‘Fırında yakılan çocuk, midesi yarılan hamile kadın’… Haaretz: Uydurulan hikayeler 7 Ekim’deki gerçek katliamı gölgeliyor

Fırında yakılan çocuk ve midesinin yarılan hamile kadın: Haaretz'in haberinde Hamas’ın saldırısına ilişkin yalanlar ortaya çıkarıldı

Kfar Aza yerleşim yeri üyeleri, 26 Kasım'da kadın ve çocukların Hamas'ın esaretinden serbest bırakılmasını izliyor (DPA)
Kfar Aza yerleşim yeri üyeleri, 26 Kasım'da kadın ve çocukların Hamas'ın esaretinden serbest bırakılmasını izliyor (DPA)
TT

‘Fırında yakılan çocuk, midesi yarılan hamile kadın’… Haaretz: Uydurulan hikayeler 7 Ekim’deki gerçek katliamı gölgeliyor

Kfar Aza yerleşim yeri üyeleri, 26 Kasım'da kadın ve çocukların Hamas'ın esaretinden serbest bırakılmasını izliyor (DPA)
Kfar Aza yerleşim yeri üyeleri, 26 Kasım'da kadın ve çocukların Hamas'ın esaretinden serbest bırakılmasını izliyor (DPA)

Haaretz gazetesi, yayınladığı haberinde, İsrail'in, Hamas üyelerinin ve diğer grupların 7 Ekim'de Gazze Şeridi'ni çevreleyen askeri kışlalara ve Yahudi kasabalarına gerçekleştirdiği saldırılar hakkındaki çoğu söylemini yalanladı. Gazete, 7 Ekim'deki saldırıda Yahudi sivillere ve İsrail'de yaşayan Araplara karşı işlenen birçok suça dikkati çeken Haaretz gazetesi, aralarında Başbakan Binyamin Netanyahu'nun ofisi ve eşinin yanı sıra çok sayıda bakanlık ve hükümet dairesinin bulunduğu üst düzey askeri ve siyasi yetkililerin ve sivil toplum aktivistlerinin katılımıyla kapsamlı bir şekilde abartılı hikayelerin uydurulduğunu belirtti. Haber İsrailli yetkililerin uydurduğu hikayelerin 7 Ekim saldırısında hayatını kaybeden sivillerin gerçek anlatılarına da gölge düşürdüğüne dikkati çekti.

Nir Hasson ve Liza Rozovski tarafından hazırlanan haberde şu ifadelere yer verildi:

“Politikacılar, İsrail ordusundaki subaylar, acil durumlara müdahale oluşumu ZAKA'dan gönüllüler ve sosyal medya aktivistleri, 7 Ekim'den bu yana Hamas üyelerinin işlediği korkunç hikayelerden bahsediyor. Büyük olasılıkla, kapsamlı kanıtlara dayanan gerçek ifadelerden bahsediyoruz. Ancak İsrail ve dünya kamuoyunda yanlış hikayeler ve anlatılar da yayılıyor. Olayların bu şekilde abartılması, katliamı inkar edenler için bahane olacaktır.”

İkili aynı zamanda, “Hamas ve İslami Cihad üyeleri ve İsrail'e giren Gazzeliler, insanlığa karşı suç işlediler. Çoğu silahsız sivil olmak üzere 20’si çocuk yaklaşık bin 200 kişiyi vahşice öldürdüler. Aralarında yaşlılar, çocuklar ve kadınların da aralarında bulunduğu yaklaşık 240 sivil ve askeri kaçırdılar. Bunların hepsi tartışmaya açık olmayan konulardır. Ancak birçok taraf, o gün yaşananlarla ilgili asılsız bilgiler yayınladı” vurgusunda bulundu.

FOTO: Sharon Aloni Cunio (34), üç yaşındaki ikiz kızları Ema ve Yuly, Hamas'ın 7 Ekim'de İsrail'in güneyine düzenlediği saldırı sırasında 7 hafta rehin kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Reuters, bu fotoğrafa 27 Kasım 2023'te ulaştı (Reuters)
 Sharon Aloni Cunio (34), üç yaşındaki ikiz kızları Ema ve Yuly, Hamas'ın 7 Ekim'de İsrail'in güneyine düzenlediği saldırı sırasında 7 hafta rehin kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Reuters, bu fotoğrafa 27 Kasım 2023'te ulaştı (Reuters)

“Kafaları kesilen çocuklar”

Haberde yalanlanan ifadeler arasında, kafası kesilen onlarca çocuğun cesedinin bulunduğu yönündeki iddialara da yer verildi. Haberde, “Bu açıklama, i24 News'in bir haberinde yer aldı. i24 News muhabiri, olay yerindeki askerlerden birinin kendisine 40'tan fazla çocuğun öldürüldüğünü, bazılarının kafasının kesik bulunduğunu anlattı. i24 News, vahşet hakkındaki ve ölü sayıları haberlerinin sadece cesetleri tahliye eden asker ve polis memurlarının ifadelerine dayandığını öğrendik” ifadeleri yer aldı. Savaşın başlamasından dört gün sonra, İsrail Ordu Sözcüsü’nün de eşliğiyle yabancı muhabirler bir gezi için toplanmış, benzer rakamlar ZAKA üyeleri tarafından da tekrarlanmıştı.

Haaretz’in haberi şöyle devam etti:

“Bu açıklamalar sosyal medyada alıntılandı. Bu yöndeki hikayeler, yakılan çocuk cesetlerini veya ipe asılan çocuk cesetlerini içerecek şekilde değiştirildi. Örneğin Dışişleri Bakanlığının resmi kanalı, İç Cephe Komutanlığı'ndan Albay Golan Bach'ın, evlerden birinde sekiz çocuğun yanmış cesetlerinin bulunduğuna dair ifadeleri yayınladı. Başbakanlık'ın X platformu üzerindeki hesabında çizime benzeyen resimler yayınlanarak ‘Bunlar Hamas canavarları tarafından öldürülen ve yakılan çocukların korkunç fotoğrafları. Başbakan Netanyahu, bu görüntüleri ABD Dışişleri Bakanı'na gösterdi’ ifadelerine yer verildi.”

Benzer açıklamalar İsrail ordusundaki bir subay tarafından da yayımlandı. Birkaç gün önce Shabbat Meydanı Muhabiri Yishai Cohen, Gazze Tümeni'nden Yarbay Yaron Buskila ile görüştü. Buskila, çocukların çamaşır ipine asılmasından bahsetti. Sağcı Joel Vaknan da bu ifadelerin benzerlerine X hesabında yer vermişti. Daha sonra bu yöndeki hikayenin asılsız olduğunu fark ettiğini söyleyen Cohen ise “Bir subay neden bu kadar korkunç bir hikaye uydursun?” diyerek iddiaları savunmaya çalıştı.

Hamaslı saldırganların 7 Ekim’deki katliam sırasında başta askerlerin cesetleri olmak üzere İsraillilere ait cesetlere kötü davrandığı, organ kesme vakalarının yaşandığı da öne sürülmüştü. Ancak Ulusal Sigorta Enstitüsü'nün 7 Ekim kurbanlarıyla ilgili verileri, ayrıca katliam bölgelerinden, yerleşim birimleri liderlerinden ve polisten toplanan bilgiler, saldırılarda bir çocuğun ailesi ile birlikteyken üzerlerine açılan ateş sonucu öldürüldüğünü teyit ediyor: Beeri yerleşim yerinde 10 aylık Mila Cohen, babası Ohad (43) ve büyük annesi Yona (73) ile birlikte öldürüldü.

FOTO: İsrail Rehineler ve Kayıp Aileler Forumu tarafından yayınlanan bu fotoğrafta, 25 Kasım'da Hamas tarafından serbest bırakılan 13 İsrailli arasında Beeri yerleşim yerinden Emily Hand (9) yer alıyor (AP)
İsrail Rehineler ve Kayıp Aileler Forumu tarafından yayınlanan bu fotoğrafta, 25 Kasım'da Hamas tarafından serbest bırakılan 13 İsrailli arasında Beeri yerleşim yerinden Emily Hand (9) yer alıyor (AP)

İsrail Ulusal Sigorta Enstitüsü'nün bildirdiğine göre aynı gün küçük Mila ile birlikte toplam 25 çocuk ayrı ayrı mekanlarda ailelerinin yanında hayatını kaybetti: Nir-Oz'da öldürülen Omer Siman Tov Kedem (4) ile ikiz ablaları Arbel ve Shahar (6), Negev Arara'dan füze fırlatılması sonucu ölen Yazen Zakaria Abu Jamaa ve Safir Koleji yakınlarında anne babası ve erkek kardeşiyle birlikte öldürülen Eitan Kaptisher (5). Bunların yanı sıra yaşları 12-15 arasında değişen 14 erkek çocuk da öldürüldü.

Bunlardan üçünün ölümü Gazze sınırındaki katliamının yaşandığı bölgede gerçekleşmedi, aksine bir füzeden kaynaklandı. Şu ana dek farklı ailelerin çocuklarının bir araya toplanarak öldürüldüğü bir sahneye rastlanmadı. Dolayısıyla Netanyahu'nun ABD Başkanı Joe Biden ile yaptığı görüşmede ‘Hamas teröristlerinin onlarca çocuğu götürdüğü, kelepçelediği, yaktığı ve katlettiği’ şeklindeki açıklamalarının gerçeği yansıtmadığı anlaşılıyor.

FOTO: Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell Gazze Şeridi sınırı yakınındaki Beeri yerleşim yerini ziyaret etti (AFP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell Gazze Şeridi sınırı yakınındaki Beeri yerleşim yerini ziyaret etti (AFP)

Sağlık görevlilerinin abartılı ifadeleri

Haaretz’in haberinde, ZAKA üyelerinin bazı yanlış açıklamalarda bulunduğu, içlerinden birinin başka bir korkunç sahneden bahsettiği belirtildi. Şahıs, Beeri yerleşim yerinde karnı deşilmiş bir kadın cesedi ve içerisindeki fetüsün bıçaklanmış halde bulunduğunu öne sürdü. Bu ifadeyi Haaretz ile yaptığı bir sohbette tekrarlayan şahıs, hatta bu sahneyi yerleşim yerinde gördüğünü, kadının sırtından vurulduğunu öne sürdü.

Söz konusu sağlık görevlisi, kadını evin yakınlarında bulduğunu, burada bir odada ise 6-7 yaşlarında vurulmuş bir çocuğun bulunduğunu öne sürdü. Haaretz'in haberi ise Beeri'de öldürülenler arasında 6-7 yaşlarında çocukların bulunmadığını, hamile kadının hikayesinin tamamen uydurma olduğunu açığa çıkarttı.

FOTO: Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, Yahudi Hamursuz Bayramı kutlamalarına katıldı (AP)
Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, Yahudi Hamursuz Bayramı kutlamalarına katıldı (AP)

Netanyahu’nun eşinin kurguları

Şarku’l Avsat’ın Haaretz’den aktardığına göre Netanyahu'nun eşi Sara, ABD Başkanı’nın eşi Jill Biden'a yazdığı mektupta, “Gazze Şeridi'ne kaçırılan kadınlardan biri dokuz aylık hamileydi, Hamas'ın esaretinde doğum yaptı” ifadelerine değindi. Sosyal medyada, söz konusu kadının Tayland vatandaşı Natthawaree Mulkan olduğu ortaya çıkarıldı.

Mulkan’ın yakınları, kendisinin hamile olduğu yönündeki iddiaları yalanladı. Aynı şekilde Mulkan da Cumartesi günü serbest bırakıldığında hamile olmadığını bildirdi. Ordunun ayrıca kaçırılan bir hamile kadın hakkında da henüz bir bilgisi bulunmazken güvenlik aygıtı ise bu hikayeyi asılsız bir söylenti olarak ele aldı. Başbakanlıktan ise herhangi bir yanıt gelmedi.

“Fırında bir bebek bulundu”

Birkaç hafta önce Yardımlaşma Birliği Başkanı Eli Beer, bir çocuğun fırında yakılarak öldürüldüğünü anlatmıştı. Beer, ABD’deki bir bağış konferansında bu yöndeki ayrıntıları anlatmıştı. Bu hikaye yayılarak bu ayın başında İngiliz gazetesi Daily Mail'de birden fazla çocuğun bu şekilde öldürüldüğü iddia edildi. Ancak bu hikaye de doğru değil. Katliamda doğrudan öldürülen tek bebek ise 10 aylık Mila Cohen'di. Polisin elinde bu yönde bir çocuk cesedi olduğuna dair herhangi bir kanıt ise bulunmuyor.

Son belirlenen isim listesine göre 7 Ekim saldırılarında 1’i bebek ve 25’i çocuk 1.194 kişi öldürüldü.



İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

TT

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran, İsrail ve ABD liderleri, Ortadoğu’daki savaşın bugün (Cuma) ikinci haftasını tamamlarken meydan okuyan açıklamalar yaparak, çatışmaların devam edeceği mesajını verdi. Savaş yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine yol açarken milyonlarca insanın günlük yaşamını altüst etti ve finans piyasalarında da dalgalanmalara neden oldu.

Dün (Perşembe) devlet televizyonunda bir spiker tarafından okunan ilk açıklamasında İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney, Hürmüz Boğazı’nın kapalı tutulacağını belirtti. İran Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen ve sertlik yanlısı çizgide olduğu ifade edilen Hamaney, “Hepinize şunu teyit ediyorum: Şehitlerimizin kanının intikamını almayı asla unutmayacağız” dedi. Hamaney’in açıklamayı neden bizzat yapmadığı ise netlik kazanmadı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarının başlamasından bu yana ilk basın toplantısını düzenledi. Netanyahu, soruları video bağlantısıyla yanıtladı; Hamaney’i öldürmeye yönelik örtülü bir tehditte bulundu ve saldırılar devam edeceğini belirtti.

Netanyahu, “Aldığımız önlemlerin ayrıntılarını açıklamayacağım. Rejimi devirmek için en uygun koşulları hazırlıyoruz. Ancak İran halkının rejimi devireceğini kesin olarak söyleyemem; çünkü rejimler içeriden yıkılır. Ama kesin olan şu ki biz buna yardımcı olabiliriz ve zaten yardımcı oluyoruz” ifadelerini kullandı.


Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
TT

Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper dün akşam Riyad’dan yaptığı açıklamada, ülkesi adına Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik İran kaynaklı tehlikeli saldırıları kınadığını belirtti.

Cooper, Ortadoğu’daki savaşın başlamasından 13 gün sonra bölgeye gerçekleştirdiği ilk bakanlık düzeyindeki ziyarette, ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki ortaklarını İran’ın tehlikeli saldırganlığına karşı destekleme çerçevesinde’ Riyad’da bulunduğunu açıkladı.

Cooper, Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan ile yaptığı görüşmede, ülkesi adına İran saldırılarından etkilenen devletlerle dayanışma içinde olduklarını vurguladı ve bölgeyi istikrar ve barışa yönlendirmek için tüm çabaların bir araya getirilmesi gerektiğini ifade etti.

rb
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İran saldırılarından etkilenen ülkelerle ülkesinin dayanışma içinde olduğunu yineledi. (SPA)

Prens Faysal bin Ferhan, Bakan Yvette Cooper ile bölgesel gelişmeleri ve bunlara yönelik ortak çabaları görüştü; ayrıca iki ülke arasındaki stratejik ilişkiler ve ikili iş birliği alanları ele alındı.

Öte yandan Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, Riyad’da Cooper’ı kabul ederek, özellikle enerji alanında ikili iş birliği fırsatlarını ve gelecekteki sektör projelerini değerlendirdi; bu görüşmeler, iki hükümet arasında imzalanan iş birliği mutabakatı çerçevesinde gerçekleştirildi.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan açıklamada, Cooper’ın ziyaretinin ‘bölgede iş birliği yapılan ülkelerle iş birliği yollarını ele alarak, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan saldırılar ışığında petrol arzının devamlılığını sağlama’ amacını taşıdığı ifade edildi.

gtbngt
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman dün Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (SPA)

Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Cooper ile yaptığı görüşmede, iki ülke arasında güvenlik alanındaki koordinasyon ve iş birliğini ele aldı. Taraflar ayrıca, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve bölgeyi hedef alan İran’ın ağır saldırılarını ortak bir şekilde kınadıklarını bildirdi.

Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, resmi X hesabı üzerinden paylaştığı mesajda, Suudi hükümetinin, ülkedeki güvenlik ve istikrar ortamında farklı uyruklardan vatandaş ve yabancıların güvenliğinin sağlanmasına özel önem verdiğini vurguladı.

Cooper da Körfez ülkelerine yönelik İran saldırılarını sert şekilde kınayarak, bu ülkelerin ‘İran rejiminin tehlikeli saldırılarına maruz kaldığını’ belirtti.

thtyh
Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper ile görüştü. (Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı)

Cooper, “Ortadoğu’daki durumun hâlâ son derece kırılgan olduğunu, herkesin bölgeye güvenlik ve istikrarı geri getirecek, İran’ın komşularına yönelik tehditlerini durduracak hızlı bir çözüm beklediğini” söyledi.

Cooper, Suudi Arabistan’ı ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki temel ortağı’ olarak nitelendirerek, ‘mevcut savaş ortamında petrol arzını ve enerji güvenliğini sağlamak için yakın iş birliğini’ vurguladı.

Birleşik Krallık ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin ve Suudi Arabistan’ın hava savunma kapasitelerinin gücünü vurgulayan Cooper ayrıca, Suudi Arabistan’a, Birleşik Krallık vatandaşlarının tahliyesine sağladığı destek için teşekkürlerini iletti.

fvfv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (DPA)

Diğer yandan Cooper, Riyad’a yaptığı ziyaret kapsamında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ile de bir görüşme gerçekleştirdi.

Cooper, söz konusu görüşmede, İran’ın Körfez ülkelerine ve bölgeye yönelik devam eden saldırılarını ele aldı. Görüşmede, bu saldırılara karşı alınacak önlemler, bölgedeki güvenlik ve yabancıların emniyetinin sağlanması ile gerilim süreci ve bu kapsamda yürütülen çabalar değerlendirildi.


Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
TT

Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Yeni İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, İran halkına, bölgeye ve Amerika Birleşik Devletleri'ne seslendiği ilk mesajını verdi. Ülkenin üçüncü Dini Lideri olarak atanmasından bu yana ilk mesajı olmasına rağmen, İran politikasının temel yönlerini, sadece İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı mevcut savaş bağlamında değil, aynı zamanda gelecekteki yönüyle de açıklığa kavuşturdu. Bu, İran'ın vizyonunu bölgeye dayatmak için savaşı nasıl kullandığını açıklıyor.

 

Yeni Dini Liderin konuşması, İran halkına, bölge ülkelerine, “direniş ekseni”ne ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik mesajlar içeriyordu. Uzmanlar Meclisi'nin oylama sonuçlarını “devlet televizyonu aracılığıyla sizin de öğrendiğiniz anda” öğrendiğini vurguladı. İran rejimi, savaş zamanında İran'ın üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecini tamamlayabilme gücünü, direncini ve bütünlüğünü göstermek istediği için elbette onun seçilmesi bekleniyordu.

Mücteba'nın seçilmesinin birkaç nedeni var. Siyasi olarak babası tarafından yetiştirildi ve resmi bir pozisyonda olmasa da gölge bir figür olarak babasının danışmanı kabul ediliyordu. Ayrıca rejimin güvenlik, siyasi, askeri ve dini çevreleriyle güçlü bağları var; bu da onun, on yıllardır var olan ve sistem içindeki etkilerini korumakta çıkarı olan etki ağlarının bir parçası olduğu anlamına geliyor. Savaş koşulları nedeniyle, seçimi, İranlı siyasi gruplar ve akımlar arasında Velayet-i Fakih’e inansalar da var olan rekabet düşüncesini geri plana itti. Dış baskılar ve Kürtler ile Beluçlar gibi bazı azınlıkların ayrılıkçı girişimlerine dair korkular, bu gruplar arasında halef seçimi sürecini kontrol etme rekabetinin öne çıkmasını engelledi. Buna ilave olarak, ABD-İsrail savaşının, Velayet-i Fakih üzerine kurulu ve monarşiye karşı olan devrimci bir sistemle bağdaşmayan miras alma sürecini kolaylaştırdığı ileri sürülebilir.

Öte yandan, Mücteba Hamaney, “direniş ekseni”ne mensup olanlara minnettarlığını ifade etmeye önem verdi ve Husileri, Iraklıları ve Hizbullah'ı övdü. Bu, İran'ın Trump'ın Özel Temsilcisi ile müzakere etmeyi reddettiği İran stratejisinin bir parçası olarak bölgedeki silahlı grupların önemini destekliyor. İran, 40 yıldır iç krizlerden muzdarip kırılgan Arap devletleri içinde milis gruplar kurmaya yatırım yaptı. Ayrıca mevcut gruplarla ilişkiler kurdu ve bu grupları ulusal hükümetlerinden daha güçlü hale getiren bağımlılık ilişkileri yaratarak barış zamanında başarıyla kullandı. Savaş zamanlarındaysa İran, “arenalar birliği” stratejisini devreye sokarak, Lübnan, Yemen ve Irak'ta olduğu gibi, bölge ülkelerini İsrail'in misillemelerine karşı savunmasız hale getiren çeşitli saldırılar düzenliyor.

Ancak Mücteba'nın konuşmasının en önemli yönü, İranlı karar vericilerin hem askeri hem de siyasi, hem şimdi hem de gelecekte nasıl düşündüklerini ortaya koymasıdır. Körfez ülkeleriyle ilişkilere değinirken, İran'ın “her zaman bu ülkelerin tümüyle dostane ve yapıcı ilişkiler kurmaya istekli olduğunu ve olmaya devam ettiğini, fakat düşmanın, yıllardır bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirmek amacıyla bu ülkelerin bazılarında askeri ve mali üsler kurmuş olduğunu” vurguladı. Bu mantığa dayanarak, İran Amerikan varlığına karşı çıkarken, aynı zamanda bölgesel vekiller aracılığıyla bölge ülkeleri içinde kendi askeri ve mali varlığını kurmuştur. İran'ın, iç savaş sırasında verdiği desteğin bedelini ödemesi için Beşşar Esed'e önemli ölçüde baskı uyguladığı, bu sayede askeri varlığını sağlamlaştırdığı ve kendisine ekonomik ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalaması için baskı yaptığı göz ardı edilemez.

Konuşmasında en önemli nokta, İran'ın ABD-İsrail saldırılarına ilk yanıtının Körfez ülkelerine yönelik saldırıları başlatmak ve bugüne kadar sivil ve ekonomik hedefleri vurmak olmasına rağmen, ülkesinin yalnızca Amerikan askeri üslerini hedef aldığı konusunda ısrar etmesiydi. Sivil ve ekonomik hedeflere saldırı, ülkesinin enerji fiyatlarını ve küresel ekonomiyi etkilemek ve herkes için savaşın maliyetini yükseltmek istediğine dair açık bir mesaj veriyor.

İran, son dört yılda Körfez ülkeleriyle kurmaya çalıştığı dostane ilişkileri kaybetti. Oysa Körfez ile iyileşen ilişkileri, bir yandan İran'ı bölgesel izolasyonundan kurtarırken, diğer yandan Körfez ülkelerini askeri müdahaleyi önlemek için ABD yönetimi ile arabuluculuk rolü oynamaya teşvik etmişti. Arap devletlerinin Donald Trump'ın ilk döneminde önerdiği “Arap NATO”su projesini reddetmiş olduğu da göz ardı edilemez. Bu nedenle, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları, Tahran'ın onarmak için önemli çaba sarf etmesi gereken ilişkilerde bir çatlağa ve güvensizliğe neden oldu. Ancak burada en önemli nokta, Mücteba'nın tavsiye olarak değerlendirdiği ve bölge ülkelerine yapılan ABD üslerinin kapatılması çağrısıdır; çünkü dediğine göre İran, bu üsleri hedef alma politikasını sürdürecektir. İran bu saldırılar ile bir emsal oluşturdu ve bunu bölgesel politikasının ayırt edici özelliği haline getirmek istiyor. Yani Körfez ülkelerine ve sivil, ekonomik ve petrol hedeflerine, ayrıca Ortadoğu'daki herhangi bir ABD varlığına saldırılar düzenleyerek, Körfez'in jandarması gibi davranıyor, ancak bunu zorla ve sert bir şekilde yapıyor.

İran'ın Körfez ülkelerini hedef almaya devam ederek, savaşı Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatmak için kullandığı kesindir. Bu nedenle, sadece Amerikan ve İsrail saldırılarına karşılık verip savaşı durdurmak için Körfez ülkelerine saldırmakla kalmıyor, aynı zamanda Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatıyor. İran açısından, Körfez bölgesindeki birincil tehdit kaynağı, bölgede ve İran'ın Afganistan, Irak ve Ortadoğu'daki sınırları boyunca yayılmış Amerikan varlığıdır. İran'ın kendisinin de bu Amerikan varlığından faydalanmış olduğuysa inkar edilemez, nitekim olmasaydı Kuveyt kolay kolay kurtarılamaz ve Irak oradan çıkarılamaz veya Irak'taki Saddam Hüseyin rejimi devrilmezdi.

Buna rağmen İran, bölgedeki Amerikan varlığını bir tehdit kaynağı olarak görüyor ve bölgesel güvenlikte kendisinin temel bir rol oynaması gerektiğine inanıyor. Ancak bu tutum, yalnızca bölgedeki Amerikan varlığı için geçerli değil. İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimine de karşı çıkıyor; bunun en açık örneği ise 1994 Şam Deklarasyonu'na karşı çıkmasıdır. Bu deklarasyona muhalefeti, İran'ın sadece Amerikan ve Batılı askeri güçlere değil, tüm yabancı güçlere, hatta Körfez ülkeleri dışındaki Arap devletleri de dahil olmak üzere herhangi bir gücün varlığına karşı çıkan tutumunun en önemli örneklerinden biriydi. 1991’deki Körfez Savaşı'ndan sonra Mısır ve Suriye, o dönemde savaştan kaynaklanan zorluklar ve tehditlerle başa çıkmak ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için Arap devletleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında iş birliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla Şam Deklarasyonu'nu önermişti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, Tahran'ın, Arap veya Batılı olsun yabancı güçlerin varlığını reddetmesi, tek taraflı olarak baskın bir rol üstlenme arzusunu yansıtıyor.

İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimini reddediyor. O halde şu soru öne çıkıyor: İran, herhangi bir Amerikan veya İsrail tehdidiyle karşılaştığında komşuları için birincil tehdit kaynağı haline gelirken, bölgesel ve kolektif güvenliğin nasıl bir parçası olabilir? Dahası, jeopolitik konumunu küresel ekonomiye tehdit oluşturmak için kullanıyor. Bu nedenle, İran zihniyeti gerçek bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor.

Hamaney'in oğlu ayrıca Hürmüz Boğazı'nın pazarlık kozu olarak kullanılmaya devam edileceğini de vurguladı. Washington'un yeterli deneyime sahip olmadığı ve son derece kırılgan olacağı başka cephelerin açılmasıyla ilgili çalışmalar yapıldığını da belirtti. Bu cephelerin, savaşın devam etmesi halinde ve İran'ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde aktif hale getirileceğini söyledi. Burada kastedilen Hürmüz Boğazı ve Babül Mendeb’tir. Şimdiye kadar, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin seçici bir biçimde engellenmesi, küresel petrol fiyatlarında artışa neden oldu ve küresel ekonomiyi etkiledi. İran, henüz kullanmadığı kartlara sahip olmakla tehdit ediyor ve bunların arasında Babül Mendeb Boğazı ve Husilerin seferber edilmesi de yer alıyor. Mücteba, küresel yankıların ve olası bir küresel krizin boyutunu tasvir etmeye çalışıyor. Burada İran, elinde olduğunu düşündüğü ve kademeli olarak kullanacağı kozlarını sergiliyor. Dahası savaşın başından beri İran'ın yanıtı rastgele değil, bölgenin askeri altyapısını hedef alan ve Körfez ülkelerini savaşın maliyetine ortak eden, aynı zamanda İsrail toplumu üzerinde psikolojik ve siyasi baskı uygulayan çok yönlü bir saldırıydı.

Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya seyrüseferin tehdit edilmesi, küresel petrol fiyatlarında önemli bir yükselişe neden olacak ve Avrupa ile Asya ekonomilerine zarar verecektir. Benzer şekilde, Süveyş Kanalı'na giden gemilerin geçtiği Babül Mendeb Boğazı'ndaki herhangi bir kargaşa, Asya ve Avrupa arasındaki ticareti doğrudan etkileyecektir. Boğazın kapatılması, gemilerin Ümit Burnu'nu dolanmak zorunda kalmasına ve nakliye sürelerinin büyük ölçüde uzamasına neden olacaktır.

Kısacası, İran şu anda ateşkes istemiyor, bunun yerine seyrüseferi ve nakliyeyi sekteye uğratma gücünü kademeli olarak göstermeyi ve böylece küresel bir ekonomik krizi tetiklemeyi amaçlıyor. O zaman ateşkes, İran'ın stratejik kapasitesini tamamen kaybetmediği, güçlü bir konumda müzakere masasına oturmasını sağlayacak yeni bir stratejik denklemin kurulmasına bağlı olacaktır. Bu nedenle, İran, bölgedeki Amerikan varlığını tüketmek ve azami kayıplara neden olmak için savaşı uzatmayı hedefleyerek çatışmayı kademeli olarak tırmandırıyor. Bu da Amerikan kamuoyunu Ortadoğu'daki Amerikan varlıklarının tamamen çekilmesi için baskı yapmaya itecektir ki bu İran Devrimi'nden bu yana Körfez güvenliğine yönelik vizyonunun temel bir hedefidir. Bu amaçla İran, balistik füze saldırılarından deniz yollarına yönelik saldırılara kadar bir dizi aşamadan geçerek savaşı bölgesel bir askeri çatışmadan küresel bir ekonomik krize dönüştürüyor. Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatmasına gerek yok; tek bir petrol tankerine yapılacak saldırı, nakliye, denizcilik ve sigorta şirketlerinin petrol tankerlerini işletmeyi durdurmaları için yeterli olacaktır. Bu noktada İran, denizcilik rotalarının kontrolcüsü rolünü üstlenmeyi ve böylece baskıcı ve güçlü bir hegemonya kurmayı hedefliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.