Şam Operasyonu sorusu: Mossad, Devrim Muhafızları Ordusu'na mı sızdı?

Tel Aviv şu anda doğrudan İran'ı hedef alarak ‘Ahtapot Doktrini’ adını verdiği yeni bir formülü uyguluyor.

 İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin cenaze töreninden. / Fotoğraf: AFP
İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin cenaze töreninden. / Fotoğraf: AFP
TT

Şam Operasyonu sorusu: Mossad, Devrim Muhafızları Ordusu'na mı sızdı?

 İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin cenaze töreninden. / Fotoğraf: AFP
İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade’nin cenaze töreninden. / Fotoğraf: AFP

Sevsan Mehanna

İsrail tarafından gerçekleştirilen spesifik operasyonlar, İran'ın askeri ve nükleer tesislerini hedef alan saldırılar içeriyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) üyelerini, Hizbullah, Hamas ve Tahran yönetimine bağlı diğer milislerin liderlerini hedef alan suikast operasyonları, nitelikleri açısından ‘öfke’ uyandırıyor. Söz konusu suikast operasyonlarının sonuncusu, Suriye'deki Kudüs Gücü istihbarat yetkilisi Sadık Ümidzade, yardımcısı ve diğer iki DMO üyesinin Şam'da İsrail bombardımanı sonucu öldürülmesiydi. Amerikan Washington Post gazetesine göre, Mezzeh mahallesinde öldürülen İranlı yetkililerin Amerikan güçlerine yönelik saldırıların beyni olması, şu soruları gündeme getirdi: İran güvenlik güçleri ve DMO istihbarat sızıntıları mı yaşıyor? Mossad, hedeflerine ulaşmak için İranlı ajanları mı kullanıyor?

Mossad'ın itibarı

Haziran 2021'de eski İran İstihbarat Bakanı Ali Yunusi, İsrail istihbaratının İran'a sızmasının tüm İranlı yetkililerin hayatlarından endişe etmelerini gerektirecek bir noktaya ulaştığı uyarısında bulundu.

Eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi hükümetinde (1998-2005) İstihbarat Bakanı görevini yürüten Yunusi, “Benim bakanlığımdan sonra istihbarat servislerinin rekabeti nedeniyle İstihbarat Bakanlığı'nda gerçekleşen paralel çalışmalar ve İstihbarat Bakanlığı'nın karşısında oluşturulan yeni örgütler bakanlığı zayıflattı” dedi. Yunusi sözlerini şöyle sürdürdü:

Mossad'ın ihmal edilmesi, bu şekilde sızmasına ve saldırmasına neden oldu. Öyle ki Mossad, İran’daki rejim yetkililerini açıkça tehdit ediyordu.

İranlı bir yetkilinin Mossad'ın sızma faaliyetlerine ilişkin bu uyarısı ilk değildi. Bu konuya ilk dikkat çeken kişi DMO eski komutanlarından Hüseyin Alai olmuş, daha sonra bu uyarılar DMO eski komutanı Muhsin Rıdai ve eski İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad tarafından da tekrarlanmıştı.

O dönem Iran Wire internet sitesine göre, bu durum, İsrail'in İranlı yetkilileri korumakla görevli Ensar Koruma Birlikleri'ne kapsamlı bir şekilde nüfuz ettiğini göstermekteydi. Aynı zamanda sitedeki bilgilere göre, farklı dönemlerde İranlı yetkililerin korumalarından bazıları ABD'ye kaçtı. Sitede ifade edilenlere göre, ABD ve İsrail, Ensar Koruma Birlikleri içinde bir ağ kurmayı başarmış olabilir.

İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ise basına verdiği bir röportajda, “İran istihbaratındaki harici casusluk yetkilisinin bizzat kendisinin İsrail için casusluk yaptığını öğrendiğini” açıklamış ve daha önce Tahran yönetiminin açıklamadığı bir olaya atıfta bulunarak, İstihbarat Bakanlığı’yla beraber nükleer ve füze alanında çalışan kurumlar içinde yaygın ve organize bir güvenlik sızmasının varlığını o dönemde vurgulamıştı.

Ahmedinejad, İran Uzay Ajansı'na ait belgelerin cumhurbaşkanının ofisindeki dolapta bulunduğunu ve Mossad ajanlarının “tavanda bir delik açarak içeri girip dolabı açtıklarını, tüm belgeleri aldıklarını, daha sonra da güvenlik makamlarının ülkedeki en önemli nükleer belgelerin çalınmasına sessiz kaldıklarını” açıklamıştı.

İsrail, Mossad'ın faaliyetleri hakkında nadiren yorum yapıyor. Ancak BBC'nin Şubat 2022'de aktardığına göre, İsrail ordusundan emekli general ve eski Savunma Bakanlığı yetkilisi Amos Gilad, bunun iyi bir nedeni olduğunu söyledi:

Ben her türlü propagandaya karşıyım. Eğer ateş etmek istiyorsanız, bunun hakkında yaygara çıkarmadan ateş edin. Mossad'ın itibarı, gizli operasyonları kamuoyuna hissettirmeden gerçekleştirmesine bağlıdır.

Tel Aviv'de kim çalışıyor?

İranlı nükleer bilim adamı Muhsin Fahrizade, 27 Kasım 2020'de Tahran'ın doğusundaki Demavand’de bir suikasta kurban gitti. Operasyona ilişkin İran güvenlik ve medya kurumlarında ilk andan itibaren kafa karışıklığı açıkça ortaya çıktı. “İran nükleer bombasının babası” olarak adlandırılan Fahrizade’nin korunmaması konusunda sorumluluklar yüklenmeye başlandı.

İran topraklarında gerçekleştirilen suikast, halkın öfkesi dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Tahran sokaklarında olayı kınayan ve ‘hızlı tepki’ talep eden öfkeli protestolar düzenlendi. Birçok İranlı, güvenlik yetkililerini suçladı. Bazı sosyal medya kullanıcıları, “İstihbarat ve güvenlik servislerinin, öğrencileri, feminist aktivistleri, gazetecileri ve farklı fikirlere sahip insanları baskı altına almakla meşgul olduğu bir dönemde, nükleer bilim insanları güpegündüz sokakta suikastlara uğruyor” ifadesini kullandı.

2020 yılı başında İran güvenlik servislerinin birçok olayı önleyemediği dikkat çekiyor. Aynı yıl 3 Ocak'ta suikasta uğrayan ‘gölge adam’ Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani için nasıl bir plan hazırlandığına dair bilgi verilmedi. Süleymani ve Fahrizade'nin gizli bir hayat yaşadığı biliniyor. Suikastın ardından İranlı yetkililerin açıklamaları arasındaki çelişki bariz bir şekilde ortaya çıktı. Resmî açıklama, birkaç gün sonra İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Şemhani tarafından yapıldı. Suikast “elektronik cihazların kullanıldığı karmaşık bir operasyondu ve olay yerinde hiç kimse yoktu.”

O dönemde İran Mehr Haber Ajansı'nın bildirdiğine göre DMO Komutan Yardımcısı Ali Fadavi ise şuna dikkat çekti:

Suikast, uydular ve internet aracılığıyla kontrol edilen yapay zekâ kullanılarak makineli tüfekle gerçekleştirildi. Olay yerinde terörist yoktu.

Aynı yılın 27 Kasım tarihli bir New York Times haberi, çelişkinin ‘iktidar içinde gerginlik’ anlamına geldiğine dikkat çekti ve şunu yazdı:

Her iki taraf da sorumluluk üstlenmekten kaçınmaya çalışıyor. Fahrizade'nin öldürülmesinin rejimi sarsan aşağılanma duygusu, olayı yeniden yazmaya ve bir bilim kurgu romanı gibi yönlendirmeye yöneltti. İsrail'in onu uzaktan kumanda kullanarak veya saldırganlardan herhangi biri olay yerinde olmadan, bilim adamının arabasına sağanak gibi kurşun atan yönlendirilmiş bir makineli tüfek kullanarak öldürdüğünü söylediler.

Aynı Amerikan gazetesi, üç istihbarat yetkilisinin “Fahrizade suikastının arkasında İsrail'in olduğunu” doğruladığını aktardı.

Tahran'ın kalbinde

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Mayıs 2018'de düzenlediği bir basın toplantısında İsrail istihbarat servisinin İran'da ulaştığı ve İsrail'e getirdiği belgeleri sundu. O sırada İran'ın nükleer programı hakkında önemli detaylardan bahsetti ve “Bu ismi hatırlayın: Fahrizade” dedi.

İsrail verilerine göre Fahrizade, yeni milenyumun başında el-Emel adı altında ülkesinin askeri nükleer programını yönetiyordu. 4 Aralık 2020'de yayınlanan Fahrizade Dosyası başlıklı bir makalede Yedioth Ahronoth gazetesinin istihbarat işleri analisti Ronen Bergman, Mossad'ın 2018'deki operasyonu sırasında Tahran'da 55 bin sayfadan fazla gizli belge elde ettiğini belirtti. Mossad ajanlarının özel cihazlar kullanarak, belgelerin içeriden birilerinin yardımı olmadan erişilemeyecek müstahkem bir yerde çok sıkı bir şekilde kapatılmış birkaç kasayı açtığına dikkat çekti. İsrail istihbaratının İranlı nükleer fizikçinin faaliyetlerini 1993'ten beri takip ettiğini ve nükleer programın ilk adımlarını o zaman attığını vurguladı.

İngiliz The Times gazetesi ise o dönemde yayınladığı bir analizde, Mossad'ın Tahran'ın kalbinde gerçekleştirdiği operasyonunu “İran güvenlik servisleri için özellikle de İran nükleer programının askeri kısmından sorumlu olan ve bu programda kendi dar çevresinden insanları istihdam eden DMO İstihbarat Teşkilatı için bir skandal” olarak değerlendirdi.

Analizde, “İstihbarat yetkilileri, İranlı bilim adamına yönelik suikastı Mossad'ın İran'ın nükleer programını yok etme projesinin doruk noktası olarak tanımlıyor” denildi. Mossad’ın çabalarının on yıldan uzun bir süredir devam ettiği ve bu çabaların Tahran sokaklarında güpegündüz suikastlar ve bombalamalar içerdiğine dair yaygın inanışa işaret edildi. Analizde, gizli uranyum zenginleştirme laboratuvarlarında Stuxnet virüsünün masum görünümlü bir veri belleği kullanılarak işletim sistemlerine dahiyane bir şekilde sokulmasından da söz edildi. Fahrizade’nin suikasta uğradığı pusuya ilişkin olağanüstü anlatılar ortaya çıkmadan önce bile operasyonun başarısının “bir planlama şaheseri olarak kutlandığı” belirtildi.

2010-2012 yılları arasında dört İranlı nükleer bilimciden (Mesut Muhammedi, Mecid Şehriyarı, Derviş Rızainecad ve Mustafa Ahmedi Ruşan) üçü, Tahran'da manyetik bombalar kullanılarak suikasta uğradı ve öldürüldü. Dördüncüsü ise evinin önünde vuruldu. İranlı yetkililer hem İsrail'i hem de ABD'yi bu operasyonların arkasında olmakla suçladı. İsrail suçlamalarla ilgili yorum yapmayı reddetti, ancak eski İsrail Savunma Bakanı Moşe Yalon şu açıklamayı yaptı:

“İsrail, hiçbir koşulda İran'ın nükleer silaha sahip olmasını kabul edemez. Bunun bir anlaşma ya da yaptırım yoluyla yapılmasını tercih ederiz, ancak İsrail her türlü tehlike karşısında kendisini savunacaktır.”

Ahtapot Doktrini

İran ve İsrail sıklıkla gizli bir çatışmaya ya da ‘gölge savaşı’ olarak bilinen bir savaşa girdiler. Karada, havada ve denizde bazen vekil güçler aracılığıyla sessizce birbirlerine saldırdılar. Ocak 2023'te Washington Post'ta yapılan bir analize göre her iki taraf da “topyekûn bir savaşa dönüşme riski taşıyan açık çatışmalardan kaçınmaya” çalıştı. Ancak Amerikan gazetesine göre son zamanlarda çatışmalar ‘daha belirgin’ hale geldi.

Temmuz 2006'da Lübnan ve İsrail arasındaki savaştan sonra Tel Aviv Üniversitesi Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü, 2007 yılı sonunda enstitüde Lübnan ve Suriye meseleleri alanında araştırmacı olan Danny Berkovic'in ‘Hydra'nın Kafalarını Kesmek Mümkün mü?’ başlıklı 96 sayfalık bir çalışmasını yayınladı. Çalışma, şu temel soruyu yanıtlamaya yönelikti: Hizbullah nasıl zayıflatılabilir? Onu, Yunan mitolojisinde adı geçen ve yılana veya ejderhaya daha yakın olan efsanevi yaratık Hydra’ya benzetiyordu. Özetle, efsanevi savaşçı Herkül, o efsanevi yılanla karşılaştığında, bu dokuz başlı vahşi canavarın her bir kafasını kestiğinde yerine iki kafa çıkıyordu. Kafalar çoğaldıkça kötülüğün gücü iki katına çıkar, dolayısıyla tehlikesi de artar, ortadan kaldırılması da güçleşir.

Berkovic, teorisini ortaya koyarken, bu canlının kafalarından kurtulmanın imkânsız olduğu gibi, onu kökünden sökmenin veya ortadan kaldırmanın da imkânsız olacağına inanıyor. Ancak İsrail'in (ABD dahil) takip etmesi durumunda onu zayıflatabilecek çeşitli stratejiler var. Çalışma, o dönemde Hizbullah’ı zayıflatmak ve bölgesel arenadan dışlamak için çeşitli önerilerde bulundu. Ayrıca zamanın avantaj sağlaması nedeniyle bu uygulamanın hızlandırılması gerektiğinin altı çizildi.

Hydra teorisi, eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett'in Haziran 2022'de İngiliz dergisi The Economist ile yaptığı konuşmada açıkladığı şu teoriyle örtüşüyordu:

Tel Aviv, doğrudan İran'ı hedef alan Ahtapot Doktrini’ni uygulayarak bölgede yeni bir denklem benimsiyor.

Bennett, o dönem İsrail'in yaklaşık 40 yıldır İran'a karşı yürüttüğü ‘gölge savaşına’ değinerek, “Biz Ahtapot Doktrini’ni uyguluyoruz. Artık kollarla, yani İran'ın vekil güçleriyle uğraşmıyoruz. Yukarı yönlü hedef alarak yeni bir denklem oluşturduk” ifadelerini kullanmıştı.

Bennett, İran'ın bölgedeki vekil güçlerinin Lübnan'daki Hizbullah ve Tahran'ın desteklediği Gazze Şeridi'ndeki Hamas olduğuna dikkat çekmişti. İsrail Askeri İstihbarat Teşkilatı’nın eski Başkanı Amos Yadlin ise İranlıların beş cepheyi yönettiğini ve bunların hepsinde gerilimin artmaya başladığını doğruladı. Aynı dönemde Kanal 12'de Yadlin'in şu sözleri aktarılmıştı:

İran'ın büyük bir intikam arzusu olduğuna şüphe yok. Geçmişte de aynı şekilde intikam almaya çalıştı. İsrailli bilim insanlarına ve askeri personele zarar vermeye çalıştı. Bugün her İsrailli ve belki de her Yahudi onun hedefidir.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabai'dan çevrilmiştir.



Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
TT

Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ara seçimlerden bir gün sonra İran'a saldırı düzenlenebileceği konusunda Körfez'deki müttefiklerini uyardığı öne sürülüyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla ABD'li medya kuruluşu MSNOW'a konuşan Körfez ülkelerinden üç üst düzey yetkili, Washington'ın 4 Kasım'da İran'a askeri harekat düzenlenebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu iddia ediyor.

Yetkililere göre olası askeri operasyonun "kısa ve yoğun bir saldırı dalgası" halinde düzenlenebileceği söylenmiş.

Diğer yandan kaynaklardan biri, bazı Körfez devletlerinin ABD'nin kendi ülkelerindeki üslerden saldırı düzenlemesine karşı çıkabileceğini söylüyor. İran ordusu ve desteklediği Şii milisler, ABD'nin saldırılarına misilleme olarak Körfez ülkelerindeki stratejik hedefleri vurmuştu.

Beyaz Saray'dan medya kuruluşuna gönderilen açıklamada "hassas askeri planlar hakkında yorum yapılamayacağı" belirtilirken, Trump'ın "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak için tüm seçenekleri masada tuttuğu" ifade edildi.

ABD Başkanı, 3 Kasım'da yapılacak ara seçimler öncesinde İran'a saldırı düzenlenmeyeceğini söylemişti. 30 Ekim'deki açıklamasında da İran'la savaşın "çok kısa süre içinde biteceğini" belirtmişti.

İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı savaşta Amerikan ordusu İran'a yönelik son askeri harekatı 1 Eylül'de düzenlemişti.

Wall Street Journal'ın 28 Ekim'deki haberinde de Körfez ülkelerinin, ABD'deki ara seçimler sonrasında İran'a saldırı düzenleyebileceği hakkında uyarıldığı aktarılmıştı. Muhtemel hedefler arasında İran'daki altyapı ve nükleer tesislerin yer aldığı yazılmıştı.

Washington, İran'ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin yeniden başlaması için Tahran'a baskıyı artırıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakerelerin yeniden başlatılması için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye mektup göndermişti. Tahran yönetimiyse mektuba henüz yanıt vermedi.

İran yönetimi görüşmeler için ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukasını kaldırmasını, yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş varlıkları serbest bırakmasını şart koşuyor.

Pew Araştırma Merkezi'nin 8 Ekim'de yayımladığı ankete göre Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 65) Trump'ın İran savaşını yönetme biçimini onaylamıyor. Cumhuriyetçiler de petrol fiyatlarının fırlamasına yol açan savaşa karşı giderek daha olumsuz bir tutum sergiliyor.

Independent Türkçe, MSNOW, Wall Street Journal


Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
TT

Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)

ABD yönetimi Flavio Bolsonaro'yu ülkeye kabul etse de radikal sağcı siyasetçinin "meşru liderlik" iddiasını desteklemeyebilir.

Flavio Bolsonaro, Brezilya'da 25 Ekim'de düzenlenen devlet başkanlığını seçimini rakibi Luiz Inácio Lula da Silva karşısında kaybetmişti. Bunun ardından hakkındaki kara para aklama soruşturması kapsamında Bolsonaro'dan pasaportlarını teslim etmesi istenmişti. Radikal sağcı siyasetçi, soruşturma ve seyahat yasağına rağmen gizlice ABD'ye kaçmış, X'te paylaştığı mektupta kendisini "Brezilya'nın lideri" ilan etmişti.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, Trump yönetiminin, Bolsonaro'nun "Brezilya'nın meşru lideri olduğu" iddiasını desteklemeyi planlamadığını söylüyor.

Trump, Brezilya'daki seçimde taraf tutmadığını ancak sandıkta "hile yapılmış olabileceğini" öne sürmüş, Bolsonaro'yla ailesinin ABD'ye girişine izin verdiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, Trump'ın Bolsonaro ve ailesinin ülkeye girişine izin verse de Lula yönetimiyle ikili ilişkileri iyi tutmak adına kendisine siyasi destek sağlamaya yanaşmayabileceğini söylüyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ileride fikrini değiştirebileceği aktarılıyor.

Bolsonaro'nun ülkeyi terk etmesiyle Brezilya'daki "siyasi itibarının zedelendiği" belirtiliyor. Kimliklerinin paylaşılmamasını isteyen bazı Brezilyalı yetkililer de Bolsonaro'nun ülkeden ayrılmasının Kongre'de muhalefetteki muhafazakarları zayıflatarak Lula'nın elini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Arjantinli yetkililer, Flavio Bolsonaro, eşi ve iki kızının 27 Ekim'de ülkenin kuzeyine geçtiğini, ardından aynı gün özel bir uçakla Ekvador'a gittiğini aktarıyor. Bolsonaro ve ailesi daha sonra Ekvador üzerinden Miami'ye uçtu.

Kaynaklara göre Trump'ın danışmanlarından Jason Miller, yakın ilişkilere sahip olduğu Bolsonaro ailesinin Arjantin'den Ekvador'a geçişine yardımcı olmuş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Bolsonaro'yu ülkeye kabul etmeyi önerdiği, Trump'ın da bunu onayladığı aktarılıyor.

Trump, Senatör Flavio Bolsonaro'ya kampanyasında açıkça destek vermese bile babası Jair Bolsonaro'yla yakın ilişkilere sahipti. Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump ise süreci "cadı avı" diye nitelemişti.

Ayrıca Jair'in diğer oğlu Eduardo Bolsonaro da babasıyla ilgili hapis kararı açıklanmadan birkaç ay önce ABD'ye gitmişti. Daha sonra Eduardo, geçen yıl babası hakkında yürütülen darbe komplosu davasında Trump yönetiminin sürece müdahalesini istediği gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezası almıştı. Cezası bu yıl haziranda açıklandıktan sonra kendisi bir daha Brezilya'ya dönmedi.

Diğer yandan Jair Bolsonaro da 2022 seçimlerini kaybettikten sonra, Lula'nın göreve başlamasından iki gün önce ABD'ye gitmiş ve yaklaşık üç ay sonra ülkesine dönmüştü.

Independent Türkçe, Reuters, Telegraph


Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
TT

Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)

Antoine el-Hac 

Sırbistan’da öğrenci hareketinin ezici seçim zaferinin ardından düzenlenen kutlamalar, yalnızca muhalefetin iktidar karşısındaki zaferinin ifadesi değildi. Bu kutlamalar, muhaliflere göre yetkilerin tek kişinin elinde toplandığı, kurumların rolünün gerilediği, medya özgürlüklerinin daraldığı, yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygınlaştığı 14 yıllık yönetim döneminden kurtuluş anı olarak da görüldü. Aleksandar Vucic’in 25 Ekim’de gerçekleştirilen erken seçimlerde yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte Sırbistan’ın yeni bir siyasi döneme girdiği izlenimi oluştu. Bu dönemin en belirgin mesajı ise köklü görünen yönetimlerin, toplumdaki hoşnutsuzluk tahammül sınırını aştığında yıkılabileceği oldu.

Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)
Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)

Ancak iktidarın devrilmesi, mutlaka alternatif bir demokratik sistemin inşa edileceği anlamına gelmiyor. Bu zaferi elde eden öğrenci hareketi, şimdi seçimlerin kendisinden daha zorlu bir sınavla karşı karşıya. Hareket, halk desteğini bağımsız kurumlara dönüştürebilecek, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edebilecek ve kendisinden önceki siyasi güçlerin hatalarına düşmeden yolsuzlukla mücadele edebilecek mi?

Novi Sad trajedisinden ulusal ayaklanmaya

Hikâye, iki yıl önce, 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki tren istasyonunda beton bir sundurmanın çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başladı. Öğrenciler ve protestocular açısından bu trajedi, sıradan bir kaza değildi; yolsuzluk, denetim eksikliği ve hesap verebilirlik sorunlarının daha derin bir boyutunu ortaya koyuyordu.

Protestocular, ilk günden itibaren istasyonun yenileme çalışmalarına ilişkin belgelerin açıklanmasını, sorumluların belirlenmesini ve olaya karışanların hesap vermesini talep etti. Ancak bu taleplere yeterli karşılık verilmediği gibi felaketten sorumlu kişiler hakkında da herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmadı.

Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)
Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)

Zamanla protestolar, belirli bir olayda adaletin sağlanması talebinin ötesine geçerek halk desteğini kaybeden siyasi sisteme karşı geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. Farklı toplumsal kesimlerden ve bölgelerden vatandaşlar da harekete katıldı. Seferberlik, başkent Belgrad’da zaman zaman yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı mitinglere kadar ulaştı ve Vucic yönetimine karşı gelişen en dikkat çekici halk hareketlerinden biri haline geldi.

Korku engelini aşmak

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri, toplumun itirazlarını dile getirme kapasitesini yeniden kazanması oldu. Protestocuların anlatımına göre, vatandaşların yolsuzluk ve kayırmacılıkla günlük hayatın hemen her alanında, kamu hizmetlerinden iş fırsatlarına kadar karşılaştığı bir ülkede hareket, korkunun aşılması ve kamusal yaşama katılım açısından farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren ortak bir platforma dönüştü.

Eylemler başkentle veya büyük şehirlerle sınırlı kalmadı, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenciler, Avrupa ile bağlarını ve farklı bir siyasi gelecek tasavvurlarını simgeleyen dikkat çekici girişimlere imza attı. Bu kapsamda bisikletlerle Strazburg’a gittiler ve Brüksel’e doğru bir bayrak yarışı düzenlediler.

Bununla birlikte hareket, düzenlediği mitinglerde Avrupa bayraklarına yer vermedi. Bu durum, öğrencilerin Avrupa Birliği’ne (AB) katılım konusundaki tutumlarına ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Analizlerden birinde bu tutum, Sırbistan’ı ziyaret eden ve hükümete desteklerini dile getiren Avrupalı liderlerin yaklaşımlarının protestocular arasında yarattığı hayal kırıklığıyla açıklanıyor.Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle öğrenciler, dışarıdan müdahale beklemek yerine devlet kurumlarını yeniden inşa etmeye ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanarak önceliği iç meselelere vermeyi tercih etti.

Avrupa’dan öğrencilerin taleplerini destekleyen ilk açıklama ise ancak 2025 baharında geldi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, AB’nin öğrencilerin taleplerini paylaştığını duyurdu.

Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)
Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)

Tabandan tepeye demokrasi

Hareketin başarısı, geleneksel bir liderliğin ya da dikey bir yönetim hiyerarşisine ve seçim teşkilatına sahip siyasi partinin çalışmasının sonucu değildi. Öğrenciler, farklı görüşlerden kişilerin katıldığı uzun genel toplantılar ve müzakereler aracılığıyla yatay bir örgütlenme modeli benimsedi. Kapsamlı bir eleme sürecinin ardından hareket, parlamento seçimleri için 250 adaydan oluşan bir liste sundu.

Bu, çok sayıda gözlemcinin açık ve merkezi bir liderliği bulunmayan hareketin etkili bir seçim gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguladığı bir dönemde, doğrudan ve katılımcı demokrasi açısından alışılmadık bir sınavdı. Ancak sonuç belirleyici oldu: Öğrenci hareketinin listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken Vucic’in siyasi cephesi yüzde 39’da kaldı. Otuz yılı aşkın süredir en yüksek katılım oranının görüldüğü seçimlerde öğrenci hareketi, parlamentoda fiilî çoğunluğu elde etti.

Vucic’in iktidardan düşmesi, Macaristan’da Peter Magyar’ın Viktor Orban karşısında kazandığı zaferin ardından geldi. Bu sonuç, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının mümkün olduğunu ortaya koydu. Vucic’in geniş çaplı bir çatışmaya yönelmek veya yenilgiyi reddetmek yerine seçim sonuçlarını kabul etmesi de iktidarın daha sorunsuz devredilmesine imkân sağladı.

Bununla birlikte Sırbistan deneyimi, Slobodan Milosevic’in devrildiği 2000 yılından çıkarılması gereken dersleri de yeniden gündeme getiriyor. O dönemde değişimden yararlanan siyasi güçlerin tamamı yolsuzluktan arınmış bir sistem kurmayı başaramamış, bunlardan bazıları skandallara ve iktidarı tekelleştirme girişimlerine sürüklenmişti.

En zorlu mücadele şimdi başlıyor

Yeni hükümet, Vucic’e bağlı nüfuz ağlarının resmi ve gayriresmi kurumlarda varlığını sürdürdüğü bir devleti devralacak. Sırp İlerleme Partisi, seçimleri kaybetmesine rağmen 250 sandalyeli parlamentoda 105 sandalye elde etti. Yargı ve medyanın reforme edilmesi, organize suçla mücadele edilmesi ve kökleşmiş çıkar ağlarının dağıtılması ise yalnızca hızlı kararlar alınmasıyla mümkün olmayacak.

Novi Sad faciasına ilişkin kapsamlı soruşturma, yeni hükümetin muhtemelen ilk siyasi ve ahlaki sınavı olacak. Bu davada hesap verebilirlik, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, hukukun herkes için geçerli olduğunun ve seçim vaatlerinin somut sonuçlara dönüştürülebileceğinin gösterilmesini de gerektiriyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından bu yana büyük ölçüde yabancı yatırımlara bağımlı olan ekonomi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. İktidarın, aralarında Rio Tinto şirketinin gerçekleştirmeyi planladığı lityum madenciliği projesinin de bulunduğu ve tartışmalara yol açan projeleri yürüten yabancı şirketlerle ilişkileri bulunuyor. Öğrenci hareketi, ekonomik çıkarlarla siyasi nüfuzun iç içe geçmesine imkân tanıyan yapının ele alınabilmesi için siyasi sistemin değiştirilmesini şart görüyor.

Dış politikada ise dönüşüm kolay olmayacak. Zira hareketin tabanında AB yanlılarının yanı sıra Rusya’ya sempati duyanlar ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) karşı çıkanlar da bulunuyor. Bu nedenle uzun süredir büyük güçler arasında denge kurmaya dayanan Sırp dış politikasında hızlı bir değişim beklenmiyor. Sırbistan’dan ayrılarak 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova meselesi kırmızı çizgi olmayı sürdürürken askerî tarafsızlık politikası da NATO ile yakınlaşmanın önünde engel teşkil etmeye devam edecek.

AB ile yakınlaşma ise ilerleme kaydedilmesi en muhtemel alan olabilir. Özellikle hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konuların, Brüksel’in üyelik sürecine ilişkin şartlarıyla örtüşmesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)
Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)

Bir dönemin sonu mu yoksa yeni bir sınavın başlangıcı mı?

Sırbistan deneyimi, seçim koşullarının eşit olmadığı durumlarda bile tabandan tavana doğru bir değişimin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu deneyim, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının, yıllar boyunca iktidarın merkezileştirilmesinin ve kurumların zayıflatılmasının etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.

Kurtuluş coşkusu ile yönetmenin zorlukları arasında, Sırbistan’ın geleceğine ilişkin asıl mücadele şimdi başlıyor: Bu seçimler yeni bir otoriter yönetim döneminin sonu mu olacak, yoksa hâlâ istikrarlı bir demokrasi arayışındaki ülkenin tarihinde yalnızca yeni bir bölüm mü açacak?

Hassas Balkanlar bölgesinde yer alan bu ülkenin uzun süredir Rusya’yı desteklediğini ve Rusya’nın önce Macaristan’da, şimdi de Sırbistan’da bir müttefikini kaybettiğini belirtmek gerekiyor. Kremlin çevrelerinin, Vucic’i devirmek amacıyla protesto hareketini destekleyen dış güçleri suçladığını yakında görürsek bu şaşırtıcı olmayacaktır.