Kızıldeniz’in askerî meseleye konu olması ve güvenlik ile ekonomide jeopolitik kesişmeler

İran’ın başta ABD’nin olmak üzere ticaret gemilerine yönelik saldırıları tepkiye neden oluyor.

 Husiler, 12 Aralık’ta Norveç bayrağı taşıyan MT Strinda gemisine düzenlenen saldırının sorumluluğunu üstlendi. (AFP)
Husiler, 12 Aralık’ta Norveç bayrağı taşıyan MT Strinda gemisine düzenlenen saldırının sorumluluğunu üstlendi. (AFP)
TT

Kızıldeniz’in askerî meseleye konu olması ve güvenlik ile ekonomide jeopolitik kesişmeler

 Husiler, 12 Aralık’ta Norveç bayrağı taşıyan MT Strinda gemisine düzenlenen saldırının sorumluluğunu üstlendi. (AFP)
Husiler, 12 Aralık’ta Norveç bayrağı taşıyan MT Strinda gemisine düzenlenen saldırının sorumluluğunu üstlendi. (AFP)

Halid Hamade

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırısının kanlı sahnesine Kızıldeniz’deki İsrail ve ABD gemilerine yönelik saldırılar da dahil oldu. Bu gelişme üzerine silahlı çatışmanın bölgesel olarak yayılması ve deniz yollarının güvenliğinin tehdit altına girmesi yönündeki endişelerin ciddiyeti arttı. Husi isyancılar yaptıkları açıklamalarda, ‘Gazze’ye yönelik İsrail saldırısı durana kadar’ İsrail’in gemilerini ve çıkarlarını hedef almaya devam edeceklerini belirttiler. Ayrıca ‘İsrail gemilerine koruma sağlayan askerî birliklerin de meşru hedef olarak görülecekleri’ konusunda uyardılar.

İsrail’in Gazze’de başlattığı savaş, Kızıldeniz’deki istikrarı baltaladı. Böylece dünyanın (Süveyş Kanalı istikametinde yılda yaklaşık 23 bin geminin geçtiği) en önemli deniz koridoruna yönelik bu saldırıların oluşturduğu tehdit, Tahran’ın Lübnan’daki, Irak’taki ve Suriye’deki vekilleri üzerinden idare ettiği diğer açık cepheleri geride bırakıyor.

Birinci olarak: Kızıldeniz’in artan önemine dair

Çin’in Bir Kuşak Bir Yol girişiminde önemli bir bağlantı halkası olarak artan önemi Kızıldeniz’i son on yılda jeopolitik rekabetin merkezine yerleştirdi. Böylelikle altyapıya yönelik yatırım Cibuti’den Akdeniz’e doğru genişledi ve başka birçok aktif ülkenin yanı sıra Batı’nın ve Çin’in askerî varlığı gelişti.

Mısır, 2021 yılında Berenice Deniz Üssü’nü inşa etti. Çin’in şu an Kuşak ve Yol Girişimi’nin bir parçası olan Port Sudan Konteyner Limanı’nı tekrar elverişli hale getirmesi ve genişletmesiyle Mısır’ın güneyindeki Sudan’da da limanlar gelişti. Şehirde ayrıca, Port Sudan’daki lojistik hizmetlere katılmak suretiyle Kızıldeniz’in orta kesiminde bir rol almak isteyen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de faaliyet gösteriyor. BAE, güneyde Babülmendeb’deki Yemen adalarını kontrol ediyor ve kuzeyde Kızıldeniz kıyısındaki konumunu güçlendirecek şekilde Süveyş Körfezi ile Süveyş Kanalı’nın altyapı projesinin yüzde 49’unu elinde bulunduruyor. Buna karşılık Sudan, Kızıldeniz’deki Sevakin Limanı’nın kullanışlı hale getirilmesi ve sivil ve askerî gemileri desteklemek üzere bir askeri liman inşa edilmesi için 2018 yılında Türkiye ile 99 yıllık bir anlaşma imzaladı. Bu da Ankara’ya bölgesel bir zemin sağladı.  

Ticari gemilere yönelik Husi saldırıları, jeopolitik rekabetin sıcak bir noktası olan Kızıldeniz’deki güvenliğin artan kırılganlığını gözler önüne serdi.

Güneyde Eritre limanları da bölgesel ve küresel bir ilgiye mazhar oldu. Nitekim BAE, Yemen’deki Husi karşıtı askerî faaliyetleri desteklemek için Eritre’de bir üs inşa ediyor. Aynı şekilde Moskova da 2018 yılında Eritre’de bir lojistik merkez kurulacağını duyurdu. ABD de deniz filosunu orada inşa etti.

Suudi Arabistan Krallığı da bölgedeki ilişkilerini güçlendirdi. Zira Kızıldeniz bölgesinin istikrarı, Vizyon 2030’un dayandığı birçok Suudi kalkınma planı için oldukça önemli. Üstelik Hürmüz Boğazı üzerinden petrol ihracatına alternatif olarak Kızıldeniz’deki Yanbu boru hattı istasyonu da Suudi Arabistan için çok önemli bir tesisi temsil ediyor.

csdv
CMA CGM şirketine ait Palais Royale gemisi, 16 Aralık’ta Kızıldeniz’deki seferlerinin durdurulduğunu açıkladı. (AFP)

Stratejik düzeyde Bir Kuşak Bir Yol girişimine alternatif olarak geçtiğimiz eylül ayında açıklanan ve Kızıldeniz’in rolünü tamamen atlayan Hindistan, Ortadoğu ve Avrupa Arasında Ekonomik Koridor (IMEC) girişimi, kıyıyı paylaşan ülkelere varoluşsal bir ekonomik zorluktan çok daha fazlasını getirdi ve Kızıldeniz’in istikrarının önceliğini ikinci plana attı. Hindistan’ı Arap Yarımadası’na bağlayan bir doğu koridoru ile Avrupa’ya bağlayan bir kuzey koridorundan oluşan bu girişim, her ne kadar Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler Bir Kuşak Bir ve Yol girişimine imza atmış olsa da Çin’in girişiminden bağımsız birçok bölge ülkesinin ilgisini çeken önemli bir jeopolitik adımdır. Bu koridor, Hindistan’dan Avrupa mal sevkiyatının süresini yüzde 40 oranında azaltacak. Ayrıca Suudi Arabistan’ın küresel bir lojistik merkez olarak konumlanmasına ve BAE ile Hindistan arasında kapsamlı bir ekonomik ortaklığın meydana gelmesine de yardımcı olabilir.

İkinci olarak: İran’ın hırsları ile Washington’la kesişmeler arasında Husi saldırıları

Ticari gemilere yönelik Husi saldırıları, jeopolitik rekabetin sıcak noktası olan Kızıldeniz’deki güvenliğin artan kırılganlığını gözler önüne serdi. Gazze’ye yönelik savaş ise ABD’nin, Avrupa’nın ve bölgenin, Kızıldeniz’de yeniden canlanan İran nüfuzu konusundaki ortak endişelerinden hareketle, bölgesel stratejilerinin köşe taşı olan Kızıldeniz’de İsrail-Körfez iş birliğine dayalı daha kapsamlı bir bölgesel güvenlik yapısı geliştirerek, bu zorlukların üstesinden gelme çabalarını baltaladı.

ABD bu doğrultuda 2021-2022’de İsrail ile bazı Körfez ülkeleri arasında Kızıldeniz’de ortak deniz tatbikatları düzenlemiş ve İsrail’in Ortak Deniz Kuvvetleri’ne dahil olmasının yolunu açmıştı. Ayrıca Tiran ve Sanafir adalarının Mısır’dan Kızıldeniz’e ulaşımı kontrol eden Suudi Arabistan’a devredilmesine dönük diplomatik çabalara da öncülük etti.

ABD Donanması, Kızıldeniz’deki saldırılara nasıl yaklaştı?

Husilerin ticari gemilere birçok kez saldırmasının ardından ABD’li yetkililer, ‘ABD’nin uluslararası müttefikleri ve ortaklarıyla tam koordinasyon içinde tüm uygun cevapları değerlendireceğini’ belirtti. Deniz alanının güvenliği şu an, deniz saldırılarına bir dizi tepki kaydeden çok uluslu ortak deniz kuvvetlerinin sorumluluğunda.

19 Ekim’de USS Carney gemisi, Kızıldeniz üzerindeki uluslararası hava sahasında üç füzeye ve 15 insansız hava aracına karşı koyarak Kızıldeniz boyunca kuzeye doğru ilerledikleri esnada SM-2 tipi karadan havaya füzeler aracılığıyla düşürdü. Pentagon’dan yapılan bir açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Bu operasyon, Ortadoğu’da inşa ettiğimiz ve bu önemli bölgedeki ortaklarımızı ve çıkarlarımızı korumak için gerektiğinde kullanımına hazır olduğumuz entegre hava ve füze savunma yapısının bir sunumu gibiydi.” 

USS Carney, Kızıldeniz üzerindeki uluslararası hava sahasında Yemen’deki Husilerin kontrol ettiği bölgelerden harekete geçen bir insansız hava aracıyla geçen ayın 29’unda çarpıştı. Kaza, Babü’l-Mendeb Boğazı yakınlarında meydana geldi.

Bir aydan az bir süre sonra USS Hudner gemisi, Yemen’den gönderilen bir insansız hava aracını Kızıldeniz üzerine düşürdü. Daha sonra Hudner, Yemen’deki Husilerin kontrol ettiği bölgelerden harekete geçen ve Kızıldeniz semalarında uçan çok sayıda tek yönlü saldırgan insansız hava aracını imha etti. ABD Donanması güçlerinin konuşlandırılmasına aldırış etmeyen Husi isyancılar, 19 Kasım’da Kızıldeniz’den geçmekten olan Bahamalar bandıralı Galaxy Leader gemisine helikopter saldırısı düzenledi. Gemi ve 25 kişiden oluşan mürettebatı halen Yemen’de rehin tutuluyor.  

Bir hafta sonra İran’ın insansız hava aracı Shahed 136, Hint Okyanusu’nda İsrail’e ait M/V CMA CGM Symi gemisine saldırdı. Ayrıca Malta bandıralı konteynır gemisi de hafif bir hasara uğramakla birlikte mürettebatında can kaybı meydana gelmedi.

26 Kasım’da silahlı bir grup adam, Yemen kıyısına yaklaşık 35 mil mesafede İsrailli Zodiac Group’a ait M/V Central Park tankerini ele geçirdi. Muhrip USS Mason, tankerin yardım çağrısına karşılık verdi ve korsanlardan Liberya bandıralı geminin ve 22 kişilik mürettebatının serbest bırakılmasını talep etti. Korsanlar, tankeri serbest bırakırken Amerikan savaş gemisi de onları tutukladı. Bu saldırının ardından Husi isyancılar tarafından fırlatılan iki balistik füze, Amerikan muhribinin yaklaşık 10 deniz mili uzağına düştü.

USS Carney, Kızıldeniz üzerindeki uluslararası hava sahasında Yemen’de Husilerin kontrol ettiği bölgelerden gönderilen bir insansız hava aracıyla geçen ayın 29’unda çarpıştı. Kaza, Arap Yarımadası’nı Afrika Boynuzu’ndan ayıran Babü’l-Mendeb Boğazı’nın yakınlarında meydana geldi. Amerikan muhribi, hızlı bir savaş destek gemisi olan USNS Supply-T-AOE-6’ya ve bölgeye Amerikan askerî teçhizatı taşıyan ABD bayraklı bir başka ticaret gemisine eşlik ederken, İran yapımı insansız hava aracı KAS-04’ün yaklaştığını fark etti.

3 Aralık’ta USS Carney gemisi, Birleşik Krallık’a ait ve Bahamalar bayrağı taşıyan yük gemisi M/V Unity Explorer’a iki füzenin fırlatıldığı Kızıldeniz’in güneyinde Husi isyancıların saldırısına maruz kalmış üç ticari geminin yardım çağrılarına cevap verdi. 6 Aralık’ta ABD’li yetkililer, USS Mason gemisinin, Kızıldeniz’in güneyinde kendisine doğru gelen bir insansız hava aracını düşürdüğünü açıkladı. 10 Aralık’ta da Fransız firkateyni, iki insansız hava aracını düşürdü.

Ortadoğu’da konuşlandırılan ABD güçleri neler?

ABD, 7 Ekim’de İsrail ile Gazze arasında başlayan savaşın ardından Ortadoğu’da ve Akdeniz’de varlığını güçlendirdi, muhripler ve destek kruvazörleri eşliğinde Gerald R. Ford ile Dwight D. Eisenhower adlı uçak gemilerini gönderdi. Muhrip destek gemileri arasında füzeleri düşürebilen muhrip USS Carney, askerleri ve helikopterleri taşıyabilen USS Bataan ile USS Carter Hall ve USS Thomas Hudner yer alıyor.  

ABD, gemileri hedef alan saldırılara ve Husilerin İsrail’e yönelik balistik füze saldırılarına insansız hava araçlarını ve füzeleri düşürmek için Thomas Hudner ve Carney güçlerini kullanarak karşılık verdi. Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre söz konusu gemiler, yakın zamanda Umman Denizi’nde mevcut olan ve İran’ı saldırganlıktan caydırmak için gönderilen Ortak Görev Gücü 150 adlı bir başka gücün parçasıydı.

Peki, Ortak Görev Gücü 150 nedir?

Ortak Görev Gücü 150 (Combined Task Forcer 150), Ortadoğu’da çoğu çok uluslu olan beş deniz görevi grubundan biridir ve bölgedeki su yollarında devriye görevlerini dağıtma çabasının bir parçasıdır. Bu gruplar, ABD liderliğinde 38 ülkeden oluşan ve merkezi Bahreyn olan Ortak Deniz Görevi Güçleri (US-led, 38-nation Combined Maritime Task Forces) komutası altındadır.

Deniz Görevi Gücü, ABD liderliğindeki Irak işgali sırasında olduğu gibi geniş kapsamlı bir savaş başlatmak ile sivil gemileri korumak veya bir felakete müdahale etmek arasında değişen belirli görevlere sahip bir gemi grubudur. Bu görev grupları; Somali korsanlığı, terörizm, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı gibi tehditlerle yüzleşti.

2009 yılında korsan saldırıları devam ederken Birleşmiş Milletler yetkisiyle temeli Ortak Görev Gücü 151 olan yeni bir görev grubu kuruldu ve 20 ülke gemiler ve uçaklarla katkı sağlama sözü verdi.

Ortadoğu’daki deniz güçlerinin yetenekleri neler?

Ortak Deniz Görev Gücü 150, 1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşı sırasında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline karşı oluşturulan uluslararası koalisyonun bir parçası olarak bölgeye gönderilen ilk gruptu. Çatışmanın ardından bu güç, bölgede kaldı ve daha sonra balistik füze ve uyuşturucu kaçakçılığının ve o dönemde Kızıldeniz’in birincil güvenlik tehdidi haline gelen Somalili korsanların saldırılarının durdurulmasında önemli bir rol oynadı. Hızla genişledi ve 2002 yılında İspanya, Almanya ve Japonya, 2005 yılında da sırayla Pakistan, Fransa ve Birleşik Krallık gemileri eklendi.

xscvf
CMA CGM şirketine ait Palais Royale gemisi, 16 Aralık’ta Kızıldeniz’deki seferlerinin durdurulduğunu duyurdu. (AFP)

ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra bölgesel tehditlerin artması, Görev Gücü 151’in oluşturulmasına yol açtı. Kanada’nın da dahil olduğu bu grup, el-Kaide örgütüne karşı görevlere katıldı. Hemen hemen aynı zamanlarda ABD Donanması’na bağlı Görev Gücü 152, Umman Denizi’nde farklı zamanlarda Ürdün, Bahreyn ve Kuveyt liderliğinde bölgesel komutanları ve bir deniz filosunu içeren ortak güç haline geldi.

2009 yılında korsan saldırıları devam ederken Birleşmiş Milletler (BM) yetkisiyle Ortak Görev Gücü 151’i esas alan yeni bir görev grubu kuruldu ve 20 ülke gemiler ve uçaklarla katkı sağlama sözü verdi. O zamandan beri bu görev grupları; Kızıldeniz’i, Umman Körfezi’ni, Aden Körfezi’ni ve Hint Okyanusu’nu çeşitli bölgelere ayırdı ve her biri ilgili bölgenin güvenliğini üzerine aldı. Bu sayede Somalili korsan saldırılarının azalarak, yılda 100’den fazla iken bugün nadir görülür hale geldi.  

Nisan 2023’te Mısır’ın yakın zamanda liderliğini üstlendiği Ortak Deniz Görevi Gücü’ne yeni bir görev grubu katıldı. Kızıldeniz’de, Babü’l-Mendeb’de ve Aden Körfezi’nde devriye gezmek için kurulan Görev Gücü 153, Bahreyn’de konuşlanmış ABD Beşinci Filosunun Koramirali liderliğindeki 39 ülkelik bir koalisyonun parçasıdır. Mayıs ayında da çok uluslu eğitim çalışmalarına yoğunlaşmak üzere bir başka görev gücü (154) oluşturuldu.

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşı devam ederken Ortadoğu’daki Çin savaş gemilerinin sayısı, bu ayın başında altıya ulaştı. Çin Savunma Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamaya göre mayıs ayından bu yana bölgede düzenli operasyonlar gerçekleştiren 44’üncü Deniz Görev Gücü, Umman’ı ziyareti sırasında Umman Donanması’yla ortak bir eğitimi tamamladı. Ardından Kuveyt’e bir dostluk ziyaretine başladı. Çin görev gücüne ait olan ve bir güdümlü füze muhribi, bir firkateyn ve bir tedarik gemisinden oluşan savaş gemileri limana demirledi.

İnsansız hava araçlarıyla ve balistik füzelerle gerçekleşen Husi saldırılarına karşı koymak için belirli savunmalar gerekiyor.

Üçüncü olarak: ABD niçin yeni bir görev gücü oluşturuyor?

Ortadoğu’da halihazırda iki büyük Amerikan uçak gemisi ve destek gemileri dahil olmak üzere beş deniz görev gücünün var olması, ABD ile müttefiklerinin bölgede deniz yeteneklerinden yoksun olmadığı anlamına geliyor. Bununla birlikte Washington’ın başka bir seçeneğe yönelme kararının ardında birden fazla sebep olabilir. Teknik açıdan yeni görev grubunun, Ortadoğu’da korsanlık veya kaçakçılıkla mücadele gibi belirli görevleri yerine getirmek üzere oluşturulan deniz güçlerine benzer şekilde, Kızıldeniz’deki sevkiyat yollarını korumak için detaylı bir şekilde tasarlanması gerekiyor. Ayrıca ABD’nin Husilere karşı tek başına ya da İsrail’le birlikte gireceği bir askerî misilleme operasyonuna sürüklenmekten kaçındığını dikkate alırsak, insansız hava araçları ve balistik füzeler kullanılarak gerçekleştirilen Husi saldırılarına karşı koymak için yüksek irtifa füze savunma sistemiyle donatılmış gemiler gibi belirli savunma güçleri de gerekiyor. Jeopolitik açıdan bu gücün yeteneklerinin artırılmasında en büyük rolü oynayacak olan ABD’nin bölge ülkelerine ve bu güçten faydalanan Avrupa ülkelerine karşı hayata geçirmek istediği ekonomik ve siyasi taahhütler ve ortaklıklar olduğuna şüphe yok.

scvd
Yemenli silahlılar ve arkalarında görülen Galaxy Leader gemisi (Reuters)

Yemen Özel Elçisi Tim Lenderking bu hafta Doha’da düzenlenen bir konferansta, ABD’nin mevcut uluslararası deniz görev gücünü genişletip, bazı kaynakları seyrüsefer özgürlüğünü korumaya tahsis edilen bir uluslararası koalisyona dönüştürmeyi hedeflediğini söyleyerek, “Washington’da Husileri gerilimi durdurmaya sevk edecek gerekli adımlara ilişkin çok aktif bir değerlendirme yapılıyor” dedi ve gruba 19 Kasım’da ele geçirdikleri Galaxy gemisinin mürettebatını serbest bırakma çağrısı yaptı. Lenderking, Washington’ın genişletilmiş koalisyona katılmak için iletişime geçtiği diğer ülkeleri veya sayısını belirtmekten kaçındı. Bununla birlikte bu koalisyonun ‘mümkün olan en geniş koalisyon’ olması gerektiğini ifade etti.

Bu bağlamda Dışişleri Bakanlığı’nın telefon görüşmesine dair yaptığı açıklamaya göre ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, geçen hafta Husi saldırılarının deniz güvenliği için oluşturduğu tehdidi ele aldı. Bu noktada mevcut görev grubunun parçası olmayan Çin’in, Kızıldeniz yolunu yoğun bir şekilde kullandığını ve Husilerin ana hamisi olan İran üzerinde etkinliğe sahip olduğunu belirtmek gerekir.

ABD’nin Yemen’deki Husi milislerin Gazze’yi destekleme bahanesiyle artırdığı askerî gerilime verdiği ‘orantısız’ tepki, Washington’ın kendini tutmasının ve yerel önlemlerle yetinmesinin ardında yatan sebepleri sorgulatıyor.

Ortak deniz gücü kurulmasında ABD’nin bir çıkarı var mı?

ABD’li yetkililerin bir kısmı, Kızıldeniz’deki ticari sevkiyatı korumak için Ortak Deniz Kuvvetleri’nin gözetiminde altıncı bir deniz görev gücü oluşturulması gerektiğine dikkat çekti. Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’a göre ABD, Kızıldeniz’de ticari sevkiyatın güvenli geçişini sağlayacak ve eşlik edecek yeni bir görev gücü oluşturmak için pek çok müttefikiyle görüşmelerde bulunuyor. Ortak Genelkurmay Başkan Yardımcısı, koalisyona ait savaş gemilerini ve saldırı tehdidi altındaki diğer ticari gemileri savunmak için Ortak Deniz Kuvvetleri tarafından alınan önlemlerin, uluslararası ticareti korumak ve bölgesel deniz çevresinde kurallara dayalı düzeni yeniden sağlamak için meşru ve gerekli olduğunu ve başlangıç olarak yedi ülkenin bunun için gerekli güçlerin temin edilmesini önerdiğini belirtti.

Bununla birlikte ABD’nin Yemen’deki Husi milislerin Gazze’yi destekleme bahanesiyle tırmandırdığı askerî gerilime ve Irak ile Suriye’deki saldırılarına verdiği ‘orantısız’ tepki, bu saldırıların gerek deniz güvenliği gerekse bölgenin istikrarı için oluşturduğu tehlikelere rağmen Washington’ın kendini tutmasının ve ortaya konan tehditleri etkili bir şekilde ele almayan yerel önlemlerle yetinmesinin ardında yatan sebeplere dair birçok soru işareti doğuruyor. Bu sorular, ABD’nin Kızıldeniz’in istikrarı ve güvenliği için gösterdiği ilgideki samimiyetine ve Washington’ın bu koridorla temel bir şekilde bağlantılı bölge ekonomilerinin gelişmesine ilişkin tutumuna dair endişelere evriliyor.

Washington’ın bu önemli su yolunu korumak üzere çok uluslu deniz gücünü genişletmek için istediği bedel nedir? ABD’nin tutumu, İpek Yolu’na taş koyma ve Arap Yarımadası üzerinden Avrupa’ya ulaşan Hint Yolu projesine daha fazla şans tanıma bağlamında ek bir unsur teşkil ediyor mu? Amerikan önlemlerinin sınırlılığının ardında, ABD-İran çıkarları arasındaki buluşma noktaları var mı?  Biri Doğu Akdeniz’de, diğeri Basra Körfezi’nde olmak üzere bölgede en az iki vurucu uçak gemisi grubu konuşlandıran ABD’nin askerî gücü, ona bel bağlayanların sandığından daha mı zayıf?

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Gölge koridorlar: Yaptırım anlaşmaları ve Afrika'nın serveti BAE'den nasıl geçiyor?

Milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor (Reuters)
Milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor (Reuters)
TT

Gölge koridorlar: Yaptırım anlaşmaları ve Afrika'nın serveti BAE'den nasıl geçiyor?

Milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor (Reuters)
Milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor (Reuters)

İnci Mecdi

Var olmaması gereken gemiler açık denizlerde seyir halinde. Bu gemiler, izleme cihazlarını kapatarak gölgelerde seyrediyor. Sahipleri paravan şirketlerin arkasına saklanıyor ve yaptırım uygulanan petrol, kaynağı bilinmeyen mineral maddeler ve nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen yükleri taşımak için seferler arasında isimlerini değiştiriyorlar.

Denizcilik uzmanları tarafından ‘gölge filo’ olarak adlandırılan bu gemiler, küresel denizcilik endüstrisinde gizlice büyüyor ve karşılıklı anlaşma ile birden fazla rota kullanıyor. Son yıllarda yayınlanan birçok uluslararası raporda ortaya çıktığı üzere, bu rotaların çoğunun merkezinde Körfez bölgesi, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer alıyor.

Bin ton uranyum

Araştırmacılar ve yaptırım uzmanları son yıllarda, gölge filonun unsurlarının BAE'den faaliyet gösteren tüccarlar, komisyoncular ve şirketlerle nasıl kesiştiğini belgeledi. Yaptırım uygulanan petrolün Afrika altınlarına yönlendirilmesinden, yeniden ihracat merkezleri aracılığıyla küresel pazarlara giren yüksek değerli emtialara kadar, 250 milyon dolar değerinde bin ton uranyumun da olduğu yeni bir sevkiyat Afrika'nın kalbinde ortaya çıktı. Ancak Nijer ve Fransa arasındaki yasal anlaşmazlık nedeniyle alıcı bulamıyor. Uzmanlar, Nijer'de iktidardaki askeri cuntanın, geçtiğimiz yıl haziran ayında Fransız devletine ait nükleer enerji şirketi Orano'nun varlıklarını kamulaştırdıktan sonra el koyduğu sevkiyat için alıcı bulma kabiliyetini sorgularken, BAE merkezli bir şirket sevkiyatla ilgilendi.

İngiliz gazetesi Financial Times'a göre Nijer Maden Bakanı Sayın Ousmane Abarchi, BAE merkezli Axia Power şirketinin ilgilendiğini açıklarken, “Onlarla görüşmelerimiz devam ediyor” dedi. Nijer'in herhangi bir tercihi olmadığını vurgulayan Abarchi, ancak, sevkiyatın gerçek varış noktası hakkında şüphe uyandıran ise pek tanınmayan bir şirket olan Axia Power'ın yönetiminde Rusya’nın resmi nükleer enerji şirketi Rosatom'un eski bir üst düzey çalışanının yer alması. Ancak bu kişi, LinkedIn hesabında şirketten Ağustos 2025'te ayrıldığını belirtiyor.

Rusya, yaptırım uygulanan petrolü kaçırmak için gölge filosunu kullanıyor (Getty)Rusya, yaptırım uygulanan petrolü kaçırmak için gölge filosunu kullanıyor (Getty)

Gözlemciler, Rusya'nın bu anlaşmayı kazanma olasılığının yüksek olduğunu düşünüyorlar. Almanya merkezli Konrad Adenauer Vakfı'nın (KAS) Mali Uzmanı Ulf Laessing’e göre sıradan bir alıcı Fransız tarafının hemen yasal işlem başlatacağına inanıyor. Laessing, “Bunu satın almak için haydut bir devlet gerekir” ifadesini kullandı.

Nijer, azalan hazinesini doldurmak için acilen bir anlaşma yapmaya ihtiyaç duyuyor, ancak liderliğe yakın bir kaynak, Rusya'ya fazla yakınlaşmanın ters tepebileceğinin farkında olduklarını söyledi. Ülke ordusunun, Fransız şirketi Orono tarafından onlarca yıldır işletilen uranyum madenlerini ele geçirmesinin ardından Batı ile gerilimin daha da artacağına dair endişeler, Nijer'i, yaptırım altındaki Rus petrolünün satıldığına benzer şekilde, uranyumunu satmak için bir aracı bulmaya itiyor olabilir. Nijer, nükleer santraller için yakıt üretmek için kullanılan işlenmiş uranyum konsantresi olan ‘sarı pasta’ olarak bilinen bir tür uranyum ihraç ediyor. Bu uranyum, silah programlarında kullanılmak üzere zenginleştirilebilir. Ordu, 2023 yılında iktidarı ele geçirmeden önce Nijer, Avrupa'daki enerji santrallerinde kullanılan doğal uranyumun dörtte birini tedarik ediyordu.

Afrika altını

Nijer'in uranyumu bizi başka bir değerli metalin hikayesine geri götürüyor. Afrikalı uzmanlar ve yetkililer, Afrika altınının büyük miktarlarının yasal ya da kaçak olarak Dubai'den geçtiğini söylüyor. Bern'deki sivil toplum örgütü Swissaid'in daha önceki bir uyarısına göre, bu kanlı ticaretten elde edilen kârlar, Sudan'ın Faşir kentinde suçlar ve zulümler işleyen HDK'yı destekleyen BAE’deki gelişen altın merkezi aracılığıyla alıcı bulmaya devam ediyor.

Swissaid, son bulgularının “BAE'nin kaçak Sudan altınının başlıca varış noktası olarak rolünü” doğruladığını söylüyor. Bu bulgu, geçtiğimiz yıl mayıs ayında yayınlanan Afrika altını hakkındaki raporunda belgelendi. Londra merkezli Chatham House Araştırma Enstitüsü’ne göre milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor.

Sudan'ın Cenevre'deki Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Hasan Hamid, geçtiğimiz yıl kasım ayında düzenlediği basın toplantısında “HDK güçlerine silah tedarikçisi iyi biliniyor. Ne yazık ki bu ülke BAE'dir” açıklamasında bulunurken, Abu Dabi savaş suçları işlemekle suçlanan HDK’yı desteklediği ve silahlandırdığı yönündeki uluslararası iddiaları reddediyor.

The Sentry tarafından yapılan son araştırma, Dubai merkezli şirketleri HDK finansörlerinin yararına yasadışı Sudan altınlarının aklanmasıyla ilişkilendirdi. 2022 ile 2024 yılları arasında, küresel finans suçlarını izleyen Finansal Eylem Görev Gücü (FATF), Dubai altın piyasasının yasadışı finansal akışlara katkısı nedeniyle BAE'yi gri listesine dahil etti.

Gana’nın 229 ton altını

Swissaid tarafından hazırlanan başka bir rapor, Gana'nın hızla gelişen altın madenciliği sektöründe kaçakçılık nedeniyle her yıl milyarlarca dolar gelir kaybettiğini ve bu altının büyük bir kısmının BAE’ye aktığını ortaya koydu. Raporda Gana'nın, altın ihracatı ile ilgili ithalatı arasında sadece beş yıl içinde 229 metrik tonluk yani 11,4 milyar dolarlık büyük bir ticaret açığı olduğu ve kaçak altının çoğunun Dubai'ye gittiği ortaya çıktı.

Bunun sadece buzdağının görünen tarafı olduğunu vurgulayan Ulf Laessing, “Dubai'de elle taşınan altın beyan edilmesine gerek yok ve gayri resmi altın genellikle uçakla getiriliyor” diye belirtti. Laessing, Afrika'dan BAE'ye altın kaçakçılığı yapılan diğer şeffaf olmayan yöntemlere de dikkati çekti.

Swissaid raporunda, Gana altınının çoğunlukla Togo'ya kaçırıldıktan sonra Dubai'ye ulaştığı, bazı altın külçelerinin ise sınırın geçirgenliğinden yararlanarak Burkina Faso üzerinden Mali'ye ulaştığı belirtildi.

Reuters'ın haberine göre Gana'nın madencilik düzenleme kurumundaki üst düzey bir yetkili, Swissaid'in bulgularını ‘ortak bilgi’ olarak nitelendirdi.

BM tarafından geçtiğimiz yıl mayıs ayında yayınlanan bir rapor, gayri resmi madencilik faaliyetlerinin Sahra altı Afrika'da 10 milyondan fazla insana geçim kaynağı sağladığını, ancak giderek organize suç ve silahlı çatışmaların finansmanında bir kanal haline geldiğini belirtiyor.

Kaçak sermaye

Oxford Üniversitesi'nin geçtiğimiz ocak ayında yayınladığı bir araştırma, Afrikalı elitlerin ve şirketlerin ‘kaçak sermaye için güvenli liman’ olarak başta Dubai, Singapur ve Hong Kong olmak üzere Asya'daki finans merkezlerine giderek daha fazla yöneldiklerini ortaya koydu.

Sermaye kaçırma, Afrika ekonomilerine büyük zararlar veriyor. BM verilerine göre kıta her yıl 88 milyar dolardan fazla kayıp yaşıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İsviçre gibi geleneksel finans cenneti ülkeler düzenleyici ve finansal kontrollerini sıkılaştırdıktan sonra, bu üç Asya finans merkezi bu fonlar için giderek daha fazla cazip hale geldi. Hatta “Afrika için en hızlı büyüyen ve en önemli sınır ötesi bağlantılar” arasına girdi.

Paris Siyasi Bilimler Akademisi (Sciences Po) siyaset bilimi profesörü ve Oxford Üniversitesi'nde kıdemli araştırmacı olan Ricardo Soares de Oliveira tarafından hazırlanan çalışmada, Asya'daki finans merkezleri arasında Dubai'nin, sadece kıtadaki büyük BAE şirketlerinin varlığıyla değil, aynı zamanda yasadışı finansal akışlar ve emtia temelli kara para aklamada oynadığı rolle de Afrika ile olan derin finansal bağları nedeniyle açıkça öne çıktığı belirtiliyor.

Rusya'da petrol kaçakçılığı

Uydu haritalarında, bu sahne ara sıra tekrarlanıyor. Öyle ki bir gemi kıyı yakınlarında izleme sistemlerinden kayboluyor, ardından günler sonra binlerce kilometre uzakta yeniden ortaya çıkıyor. Kargo belgeleri ve rotası değiştiriliyor, ödemeler hızı ve esnekliği ile tanınan finans merkezlerindeki aracılar vasıtasıyla yapılıyor. İngiliz gazetesi Financial Times'ın cuma günü yayınladığı bir araştırma raporu, özel bir e-posta sunucusundaki teknik bir hata sayesinde, bağımsız gibi görünen ancak Rusya’nın petrol ticaretinde koordineli bir şekilde faaliyet gösteren 48 şirketten oluşan bir ağın izinin sürülebildiğini ortaya çıkardı. Bu şirketlerin çoğu BAE merkezli olarak faaliyet gösteriyor.

Soruşturma, aynı sunucuyu kullanan 442 elektronik alan adı tespit etti ve alan adlarını Rusya ve Hindistan'daki gümrük kayıtlarıyla karşılaştırarak, bu kuruluşların 90 milyar dolardan fazla değerde petrol ihraç ettiğini ortaya çıkardı.

Soruşturma ayrıca bu şirketlerin çoğunun BAE'de kayıtlı olduğunu ve serbest bölgelerin, yaptırımlardan kaçınmak ve hızla değiştirilen kısa ömürlü şirketler kurmak için kullanıldığını gösterdi.

BAE, aracı şirketlerle yapılan anlaşmalar ve ham petrolün genel isimler altında yeniden sınıflandırılması yoluyla, sevkiyatların yönünü değiştirme ve petrolün menşeini gizleme konusunda bir geçiş noktası olarak da öne çıkıyor. Bazı sevkiyatlar ülkenin limanlarından veya orada kayıtlı ticari yapılar üzerinden geçerek, özellikle ABD'nin Rosneft ve Lukoil'e ABD yaptırımları uygulandıktan sonra gerçek kaynağı tespit etmeyi zorlaştırdı. Nakliye uzmanları, bu mekanizmaların, gölge filoların kullanımı ve gemi isimleri ile yöneticilerin değiştirilmesinin yanı sıra, fiyat sınırlamalarını ve Batı'nın yaptırımlarını atlatmak ve Rus petrolünün pazarlara akışını sürdürmek için entegre bir sistem oluşturduğuna inanıyor.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Ortadoğu'da Amerikan savaş davulları yeniden çalıyor

USS Gerald Ford uçak gemisi, Akdeniz'deki Girit adasının Suda Körfezi'nde demirlemiş durumda, 24 Şubat 2026 (AFP)
USS Gerald Ford uçak gemisi, Akdeniz'deki Girit adasının Suda Körfezi'nde demirlemiş durumda, 24 Şubat 2026 (AFP)
TT

Ortadoğu'da Amerikan savaş davulları yeniden çalıyor

USS Gerald Ford uçak gemisi, Akdeniz'deki Girit adasının Suda Körfezi'nde demirlemiş durumda, 24 Şubat 2026 (AFP)
USS Gerald Ford uçak gemisi, Akdeniz'deki Girit adasının Suda Körfezi'nde demirlemiş durumda, 24 Şubat 2026 (AFP)

Elie Kuseyfi

İran'a karşı Amerikan askeri saldırısını geciktiren tek şeyin, sanki zaten gerçekleşmiş ve hedeflerine ulaşmış gibi, etkilerinin tamamlanması olduğu açıkça ortaya çıktı. Bunun dışında, saldırı bir zaman meselesi ve görünüşe göre hiçbir sebeple, hatta son günlerde ve haftalarda Donald Trump'ı saldırıyı başlatmadan önce durup on, yüz veya bin kere saymaya iten sebeplerle bile ertelenmesi söz konusu değil. Bu sebepler arasında İran'ın Nicolás Maduro Venezuelası ya da Saddam Hüseyin Irakı olmaması da yer alıyor. Bu nedenle, savaşın uzayacağı ve Amerika Birleşik Devletleri ve bölge içinde çok sayıda yankısı olacağı korkusu var. Mühimmatta, özellikle de İsrail'in geçen haziran ayındaki savunmasında kullanılan, Ukrayna'ya da gönderilen ve üretim sorunları yaşanan önleme füzelerinde bir yetersizlik de yaşanabilir.

Buna ilave olarak, Dini Lider Ali Hamaney'in tehdit ettiği gibi bu “uyarı saldırısının” bölgesel bir savaşı tetiklemesi korkusu da var. Trump da bu tehdide “Ne olacağını göreceğiz” diyerek meydan okumuştu. Ancak ABD Başkanı, İran'a, daha doğrusu Hamaney'e karşı bir “zafer” elde etmeden yarı yoldan geri dönemeyeceğine ikna olmuş gibi görünüyor. Muhtemelen, 2003’teki Irak işgalinden bu yana benzerinin konuşlandırılmadığı bir askeri gücü bölgede kullanmaktan kaçınmanın maliyetinin, özellikle de ABD ara seçimleri yaklaşırken, kullanmanın maliyetinden daha büyük olduğuna ikna olmuş durumda. Trump bu saldırıyı, kritik bir seçim fırsatı (aksi değil) olarak düşünüyor da olabilir.

Yani, ABD’nin savaş hazırlıkları artık tamamlandı, geriye sadece “başlama saati”ni beklemek kaldı. USS Gerald R. Ford uçak gemisi, Yunanistan'ın Girit adasına ulaşarak, onlarca savaş uçağı, bombardıman uçağı, yakıt ikmal uçağı ve füze savunma bataryasıyla birlikte USS Abraham Lincoln'e katıldı. Haberler, bu askeri yığınağın ABD hava kuvvetlerinin küresel konuşlanma kapasitesinin yüzde 40 ila 50'sini temsil ettiğine ve “ABD’nin daha önce hiç bu kadar gücü kullanmadan konuşlandırmadığına” işaret ediyor. Ayrıca, ABD Başkanı pazartesi akşamı Truth Social platformundan yaptığı paylaşımda, Genelkurmay Başkanı General Dan Keane'in İran'a saldırı düzenlenmesine karşı yaptığı uyarılarla ilgili haberleri ve raporları yalanladı. Haberler Keane'in, mühimmat ve müttefiklerden destek eksikliği ve ABD kuvvetleri için olası önemli riskler nedeniyle böyle bir saldırıya karşı çıktığını aktarmışlardı. Bu yalanlamayla Trump, yönetimi içindeki tartışmaya İran rejimine karşı askeri bir saldırı düzenleme lehine son noktayı koyuyor gibi görünüyordu.

Bugün Amerikan sözlüğünde teslimiyet, her şeyden önce, İran rejiminin 47 yıllık tarihinde ikinci kez “zehri yudumlamaya” hazır olduğunu ilan etmesi demek; zehri ilk kez 1980'lerin sonunda Irak ile ateşkesi kabul ederek yudumlamıştı

Bundan önce, ABD Özel Temsilcisi Steve Wittkof, Donald Trump'ın Tahran'ın neden henüz “teslim olmadığını” sorguladığını açıklamıştı. Bu, İran'a bu son fırsatı değerlendirmesi ve mevcut Amerikan mantığına göre, İran rejimini “zorunlu teslimiyete” zorlayacak askeri bir saldırıdan önce “gönüllü teslimiyeti” kabul etmesi için açık bir davetti.

Trump'ın İran'a askeri saldırı düzenleme seçeneğine meyilli olduğunun göstergelerinden biri de Washington'un gerekli olmayan diplomatlara Beyrut'tan ayrılmaları direktifini vermesi ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun İsrail'e yapmayı planladığı hafta sonu ziyaretini gelecek ayın başına ertelemesidir.

Dahası, New York Times gazetesinin sızdırdığı “Trump'ın İran'ı nükleer programından vazgeçmeye zorlamak için sınırlı bir saldırı düşündüğü ve saldırı başarısız olursa rejimi devireceği” yönündeki bilgiler, esasen “İran sorunu” ile başa çıkmakla ilgili mevcut seçenekleri tartışan bir Beyaz Saray toplantısının tutanaklarıydı. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu sadece gazetecilik açısından bir sansasyon haber değildi; İran liderliğine, muhtemelen önümüzdeki perşembe Cenevre'de olacak son fırsatı değerlendirmesi için doğrudan bir mesajdı. Buna göre ya nükleer konuda ciddi tavizler verip “sembolik bir zenginleştirme” oranını kabul etmeli ya da Tahran, Trump'ın uzun süreceğinden korkmadığı bir askeri harekat için hazır olmalıdır. New York Times'ın sızdırdığı bilgiler, Trump'ın savaşın uzun sürmesinden korkmadığını, aksine İran “teslim olmazsa” kendisi ile aylarca, belki de ikinci ve son döneminin geri kalanında, aşamalı olarak sürecek bir savaş olasılığını dışlamadığını gösteriyor. Amerikan gazetesinin haberine göre Trump, yakın danışmanlarına, diplomasi başarısız olursa önümüzdeki aylarda İran'a karşı büyük bir saldırı başlatacağını veya Tahran'ı nükleer programından vazgeçmeye zorlamak için kısa, açılış niteliğinde bir saldırı düzenleyeceğini bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago kulübündeki görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago kulübündeki görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)

Bugün Amerikan sözlüğünde teslimiyet, her şeyden önce, İran rejiminin 47 yıllık tarihinde ikinci kez “zehri yudumlamaya” hazır olduğunu ilan etmesi demek; zehri ilk kez 1980'lerin sonunda Irak ile ateşkesi kabul ederek yudumlamıştı. Gelgelelim, Irak ile sekiz yıllık savaş İran rejiminin sosyal, siyasi ve askeri temellerini sağlamlaştırdıysa, ABD ile bir savaş, bu rejimi en azından “yumuşatılmış İslami versiyonu” ile yeniden üretecektir.

Ancak, dikkat çekici olan şu ki, önemli ve mesaj yüklü Amerikan sızıntılarına karşılık, İran sızıntıları da en az onlar kadar önemli ve anlamlı; sanki İran rejiminin kendi isteğiyle bir geçiş evresine girdiğini doğruluyor gibi. Nitekim Fransız Le Figaro gazetesi, bilgili kaynaklara dayanarak, eski İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin, protestoların zirveye ulaştığı 8-9 Ocak gecesinde baskıların başlamasından kısa bir süre önce, rejim içinde Dini Lideri görevden almaya yönelik bir harekete öncülük ettiğini belirtti. Kaynaklar, bu girişimin başarısız olduğunu, çünkü toplantıda hazır bulunan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani'nin desteğini alamadığını ifade etti.

Dini Lider ve oğlu Mücteba da dahil olmak üzere İran liderliğinin hedef alınması, geniş bir askeri seçenek yelpazesinin parçası olarak Trump'a sunulan senaryolar arasındaydı

Bu haber, New York Times gazetesinin, protestolar ve Dini Lider başta olmak üzere İran liderliğine yönelik suikastlar da dahil olmak üzere, ABD ile artan savaş olasılığının gölgesinde, Dini Lider'in, en güvendiği adamlarından biri olan Laricani'yi ülkeyi yönetmekle görevlendirdiğini bildirmesinin ardından geldi. Cumartesi günü Axios sitesi de bilgi sahibi olduğunu söylediği kaynaklara dayanarak, Dini Lider ve oğlu Mücteba da dahil olmak üzere İran liderliğinin hedef alınmasının, geniş bir askeri seçenek yelpazesinin parçası olarak Trump'a sunulan senaryolar arasında yer aldığını bildirdi.

Gazete, adlarını vermediği altı üst düzey İranlı yetkili, 3 Devrim Muhafızı üyesi ve iki eski diplomatın, Laricani'nin ülkenin geniş çaplı protestolar ve ABD askeri saldırısı tehditleriyle karşı karşıya kaldığı ocak ayı başından beri hassas siyasi ve güvenlik dosyalarını etkin bir şekilde yönettiğini söylediğini aktardı. Bu arada, İran medyası da Ayetullah Humeyni'nin ölümünün ardından 1989'da göreve gelen Dini Lider'in yerine bir halef atama çabaları hakkındaki spekülasyonları körükledi.

 İran Parlamentosu Eski Başkanı Ali Laricani, cumhurbaşkanlığı seçimleri için kayıt belgelerini gösteriyor, Tahran, 31 Mayıs 2024 (AFP)İran Parlamentosu Eski Başkanı Ali Laricani, cumhurbaşkanlığı seçimleri için kayıt belgelerini gösteriyor, Tahran, 31 Mayıs 2024 (AFP)

Bütün bunlar, İran iktidar yapısı içinde bir tür “hareketliliğe” veya daha doğrusu, olanların Laricani'ye yönetim gücünün devredilmesinden başka bir şey olmadığına işaret ediyor. Bu, “fırtına geçene” kadar geçici bir icraat olmaktan ziyade, büyük olasılıkla kalıcı bir icraat olacaktır. Yine bu, “Cenevre süreci”ne paralel bir yol izliyor gibi görünen Ali Laricani liderliğinde İran rejiminin gidişatında yeni bir aşamanın duyurusu niteliğindedir. Kendisi büyük olasılıkla Umman ve belki de Katar'ın arabuluculuğuyla Amerikalılarla siyasi müzakereler yürütüyor ve bu müzakereler, Washington'un “yeni rejimi” tanımasını sağlamayı da içeriyor.

Peki, bu gerçekleşecek mi? Amerikan iç kaygılarından bölgesel endişelere kadar, İran meselesini çevreleyen karmaşıklıklar göz önüne alındığında, bu sorunun cevabı şüphesiz zor. Ancak, İran rejiminin şahin kanadından ve son protestoların bastırılmasını denetleyen Laricani'nin hem içeride hem de dışarıda rejimin meşruiyetini yeniden inşa edebileceğini hayal etmek de aynı derecede zor. Bu kesinlikle Trump'ın İran’dan beklediği türden bir “teslimiyet” değil, aksine İran rejiminin tarihinin en zayıf döneminde elde ettiği bir zafer olacaktır. Bu ise Donald Trump “teslimiyet” kelimesini yeniden tanımlamadığı sürece, mevcut bölgesel ve uluslararası iklimde gerçekleşmesi pek olası görünmeyen bir paradoks.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Ulusa Sesleniş'te Trump'tan üçüncü dönem şakası

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusa Sesleniş konuşmasında bunun "Üçüncü dönemim olması gerek" diye espri yaptı (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Ulusa Sesleniş konuşmasında bunun "Üçüncü dönemim olması gerek" diye espri yaptı (Reuters)
TT

Ulusa Sesleniş'te Trump'tan üçüncü dönem şakası

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusa Sesleniş konuşmasında bunun "Üçüncü dönemim olması gerek" diye espri yaptı (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Ulusa Sesleniş konuşmasında bunun "Üçüncü dönemim olması gerek" diye espri yaptı (Reuters)

Brendan Rascius 

ABD Başkanı Donald Trump, salı akşamı yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında, üçüncü döneminin ortasında olması gerektiğine dair espri yaptı.

79 yaşındaki Cumhuriyetçi başkan, Temsilciler Meclisi salonunda toplanan meclis üyelerine, kabine üyelerine ve Yüksek Mahkeme yargıçlarına, "İkinci dönemimin ilk yılı... Üçüncü dönemim olmalıydı" dedi.

Bu, Trump'ın, eski Başkan Joe Biden'a kaybettiği 2020 seçiminin kendisinden "çalındığını" kanıt olmadan ima ettiği son olaylardan sadece biri.

Geçen yıl göreve döndüğünden beri başkan, Anayasa'nın 22. maddesi başkanların iki dönemden fazla görev yapmasını yasaklamasına rağmen, üçüncü bir dönem için aday olma fikrini de defalarca dile getirdi.

Martta NBC News'a 2028'de aday olma konusunda "şaka yapmadığını" söylemiş ve "Birçok insan bunu yapmamı istiyor" diye eklemişti.

Ekimde Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, Kongre Demokratlarıyla yaptığı bir toplantıda "Trump 2028" şapkalarının Oval Ofis'teki çalışma masasına yerleştirildiğini söylemişti.

Aralık ayında Beyaz Saray'da düzenlenen bir resepsiyonda Trump, İsrail asıllı Amerikalı mega bağışçı Miriam Adelson'ın kendisine 2028'de anayasaya aykırı bir üçüncü dönem için aday olması karşılığında 250 milyon dolar teklif ettiğini öne sürmüştü.

Ancak zaman zaman bu kuşkulu olasılık hakkında karışık sinyaller verdi.

Ekimde Air Force One'da tekrar aday olup olmayacağı sorulduğunda gazetecilere, "Bunu yapmayı çok isterim. Şimdiye kadarki en iyi rakamlarıma sahibim" demişti. Ancak daha sonra 2028'de aday olmanın "fazla kurnazca" ve "yanlış" olacağını söylemişti.

Üçüncü bir dönem için aday olmayı tamamen masadan kaldırıp kaldırmadığı sorulduğunda Trump şu yanıtı vermişti:

Masadan kaldırmıyor muyum? Yani, siz söyleyin.

Independent Türkçe,independent.co.uk/news/world/americas/us-politics