Tahran'ın tutumlarının ve Hizbullah'ın rolünün yeniden tanımlanması

AFP
AFP
TT

Tahran'ın tutumlarının ve Hizbullah'ın rolünün yeniden tanımlanması

AFP
AFP

Halid Hammadeh

Gazze'de savaş devam ediyor. İsrail'in anlamsız saldırganlığının ortaya çıkardığı sahneler, Orta Çağ'dan günümüze kadar ülkelerin bildiği tüm savaşlar boyunca yaşanan bütün katliamların ve savaş suçlarının, hatta antik çağlarda yaşanan, efsanelere dönüşmüş ve gerçekliğini teyit edemediğimiz, tabletlere yazılmış olan olayların ötesine geçmiş durumda.

Bir yandan göreve gelen tüm yönetimlerinin koruduklarını iddia ettikleri tüm ahlaki ve insani değerleri askıya alan zorlayıcı ABD gücünün dayattığı sessizliğe bürünen uluslararası acizlik sürerken en gelişmiş ve en modern askeri teknolojilerin hizmet ettiği İsrail barbarlığı, yıkımlara ve toplu katliamlara rağmen henüz tamamlanmayan boyun eğdirme şartlarının yerine getirilmesini bekliyor.

Şimdiye kadar Gazze’de ve başka yerlerde Filistinlilere karşı işlenen hiçbir suç, İsrail'in doğuşunda ve varlığının korunmasında emeği geçenlerin ruhunda gizlenen korkuyu ortadan kaldıramadığı gibi bu korkunun üstesinden gelmelerini de sağlamadı. Olanların tamamı, tüm yaşam belirtilerini ortadan kaldırmaya yönelik umutsuz bir girişimden ve çağlar boyunca insanlık tarihinin ve sosyolojisinin dayattığı kaçınılmaz olanlara karşı çıkma çabasından ibaretti.

İsrail’in savaş suçu işlemeye devam etmesi karşısında Batı ülkelerinin aşırı sessizliğini sadece Avrupa ülkeleri ve ABD sokaklarında düzenlenen - insani duygularını ve bazıları hükümetlerinin acizliğine rağmen kendi siyasi tutumlarını gösterebilen - halk protestoları kırıldı. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in ‘iki devletli çözüm’ adı verilen siyasi süreci canlandırmakta kararlı olduğunu açıklamasıyla siyasi düzeyde bir değişim başladı. İrlanda, İsrail ile diplomatik ilişkilerin askıya alınması çağrısıyla tutumunu ortaya koyarken Fransa, halen ateşkes talebinde bulunmadan İsrail’den sivilleri bombalamayı bırakmasını istemekle yetindiği bir tutum sergiliyor.

Gazze Şeridi'ndeki savaşın yanında Hizbullah'ın İsrail ordusuyla arasında Lübnan'ın işgal altındaki Filistin sınırında her gün yaşanan çatışmaların ve bunların İran'ın açıkladığı tutumuyla tutarlılığının boyutu üzerinde de durabiliriz.

Avrupa’nın tutumlarında bazı olumlu gelişmeler olurken Tahran, medya tarafından Gazze savaşına ilişkin verdiği sözlerden daha da geri adım atmakla suçlanıyor. İran, ilk geri adımını Hamas Hareketi’nin 7 Ekim'de başlattığı Aksa Tufanı Operasyonu’yla herhangi bir bağlantısı olmadığını açıklayarak attı. Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen'de desteklediği gruplarla sahada hiçbir bağlantısı olmadığını belirterek geri adım atmaya devam etti.

İran’ın tutumlarının belki de en şaşırtıcı olanı, Dini Lideri Ali Hamaney adına konuşan kaynakların, Tahran'a yaptığı son ziyaret sırasında Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’den İran’ı ve Hizbullah'ı İsrail'e karşı savaşa girmeye çağıran sesleri susturmasını istemeleriydi. Tahran'ın Hamas adına savaşa girmeyeceğini ve uzun süredir Hamas'ı destekleyen İran'ın savaşa doğrudan müdahale etmeden sadece siyasi ve manevi destek vermeye devam edeceğini söylediler.

Bunun yanında Tahran, İran destekli milislerin ABD’nin Irak’taki ve Suriye'deki askeri üslerine karşı tekrarladıkları saldırılara ilişkin herhangi bir tutum benimsemedi yahut benimsediyse de bunu açıklamadı.

Gazze’deki savaşın yanında Hizbullah'ın İsrail ordusuyla arasında Lübnan'ın işgal altındaki Filistin sınırında her gün yaşanan çatışmaların ve bunların İran'ın açıkladığı tutumuyla tutarlılığının boyutu üzerinde de durabiliriz. Sahada ise her iki tarafın da tamamen saygı duyduğu, disiplinli ve kontrollü bir savaş sisteminin olduğunu teyit eden bazı angajman kurallarının tescil edilmesi gerekiyor.

Bunlardan birincisi hem İsrail'in hem de Hizbullah'ın, hedef alınan bölgeleri sınır köylerini ya da sınıra komşu yerleşim yerlerini aşmayacak bir derinlikle (3 ila 4 kilometre kadar) sınırlandıracakları taahhüdünde bulunmalarıdır.

İkincisi ise operasyonel düzeyde ya da hassas altyapıda (komuta ve kontrol merkezleri, önemli ekonomik, askeri ya da siyasi öneme sahip tesisler gibi) yüksek değerli hedefler anlamına gelmeyen ve sınırda konuşlandırılmış kara birliklerini ve araçları hedef almakla sınırlı olan hedef türlerinin belirlenmesidir.

Lübnan sınırı yakınlarına atılan fosfor bombası, 12 Kasım (Reuters)
Lübnan sınırı yakınlarına atılan fosfor bombası, 12 Kasım (Reuters)

Üçüncü olarak da kullanılan silahların tahrip ediciliği bakımından anti-zırh silahlar ve bazı mermilerle sınırlandırılması bu angajman kuralları arasında yer alıyor.

Burada çatışmalarda kullanılan insansız hava araçları (İHA) modellerinin de yukarıdaki angajman kuralları kapsamına girdiği belirtilmeli.

Dolayısıyla Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın Gazze’nin üzerindeki baskıyı hafifletmeye yönelik bir destek cephesi olarak tanımladığı ve İsrail'i askerlerinin üçte birini Lübnan sınırına konuşlandırmak zorunda bırakan Lübnan’ın güney cephesinde yaşananların kendisine verilen görevle olan tutarlılığı da sorgulanabilir. Bu cephenin genişlemesi ise Gazze'deki saha gelişmeleriyle ilişkili.

Güney Lübnan'da yaşananlara, İran’ın 1980'li yıllardan bu yana benimsediği stratejisi bağlamında bakmakta fayda var. Bu stratejinin kapsamı, bazı Lübnanlıların özellikle Filistin ve Kudüs'ün özgürleştirilmesi ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarına karşı gerilimin tırmandırılması gibi açıkladıkları hedeflere bakılmaksızın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz'e kadar uzanıyor.

İran’ın Dini Lideri Hamaney’in tutumu, sınırda yaşananların bu cepheye verilen destek misyonuyla ne ölçüde örtüştüğünü araştırmayı gereksiz hale getirdiğine şüphe yok. Yıkımın boyutu ve çok sayıda Filistinli sivilin ölmesi, destek misyonunu boşa çıkarmak için fazlasıyla yeterli oldu. Hatta olup bitenler, güney cephesinin görevini ve savaşa bu disiplinli katılımın ardındaki gerçek hedefleri araştırmak için güçlü bir motivasyon oluşturabilir. Güneyde yaşananlar, Tahran’ın istediği ama Gazze'de ifade edemediği bölgesel manzaranın devamı değil mi? Tahran, Gazze'de ve Güney Lübnan’da yaşananlarda herhangi bir rol üstlenmekten uzak duracaksa destek görevinin ne anlamı var? Bu görev ne zaman bitiyor ve bunu kim belirliyor?

Güney Lübnan'da yaşananlara, İran’ın 1980'li yıllardan bu yana benimsediği stratejisi bağlamında bakmakta fayda var. Bu stratejinin kapsamı, bazı Lübnanlıların özellikle Filistin’in ve Kudüs'ün özgürleştirilmesi, ABD’nin bölgedeki çıkarlarına karşı gerilimin tırmandırılması ya da bazı Iraklıların doğal karşıladığı Şii çoğunluğun kanunlarının pekiştirilmesi yahut özellikle Tahran'ın önemli bir rol oynadığı kanıtlanmış olan radikal siyasal İslamcı grupların yükselişinden sonra Şam hükümetinin siyasi yöneliminin pusulasına yön veren ve doğudaki Hıristiyan ve Müslüman azınlıkların buna boyun eğip ülkelerini Arap ve Körfez ülkeleriyle mezhep çatışmasına sürüklenmesine izin verdikleri azınlıklar ittifakı teorisi gibi açıkladıkları hedeflere bakılmaksızın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz'e kadar uzanıyor.

İran'ın Lübnan'daki rolünün gelişimi, aşağıda özetle sıraladığımız birçok aşamadan geçti:

1- İsrail'in 1982 yılında Lübnan'ı işgal etmesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) ortaya çıkışıyla başlayan ve Oslo Anlaşmalarıyla sona eren aşama. Bu aşamada özellikle İsrail'in işgalini 2000 yılına kadar sürdürmesi nedeniyle Tahran'ın Güney Lübnan'daki boşluğu doldurması açısından ideal bir dönemdi. Ordusu 1976'dan beri Lübnan'da güvenlik ve siyaset sahnesinde etkili olan Suriye rejimi, İran’ın nüfuzunun genişlemesini büyük ölçüde destekledi.

Bu dönemde İsrail’in düşmanına karşı niteliksel operasyonlarında önemli bir artış oldu. 1983 yılının nisan ABD’nin Beyrut büyükelçiliğinin, 23 Ekim 1983 tarihinde Beyrut Uluslararası Havaalanı yakınlarında bulunan ABD Deniz Piyadeleri karargâhının ve Beyrut'un güneyindeki Fransız güçlerinin kullandığı merkezin yanı sıra aynı yıl 4 Kasım'da Tire'deki İsrail istihbarat karargahının bombalanması olayları da bu döneme denk geliyor. Lübnan'daki ulusal güç gruplarının da katıldığı bu eylemler, kısa süre içinde bu grupların liderlerinin suikast saldırılarına uğramalarına ve daha sonra yalnızca Hizbullah'ın kaldığı sahadaki faaliyetlerden tamamen dışlanmalarına neden oldu. Bu dönem aynı zamanda 16 Şubat 1985 tarihinde Hizbullah’ın kurulmasına ve 14 Aralık 1987 tarihinde de Hamas Hareketi’nin doğuşuna tanık oldu. Burada Emel Hareketi ile Hizbullah arasında 1988 ve 1989 yılları boyunca devam eden ve Suriye-İran anlaşmasıyla sona eren Emel Hareketi'ni sahnenin dışına itmek için yaşanan kanlı çatışmaları hatırlatmakta fayda var.

2- 13 Eylül 1993 yılında imzalanan Oslo Anlaşmalarının ve dönemin ABD Başkanı Bill Clinton'ın arabuluculuğunda Beyaz Saray'da Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında İsrail ile FKÖ arasında ‘Gazze-Eriha Anlaşması’ başlığı altında bir İlkeler Bildirgesi'nin imzalanmasıyla başlayan aşama. Anlaşma sonucunda Yaser Arafat liderliğindeki ilk Filistin Yönetimi’nin çalışmalarına başlamak için FKÖ teşkilatlarının Gazze ve Batı Şeria'ya ve Filistin Ulusal Güvenlik Güçleri liderlerinin Filistin topraklarına girişiyle Birinci İntifada sona erdi.

Gerçekçi olmak Güney Lübnan, Irak ve Suriye'deki eylemlerin Gazze üzerindeki baskıyı hafifletecek düzeyde olmadığını ve tüm olan bitenin, İran'ın ABD’nin bölgedeki yeni stratejisini anlamak amacıyla ABD'ye silah yoluyla yönelttiği mesajlardan ibaret olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

İran'ın Güney Lübnan'daki nüfuzunu güçlendirdiği bu aşama, 1996 yılında İsrail'in Lübnan'a karşı başlattığı gerilimle zirveye ulaştı. Olaylar 16 gün sürdü ve ABD Dışişleri Bakanı'nın Suriye'ye gelişiyle sona erdi. Sivil bölgelere askeri saldırılar düzenlenmemesini ve 27 Nisan 1996'da ateşkes yapılmasını öngören ‘Nisan Mutabakatı’ adında yazılı bir anlaşma hazırlandı.

Nisan Mutabakatı, İran'ın Lübnan’daki varlığının uluslararası düzeyde tanınmasını sağladığından Lübnan'daki İran dönemine gerçek bir giriş noktası olarak kabul edilebilir. İran'ın Güney Lübnan'da daha önce boşluğu doldurmak için kaçırdığı fırsatı yakalamasını sağlayan anlaşma, aynı zamanda Suriye’ye İran ile koordinasyon yaparak tüm bölge üzerindeki nüfuzunu güçlendiren bir rol kazandırdı.

Burada Lübnan devletinin o dönemde düşmanı İsrail’e karşı herhangi bir rol üstlenemediğini belirtilmeli. Lübnan’ın orduyu güneye çekme girişimi Suriye tarafından engellendi ve hükümet direniş hareketinin faaliyetlerini engellemeye çalışmakla suçlandı.

İsrail’in bombardımanı sonucunda Güney Lübnan'daki Ayta eş-Şaab beldesi üzerinde yükselen dumanlar, 13 Kasım 2023 (AP)
İsrail’in bombardımanı sonucunda Güney Lübnan'daki Ayta eş-Şaab beldesi üzerinde yükselen dumanlar, 13 Kasım 2023 (AP)

Nisan Mutabakatı’nın imzalanmasından sonra İsrail'in 2000 yılında Lübnan’dan geri çekilmesi ve Hizbullah’ın 12 Temmuz 2006 günü İsrail’e saldırması gibi olaylar iki meselenin göstergesi olarak kabul edildi. Bunlardan birincisi, Güney Lübnan’daki boşluğu Suriye ve İran’ın kabulüyle doldurmak için Lübnan'daki siyasi iradenin ortadan kaldırılması, ikincisi ise Hizbullah ve müttefiklerinin güç denkleminde İran’ın nüfuzunu ve silahlarını kullanmaya devam etmesi. Sınırların işgali ve Beşşar Esed rejimini desteklemek için Hizbullah’ın Suriye'deki olaylara müdahalesi İran’ın bu nüfuzunun zirvesi noktası olarak görülüyor.

Gazze savaşıyla birlikte İran’ın Lübnan’daki nüfuzu, Tahran'ın dikkat çeken tutumlarının ardından İsrail'e saldırı rolünden destek cephesi rolüne geçilmesiyle üçüncü bir aşamaya girildi. Güney Lübnan'daki çatışmalar, İran destekli milislerin Suriye’de ve Irak'ta ABD’nin kullandığı askeri üslere karşı düzenledikleri saldırıların ön saflarında yer alan bir bölüm haline gelirken Tahran bu konuda herhangi bir tutum benimsemedi.

Gerçekçi olmak Güney Lübnan, Irak ve Suriye'deki eylemlerin Gazze üzerindeki baskıyı hafifletecek düzeyde olmadığını ve tüm olan bitenin, İran'ın ABD’nin bölgedeki yeni stratejisini anlamak amacıyla ABD'ye silah yoluyla yönelttiği mesajlardan ibaret olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

İran'ın bu yeni rolü, Lübnan'da, Irak’ta ve Suriye'deki İran destekli milislere yeni misyonlar yükleyebilir. Belki de o zaman Lübnanlılar, Hizbullah’ın yeni rolünü tanımlamaya çalışmak zorunda kalacaklar. Belki de Hizbullah, Gazze'deki savaş bittikten sonra direniş ekseninin bu yeni rolünü yeniden tanımlamak zorunda kalacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran, ekonomik protestoların "istismar edilmemesi" konusunda uyarıda bulundu

İran polisi tarafından protestocuların gözaltına alındığını gösteren bir videodan alındı
İran polisi tarafından protestocuların gözaltına alındığını gösteren bir videodan alındı
TT

İran, ekonomik protestoların "istismar edilmemesi" konusunda uyarıda bulundu

İran polisi tarafından protestocuların gözaltına alındığını gösteren bir videodan alındı
İran polisi tarafından protestocuların gözaltına alındığını gösteren bir videodan alındı

İran'daki yaşam koşullarına ilişkin protestolar dün dördüncü gününe girerken, yetkililer protestoların istismar edilmesine karşı uyarılarda bulundu. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkenin iç ve dış baskılarla karşı karşıya olduğunu kabul ederek, vatandaşların refahının hükümet için öncelik olduğunu belirtti ve "iç baskıları ve önlemleri" eleştirdi.

Gösteriler Fars, İsfahan, Horasan, Kirmanşah ve Loristan illerinde devam ederken, güvenlik güçlerinin protestocuları dağıtmak için müdahale ettiğine dair haberler geldi.

Başsavcı Mohammad Kazım Muvahhedi Azad, barışçıl protestolar sırasında şiddeti kışkırtma girişimlerine karşı uyararak, sert bir hukuki yanıt verileceği tehdidinde bulundu. Besic komutanı Gulamrıza Süleymani de Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'i ekonomik hoşnutsuzluktan yararlanmaya çalışmakla suçladı.


Masonik üyeliğin ifşası Londra polisiyle hukuki mücadelenin fitilini ateşledi

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Masonik üyeliğin ifşası Londra polisiyle hukuki mücadelenin fitilini ateşledi

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İngiltere'nin başkenti Londra'nın polis teşkilatı (Scotland Yard), soruşturmaların bütünlüğü ve kurumsal disiplin üzerindeki ‘gizli bağlılıkların’ etkisi konusunda yıllardır süren tartışmaların ardından, şeffaflığı artırmak ve halkın güvenini yeniden kazanmak amacıyla, polis teşkilatı içindeki Masonik bağlantılar dosyasını yeniden açtı. Londra polisi tarafından yapılan resmi bir açıklamada, polis departmanı içinde gerçekleştirilen bir ankete katılan memur ve personelin üçte ikisinin Masonik üyeliğin açıklanmasına ilişkin politikanın sıkılaştırılmasının ‘gerekli’ olduğuna inandığını gösterdi. Polis, halkın çoğunluğunun da bu görüşü paylaştığına inandığını belirtti.

Scotland Yard, güvenlik kurumunun bağımsızlığını ve dürüstlüğünü kanıtlamak için artan baskı altında olduğu bir dönemde, bu çağrıları görmezden gelmenin halkın güvenini ve hatta kendi çalışanlarının güvenini daha da zedeleyeceğini vurguladı.

Scotland Yard tarafından pazartesi günü yayınlanan açıklamada, mağdurların ihbar yaparken kendilerini güvende hissetmeleri ve soruşturma görevlilerinin olası çıkar çatışmalarını tam olarak açıkladıklarından emin olmaları gerektiği vurgulandı.

Aynı ilke, iç suistimalleri bildiren memurlar ve personel için de geçerlidir, çünkü şikayetler, gizli sadakatler veya beyan edilmemiş ağların etkisi olmadan, yalnızca mesleki gerekçelerle soruşturulmalı. Bu politika, Londra polisinin tutumunda açık bir değişimi yansıtıyor. Artık ‘kamunun güvenini korumak’, güvenlik kurumları içindeki gri alanlara tolerans gösterilme döneminin sona erdiğine dair üstü kapalı bir göndermeyle, kurumsal bağlılıklar ile ilgili gizlilik hususlarının üzerinde tutuluyor.

Masonluk İngiltere'de yasal bir örgüt olmasına rağmen, gizli ağların adalet ve hesap verebilirlik üzerindeki etkisiyle ilgili uzun süredir devam eden endişeler nedeniyle, kolluk kuvvetleri içindeki varlığı hassas bir konu olmaya devam ediyor. Polis teşkilatı, yeni önlemlerin amacının kimseyi hedef almak değil, yargı sisteminin kanun önünde eşitlik ilkesine dayandığı bir ülkede tam şeffaflık sağlamak ve polis çalışmalarının bütünlüğünü korumak olduğunu ısrarla vurguladı.

Masonlardan karara tepki

Öte yandan Masonlardan karara tepki gecikmedi. İngiltere'deki masonlar, polis memurlarının şu an yahut geçmişte üye olup olmadıklarını açıklamalarını gerektiren Scotland Yard’ın kararını durdurmak için derhal mahkeme kararı talep etti.

Şarku’l Avsat’ın İngiliz gazetesi The Guardian'dan aktardığı habere göre muhalifler bu önlemin dini ayrımcılık ve insan hakları ihlali olduğunu savunuyor.

Masonlar, Polis Komiseri Sir Mark Rowley'i yasal gerekçeler uydurmakla ve ‘komplo teorilerini körüklemekle’ suçlarken, Scotland Yard, bu kararın, çıkar çatışmaları ve polis teşkilatı içindeki olası etkilerle ilgili şikayetler ve soruşturmaların ardından halkın güvenini yeniden kazanma çabalarının bir parçası olduğunu savundu.

Scotland Yard, yeni politikanın polisin tarafsızlığı imajını etkilediği için memurlarının üçte ikisinin bu politikayı desteklediğini söylerken, masonlar kendiler katılmak için dini inanç şartı olduğunu ve bu nedenle yasal olarak korunan bir grup olduklarını savunuyor.

Mahkemenin, yargı denetimi sonuçlanana kadar önümüzdeki haftalarda kararı askıya alma talebini değerlendirmesi bekleniyor.

dfrgty
İngiliz Özel dedektif Daniel Morgan (AP)

Diğer taraftan Özel Dedektif Daniel Morgan'ın Ölümünü Araştırma Bağımsız Komisyonu'nun 2021 raporuna göre Londra polis teşkilatı, bu davayı ele almada kurumsal olarak başarısız oldu. Rapor, polis teşkilatını, hükümet kurumları içindeki yolsuzluk ve çıkar çatışmalarını gerekçe göstererek, gerçeği ortaya çıkarmak yerine itibarını korumakla suçladı.

Bu dava, polis teşkilatının şeffaflığı ve soruşturmaların bütünlüğünü etkileyebilecek her türlü örgütsel bağlantının açıklanması gerekliliği konusunda İngiltere'de yapılan tartışmalarda önemli bir referans haline geldi.


ABD'nin uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle bazı teknelere düzenlediği saldırıda sekiz kişi öldü

Trump'ın 2 Eylül 2025 tarihinde sosyal medya platforumu Truth Social'da paylaştığı bir videodan alınan görüntü. Trump, görüntüdeki teknenin Venezuela'dan uyuşturucu taşıdığını iddia etmişti.
Trump'ın 2 Eylül 2025 tarihinde sosyal medya platforumu Truth Social'da paylaştığı bir videodan alınan görüntü. Trump, görüntüdeki teknenin Venezuela'dan uyuşturucu taşıdığını iddia etmişti.
TT

ABD'nin uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle bazı teknelere düzenlediği saldırıda sekiz kişi öldü

Trump'ın 2 Eylül 2025 tarihinde sosyal medya platforumu Truth Social'da paylaştığı bir videodan alınan görüntü. Trump, görüntüdeki teknenin Venezuela'dan uyuşturucu taşıdığını iddia etmişti.
Trump'ın 2 Eylül 2025 tarihinde sosyal medya platforumu Truth Social'da paylaştığı bir videodan alınan görüntü. Trump, görüntüdeki teknenin Venezuela'dan uyuşturucu taşıdığını iddia etmişti.

ABD ordusu dün, uyuşturucu kaçakçılığı yaptığından şüphelenilen tekneleri hedef alan yeni saldırılarında sekiz kişinin öldürüldüğünü açıkladı. Böylece Washington'ın uyuşturucu kaçakçılarına karşı yürüttüğü kampanyada ölenlerin sayısı en az 115'e yükseldi.

ABD Güney Komutanlığı, salı ve çarşamba günleri gerçekleştirilen iki saldırı olduğunu, salı günü gerçekleşen saldırılarda ‘konvoy halinde seyreden üç uyuşturucu kaçakçılığı teknesinin’ hedef alındığını duyurdu. Komutanlığa göre ölenlerin üçü de aynı teknedeydi.

Saldırıların tam yeri açıklanmadı, ancak önceki saldırılar Karayipler veya Doğu Pasifik'te gerçekleştirilmişti. ABD ordusu, hedef alınan teknelerin kimliği belirtilmeyen ‘terör örgütleri’ tarafından kullanıldığını belirtti.

Sosyal medya platformu X üzerinden yayınlanan açıklamada, üç teknenin birlikte seyrettiği ve ardından peş peşe patlamaların meydana geldiğini gösteren bir videoda yer aldı. Açıklamada, “İlk teknedeki üç uyuşturucu kaçakçısı ilk saldırıda öldürüldü. Kalan uyuşturucu kaçakçıları denize atlayarak birbirlerinden uzaklaştılar, ardından sonraki iki saldırı tekneleri batırdı” denildi.

ABD ordusu, diğer iki teknedeki kişilerin akıbeti hakkında daha fazla ayrıntı vermeden, sahil güvenliğe ‘arama ve kurtarma çalışmalarının başlatılması’ talimatını verdiğini açıkladı. Birkaç saat sonra ordu, dün diğer iki tekneye de saldırı düzenlediğini ve beş kişiyi öldürdüğünü duyuran ikinci bir açıklama yaptı. Saldırıların yeri de belirsizdi.

Trump yönetimi aylardır, geniş çaplı bir uyuşturucu kaçakçılığı ağını yönettiği iddiasıyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro üzerindeki baskıyı artırıyor ve yaptırımlara tabi olan petrol tankerlerinin Venezuela'ya gitmesini ve Venezuela'dan yola çıkmasını ‘tamamen yasakladığını’ duyurdu.

ABD ordusu, geçtiğimiz eylül ayından bu yana, Karayipler ve Doğu Pasifik'te Washington'ın uyuşturucu kaçakçılığına karıştığından şüphelendiği gemilere 30'dan fazla saldırı düzenledi ve yaklaşık 110 kişiyi öldürdü.

ABD bugüne kadar, hedef alınan gemilerin uyuşturucu taşıdığına dair herhangi bir kanıt sunmadı.

Washington, Karayipler'e önemli miktarda askeri takviye gönderirken Karakas, Trump yönetiminin Maduro'yu devirmek ve ülkenin büyük petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek için uyuşturucu kaçakçılığına ilişkin asılsız suçlamalara başvurduğuna inanıyor.