Japonya'yı sarsan büyük depremler

Dünyadaki büyük depremlerin yaklaşık yüzde 80'inin meydana geldiği "Ateş Çemberi" olarak da adlandırılan Pasifik Deprem Kuşağı'nda bulunan Japonya, geçmişinde birçok ölümcül depreme tanık oldu

(AA)
(AA)
TT

Japonya'yı sarsan büyük depremler

(AA)
(AA)

Dünyada jeolojik olarak en aktif bölgelerden biri üzerinde bulunan Japonya'da 1995'ten bu yana on binlerce kişinin hayatını kaybettiği 6 ve üzeri büyüklükte 70'e yakın deprem oldu.

AA, Ocak 1995'te Kobe şehrini enkaza çeviren Hanşin-Awaci depreminden dün İşikawa eyaletindeki depremlere kadar son 30 yılda Japonya'yı sarsan büyük depremleri derledi.

Ülkenin batısındaki İşikawa eyaletinde ve bu bölgedeki Noto Yarımadası kıyısında dün meydana gelen ve büyüklükleri 5 ila 7 arasında değişen çok sayıda deprem sonucu 48 kişi hayatını kaybetti.

Depremler sonrası kara yollarında çökme yaşandığı, Noto Yarımadası'ndaki Wajima kentinde çıkan yangında yakın çevredeki 200'e yakın yapının hasar görürken, bölge genelinde 50 bine yakın kişi tahliye edildi.

Öte yandan, Jeo-Uzamsal Enformasyon Merkezinden yapılan açıklamaya göre, kıyıdaki Wajima'da karanın 1,3 metre batıya doğru hareket ettiğinin saptandığı kaydedildi.

Kobe depremi, son 50 yıl içindeki en yıkıcı olanı

Japonya'da 17 Ocak 1995'te Kobe kentini vuran 7,3 büyüklüğündeki depremde, yaklaşık 1,5 milyon nüfuslu kentte 6 bin 400'den fazla kişi yaşamını yitirdi, yaklaşık 40 bin kişi yaralandı.

17 kilometre derinlikte meydana gelen deprem, son 50 yıl içinde Japonya'da yaşanan en yıkıcı deprem olarak kayıtlara geçti.

Hanşin-Awaci depremi (Kobe depremi) nedeniyle 640 binden fazla bina zarar görürken, bunun Japonya ekonomisine 100 milyar dolardan fazla hasara yol açtığı belirtiliyor.

Niigata depremi

Japonya'nın Niigata kentinde 23 Ekim 2004'te meydana gelen 6,8 büyüklüğündeki depremde 65 kişi öldü, yaklaşık 3 bin kişi yaralandı.

Aynı gün bölgede sırasıyla 6 ve 6,5 büyüklüğünde iki deprem daha yaşandı.

9 büyüklüğündeki depremde nükleer sızıntı meydana geldi

Ülkede meydana gelen en büyük deprem ise Japonya'nın Tohoku bölgesinde 11 Mart 2011'de kaydedildi. Bölgedeki 9 büyüklüğündeki deprem nedeniyle okyanus tabanında 1 kilometrelik kırık oluşmasının ardından ülkenin kuzeydoğu kıyılarında tsunami meydana geldi.

Japonya'da son 30 yılda meydana gelen en büyük deprem ve tsunamide 19 bin kişi yaşamını yitirdi, 450 binden fazla kişi evsiz kaldı.

Ölümlerin neredeyse tamamı ve bölgedeki yıkımın büyük kısmı tsunami kaynaklı oldu. Deprem nedeniyle Fukuşima Nükleer Santrali'nde sızıntı meydana geldi.

Sızıntı nedeniyle çevreye radyoaktif maddeler yayıldı ve binlerce kişi evlerinden tahliye edildi.

Tsunami dalgalarının yüksekliğinin 40 metreye ulaştığı kaydedilirken, tsunami ülkenin altyapısını ciddi şekilde felce uğrattı.

Kumamoto depremleri

Japonya'nın güneyindeki Kumamoto kentinde 14-16 Nisan 2016'da peş peşe 6,2 ve 7,3 büyüklüğünde, yaklaşık 11 kilometre derinliğinde iki deprem meydana geldi.

Depremlerde 200'den fazla kişi öldü, 3 bine yakın kişi yaralandı. Depremin yol açtığı hasarlardan dolayı da bölgedeki 90 binden fazla kişi evlerinden tahliye edildi.

Şiddetli depremler ve artçıları nedeniyle Kumamoto kentinin tamamında su kesintisi yaşandı. Havaalanı acil durumlar dışındaki tüm uçuşlara kapatılırken, tren seferleri de askıya alındı.

Osaka depremi

Ülkenin Osaka şehri yakınlarında 18 Haziran 2018’de 6,1 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Depremde 4 kişi hayatını kaybederken, en az 380 kişi yaralandı ve çok sayıda bina hasar gördü.

Binalarda yangın çıkmasına, yollarda çatlak oluşmasına ve ana su hatlarının hasar görmesine neden olan depremin ardından tsunami uyarısı verilmezken, bazı uçak ve tren seferleri askıya alındı.

Hokkaido depremi

Ülkenin kuzeyindeki Hokkaido adasında 6 Eylül 2018’de kaydedilen 6,7 büyüklüğündeki depremde 41 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı.

Depremin yol açtığı heyelanlarla adadaki Atsuma kentinde çok sayıda ev toprak altında kalırken, 2 bin 700’e yakın kişi güvenli bölgelere tahliye edildi.

Yaklaşık 5,4 milyon kişinin yaşadığı adada elektrik ve ulaşım hizmetlerinin kesilmesine yol açan deprem sebebiyle bölgedeki uluslararası havaalanı uçuşa kapatıldı.

2021 Fukuşima depremi

Japonya'nın kuzeydoğusundaki Fukuşima eyaleti yakınlarında 13 Şubat 2021’de meydana gelen 7,3 büyüklüğündeki deprem sonrası 160 kişi yaralandı, 1700 binada hasar oluştu.

Depremden sonra, büyüklükleri 4 ile 5 arasında değişen 80 kadar artçı meydana geldi.

Sarsıntının etkilediği 4 eyaletteki okullarda 324 ayrı noktada hasar tespit edilirken, bu hasarlar sonucu 80'den fazla okulda eğitime geçici ara verildi.

Deprem sonrası yaşanan elektrik kesintisi sebebiyle de başkent Tokyo'yu bölge geneline bağlayan tren seferleri aksadı.

2022 Fukuşima depremi

Ülkenin kuzeydoğusundaki Miyagi ve Fukuşima eyaleti açıklarında 16 Mart 2022’de kaydedilen 7,4 büyüklüğündeki depremde 3 kişi yaşamını yitirdi, 198 kişi yaralandı.

Depremin ardından verilen tsunami uyarısı sonrası 1 metrenin altındaki dalgalar kıyı bölgeleri vurdu.

Ülkedeki eyaletlerin 9’unda bulunan 2,2 milyondan fazla meskende geçici elektrik kesintisi yaşandı, demir yolu seferleri de bir süreliğine askıya alındı.



ABD’den Küba’ya yeni yaptırımlar: “Tüm döviz kaynakları kesildi”

ABD ambargosu nedeniyle Havana'da sokaklar çöple doldu (Reuters)
ABD ambargosu nedeniyle Havana'da sokaklar çöple doldu (Reuters)
TT

ABD’den Küba’ya yeni yaptırımlar: “Tüm döviz kaynakları kesildi”

ABD ambargosu nedeniyle Havana'da sokaklar çöple doldu (Reuters)
ABD ambargosu nedeniyle Havana'da sokaklar çöple doldu (Reuters)

ABD, Küba ordusunun yönetimindeki holdingi ve Küba-Kanada ortaklığıyla işletilen maden firmasını yaptırım listesine aldı.

Beyaz Saray, Küba'ya yönelik yaptırımların genişletileceğini 1 Mayıs'ta duyurmuştu.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, dünkü açıklamasında sözkonusu kararname kapsamında, Küba ordusunun kontrolündeki Grupo de Administracion Empresarial S.A. (GESA) holdingine ve şirketin yöneticisi Ania Guillermina Lastres Morera'ya yaptırım uygulanacağını bildirdi.

Rubio, GESA'nın "Küba ekonomisinin en az yüzde 40'ını kontrol ettiğini" savundu.

Ayrıca Toronto merkezli Sherritt International'la Küba devletine ait General Nickel'ın ortak işlettiği Moa Nickel adlı kobalt ve nikel madeni firması da yaptırım listesine alındı.

ABD'nin ağır yaptırımlarına rağmen Küba'da büyük ölçekte faaliyet gösteren son şirketlerden biri olan Sheritt'ten dün yapılan açıklamada, ülkedeki çalışmaların durdurulduğu duyuruldu.

ABD'deki Augusta Üniversitesi'nden Küba uzmanı Paolo Spadoni şunları söylüyor:

Sherritt'in faaliyetlerini durdurmasıyla ABD, Küba'nın tüm ana döviz kaynaklarını fiilen hedef almış oldu.

Ayrıca Kanadalı firmanın yönetim kurulundaki Brian Imrie, Richard Moat ve Brett Richards, Trump'ın adaya yönelik yaptırım kararı nedeniyle dün istifa etti.

Wall Street Journal, bu kişilerin istifasının Sherritt'in yaptırım listesine alınmadan önce gerçekleştiğini, yöneticilerin Trump'ın geçen hafta imzaladığı yaptırımı genişletme kararnamesine tepki olarak işi bıraktığını aktarıyor.

Küba Dışişleri Bakanlığı, ABD'nin yeni yaptırımlarını "acımasız bir ekonomik saldırı" diye niteleyerek uluslararası hukukun ihlal edildiğini bilridi.

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel de Trump yönetimini "tek taraflı saldırganlıkla" suçlayarak, "Yaptırımlar vatanı, devrimi ve sosyalizmi savunma kararlılığımızı güçlendiriyor" dedi.

Trump, Venezuela'ya 3 Ocak'ta baskın düzenleyerek ülkenin lideri Nicolas Maduro'yu kaçırdıktan sonra Küba'ya tam petrol ambargosu uygulamış, ada ülkesini işgalle tehdit etmeye başlamıştı.

Geçen haftaki açıklamasında İran'dan dönerken savaş gemilerini ada kıyılarına yakın bir yere konuşlandıracaklarını, bunu gören Havana yönetiminin de teslim olacağını öne sürmüştü.

Diğer yandan yaklaşık 730 bin varil petrol taşıyan Rus tankeri Anatoly Kolodkin'in Küba limanına mart sonunda yanaşmasına müsaade edilmişti. Rusya Enerji Bakanı Sergei Tsivilyov, adaya destek için ikinci bir tankerin daha yola çıkacağını bildirmişti.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal, Telesur


Lula ve Trump neden yakınlaşmaya başladı?

80 yaşındaki Lula, üç dönemdir devlet başkanı (@lulaoficial/Instagram)
80 yaşındaki Lula, üç dönemdir devlet başkanı (@lulaoficial/Instagram)
TT

Lula ve Trump neden yakınlaşmaya başladı?

80 yaşındaki Lula, üç dönemdir devlet başkanı (@lulaoficial/Instagram)
80 yaşındaki Lula, üç dönemdir devlet başkanı (@lulaoficial/Instagram)

ABD Başkanı Donald Trump ve Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva arasındaki buzlar eriyor. 

Trump ve Lula, perşembe günü Beyaz Saray'da basına kapalı toplantı düzenledi. 

ABD Başkanı, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, Lula'yı "Brezilya'nın dinamik lideri" diye niteleyerek, solcu siyasetçiyle ticaret ve gümrük tarifeleri dahil birçok konuyu ele aldıklarını ifade etti. 

Lula da küresel uyuşturucu kaçakçılığından ABD'nin Meksika ve Kanada'yla ev sahipliği yapacağı Dünya Kupası'na kadar her konuda konuştuklarını söyledi.

"Trump'la şakalaştım bile" diyen Brezilya lideri, ABD Başkanı'na Küba'yla görüşmelerinde arabuluculuk yapmayı teklif ettiğini ekledi. 

Washington'ın İran ve Venezuela'ya yönelik askeri harekatlarınıysa eleştirdi: 

İran'ın işgali, Trump'ın beklediğinden daha fazla zarara yol açacak. O, savaşın bittiğini düşünüyor ama durum öyle değil. Venezuela'daki sorunun çözüldüğünü de düşünüyor. Umarım öyledir.

Amerikan basınındaki analizlerde, ikili arasındaki yakınlaşmanın kasımda ABD'de yapılacak ara seçimler ve Brezilya'da ekimde düzenlenecek devlet başkanlığı seçimleri öncesinde geldiğine dikkat çekiliyor.

Wall Street Journal'ın analizinde, Trump'ın sağcı eski Brezilya lideri Jair Bolsonaro'nun oğlu Flavio Bolsonaro'yu destekleyebileceği endişesiyle Lula'nın ABD Başkanı'yla ilişkileri düzeltmek istediği belirtiliyor. 

İktidardaki İşçi Partisi, Trump'ın özellikle Brezilya'daki uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suç meselelerini bahane ederek Lula'yı köşeye sıkıştırmayı deneyeceğini düşünüyor. 

Analizde, Bolsonaro ailesinin Brezilya'daki (Başkentin İlk Komandoları/Primer Comando de la Capital -PCC) ve Kızıl Komando (Comando Vermelho/CV) örgütlerini terör örgütü olarak tanıması için Washington'a baskı yaptığına işaret ediliyor.

New York Times da Trump yönetiminin, Çin'in ambargolarına karşı Brezilya'daki kritik mineral madenlerini kullanmak istediğini yazıyor. 

Beyaz Saray'ın, Brezilya yönetiminin ABD'li firmalarla özel anlaşmalar yapmasını istediği ancak Lula'nın şimdilik buna yanaşmadığı ifade ediliyor. 

Barack Obama yönetiminde Latin Amerika işlerinden sorumlu üst düzey yetkili Ricardo Zúniga şunları söylüyor: 

ABD, Çin'in Amerikan ekonomisini fiilen durdurabileceği tek alanın kritik mineraller olduğunu düşünüyor. Brezilya, Çin'in tekelini kırmak için eldeki birkaç seçenekten biri.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, New York Times


Anlaşmayla ve anlaşmasız İran-Amerikan çatışmasının doğasını yeniden tanımlamak

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul'da Türk mevkidaşıyla düzenlediği ortak basın toplantısında, 30 Ocak 2026 (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul'da Türk mevkidaşıyla düzenlediği ortak basın toplantısında, 30 Ocak 2026 (AFP)
TT

Anlaşmayla ve anlaşmasız İran-Amerikan çatışmasının doğasını yeniden tanımlamak

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul'da Türk mevkidaşıyla düzenlediği ortak basın toplantısında, 30 Ocak 2026 (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul'da Türk mevkidaşıyla düzenlediği ortak basın toplantısında, 30 Ocak 2026 (AFP)

Hüda Rauf

Washington ve Tahran'ın tehlikeli bir askeri çatışmayı sona erdirebilecek ve nükleer program ve bölgesel güvenliğin geleceği konusunda daha kapsamlı müzakere sürecinin önünü açabilecek bir ön mutabakata yaklaştığına dair artan işaretler var. Batılı çevrelerden sızan bilgilere göre, Donald Trump yönetimi, nihai bir anlaşmadan ziyade çatışmayı sona erdirmek için “bir ön çerçeve” olarak tanımlanan mutabakat zaptına ulaşmaya yakın.

Bu belge, imzalanıp kesinleşirse, ABD-İran çatışmasını sona erdirmeye yönelik bir adım sayılmıyor. Bunun yerine, Tahran'ı kısıtlamaktan ziyade önünü açan çok sayıda belirsiz nokta içeriyor. Önerilen düzenleme, “dondurma karşılığında hafifletme” denklemine dayanıyor; yani İran, 12 yıl boyunca uranyum zenginleştirmeyi askıya alacak, ardından uranyumu yüzde 3,76 oranında zenginleştirmeye başlayacak. Savaştan önce de İran'ın, yüzde 3,67'den daha düşük bir seviyede bile olsa uranyum zenginleştirme hakkını korumayı talep ettiğini belirtmekte fayda var.

Belge ayrıca, Washington'un yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş milyarlarca dolarlık İran varlığını serbest bırakmasını, İran'ın da deniz ablukasının kaldırılması karşılığında Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer üzerindeki karşılıklı kısıtlamaları hafifletmesini öngörüyor. Ancak bu uzlaşı, daha sonraki bir nihai anlaşmaya bağlı olmayı sürdürüyor ve bu da onu barış ve gerilimi tırmandırma arasında gri bir alana yerleştiriyor. Müzakerelerin tamamlanamaması, basitçe başa dönmek veya daha yoğun bir çatışma anlamına gelecektir.

ABD Başkanı Donald Trump ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'ten gelen olumlu sinyallere rağmen, İranlı yetkililer beklenen İran yanıtına ilişkin olumlu veya olumsuz işaretler taşıyan herhangi bir açıklama yapmadılar. Ancak, önerilen anlaşma bazı konularda belirsizliklerle dolu ve ertelenmiş anlaşmazlıklar barındırıyor. Dahası, nihai hale gelirse, birçok konuda İran için bir kısıtlamadan ziyade bir kazanç olacaktır. İçerdiği en önemli belirsizlik Hürmüz Boğazı'nın kaderiyle ilgili. Savaş bittikten hemen sonra boğazda seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz. Savaş öncesindeki durumuna geri dönüş mü kastediliyor? Yoksa İranlı yetkililerin savaş sonrasında da devam edeceğini defalarca belirttiği, “boğazda yeni yönetim ve oluşan denklem” olarak tanımlanan yeni bir durumla mı karşı karşıyayız?

Daha önce bu köşede “Washington-Tahran Görüşmeleri Monroe Doktrini'ni Hürmüz'e Taşıyacak mı?” başlığı altında bundan ve Trump'ın boğazda İran ile ortak yönetim istediğine dair imaları göz önüne alındığında, Monroe Doktrini'ni Batı Yarımküre'de Körfez bölgesine de uygulama olasılığından bahsetmiştim. İran'dan gelen bazı haberler, Trump'ın gerçekten de bunu talep ettiğini, ancak İran'ın bunu reddederek Washington ile değil, Çin ile ortak yönetim önerdiğini doğruluyor. Haberler ayrıca, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin Çin ziyaretinin, bölgesel ve uluslararası iş birliği öneren bir İran girişimini koordine etmek amacıyla yapıldığına işaret ediyor. Bu girişim, Çin'in Hürmüz Boğazı'nın yönetimi için bölgesel bir plan geliştirme girişiminde bulunmasını içeriyor; bu plan Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı olmayan daha geniş bir bölgesel çerçeveye giriyor. Dahası, İran, Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasından en olumsuz etkilenen tarafın Çin olduğu kozundan yararlanmaya çalışarak Çin'in uluslararası garantör olmasını istiyor.

Öte yandan, zenginleştirme sorunu anlaşmazlığın özü ve en önemli çıkmaz noktası olmaya devam ediyor. Nükleer zenginleştirmenin askıya alınma süresi hâlâ çözüme kavuşturulmuş değil. İran, dondurulmuş varlıklarını geri alması ve tüm yaptırımların kaldırılması, dahası süre sona erdikten yüzde 3,67 oranında zenginleştirmeye geri dönmesi şartıyla, 12 yıl veya daha kısa bir süre için zenginleştirmeyi askıya almayı kabul edebilir. Ancak, Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre asıl anlaşmazlık noktası, Tahran'ın Washington'a teslim etmeyi reddettiği yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti etrafında dönüyor. Trump'ın İran’ın elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumu kendisine teslim edeceği konusundaki tekrarlanan ve gösterişli açıklamalarına rağmen, Tahran Washington'a teslim etmeyi reddedebilir. Ama İran’ın uranyumu Rusya'ya veya başka güvenilir bir tarafa teslim etmeye bir itirazı yok. İran, böylelikle Trump'ın herhangi bir şekilde zafer kazanmasını ve Barack Obama'dan daha güçlü bir anlaşma yapmakla övünmesini engellemek istiyor. Ancak kesin olan husus, uranyumun akıbetinin tartışmalı bir konu olmaya devam ettiğidir.

Her iki tarafın da açıklamadığı birçok belirsiz konu var ve görünüşe göre temel endişeleri, savaşı derhal sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması karşılığında İran'a uygulanan ablukayı kaldırmaktır. İki taraf arasında bir anlaşmaya varılsın ya da varılmasın, Trump'ın başlattığı savaş, bölgedeki çatışmanın dinamiklerini temelden şu şekilde değiştirdi:

Askerî harekâtın açıklanan hedefleri İran'da rejim değişikliği ve nükleer programının ortadan kaldırılması iken, müzakerelerin asıl odağı artık Hürmüz Boğazı'nın savaştan önce olduğu gibi seyrüsefere açılması haline geldi.

İran, çatışmayı yeniden tanımlamaya çalışıyor. Askeri olan çatışmayı jeopolitik ve ekonomik bir mücadeleye dönüştürdü. Bu konudaki en önemli kozları Hürmüz Boğazı, enerji ve uluslararası su yolları üzerindeki etkisiydi. Böylece anlaşmayı nükleer müzakerelerden çatışmanın doğasını yeniden şekillendirmeye kaydırdı. Dolayısıyla bir anlaşmaya varılırsa, bu sadece nükleer bir çözüm değil, çatışmanın kendisinin temelden yeniden yapılandırılması olacaktır. Doğrudan askeri çatışma yerine rekabet ekonomi, jeopolitik ve bölgesel etkiyle ilgili diğer alanlara kayabilir.

Enerji bu çatışmada belirleyici faktör olduğundan, Arap Körfezi'nden petrol ve doğalgaz akışında herhangi bir aksama küresel ekonomiyi anında etkilemektedir. Bu nedenle, bölgesel istikrar sadece siyasi hedef değil, küresel bir ekonomik zorunluluk ve aynı zamanda İran'ın gelecekte herhangi bir gerilim karşısında oynayabileceği bir koz.

İran, deniz ablukasını kırmak veya deniz yollarına olan yoğun bağımlılığını azaltarak etkilerini hafifletmek istiyor. Bu durum baskıyı daha da artırabilir ve İran'ı sadece ablukayla doğrudan yüzleşmeye değil, aynı zamanda Kuzey-Güney Koridoru ile Kuşak ve Yol Girişimi gibi kara koridorları geliştirerek oyunun kurallarını değiştirmeye de zorlayabilir. Ayrıca, deniz taşımacılığına bağımlılığı azaltacak, ticaret yollarını çeşitlendirecek ve baskıya karşı kendisini daha dirençli hale getirecek yeni kara yolları ve güzergahlar aramaya itebilir. Bu nedenle, İran Dışişleri Bakanlığı komşu ülkelerle istişareleri yoğunlaştırmaya başladı.

Tahran, çatışma ve anlaşma yoluyla Ortadoğu'yu tek bir gücün egemen olduğu bölgesel bir sistemden çok taraflı bir düzene dönüştürmeye çalışıyor. Bugün yaşananlar sadece nükleer program üzerine müzakereler değil, aynı zamanda İran'ın kendisini çok taraflı uluslararası sisteme katkıda bulunan bir ülke olarak yeniden konumlandırma çabasının bir parçası. Dahası, İran, güvenlik tehditlerini stratejik fırsatlara dönüştürme fırsatını değerlendirerek, Körfez’in güvenliğine dair vizyonunu dayatma ve yeni pazarlık kozları elde etme olanağı bulurken, savunma stratejisinin en önemli sütunları olan milis güçlerini ve balistik füze programını da tehlikeye atmıyor. Soru, anlaşmanın imzalanıp imzalanmayacağı değil, çatışmanın bu aşaması sona erdikten sonra İran'ın Ortadoğu'daki stratejisinin nasıl olacağıdır.

*Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.