan birincisi, Güney Lübnan’daki boşluğu Suriye ve İran’ın kabulüyle doldurmak için Lübnan'daki siyasi iradenin ortadan kaldırılması, ikincisi ise Hizbullah ve müttefiklerinin güç denkleminde İran’ın nüfuzunu ve silahlarını kullanmaya devam etmesi. Sınırların işgali ve Beşşar Esed rejimini desteklemek için Hizbullah’ın Suriye'deki olaylara müdahalesi İran’ın bu nüfuzunun zirvesi noktası olarak görülüyor.

Gazze savaşıyla birlikte İran’ın Lübnan’daki nüfuzu, Tahran'ın dikkat çeken tutumlarının ardından İsrail'e saldırı rolünden destek cephesi rolüne geçilmesiyle üçüncü bir aşamaya girildi. Güney Lübnan'daki çatışmalar, İran destekli milislerin Suriye’de ve Irak'ta ABD’nin kullandığı askeri üslere karşı düzenledikleri saldırıların ön saflarında yer alan bir bölüm haline gelirken Tahran bu konuda herhangi bir tutum benimsemedi.

Gerçekçi olmak Güney Lübnan, Irak ve Suriye'deki eylemlerin Gazze üzerindeki baskıyı hafifletecek düzeyde olmadığını ve tüm olan bitenin, İran'ın ABD’nin bölgedeki yeni stratejisini anlamak amacıyla ABD'ye silah yoluyla yönelttiği mesajlardan ibaret olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

İran'ın bu yeni rolü, Lübnan'da, Irak’ta ve Suriye'deki İran destekli milislere yeni misyonlar yükleyebilir. Belki de o zaman Lübnanlılar, Hizbullah’ın yeni rolünü tanımlamaya çalışmak zorunda kalacaklar. Belki de Hizbullah, Gazze'deki savaş bittikten sonra direniş ekseninin bu yeni rolünü yeniden tanımlamak zorunda kalacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Çin'den uyarı: Amerika'nın bizi çevreleme girişimleri başarısızlığa mahkumdur

Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Jiang Bin (AP)
Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Jiang Bin (AP)
TT

Çin'den uyarı: Amerika'nın bizi çevreleme girişimleri başarısızlığa mahkumdur

Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Jiang Bin (AP)
Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Jiang Bin (AP)

Pekin, ABD Savunma Bakanlığı'nın bu yıl Çin'i caydırmaya öncelik vereceğini ve dostane ikili ilişkileri sürdüreceğini açıklamasından günler sonra bugün yaptığı açıklamada, Çin'i çevreleme girişimlerinin "başarısızlığa mahkum" olduğunu belirtti.

Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Jiang Bin basın toplantısında, "Gerçekler, Çin'i çevreleme veya kısıtlama girişimlerinin başarısızlığa mahkum olduğunu kanıtlamıştır" dedi.

Ancak, Başkan Donald Trump'ın nisan ayında mevkidaşı Şi Cinping ile görüşmek üzere Çin'i ziyaret etmesi beklendiğini belirterek, Pekin'in bağları güçlendirmek için "ABD tarafıyla çalışmaya hazır" olduğunu ifade etti.

Geçen hafta yayınlanan ABD Ulusal Savunma Stratejisi 2026'da Washington'un "Hint-Pasifik bölgesinde Çin'i çatışmayla değil, güç kullanarak caydıracağı" belirtiliyor.

Bu strateji, hem ABD müttefiklerinin kendi savunmaları için daha büyük sorumluluk üstlenmeleri gerektiği vurgusu açısından, hem de ABD'nin geleneksel rakipleri Çin ve Rusya'ya karşı daha ılımlı bir tavır benimseme açısından, Pentagon'un önceki politikalarından önemli bir sapmayı temsil etmektedir.

Önceki Ulusal Savunma Stratejisi, Başkan Joe Biden döneminde yayımlanmış ve Çin'i Washington'un en büyük meydan okuması olarak tanımlamıştı.

Ancak yeni strateji, Çin'in kendi topraklarının bir parçası olarak gördüğü ABD müttefiki Tayvan'dan hiç bahsetmeden, Pekin ile "saygılı ilişkiler" kurulmasını öngörüyor.

Ancak bu, Washington'un Japonya ve Tayvan'ı da içeren Birinci Adalar zincirinde "güçlü bir caydırıcı savunma" kurma planlarını yeniden teyit etti.

Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü, ABD'yi "Çin'in temel çıkarlarını ilgilendiren konularda bir şey söyleyip başka bir şey yapmaktan vazgeçmeye" çağırdı ve bu çıkarları "kararlı bir şekilde koruyacaklarını" ifade etti.

Pekin aralık ayında, başlıca güvenlik destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri ile yaptığı büyük silah anlaşmasının ardından, demokratik olarak yönetilen Tayvan çevresinde gerçek mühimmatlı askeri tatbikatlar gerçekleştirdi.


Yeni bir video, Alex Peretti'nin Minneapolis'te öldürülmesinden birkaç gün önce federal ajanlara saldırdığını gösteriyor

Minneapolis'te Alex Peretti için düzenlenen anma töreninden (AP)
Minneapolis'te Alex Peretti için düzenlenen anma töreninden (AP)
TT

Yeni bir video, Alex Peretti'nin Minneapolis'te öldürülmesinden birkaç gün önce federal ajanlara saldırdığını gösteriyor

Minneapolis'te Alex Peretti için düzenlenen anma töreninden (AP)
Minneapolis'te Alex Peretti için düzenlenen anma töreninden (AP)

Yeni bir video, Alex Peretti'nin Minneapolis’te ABD Sınır Devriyesi tarafından vurularak öldürülmesinden birkaç gün önce federal ajanlara tükürdüğünü ve devlete ait bir arazi tipi araca zarar verdiğini ortaya koydu.

The News Movement adlı haber sitesi tarafından yayımlanan ve 13 Ocak’ta çekildiği belirtilen görüntülerde, sakalı, gözlüğü ve giyimiyle Peretti’ye benzeyen bir kişinin yer aldığı görülüyor. Görüntülerdeki kişinin, öldürüldüğü gün üzerinde bulunan kıyafetlere benzer giysiler giymesi dikkat çekiyor.

Videoda, söz konusu kişinin federal ajanlara bağırıp tükürdüğü, ardından devlete ait arazi tipi aracın arka lambasına tekme atarak kırdığı görülüyor.

Hakaretlerin sürmesi üzerine ajanlar araçtan inerek şahsa doğru ilerliyor ve onu yere yatırıyor.

Olay devam ederken, ajanlar yakındaki bir grup göstericiye biber gazı ve göz yaşartıcı gaz sıkıyor, ancak adam sonunda serbest bırakılıyor.

Ajanlardan uzaklaştıktan sonra, şahsın belinde bir ateşli silahın görüldüğü dikkat çekti.

Şahıs olay yerinden ayrılmak yerine, diğer protestocularla birlikte kalarak federal kolluk kuvvetlerine yönelik hakaretlerini sürdürüyor.

Alex Peretti'nin ailesi, Minnesota Star Tribune’e yaptıkları açıklamada, videodaki kişinin Peretti olduğunu doğruladı.

Peretti'nin ailesinin avukatı Steve Schleicher, Fox News’e yaptığı açıklamada, “Alex, sokakta kimseye tehdit oluşturmamasına rağmen vurularak öldürülmesinden bir hafta önce, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ne (ICE) bağlı bir grup görevli tarafından şiddetli bir saldırıya uğradı. Bir hafta önce yaşanan hiçbir olay, 24 Ocak’ta ICE ajanları tarafından Alex’in öldürülmesini asla haklı çıkaramaz” ifadelerini kullandı.

37 yaşındaki Alex Peretti, Minneapolis’te federal göçmenlik uygulamalarını görüntülediği sırada, ABD Sınır Devriyesi ajanlarının açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti.

Silahlı saldırıya ilişkin görüntülerde, Peretti’nin ajanlar tarafından yere düşürülen bir kadına yardım etmeye çalıştığı, ardından kimyasal bir maddeyle püskürtüldüğü, yere yatırıldığı ve darp edildiği görülüyor.

Kayıtlarda ayrıca, bir ajanın Peretti’nin kemerinden yetkililerin ‘şüpheli silah’ olarak nitelendirdiği 9 milimetrelik bir tabancayı aldığı, diğer ajanların ise yaklaşık 12 el ateş açtığı yer alıyor.

Yetkililer, Sınır Devriyesi’ne bağlı bir görevlinin Gümrük ve Sınır Muhafaza Birimi envanterinde bulunan Glock 19 tabancasıyla ateş açtığını, bir diğer görevlinin ise yine aynı kuruma ait Glock 47 tabancasını kullandığını açıkladı.

Ateş açılmadan önce ajanların, çevrede sivillerin bağırıp düdük çaldığı bir ortamda kolluk operasyonu yürüttüğü belirtildi. Yetkililer, kalabalığın kolluk kuvvetlerinin çalışmalarını engellememesi için kaldırımda kalmasının istendiğini bildirdi.

Yetkililer ayrıca, ajanların gözaltına almaya çalıştığı sırada şahsın direndiğini ve bunun fiziksel bir arbedeye yol açtığını kaydetti.

Rapora göre, yaşanan arbede sırasında kimliği açıklanmayan bir Sınır Devriyesi görevlisinin, adamın silahlı olduğunu defalarca bağırarak dile getirdiği duyuldu.


Trump'tan dikkat çeken hamle: Beyaz Saray koridorlarına Putin ile çekilmiş bir fotoğraf asıldı

Beyaz Saray koridorlarına ABD Başkanı Donald Trump ile Rus mevkidaşı Vladimir Putin'in bir fotoğrafı asıldı. (X)
Beyaz Saray koridorlarına ABD Başkanı Donald Trump ile Rus mevkidaşı Vladimir Putin'in bir fotoğrafı asıldı. (X)
TT

Trump'tan dikkat çeken hamle: Beyaz Saray koridorlarına Putin ile çekilmiş bir fotoğraf asıldı

Beyaz Saray koridorlarına ABD Başkanı Donald Trump ile Rus mevkidaşı Vladimir Putin'in bir fotoğrafı asıldı. (X)
Beyaz Saray koridorlarına ABD Başkanı Donald Trump ile Rus mevkidaşı Vladimir Putin'in bir fotoğrafı asıldı. (X)

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafını Beyaz Saray’a astırdığı bildirildi. Şarku’l Avsat’ın Independent’tan aktardığına göre, söz konusu adımın ABD’nin müttefikleri arasında şaşkınlık yaratması bekleniyor.

Fotoğraf, iki liderin geçtiğimiz ağustos ayında Alaska’da düzenlenen zirvesi sırasında çekildi ve Trump’ın torunlarından biriyle olan başka bir fotoğrafın üzerine yerleştirildi.

PBS News’in Beyaz Saray muhabiri Elizabeth Landers’ın X platformunda paylaştığı bilgiye göre, çerçevelenen fotoğraf, Beyaz Saray’ın Batı Kanadı ile ana bina arasındaki koridora asıldı.

Fotoğrafa ilişkin olarak Rusya’nın kıdemli müzakerecilerinden Kirill Dmitriev olumlu bir değerlendirmede bulundu. Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner ile birçok kez görüşen Dmitriev, “Bir fotoğraf bin kelimeye bedel” ifadesini kullandı.

Ancak Beyaz Saray’daki bu yeni ekleme herkes tarafından aynı şekilde karşılanmadı. Virginia Senatörü Mark Warner, fotoğrafa ilişkin yaptığı yorumda, “Putin’i Amerikan halkının ve ailesinin üzerine koymak, biraz abartılı bir durum” değerlendirmesinde bulundu.

Estonyalı siyasetçi Marko Mihkelson da Trump ile Putin arasındaki ilişkiye yönelik bu görünür vurgunun, Ukrayna’da süren savaş açısından ne anlama gelebileceğine dair endişelerini dile getirdi.

Mihkelson, “Eğer ABD Başkanı’nın, 21. yüzyılın en büyük savaş suçlusunun fotoğrafını Beyaz Saray duvarına asmayı uygun gördüğü doğruysa, ne yazık ki adil ve kalıcı bir barışın ertelenmesi gerekecek” ifadesini kullandı.

Beyaz Saray, geçtiğimiz ay Palmiye Odası’nda bir yenileme çalışmasına sahne olmuştu. Bu düzenleme, Donald Trump’ın geçen yıl göreve dönmesinin ardından hayata geçirdiği kapsamlı değişiklikler zincirinin son halkası olarak değerlendiriliyor.

Trump ile Putin, 15 Ağustos’ta Alaska’nın Anchorage kentinde bir araya gelmişti. Bu görüşme, Moskova’nın dört yıl önce Ukrayna’ya yönelik kapsamlı işgalini başlatmasından bu yana ABD ve Rusya liderleri arasında gerçekleşen ilk zirve olma özelliğini taşıyor.

Söz konusu buluşmada Putin’in gördüğü sıcak karşılama dikkat çekmiş, Trump’ın Rus lideri samimi bir şekilde karşılaması, Rus güçlerinin Ukrayna’nın doğusunda yıpratma savaşını sürdürdüğü bir döneme denk gelmişti.

Görüşme, Moskova’da diplomatik bir kazanım olarak yorumlanmış; iki liderin kameralar önünde tokalaşması ve Putin’in yakın bir müttefik gibi ağırlanması öne çıkarılmıştı.

Zirve sırasında dikkat çeken anlardan biri de Putin’in, kendi makam aracı yerine Trump’ın ‘Canavar’ (The Beast) olarak bilinen zırhlı başkanlık aracına binmeyi tercih etmesi olmuştu. Görüntülerde, iki liderin hava üssünden ayrıldığı ve Putin’in arka koltukta gülerek oturduğu görülmüştü.

The Times gazetesi ise Kremlin’in daha önce yaptığı bir açıklamaya atıfla, söz konusu zirvenin gelecek eğitim yılından itibaren güncellenmiş tarih ders kitaplarında yer alacağını yazdı.