Einstein’dan Musollini’ye Siyonizm’in Faşizm ile akrabalığı

Einstein’ın delilik tanımı: İsrail’in ölümcül davranışları üzerine…

Einstein’dan Musollini’ye Siyonizm’in Faşizm ile akrabalığı
TT

Einstein’dan Musollini’ye Siyonizm’in Faşizm ile akrabalığı

Einstein’dan Musollini’ye Siyonizm’in Faşizm ile akrabalığı

Bryn Haworth

Hamas’ın 7 Ekim saldırısı ve ardından Gazze’ye yapılan saldırılar, Albert Einstein’ın meşhur delilik tanımını çarpıcı bir açıklıkla gözler önüne serdi. Einstein’a göre delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir. İşte hepimizin de gördüğü üzere halihazırda iktidar koltuğunda oturanlar, farklı bir sonuç elde etmeyi umarak aynı eylemleri tekrarlamakta ısrar ediyorlar.

Biraz geriye gittiğimizde Einstein’ın modern İsrail’le bağlantısı daha bir anlam kazanıyor. Filistinlilerin ‘Nekbe / Büyük Felaket’ olarak andığı 1948 yılında Einstein, The New York Times gazetesinde bir makale yayımlayarak, o dönemde Siyonizm’in yarı askerî kolu olan Irgun örgütü ile ‘Nazi ve faşist partiler’ arasında şaşırtıcı bir kıyaslama yaptı ve örgütü açıkça ‘terörist, sağcı ve şovenist bir örgüt’ olarak tanımladı.

Foto: Einstein’ın 2000 yılında Paris’teki Griffin Müzesi’nde sergilenen balmumu heykeli (AFP)
Einstein’ın 2000 yılında Paris’teki Griffin Müzesi’nde sergilenen balmumu heykeli (AFP)

Irgun örgütü üyeleri, Arap-İsrail savaşı başlangıcında İsrail ordusuna entegre edildi. Bu, terör eylemleri içerse bile bir Yahudi devleti kurma uğrunda her yolun mübah olduğunu düşünen pek çok Siyonist’in gözünde örgüt üyelerinin taktiklerinin çekici olduğunu gösteriyor. 9 Nisan 1948’de Deyr Yasin’de yapılan ve aralarında kadınlarla çocukların da bulunduğu 107 köylünün ölümüne sebep olan korkunç katliamın sorumlularının da Irgun üyeleri olduğunu unutmayalım.

Irgun terör örgütü, İsrail’deki sağcı Herut Partisi’nin öncülüydü. Bu parti daha sonra bugün Binyamin Netanyahu’nun liderlik ettiği Likud Partisi’ne dönüştü. Siyonist bir akademisyenin oğlu olan Netanyahu, şu an ABD ile güçlü ilişkilere sahip ve görev süresi en uzun İsrail başbakanı olarak tanınıyor. Likud üyeleri 1977 yılından bu yana çeşitli İsrail hükümetlerinde defalarca liderlik koltuğuna oturdu.

“Ben-Gvir, aşırı dindar bir Siyonist ideoloji olan Kahanizm’i benimsemiş Kach adlı radikal bir grubu destekledi”

İsrail ile Einstein arasında bir bağlantı daha var. Bu bağlantı, 1994 yılında el-Halil’deki Harem-i İbrahim Camii’nde meydana gelen trajik hadiselerde belirdi. Bu korkunç olayın faili Baruch Goldstein, namaz kılan 29 Müslüman’ın ölümüne ve 150 kişinin yaralanmasına sebep olmuştu. Şaşırtıcı olan, o dönemde bazı radikal Siyonist yerleşimcilerin Goldstein’ın eylemlerini övgüyle karşılamasıydı. Örneğin Yochai Ron, haberleri duyduğunda memnun olduğunu açıkça ifade etmiş ve Yahudiler ile Araplar arasında bir çatışma olduğunu doğrulayarak şöyle demişti: “Burada yaşayan tüm Araplar, bir tehdit oluşturuyor ve Batı Şeria’daki Yahudi toplumunun varlığını tehlikeye atıyorlar.”

Kendisi de bir yerleşimci olan Itamar Ben-Gvir’in evinin oturma odasının duvarında yakın zamana kadar Goldstein’ın bir resmi bulunuyordu. Peki, Einstein’ın bununla ne alakası var? Ben-Gvir’in kahramanı Goldstein, Brooklyn’den gelmiş ve Bronx’taki Albert Einstein Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimi almıştı. Ama üniversitenin girişinde Einstein’ın deliliğe dair sözlerinin yazılı olduğuna pek ihtimal vermiyoruz.

Foto: 27 Ekim’de Aşkelon’daki yerleşimcilere tüfek dağıtımı esnasında Ben-Gvir (ortada) (DPA)
27 Ekim’de Aşkelon’daki yerleşimcilere tüfek dağıtımı esnasında Ben-Gvir (ortada) (DPA)

Ben-Gvir, duvarındaki resmi kaldırsa da davranışları her zamanki acımasızlığını sürdürüyor. Bunu, Ulusal Güvenlik Bakanı olarak benimsediği açık söylemlerden de anlayabiliriz. Geçmişte Ben-Gvir, Kahanizm’i benimsemiş Kach adlı radikal bir grubu destekledi. Aşırı dindar bir Siyonist ideoloji olan Kahanizm, Haham Meir Kahane’nin öğretilerine dayanıyor ve İsrail’deki Arapların büyük çoğunluğunun Yahudi ve İsrail düşmanı olduklarını, her zaman da öyle kalacaklarını vurguluyor. Bu ideoloji, İsrail’i, Filistin’i, modern Mısır’ın bazı bölgelerini, Ürdün’ü, Lübnan’ı, Suriye’yi ve Irak’ı içine alan teokratik bir Yahudi devleti kurulmasının zorunlu olduğunu müjdeliyor. O devlette Yahudi olmayan herhangi bir kişinin oy kullanma hakkı olmayacak ve Musa bin Meymun’un (Maimonides) sistematize ettiği haliyle Yahudi Şeriatı uygulanacak. Söz konusu yasa uyarınca Yahudi olmayıp, İsrail’de yaşamak isteyenlerin üç seçeneği var: Vatandaşlık hakkı hariç tüm haklardan yararlanan ‘yerleşik yabancılar’ olarak kalacaklar, böyle bir konumu kabul etmek istemiyorlarsa tam karşılığıyla ülkeyi terk edecekler, iki durumu da reddederlerse zorla sınır dışı edilecekler.

Foto: 1948 yılındaki Hayfa’dan sürülmelerinden sonra Tulkarim’e doğru yol alan Filistinli kadınlar ve çocuklar (AFP)
1948 yılındaki Hayfa’dan sürülmelerinden sonra Tulkarim’e doğru yol alan Filistinli kadınlar ve çocuklar (AFP)

Kahane’nin dul eşi, 2010 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda, “Meir Kahane, Araplardan nefret etmiyordu. O sadece Yahudileri seviyordu” ifadelerini kullandı. Kadim bir söz vardır: “Dostları uğruna canını veren birinin sevgisinden daha büyük sevgi kimsede yoktur” (Yuhanna İncili, 15:13)

ABD’de doğan Haham, Seyyid Nusayr tarafından suikasta uğradığında Brooklyn’de çoğunluğu Ortodoks Yahudilerden oluşan bir topluluğa hitap ediyordu. Mısır asıllı ABD vatandaşı Seyyid Nusayr, daha sonra 1993 yılında Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanması olayına katılacaktı. Kahane, Amerikalı Yahudileri iş işten geçmeden İsrail’e göç etmeye teşvik ediyordu. Ancak bu ‘koca yürekli’ haham için vakit dolmuştu.

“Jabotisnky, faşizme yakınlığından ötürü ‘Yahudi Duce’ lakabını aldı”

Araplara yönelik derin alaycılığıyla kinik tavır, Siyonist durumun başlangıcından beri mevcuttu (Kinik felsefe, tabiatta bir iyiliğin varlığına inanmaz ve başkalarının motivasyonlarına genel bir şüpheyle yaklaşır). Ancak tüm Siyonistler arasında değil. Bu tavır daha çok, Siyonizm’in revizyonizm olarak bilinen yarı faşist versiyonunda görüldü. En derin şüpheleri barındıran Revizyonist Siyonizm, David Ben-Gurion ile Haim Weizmann tarafından ortaya atılan ve İsrail topraklarına bağımsız bireylerin yerleşmesine odaklanan ‘pratik Siyonizm’in gözden geçirilmesi çağrısında bulunuyordu.

Foto: Ze’ev Jabotinsky (AP)
Ze’ev Jabotinsky (AP)

İlk yıllarda revizyonist hareket, liderini, ‘büyük adam’ Ze’ev Jabotinksy’de buldu. Jabotinsky, faşizme ama özellikle de Mussolini’ye yakınlığından ötürü bir takipçisi tarafından ‘Yahudi Duce’ olarak adlandırıldı. Jabotinsky’nin adanmış yardımcısı, şu anki çılgınlığın garip bir habercisi olarak Binyamin Netanyahu’nun babasından başkası değildi. Daha sonra İtalyan diktatör Mussolini’nin Hitler’le ittifak kurmasının ardından Jabotinsky, Mussolini’ye ilişkin tutumunu gözden geçirdi. Yahudi kardeşlerine dair vizyonu ise diasporadaki insanlar karşısında yaşadığı hayal kırıklığından ve sağlıklı ve garip bir şekilde Yunanlı yeni ve büyük bir ırk hayalinden doğdu. 1905 yılının başlarında şunları yazmıştı:

“İdeal Yahudi bireyin özelliklerini tarif etmek için önce bu özellikleri Yid (Yidiş, Yahudileri aşağılamak için kullanılan bir tabir) ibaresinin aşağılayıcı modern versiyonuyla karşılaştıralım. Yid; çekici olmayan, kırılgan ve fiziksel cazibeden yoksun şeklinde tanımlanır. Biz ise ‘Yid’ kavramının tam tersini tasavvur etmeyi hedefliyor ve ideal Yahudi insanını bir erkek güzelliğine, baskın bir duruşa, güçlü omuzlara, canlı hareketlere ve hayat dolu çeşitli renklere sahip biri olarak tasavvur etmek istiyoruz. Yahudiler, ürkek ve ezik bir görünüm çiziyor, halbuki Yahudi bireyin özgüvenli bir duruş sergilemesi lazım. ‘Yid’, başkalarına itici geliyor ama Yahudi birey başkalarının hayranlığını kazanmalı ve herkesi büyülemelidir. ‘Yid’, haksızlığa tahammül edebilir, ancak Yahudi bireyin liderlik rolü oynaması ve saygınlık kazanma becerisine sahip olması gerekir. Yahudi, yabancılardan saklanmak zorunda hissedebilir, ancak kendinden emin, gururlu ve cesur bir şekilde dünya sahnesine çıkmalı ve dünyayla kararlı bir göz teması kurarak iftiharla, ‘Ben bir Yahudiyim!’ demelidir” (Kaynak: Dr. Herzl).

“Jabotinsky’nin özeleştiri konusunda zamanının çok ilerisinde olduğu ortada”

Haham Kahane’nin Yahudi halkına duyduğu sarsılmaz muhabbetle karşılaştırıldığında bu pasaj, açıktan açığa bir küçümseme olmasa da büyük bir zıtlık ortaya koyuyor. Bu tutum, siyasi yelpazenin bir tarafıyla sınırlı değildi. Jon Lansman, 20 Kasım 2023 tarihli bir makalesinde, İsrail’in erken tarihi olarak adlandırdığı dönemde sol cenahtaki bireyler arasında benzer duyguların yaşandığını şu sözlerle aktarıyor:

“İsrail devleti kurulmadan önce beklenen Yahudi hükümetine öncülük edenler, Birleşik Krallık yönetimi altındaki Filistin’de Holokost’u izliyorlardı. İsrail’e yönelen altı milyon ölü ve bir milyon sağ karşısındaki tutumları, onların ölüm biçimlerini tarif ederken kullandıkları şu ibareyle ifade edilebilir: “Koyun gibi ölüme gittiler.” İsrail solunda kökleşmiş olan bu zayıflığı küçümseyici tavır, şu an onların aşırı sağ haleflerine geçti ve Filistinlilere karşı üstünlük ve zorbalıkla öne çıkan daimî bir savaş kültürü üretti. Hamas’ta yansımasını bulan bir kültür” (Kaynak: The Guardian, 20 Kasım 2023).

Jabotinsky’nin özeleştiri konusunda çağının çok ilerisinde olduğu açık. Bu fikir, “Netanyahular (Netanyahus)” adlı kitabın yazarı Joshua Cohen’in tanımladığı gibi, ‘Yid’ ile ‘İbranileri’ birleştiren pasaja baktığımızda özellikle netleşiyor. Bu kurgusal portrede Jabotinsky, ayırt edici özelliklerle tasvir ediliyor: “Yuvarlak, koyu Bakalit gözlükler ve Hitler’i anımsatan düz gri veya çelik beyazı saçlar.”

Foto: 1948 yılındaki Theodor Herzl’i anma töreninde İsrailli yetkililerin ortasında duran Ben-Gurion (AFP)
1948 yılındaki Theodor Herzl’i anma töreninde İsrailli yetkililerin ortasında duran Ben-Gurion (AFP)

Cohen, Jabotinsky’ye dair portresine, Hitler bıyığına benzeyen bir diş fırçası bıyık ekleyebilirdi. Jabotinsky, Yahudilere layık katı bir ‘Führer’dir ama tabi bu Führer'liğe yalnızca kendilerinin yetkili olması şartıyla. Revizyonistlerin lideri, Yahudi kardeşlerine karşı tutumunda aykırı olsa da sömürmeye niyet ettiği nüfusa karşı gönülsüzce saygı gösteriyordu.

Bir zamanlar Grek-İbrani diline dair matematiksel bir vizyona sahip olan romantik idealist, “Demir Duvar” adlı kitabını kaleme aldığı 1923 yılına gelindiğinde gerçeklikle yüzleşmeye başladı. Bu belirleyici dönemde Yahudi sömürgeciliğinin güçlü ve pratik savunucusu haline geldi. Tartışılan ve vurgulanan merkezî ana kavram ise ‘sömürgecilik’ oldu. Bu, zamanın en büyük devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsız parçalara ayrılmasından kısa bir süre sonra ve mevcut Avrupa imparatorluklarının Büyük Savaş’ın ardından ciddi gerilemeler yaşadıkları bir aşamada meydana geldi. Bu gelişmeler karşısında Siyonistler, halihazırda düşman halkların yaşadığı toprakların sömürülmesini teklif ediyorlardı.

“Gönüllü bir anlaşmaya varmak mümkün değilse de bu, Filistinli Araplarla bir anlaşmaya varmanın imkânsız olduğu anlamına gelmez  Ze’ev Jabotinsky”

“Demir Duvar” kitabı şüpheye yer bırakmıyor Jabotinsky, Filistin’deki Arapların razı etme çabalarından etkilenmeyeceklerinin, dahası Papualılardan yerli Amerikalılara kadar dünyanın dört bir yanındaki diğer pek çok yerli halkın yaptığı gibi vatanlarını savunacaklarının tamamen farkındaydı. Ne diyordu: “Gönüllü bir anlaşmaya varmak mümkün değilse de bu, Filistinli Araplarla bir anlaşmaya varmanın imkânsız olduğu anlamına gelmiyor.”

Zorbalık alametleri

Bu ‘anlaşma’ tarifi, despot bir zihniyetin alameti gibi görünüyor. Bu zihniyet, sizin arzularınız ne olursa olsun öteki tarafa boyun eğilmesini bekler. Bunu en çok dile getiren ise Orwell’ın roman kahramanı Winston Smith’tir (Winston Smith, George Orwell’ın “1984” romanının ana karakteri ve kahramanıdır. Hakikat Bakanlığı’nda görevli bir memur olup, tarihî kayıtların totaliter hükümetin anlatısına uyacak şekilde yeniden yazılmasından sorumludur). Smith, yoğun baskı altında iki artı ikinin bazı durumlarda üç veya beşe eşit olabileceğini kabul etmek zorunda kalmıştı...

“Araplar kendilerini bizim varlığımızdan kurtarmaya dair en ufak bir umut besledikleri sürece, gönül okşayıcı teşvikler ve temel ihtiyaçlar uğruna bu umuttan vazgeçmeyeceklerdir. Onlar düzensiz bir topluluk değil, aksine canlı bir millet.”

Jabotinsky, bu konuda safdillikle suçlanamaz. Onun gözleri, öne sürdüğü acı gerçeklere sonuna kadar açık. İnsan, onun bu gerçeklerle nasıl yüzleşebileceğini merak ediyor. Ama Jabotinsky, bu yeteneğe sahip ve vizyonunun olası sonuçlarının kendisi için bir rüyanın, başkaları içinse bir kâbusun gerçekleşmesi olduğunu görüyor. Onun öngördüğü gelecek, dikkat çekici bir şekilde Filistinlilerin mevcut durumuna benziyor. Jabotinsky, karşı tarafı kendi halkının bir yansıması olarak görebilen ve onun, kendi kaderini tayin etme, toprak ve gelecek konusunda eşit haklarını tanıyabilen biriydi.

Foto: 2 Aralık’ta Refah Sınır Kapısı’nda yemek paylarını bekleyen Filistinli çocuklar (Reuters)
2 Aralık’ta Refah Sınır Kapısı’nda yemek paylarını bekleyen Filistinli çocuklar (Reuters)

Bununla beraber teslim olmadan önce boyun eğdirilmeleri ve hayal kırıklığına uğratılmaları gerektiğine dair temel inancı köklüydü. “… Böyle bir anlaşmayı gerçekleştirmenin tek yolu demir bir duvar, yani Filistin’de Arap baskıları karşısında asla gevşeklik göstermeyecek devasa bir güç inşa etmektir. Bir diğer deyişle gelecekte bir anlaşmayı temin eden tek yol, aslında şu an herhangi bir anlaşmaya varmak için çabalama fikrinden vazgeçmektir.”

Bu ‘devasa gücün’ askerî olduğu açıktı. İlk aşamalarda Jabotinsky, Birinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık’ın Filistin’i işgalinde rol oynamış beş bin askerlik bir Yahudi birliği oluşturdu. Jabotinsky, Filistin’e yönelik Yahudi göçünü korumayı hedefleyen ve Arap nüfustan ayrı bağımsız askerî güce sahip bir Siyonist devletin kurulmasını tasavvur ediyordu. Polonya’da on gerici gençlik grubu ortaya çıktı. Bunlardan biri Betar olarak adlandırıldı ve 1929 yılında Jabotinsky, Betar’ın liderliğini üstlendi. 1931 yılına gelindiğinde ‘Nihai Hedef’ olarak bilinen siyasi bir program oluşturulmuştu. Bu program, Ürdün Nehri’nin iki yakasında Yahudi çoğunluğa sahip bir devlet kurulması çağrısında bulunuyordu.

“Netanyahu 2015 yılında Knesset üyelerine hitaben kalıcı savunma haline dair kanaatini vurgulayarak şöyle dedi: Bana sonsuza kadar kılıçla mı yaşayacağımız soruluyor. Cevabım: Evet”

Kasım 1934’te Mussolini, Civitavecchia’da bir Betar grubunu ağırladı ve burada Kara Gömlekliler mensubu 134 eğitimli öğrenciyle bir araya geldi. Bu, ideolojik uzlaşmaya dair bir görüş birliğini ortaya koydu. Faşist benzerleri gibi Jabotinsky de sınıf çatışması kavramını reddetti, işçi anlaşmazlıklarında ‘zorunlu hakemlik’ çağrısında bulundu ve ulusal çıkarları belirli bir sosyal veya ekonomik sınıfın çıkarlarına önceledi. Bu çabalar üzerinden, Siyonistlerin ‘Araplar’ adıyla işaret ettiği Filistinlilerin muhalif olduklarını gerçekten varsaydıkları anlaşılıyor.

Netanyahu’nun inancı

Binyamin Netanyahu, siyasi kariyeri boyunca sürekli Filistin düşmanlığını kabul etti ve ona karşılık verdi. Onun, anlaşma çabalarına yaklaşımı gözle görülür derecede gergindi ve bize eski ‘Yahudi Duce’ Jabotinsky’yi andırıyordu. 21 Kasım 2023’te The Guardian gazetesinde yayımlanan “Netanyahu Doktrini: İsrail’in En Uzun Süre Görevde Kalan Lideri Ülkeyi Kendi Görüşüne Göre Nasıl Yeniden Şekillendirdi” başlıklı makalesinde Joshua Leifer, Netanyahu’nun tahkim edilmiş İsrail vizyonunun etkinliğini yorumladı. Leifer bu makalede, Filistinlilerin ve onların mücadelelerinin Tel Aviv’deki bir kafenin rahat ortamından nasıl da neredeyse görülmez olduğuna dikkat çekerek, mağluplara ilişkin rahatsız edici kayıtsızlığa ışık tutuyor. Leifer’ın ifadesiyle “Netanyahu, geleneksel bir ideolog değil. Onun iki devletli çözüme yönelik itirazının kaynağı, mesihî bir inanç (Mesiyanik Yahudiler, İsa’nın tanrısallığına inanır, onu mesih olarak kabul eder ve Teslis inancı başta olmak üzere tüm önemli Hıristiyan öğretilerine iman ederler) ya da Kutsal Kitap’tan alınan bir ilham değil. Onun destekçilerinin çoğunluğu dindar gelenekçilerden oluşsa da Netanyahu, aslında son derece laik olup, Yahudi şeriatının uygulamalarına bağlı değildir. Onun dünya görüşü daha ziyade, derin bir kinik kötümserlik duygusuna dayanır.”

Netanyahu’nun kinizmi, tekrarlanan “demir” düşüncesinde de görüldüğü gibi revizyonist hareketin derin kinizmini andırıyor. İlk önce Jabotinsky’nin demir duvar anlayışı vardı. Ardından Gazze ve diğer bölgelerden gelen füzelere karşı bir savunma önlemi olan Demir Kubbe sistemi geldi. Şimdi de Hamas’ın saldırılarına ve vahşetine bir tepki olarak Demir Kılıçlar Harekatı’na şahit oluyoruz. Netanyahu 2015 yılında Knesset üyelerine hitaben dile getirdiği şu ifadelerle daimî savunma halinin gerekli olduğuna dair inancını vurguladı: “Sonsuza kadar kılıçla mı yaşayacağımız soruluyor. Cevabım: Evet.”

Demir gidişat

Joshua Leifer, Netanyahu’nun politikalarını, değiştirilmesi zor ‘demir gidişat’ olarak tanımlıyor. Bununla birlikte Netanyahu hükümetinin Ariel Kallner ve Bezalel Smotrich gibi bazı üyeleri gidişatı değiştirmek için herhangi eğilim göstermiyor. Kallner, nekbe (felaket) çağrısıyla ve Smotrich de Filistinlilerin kimliğine ve varlığına dair inkârıyla bakış açılarını ortaya koyuyorlar. Filistin Dışişleri Bakanlığı, kınadığı bu tavırları “ırkçı, faşist ve aşırı” olarak niteledi. Bu tutumlar herkesin malumu. Hatta 2019 yılındaki seçimlerde Likud, İsrail’deki Arap ve Filistinli azınlıkları ‘tehdit’ ve ‘düşman’ olarak tanımlayan Netanyahu gibi üyeleri tarafından Arap karşıtı söylemler benimsenen ‘ırkçı bir parti’ olduğu yönünde eleştirilere uğradı.

“2005 yılından beri Hamas sorununu askerî bombardıman yoluyla çözmek için çeşitli girişimler ortaya kondu”

Son dönemlerde Birleşmiş Milletler uzmanları Filistinlilere yönelik ‘soykırım kışkırtmalarının arttığına’ dair emareler gözlemledi. Şunu sormak gerekir: Nazi soykırımı trajedisinden doğan bir devlette iktidarı ellerinde tutanlar ve faşist dili kolayca kullananlar, nasıl oluyor da ahlaki bir meşruiyet iddiasında bulunabiliyorlar?

Ancak Binyamin Netanyahu iktidarı, daha önce hiç bu kadar başarısız olmamıştı. Düşmanlarını bölmeye çalışan Netanyahu, Gazze’deki Hamas hükümetini destekleyecek ve Katar’ı bu silahlı gruba milyarlarca dolar aktarmaya teşvik edecek kadar ileri gitti. Hatta 2019 yılında Likud Partisi’nin bir toplantısında “Bir Filistin devletinin kurulmasını önlemek isteyen herkesin Hamas’ı desteklemesi gerektiğini, bunun Filistinlileri, Gazze’de yaşayanlar ile Yahudiye ve Samarya (Batı Şeria) Bölgesi’nde yaşayanlar şeklinde ikiye bölme stratejisinin bir parçası olduğunu” ilan etti. Bu strateji onun siyasi manevralarındaki derin kinik alaycılığını simgeliyor.

Yerleşimci şiddeti

Bunlar olurken Hamas’ın satın alındığını ve artık önceki kadar tehlikeli olmadığını varsaymasına rağmen, demir duvarını yerleşimci şiddetinin zirveye ulaştığı Batı Şeria’ya taşıdı. İsrail ordusu, yerleşimcileri korumak için Batı Şeria’ya İsrail ordusuna bağlı 32 birlik konuşlandırırken, Gazze sınırına sadece iki birlik konuşlandırdı. Bu, alaycılığın ve kayıtsızlığın sarhoş edici bir karışımıydı ve Jabotinsky’nin “Araplar kendilerini bizim varlığımızdan kurtarmak için en ufak bir umut taşıdıkları sürece, gönül okşayıcı teşvikler ve temel ihtiyaçlar uğruna bu umuttan vazgeçmeyecektir. Onlar düzensiz bir topluluk değil, aksine canlı bir millettir” uyarısının unutulmasının bir sonucu olarak gelmişti.

Foto: Eylül 2021’de Nablus şehri yakınlarındaki bir gecekondu yerleşim merkezinde İsrailli yerleşimciler (AFP)
Eylül 2021’de Nablus şehri yakınlarındaki bir gecekondu yerleşim merkezinde İsrailli yerleşimciler (AFP)

Ne kadar sık öldürmeye çalışsanız da hayat dolu bir halk. Şu an yerleşimcilerde olduğu gibi düşmanı insandan saymayıp onu öldürmeyi alışkanlık haline getirdiğinizde; onun acılarını anlayamama, hatta varlığını bile fark etmeme riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Böyle bir strateji, ürettiği ve sürdürdüğü haksızlıkların yönetimini zorlaştırır.  

Yuval Noah Harari, bu stratejiyi ‘şiddetli bir arada yaşama’ şeklinde adlandırdı. Bu, İsrailliler arasında daha çok, ‘işgal yönetimi’, ‘böl ve yönet politikası’ ya da daha resmî şekilde ‘konsept’ adlarıyla biliniyor. Bu politika, işgal edilmiş topraklardaki şiddet döngülerini artırdı. İsrail’in 2005 yılında Gazze’den çekilmesinden bu yana, Hamas sorununu askerî bombardıman yoluyla çözmek için çeşitli girişimlerde bulunuldu ve bu; en sonuncu, yıkıcı ve başarısız girişimle doruk noktasına ulaştı. Bu strateji, etkin olmadığı söylenerek çokça eleştiriliyor. İspatlanmış bir şey varsa o da bu ‘konsept’in mühendisinin Einstein gibi bir kişinin dehasına sahip olmaktan çok uzak olduğudur.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.