Ülkelerin öncelikleri ile siyasi stratejiler arasında askerî üslerin taşınması

Düşmanları caydırmak ve saldırıları engellemek için hükümetlerin gündemlerinin değiştirilmesi veya ‘aktif savunma’ sağlamak için küresel değişikliklere ayak uydurulması hamleleri…

Rusya 2017 yılında, bölge yakınlarındaki üslerinin çoğunu taşıyarak Kuzey Kutbu’nda yeni askerî üslerin kurulduğunu duyurdu. (Getty)
Rusya 2017 yılında, bölge yakınlarındaki üslerinin çoğunu taşıyarak Kuzey Kutbu’nda yeni askerî üslerin kurulduğunu duyurdu. (Getty)
TT

Ülkelerin öncelikleri ile siyasi stratejiler arasında askerî üslerin taşınması

Rusya 2017 yılında, bölge yakınlarındaki üslerinin çoğunu taşıyarak Kuzey Kutbu’nda yeni askerî üslerin kurulduğunu duyurdu. (Getty)
Rusya 2017 yılında, bölge yakınlarındaki üslerinin çoğunu taşıyarak Kuzey Kutbu’nda yeni askerî üslerin kurulduğunu duyurdu. (Getty)

Bir ülkenin güçlerinin başka ülkelerin topraklarındaki varlığı, ilgili anlaşmada belirtildiği ve koşulların gerektirdiği üzere, kalıcı veya geçici askerî bir varlığa izin veren bir savunma anlaşmasıyla düzenlenir. Askerî varlık çoğu zaman, bu varlığın azaltılmasını veya bir ülkeden başka bir ülkeye ya da ülkenin kendi içinde taşınmasını gerektiren adımlarla çerçevelenir.

Askerî üs, ‘silahlı kuvvetler mensuplarının barındığı, askerî teçhizatın depolandığı, tatbikatların gerçekleştirildiği ve askerî personelin eğitildiği bir mekân olup, doğrudan orduya ait olan ve onun tarafından idare edilen askerî bir tesis’ şeklinde tanımlanmaktadır. Askerî üslerin büyüklüğü, görevlerinin mahiyetine göre değişir ve askerî noktalardan tam donanımlı askerî şehirlere kadar çeşitlilik gösterir. Askerî üsler, personeller ve ekipmanlar için bir barınağın ve garnizonun yanı sıra, uçaklar ve helikopterler için bir pist de içerebilir.  

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon ise kendisine ait askerî üsleri, ‘ABD adına Savunma Bakanlığı’nın bir bileşeninin yasal yetkisine tâbi olan veya sahip olunan ya da kiralanan bireysel toprak parçalarının ya da tahsis edilmiş tesislerin bulunduğu herhangi bir belirli coğrafi alan’ şeklinde tanımlıyor.  

Yurt dışında askerî üsler kurma ihtiyacının her şeyden önce ülkenin savunma yeteneklerini güçlendirme ve jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını koruma zorunluluğundan kaynaklandığı konusunda bir görüş birliği mevcut. Ancak askerî üslerin çoğunluğu, bu gerekçeyle düşmanca eylemlerde bulundu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren askerî üslerin sayısı nispeten azalsa da Çin ve Rusya ile yaşanan yoğun rekabetin bir sonucu olarak ABD; yurtdışında destek, dayanışma ve doğrudan askerî müdahale gibi çeşitli biçimlerde en çok askerî üsse sahip ülke olma özelliğini koruyor.  

Fotoğraf Altı: ABD, kuvvetlerini ve Ortadoğu’daki Amerikan hava muharebe operasyonları merkezini Suudi Arabistan’daki Emir Sultan Üssü’nden Katar’daki el-Udeyd Üssü’ne taşıdı. (Getty)
ABD, kuvvetlerini ve Ortadoğu’daki Amerikan hava muharebe operasyonları merkezini Suudi Arabistan’daki Emir Sultan Üssü’nden Katar’daki el-Udeyd Üssü’ne taşıdı. (Getty)

ABD’nin dünya çapında 80’i aşkın ülkede tahminen 835 askerî üssü bulunuyor. Bu sayıyla ABD, 119 üsse sahip Almanya’yı ve 73 üsse sahip Güney Kore’yi geride bırakıyor. Bu durum, Rusya’yı ve Çin’i kendi çıkarlarını savunmak ve olası herhangi bir çatışmayı hesaba katmak adına askerî nüfuzlarını genişletmeye sevk etti. Bunca askerî üssün varlığını göz önünde bulundurursak, ev sahibi ya da üslerin kurulduğu ülkenin bildirdiği pek çok sebepten ötürü ya da ikili arasında anlaşmaya dayalı olarak, askerî üslerin bir bölgeden diğerine ya da bir ülkeden başka ülkeye taşınması gibi durumların yaşanması normal görünüyor.

Doğrudan tehditler

Askerî üslerin taşınmasına yol açan nedenlerden biri şu: Askerî güçlerin ve üssün varlığı, ev sahibi ülkeye komşu diğer güçlere karşı koymak ve bir caydırma mekanizması olarak bu üslerin ve güçlerin varlığından faydalanmak. Buna gerek kalmadığında güçler, o yeri terk eder ve üs de taşınır. 2021 yılında tüm ABD ve NATO güçlerinin, Afganistan’daki en büyük hava üssü kabul edilen Bagram’dan ayrılmaları buna bir örnektir. Böylece Pentagon’a göre Afganistan’daki Amerikan görevinin liderliği General Scott McKenzie’den Tuğgeneral Curtis Buzzard’a devredildi. Buzzard, Afganistan’daki Savunma Güvenliği İşbirliği Yönetim Ofisi’ni Katar’daki karargâhından yönetecekti.

Bununla ABD, 11 Eylül 2001 Saldırıları’nın ardından koalisyon güçlerinin lideri olarak 2001 yılında başlattığı ve büyük can ve mal kayıplarına uğradığı en uzun savaşına son vermiş oldu.

Askerî üslerin taşınmasının bir diğer nedeni de ‘aktif savunmalar’ denen şeyin gerçekleştirilmesine imkân sağlayan bir yerin bulunmasıdır. Washington’daki Hudson Enstitüsü’nden Rebeccah Heinrichs, bu konuyu şöyle açıklıyor:

“Mesele, üsleri hava ve füze saldırılarından korumak olduğunda analistler genelde aktif ve pasif savunmalar arasında bir ayrım yaparlar. İlkinde gelen tehditleri gerek THAAD veya Patriot füze savunma sistemlerinde olduğu gibi kinetik müdahale yoluyla gerekse yönlendirilmiş enerji ve mikrodalga tabanlı karşı önlemler gibi daha yeni teknolojiler yoluyla, hedeflerin vurulmasından önce etkisiz hale getirmeye çalışan aktif savunma önlemleri alınır.

Pasif savunmalar ise düşman saldırılarının sebep olduğu zararı, aksaklığı ve genel etkiyi azaltmayı amaçlayan önlemlerdir. Tahkim edilmiş uçak barınakları gibi önleyici fiziksel yapılar inşa etmek, onarım ve zararı kontrol yeteneklerini geliştirmek ve tehlikeye maruz kalmış mal varlıklarının dağıtılması veya saklanması gibi diğer uygulamalar, bu önlemler arasında sayılabilir.”

Ayrıca üsse yönelik saldırı gibi doğrudan tehditlere veya kitle imha silahlarının yayılmasıyla ve terörle mücadele etme, yeni ve yıkıcı bölgesel savaşların önlenmesine yardımcı olma, Afrika’da olduğu gibi çatışma bölgelerini ve askerî darbeleri kontrol altına alma, zorunlu göçleri azaltıp mülteci krizlerini giderme, iklim değişikliği ve insan güvenliği meselelerini halletme gibi çeşitli hedeflere göre uluslararası tehditleri engellemeye bağlı olarak askerî üslerin belirli bir mekândaki varlık öncelikleri değişir. Bu da bu üslerin yer değiştirmesine sebep olur.  

Büyük ülkeler, bu çıkarları güvence altına almak için temel gereksinimlerin karşılanması konusunda uluslararası bir fikir birliğine varmaya çalışırken üçüncü dünya ülkeleri bu çıkarları, müdahale etmek ve hâkimiyet dayatmak için bir gerekçe olarak görüyor.

Tehlikeli bir üs

ABD Deniz Piyadeleri Marines, bu yılın başında Pasifik Okyanusu’ndaki Guam Adası’nın uzak batısında yaklaşık 6 bin deniz piyadesini ve kara kuvvetini barındıracak kapasiteye sahip yeni askerî üs Kamp Blaz’ın açıldığını duyurdu. Amaç, Pasifik Okyanusu adalarını gelecekteki herhangi bir işgalden korumak ve Çin’le çıkabilecek herhangi bir çatışmayı göz önünde bulundurmak.

Washington’ın binlerce gücünü ABD Deniz Piyadeleri’ne ait olan ve Japonya’nın Okinawa eyaletindeki Ginowan şehrinde bulunan Futenma Hava Üssü’nden Guam Adası’ndaki bu üsse nakletmesinin altında yatan niyet nedir? ABD, bunun, güçlerinin küresel olarak yeniden düzenlenmesi kapsamında olduğunu açıkladı. Ancak aslında ABD güçlerinin Okinawa’daki varlığı, yerel halkı rahatsız etti. Şöyle ki Japonya’da yaklaşık 120 Amerikan askerî üssü bulunuyor ve bunlarda yaklaşık 55 bin asker görev yapıyor. İnsanlar da diğer üslerin yanı sıra Amerikan askerlerinin çoğunluğunun adaya yerleştirilmesini eleştirdi.

Japon gazetesi Mainichi, bu üssü ‘dünyanın en tehlikeli üssü’ olarak nitelediği haberinde şu ifadelere yer verdi:

“Futenma askerî üssünden duyulan rahatsızlık arttı. Zira bu üs, Okinawa’nın ana adasının merkez bölgesinde yer alıyor ve şehrin toplam alanının neredeyse dörtte birini kaplıyor. Nüfusun kalabalıklığına ve okulların, hastanelerin ve yerleşim yerlerinin yoğunluğuna rağmen Amerikan askerî uçakları, gece gündüz bölge semalarında havalanıyor ve yerel halk, sürekli kaza riskiyle karşı karşıya kalıyor. Üstelik gürültü ve çevre kirliliğinin yanı sıra, helikopter kazaları ve cinsel tacizler de söz konusu.

Üssün kapatılması için Ginowan şehri ve Okinawa eyaleti tarafından güçlü bir kampanya yürütüldü ve nihayet 1996 yılında Japonya ve ABD hükümetleri, ilgili arazinin beş ila yedi yıl içerisinde Japonya’ya iadesi konusunda anlaştılar.

Ada sakinleri, üssün, aynı Okinawa Adası’nın kuzeyinde yer alan daha az nüfuslu Nago şehrindeki Henoko bölgesine taşınmasına da itiraz ederek, Japonya’da veya Japonya dışında başka bir yere taşınmasını tercih etti. Deniz Piyadeleri’nin konuşlandırılmasının Japonya’da ve Doğu Asya’da barışın ve güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynadığını düşünen ulusal hükümet ile yerel eyalet hükümetleri arasında bu meseleye dair bir anlaşmazlık baş gösterdi. Bu anlaşmazlığın gölgesinde 2019 yılında yapılan yerel bir referandumda katılımcıların yüzde 70’inden fazlası, üssün Henoko’ya taşınması aleyhinde oy kullandı.”

Yeniden konuşlandırma

ABD, Irak’ın 2003’teki işgalinden sonra güçlerini ve Ortadoğu’daki Amerikan hava muharebe operasyonları merkezini Suudi Arabistan’daki Emir Sultan Üssü’nden Katar’daki el-Udeyd Üssü’ne taşıdı.

Washington ve Doha, 1991 yılındaki İkinci Körfez Savaşı sonunda askerî iş birliği için bir anlaşma imzalamıştı. Daha sonra Doha, 1996 yılında el-Udeyd Üssü’nü inşa etti. ABD güçleri 2001 yılında Afganistan’a karşı savaşta bu üssü kullandı ve 2002 yılında bunu duyurdu.  

Suudi Arabistan, iki ülke arasındaki askerî iş birliği ve eğitim görevleri çerçevesinde sınırlı sayıdaki güçler hariç, topraklarındaki askerî üslerin varlığına 2003 yılında son verdi. Üssün taşınması da dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in o dönemde gerçekleştirdiği Suudi Arabistan ziyaretinin ardından Riyad ile Washington arasında yapılan bir anlaşmaya dayanıyordu. Anlaşmaya göre Körfez Savaşı’nın sona erdiği 1991 yılından bu yana Suudi Arabistan’da konuşlandırılan binlerce Amerikan askeri geri çekilecekti.

Washington 2021 yılında ana es-Seyliye Üssü’nü, daha küçük bir kompleks olan ve Suudi Arabistan-Katar sınırında yer alan güneydeki es-Seyliye kampını ve mühimmat tedarik noktası Falcon’u Katar’dan Ürdün’e taşıdığını duyurdu.

Pentagon Sözcüsü Jessica McNulty, konuya ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“Katar’daki Bölge Destek Grubu, ülkedeki üç tesisinin kapatılmasıyla hizmet dışı kaldı ve lojistik destek sağlama misyonu, Ürdün’deki Bölge Destek Grubu’na nakledildi. Katar’daki ABD askerî varlığı, el-Udeyd Hava Üssü üzerinden devam edecek.”

ABD Savunma Bakanlığı, teçhizatının ve güçlerinin Katar’dan Ürdün’e taşınmasının, ABD güçlerinin varlığını yeniden konumlandırmak ve yapılandırmak için olduğunu söyleyip, asıl hedefi açıklamadı. Ancak Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığına göre raporlar, İran’ın tehditlerine işaret ediyor. ABD güçlerinin Ürdün’deki varlığı, İran’la olası çatışmalar esnasında güçlerin daha iyi konumlandırılmasını sağlayacaktır.

Konuşlanmanın gözden geçirilmesi

ABD, Müttefiklerin Nazi Almanya’sını hezimete uğrattığı İkinci Dünya Savaşı sonundan bu yana Almanya’daki önemli tesislerini muhafaza etti. Bu tesisler arasında ABD güçlerinin Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya açılan kapısını temsil eden Ramstein Hava Üssü de bulunuyor.

Avrupa Terörle Mücadele ve İstihbarat Araştırmaları Merkezi’ne göre ‘Almanya, ABD ordusunun Avrupa’daki yedi garnizonundan beşine ev sahipliği yapıyor. Washington’ın Almanya’da 21 askerî üssü var ve bunlarda yaklaşık 34 bin Amerikan askeri mevcut. ABD’nin Alman topraklarında sahip olduğu ve dış askerî müdahaleler sırasında asker ve ekipman sevkiyatı yapmak için kullandığı askerî üslerinde görev yapan idareci sivil memurları da hesaba kattığımızda toplam Amerikalı sayısı yaklaşık 50 bini buluyor.’

Eski ABD Başkanı Donald Trump, 2020 yılında yaklaşık 12 bin askerin geri çekilmesi ve bunlardan bir kısmının Belçika, İtalya ve Polonya’da yeniden konuşlandırılması yönünde talimat verdi. Bu kararını da şöyle gerekçelendirdi:

“Avrupalılar bunu hak eden müttefikler değillerdi. Zira Almanya, NATO bütçesine katkısını üzerinde anlaşıldığı gibi GSYİH’sinin yaklaşık yüzde ikisine yükseltmedi. Ayrıca Berlin, Rusya ile Kuzey Akım 2 boru hattı projesine bağlı kaldı.”

Bununla birlikte Başkan Joe Biden, 2021 yılında bu geri çekilme kararını durdurdu. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ise ABD’nin dünyadaki askerî konuşlanmasını gözden geçirdikten sonra, özellikle Almanya’daki ABD güçlerinin sayısının Sovyetler Birliği’yle Soğuk Savaş’ın zirve yaptığı döneme göre daha az olması nedeniyle Savunma Bakanlığı’nın burada, kalıcı veya dönemsel olarak konuşlanan 35 bin Amerikan askerinin yanı sıra 500 ilave asker konuşlandırılacağını duyurdu.

Bu üslerin taşınmasına ilişkin karar dondurulsa da Ukrayna savaşının sonucu, bölgesel savunma ihtiyaçlarının yeniden değerlendirilmesine sebep olabilir ve Amerikan üslerinin Almanya’dan taşınması ya da azaltılması kararını uygulamaya sevk eden başka olaylar yaşanabilir.

Rakip iddialar

Rusya, 1926 yılından bu yana Kuzey Kutbu suları üzerinde egemenlik elde etmeye dönük tekrarlanan çabası kapsamında diğer ülkelerin bölgeye dair iddialarıyla çatıştı. Bunun üzerine deniz hukukuna ilişkin müzakerelerin bir parçası olarak 1999 yılında, rakip iddialar konusunda bazı yönlendirmelerde bulunması için Birleşmiş Milletler’e (BM) baskı yapıldı. BM, aynı yıl deniz hukukuna dair bir anlaşmayı benimsedi. Ancak rakip tarafların bölgesel iddiaları, anlaşma kurallarına göre sonuca bağlanmadı ve sınır çizgisi nihai olarak çizilmedi.

Bununla birlikte Rusya 2017 yılında bölgeye yakın birkaç üssünü taşıyarak Kuzey Kutbu’nda yeni askerî üsler kurduğunu duyurdu.

Hawaii Üniversitesi’nde akademisyen ve siyasi istihbarat danışmanı Gary Bush, bu adıma üç neden gösterdi:

“Öncelikle Rusya, Kuzey Kutbu bölgesinde askerî imkânlarını sergilemek istiyor. Nitekim Kuzey Kutbu’na kıyısı boyunca eski askerî tesisleri ve limanları onardı ve değişiklikler yaptı ve Kuzey Kutbu denizlerindeki adalar üzerinde yeni hava üsleri geliştirdi. İkincisi, bölgede küresel ısınma olgusunun yayılmasının bir sonucu olarak şu an Kuzey Kutbu’nda siyasi ve askerî bir faaliyet dalgası var. Bu sebeple yeni sevkiyat yolları açıldı. Çünkü iklim değişikliği, Kuzey Kutbu denizlerindeki buz örtüsünün azalmasına neden oluyor. Bu da ticari gemilerin Kuzey Kutbu denizlerini aşarak Avrupa’dan Asya’ya geçmesine imkân tanıyor. Bunun sonucunda iki kıta arasındaki deniz yolculuğu süresi azalıyor ve Kuzey Kutbu’ndaki petrol, gaz ve madenler iki bölgedeki alıcılara teslim edilebiliyor. İklim değişikliğinin sağladığı fırsatlara karşılık Rusya, Kuzey Kutbu’ndaki topraklarının genişletilmesi ve Lomonosov Sıradağları’nın Sibirya kıta sahanlığının bir uzantısı olarak kabul edilmesi yönünde BM’ye bir talep sundu.

Rusya’yı askerî üslerini Kuzey Kutbu bölgesine taşımaya sevk eden üçüncü sebep ise Kuzey Kutbu’nun kaynaklarını kontrol etmek. Nitekim bölgede tahminen 90 milyar varile ulaşan büyük deniz altı petrol ve doğalgaz keşifleri yapıldı. Bu da dünyadaki petrol şirketlerinin ilgisini çekti. Küresel ısınmanın artmasıyla birlikte daha faz gaz kullanıma hazır hale geliyor. Rusya, Norveç, ABD, Kanada ve Danimarka, dünyanın henüz faydalanılmayan gaz kaynaklarının yüzde 30’unu içerdiği düşünülen Kuzey Kutbu bölgesinin altındaki deniz yatağından pay almak istiyor. Rus petrol ve gaz şirketleri de faaliyetlerini Sibirya ve Kuzey Kutbu denizleri kaynaklarının geliştirilmesine odakladı.”

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Independent Arabia’dan çevrildi.



İran'ın Tel Aviv'e düzenlediği füze saldırısında 6 kişi yaralandı

İran'ın füze saldırısında İsrail'in merkezindeki bir bina hasar gördü (Reuters)
İran'ın füze saldırısında İsrail'in merkezindeki bir bina hasar gördü (Reuters)
TT

İran'ın Tel Aviv'e düzenlediği füze saldırısında 6 kişi yaralandı

İran'ın füze saldırısında İsrail'in merkezindeki bir bina hasar gördü (Reuters)
İran'ın füze saldırısında İsrail'in merkezindeki bir bina hasar gördü (Reuters)

İsrail'in Magen David Adom (MDA) acil sağlık hizmetlerine göre, İran'ın Tel Aviv'e düzenlediği füze saldırısında altı kişi hafif yaralandı.

Şarku’l Avsat’ın Times of Israel’den aktardığına göre son İran füze saldırısının ardından Tel Aviv'in merkezine şarapnel parçaları düştü ve birçok bina ve araç hasar gördü.

Acil durum ekipleri, İran füze saldırısının olduğu bölgede çalışıyor (Reuters)

İsrail ordusu bugün erken saatlerde İran'dan İsrail'e roket atıldığını tespit ettiğini ve bunları önlemeye çalıştığını açıklamıştı.

Resmi televizyonun bildirdiğine göre İran, bugün İsrail'e yeni bir roket saldırısı düzenlediğini duyurdu; kısa bir süre sonra ise “İran roketlerinin İsrail'in füze savunma sistemlerini birkaç kez aştığı” ifade edildi.

İsrail ordusundan yapılan açıklamada, hasar ihbarları üzerine arama kurtarma ekiplerinin İsrail'in güneyindeki çeşitli noktalara doğru yola çıktığı belirtildi.

İsrail ambulans servisi ise kuzey İsrail'deki hasar görmüş bir binanın videosunu yayınlayarak, olay sonucunda herhangi bir can kaybı olmadığını duyurdu.


İran’ın askeri gücündeki gerileme, Körfez üzerindeki tehdidi ortadan kaldırmıyor

14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
TT

İran’ın askeri gücündeki gerileme, Körfez üzerindeki tehdidi ortadan kaldırmıyor

14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, ABD-İsrail ile İran arasında patlak veren savaşın başlangıcından bu yana, balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlenen 5 binden fazla İran saldırısına maruz kaldı. Söz konusu saldırıların, ağırlıklı olarak sivil ve kritik altyapı tesislerini hedef aldığı belirtildi.

Körfez Araştırma Merkezi (GRC) tarafından bugün yayımlanan bir raporda, Körfez ülkelerinin çatışmanın tarafı olmamasına rağmen bu saldırıların gerçekleştiği vurgulandı. Rapora göre, İran’ın bu ülkeleri çatışma alanına çekmeye ve savaşın kapsamını genişletmeye yönelik girişimlerine rağmen, Körfez ülkeleri gerilimi tırmandırmama ve doğrudan çatışmaya dahil olmama politikasını sürdürdü.

İran’dan Körfez’e yönelik 5 bin 61 saldırı

Rapora göre, 28 Şubat ile 24 Mart 2026 tarihleri arasında toplam 5 bin 61 saldırı kaydedildi. Bunların bin 131’i balistik füze, 3 bin 930’u ise İHA saldırısı olarak gerçekleşti. Saldırıların Körfez ülkelerine dağılımına bakıldığında, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 2 bin 156 saldırıyla en fazla hedef alınan ülke oldu (bin 789 İHA ve 367 füze). Onu 953 saldırıyla Suudi Arabistan (850 İHA ve 103 füze) izledi. Ayrıca Kuveyt 807 saldırıya (542 İHA ve 265 füze), Katar 694 saldırıya (449 İHA ve 249 füze) ve Bahreyn 429 saldırıya (282 İHA ve 147 füze) maruz kaldı. Umman ise tamamı İHA’larla gerçekleştirilen 22 saldırıyla en az etkilenen ülke oldu.

İran’ın gücünün azalması, bölgeye yönelik tehdidini ortadan kaldırmıyor

Raporda, savaşın başlangıcından bu yana İran’ın ABD ve İsrail tarafından 9 binden fazla askeri saldırıya maruz kaldığı, bu saldırılar sonucunda ülkenin özellikle füze, deniz ve İHA kapasitesinin önemli ölçüde tahrip edildiği ve işlevsiz hale getirildiği belirtildi. Ancak rapor, bu durumun Körfez ülkeleri için İran kaynaklı tehdidin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı.

df fd
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kara Kuvvetleri Komutanı Muhammed Keremi, İran’ın kuzeybatısındaki sınır bölgelerini denetledi. (Fars Haber Ajansı)

GRC bünyesinde savunma ve güvenlik çalışmaları kıdemli danışmanı olan Abdullah ez-Zayidi, mevcut verilerin İran’ın kalan askeri kapasitesinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kıldığını ifade etti. Ez-Zayidi özellikle İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kontrolünde bulunan unsurların önemine dikkat çekti.

Ez-Zayidi, değerlendirmelerin artık İran’ın saldırılar öncesindeki askeri gücünden ziyade, geriye kalan kapasitenin niteliği ve bu kapasitenin Körfez ülkelerine yönelik tehdit oluşturma potansiyeline odaklanması gerektiğini belirtti. Bu kapsamda, balistik füzeler, İHA’lar ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz unsurlarının öne çıktığı ifade edildi.

DMO Deniz Kuvvetleri’nin yetenekleri

Raporda, yoğun askeri kampanyaya rağmen Hürmüz Boğazı’na yönelik İran tehdidinin tamamen ortadan kalkmadığı, ancak önceki döneme kıyasla daha düşük yoğunlukta sürdüğü belirtildi. Şarku’l Avsat’ın GRC’den aktardığı rapora göre DMO, deniz mayınları, sürat tekneleri, İHA’lar ve gemi savar füzeleri gibi asimetrik kapasiteyi elinde tutmaya devam ediyor. Raporda, bu unsurların, dar ve kritik deniz geçişlerinde seyrüseferi aksatmak ve geçiş maliyetlerini artırmak amacıyla tasarlandığı ifade edildi.

Raporda ayrıca, bu kapasitenin asıl riskinin geleneksel deniz hakimiyeti kurmadan da deniz trafiğini sekteye uğratabilme yeteneği olduğu vurgulandı. Söz konusu durumun küresel piyasaları sürekli bir tedirginlik içinde tuttuğu ve tedarik hatlarının güvenliğini sağlamak için ayrılan askeri kaynaklar üzerinde ek baskı oluşturduğu kaydedildi.

Dolaylı tehditler

Raporda, İran’ın tehditlerinin yalnızca geleneksel unsurlarla sınırlı olmadığına dikkat çekilerek, deniz ve deniz altı altyapılarının da hedef alınabileceği belirtildi. Bu kapsamda iletişim kabloları ve kıyıya yakın tesislerin risk altında olduğu vurgulandı. Bu durumun, Hürmüz Boğazı’nın önemine ek bir boyut kazandırdığı ifade edildi. Boğazın yalnızca enerji ve ticaret geçişi açısından değil, aynı zamanda küresel iletişim ağları için de hayati bir koridor olması nedeniyle, olası saldırıların etkisinin çok daha geniş çaplı olabileceği değerlendirildi.

Özet

Raporda, 28 Şubat 2026’da başlayan askeri operasyonun İran’ın deniz kapasitesini büyük ölçüde zayıflattığı, ancak DMO’nun Körfez güvenliği ve Hürmüz Boğazı üzerindeki tehdit oluşturma kabiliyetini tamamen ortadan kaldırmadığı sonucuna varıldı.

fvdvfd
Muharrek’teki havaalanı yakınlarında bulunan yakıt depolarında yangın çıktı. (Reuters)

Raporda görüşlerine yer verilen ez-Zayidi, geriye kalan kapasitenin büyük ölçüde asimetrik unsurlarda yoğunlaştığını belirtti. Buna, sürat tekneleri ve insansız sistemler aracılığıyla mayın döşeme, İHA’lar ve kıyı konuşlu füze platformları gibi unsurların dahil olduğu ifade edildi. Ez-Zayidi, bu kapasitenin İran’a sınırlı da olsa sürekli bir bozma ve aksatma yeteneği sağladığını, ancak bu kapasitenin yapısal olarak zayıfladığı ve sürdürülebilirliğinde belirgin bir aşınma yaşandığını vurguladı.


Trump İran'da: Yüksek riskli bir kumar

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Trump İran'da: Yüksek riskli bir kumar

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Akil Abbas

Savaşın hedeflerinin net olmaması nedeniyle yönetime yönelik eleştiriler giderek artıyor. ABD'den gelen resmi açıklamalar, İran'daki dini rejimin çökertilmesi ile rejimin davranışlarının değiştirilmesi arasında gidip gelerek sıklıkla birbirleriyle çelişiyor

Savaş devam ederken ve Amerikan kamuoyunda kendisi ile ilgili anlaşmazlıklar büyürken, Amerikan medyasının ABD-İsrail savaşına ayırdığı zaman ve yer de genişliyor. Savaşın ikinci gününde Kuveyt'te İran füzesiyle altı Amerikan askerinin öldürülmesi, bu genişlemenin nedenlerinden biriydi. Zira bu, özellikle Başkan Donald Trump'ın “bu savaş bitene kadar daha fazla askerin ölebileceğini” vurgulaması ile birlikte daha fazla Amerikalının hayatını kaybedebileceği bir savaşın acı bir hatırlatıcısı oldu.

Ancak, Trump yönetiminin bastıramadığı veya ortadan kaldıramadığı bu savaşla ilgili genel Amerikan endişesinin ana kaynağı, şu anda yaklaşık yüzde 30 olan ve daha da yükselmesi beklenen yakıt fiyatlarındaki istikrarlı yükselişle bağlantılı.

Zamanla ve kademeli olarak bu artış, Amerikan ekonomisinin çoğu sektöründe, özellikle de gıda sektöründe, tüketim mallarının fiyatlarının yükselmesine neden oluyor. Bunun nedeni, devasa büyüklüğü nedeniyle geniş bir kıta olan ABD'deki mal tedarik ve dağıtım zincirlerinin, çalışması için büyük miktarda yakıt gerektiren büyük bir tır ve demiryolu filosuna bağlı olmasıdır. Ayrıca, evlerde günlük tüketim için veya işletmelerde, mağaza ve şirketlerde malların depolanması için gerekli olan elektriğin faturası, jeneratörleri çalıştırmak için gereken yakıtın artan maliyeti nedeniyle yükseliyor.

Cumhuriyetçi Parti’nin kaygısı ile zayıf resmi söylem arasında savaş

Cumhuriyetçi Parti, İran savaşından kaynaklanan sürekli fiyat artışlarından derin endişe duyuyor çünkü Kongre'deki temsilcilerinin büyük çoğunluğu kasım ayındaki ara seçimlerde yeniden seçilmek için yarışacak. Temsilciler Meclisi'ndeki yaklaşık 220 Cumhuriyetçi ve Senato'daki yaklaşık 34 üye bu seçimlerde yeniden rekabet edecek. Bu kritik seçimler, Cumhuriyetçi Parti'nin geleceğini ve Başkan Trump'ın gündemini en azından önümüzdeki iki yıl boyunca belirleyecek. Demokratların Kongre'nin bir veya her iki kanadını da kontrol altına almaları, Trump yönetiminin seçmen tabanına verdiği birçok sözü yerine getirememesi anlamına gelecektir.

Trump yönetimi üzerindeki İran'a karşı savaşın anlamı ve faydası konusundaki baskıyı daha da artıran, Amerikan kamuoyunu böyle bir savaşa hazırlama ve ABD'nin katılımının nedenlerini, özellikle de İran'ın Amerikan ulusal güvenliğine ciddi bir tehdit oluşturduğunu, dolayısıyla onu caydırmanın bir Amerikan askeri müdahalesini gerektirdiğini açıklama konusunda neredeyse kayıtsızlığa varan bir acizlik içinde olmasıdır.

Bu savaş geniş çaplı Amerikan muhalefetiyle karşı karşıya olsa da (anketler Amerikalıların çoğunun buna karşı olduğunu gösteriyor) bu muhalefet, Trump yönetimi üzerinde önemli bir baskı oluşturacak kadar ciddi veya etkili değil

Aslında, yönetimin savaştan önce bu konudaki en ciddi çabası, çok uzun (bir saat 48 dakika süren) bir Birliğin Durumu konuşmasında, İran'ın Amerika Birleşik Devletleri'ne ulaşabilecek balistik füzeler geliştirmesiyle ilgili birkaç saniyelik kısa bir cümleydi. Savaşın patlak vermesi ve ABD yönetimi içindeki hoşnutsuzluğun artmasının ardından da yönetim Amerikan halkına İran'ın ABD ulusal güvenliğine neden doğrudan bir tehdit oluşturduğunu açıklamadı.

Bunun yerine Trump, kamuoyunu ikna edecek güvenilir kanıtlar sunmadan, İran'ın nükleer silah geliştirme niyetinde olduğu ile ilgili yeni iddialarda bulundu ve kendisi önce saldırmasaydı İran'ın ABD'ye saldıracağını “hissettiğinden” bahsetti. İran'ın ABD’ye yönelik sözde tehdidini ABD'nin başına dayatılmış bir silaha benzeterek, yakın bir tehlike gibi gösterdi. Hatta geçen yıl haziran ayında, İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü 12 günlük savaş sırasında ABD’nin düzenlediği hava saldırısı ile ilgili anlatısını bile yeniden şekillendirerek, saldırının İran'ın neden olmak üzere olduğu bir “nükleer soykırımı” önlediğini iddia etti.

Net hedefleri olmayan bir savaş

Savaşın hedeflerinin net olmaması nedeniyle yönetime yönelik eleştiriler giderek artıyor. ABD'den gelen resmi açıklamalar, İran'daki dini rejimin çökertilmesi ile rejimin davranışlarının değiştirilmesi arasında gidip gelerek sıklıkla birbirleriyle çelişiyor. Amerikan askeri makinesinin İran'a uyguladığı mevcut ve muazzam askeri baskı yoluyla bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği ise açıklanmıyor.

Yönetimin bu savaşla ilgili söylemindeki ve Amerikan kamuoyunu savaşın anlamı ve faydası konusunda ikna edememesindeki sorunun temel kısmı, Trump'ın kendi kişiliğinde yatıyor. O, açık, neredeyse dürtüsel ve içgüdüsel bir şekilde, o an aklına gelen her şeyi söyleme eğilimiyle tanınıyor; sözleri ile liderliğini yaptığı ve dünyaya karşı birincil yüzü olduğu ülkenin yerleşik kurumsal ve belgelenmiş gerçekleri arasındaki tutarlılığı dikkate almıyor.

fdvfd
Açıklanmayan bir konumda seyreden USS Gerald R. Ford uçak gemisinde nöbet tutan bir ABD Donanması astsubayı, 17 Mart 2026 (Reuters)

Bununla birlikte Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Savunma Bakanı Pete Hagseth gibi yönetiminin diğer yetkililerinin söylemleri tutarlı görünüyor ve savaşın amacının İran'daki rejimi devirmek değil, davranışını değiştirmek, askeri nükleer emellerinden vazgeçmeye zorlamak, balistik füze programını kısıtlamak ve “direniş ekseni” olarak bilinen İran'ın bölgesel nüfuzunu ortadan kaldırmak olduğunu ısrarla vurgulayarak, Başkan’ın sözlü “hatalarını” dolaylı olarak düzeltmeye çalışıyor. Ancak bu söylem de bu çok yönlü hedefin askeri yollarla nasıl gerçekleştirilebileceği sorusuna cevap veremiyor.

Başkan bir fiyat savaşıyla karşı karşıya

Bu savaş geniş çaplı Amerikan muhalefetiyle karşı karşıya olsa da (anketler Amerikalıların çoğunun buna karşı olduğunu gösteriyor) bu muhalefet şu ana kadar savaşı durdurması için Trump yönetimi üzerinde önemli bir baskı oluşturacak kadar ciddi veya etkili değil. Bu anketlere göre, Amerikalılar için en acil sorun İran'daki uzak savaş değil, ekonomidir.

İşte yönetimin karşı karşıya olduğu risk burada yatıyor. ABD'de yükselen yakıt fiyatlarının olumsuz etkisi Amerikan ekonomisinin çeşitli sektörlerine yayılır ve birçok tüketim malında fiyat artışlarıyla sıradan Amerikalılar için somut hale gelirse, yönetim, ekonomik etkisini hafifletmek ve önümüzdeki aylarda başlayacak ve yoğunlaşacak seçim kampanyalarında önemli bir faktör haline gelmesini önlemek için savaşı yeterince hızlı bir şekilde durdurmazsa, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerde ağır bir siyasi bedel ödeyecektir. Şu ana kadar bu olumsuz etki Trump'a gerçek bir baş ağrısı verecek kadar yayılmadı.

Cumhuriyetçi üyeler, Başkan ile savaşın devamı konusunda açıkça anlaşmazlığa düşmeye başlarsa, o zaman Trump yönetimi için bu savaşla ilgili ciddi alarm zilleri çalacaktır

Bu nedenle, yönetimin karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, küresel petrol fiyatlarında yükselişe neden olan Hürmüz Boğazı'nın kapanması krizidir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Yönetim bu krizi çözemezse veya İran'ın boğazdan geçişini engellediği Körfez petrolünü telafi etmek için küresel piyasalara daha fazla petrol sağlayarak krizi hafifletmek için diğer alternatif önlemleri almakta başarısız olursa, bu savaşı sürdürme kapasitesi azalacak ve istenen siyasi hedeflere ulaşmadan savaşı bitirmek zorunda kalacaktır.

Bu önlemler arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin stratejik petrol rezervlerinin bir kısmını ve diğer büyük sanayileşmiş ülkelerin rezervlerini piyasaya sürmesi, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra ABD tarafından uygulanan Rus petrolüne yönelik ambargonun geçici olarak kaldırılması, son olarak da çoğu İran dışındaki uluslararası sularda depolanmış bulunan İran'ın yaklaşık 140 milyon varil petrolünün satışına izin verilmesi yer alıyor.

Cumhuriyetçi “muhalefet” bir uyarı zilidir

Cumhuriyetçi üyeler, Başkan ile savaşın devamı konusunda açıkça anlaşmazlığa düşmeye başlarsa, o zaman Trump yönetimi için bu savaşla ilgili ciddi alarm zilleri çalacaktır. Bu üyeler, Trump'ın kendisini eleştirenleri sert bir şekilde hedef alma eğilimi ve kendi seçim bölgelerindeki rakiplerine siyasi ve hatta mali destek sağlama isteği nedeniyle genellikle Trump ile alenen karşı karşıya gelmekten kaçınmaktadırlar.

vdfsvdfs
Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Yassamin Ansari, Washington'daki Capitol binası önünde, İran’da bir ilkokulun vurulması sonucu hayatını kaybeden öğrencileri ve öldürülen diğer sivilleri simgeleyen ayakkabı ve sırt çantalarından oluşan bir anıtın önünde konuşuyor, 18 Mart 2026 (AFP)

Bu nedenle, Cumhuriyetçilerin Trump'ın İran'daki savaşına yönelik kamuoyu önündeki eleştirileri nadirdir. Ancak birçok Cumhuriyetçi, özellikle Kongre üyeleri, bu savaşın devamına ilişkin çekincelerini öncelikle yönetimin diğer yetkilileriyle iletişim kurarak ve bu endişeleri Başkan’a iç kanallar aracılığıyla ileterek dile getiriyorlar.

Bu üyelerin asıl endişesi ve aynı zamanda çıkarlarını kendi çıkarları ile birleştirerek Trump'ı kazanmak için sahip oldukları en önemli koz, bu savaşın devamının ve olumsuz ekonomik etkilerinin ortaya çıkmasının, yaklaşan ara seçimlerde koltuklarını kaybetmelerine yol açacak olmasıdır. Bu, Trump'ın büyük ölçüde korktuğu bir kayıp çünkü Demokratların bir sonraki seçimlerde Kongre'nin her iki kanadına da hakim olması, siyasi ajandası için ölüm çanlarının çalması anlamına geliyor. Kısacası, Cumhuriyetçilerin bu savaşa karşı duydukları hoşnutsuzluk kamuoyuna yansıdığında, Trump'ın İran ile olan savaşı askeri olarak kazanması ve siyasi hedeflerine ulaşması durumunda bile, başkanlığını siyasi olarak kaybetme yolunda olduğu anlamına gelir. Trump'ın şu anda oynadığı kumar budur.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.