‘Büyük Çöküş’ün yıldönümünde Sovyetler’in Arap dünyasındaki mirası

Kremlin'de Rus bayrağının göndere çekilmesinin üzerinden 32 yıl geçti

Sara Gironi Carnevale
Sara Gironi Carnevale
TT

‘Büyük Çöküş’ün yıldönümünde Sovyetler’in Arap dünyasındaki mirası

Sara Gironi Carnevale
Sara Gironi Carnevale

Sami Mubayyıd

1991 yılında dünya, Noel kutlamalarıyla meşgulken, Kremlin kubbesinden Sovyet bayrağı son kez indirildi ve yerine bugün bildiğimiz Rusya bayrağı yerleştirildi. Ertesi gün Yüksek Sovyet veya ondan geriye kalanlar Sovyetler Birliği'ni resmen feshetti. Sovyet lideri Mihail Gorbaçov 25 Aralık 1991'de görevinden istifa etti ve iktidarı halefi 59 yaşındaki Boris Yeltsin'e devretti.

Arap dünyası bu haberi karışık duygularla karşıladı. Çoğu insan aşırı derecede şaşkınlık ve inançsızlık içindeydi. Ancak bazı liderler bunu kendileri için bir lütuf olarak değerlendirdi. Bu liderler arasında aralarında ülkesi çoktan Sovyetlerden ayrılan ve kendisini ABD'nin yörüngesine yerleştiren Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek de vardı. Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed bu sonu öngörmüştü ve yıllar süren düşmanlığın ardından kapılanı ABD'ye açtı. Tanıdığı Sovyetler Birliği'nin büyük bir çöküşün eşiğinde olduğunu fark ettikten sonra, Kuveyt'i kurtarmak için ABD liderliğindeki koalisyona açıkça katıldı. Suudi Arabistan Krallığı gibi diğer Arap ülkeleri, 1926'dan bu yana Moskova ile tam diplomatik ilişkiler kuran ilk ülke olmasına rağmen komünist imparatorluk için tek bir damla gözyaşı dahi dökmediler. Ancak Sovyetlerin komünizmi teşvik etmeye başlaması ve böylece Arap ve İslam dünyasında ateizmi teşvik etmesiyle ilişkileri hızla bozulmaya başladı. Sovyetler 1938 yılının Mart ayında Riyad'la ilişkileri düzeltmeye çalıştı ancak Kral Abdulaziz bunu reddetti ve iki ülke arasındaki ilişkiler tamamen koptu. Sovyetler Birliği'nin resmi çöküşünden 15 ay önce, 1990 yılının Eylül ayına kadar hazırlanmamıştı.

Ancak kimse, hatta ABD'deki politikacılar bile, bunun o kadar hızlı gerçekleşmesini beklemiyordu. Dışişleri Bakanı James Baker'ın söylediğine göre, 25 Ekim 1991 tarihinde erken bir saatte bir not teslim aldı ve bu notta "Tanıdığımız Sovyetler Birliği artık yok. Amacımız çöküşü mümkün olduğu kadar barışçıl hale getirmek olmalı” yazıyordu.

Hayatını Sovyetler Birliği'ni parçalamak için çalışarak geçiren Baker'ın selefi Henry Kissinger, önemli kitabı ‘Diplomasi’de şu ifadeler yer alıyordu: “Sovyet imparatorluğu aniden sınırlarının ötesine genişlediğinden daha hızlı çöktü.”

Arap meselelerine son ciddi Sovyet müdahalesi, Gorbaçov ve o zamanki ABD Başkanı George H. W. Bush'un 1991'de Madrid Barış Konferansı'na başkanlık etmeleriydi. Gorbaçov'un varlığının tamamen sembolik olduğu açıktı.

Ancak, uzun süre Irak'taki Saddam Hüseyin ve Libya'daki Muammer Kaddafi gibi Rusya'nın Arap müttefikleri, Sovyetlerin geçmişte birçok zorluğun üstesinden geldiğini düşünerek, o dönemin zorluklarına karşı da ayakta kalabileceklerine dair çok yanlış bir inanca sahip kaldılar. Nitekim Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı'ndan ve Soğuk Savaş sırasında ABD'nin önderlik ettiği izolasyon yıllarından sağ kurtulmuş, 1953'te Joseph Stalin'in ölümünün üstesinden gelmeyi başarmış ve kendisini bir süper güce dönüştürmüştü. Arap meselelerine son ciddi Sovyet müdahalesi, Gorbaçov ve ardından ABD Başkanı George H.W. Bush'un 30 Ekim 1991'de Madrid Barış Konferansı'na başkanlık etmeleriydi. Ancak Madrid'deki Kraliyet Sarayı'ndaki herkes için Gorbaçov'un varlığının tamamen sembolik olduğu açıktı. Madrid'de kararı veren Gorbaçov değil Amerikalılardı. Filistinlileri Ürdünlü bir heyetin parçası olarak katılmaya ikna etmek için gönderilen özel güvence mektubundan daha açıklayıcı bir şey olamaz. Bu mektubu Ruslar değil, yalnızca Amerikalılar imzaladı.
 

Fotoğraf Altı:  Sovyet lideri ve geleceğin Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, 1990'da (Getty Images)
Sovyet lideri ve geleceğin Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, 1990'da (Getty Images)

Genellikle devlet tarafından yönetilen Arap gazeteleri, daha önce Sovyetler Birliği'nin yörüngesinde olan ülkelerde, yani Doğu Avrupa'nın her yerinde art arda gerçekleşen devrimler konusunda çoğu durumda sessiz kaldı. Bunlar anlatılırken her zaman bu devrimlerin ABD tarafından yaratıldığını anlatılırdı. Estonya, 16 Kasım 1991'de Sovyetler Birliği'nden, daha sonra tam bağımsızlığını kazanan Litvanya'dan ve Gürcistan'dan bağımsızlığını ilan ettiğinde tek kelime yazılmadı. Kazakistan, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından on gün önce, 16 Aralık'ta bağımsızlığını ilan eden son ülke oldu. Berlin Duvarı 1989 yılının Kasım ayında yıkıldı, bu da Doğu ve Batı Almanya'nın resmi olarak yeniden birleşmesiyle sonuçlandı. Arap televizyonu, daha sonra, geri dönüşü olmayan bir oldu bitti haline gelinceye kadar ve fiilen gerçekleşirken bundan bahsetmedi.

Araplar uyarı ve sinyalleri görmezden geldi

Aylar boyunca Sovyetler, Arap müttefiklerine Sovyetler Birliği'nden beklentilerini küçümsemeleri için sinyal üstüne sinyal gönderdi ve kibarca himaye günlerinin bittiğini ifade etti. Gorbaçov, 1987 yılının Kasım Filistin lideri Yaser Arafat'la buluştuğunda, ona açıkça "Ortadoğu'da ABD ile çok fazla rekabet ve çatışmaya girdik. O aşama artık bitti" dedi. Arafat gülümsedi ve mesajı tam olarak anlamayarak aklına bir not aldı. Moskova 1976'da bir Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ofisi açmıştı ve 1978 yılının Kasım ayında ona diplomatik statü verdi. Gorbaçov, bunun o dönemde tarih haline gelmiş gibi göründüğünü iddia etti.

Pek çok Arap, bu kadar umut bağladıkları güçlü Sovyet imparatorluğunun yok olacağına inanmayı reddetti. Hızla sona yaklaşıyordu.

Gorbaçov ayrıca, 1987 yılının Aralık ayında Moskova'da tam bir onurla kabul edilen Ürdün Kralı Hüseyin ve ardından 1990 yılının Mayıs ayında Hüsnü Mübarek gibi ABD'nin Arap dostlarına da ulaştı. İkincisi, eski Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır'ın döneminden bu yana biriken borçlar olan toplam 3 milyar ABD doları tutarındaki Mısır borçlarının yeniden planlanmasını sağladı. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal da Moskova'yı 1988 yılının Ocak ayında ve ardından Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesinin ardından resmi olarak yeniden ilişkiler kurduğu 1990 yılının Eylül ayında olmak üzere iki kez ziyaret etti. Diplomatik alışverişin yanı sıra durgunluktan muzdarip olan Rusya ekonomisini kurtarmak amacıyla 4 milyar dolarlık bir Suudi kredisi verildi.

Ardından, Kuveyt'in işgalinden bir ay sonra, 5 Eylül 1990'da Gorbaçov ile Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz arasında Moskova'da yapılan tarihi toplantı geldi. Gorbaçov, "ABD’nin çıkarlarının tehdit edilmesi durumunda güce başvurmaya hazır olduğunu biliyoruz ve biz Sovyetler Birliği olarak bunu önlemek için hiçbir şey yapamayız" dedi. Aziz şok oldu ve şöyle dedi: "En azından manevi olarak yanımızda olacağınızı umuyorduk." Gorbaçov omuzlarını silkti ve başka tarafa baktı. Söyleyecek başka bir şeyi yoktu.

Ancak pek çok Arap, bu kadar umut bağladıkları güçlü Sovyet imparatorluğunun hızla sona ereceğine inanmayı reddetti. 1989 yılının Ekim ayında Gorbaçov, Moskova'da ‘Perestroyka ve Üçüncü Dünya’ başlıklı bir konferans düzenledi ülkesinin pek çok müttefikine ülkesinin yaşadığı zor durumu anlayacaklarını umarak anlattı. Rus akademisyenlerden biri kamuoyuna Sovyet ekonomisinin içinde bulunduğu korkunç durumu açık ve ayrıntılı bir şekilde anlattı. Kıdemli Filistinli lider George buna yanıt verdi: “Çok şey başardınız ve bu sizin için bir gurur kaynağı olmalı. Başardıklarınızın değerini küçümsüyorsunuz ve iki süper güçten biri olma hakkından geri adım attığınızda yeteneklerinize olan güveninizi kaybediyorsunuz.”

Yeltsin ve Araplar

1991 yılının Aralık ayına gelindiğinde, Sovyetler Birliği'nin tarih kitaplarına girme yolunda uzun bir yola girdiği ve Arapların tanımadığı Boris Yeltsin adında bir adamın önderliğinde yeni bir devletin ortaya çıktığı herkes tarafından anlaşılmıştı. Yeltsin yönetimi altındaki Moskova, Arap dünyasından büyük ölçüde çekildi ve Ortadoğu'dan çok arka bahçesinde olup bitenlerle ilgilendi.

Yeltsin yönetimi altında Moskova, Arap dünyasından büyük ölçüde çekildi ve Ortadoğu'dan çok arka bahçesinde olup bitenlerle ilgilendi.

Yeltsin, Batı ile yeni bir sayfa açmaya öncelik vermesine rağmen, kısa süre içinde İslam dünyasının önemini fark etti. Sınırlarında ortaya çıkan 14 yeni devletin 6'sı Müslümandı. Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan, komünist rejimin baskısı altında bastırılmış olan İslam'ın yeniden canlanmasıyla karşı karşıyaydı.

Fotoğraf Altı: Kremlin'e Rus ve Sovyet bayrakları çekildi (Getty Images)
Kremlin'e Rus ve Sovyet bayrakları çekildi (Getty Images)

Yeltsin'e göre, bu eski uydu devletlerde hâlâ 25 milyon ‘Rus’ yaşıyordu ve onların Müslüman nüfusla ilgilenmek için etkili İslam ülkelerine ihtiyacı vardı, bu yüzden Suriye, Libya ve Irak gibi geleneksel müttefiklere başvurmak yerine yüzünü İran ve Türkiye'ye çevirdi.

İran ve Türkiye: Rusya'nın yeni dostları

İran ve Türkiye birdenbire Moskova'nın bölgedeki yeni en iyi dostlarından biri haline geldiler ve zaten Rusya'nın iki savaşta, birincisi Çeçenistan'da ve ikincisi Tacikistan'daki iç savaşla başa çıkmasına yardımcı oldular. Sonunda, Afganistan'daki Taliban rejimini de ele aldılar. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, Rusya'nın öfkesini kışkırtmamak için, Azerbaycan'ın bağımsızlığını Sovyetler Birliği'nin resmi olarak dağılmasının ardından tanıdı. 1994 yılının Aralık ayında başlayan Çeçenistan'ın Birinci Savaşı'ndan uzak durdu. Tacikistan'da siyasi bir çözüme ulaşılması için Rusya'ya yardım etti ve Afganistan'da Taliban hareketine karşı onlarla işbirliği yaptı. Ancak Çeçenistan'daki çatışmalar yoğunlaşınca İranlılar, Çeçenistan’ın bir ‘iç’ Rus meselesi olduğunu vurgulamaya devam ederken, kendilerini Rus politikasına karşı daha eleştirel olmaya mecbur hissettiler.

İran ve Türkiye birdenbire Moskova'nın bölgedeki yeni en iyi dostları haline geldiler ve Rusya'nın iki savaşla başa çıkmasına yardımcı oldular: Birincisi Çeçenistan'da, ikincisi ise Tacikistan'daki iç savaş.

Ancak Türkiye çok daha hassastı ama Yeltsin'in çizdiği kırmızı çizgiyi aşmamaya da dikkat ediyordu çünkü iki ülke arasındaki ticaret 1991'den o zamana yıllık 10 ila 12 milyar dolar arasında değişen devasa bir rakama ulaşmıştı. Sovyetlerin çöküşünün başlangıcında, dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Orta Asya'da bağımsızlığını yeni kazanan devletlere bir milyar dolardan fazla kredi sağlama sözü verirken, ülkesinin Azerbaycan'daki nüfuzunu genişletmeye çalıştı.

Türkler, büyük Müslüman nüfusa sahip olan eski Rus uydu devletlerinde bankacılık, eğitim ve ulaşım yatırımlarına başladı ancak Yeltsin'in Ankara'ya yönelik girişimleri nedeniyle bu yatırımlar zamanla yavaşladı.

Türk inşaat şirketleri, Rusya Duması'nda reform yapılmasına kadar Moskova'da anlaşmalar yaparak cazip hale gelirken, Moskova da Ankara'ya acil ihtiyaç duyduğu Rus gazını satıyordu. Ayrıca, Washington'un Kürt ayrılıkçılara karşı kullanılmasından korktuğu helikopterler de dahil olmak üzere, Amerikalıların Türkiye'ye satmayı reddettiği askeri teçhizatı da sattı.

Yeltsin ve İsrail

Hem Türkiye hem de İran ile ortaya çıkan yeni ittifaka paralel olarak Gorbaçov sonrası Rusya da İsrail ile iletişim kurmuş ve Moskova, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından yalnızca iki ay önce İsrail ile diplomatik ilişkilerini yeniden başlatmıştı. Gorbaçov, Araplara kendi pozisyonunu açıklamak üzere Dışişleri Bakanı Vekili Boris Pankin'i bölgeye göndererek ona şunu söyledi: “Arafat ve Kaddafi kendilerini dostumuz olarak adlandırıyor ama bunun nedeni yalnızca bizim geçmişe dönmemizi hayal etmeleridir.” Ancak, iki ülke arasındaki ilişki, Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar bir miktar gerginlikle devam etti. İsrail Dışişleri Bakanı Moşe Arens, Madrid Barış Konferansı'nın arifesinde yaptığı açıklamada, "Avrupa'da yaşanan olaylardan sonra, Sovyetler Birliği'nin hala ABD’ye eşit bir süper güç olduğu fikrini yeniden gözden geçirmek gerekiyor" dedi.

İsrail Çeçenistan'da Moskova'yı destekledi. Bunun aksine, 2000 yılında İkinci İntifada patlak verdiğinde Rus milletvekilleri İsrailliler yerine ‘radikal güçleri’ suçlama yönünde oy kullandı.

İsrail, Filistinlilere yaptıklarından dolayı sürekli eleştirildikten sonra, İran'a gelişmiş silah satışı konusundaki büyük anlaşmazlıklara rağmen birdenbire Rusya'nın Ortadoğu'daki önde gelen ticaret ortağı haline geldi. 24 Nisan 1994'te Başbakan Yitzhak Rabin Moskova'yı ziyaret ederek teknoloji transferi, kültür, eğitim, tıp ve turizm alanlarında 6 anlaşma imzaladı. 1995 yılının Ekim ayında İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Eli Dayan'ın şu sözleri aktarılmıştı: "Rusya'ya güvenimiz tam."

Fotoğraf Altı:  Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile Sovyet lideri Mihail Gorbaçov arasında 1985'te Kremlin'de yapılan görüşme (Getty Images)
Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile Sovyet lideri Mihail Gorbaçov arasında 1985'te Kremlin'de yapılan görüşme (Getty Images)

O zamana kadar iki ülke arasındaki ikili ticaret tüm zamanların en yüksek seviyesi olan yaklaşık 500 milyon dolara ulaşmıştı. İsrail, Çeçenistan'da Moskova'yı destekledi. Karşılığında, 2000 yılının Eylül ayında İkinci İntifada patlak verdiğinde, Rus milletvekilleri, Mescid-i Aksa ve çevresindeki şiddetin artmasından İsrailliler yerine ‘aşırılık yanlısı güçleri’ sorumlu tutmak için Rusya Federasyonu Duması'nda oy kullandılar.

Irak

Ardından, Yeltsin'in Amerikalıları ve İran'ı memnun etmek için terk etmeye karar verdiği, tarihsel olarak Moskova'ya dost bir ülke olan Irak ve Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile ne yapılması gerektiği konusu geldi. Irak'ın 1972'de Sovyetler Birliği ile 15 yıllık dostluk anlaşması imzalaması Washington'la ikili ilişkilerde gerginliğe yol açmıştı. Sovyetler iyi niyetle hareket ederek Bağdat'a silah ve yüzlerce danışman gönderdi. Ancak 1978 yılında, o zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan Saddam Hüseyin, Iraklı komünistlere karşı kampanyasına başladı. Bu, Ahmed Hasan el-Bekir'in yerine resmi olarak geçmesinden bir yıl önce ABD’ye doğru bir dönüşü işaret ediyordu.

Bağdat ile Moskova arasındaki ilişkiler 1990'da düzelmeye devam etmesine rağmen Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali konusunda Sovyetler Birliği'ne danışılmadı.

Her ne kadar Bağdat ile Moskova arasındaki ilişkiler o dönemde reform yolunda olsa da ancak Saddam Hüseyin'in 2 Ağustos 1990'da gerçekleşen Kuveyt işgali konusunda Sovyetler Birliği'ne danışılmadı. Ancak, Bağdat ve Moskova arasındaki ilişkiler o sırada iyileşme yolunda olsa da Sovyetler Birliği, Saddam Hüseyin'in 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgaliyle ilgili olarak bilgilendirilmedi. Sovyet liderleri, Irak'a giden silahlara karşı bir ambargo uygulamak için gerektiğinde güç kullanmayı sağlayan Birleşmiş Milletler kararını destekledi. Sovyet Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze anılarında şöyle yazdı: “Artık işbirliği ve etkileşime dayalı yeni bir dünya düzeni inşa edildiğine göre, saldırganlık eylemi gerçekleştirmek intihar demektir. Saddam Hüseyin'in bunu anlamaması mümkün değildi.”

Başkan Yeltsin, Irak konusunda çoğu insanın beklediğinden daha ileri gitti. Yaptırımları destekledi ve ABD öncülüğündeki ambargonun uygulanmasına yardımcı olmak için Basra Körfezi'ne iki savaş gemisi gönderdi. BM kararını desteklemesi karşılığında daha sonra Kuveyt'ten 1 milyar dolar, Suudi Arabistan'dan ise 4 milyar dolar krediyle ödüllendirildi.

1993 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Andrey Kozyrev, Kuveyt'i ziyareti sırasında eski ABD Başkanı George H.W. Bush'a yönelik başarısız bir suikast girişiminin ardından ABD'nin Irak'ı bombalamasını destekledi. Kozyrev, "Başkanları, hatta eski başkanları hedef almayı normal bir şey olarak göremeyiz. Bunu görmezden gelmek, devlet terörizmi politikasına destek vermek anlamına gelir" dedi. Bakan, Yeltsin ile birlikte kısa süre sonra, 21 Nisan 1995'te ezici bir çoğunlukla Irak'a yönelik yaptırımların kaldırılması lehinde oy kullanan Rus Duması ile çatışmaya girdi. Saddam bu fırsatı değerlendirdi ve Yeltsin yönetimini, petrol sektörünü geliştirmek ve Iraklı petrol uzmanlarını eğitmek amacıyla milyarlarca dolarlık bir anlaşmayla ülkesine dönmeye ikna etti. Rus şirketi ‘Lukoil’, Irak hükümetine vergi ödemek zorunda kalmadan, kârın yüzde 75'ini elinde tutarak Batı Kurna petrol sahasını geliştirmesi için çağrıldı.

Süper güç gibi davranma

1990'lı yıllar boyunca bir süper güç gibi konuşmaya ve davranmaya devam eden Rusya, hâlâ Sovyet tarihini tamamen terk edememiş, süper güçlerin kendilerine sadık devletlere gösterdiği özen ve desteği sağlayamamıştı. Ancak Arap komünistler, hayatlarının bir günü öyle ya da böyle Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşuna tanık olacakları konusunda iyimser kaldılar. Yeltsin'in başkanlığından aylar sonra, kıdemli Suriyeli komünist lider Halid Bekdaş şunları söyledi: “Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşu kolay olmayacak ama mümkün. Sovyetler Birliği ne biçimsel ne de yapısal olarak bir daha asla eskisi gibi olmayacak, ancak bir zamanlar onu şekillendiren ülkeler daha modern bir çatı altında birleşebilirler.”

Suriye Komünist Lideri Halid Bekdaş: Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşu kolay olmayacak ama mümkün

1992 yılının Ekim ayında Dışişleri Bakanı Kozyrev, Moskovskiye Novosti’de yayınlanan bir makalesinde Rusya'nın bir süper güç olarak kalmaya mahkum olduğunu yazdı. Halefi Yevgeny Primakov, Sovyet istihbaratının bir üyesiydi ve Arap meselelerinde büyük deneyime sahipti. Amerikan hegemonyasını dengelemek için çok kutuplu bir dünya ve Çin, Hindistan ve Arap dünyasındaki eski Sovyet müttefikleriyle daha güçlü ilişkiler kurulması çağrısında bulundu. Rusya'yı Ortadoğu'ya geri döndürmekle başladı; bu politika daha sonra Kremlin'i 1999'da Yeltsin'den devralan ve 2015'ten bu yana Ortadoğu'nun çoğunu devralan Vladimir Putin tarafından izlenecekti.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Trump: İran'da hedef alınacak "neredeyse bir şey" kalmadı

ABD Başkanı Donald Trump, 9 Mart 2026'da Miami, Florida'da gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 9 Mart 2026'da Miami, Florida'da gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
TT

Trump: İran'da hedef alınacak "neredeyse bir şey" kalmadı

ABD Başkanı Donald Trump, 9 Mart 2026'da Miami, Florida'da gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 9 Mart 2026'da Miami, Florida'da gazetecilere açıklama yaptı (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün, İran ile savaşın “yakında” sona ereceğini, çünkü “hedef alınacak pratikte hiçbir şey kalmadığını” söyledi.

Trump, Axios ile yaptığı kısa telefon görüşmesinde, "Bazı basit şeyler... Ben bitirmek istediğimde bitecek" diyerek, dün ABD'nin düzenlediği saldırılarda (Hürmüz Boğazı'nda) 16 mayın döşeme botunun imha edildiğini ve İran'ın planlarının bozulduğunu vurguladı.

ABD başkanı şöyle devam etti: “Savaş iyi gidiyor. Planladığımızdan çok daha ilerideyiz. İlk altı hafta içinde bile beklediğimizden daha fazla hasar verdik.”

Şöyle sürdürdü: “Onlar (İranlılar) gözlerini Ortadoğu'nun geri kalanına dikmişlerdi. 47 yıldır neden oldukları ölüm ve yıkımın bedelini ödüyorlar. Bedeli bu. Bu kadar kolay kurtulamayacaklar.”

Trump, operasyonunun büyük ölçüde hedeflerine ulaştığını kamuoyuna açıklamış olsa da ABD ve İsrail yetkilileri, çatışmaların ne zaman sona erdirileceğine dair herhangi bir iç talimat verilmediğini belirtiyor.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz yaptığı açıklamada, savaşın, “zaman sınırı olmaksızın, gerekli olduğu sürece, tüm hedeflerimize ulaşana ve kesin olarak kazanana kadar” devam edeceğini söyledi.

İsrailli ve Amerikalı yetkililer, en az iki hafta daha İran'a saldırı hazırlıkları yaptıklarını belirtiyorlar.


Harg Adası... İran’ın ‘dünyanın vurmaktan korktuğu’ zayıf noktası

İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)
İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)
TT

Harg Adası... İran’ın ‘dünyanın vurmaktan korktuğu’ zayıf noktası

İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)
İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)

ABD ve İsrail’in İran içindeki hedeflere yönelik yoğun saldırılarına rağmen, İran petrol ihracatının en önemli merkezi olan Harg Adası şu ana kadar saldırıların dışında kaldı. Uzmanlar, adanın hedef alınmasının küresel enerji piyasalarında ciddi bir çöküşe yol açabileceği uyarısında bulunuyor.

Harg Adası, Arap Körfezi’nde bulunan ve uzunluğu yaklaşık 8 kilometre olan mercan kökenli bir ada. İran ana karasından yaklaşık 43 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Ülkenin orta ve batı bölgelerindeki petrol sahalarından gelen boru hatlarının son noktası olan ada, İran petrol ihracatının ana terminali konumunda. Tesisler ilk olarak ABD’li petrol devi Amoco tarafından inşa edilmiş, ancak 1979’daki İran Devrimi sonrasında İran’ın kontrolüne geçmişti.

İran’ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı bu adadan gerçekleştiriliyor. Adadaki tesisler normalde günde 1,3 ila 1,6 milyon varil petrol sevkiyatı gerçekleştiriyor. Ancak yatırım bankası JPMorgan’a göre İran, ABD öncülüğünde olası bir saldırıya karşı önlem olarak şubat ortasında sevkiyat hacmini günde 3 milyon varile çıkardı. Banka ayrıca Harg Adası’nda yaklaşık 18 milyon varillik ek petrol stokunun bulunduğunu belirtti.

Washington’da adaya yönelik çeşitli senaryoların da gündeme geldiği ifade ediliyor. Axios internet sitesinin cumartesi günü yayımladığı bir habere göre ABD’li yetkililer, adanın askeri kontrol altına alınması seçeneğini de değerlendirdi.

George W. Bush döneminde Pentagon’da İran ve Irak konularında kıdemli danışmanlık yapan Michael Rubin, geçen hafta Beyaz Saray yetkilileriyle bu fikri görüştüğünü söyledi. Rubin, böyle bir adımın İran yönetimini ekonomik olarak felç edebileceğini belirterek, “Petrollerini satamazlarsa kamu çalışanlarının maaşlarını da ödeyemezler” dedi.

Şarku’l Avsat’ın İngiliz gazetesi The Guardian’dan aktardığı analizlere göre ise adanın hedef alınması, çatışma sonrasında kurulabilecek herhangi bir İran hükümetinin ekonomik geleceğini de zayıflatabilir. Uzmanlar, tesislerin son derece karmaşık yapıya sahip olması ve hızlı şekilde onarılamayacak olması nedeniyle petrol gelirlerinin yıllarca ciddi biçimde zarar görebileceğini belirtiyor.

Ancak bazı uzmanlar, adanın bombalanmasının ya da ABD güçleri tarafından kontrol altına alınmasının yalnızca İran’a zarar vermekle kalmayacağını, aynı zamanda küresel ekonomiyi ciddi bir dalgalanma sürecine sürükleyebileceğini belirtiyor. Böyle bir adımın, hâlihazırda yüksek seviyelerde bulunan petrol fiyatlarında kalıcı artışlara yol açabileceği ifade ediliyor.

Chatham House araştırma merkezinden Neil Quilliam, “Pazartesi günü 120 dolara ulaşan petrol varil fiyatının, Harg Adası hedef alınırsa 150 dolara kadar yükseldiğini görebiliriz. Bu ada küresel enerji piyasaları açısından son derece kritik” değerlendirmesinde bulundu.

Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher de Quilliam’ın görüşlerine katılarak, Harg Adası’nın yok edilmesinin ya da ciddi şekilde zarar görmesinin petrol fiyatlarında keskin bir sıçramaya yol açma riski taşıdığını ve bu artışın kısa sürede geri çekilmeyebileceğini söyledi.

Son ABD-İsrail saldırılarından önce İran’ın Harg Adası’ndan ihraç ettiği ham petrolün büyük bölümü Çin’e gönderiliyordu. Ancak küresel petrol piyasalarının birbirine bağlı yapısı nedeniyle, ihracatta yaşanacak kalıcı bir kesinti dünya genelinde fiyatları etkileyecek. Üstelik Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle çoğu Irak’tan gelen yaklaşık 3,5 milyon varil günlük petrol akışı da durma noktasına gelmiş durumda.

ABD’nin İran içinde ve çevresinde yaklaşık 5 bin hedefi vurmasına rağmen, şimdiye kadar ülkenin petrol altyapısını, özellikle de Harg Adası’nı hedef almaktan kaçındığı belirtiliyor.

İsrail ise cumartesi günü iki petrol rafinerisi ile iki depolama tesisine saldırı düzenledi. Bu saldırılar sonrasında Tahran’ın büyük bölümünde elektrik kesintileri yaşandı ve bazı sakinler durumu ‘felaket’ olarak nitelendirdi. Yoğun siyah duman başkentin üzerinde geniş bir alanı kapladı. Ancak o tarihten sonra petrol altyapısına yönelik yeni bir saldırı gerçekleşmedi.

Uzmanlar, Harg Adası gibi bir hedefe yönelik operasyonun büyük askeri güç gerektireceğini ve ciddi bir ekonomik gerilime yol açabileceğini belirtiyor. Bu nedenle söz konusu stratejik tesisin şimdiye kadar hedef alınmamasının, olası sonuçların büyüklüğüyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.


İran Devrim Muhafızları’nın etkisi ne zamana kadar sürecek?

 İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
TT

İran Devrim Muhafızları’nın etkisi ne zamana kadar sürecek?

 İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)

Alex Vatanka

İran, mevcut çatışmaya yapısal olarak zayıflamış bir halde girdi. Yıllarca süren yaptırımlar ekonomisine ciddi zarar verdi, bir zamanlar en önemli nüfuz araçlarından biri olarak kabul edilen bölgesel vekil güçler ağının etkinliği ise 7 Ekim 2023 saldırılarını takip eden İsrail saldırısından bu yana İsrail ve ABD ile ardı ardına yaşanan çatışmalar nedeniyle azaldı. İçeride, yıllarca süren baskı ve ekonomik gerilemenin ardından İslam Cumhuriyeti'ne karşı halkın hoşnutsuzluğu yoğunlaştı ve bu durum, Ali Hamaney'in reform taleplerini görmezden gelme konusundaki ısrarıyla daha da kötüleşti. Bu nedenle, birçok gözlemciye göre bu faktörler tek bir sonuca götürüyor; uzun süren bir savaş rejimin çöküşüne yol açabilir.

Ancak yapısal zayıflık, rejimin mutlaka çökeceği anlamına gelmiyor. Tarih genellikle bunun tam aksini gösterir: Dış baskı altında siyasi rejimler gücü, baskı uygulama ve hayatta kalmayı sağlama konusunda en kudretli olan tarafların elinde yoğunlaştırma eğilimindedir. Bunun örnekleri çoktur; Rus güvenlik servisleri, 1990'lar ile 2000'lerin başlarındaki Çeçen savaşları sırasında ve sonrasında önemli ölçüde nüfuz kazanarak Vladimir Putin'in yükselişinin önünü açmıştı. Benzer şekilde, Çin Komünist Partisi Kore Savaşı sırasında güvenlik aygıtını güçlendirerek, toplumu yabancı kuşatma olarak algıladığı şeye karşı seferber etmişti. İran örneğinde, savaş zamanında bu güç yoğunlaşmasından en iyi şekilde yararlanabilecek kurum İslam Devrim Muhafızları gibi görünüyor.

Savaşın İran içindeki güç dengesini nasıl yeniden şekillendirebileceğini anlamak için yalnızca görünen zayıflıklara odaklanmak yeterli değil, İslam Cumhuriyeti'nin üzerine kurulduğu kurumsal yapıyı da incelemek gerekir. Yaygın inanışın aksine, bu rejim Dini Lider Ali Hamaney kadar güçlü biri bile olsa hiçbir zaman tek bir kişiye dayanmamıştır. İran'da otorite, öncelikle Dini Liderlik Ofisi, dini kurum, güvenlik servisleri ve İslam Devrim Muhafızları gibi birbiriyle iç içe girmiş kurumlar arasında dağıtılmıştır. Bu yapı kısmen, liderlik geçiş dönemleri de dahil olmak üzere kriz zamanlarında rejimin sürekliliğini sağlamak için tasarlanmıştır.

Devrim Muhafızları’nın kökenleri bu mantığı açıkça somutlaştırmaktadır. Devrim Muhafızları, İslamcıların devrimden sonra iktidarı ele geçirmesinden sadece birkaç hafta sonra, Mart 1979'da, yeni siyasi rejimi iç ve dış düşmanlarından koruyacak bir araç olarak kuruldu. Sonraki on yıllar boyunca, ideolojik bir milis gücünden, önemli askeri yeteneklere sahip ve etkisini ekonomi, istihbarat ve bölgesel siyaseti kapsayacak biçimde genişleten en güçlü devlet kurumlarından birine dönüştü.

Hatta şimdi bile, Hamaney'in yokluğundaki geçici liderlik düzenlemeleri, rejimin direncini bir dereceye kadar ortaya koyuyor. İran Anayasası, iktidar boşluğunu önlemek için tasarlanmış mekanizmalar içerir. Geçici bir liderlik yapısı ve yeni bir Dini Liderin seçilmesinde Uzmanlar Meclisi'nin rolü de bu mekanizmalardandır. En önemlisi, ulusal güvenlik konularında gerçek otorite tek bir kişinin elinde değil, liderliği istikrarsızlık yaşadığı dönemlerde bile etkili kalan kurumlarda yoğunlaşmıştır. Devrim Muhafızları ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ve yakın zamanda kurulan Savunma Konseyi, istihbarat servisleriyle birlikte, devletin planlama ile baskı kapasitesinin omurgasını oluşturmaktadır.

Bu kurumsal çerçeve, rejimin ani çöküşüne dair herhangi bir tahmini zorlaştırıyor. Haberler ayrıca, ABD istihbaratının değerlendirmelerinin de benzer sonuçlara ulaştığına ve çok sayıda etki merkezi arasındaki güç dağılımı göz önüne alındığında, büyük ölçekli bir askeri harekatın bile İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüne yol açmayabileceği konusunda uyardığına işaret ediyor. Dolayısıyla temel soru sadece rejimin zayıflayıp zayıflamadığı değil, savaş ilerledikçe rejim içindeki güç dengesinin nasıl yeniden şekilleneceğidir.

Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın konumu öne çıkıyor. İran'da komşu ülkelere yönelik diplomatik söylemiyle ilgili son tartışmalar, savaş zamanında sivil otoritenin alanının ne kadar sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Pezeşkiyan, kendisini eleştirenlerin uzlaşmacı olarak değerlendirdiği bir dil kullandığında, siyasi kurum içindeki sertlik yanlıları ve milletvekilleri hızla tepki gösterdi. Bu, sadece konuşmasının tonuna itiraz değil, aynı zamanda cumhurbaşkanlığının İran'da stratejik karar alma yetkisinin olmadığının açık bir hatırlatıcısıydı. Bu yeni bir olgu değil, aksine Hamaney'in 36 yıllık iktidarı boyunca rejime eşlik eden ve yokluğuna rağmen bugün de devam eden bir özellik.

dfvgrt
Tahran'daki İslam Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Müzesi'nde sergilenen füzeler, 15 Kasım 2024 (Reuters)

Şimdiye kadar, Hamaney'in siyasi sahneden ani ayrılışı, cumhurbaşkanlığının somut bir şekilde güçlenmesine yol açmadı. Uygulamada, bu makamın ağırlığı büyük ölçüde sahibinin kişiliğine ve siyasi hırslarına bağlı olmayı sürdürüyor. Pezeşkiyan da diğer güç merkezlerine meydan okumaya veya karar almada daha bağımsız bir rol üstlenmeye pek istekli görünmüyor. Bu çekingenlik, bir dereceye kadar siyasi ihtiyatlılık içeriyor olabilir; çünkü Hamaney'in mirasından uzaklaşmaya yönelik aceleci bir girişim, merhum liderin dönemini karakterize eden ideolojik çerçeveye halen son derece sadık olan sertlik yanlılarını kışkırtabilir.

Savaş zamanlarında sivil otoritenin sınırları daha belirgin hale gelir. Cumhurbaşkanlığı kamuoyuna yönelik söylemi ve iletişim yöntemlerini etkileyebilir, ancak savaş, caydırma ve karşılık verme ile ilgili kararlar askeri ve güvenlik kurumlarının elinde kalır. Bu, diplomatik manevralar için mevcut siyasi alanı önemli ölçüde daraltır. Washington veya İsrail'e karşı daha uzlaşmacı olarak algılanan İranlı yetkililer, yalnızca siyasi marjinalleşme riskiyle değil, aynı zamanda direniş söylemine hâlâ bağlı güçlü kurumlardan sert bir tepkiyle de karşı karşıya kalma riskiyle yüzleşiyorlar.

Bu perspektiften bakıldığında, Devrim Muhafızları, çatışma ne kadar uzun sürerse etkisini o kadar genişletmek için iyi bir konumda görünüyor. Bu kısmen kurumsal konumundan kaynaklanıyor; zira o İran'ın füze gücünü denetliyor, asimetrik savaş stratejisinin önemli bir bölümünü yönetiyor ve Lübnan'daki Hizbullah gibi kalan bölgesel vekil ağlarıyla yakın bağları sürdürüyor. Ek olarak, Devrim Muhafızları, İran içinde geniş bir ekonomik ve siyasi altyapıya sahip. On yıllardır inşaat, enerji, telekomünikasyon ve finans sektörlerindeki varlığını pekiştirmiş ve artık askeri alanın çok ötesine uzanan paralel bir etki sistemi oluşturmuş bulunuyor.

İran'da cumhurbaşkanlığının stratejik karar alma yetkisi yok ve bu yeni bir olgu değil, aksine Hamaney'in 36 yıllık iktidarı boyunca rejime eşlik eden ve yokluğuna rağmen bugün de devam eden bir özellik

Savaşlar bu tür yapıları güçlendirme ve genişletme eğilimindedir. Devletler sürekli dış baskıya maruz kaldığında, karar alma merkezi yavaş yavaş kaynakları seferber etme, disiplini uygulama ve askeri müdahaleyi koordine etme konusunda en donanımlı kurumlara kayar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'da bu işlevlerin çoğunu Devrim Muhafızları yerine getiriyor. Çatışma devletin ekonomik ve askeri yeteneklerine daha fazla zarar verse bile, Devrim Muhafızları bu krizden daha da büyük bir iç etki ile çıkabilir. Bu durum büyük ölçüde savaşın süresine ve ABD ile İsrail'in, Devrim Muhafızları'nın tüm seviyelerdeki ve tüm operasyon alanlarındaki kapasitesini sistematik olarak hedef alma derecesine bağlı olacaktır.

Bununla birlikte, Devrim Muhafızları'nın artan nüfuzu, rejimin mutlaka temelden yeniden yapılandırılması anlamına gelmiyor, aksine daha ziyade İslam Cumhuriyeti'nin kendi içinde yapısal bir dönüşüm anlamına geliyor. Gündemde olan olası senaryolar arasında, rejimin kontrollü bir şekilde devam etmesi ve Hamaney'in yerine nispeten düşük profilli bir dini halefin atanması, gerçek karar alma gücünün ise kademeli olarak güvenlik odaklı bir liderlik koalisyonuna kayması da yer alıyor. Başka bir olasılık ise Devrim Muhafızları'nın hem ulusal güvenlik hem de ekonomi politikası üzerinde baskın bir etkiye sahip olduğu, daha militarize bir rejime kademeli geçiştir.

rtgtr
İsrail ordusu tarafından yayınlanan ve 28 Şubat'ta İran Dini Lideri'nin konutunda meydana gelen patlamayı gösteren videodan bir kare (AFP)

Bu sonuçlar, mevcut gidişattan tamamen kopmayı değil, son yirmi yıldır gelişen eğilimlerin hızlandırılışını temsil edecektir. İran İslam Cumhuriyeti, adım adım, din adamlarına olan bağımlılığını azaltıp güvenlik kurumlarına daha fazla bağımlı hale geldi. Ayrıca Devrim Muhafızları Ordusu'nun ekonomik genişlemesi, bölgesel siyasetteki artan rolü ve kilit devlet kurumları içindeki artan nüfuzu, İran siyasi sahnesini yeniden şekillendirdi. Uzun süreli bir savaş da bu eğilimi hızlandırabilir.

Bununla birlikte, bunların hiçbiri rejimin çöküşe karşı bağışık olduğu anlamına gelmiyor. Otoriter rejimler, iktidardaki elit içinde çatlaklar ortaya çıkmaya başlayana kadar genellikle birleşik görünürler. Bu tür rejimlerin karşı karşıya kalabileceği en büyük tehlike, yalnızca dış baskılarda değil, aynı zamanda rejimi korumakla görevli kurumlar arasındaki iç bölünmelerde de gizlidir. İran örneğinde, bilhassa Devrim Muhafızları içindeki gruplar arasında veya Muhafızlar ile derin devletin diğer baskıcı kurumları arasında gerçek bir güç boşluğu, güvenlik aygıtının kendi içinde bölünmeler gerektirecektir.

Lakin bu tür bölünmelerin yokluğunda, İslam Cumhuriyeti halen önemli bir direnme gücüne sahip olmayı sürdürüyor. Rejim, tam da bu tür bir meydan okumaya hazırlanmak için on yıllarını harcadı. Silahlı kuvvetler içindeki çoklu komuta yapısı, üst düzey komutanların ölümü durumunda bile operasyonların sürekliliğini sağlamak üzere tasarlanmış yardımcı rütbeler ve paralel komuta zincirleri, çok katmanlı istihbarat ağları ve askeri liderlik için önceden belirlenmiş halef planları, devletin saldırı altında bile işleyişinin devamını garanti altına almaya yönelik sistematik bir çabayı ortaya koyuyor.

de
1 Mart'ta bombardımandan sonra başkent Tahran’ın mahalleleri üzerinde yükselen dumanlar (AFP)

İronik bir şekilde, rejimi zayıflatmayı amaçlayan dış askeri baskı, en sert unsurlarını güçlendirebilir. İranlı liderler, savaşın sadece davranışlarını değiştirmeyi değil, devletin kendisini ortadan kaldırmayı amaçladığı sonucuna varırlarsa, herhangi bir uzlaşma çağrısı siyasi olarak maliyetli hale gelecektir. Bu koşullar altında, Devrim Muhafızları'nın İran'ın içsel birlik, direniş ve sıkılaştırılmış bir güvenlik kontrolü gerektiren varoluşsal bir mücadele içinde olduğu yönündeki anlatısı daha da güç kazanacaktır.

Bu nedenle, savaş İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüyle ​​sonuçlanmayabilir, aksine onu daha militarize bir biçime doğru itebilir. Zayıflamış bir İran, yaptırımlar altında etkili bir şekilde işleyebilen kurumlara dayanan, daha güvenlik odaklı, daha yoksul, daha izole ve daha bağımlı bir devlete dönüşebilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.