Kızıldeniz'deki gerilimin jeopolitik boyutları neler?

Husilerle olan çatışmanın yayılmasından korkuluyor

ABD ve İngiltere tarafından Husilere ait mevzilere düzenlenen hava saldırıları sürpriz bir gelişme değildi. Öncesinde kamuoyu önünde bununla ilgili tehditlerde bulunuldu (X platformu)
ABD ve İngiltere tarafından Husilere ait mevzilere düzenlenen hava saldırıları sürpriz bir gelişme değildi. Öncesinde kamuoyu önünde bununla ilgili tehditlerde bulunuldu (X platformu)
TT

Kızıldeniz'deki gerilimin jeopolitik boyutları neler?

ABD ve İngiltere tarafından Husilere ait mevzilere düzenlenen hava saldırıları sürpriz bir gelişme değildi. Öncesinde kamuoyu önünde bununla ilgili tehditlerde bulunuldu (X platformu)
ABD ve İngiltere tarafından Husilere ait mevzilere düzenlenen hava saldırıları sürpriz bir gelişme değildi. Öncesinde kamuoyu önünde bununla ilgili tehditlerde bulunuldu (X platformu)

ABD ve İngiltere, art arda iki gün boyunca Yemen’de Husilerin Kızıldeniz’de seyir halindeki gemileri hedef almak amacıyla füzeleri fırlattığı ve insansız hava araçlarını (İHA) havalandırdığı söylenen mevzileri bombaladı. Şarku'l Avsat'a konuşan gözlemcilere göre bu gelişme, stratejik öneme sahip bölgedeki geniş jeopolitik yansımalara ilişkin korkuları artırdı. Gözlemciler, bu durumun bölgesel ve uluslararası rekabet çerçevesinde denizcilik rotalarını ve uluslararası ticareti kontrol altına alma amaçlı olarak çatışmanın kapsamını genişletebileceğini de düşünüyor.

ABD Merkez Komutanlığı'nın X hesabından dün sabah yapılan açıklamada, ABD donanmasına bağlı savaş gemilerinden USS Carney DDG-64 tarafından Husilerin radar tesisine Tomahawk füzeleriyle yeni bir saldırı gerçekleştirildiği bildirildi. CNN'in aktardığına göre ABD’li bir yetkili, dün düzenlenen saldırıların ABD ve İngiltere donanmaları tarafından perşembe gecesi gerçekleştirilen ve Yemen'deki birçok ilde Husilere ait mevzileri hedef alan saldırılara kıyasla ‘çok daha küçük’ olduğunu söyledi.

scefde
Yemen'deki askeri hedefleri bombalamak üzere havalanan İngiltere Hava Kuvvetleri’ne ait Typhoon model bir savaş uçağı (Reuters)

Husilere bağlı Al-Masirah televizyon kanalının haberine göre, Husilerin Sana’daki Yüksek Siyasi Konseyi tarafından yapılan açıklamada, Husilere ait mevzilere düzenlenen bombardımanlara misilleme olarak ABD ve İngiltere’nin tüm çıkarlarının ‘meşru hedef haline geldiği’ belirtildi.  Husiler, Kızıldeniz'de seyir halindeki gemilere yönelik saldırılarını durdurması yönünde kendisine yapılan uluslararası uyarıları dinlemedi. Bunun üzerine Kızıldeniz'in güneyindeki seyrüsefer özgürlüğünü korumak amacıyla ABD liderliğinde ‘Refahın Koruyucusu Operasyonu’ adı altında bir askeri koalisyon kuruldu.

Dönüm noktası

ABD düşünce kuruluşlarından Hudson Enstitüsü Siyasi-Askeri Analizler Merkezi'nin Direktörü Richard Weitz, Husilerin son saldırılarını ABD’nin Husilerle mücadele stratejisinde bir ‘dönüm noktası’ olduğunu ve bunun ‘önceki hataların düzeltilmesi’ olarak değerlendirilebileceğini söyledi. ABD ile müttefiklerinin bölgedeki ve dünyadaki stratejik çıkarlarının olduğu bir bölgede Husilerin askeri yeteneklerinin arttığına ve ‘hedef alınacak gemilerin kriterlerini esnek olarak belirlediğine’ işaret etti. Weitz, Husileri yabancı terör örgütleri listesinden çıkaran Biden yönetiminin yaklaşımlarını değiştirmek için Husilerle ve onları destekleyen İran ile çatışmadan kaçınmaya çalıştığını, son saldırılara rağmen ‘hala savunmada kalarak’ tehlikenin kaynağını vurma stratejisi izlediğini söyledi.

Weitz, Şarku'l Avsat’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

ABD, son saldırılarla Gazze'de yaşananları diğer cephelerdeki gelişmelerden ayrı tutmak da dahil olmak üzere birçok mesaj göndermeye çalıştı. Ancak Gazze cephesinde yaşanan çatışma ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki çıkarlarının hedef alınmasıyla ilişkilendirilecektir. İkinci olarak ABD, bölgedeki çıkarlarını hedef almaya devam ederse İran'ın silahlarını etkisiz hale getirmekten çekinmeyecektir. Üçüncü olarak ise Washington, bazı bölgesel müttefiklerinin Husilere karşı bir çatışmaya doğrudan müdahil olma konusundaki hassasiyetin farkında ve bu yüzden doğrudan tehditlerin kaynaklarıyla ilgilenmek için inisiyatif aldı.

Weitz bunu, ABD'nin Hizbullah da dahil olmak üzere birçok tarafa, özellikle de İran'a gönderdiği, çatışmanın yayılmasını istemediği, ancak angajman kuralları değişirse ya da bölgedeki çıkarlarına yönelik tehdit devam ederse olumsuz bir savunma pozisyonu almayacağına dair bir mesaj olarak değerlendirdi.

brg
Husiler, İsrail'in Gazze'ye karşı başlattığı savaştan yararlanarak binlerce silahlı unsuru saflarına kattı (EPA)

ABD'nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield, ülkesinin İngiltere ile birlikte Yemen'deki Husilere karşı düzenlediği saldırıları savundu. ABD’li yetkili, cuma günü BM Güvenlik Konseyi (BMGK) toplantısında yaptığı konuşmada, “Saldırılar gerekli, orantılı ve uluslararası hukuka uygundu ve ABD'nin meşru müdafaa hakkını kullanması çerçevesinde gerçekleşti” ifadelerini kullandı.

ABD'nin Kızıldeniz'den geçen gemilere yönelik saldırı tehdidine askeri güce başvurmadan karşı koymaya çalıştığını söyleyen Thomas-Greenfield, ancak bunu başaramadığını kaydetti. ABD’li yetkili, ülkesinin bölgedeki çatışmanın kapsamını genişletmek istemediğini, aksine gerginliği yatıştırmayı ve Kızıldeniz'de istikrarı yeniden tesis etmek istediğini belirtti.

Angajman kuralları

Suudi siyaset ve strateji uzmanı Muhammed Salih el-Harbi, ABD’nin Husilerin kıyı bölgelerindeki askeri yeteneklerine, bazı füze fırlatma sahalarına ve radar tesislerine yoğun saldırılar düzenlemesi nedeniyle son günlerde gerilimin tırmanmasını ‘halen bölgede yürürlükte olan angajman kuralları kapsamında olduğunu, çatışmanın süresi ve geleceğiyle ilgili önemli bir kapsam genişliğine işaret etmediğini söyledi.

Şarku'l Avsat'a konuşan Harbi, çok fazla can kaybının olmayacağı ve İran gemilerinin saldırının gerçekleşmesinden birkaç saat önce bölgeden çekileceğini düşündüğünü belirtti. Füzelerin fırlatılma rampalarının ve İHA’ların kalkış noktalarının bombalandığını, saldırı öncesinde ‘masa altından birtakım düzenlemeler’ yapıldığına dair göstergelerin olduğunu söyledi. Hedef alınan noktaların sivil alanlardan uzak olacak şekilde dikkatle seçildiğini belirten Harbi, aynı zamanda saldırıların İran'a ve onun bölgedeki vekillerine yönelik ‘güçlü bir mesaj’ olduğunu değerlendirdi.

Kızıldeniz bölgesindeki angajman kurallarının ‘halen geçerli’ olduğuna inandığını ifade eden Suudi analist, ancak Husilerin, ABD, Çin veya Rusya açısından büyük stratejik öneme sahip olduğunu düşündükleri bölgedeki seyrüsefer özgürlüğünü hedef alan saldırılarında daha ileri gitmeleri halinde durumun değişebileceğini söyledi. Harbi, ABD ve İngiltere’nin hava saldırılarını bir ‘ilk adım’ olarak değerlendirirsek, sonrasında ‘daha ezici, daha geniş, daha derin ve belki de Husilerle sınırlı olmayacak’ saldırıların gerçekleşebileceği yorumunda bulundu.

fvbf
Husiler, Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki limanlarını Kızıldeniz'den geçen gemileri hedef almak için kullanıyor (Reuters)

ABD, İngiltere ve aralarında Almanya, İtalya, Avustralya, Bahreyn ve Japonya’nın da bulunduğu diğer 10 ülke, bir hafta önce ortak bir bildiri yayınlayarak uyarıda bulunmuştu. Bu uyarı, füze depolama ve fırlatma rampaları gibi Husilere ait mevzilere karşı askeri eylemde bulunma tehdidi olarak yorumlandı. Bahsi geçen ülkeler, Kızıldeniz’deki gemilere yönelik saldırıların ‘dünyanın en önemli su yollarından birinde küresel ticaretin temel yapı taşını oluşturan seyrüsefer özgürlüğüne doğrudan bir tehdit oluşturduğunu’ vurguladı.

Uluslararası rekabet

Abu Dabi merkezli düşünce kuruluşu Küresel Güvenlik ve Savunma İşleri Enstitüsü (Institute for Global Security & Defense Affairs/IGSDA) Siyasi ve Askeri Daire Başkanı Tümgeneral Yasir Saad Haşim, Suudi analist Harbi ile uyumlu olan görüşlerini aktardı. Tümgeneral Haşim, ABD ve İngiltere’nin Husilerin askeri mevzilerini hedef alan saldırılarının ‘beklenen’ bir gelişme olduğunu ve bu yüzden büyük can kayıplarını önlemek için saldırıların ne zaman yapılacağının ‘neredeyse’ bilindiğini söyledi. Tümgeneral Haşim, bunu ‘bölgedeki mevcut çatışmanın körüklenmemesi çabasının bir göstergesi’ olarak değerlendirdi.

svrg
Yemen’de Husilerin mevzilerine hava saldırıları düzenledikten sonra Kıbrıs'taki askeri üsse geri dönen İngiltere Hava Kuvvetleri’ne ait bir Typhoon savaş uçağı (AFP)

Tümgeneral Haşim, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Kızıldeniz'deki olayları, bir yanda Çin ile Rusya, diğer yanda ise ABD ile Batılı müttefikleri arasında olmak üzere dünyanın deniz taşımacılığı rotaları üzerindeki uluslararası rekabetle ilişkilendirdi. Husilerin mevzilerini hedef alan hava saldırılarını, ABD’nin çeşitli taraflara gönderdiği, büyük stratejik öneme sahip olan bölgede askeri operasyonlar yapabildiğine dair açık mesaj olarak değerlendirdi. Rusya ve Çin'in, BMGK’da yapılan Kızıldeniz'deki tehditlere ilişkin karar taslağıyla ilgili oylamada ‘veto’ oyu kullandıklarını hatırlatan Haşim, Washington’ın, BM koruması olsa da olmasa da harekete geçeceğinin farkında olduklarına işaret ederek, Moskova ve Pekin’in ‘Washington’ı çatışmaya dahil etmek’ istemiş olabileceklerinin altını çizdi.

Tümgeneral Haşim, sözlerini şöyle sürdürdü:

ABD ile uluslararası rekabette bulunan Çin ve Rusya, nüfuz alanlarını genişletmeye çalışıyorlar. Rusya Ukrayna’ya, Çin ise Tayvan ve Güney Çin Denizi'ne doğru nüfuz alanlarını genişletiyor. Bu durum İran, Kuzey Kore ve diğer bazı ülkelerdeki rejimleri, geniş bir siyasi takas süreci oluşturmaya, ABD’nin stratejik öncelikleri arasında gördüğü bölgeleri tehdit ederek Washington'a kafa tutmaya itebilir.

Tümgeneral Haşim, bölge hükümetlerinin ve halklarının görevinin, bölgeyi bir çatışma alanı olarak gören bu tehlikeli çekişmeden uzaklaşmak olduğunu vurguladı.

ABD'nin Husilerle çatışmaya dahil olmasının iki önemli gelişmeye işaret ettiğini söyleyen IGSDA Siyasi ve Askeri Daire Başkanı, bunlardan birincisinin, Husilerin siyasi karar alma konusunda bağımsız olduklarını iddia etmelerine rağmen ideolojik ve askeri olarak bağlı oldukları İran'la çatışma ihtimalinin artması, ikincisinin ise Washington'ın bir bölgeyi kontrol eden silahlı bir yapı ile ilişkilerinin zorluğu olduğunu söyledi. Bunun Yemen, Suriye ve Gazze gibi Arap bölgelerinde karşılaşılan bir durum olduğunu belirten Haşim, bunun bir devletle ya da bir terör örgütüyle karşı karşıya gelmekten daha zor olduğunu, çünkü müdahale halinde sivilleri, şehirleri ve nüfusun yaşadığı bölgelerin tehlikeye girmesi ihtimali olduğunu vurguladı. ABD'nin bunu ‘ortadan kaldırılması gereken bir tehlike’ olarak gördüğünü kaydeden Haşim, çünkü başta milis grupların stratejik öneme sahip bölgeleri kontrol etmesi halinde bunun bir meydan okumaya dönüştüğünü söyledi.

dvdsv
Husilerin Kızıldeniz'deki saldırıları Süveyş Kanalı'nı da etkiledi (Arşiv - Reuters)

Uluslararası deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 15'i Kızıldeniz'den geçiyor. Kızıldeniz, Mısır’ın Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa ile Asya arasındaki en kısa deniz nakliye yolu olan Akdeniz'e bağlıyor. Kızıldeniz’de geniş kapsamlı bir çatışma çıkmasına ilişkin korkunun nedenleri arasında son haftalarda artan akaryakıt fiyatlarının daha da yükselmesi ve tedarik zincirlerinin zarar görmesi de var.

Uluslararası Deniz Ticaret Odası (ICS), dünyadaki kargo gemilerinin yüzde 20'sinin artık Kızıldeniz’deki rotayı kullanmaktan kaçındığını, bunun yerine Afrika'nın güney ucundaki çok daha uzun olan Ümit Burnu rotasını kullandığını açıkladı. ICS tarafından iki gün önce yapılan bir açıklamada ise Süveyş Kanalı'ndan geçen gemi sayısının yüzde 30 civarında azaldığı belirtildi.



Çin’in İran’a silah sevkiyatları yıllar içinde nasıl gelişti?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
TT

Çin’in İran’a silah sevkiyatları yıllar içinde nasıl gelişti?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)

Son yirmi yılda Çin, İran ile askeri ilişkilerinde doğrudan silah satışları yerine çoğu zaman dolaylı destek sağlamayı tercih ederek hassas bir denge politikası izledi.

Bu yaklaşım, son haftalarda Çin’in İran’a omuzdan atılan füzeler gönderip göndermediğine dair ABD istihbaratının değerlendirmeleriyle yeniden gündeme geldi. Donald Trump, söz konusu iddiaların doğrulanması halinde Çin mallarına yüzde 50 ek gümrük vergisi uygulayacağını açıkladı. Pekin yönetimi ise bu iddiaları ‘asılsız’ olarak nitelendirerek reddetti ve böyle bir adım atılması durumunda ‘kararlılıkla karşılık vereceğini’ duyurdu.

ABD’li yetkililer, istihbarat verilerinin kesin olmadığını belirtirken, iddiaların doğrulanması durumunda bunun Çin’in Ortadoğu’daki önemli stratejik ortaklarından biri olan İran’a verdiği desteğin niteliğinde kayda değer bir taktik değişim anlamına gelebileceği ifade ediliyor.

Çin’in İran’a silah satışları 1980’li yıllarda önemli bir artış göstermiş, ancak Birleşmiş Milletler (BM) yaptırımları ve ABD’nin uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle son on yılda neredeyse tamamen durma noktasına gelmişti. Son yıllarda ise bu destek, sivil kullanımın yanı sıra füze ve insansız hava aracı (İHA) teknolojilerinde de değerlendirilebilecek bileşenlerin tedariki şeklinde devam etti.

Çin’in İran krizinde önemli çıkarları bulunurken, ülkenin ham petrol ithalatının yaklaşık üçte biri Körfez bölgesinden sağlanıyor.

Aşağıda, Çin’in İran’a yönelik askeri desteğinin yıllar içindeki gelişimi özetleniyor:

1980’ler: Hızlı büyüme yılları

1980 yılında patlak veren İran-Irak Savaşı, Çin’de aynı dönemde yürütülen kapsamlı ekonomik reformlarla örtüştü. Dönemin lideri Deng Şiaoping, devlet şirketlerine hükümet desteği yerine ticari kârlılığa dayalı bir model benimsemeleri talimatını verdi.

Bu süreçte Çin’e ait savunma sanayi şirketleri için ihracat fırsatları doğdu. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü verilerine göre, 1982’den itibaren İran’a yönelik füze, savaş uçağı, tank, zırhlı araç ve hafif silah sevkiyatları hızla arttı ve 1987’de zirveye ulaştı.

fdvfvde
Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na mensup askerler, Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda düzenlenen askerî geçit töreninde (Reuters)

Aynı dönemde Çin’in Irak’a da silah satması, savaşan iki tarafın benzer Çin yapımı silahlarla karşı karşıya gelmesine yol açtı.

Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan yönetimi, özellikle İran’ın 1987’de Kuveyt açıklarında ABD bağlantılı petrol tankerlerine yönelik saldırılarda kullandığı Silkworm gemisavar füzeleri nedeniyle bu satışlara karşı çıktı.

Washington yönetimi buna karşılık Çin’e yönelik bazı yüksek teknoloji ürünlerinin ihracatını kısıtladı. Pekin ise İran’a doğrudan silah sattığı iddialarını reddederken, askeri ürünlerinin aracı ülkeler üzerinden Tahran’a ulaşmasını engellemek için önlem alacağını açıkladı.

1990’lar: Teknoloji transferi

Savaşın ardından İran, askeri sanayi altyapısını geliştirmek için Çin’in desteğine yöneldi. Bu iş birliğinin öne çıkan örneklerinden biri, Çin yapımı C-802 füzelerinin tersine mühendislik yöntemiyle geliştirilen Nur gemisavar füzesi oldu.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi bünyesindeki China Power projesinde araştırmacı olan Brian Hart, Çin’in onlarca yıl boyunca İran’ın askeri kapasitesinin modernizasyonunda, özellikle füze teknolojilerinin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını belirtti.

Ayrıca İran’ın, füze üretim tesislerinin kurulması ve Tahran’ın doğusunda bir füze test sahasının inşası konusunda da Çin’den destek aldığı ifade ediliyor. Bu değerlendirme, Middle East Review of International Affairs (MERIA) dergisinde yazan Çin uzmanı Bates Gill tarafından dile getirildi.

ABD’nin özellikle füze satışlarını sınırlamaya yönelik baskıları arttıkça, Çin’in İran’a yönelik desteğinin niteliği değişti. Bu kapsamda Pekin, doğrudan silah satışları yerine hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılabilecek makine ve bileşenlerin ihracatını artırmaya yöneldi.

Milenyumdan günümüze: Çift kullanımlı teknolojiler

2006 yılında BM, İran’ın nükleer ve füze programlarına yönelik yaptırımlar uyguladı. Çin ise bu karara destek vererek Tahran ile yeni resmi silah anlaşmaları yapmaktan büyük ölçüde uzak durdu.

Söz konusu değişimin yalnızca uluslararası hukukla değil, aynı zamanda bölgesel stratejiyle de bağlantılı olduğu belirtiliyor. 2010’ların ortalarından itibaren Çin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar dahil olmak üzere Körfez ülkeleriyle stratejik ilişkilerini önemli ölçüde güçlendirdi.

vsdvfvf
3 Eylül 2025’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 80. yıldönümü münasebetiyle Pekin’de düzenlenen askeri geçit töreninden (Reuters)

Buna rağmen Çin, İran’a çift kullanımlı teknoloji ve malzeme tedarik etmeyi sürdürdü. Bu destek, İran’ın füze ve İHA envanterini geliştirmesine yardımcı olan kimyasal maddelerden, balistik füze yakıtı üretiminde kullanılan bileşenlere; radyo frekansı bağlantı elemanları ve türbin kanatları gibi İHA parçalarına kadar uzanıyor.

Brian Hart, bu desteğin İran’ın bölgedeki ABD ve İsrail güçlerine yönelik saldırılarında ve diğer bölgesel operasyonlarında füze ve İHA’lara yoğun şekilde dayanması nedeniyle ‘kritik’ bir rol oynadığını belirtiyor.

ABD Hazine Bakanlığı, İran’ın füze ve İHA programlarına parça ve bileşen sağlamak amacıyla kurulduğu belirtilen Çin ve Hong Kong merkezli bazı şirketlere yaptırım uyguladı.

Ayrıca İran’ın, ABD’nin GPS sistemine alternatif olan Çin’in uydu navigasyon sistemi BeiDou Navigasyon Uydu Sistemi’ni askeri amaçlarla kullanıp kullanmadığına dair şüpheler de artıyor. Geçtiğimiz ay ABD Kongresi’ne bağlı bir kurum, bu sistemin Ortadoğu genelinde İran’a ait İHA ve füze saldırılarının yönlendirilmesinde kullanılmış olabileceğini bildirdi.


ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
TT

ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)

ABD Donanması bugün yaptığı açıklamada, İran'a uygulanan deniz ablukasını kaçak olarak nitelendirilen sevkiyatları da kapsayacak şekilde genişlettiğini belirtti. Ordu, İran topraklarına ulaşmaya çalıştığından şüphelenilen herhangi bir geminin kontrol ve aramaya tabi tutulacağını kaydetti.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Donanma, ablukanın uygulanmasının ardından pazartesi günü yaptığı güncellenmiş açıklamasında, "Bu gemiler, bulundukları yere bakılmaksızın, denetime, gemiye binmeye ve kargolarına el koymaya tabi tutulacaktır" ifadelerini kullandı.

Kaçak mallar arasında silahlar, silah sistemleri, mühimmat, nükleer maddeler, ham petrol ve rafine ürünler ile demir, çelik ve alüminyum yer almaktadır.

Diplomatik girişimler yoğunlaşırken, ABD-İran müzakerelerinin gidişatı konusunda işaretler çelişkili. Nükleer dosya, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla ilgili hassas konular ve İran'ın nükleer programına getirilen kısıtlamaların süresi konusunda anlaşmazlıklar sürerken, ikinci tur görüşmelerin tarihi henüz belirlenmedi.


Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
TT

Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)

ABD ile İran’ın anlaşmaya varmaktan başka seçeneği olmadığı değerlendiriliyor. CNN tarafından yapılan bir analize göre, savaşın başlangıcından bu yana açıkça dile getirilmeyen bu durum, son günlerde yürürlükte olan ateşkes sürecinde daha belirgin hale geldi.

Analize göre Washington açısından, İslamabad’da gerçekleştirilen ilk tur görüşmeler, ABD’nin müzakere gücünü artırmaya yönelik planlı bir hamle olarak değerlendirildi. İran limanlarına yönelik ablukanın hızlı şekilde devreye alınması da bu tırmanışın önceden tasarlandığına işaret ediyor.

Söz konusu değerlendirmede, ekonomik ablukanın etkilerinin tam olarak ortaya çıkmasının zaman alacağı belirtilse de, hedeflerin yaklaşık yüzde 60’ına ulaşılmasının dahi İran ekonomisine ve ülkenin petrolüne bağımlı Çin gibi ülkelere ek zarar verebileceği ifade ediliyor.

Siyasi baskılar anlaşmaya doğru itiyor

Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığına göre, ikinci tur müzakerelerin başarı şansının artmasında her iki taraf üzerindeki siyasi baskının yükselmesi etkili oluyor. Analizde, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık şekilde bir anlaşma istediğini ifade ettiği ve İran’ın da benzer bir irade gösterdiğini vurguladığı belirtiliyor.

Bununla birlikte, enflasyonun ve yakıt fiyatlarının yükselmesi ile kendi siyasi tabanındaki protestolar nedeniyle Trump’ın bir anlaşmaya varma konusunda giderek daha fazla baskı altında olduğu ifade ediliyor.

Öte yandan, Trump’ın değişken tutumunun ne ölçüde alışılmadık bir müzakere stratejisinden ne ölçüde belirsizlikten kaynaklandığının net olmadığı belirtiliyor. Analiz, karşı tarafı belirsizlik içinde bırakma stratejisinin belirli bir sınırı olduğunu, bunun zamanla düzensizlik ya da çaresizlik algısı yaratabileceğini ve bu durumun da bir anlaşmaya duyulan ihtiyacın büyüklüğünü yansıttığını ortaya koyuyor.

İran: Görünür direniş

İran, güçlü söylemine ve meydan okuma kapasitesini göstermesine rağmen, analize göre bir anlaşma arayışı açısından daha acil bir konumda bulunuyor. Değerlendirmede, propagandanın gerçek durumu yansıtmadığı ve 13 binden fazla hedefi vuran saldırıların ülkenin kapasitesi üzerinde önemli etkiler bıraktığı ifade ediliyor.

39 gün süren bombardımanın yol açtığı hasarın belirgin olduğu belirtilirken, ülkenin askeri ve güvenlik kurumlarının da ciddi kayıplar verdiği vurgulanıyor. Sertleşen siyasi söyleme rağmen, İran’ın devlet yönetimini sürdürme ve kapasitesini yeniden inşa etme konusunda önemli zorluklarla karşı karşıya olduğu kaydediliyor.

Eşi görülmemiş bölgesel zayıflık

Analize göre İran’ın dışarıya yansıttığı gücün bir kısmı, kesin bir askerî zaferden ziyade dayanıklılık kapasitesinden kaynaklanıyor. Ancak ülkenin, bölgedeki birden fazla komşusuyla yaşadığı gerilimler nedeniyle eşi görülmemiş bir bölgesel zayıflık döneminden geçtiği ifade ediliyor. Değerlendirmede ayrıca, çevre ülkelerin İran’a yönelik tutumlarının temkinli ya da bölünmüş olduğu, bunun da bölgesel ortamı İran açısından daha az kabul edici hale getirdiği belirtiliyor.

Anlaşma mümkün... ancak ayrıntılar konusunda anlaşmazlık var

Bu veriler ışığında yapılan analiz, tarafların kapsamlı bir çatışmaya geri dönmesinin, müzakere yoluyla bir uzlaşmaya varma ihtimalinden daha düşük olduğunu değerlendiriyor. Özellikle Pakistan’da gerçekleştirilen ve 16 saat süren görüşme turunun ardından tarafların pozisyonlarının birbirine daha da yaklaştığı belirtiliyor.

Tarafların, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda da ortak bir zemine yaklaştığı ifade ediliyor. Analize göre, İran’ın ABD yaptırımları ve baskıları nedeniyle bu stratejik geçiş noktasını bir baskı aracı olarak kullanma kapasitesinin zayıfladığı değerlendiriliyor.

Ayrıca anlaşmazlığın artık temel ilkelerden ziyade teknik ayrıntılar üzerinde yoğunlaştığı, bu durumun da kapsamlı bir anlaşmaya varılma ihtimalini artırdığı belirtiliyor.

Nükleer dosya: Düzeltilebilir rakamlar

CNN’ne göre taraflar uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması konusunda genel bir uzlaşıya sahip. Ancak anlaşmazlık, bu askıya almanın süresinde yoğunlaşıyor. Buna göre İran beş yıllık bir durdurma süresi talep ederken, ABD 20 yıllık bir süreyi savunuyor. Analizde, bu farkın uzlaşma yoluyla kapatılabilecek bir mesafe olduğu değerlendiriliyor.

Öte yandan, saldırıların İran’ın nükleer kapasitesini zayıflattığı belirtilirken, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ise egemenlik meselesi olarak görüldüğü ve uluslararası denetim mekanizmaları aracılığıyla yönetilebileceği ifade ediliyor.

Washington ve Tahran, herhangi bir anlaşmayı her iki taraf için de bir ‘zafer’ olarak nasıl pazarlayabilir?

CNN tarafından yapılan analize göre, ABD ile İran arasında kalan son anlaşmazlık noktaları büyük ve çözülemez engellerden ziyade, daha çok tarafların ‘gurur’ ve siyasi konumlanmalarıyla ilgili ayrıntılardan ibaret görülüyor. Değerlendirmede, hiçbir tarafın kendisini ‘zafer’ olarak sunamayacağı bir anlaşmayı kabul etmeyeceği ifade ediliyor.

Analize göre İran, caydırıcı askeri kapasitesinin hâlâ geçerli olduğuna inanıyor ve yeterli güç gösterdiğini, yeni bir saldırıyı daha az olası hale getirdiğini düşünüyor.

Öte yandan, Donald Trump’ın son iki ayda Papa 14. Leo’dan İsrail’e kadar geniş bir kesimi rahatsız ettiği ve seçtiği ilk büyük savaş sürecinden, destekçilerine ‘daha iyi bir dünya’ olarak sunabilecek bir anlaşmayla çıkmaya ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Ayrıca küresel ekonominin durgunluğa yaklaşması ve enerji piyasalarındaki zararlar da bu baskıyı artırıyor.

Analizde, Trump’ın önünde iki temel sorunun bulunduğu ifade ediliyor: İran ile yapılacak kapsamlı bir anlaşma, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın 2015’te imzaladığı ve Trump’ın ilk döneminde iptal ettiği anlaşmadan daha iyi mi görünecek?

Değerlendirmeye göre bu sorunun yanıtı net değil; ancak İran’ın nükleer altyapısının büyük ölçüde zarar gördüğü ve Trump’ın İran’ın zenginleştirilmiş materyal üretim kapasitesinden tamamen uzak kalmasını hedeflediği, bunun da ulaşılabilir bir hedef olarak değerlendirildiği belirtiliyor.

İkinci soru ise İran’ın bu savaştan nasıl bir ülke olarak çıkacağıyla ilgili. Analize göre İran, çok daha zayıflamış, ciddi hasar görmüş ve altyapısının toparlanmasının bir nesil sürebileceği bir tabloyla karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte dayanıklılık kapasitesinin hâlâ açık biçimde görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca savaşın, son bir yılda İran’ın güçlü savunma araçlarına ihtiyaç duymadığını savunan ılımlı sesleri de büyük ölçüde ortadan kaldırmış olabileceği ifade ediliyor.

Analiz, Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini sınırlayan bir anlaşmaya varmasının mümkün olduğunu öngörüyor. Ancak seçtiği bu ilk büyük savaşın beklenmeyen sonuçlarının şimdiden ortaya çıkmaya başladığı da vurgulanıyor. Bu sonuçların başında ise İran’daki sertlik yanlılarının, nükleer silaha her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduklarını düşünmeye başlaması geliyor.