‘Büyük Çöküş’ün yıldönümünde Sovyetler’in Arap dünyasındaki mirası

Kremlin'de Rus bayrağının göndere çekilmesinin üzerinden 32 yıl geçti

Sara Gironi Carnevale
Sara Gironi Carnevale
TT

‘Büyük Çöküş’ün yıldönümünde Sovyetler’in Arap dünyasındaki mirası

Sara Gironi Carnevale
Sara Gironi Carnevale

Sami Mubayyıd

1991 yılında dünya, Noel kutlamalarıyla meşgulken, Kremlin kubbesinden Sovyet bayrağı son kez indirildi ve yerine bugün bildiğimiz Rusya bayrağı yerleştirildi. Ertesi gün Yüksek Sovyet veya ondan geriye kalanlar Sovyetler Birliği'ni resmen feshetti. Sovyet lideri Mihail Gorbaçov 25 Aralık 1991'de görevinden istifa etti ve iktidarı halefi 59 yaşındaki Boris Yeltsin'e devretti.

Arap dünyası bu haberi karışık duygularla karşıladı. Çoğu insan aşırı derecede şaşkınlık ve inançsızlık içindeydi. Ancak bazı liderler bunu kendileri için bir lütuf olarak değerlendirdi. Bu liderler arasında aralarında ülkesi çoktan Sovyetlerden ayrılan ve kendisini ABD'nin yörüngesine yerleştiren Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek de vardı. Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed bu sonu öngörmüştü ve yıllar süren düşmanlığın ardından kapılanı ABD'ye açtı. Tanıdığı Sovyetler Birliği'nin büyük bir çöküşün eşiğinde olduğunu fark ettikten sonra, Kuveyt'i kurtarmak için ABD liderliğindeki koalisyona açıkça katıldı. Suudi Arabistan Krallığı gibi diğer Arap ülkeleri, 1926'dan bu yana Moskova ile tam diplomatik ilişkiler kuran ilk ülke olmasına rağmen komünist imparatorluk için tek bir damla gözyaşı dahi dökmediler. Ancak Sovyetlerin komünizmi teşvik etmeye başlaması ve böylece Arap ve İslam dünyasında ateizmi teşvik etmesiyle ilişkileri hızla bozulmaya başladı. Sovyetler 1938 yılının Mart ayında Riyad'la ilişkileri düzeltmeye çalıştı ancak Kral Abdulaziz bunu reddetti ve iki ülke arasındaki ilişkiler tamamen koptu. Sovyetler Birliği'nin resmi çöküşünden 15 ay önce, 1990 yılının Eylül ayına kadar hazırlanmamıştı.

Ancak kimse, hatta ABD'deki politikacılar bile, bunun o kadar hızlı gerçekleşmesini beklemiyordu. Dışişleri Bakanı James Baker'ın söylediğine göre, 25 Ekim 1991 tarihinde erken bir saatte bir not teslim aldı ve bu notta "Tanıdığımız Sovyetler Birliği artık yok. Amacımız çöküşü mümkün olduğu kadar barışçıl hale getirmek olmalı” yazıyordu.

Hayatını Sovyetler Birliği'ni parçalamak için çalışarak geçiren Baker'ın selefi Henry Kissinger, önemli kitabı ‘Diplomasi’de şu ifadeler yer alıyordu: “Sovyet imparatorluğu aniden sınırlarının ötesine genişlediğinden daha hızlı çöktü.”

Arap meselelerine son ciddi Sovyet müdahalesi, Gorbaçov ve o zamanki ABD Başkanı George H. W. Bush'un 1991'de Madrid Barış Konferansı'na başkanlık etmeleriydi. Gorbaçov'un varlığının tamamen sembolik olduğu açıktı.

Ancak, uzun süre Irak'taki Saddam Hüseyin ve Libya'daki Muammer Kaddafi gibi Rusya'nın Arap müttefikleri, Sovyetlerin geçmişte birçok zorluğun üstesinden geldiğini düşünerek, o dönemin zorluklarına karşı da ayakta kalabileceklerine dair çok yanlış bir inanca sahip kaldılar. Nitekim Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı'ndan ve Soğuk Savaş sırasında ABD'nin önderlik ettiği izolasyon yıllarından sağ kurtulmuş, 1953'te Joseph Stalin'in ölümünün üstesinden gelmeyi başarmış ve kendisini bir süper güce dönüştürmüştü. Arap meselelerine son ciddi Sovyet müdahalesi, Gorbaçov ve ardından ABD Başkanı George H.W. Bush'un 30 Ekim 1991'de Madrid Barış Konferansı'na başkanlık etmeleriydi. Ancak Madrid'deki Kraliyet Sarayı'ndaki herkes için Gorbaçov'un varlığının tamamen sembolik olduğu açıktı. Madrid'de kararı veren Gorbaçov değil Amerikalılardı. Filistinlileri Ürdünlü bir heyetin parçası olarak katılmaya ikna etmek için gönderilen özel güvence mektubundan daha açıklayıcı bir şey olamaz. Bu mektubu Ruslar değil, yalnızca Amerikalılar imzaladı.
 

Fotoğraf Altı:  Sovyet lideri ve geleceğin Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, 1990'da (Getty Images)
Sovyet lideri ve geleceğin Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, 1990'da (Getty Images)

Genellikle devlet tarafından yönetilen Arap gazeteleri, daha önce Sovyetler Birliği'nin yörüngesinde olan ülkelerde, yani Doğu Avrupa'nın her yerinde art arda gerçekleşen devrimler konusunda çoğu durumda sessiz kaldı. Bunlar anlatılırken her zaman bu devrimlerin ABD tarafından yaratıldığını anlatılırdı. Estonya, 16 Kasım 1991'de Sovyetler Birliği'nden, daha sonra tam bağımsızlığını kazanan Litvanya'dan ve Gürcistan'dan bağımsızlığını ilan ettiğinde tek kelime yazılmadı. Kazakistan, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından on gün önce, 16 Aralık'ta bağımsızlığını ilan eden son ülke oldu. Berlin Duvarı 1989 yılının Kasım ayında yıkıldı, bu da Doğu ve Batı Almanya'nın resmi olarak yeniden birleşmesiyle sonuçlandı. Arap televizyonu, daha sonra, geri dönüşü olmayan bir oldu bitti haline gelinceye kadar ve fiilen gerçekleşirken bundan bahsetmedi.

Araplar uyarı ve sinyalleri görmezden geldi

Aylar boyunca Sovyetler, Arap müttefiklerine Sovyetler Birliği'nden beklentilerini küçümsemeleri için sinyal üstüne sinyal gönderdi ve kibarca himaye günlerinin bittiğini ifade etti. Gorbaçov, 1987 yılının Kasım Filistin lideri Yaser Arafat'la buluştuğunda, ona açıkça "Ortadoğu'da ABD ile çok fazla rekabet ve çatışmaya girdik. O aşama artık bitti" dedi. Arafat gülümsedi ve mesajı tam olarak anlamayarak aklına bir not aldı. Moskova 1976'da bir Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ofisi açmıştı ve 1978 yılının Kasım ayında ona diplomatik statü verdi. Gorbaçov, bunun o dönemde tarih haline gelmiş gibi göründüğünü iddia etti.

Pek çok Arap, bu kadar umut bağladıkları güçlü Sovyet imparatorluğunun yok olacağına inanmayı reddetti. Hızla sona yaklaşıyordu.

Gorbaçov ayrıca, 1987 yılının Aralık ayında Moskova'da tam bir onurla kabul edilen Ürdün Kralı Hüseyin ve ardından 1990 yılının Mayıs ayında Hüsnü Mübarek gibi ABD'nin Arap dostlarına da ulaştı. İkincisi, eski Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır'ın döneminden bu yana biriken borçlar olan toplam 3 milyar ABD doları tutarındaki Mısır borçlarının yeniden planlanmasını sağladı. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal da Moskova'yı 1988 yılının Ocak ayında ve ardından Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesinin ardından resmi olarak yeniden ilişkiler kurduğu 1990 yılının Eylül ayında olmak üzere iki kez ziyaret etti. Diplomatik alışverişin yanı sıra durgunluktan muzdarip olan Rusya ekonomisini kurtarmak amacıyla 4 milyar dolarlık bir Suudi kredisi verildi.

Ardından, Kuveyt'in işgalinden bir ay sonra, 5 Eylül 1990'da Gorbaçov ile Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz arasında Moskova'da yapılan tarihi toplantı geldi. Gorbaçov, "ABD’nin çıkarlarının tehdit edilmesi durumunda güce başvurmaya hazır olduğunu biliyoruz ve biz Sovyetler Birliği olarak bunu önlemek için hiçbir şey yapamayız" dedi. Aziz şok oldu ve şöyle dedi: "En azından manevi olarak yanımızda olacağınızı umuyorduk." Gorbaçov omuzlarını silkti ve başka tarafa baktı. Söyleyecek başka bir şeyi yoktu.

Ancak pek çok Arap, bu kadar umut bağladıkları güçlü Sovyet imparatorluğunun hızla sona ereceğine inanmayı reddetti. 1989 yılının Ekim ayında Gorbaçov, Moskova'da ‘Perestroyka ve Üçüncü Dünya’ başlıklı bir konferans düzenledi ülkesinin pek çok müttefikine ülkesinin yaşadığı zor durumu anlayacaklarını umarak anlattı. Rus akademisyenlerden biri kamuoyuna Sovyet ekonomisinin içinde bulunduğu korkunç durumu açık ve ayrıntılı bir şekilde anlattı. Kıdemli Filistinli lider George buna yanıt verdi: “Çok şey başardınız ve bu sizin için bir gurur kaynağı olmalı. Başardıklarınızın değerini küçümsüyorsunuz ve iki süper güçten biri olma hakkından geri adım attığınızda yeteneklerinize olan güveninizi kaybediyorsunuz.”

Yeltsin ve Araplar

1991 yılının Aralık ayına gelindiğinde, Sovyetler Birliği'nin tarih kitaplarına girme yolunda uzun bir yola girdiği ve Arapların tanımadığı Boris Yeltsin adında bir adamın önderliğinde yeni bir devletin ortaya çıktığı herkes tarafından anlaşılmıştı. Yeltsin yönetimi altındaki Moskova, Arap dünyasından büyük ölçüde çekildi ve Ortadoğu'dan çok arka bahçesinde olup bitenlerle ilgilendi.

Yeltsin yönetimi altında Moskova, Arap dünyasından büyük ölçüde çekildi ve Ortadoğu'dan çok arka bahçesinde olup bitenlerle ilgilendi.

Yeltsin, Batı ile yeni bir sayfa açmaya öncelik vermesine rağmen, kısa süre içinde İslam dünyasının önemini fark etti. Sınırlarında ortaya çıkan 14 yeni devletin 6'sı Müslümandı. Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan, komünist rejimin baskısı altında bastırılmış olan İslam'ın yeniden canlanmasıyla karşı karşıyaydı.

Fotoğraf Altı: Kremlin'e Rus ve Sovyet bayrakları çekildi (Getty Images)
Kremlin'e Rus ve Sovyet bayrakları çekildi (Getty Images)

Yeltsin'e göre, bu eski uydu devletlerde hâlâ 25 milyon ‘Rus’ yaşıyordu ve onların Müslüman nüfusla ilgilenmek için etkili İslam ülkelerine ihtiyacı vardı, bu yüzden Suriye, Libya ve Irak gibi geleneksel müttefiklere başvurmak yerine yüzünü İran ve Türkiye'ye çevirdi.

İran ve Türkiye: Rusya'nın yeni dostları

İran ve Türkiye birdenbire Moskova'nın bölgedeki yeni en iyi dostlarından biri haline geldiler ve zaten Rusya'nın iki savaşta, birincisi Çeçenistan'da ve ikincisi Tacikistan'daki iç savaşla başa çıkmasına yardımcı oldular. Sonunda, Afganistan'daki Taliban rejimini de ele aldılar. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, Rusya'nın öfkesini kışkırtmamak için, Azerbaycan'ın bağımsızlığını Sovyetler Birliği'nin resmi olarak dağılmasının ardından tanıdı. 1994 yılının Aralık ayında başlayan Çeçenistan'ın Birinci Savaşı'ndan uzak durdu. Tacikistan'da siyasi bir çözüme ulaşılması için Rusya'ya yardım etti ve Afganistan'da Taliban hareketine karşı onlarla işbirliği yaptı. Ancak Çeçenistan'daki çatışmalar yoğunlaşınca İranlılar, Çeçenistan’ın bir ‘iç’ Rus meselesi olduğunu vurgulamaya devam ederken, kendilerini Rus politikasına karşı daha eleştirel olmaya mecbur hissettiler.

İran ve Türkiye birdenbire Moskova'nın bölgedeki yeni en iyi dostları haline geldiler ve Rusya'nın iki savaşla başa çıkmasına yardımcı oldular: Birincisi Çeçenistan'da, ikincisi ise Tacikistan'daki iç savaş.

Ancak Türkiye çok daha hassastı ama Yeltsin'in çizdiği kırmızı çizgiyi aşmamaya da dikkat ediyordu çünkü iki ülke arasındaki ticaret 1991'den o zamana yıllık 10 ila 12 milyar dolar arasında değişen devasa bir rakama ulaşmıştı. Sovyetlerin çöküşünün başlangıcında, dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Orta Asya'da bağımsızlığını yeni kazanan devletlere bir milyar dolardan fazla kredi sağlama sözü verirken, ülkesinin Azerbaycan'daki nüfuzunu genişletmeye çalıştı.

Türkler, büyük Müslüman nüfusa sahip olan eski Rus uydu devletlerinde bankacılık, eğitim ve ulaşım yatırımlarına başladı ancak Yeltsin'in Ankara'ya yönelik girişimleri nedeniyle bu yatırımlar zamanla yavaşladı.

Türk inşaat şirketleri, Rusya Duması'nda reform yapılmasına kadar Moskova'da anlaşmalar yaparak cazip hale gelirken, Moskova da Ankara'ya acil ihtiyaç duyduğu Rus gazını satıyordu. Ayrıca, Washington'un Kürt ayrılıkçılara karşı kullanılmasından korktuğu helikopterler de dahil olmak üzere, Amerikalıların Türkiye'ye satmayı reddettiği askeri teçhizatı da sattı.

Yeltsin ve İsrail

Hem Türkiye hem de İran ile ortaya çıkan yeni ittifaka paralel olarak Gorbaçov sonrası Rusya da İsrail ile iletişim kurmuş ve Moskova, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından yalnızca iki ay önce İsrail ile diplomatik ilişkilerini yeniden başlatmıştı. Gorbaçov, Araplara kendi pozisyonunu açıklamak üzere Dışişleri Bakanı Vekili Boris Pankin'i bölgeye göndererek ona şunu söyledi: “Arafat ve Kaddafi kendilerini dostumuz olarak adlandırıyor ama bunun nedeni yalnızca bizim geçmişe dönmemizi hayal etmeleridir.” Ancak, iki ülke arasındaki ilişki, Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar bir miktar gerginlikle devam etti. İsrail Dışişleri Bakanı Moşe Arens, Madrid Barış Konferansı'nın arifesinde yaptığı açıklamada, "Avrupa'da yaşanan olaylardan sonra, Sovyetler Birliği'nin hala ABD’ye eşit bir süper güç olduğu fikrini yeniden gözden geçirmek gerekiyor" dedi.

İsrail Çeçenistan'da Moskova'yı destekledi. Bunun aksine, 2000 yılında İkinci İntifada patlak verdiğinde Rus milletvekilleri İsrailliler yerine ‘radikal güçleri’ suçlama yönünde oy kullandı.

İsrail, Filistinlilere yaptıklarından dolayı sürekli eleştirildikten sonra, İran'a gelişmiş silah satışı konusundaki büyük anlaşmazlıklara rağmen birdenbire Rusya'nın Ortadoğu'daki önde gelen ticaret ortağı haline geldi. 24 Nisan 1994'te Başbakan Yitzhak Rabin Moskova'yı ziyaret ederek teknoloji transferi, kültür, eğitim, tıp ve turizm alanlarında 6 anlaşma imzaladı. 1995 yılının Ekim ayında İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Eli Dayan'ın şu sözleri aktarılmıştı: "Rusya'ya güvenimiz tam."

Fotoğraf Altı:  Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile Sovyet lideri Mihail Gorbaçov arasında 1985'te Kremlin'de yapılan görüşme (Getty Images)
Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile Sovyet lideri Mihail Gorbaçov arasında 1985'te Kremlin'de yapılan görüşme (Getty Images)

O zamana kadar iki ülke arasındaki ikili ticaret tüm zamanların en yüksek seviyesi olan yaklaşık 500 milyon dolara ulaşmıştı. İsrail, Çeçenistan'da Moskova'yı destekledi. Karşılığında, 2000 yılının Eylül ayında İkinci İntifada patlak verdiğinde, Rus milletvekilleri, Mescid-i Aksa ve çevresindeki şiddetin artmasından İsrailliler yerine ‘aşırılık yanlısı güçleri’ sorumlu tutmak için Rusya Federasyonu Duması'nda oy kullandılar.

Irak

Ardından, Yeltsin'in Amerikalıları ve İran'ı memnun etmek için terk etmeye karar verdiği, tarihsel olarak Moskova'ya dost bir ülke olan Irak ve Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile ne yapılması gerektiği konusu geldi. Irak'ın 1972'de Sovyetler Birliği ile 15 yıllık dostluk anlaşması imzalaması Washington'la ikili ilişkilerde gerginliğe yol açmıştı. Sovyetler iyi niyetle hareket ederek Bağdat'a silah ve yüzlerce danışman gönderdi. Ancak 1978 yılında, o zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan Saddam Hüseyin, Iraklı komünistlere karşı kampanyasına başladı. Bu, Ahmed Hasan el-Bekir'in yerine resmi olarak geçmesinden bir yıl önce ABD’ye doğru bir dönüşü işaret ediyordu.

Bağdat ile Moskova arasındaki ilişkiler 1990'da düzelmeye devam etmesine rağmen Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali konusunda Sovyetler Birliği'ne danışılmadı.

Her ne kadar Bağdat ile Moskova arasındaki ilişkiler o dönemde reform yolunda olsa da ancak Saddam Hüseyin'in 2 Ağustos 1990'da gerçekleşen Kuveyt işgali konusunda Sovyetler Birliği'ne danışılmadı. Ancak, Bağdat ve Moskova arasındaki ilişkiler o sırada iyileşme yolunda olsa da Sovyetler Birliği, Saddam Hüseyin'in 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgaliyle ilgili olarak bilgilendirilmedi. Sovyet liderleri, Irak'a giden silahlara karşı bir ambargo uygulamak için gerektiğinde güç kullanmayı sağlayan Birleşmiş Milletler kararını destekledi. Sovyet Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze anılarında şöyle yazdı: “Artık işbirliği ve etkileşime dayalı yeni bir dünya düzeni inşa edildiğine göre, saldırganlık eylemi gerçekleştirmek intihar demektir. Saddam Hüseyin'in bunu anlamaması mümkün değildi.”

Başkan Yeltsin, Irak konusunda çoğu insanın beklediğinden daha ileri gitti. Yaptırımları destekledi ve ABD öncülüğündeki ambargonun uygulanmasına yardımcı olmak için Basra Körfezi'ne iki savaş gemisi gönderdi. BM kararını desteklemesi karşılığında daha sonra Kuveyt'ten 1 milyar dolar, Suudi Arabistan'dan ise 4 milyar dolar krediyle ödüllendirildi.

1993 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Andrey Kozyrev, Kuveyt'i ziyareti sırasında eski ABD Başkanı George H.W. Bush'a yönelik başarısız bir suikast girişiminin ardından ABD'nin Irak'ı bombalamasını destekledi. Kozyrev, "Başkanları, hatta eski başkanları hedef almayı normal bir şey olarak göremeyiz. Bunu görmezden gelmek, devlet terörizmi politikasına destek vermek anlamına gelir" dedi. Bakan, Yeltsin ile birlikte kısa süre sonra, 21 Nisan 1995'te ezici bir çoğunlukla Irak'a yönelik yaptırımların kaldırılması lehinde oy kullanan Rus Duması ile çatışmaya girdi. Saddam bu fırsatı değerlendirdi ve Yeltsin yönetimini, petrol sektörünü geliştirmek ve Iraklı petrol uzmanlarını eğitmek amacıyla milyarlarca dolarlık bir anlaşmayla ülkesine dönmeye ikna etti. Rus şirketi ‘Lukoil’, Irak hükümetine vergi ödemek zorunda kalmadan, kârın yüzde 75'ini elinde tutarak Batı Kurna petrol sahasını geliştirmesi için çağrıldı.

Süper güç gibi davranma

1990'lı yıllar boyunca bir süper güç gibi konuşmaya ve davranmaya devam eden Rusya, hâlâ Sovyet tarihini tamamen terk edememiş, süper güçlerin kendilerine sadık devletlere gösterdiği özen ve desteği sağlayamamıştı. Ancak Arap komünistler, hayatlarının bir günü öyle ya da böyle Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşuna tanık olacakları konusunda iyimser kaldılar. Yeltsin'in başkanlığından aylar sonra, kıdemli Suriyeli komünist lider Halid Bekdaş şunları söyledi: “Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşu kolay olmayacak ama mümkün. Sovyetler Birliği ne biçimsel ne de yapısal olarak bir daha asla eskisi gibi olmayacak, ancak bir zamanlar onu şekillendiren ülkeler daha modern bir çatı altında birleşebilirler.”

Suriye Komünist Lideri Halid Bekdaş: Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşu kolay olmayacak ama mümkün

1992 yılının Ekim ayında Dışişleri Bakanı Kozyrev, Moskovskiye Novosti’de yayınlanan bir makalesinde Rusya'nın bir süper güç olarak kalmaya mahkum olduğunu yazdı. Halefi Yevgeny Primakov, Sovyet istihbaratının bir üyesiydi ve Arap meselelerinde büyük deneyime sahipti. Amerikan hegemonyasını dengelemek için çok kutuplu bir dünya ve Çin, Hindistan ve Arap dünyasındaki eski Sovyet müttefikleriyle daha güçlü ilişkiler kurulması çağrısında bulundu. Rusya'yı Ortadoğu'ya geri döndürmekle başladı; bu politika daha sonra Kremlin'i 1999'da Yeltsin'den devralan ve 2015'ten bu yana Ortadoğu'nun çoğunu devralan Vladimir Putin tarafından izlenecekti.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatma arzusu

Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
TT

Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatma arzusu

Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)

Jo Inge Bekkevold

‘Üçüncü Dünya Savaşı’ ifadesini hafife alarak kullanmamak gerekse de bu savaşın yakında patlak vereceğine dair kesin yargılar, siyasi yorumcuların tartışmalarında artık yerleşik bir klişe haline geldi. Bugün Ortadoğu’da devam eden savaş da bu kalıbın dışındaki bir istisna değil. İngiliz basını, ABD uçaklarının İran'ı bombalamak için İngiltere’nin hava üslerini kullanmasına izin verilmesi halinde, ülkesinin nasıl bir Üçüncü Dünya Savaşı'na sürüklenebileceğini tartışmakla meşgul. John Mearsheimer, Tucker Carlson ve Elon Musk 2022 ve 2023 yıllarında, Ukrayna'ya Rusya'ya karşı savaşında yardım etmenin küresel bir yangını tetikleyebileceği konusunda uyardı. Politico Dergisi’nin internet sitesi üzerinden yaptığı son ankete göre İngiltere, Kanada, Fransa ve ABD'den ankete katılanların çoğu, önümüzdeki beş yıl içinde üçüncü bir dünya savaşının çıkma olasılığının çıkmama olasılığından daha yüksek olduğunu düşünüyor.

Günümüz dünya siyasetini kasıp kavuran kaosları anlayabilmek için, farklı savaş türlerini birbirinden ayırt edebilmeliyiz. Bu mesele, kelime oyunları ya da salt akademik bir incelemeden ziyade sağduyulu siyasi kararlar alabilmek ve zihinsel dengemizi bir ölçüde koruyabilmek için gerekli bir koşuldur.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve ABD-İsrail'in İran'a karşı savaşı, ilgili ülkeler için yıkıcı sonuçlar doğuran tehlikeli çatışmalar olsa da özünde bölgesel savaşlar olmaya devam ediyor. İran komşularına saldırmaya kalkışsa bile, bu komşular savaşa katılsın ya da katılmasın, bu gerçek değişmez. Çünkü dünya savaşı, büyük güçlerin politikaları, istikrar, ekonomik büyüme ve uluslararası sistemin yapısı üzerinde, bölgesel savaşların, sınırlı savaşların veya diğer melez ve eşitsiz savaş biçimlerinin bıraktıklarından çok daha derin izler bırakır.

frgt
Almanların Mayıs 1940'ta Sedan'a saldırmasından önce cepheden dönen Fransız askerleri, 1939-1940 kışı (AFP)

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Ortadoğu'da başlayan bir savaşın, bölgenin sınırlarını aşan derin etkileri olabileceği doğru olsa da bu çatışmaya veya başka herhangi bir çatışmaya ‘dünya savaşı’ tanımı yakıştırmak için, bir savaşı dünya savaşı olarak sınıflandırmak üzere dört kriterin karşılanması gerekir.

Günümüz dünya siyasetini sarsan kaosları anlayabilmek için, farklı savaş türlerini birbirinden ayırt edebilmeliyiz.

Bu kriterler;

Birincisi, bir dünya savaşının uluslararası sistemdeki tüm büyük güçleri, ya da bunların çoğunu, birbirleriyle doğrudan karşı karşıya getirmesi.

İkincisi, buna bağlı askeri operasyonların küresel ölçekte olması, ya da en azından iki veya daha fazla kıtada gerçekleşmesi.

Üçüncüsü, sınırlı bir savaş değil, kapsamlı bir savaş olması, yani büyük güçlerin bu savaşı yürütmek için askeri kapasitelerinin ve diğer hayati kaynaklarının büyük bir kısmını seferber etmeleri.

Dördüncüsü, sonuçlarının uluslararası sistem üzerinde yapısal etkileri olması, yani büyük devletler arasındaki güç dengesindeki açık bir değişime yol açması.

scde
İngiltere Başbakanı Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı sırasında Ren Nehri'ni geçtikten sonra, nehrin doğu yakasında Mareşal Bernard Montgomery ile birlikte yürürken, 25 Mart 1945 (AFP)

İkinci Dünya Savaşı, yukarıdaki bu dört kriteri karşılıyordu. O dönemin tüm büyük güçleri savaşa katılmış, savaş tüm yerleşik kıtalara yayılmış, kapsamlı bir savaş olmuş ve büyük yapısal etkiler bırakmıştı. Savaş, ABD ve Sovyetler Birliği'ni en büyük iki güç konumuna yükseltti. Buna karşın Avrupalı eski büyük güçleri konumlarını ve sömürgelerini kademeli olarak kaybetmeye başladı. Savaş ayrıca, dünya düzenini düzenlemek için tamamen yeni bir formatta Birleşmiş Milletler (BM) ve ‘Bretton Woods’ kurumlarının (Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu/IMF) kurulmasının önünü açtı.

İkinci Dünya Savaşı, ABD ile Sovyetler Birliği'ni iki süper güç konumuna yükselten kapsamlı bir savaştı.

Birinci Dünya Savaşı ise özünde Avrupa’da patlak vermişti. Ancak kısa sürede Osmanlı İmparatorluğu ve ABD de dahil olmak üzere o dönemin tüm büyük güçlerini içine çekti. Bu savaş, Afrika, Asya ve Pasifik’te birçok cepheye yayılan ve Avrupa sömürgeci güçlerinin topraklarını da kapsayan, küresel ölçekte bir savaştı. Savaşın doğrudan çatışmalarına ve diğer destek faaliyetlerine, sömürgelerin vatandaşları olan iki milyondan fazla Afrikalı ve bir milyon Hint katıldı. Müttefikler, 1914'te Alman İmparatorluğu'na savaş ilan eden Japonya ile birlikte, Güneybatı Afrika'dan Çin'e, oradan da Yeni Gine ve Marshall Adaları'na kadar uzanan Alman kolonileri üzerinde hakimiyet kurdu. Birinci Dünya Savaşı, şüphesiz kapsamlı bir savaştı.  Ayrıca, başta Rus, Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarının dağılması olmak üzere, derin yapısal etkiler bıraktı.

Tarihte, hakiki anlamda ‘dünya savaşı’ olarak nitelendirilebilecek başka savaşlara pek rastlanmaz. Bu sıfatla anılan savaşlardan biri, 1756 ile 1763 yılları arasında yaşanan Yedi Yıl Savaşları’ydı. Dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve diğerleri bu savaşı ilk gerçek dünya savaşı olarak değerlendirdi. İngiltere, Fransa, Prusya ve diğer büyük Avrupa güçlerinin savaşlarını esas olarak Avrupa sahnesinde yürütmüş olmaları doğru olmakla birlikte, savaş Kuzey Amerika'ya da sıçradı ve burada savaş, Fransız-Kızılderili Savaşı olarak biliniyordu. Savaş aynı zamanda Güney Asya ve diğer bölgelere de yayıldı. Bu savaş, İngiltere'nin bir dünya gücü olarak konumunu güçlendirmesine de katkıda bulundu.

Diğer gözlemciler ise 1688-1697 yılları arasındaki Dokuz Yıl Savaşı, 1701-1714 yılları arasındaki İspanya Veraset Savaşı, 1792-1802 yılları arasındaki Fransız Devrim Savaşları ve 1803-1815 yılları arasındaki Napolyon Savaşları gibi Avrupa’da patlak veren diğer büyük savaşların da dünya savaşları kategorisine dahil edilebileceğini düşünüyor. Zira bu savaşların yankıları, ana tarafların kolonilerine kadar uzanmıştı. Bazıları bu listeye, 13. yüzyılda Moğolların Avrasya kıtasının büyük bir bölümünü işgal etmesini de ekliyor. Ancak buna rağmen, bu genişletilmiş liste bile yetersiz kalıyor.

drgt
Kore Savaşı sırasında, ABD Ordusu'nun 2. Piyade Tümeni'ne ait bir tank konvoyu, Hwang Jang Nehri üzerindeki hasarlı bir köprüyü geçerken 17 Ekim 1950 (AFP)

Soğuk Savaş ise küresel bir boyuta sahipti ve ABD ile Sovyetler Birliği rekabeti nedeniyle bazı bölgesel savaşların ve vekalet savaşının patlak vermesine sahne oldu. Ancak iki süper güç hiçbir zaman doğrudan askeri bir çatışmaya girmedi. Bu durumdan dolayı bu isimle anıldı. Aynı durum, Washington liderliğindeki ‘Terörle Mücadele’ için de geçerli. Bu savaşın kapsamı dünya çapında genişletildi. Fakat bu büyük güçler arasındaki bir çatışma değil, güç dengelerinin ciddi şekilde bozulduğu bir savaştı.

Tarihte, dünya savaşı olarak nitelendirilmeye hak kazanan başka savaşlara pek rastlanmaz.

Peki ya bugün siyasi tartışmalarda gündeme gelen ve ‘dünya savaşı’ olarak nitelendirilmeye aday olan çatışmalar ne olacak? Ukrayna’nın Rusya’ya karşı topyekûn bir savaş yürüttüğüne şüphe yok. Zira bu savaşta, Ukrayna devletinin bekası kadar önemli bir mesele söz konusu. Aynı şekilde bu savaşın Avrupa'nın güvenliği, ABD'nin stratejisi ve uluslararası ekonomi üzerinde büyük etkileri olacaktır. Kuzey Kore, Rusya'nın yanında savaşmak üzere askerler gönderdi. Bunun yanında savaşın sonucu, bu yarı bağımlı müttefiki aracılığıyla Çin'in Avrupa'daki nüfuzunun boyutunu da etkileyecektir. Ancak tüm bunlar, bu savaşı bir dünya savaşı yapmaz. Askeri operasyonlar hâlen Ukrayna ve Rusya ile sınırlı ve mevcut uluslararası sistemin en önemli iki gücü olan ABD ile Çin arasında doğrudan bir askeri çatışma yok. Dolayısıyla, Rusya-Ukrayna savaşının sonuçları, uluslararası sistem düzeyinde yapısal etkilere yol açmaz.

Bu sebeple Rusya-Ukrayna savaşı bölgesel bir savaş olarak kalıyor ve bu açıdan 1950-1953 yılları arasındaki Kore Savaşı’na benziyor. Ancak o dönemin süper güçlerinden biri olan ABD, Kore Savaşı’nda doğrudan ve başlıca bir taraf olarak yer almıştı. ABD ordusunun Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile doğrudan çatışmaya girmesine rağmen, o savaş uluslararası düzende yapısal bir etki bırakmamıştı.

Bugün İran ve Ortadoğu'da devam eden savaş ise ABD’nin bu çatışmaya ne kadar dahil olursa olsun, enerji fiyatları üzerindeki dramatik etkileri, uluslararası hava trafiğinde neden olduğu aksaklıklar ve İran'ın füzeleri ve insansız hava araçlarının birçok ülkeye verdiği zararlar ne olursa olsun, yine de bölgesel bir savaş. İran'ın komşularına karşı insansız hava araçlarını tırmandırıcı bir şekilde kullanması, yeni bir krizin çatışma bölgesinin çevresindeki diğer ülkeleri ne kadar kolay bir şekilde içine çekebileceğini ortaya koyuyor.

fgty
ABD ve İsrail tarafından İran'ın başkenti Tahran'a düzenlenen saldırılar sırasında isabet alan bir petrol depolama tesisinden yükselen alevler ve duman, 7 Mart 2026 (AP)

Bununla birlikte, bu çatışma bölgesel bir kriz olarak kalmaya devam ediyor. Moskova’nın Tahran’a ABD’nin askeri hedefleri hakkında istihbarat sağladığına ve Rusya’nın İran’ın Şahid model insansız hava araçlarını (İHA) Ukrayna’ya saldırmak için kullandığına dair haberlere rağmen, bu çatışmanın Rusya’nın Ukrayna’daki savaşıyla bağlantısı bulunmuyor. Aynı şekilde, İran ile yakın bağları, bölgeden ham petrol ithalatı ve Ortadoğu'daki aktif diplomatik varlığı olmasına rağmen, Çin bu savaşta belirleyici bir unsur değil.

Ortadoğu'daki çatışma bölgesel bir savaş olarak devam ediyor ve Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırısı 1950'deki Kore Savaşı'nı andırıyor.

Günümüzde Çin ile ABD arasında olduğu gibi, ya da Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabette olduğu gibi, iki kutuplu uluslararası yapılar, üç veya daha fazla büyük gücü barındıran çok kutuplu sistemlere kıyasla daha fazla istikrara ve çatışmaya sürüklenme olasılığının azalmasına eğilimli. Bunun yanında nükleer silahlar da büyük güçler arasında geniş çaplı bir savaşın patlak verme olasılığını da azalttı.

Günümüzde, iki süper gücün içine çekilebileceği bir savaşın en olası senaryosu, Pekin’in Tayvan’ı kontrol altına alma çabası çerçevesinde ABD ile Çin arasında yaşanacak bir çatışma olarak görülüyor. Bununla birlikte, Pekin ve Washington'daki tarafların bu tür çatışma risklerini nasıl yöneteceklerine bağlı olarak, bu iki büyük güç arasındaki çatışmanın sınırlı bir savaş olarak kalma ihtimali de bulunuyor. Eğer çatışma nükleer eşiğin altında kalırsa ve Batı Pasifik'te yoğunlaşırsa, bu durum devam edebilir. Ancak sınırlı nükleer savaş kavramı konusunda tartışmalar halen sürüyor.

Ancak Çin ve ABD’nin Tayvan konusunda sınırlı bir savaşa girme olasılığını düşünmesi bile, dikey ve yatay tırmanma olasılıkları göz önüne alındığında, başlı başına daha büyük bir çatışmaya sürüklenme tehlikesini barındırıyor. Avrupalı taraflar kendilerini bir ABD-Çin çatışmasının içine çekilmiş bulabilirler ve Rusya, Asya'daki bir savaşı, Avrupa'daki Avrupa ve ABD tutumlarının ne kadar sağlam olduğunu test etmek için kullanabilir.

gth
ABD uçak gemisi USS Gerald R. Ford, İran'a yönelik saldırıları desteklemek üzere hava operasyonları yürütüyor, 9 Mart 2026 (Reuters)

Modern toplumlar arasındaki ekonomik ve teknolojik iç içe geçmişlik göz önüne alındığında, Batı Pasifik'te sınırlı bir savaş ya da Avrupa ya da Ortadoğu'da başka herhangi bir bölgesel savaş bile, çatışmanın coğrafi merkezinden uzak bölgelerdeki ülkeler, ekonomiler ve vatandaşlar üzerinde muazzam etkiler bırakacağı kesin. Yeni bir dünya savaşının sonuçları ise hayal gücünün sınırlarını aşıyor.

Çin ve ABD'nin Tayvan konusunda sınırlı bir savaşa girme olasılığının düşüncesi bile, daha büyük bir çatışmaya sürüklenme tehlikesini barındırıyor.

Her ne şekilde olursa olsun, savaştan kaçınmak her zaman en iyisidir; özellikle de daha büyük bir çatışmaya sürüklenmekten kaçınmak gerekir. Ancak siyasi seçenekleri daha iyi değerlendirebilmek ve giderek daha çalkantılı hale gelen bir dünyada bir parça da olsa dengemizi koruyabilmek için, söylem ve konuşmalarımızda gerginliği tırmandırmaktan da kaçınmalıyız.


Trump neden İran'ın Hark Adası'nın bombalanması direktifini verdi?

Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
TT

Trump neden İran'ın Hark Adası'nın bombalanması direktifini verdi?

Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)

John Haltiwanger

ABD Başkanı Donald Trump, cuma akşamı İran'ın Hark Adası'nın hava saldırıları ile vurulması direktifini verdiğini duyurdu. Bu ada, İran'ın ham petrol ihracatının yüzde 90'ının geçtiği, Körfez'de küçük ama stratejik açıdan önemli bir ada.

Trump, Truth Social’dan yaptığı paylaşımında; “Birkaç dakika önce, benim direktifimle, ABD Merkez Komutanlığı Ortadoğu tarihinin en güçlü hava saldırılarından birini gerçekleştirdi. İran'ın gözbebeği Hark Adası'ndaki tüm askeri hedefler tamamen imha edildi” dedi.

Trump, “nezaket kuralları gereği” adanın petrol altyapısını yok etmemeyi tercih ettiğini söyledi, ancak “İran veya başka herhangi bir taraf, Hürmüz Boğazı'ndan gemilerin serbest ve güvenli geçişini aksatacak herhangi bir eylemde bulunursa, bu kararı derhal yeniden gözden geçireceğim” diye ekledi.

Hark Adası, İran'ın ana petrol ihracat istasyonu ve işleme tesisleri İran ekonomisi için hayati önem taşıyor. İran kıyılarından sadece 24 kilometre açıkta bulunan adada, yılda yaklaşık 950 milyon varil ham petrol işleniyor.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Hark'a yapılan hava saldırıları, bir tarafta ABD ve İsrail, diğer tarafta İran arasında savaşın başlamasından yaklaşık iki hafta sonra gerçekleşti. Tahran, dünyanın ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda bir düzineden fazla gemiyi hedef alarak, petrol fiyatlarını yükseltmek ve savaş konusunda Washington üzerindeki baskıyı artırmak amacıyla bu hayati su yolundaki gemi trafiğini fiilen durdurdu.

 Küresel petrol göstergesi olan Brent petrolü, cuma günü varil başına 100 doları aşarak, Şubat sonlarında savaşın başlamasından bu yana yüzde 40'tan fazla yükseliş kaydetti.

Son günlerde, ABD'nin İran üzerinde daha fazla nüfuz kazanmak için Hark Adası'nı hedef alabileceği veya ele geçirebileceği yönünde spekülasyonlar yaygınlaştı. Ancak uzmanlar, Hark Adası'nı ele geçirmeye çalışmanın önemli riskler taşıdığı konusunda uyardı. Trump'ın sadece hava saldırıları düzenleme yoluyla daha sınırlı bir yaklaşımı benimsemesinin açıklaması da olabilir.

Hark Adası'nın kontrolünü ele geçirmek, ilgili herhangi bir Amerikan kuvveti için önemli riskler oluşturacaktır ve İran rejiminin çok agresif bir tepki vermesine neden olabilir

 İran uzmanı ve Avrasya Grubu'nun kıdemli analisti Greggory Burrow, perşembe günü Foreign Policy dergisindeki yazısında şöyle diyordu: “Hark Adası'nın kontrolünü ele geçirmenin avantajları ve potansiyel faydaları var. Teorik açıdan, ABD, İran’ın petrol ihracatını sekteye uğratacak bir konuma gelecektir. Ayrıca bu adım Trump’a artık ABD'nin İran üzerinde daha büyük bir nüfuzu olduğunu söyleyebileceği daha kesin bir zafer iddiasında bulunma fırsatı da verecektir. Aynı şekilde İran rejimini zayıflatacaktır, çünkü mevcut seviyelerde petrol ihracatını sürdüremeyecektir.”

fdvf
ABD-İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından Hürmüz Boğazı'na nazır Bender Abbas Limanı’nda meydana gelen patlamanın ardından dumanlar yükseliyor, 2 Mart 2026 (AFP)

Burrow “Ancak ciddi dezavantajları da var,” diye ekliyor. “İran ihracat kapasitesini tamamen kaybetmeyecek. İhracat için başka tesisleri var ve ayrıca Hürmüz Boğazı'nın doğusunda, Cask'ta zaten daha yoğun bir şekilde kullanmaya başladığı bir tesis bulunuyor. Dolayısıyla Hark Adası’nı kaybetse bile ihracat kapasitesini kaybetmeyecek; en azından başlangıçta daha küçük miktarlarda da olsa muhtemelen ihracatına devam edecektir.”

Hark'ın kontrolü, operasyona dahil olan ABD kuvvetleri için de önemli riskler oluşturabilir. Burrow'a göre, İran toprakları içinde böyle bir hamle, İran rejiminin “çok agresif” bir tepki vermesine neden olabilir ve bu kuvvetleri “ateş hattında” bırakabilir. Daha ağır tahkim edilmiş yerlerdeki üslerinde bulunan ABD kuvvetlerinin aksine, füze ve insansız hava aracı saldırılarına maruz kalabilirler.

Cuma günü gelen çeşitli haberlerde, Pentagon'un çatışma devam ederken bölgeye ek birlikler ve savaş gemileri gönderdiği, bunların arasında amfibi hücum gemisi USS Tripoli ve yaklaşık 2.500 deniz piyadesinin de bulunduğu belirtildi. Bu da Trump'a Hark Adası'na karşı daha fazla eyleme girişmeye karar vermesi halinde daha fazla seçenek sunuyor.

Trump, uzun zamandır, en az 1988'den beri Hark Adası'nı ele geçirme fikrinden bahsediyor. Fox News Radio sunucusu Brian Kilmeade, perşembe akşamı Trump ile yaptığı ve cuma günü yayınlanan röportajda bu noktayı gündeme getirerek, şu anda böyle bir hamleyi düşünüp düşünmediğini sordu.

u67ı8
USS Gerald R. Ford uçak gemisi, İran'a yönelik saldırıları desteklemek amacıyla hava operasyonları yürütüyor, 9 Mart 2026 (Reuters)

Trump'ın yanıtı, röportajın o ana kadar büyük ölçüde samimi geçmesine rağmen, şaşırtıcı derecede gergindi: “Brian, bu soruyu cevaplayamam ve sormaman bile gerekirdi. Bu birçok farklı şeyden biri. Listenin başında değil, ama birçok seçenekten biri ve fikrimi saniyeler içinde değiştirebilirim.”

Ardından ekledi; “Ama, biliyorsunuz, böyle bir soru sorduğunuzda, kim cevaplayacak? Yani, bana soruyorsunuz: Hark Adası ve bu hamleyi düşünüyor muyum? Böyle bir soruyu kim sorar ve hangi aptal cevaplayabilir? Tamam, diyelim ki düşünüyorum, ya da düşünmüyorum. Neden size söyleyeyim ki? Sana ‘Evet Brian, düşünüyorum, ne zaman ve nasıl olacağını söyleyeyim mi’ diyeceğim? Bu bir bakıma akıllıca olmayan bir soru, ki bu nedenle de senden gelmesi beni şaşırttı, çünkü sen zeki bir adamsın.”


Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

TT

Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

Devrim Muhafızları, İsrail ve ABD ile süren savaşın 16’ncı gününe girilirken İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu takip edip öldürmekle tehdit etti.

Devrim Muhafızları tarafından yapılan açıklamada, “Eğer bu çocuk katili suçlu hâlâ hayattaysa, onu takip etmeye ve tüm gücümüzle öldürmeye çalışmaya devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, şu aşamada İran ile savaşı sona erdirmeye yönelik herhangi bir anlaşma yapılmasını reddettiğini açıkladı. Trump, “Tahran savaşı sona erdirmek için bir uzlaşma arıyor, ancak şu anda bunu istemiyorum çünkü sundukları şartlar henüz yeterince iyi değil” dedi.

Trump ayrıca, gelecekte yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın İran’ın nükleer programından tamamen vazgeçmesini garanti altına alması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan haber platformu Semafor, cumartesi günü ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde, İsrail’in İran ile devam eden çatışmalar sırasında balistik füze önleme sistemlerinde ciddi bir eksiklik yaşadığını birkaç gün önce Washington’a bildirdiğini aktardı.