Tahran'ın tutumlarının ve Hizbullah'ın rolünün yeniden tanımlanması

AFP
AFP
TT

Tahran'ın tutumlarının ve Hizbullah'ın rolünün yeniden tanımlanması

AFP
AFP

Halid Hammadeh

Gazze'de savaş devam ediyor. İsrail'in anlamsız saldırganlığının ortaya çıkardığı sahneler, Orta Çağ'dan günümüze kadar ülkelerin bildiği tüm savaşlar boyunca yaşanan bütün katliamların ve savaş suçlarının, hatta antik çağlarda yaşanan, efsanelere dönüşmüş ve gerçekliğini teyit edemediğimiz, tabletlere yazılmış olan olayların ötesine geçmiş durumda.

Bir yandan göreve gelen tüm yönetimlerinin koruduklarını iddia ettikleri tüm ahlaki ve insani değerleri askıya alan zorlayıcı ABD gücünün dayattığı sessizliğe bürünen uluslararası acizlik sürerken en gelişmiş ve en modern askeri teknolojilerin hizmet ettiği İsrail barbarlığı, yıkımlara ve toplu katliamlara rağmen henüz tamamlanmayan boyun eğdirme şartlarının yerine getirilmesini bekliyor.

Şimdiye kadar Gazze’de ve başka yerlerde Filistinlilere karşı işlenen hiçbir suç, İsrail'in doğuşunda ve varlığının korunmasında emeği geçenlerin ruhunda gizlenen korkuyu ortadan kaldıramadığı gibi bu korkunun üstesinden gelmelerini de sağlamadı. Olanların tamamı, tüm yaşam belirtilerini ortadan kaldırmaya yönelik umutsuz bir girişimden ve çağlar boyunca insanlık tarihinin ve sosyolojisinin dayattığı kaçınılmaz olanlara karşı çıkma çabasından ibaretti.

İsrail’in savaş suçu işlemeye devam etmesi karşısında Batı ülkelerinin aşırı sessizliğini sadece Avrupa ülkeleri ve ABD sokaklarında düzenlenen - insani duygularını ve bazıları hükümetlerinin acizliğine rağmen kendi siyasi tutumlarını gösterebilen - halk protestoları kırıldı. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in ‘iki devletli çözüm’ adı verilen siyasi süreci canlandırmakta kararlı olduğunu açıklamasıyla siyasi düzeyde bir değişim başladı. İrlanda, İsrail ile diplomatik ilişkilerin askıya alınması çağrısıyla tutumunu ortaya koyarken Fransa, halen ateşkes talebinde bulunmadan İsrail’den sivilleri bombalamayı bırakmasını istemekle yetindiği bir tutum sergiliyor.

Gazze Şeridi'ndeki savaşın yanında Hizbullah'ın İsrail ordusuyla arasında Lübnan'ın işgal altındaki Filistin sınırında her gün yaşanan çatışmaların ve bunların İran'ın açıkladığı tutumuyla tutarlılığının boyutu üzerinde de durabiliriz.

Avrupa’nın tutumlarında bazı olumlu gelişmeler olurken Tahran, medya tarafından Gazze savaşına ilişkin verdiği sözlerden daha da geri adım atmakla suçlanıyor. İran, ilk geri adımını Hamas Hareketi’nin 7 Ekim'de başlattığı Aksa Tufanı Operasyonu’yla herhangi bir bağlantısı olmadığını açıklayarak attı. Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen'de desteklediği gruplarla sahada hiçbir bağlantısı olmadığını belirterek geri adım atmaya devam etti.

İran’ın tutumlarının belki de en şaşırtıcı olanı, Dini Lideri Ali Hamaney adına konuşan kaynakların, Tahran'a yaptığı son ziyaret sırasında Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’den İran’ı ve Hizbullah'ı İsrail'e karşı savaşa girmeye çağıran sesleri susturmasını istemeleriydi. Tahran'ın Hamas adına savaşa girmeyeceğini ve uzun süredir Hamas'ı destekleyen İran'ın savaşa doğrudan müdahale etmeden sadece siyasi ve manevi destek vermeye devam edeceğini söylediler.

Bunun yanında Tahran, İran destekli milislerin ABD’nin Irak’taki ve Suriye'deki askeri üslerine karşı tekrarladıkları saldırılara ilişkin herhangi bir tutum benimsemedi yahut benimsediyse de bunu açıklamadı.

Gazze’deki savaşın yanında Hizbullah'ın İsrail ordusuyla arasında Lübnan'ın işgal altındaki Filistin sınırında her gün yaşanan çatışmaların ve bunların İran'ın açıkladığı tutumuyla tutarlılığının boyutu üzerinde de durabiliriz. Sahada ise her iki tarafın da tamamen saygı duyduğu, disiplinli ve kontrollü bir savaş sisteminin olduğunu teyit eden bazı angajman kurallarının tescil edilmesi gerekiyor.

Bunlardan birincisi hem İsrail'in hem de Hizbullah'ın, hedef alınan bölgeleri sınır köylerini ya da sınıra komşu yerleşim yerlerini aşmayacak bir derinlikle (3 ila 4 kilometre kadar) sınırlandıracakları taahhüdünde bulunmalarıdır.

İkincisi ise operasyonel düzeyde ya da hassas altyapıda (komuta ve kontrol merkezleri, önemli ekonomik, askeri ya da siyasi öneme sahip tesisler gibi) yüksek değerli hedefler anlamına gelmeyen ve sınırda konuşlandırılmış kara birliklerini ve araçları hedef almakla sınırlı olan hedef türlerinin belirlenmesidir.

Lübnan sınırı yakınlarına atılan fosfor bombası, 12 Kasım (Reuters)
Lübnan sınırı yakınlarına atılan fosfor bombası, 12 Kasım (Reuters)

Üçüncü olarak da kullanılan silahların tahrip ediciliği bakımından anti-zırh silahlar ve bazı mermilerle sınırlandırılması bu angajman kuralları arasında yer alıyor.

Burada çatışmalarda kullanılan insansız hava araçları (İHA) modellerinin de yukarıdaki angajman kuralları kapsamına girdiği belirtilmeli.

Dolayısıyla Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın Gazze’nin üzerindeki baskıyı hafifletmeye yönelik bir destek cephesi olarak tanımladığı ve İsrail'i askerlerinin üçte birini Lübnan sınırına konuşlandırmak zorunda bırakan Lübnan’ın güney cephesinde yaşananların kendisine verilen görevle olan tutarlılığı da sorgulanabilir. Bu cephenin genişlemesi ise Gazze'deki saha gelişmeleriyle ilişkili.

Güney Lübnan'da yaşananlara, İran’ın 1980'li yıllardan bu yana benimsediği stratejisi bağlamında bakmakta fayda var. Bu stratejinin kapsamı, bazı Lübnanlıların özellikle Filistin ve Kudüs'ün özgürleştirilmesi ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarına karşı gerilimin tırmandırılması gibi açıkladıkları hedeflere bakılmaksızın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz'e kadar uzanıyor.

İran’ın Dini Lideri Hamaney’in tutumu, sınırda yaşananların bu cepheye verilen destek misyonuyla ne ölçüde örtüştüğünü araştırmayı gereksiz hale getirdiğine şüphe yok. Yıkımın boyutu ve çok sayıda Filistinli sivilin ölmesi, destek misyonunu boşa çıkarmak için fazlasıyla yeterli oldu. Hatta olup bitenler, güney cephesinin görevini ve savaşa bu disiplinli katılımın ardındaki gerçek hedefleri araştırmak için güçlü bir motivasyon oluşturabilir. Güneyde yaşananlar, Tahran’ın istediği ama Gazze'de ifade edemediği bölgesel manzaranın devamı değil mi? Tahran, Gazze'de ve Güney Lübnan’da yaşananlarda herhangi bir rol üstlenmekten uzak duracaksa destek görevinin ne anlamı var? Bu görev ne zaman bitiyor ve bunu kim belirliyor?

Güney Lübnan'da yaşananlara, İran’ın 1980'li yıllardan bu yana benimsediği stratejisi bağlamında bakmakta fayda var. Bu stratejinin kapsamı, bazı Lübnanlıların özellikle Filistin’in ve Kudüs'ün özgürleştirilmesi, ABD’nin bölgedeki çıkarlarına karşı gerilimin tırmandırılması ya da bazı Iraklıların doğal karşıladığı Şii çoğunluğun kanunlarının pekiştirilmesi yahut özellikle Tahran'ın önemli bir rol oynadığı kanıtlanmış olan radikal siyasal İslamcı grupların yükselişinden sonra Şam hükümetinin siyasi yöneliminin pusulasına yön veren ve doğudaki Hıristiyan ve Müslüman azınlıkların buna boyun eğip ülkelerini Arap ve Körfez ülkeleriyle mezhep çatışmasına sürüklenmesine izin verdikleri azınlıklar ittifakı teorisi gibi açıkladıkları hedeflere bakılmaksızın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz'e kadar uzanıyor.

İran'ın Lübnan'daki rolünün gelişimi, aşağıda özetle sıraladığımız birçok aşamadan geçti:

1- İsrail'in 1982 yılında Lübnan'ı işgal etmesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) ortaya çıkışıyla başlayan ve Oslo Anlaşmalarıyla sona eren aşama. Bu aşamada özellikle İsrail'in işgalini 2000 yılına kadar sürdürmesi nedeniyle Tahran'ın Güney Lübnan'daki boşluğu doldurması açısından ideal bir dönemdi. Ordusu 1976'dan beri Lübnan'da güvenlik ve siyaset sahnesinde etkili olan Suriye rejimi, İran’ın nüfuzunun genişlemesini büyük ölçüde destekledi.

Bu dönemde İsrail’in düşmanına karşı niteliksel operasyonlarında önemli bir artış oldu. 1983 yılının nisan ABD’nin Beyrut büyükelçiliğinin, 23 Ekim 1983 tarihinde Beyrut Uluslararası Havaalanı yakınlarında bulunan ABD Deniz Piyadeleri karargâhının ve Beyrut'un güneyindeki Fransız güçlerinin kullandığı merkezin yanı sıra aynı yıl 4 Kasım'da Tire'deki İsrail istihbarat karargahının bombalanması olayları da bu döneme denk geliyor. Lübnan'daki ulusal güç gruplarının da katıldığı bu eylemler, kısa süre içinde bu grupların liderlerinin suikast saldırılarına uğramalarına ve daha sonra yalnızca Hizbullah'ın kaldığı sahadaki faaliyetlerden tamamen dışlanmalarına neden oldu. Bu dönem aynı zamanda 16 Şubat 1985 tarihinde Hizbullah’ın kurulmasına ve 14 Aralık 1987 tarihinde de Hamas Hareketi’nin doğuşuna tanık oldu. Burada Emel Hareketi ile Hizbullah arasında 1988 ve 1989 yılları boyunca devam eden ve Suriye-İran anlaşmasıyla sona eren Emel Hareketi'ni sahnenin dışına itmek için yaşanan kanlı çatışmaları hatırlatmakta fayda var.

2- 13 Eylül 1993 yılında imzalanan Oslo Anlaşmalarının ve dönemin ABD Başkanı Bill Clinton'ın arabuluculuğunda Beyaz Saray'da Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında İsrail ile FKÖ arasında ‘Gazze-Eriha Anlaşması’ başlığı altında bir İlkeler Bildirgesi'nin imzalanmasıyla başlayan aşama. Anlaşma sonucunda Yaser Arafat liderliğindeki ilk Filistin Yönetimi’nin çalışmalarına başlamak için FKÖ teşkilatlarının Gazze ve Batı Şeria'ya ve Filistin Ulusal Güvenlik Güçleri liderlerinin Filistin topraklarına girişiyle Birinci İntifada sona erdi.

Gerçekçi olmak Güney Lübnan, Irak ve Suriye'deki eylemlerin Gazze üzerindeki baskıyı hafifletecek düzeyde olmadığını ve tüm olan bitenin, İran'ın ABD’nin bölgedeki yeni stratejisini anlamak amacıyla ABD'ye silah yoluyla yönelttiği mesajlardan ibaret olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

İran'ın Güney Lübnan'daki nüfuzunu güçlendirdiği bu aşama, 1996 yılında İsrail'in Lübnan'a karşı başlattığı gerilimle zirveye ulaştı. Olaylar 16 gün sürdü ve ABD Dışişleri Bakanı'nın Suriye'ye gelişiyle sona erdi. Sivil bölgelere askeri saldırılar düzenlenmemesini ve 27 Nisan 1996'da ateşkes yapılmasını öngören ‘Nisan Mutabakatı’ adında yazılı bir anlaşma hazırlandı.

Nisan Mutabakatı, İran'ın Lübnan’daki varlığının uluslararası düzeyde tanınmasını sağladığından Lübnan'daki İran dönemine gerçek bir giriş noktası olarak kabul edilebilir. İran'ın Güney Lübnan'da daha önce boşluğu doldurmak için kaçırdığı fırsatı yakalamasını sağlayan anlaşma, aynı zamanda Suriye’ye İran ile koordinasyon yaparak tüm bölge üzerindeki nüfuzunu güçlendiren bir rol kazandırdı.

Burada Lübnan devletinin o dönemde düşmanı İsrail’e karşı herhangi bir rol üstlenemediğini belirtilmeli. Lübnan’ın orduyu güneye çekme girişimi Suriye tarafından engellendi ve hükümet direniş hareketinin faaliyetlerini engellemeye çalışmakla suçlandı.

İsrail’in bombardımanı sonucunda Güney Lübnan'daki Ayta eş-Şaab beldesi üzerinde yükselen dumanlar, 13 Kasım 2023 (AP)
İsrail’in bombardımanı sonucunda Güney Lübnan'daki Ayta eş-Şaab beldesi üzerinde yükselen dumanlar, 13 Kasım 2023 (AP)

Nisan Mutabakatı’nın imzalanmasından sonra İsrail'in 2000 yılında Lübnan’dan geri çekilmesi ve Hizbullah’ın 12 Temmuz 2006 günü İsrail’e saldırması gibi olaylar iki meselenin göstergesi olarak kabul edildi. Bunlardan birincisi, Güney Lübnan’daki boşluğu Suriye ve İran’ın kabulüyle doldurmak için Lübnan'daki siyasi iradenin ortadan kaldırılması, ikincisi ise Hizbullah ve müttefiklerinin güç denkleminde İran’ın nüfuzunu ve silahlarını kullanmaya devam etmesi. Sınırların işgali ve Beşşar Esed rejimini desteklemek için Hizbullah’ın Suriye'deki olaylara müdahalesi İran’ın bu nüfuzunun zirvesi noktası olarak görülüyor.

Gazze savaşıyla birlikte İran’ın Lübnan’daki nüfuzu, Tahran'ın dikkat çeken tutumlarının ardından İsrail'e saldırı rolünden destek cephesi rolüne geçilmesiyle üçüncü bir aşamaya girildi. Güney Lübnan'daki çatışmalar, İran destekli milislerin Suriye’de ve Irak'ta ABD’nin kullandığı askeri üslere karşı düzenledikleri saldırıların ön saflarında yer alan bir bölüm haline gelirken Tahran bu konuda herhangi bir tutum benimsemedi.

Gerçekçi olmak Güney Lübnan, Irak ve Suriye'deki eylemlerin Gazze üzerindeki baskıyı hafifletecek düzeyde olmadığını ve tüm olan bitenin, İran'ın ABD’nin bölgedeki yeni stratejisini anlamak amacıyla ABD'ye silah yoluyla yönelttiği mesajlardan ibaret olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

İran'ın bu yeni rolü, Lübnan'da, Irak’ta ve Suriye'deki İran destekli milislere yeni misyonlar yükleyebilir. Belki de o zaman Lübnanlılar, Hizbullah’ın yeni rolünü tanımlamaya çalışmak zorunda kalacaklar. Belki de Hizbullah, Gazze'deki savaş bittikten sonra direniş ekseninin bu yeni rolünü yeniden tanımlamak zorunda kalacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME