Churchill’e göre Birleşik Krallık Osmanlı kadar önemli Müslüman bir devletti

Churchill, Birleşik Krallık’ı en az Osmanlı İmparatorluğu kadar önemli ‘Muhammedî bir güç’ olarak gördü

Fotoğraf: Mona Eing
Fotoğraf: Mona Eing
TT

Churchill’e göre Birleşik Krallık Osmanlı kadar önemli Müslüman bir devletti

Fotoğraf: Mona Eing
Fotoğraf: Mona Eing

Sami Moubayed

19’uncu yüzyılda uluslararası yazışmalar, Arap dünyasını ‘Doğu’ (Şark ya da Maşrık) olarak tanımlıyordu.  Sonra Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altındaki coğrafi bölgeyi ifade etmek için ‘Yakın Doğu’ terimini ortaya attı. Bugün kullanılan ‘Ortadoğu’ terimini ise 1902 yılında Amerikan tarihçi Alfred Thayer Mahan türetti, medyaya da İngiliz gazetesi The Times tanıttı. Daha sonra Winston Churchill, Sömürgeler Bakanı olduğu dönemde Arap bölgesine özel ‘Ortadoğu Birimi’ adında özel bir bölüm oluşturduğunda bu terimi uluslararası siyasi sözlüğe dahil ederek resmîleştirdi.

Onun İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık Başbakanı olarak oynadığı tarihî rolü herkes bilir. Mayıs 1940 ile Temmuz 1945 tarihleri arasında Almanya’ya karşı savaşında ülkesine liderlik etmiş ve zafer işareti (V) yaparak meşhur zaferini gerçekleştirmişti. Ekim 1951’de de ikinci kez iktidara geldi ve Nisan 1955’e kadar iktidarda kalarak, bu süre içerisinde Nobel Barış Ödülü kazandı.

vefvgtrh
Churchill ile Kral Abdülaziz Âl-i Suud, Şubat 1945’te Mısır’da bir araya geldi (AP)

Churchill, 1964 yılı sonuna kadar parlamentodaki koltuğunu korudu ve 24 Ocak 1965’te öldü. Arapların Churchill’e ilişkin değerlendirmeleri farklılık gösterir. Kimileri, Siyonist projeye verdiği mutlak destekten ötürü onu affedemezken, kimileri de onu üstün vasıflara sahip bir devlet adamı olarak görüyor. Nitekim Suriye’nin Fransız işgalinden kurtarılmasının yanı sıra, Irak ve Ürdün devletlerinin kurulmasında da onun payı vardı.   

Araplar ve Müslümanlarla ilk temas

Winston Churchill, 1874 yılında ailesinin İngiltere’nin güneydoğusundaki Oxfordshire’da yer alan malikanesinde doğdu ve Britanya İmparatorluğu döneminde büyüdü. Eğitiminin tüm aşamaları, ayrıcalıklı sömürge dönemine denk geldi. İslam dünyasıyla ilk teması, Ekim 1896’da Britanya ordusunda genç bir subayken gerçekleşti. Bugün Afganistan ve Pakistan olarak adlandırılan Doğu Hindistan sınırlarında hizmete başladığında 22 yaşındaydı. Haydarabad şehrinden çok etkilenmiş, ancak İngiltere’deki annesine yazdığı üzere, ahalinin tükürüklerine ve sövgülerine maruz kalmamak için şehre ancak fil sırtında girmişti. Churchill, Büyük Britanya’nın sömürgelerinde nefretle karşılandığının erken farkına varmıştı, ama tahtına sadıktı ve onu dünyadaki mümkün herhangi bir gelişmenin temel taşı olarak görüyordu. Ona göre ‘insanları toplumsal ve kültürel ilerlemeye hazırlamak ve onları yönlendirmek’, tahtının temel göreviydi. Gelgelelim Churchill’in medeniyet anlayışı çarpıktı; onu kadim dünyanın halklarının kültüründe, şehirlerinde ve tarihinde değil, sadece Londra şehrinin ilerleyişinde görüyordu. Askerî yönetim, onun Londra’ya dönmesine izin verdiğinde sevinç içinde annesine yazarak şöyle dedi: “Bu ülkedeki barbarca sefaletten sonra medeniyeti yeniden görmeyi şiddetle arzuluyorum.”

Churchill, Büyük Britanya’nın sömürgelerinde hoş karşılanmadığını erkenden fark etti, ama tahtına sadıktı

Bundan iki sene sonra Churchill, Sudan’a atandı. O dönemlerde hayatında tüm dinlerden uzaklaştığı bir evreden geçiyordu ki bu, onun muhafazakâr Sudan toplumuna karşı yoğun rahatsızlığını açıklıyor. 1899 yılında kaleme aldığı ‘Nehir Savaşı’ (The River War) adlı kitabında bu duygusunu şu sözlerle ifade ediyor: “Muhammedîliğin (İslam’ın) takipçileri üzerindeki laneti ne korkunç. Müslümanlar, bireysel olarak harika nitelikler sergileyebilirler. Cesurlar ve Kraliçe’ye sadık insanlar. Herkes nasıl öleceğini biliyor (Şehadeti kastediyor). Ancak bu ülkede dinin etkisi, din mensuplarının toplumsal gelişimini felce uğratıyor.” Pek çok kişiye göre bu cümle, Winston Churchill’in ırkçılığının ve İslam karşıtlığının bariz bir delilidir. Ama bilindiği kadarıyla Churchill, bu cümleden pişmanlık duydu ve kitabın 1901 yılında yayımlanan ikinci baskısında bu cümleye yer vermedi.  

“Müslüman olma!”

Churchill’in düşünce yapısındaki büyük dönüşüm ve İslam dinini kabulü, hiç şüphesiz Ortadoğu şehirlerini gezen ve bu şehirlerin kültürünü ve tarihi yakından tanıyan İngiliz şair ve yazar Wilfrid Blunt ile olan dostluğunun bir sonucuydu. Arapları çok seven Blunt, onun şahsiyetini geliştirmek ve ona sayıları 1910 yılında Osmanlı devletinde 20 milyona, Hindistan’da 62 milyona ve Mısır’da on milyona ulaşan Müslümanların ve İslam’ın üstün yanlarını anlatmak için Churchill ile uzun saatler geçiriyordu. O dönemde Hindistan ve Mısır, Britanya İmparatorluğu’na tâbi olduğundan Churchill, bu iki ülkeyi ve ülkesinin geniş imparatorluğunu kendi deyimiyle ‘dünyanın en güçlü Muhammedî/Müslüman devleti’ olarak görmeye başladı. Müslümanlar da onun gözünde düşman olmaktan çıkıp, bir güç ve cazibe noktasına dönüştü. Blunt, günlüğünde bir gün Churchill’i kefiye ve Arap elbisesiyle Arap tarzında giyinmeye nasıl ikna ettiğini yazıyor. Churchill, Britanya’da kadın hakları aktivisti olan arkadaşı Leydi Constance Layton’a, Arap tarzında giyimine dair tecrübesini şu sözlerle anlatıyor: “Beni bir paşa zannedebilirsiniz. Keşke öyle olsam.”  

Onun İslam’a olan bu beklenmedik hayranlığı, bir başka arkadaşı Leydi Gwendoline Bertie’yi endişelendirmişti. Bertie, İslam dinine girmemesi için yalvardığı mektubunda ona şöyle diyordu: “Rica ediyorum, Müslüman olma… Hal ve hareketlerinde bir Doğululaşma eğilimi gözlemliyorum.”

ewrgfr3
Churchill ve eşi, 28 Mart 1921’de Kudüs’teki bir karşılama töreninde (ABD Kongre Kütüphanesi)

Churchill 1902 yılında, Şii İsmaili mezhebinin lideri III. Ağa Han’la bir araya geldi ve onu, Hayyam’ın ‘Rubailer’inin İngilizce tercümesinin tüm bölümlerine dair ezberiyle şaşkınlığa uğrattı. Britanya Sömürgelerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı Müsteşarı olarak atandığında bölgeye doğru yola çıktı ve dört gün İstanbul’da konaklayarak, Sultan V. Mehmed Reşad’la görüştü. Osmanlı padişahından hoşlanmamış ve onu sıkıcı bulmuştu. Ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti liderlerinden biri olup, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Harbiye Nazırı olan genç subay Enver Paşa’yı beğenmişti. Churchill, onu Napolyon’a benzetmiş ve şöyle yazmıştı: “Bu yakışıklı genç subaydan hoşlandım. İngiliz politikasının genel hatları Türkiye’nin meşru talepleriyle daha uyumlu olsaydı, onunla uyum içinde çalışacağımızdan emin olurdum.”

Wilfrid Blunt günlüğünde, bir gün Churchill’i kefiye ve Arap elbisesiyle Arap tarzında giyinmeye nasıl ikna ettiğini anlatıyor

1911 yılında Donanma Bakanı olarak atandığında Churchill, (kendi imparatorluğuyla birlikte) ‘dünyanın en güçlü Muhammedî ülkelerinden’ biri olan Osmanlı İmparatorluğu ile bir ittifak kurmaya çalıştı. Ancak bu çabalarında yalnız değildi; Almanya İmparatorluğu ve onun hırslı Kayser’i Guillaume II, Osmanlıların muhabbetini kazanmak için onunla yarışıyordu. Churchill, Britanya Dışişleri Bakanlığı’na yazısında şu tavsiyede bulundu: “Türklerin çok şeyi var. Onları destekleyebilecek güce sahip olan da yalnızca biziz.”

defwf
Churchill ile Fransız General Charles de Gaulle (Getty Images)

Bakan Churchill, bu desteği somutlaştırmak adına iki savaş gemisinin (Reşadiye ve Sultan Osman) Osmanlı hükümetine çok cazip fiyatlarla satışını onayladı. Ancak çok geçmeden, 1914 Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken geri adım attı ve gemileri Britanya Donanması’nın emrine verdi.

Savaş başladığında Osmanlı Devleti, Alman İmparatorluğu’nun yanında durduğunu ilan etti ve Sultan Reşad, İngilizlere karşı cihat çağrısı yaptı. Resmî olarak Churchill, ‘etkisiz ve kalkınmanın hızına yetişemeyen’ bu ülkeyi kırma sözü verse de 1915 yılına kadar gizliden gizliye Enver Paşa ile iş birliği kurma çabasını sürdürdü.

İngiliz askerî harekâtı Gelibolu Muharebesi’nde başarısızlıkla sonuçlanınca, Churchill, görevinden ayrılmaya zorlandı ve sonra 1917 yılında Mühimmat Bakanı, iki yıl sonra Ocak 1919’da da Savaş Bakanı oldu. O günlerde Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, hezimete uğrayan Osmanlı Devleti de tamamen çöküşe hazırlık olarak dağılmaya başlamıştı. Churchill, Osmanlı Devleti’nin zayıf, pençelerden ve silahlardan yoksun olması şartıyla ve sıkı uluslararası denetim altında varlığını sürdürmesini istiyordu.

İki savaş arasında

Churchill, Savaş Bakanı iken dünya çapında konuşlandırılan Britanya askerlerinin sayısını azaltmak istedi ve onların bulundukları yerde kalmalarının pahalıya mal olduğunu söyledi. Sayıyı azaltmak gerekiyordu. Zira her şeyden önce Büyük Savaş sona ermişti. Churchill ayrıca Sovyetlerin, askerlerin ülkelerine dönme ve askerlik hizmetlerini sona erdirme arzularından faydalanarak İngiliz karargâhlarına sızmaya çalışmalarından çekiniyordu.

Ortadoğu hakkında ise bazısı tuhaf ve gerçeklikle alakasız çeşitli tasavvurlar geliştirildi. Örneğin, Sömürgelerden Sorumlu Devlet Bakanı Lewis Harcout, kutsal yerlerin Amerikalıların kontrolüne verilmesini talep ederken, Britanya’nın eski Mısır yetkilisi Herbert Kitchener ise Mekke ile Medine’nin doğrudan İngiliz yönetimi altına alınmasını öneriyordu. Churchill, bunlara itiraz etti ve sömürgelerdeki askerî varlığın azaltılması, aynı zamanda da kendi kendilerine yetebilmeleri ve yüklerinin Britanya hazinesine bindirilmemesi için mali ve ekonomik olarak güçlendirilmeleri çağrısında bulundu. Bununla birlikte doğrudan kendisine bağlı olan ve Britanya İmparatorluğu’na mutlak sadakat besleyen yerel vekillerle çalışmak istiyordu.

Sömürge Bakanlığı ve Kahire Konferansı

1 Ocak 1921’de Churchill, Başbakan Lloyd George hükümetinin Sömürge Bakanı olarak atandı. Amerikalı tarihçi Warren Doctor’ın ifadesiyle Başkan George, Ortadoğu bölgesinin idaresinde onun ‘etkinliğinden ve üretken düşüncesinden’ faydalanmak istemişti. Churchill, Sömürge Bakanlığı’nda Ortadoğu Birimi’ni oluşturdu ve Subay Thomas Edward Lawrence (Arabistanlı Lawrence) ile iş birliği yaptı. Lawrence, Arapların Osmanlı Devleti’ne karşı devrimlerine katılmış ve onları 1918 yılında zafere ulaştırmıştı. Churchill, onunla ilk kez 1919 Paris Barış Konferansı’nda bir araya geldi ve aralarında karşılıklı ve derin saygıyla sağlam bir dostluk kuruldu. Kendisinden önceki Blunt gibi Lawrence da Churchill’i, Arapların taleplerine kulak vermeye ve meşru haklarını elde etmeleri için onlara yardımcı olmaya teşvik etmede çok önemli bir rol oynadı.   

Yeni ofisinde Churchill, Arapça isimlerden oluşan bir tablo ve bu isimleri İngilizceye çevirmek için standart bir yöntem geliştirdi. Ofisinde ayrıca kabilelerin yayılma alanlarını ve her bir ülkede ve coğrafi bölgede nüfuzlu kişileri gösteren büyük bir Arap haritası da vardı. İslam dinini daha iyi anlayabilmek için de yardımcılarından Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki farkları detaylı bir şekilde anlatmalarını istedi.

Churchill, 12-30 Mart 1921’de Kahire’de bir konferans düzenledi. Seçkin uzmanlarla şarkiyatçıların ve bakanlık çalışanlarının katıldığı bu konferansın sonucunda, Mavera-i Ürdün (Şarku’l-Ürdün) Emirliği ile Irak Haşimi Krallığı kuruldu

Churchill, 12-30 Mart 1921’de Kahire’de bir konferans düzenledi. Seçkin uzmanlarla şarkiyatçıların ve bakanlık çalışanlarının katıldığı bu konferansın sonucunda, Mavera-i Ürdün (Şarku’l-Ürdün) Emirliği ile Irak Haşimi Krallığı kuruldu. Yıllar sonra, Ürdün’ü “pazar günü bir kalem darbesiyle” kurduğu yönündeki meşhur sözü aktarıldı.

Büyük Arap Devrimi’nin lideri Şerif Hüseyin bin Ali, Hicaz Kralı olmuştu. Kahire Konferansı’nın ardından da oğlu Prens Abdullah, Amman Prensi, üçüncü oğlu Şerif Faysal ise Irak Kralı olmuştu. Faysal, 1920’de Suriye’de kral olarak taç giymiş, ancak Fransızlar ülkeye kendi mandalarını dayattıklarında onun hükümetini devirerek sınır dışı edilmişti. Lawrence da Churchill’e onun sadık bir adam olduğunu ve ödülü hak ettiğini söyleyerek, durumunu telafi etmeye çalışmıştı.

Faysal’ın Şam’dan kovulduğu gün Prens Abdullah, küçük bir ordu kurdu ve Fransızlarla savaşıp ailesinin elinden alınan tahtını geri almak üzere Hicaz’dan Suriye’ye doğru yola çıktı. Bunun üzerine İngilizler, daha doğrusu özel olarak Churchill, ondan Ürdün’ün doğusunda durmasını ve Fransızlarla durum netleşene kadar Amman’da altı aylık ‘geçici bir hükümet’ kurmasını istedi. Churchill onu Kudüs’te bir toplantıya davet etti; o da Lawrence ile birlikte Kahire’den trenle geldi. Churchill, Amman’ı yeni başkenti yapması ve onun ve bundan sonra da evlatlarının burayı yönetmesi için onu ikna etti.

Lawrence, Prens Abdullah’ı Büyük Arap Devrimi’ndeki ortak çalışmalarından beri tanıyor ve onu, nazik ve ‘soylu’ diye nitelediği kardeşi Faysal’ın aksine özüne aşık biri olarak görüyordu. Lawrence, bu olumlu değerlendirmeyi Churchill’e iletme imkânı buldu. Churchill de bunu benimseyerek, Şerif Faysal’ı güçlü bir şekilde destekledi. Ta ki Faysal, Britanya hükümetinden Irak’ı İngilizlerle eşit bir konuma yerleştirecek ve mandayı tanımları ve hedefleri açık bir sözleşmeye dönüştürecek bir anlaşma talep etmeye başladı.

Churchill, Faysal’ın bu teklifi karşısında öfkelendi ve bunu bir isyan olarak değerlendirdi. 17 Ağustos 1922 tarihinde ona öfke dolu bir mektup yazarak, Britanya’nın onun için üstlendiği masrafları şu sözlerle hatırlatmak istedi: “İlerlemeye karar verdiğiniz yoldan ötürü duyduğum derin endişeyi zatıalinize iletmek isterim. Korkarım ki bu, Britanya hükümeti ile Şerif ailesi arasındaki yapıcı iş birliği fırsatlarını olumsuz etkileyebilir.” Ancak Lawrence’in tavsiyesi üzerine bu telgrafı göndermekten vazgeçti ve Faysal’ın talebini onayladı. Bunun üzerine Ekim 1922’de Irak’la bir sözleşme imzalandı ve bu sözleşme Irak’a sınırlı bir bağımsızlık vererek, dış işlerini İngilizlerin tasarrufuna bıraktı.

Siyonizm ve Filistin

Uluslararası Siyonist hareket, Mavera-i Ürdün Emirliği’nin kurulması yönündeki karara öfkelendi ve bunu Balfour Deklarasyonu uyarınca Yahudilere tahsis edilen toprakların alanının daraltılması olarak değerlendirdi. Churchill, Siyonistlerle güçlü ilişkilere sahipti ve liderlerini amaç birliği ve bu amaç uğrunda ortak çalışmaları nedeniyle sıkça övüyordu. Filistinlileri ‘materyalist’ ve ‘iflas etmiş’ şeklinde tanımlayan Lawrence’ın da açık etkisiyle Churchill, Filistinlilere çok az saygı ve Siyonistlere hayranlık duyduğunu gizlemiyordu. Churchill,28 Mart 1921’de Filistin eşrafından bir heyetle Kudüs’te buluştu ve onlara şöyle dedi: “Benden Balfour Deklarasyonu’ndan vazgeçmemi ve Filistin’e göçü durdurmamı talep ediyorsunuz. Bu benim yetkim dışında. Üstelik böyle bir arzum da yok.”

tmky
Churchill, bölge ülkelerinin bölünmesini tartışmak üzere 1921’de Kahire’de toplanan Rafideyn Komitesi üyeleriyle (Getty Images)

Churchill, Arap bölgesindeki ana aktörler için hiyerarşik bir toplumsal sınıflandırma yaptı. Bu piramidin tepesinde Arap bedeviler vardı. Churchill onlardan hoşlanıyor ve daima onlarla yapıcı ve olumlu şekilde iş tutabildiğini söylüyordu. Onlardan sonra Şam gibi büyük şehirlerin tüccarları geliyor, onları da Filistin halkının çoğunluğunun dahil olduğu çiftçi kesim izliyordu. Bu sıralama, Churchill’in bir bütün olarak bölge liderlerine ilişkin değerlendirmesine de yansıdı. Bu, onun Suudi Arabistan Krallığı’nın kurucusu Kral Abdülaziz Âl-i Suud’a olan güçlü hayranlığını açıklıyor. Churchill, bu hayranlığı İkinci Dünya Savaşı sırasında şu ifadelerle dile getirmişti: “En zorlu koşullarda cesaret mesajları göndermekten ve bu savaşta galip geleceğimize olan güçlü inancını teyit etmekten vazgeçmeyen büyük Kral İbn Suud’u selamlıyorum.”

Churchill, Arap bölgesindeki ana oyuncular için hiyerarşik bir toplumsal sınıflandırma yaptı. Piramidin en tepesinde Arap bedeviler yer alıyordu. Churchill onlardan hoşlanıyor ve daima onlarla yapıcı ve olumlu şekilde iş tutabildiğini söylüyordu

1939 yılında İkinci Dünya Savaşı patlak verdikten sonra Churchill’in tüm dikkati Avrupa’ya yöneldi, ancak askerî ve ticari lojistik konularda Arap bölgesine bağımlı olmayı sürdürdü ve burayı Alman nüfuzundan korumayı hedefledi. Ekim 1940’da, yani iktidara geldikten beş ay sonra Birleşik Krallık’aki Müslümanları memnun etmek ve Arap dünyasındaki Müslümanların zihinlerini ve kalplerini kazanmak için Büyük Londra Camii’nin inşasını emretti ve onlardan mutlak sadakat bekledi.

İran Şahı, Hitler’le ilişkisini koparmayı reddettiğinde ise Churchill, Rus müttefikleriyle iş birliği yaparak Ağustos 1941’de İran’ın işgal edilmesini ve kralının devrilmesini emretti. Rıza Şah, tavus kuşu tahtından indirildi ve yerine İngilizlerle daha fazla iş birliği yapacağına dair Churchill’i temin eden oğlu getirildi.

Suriye, Nazi Almanya’sına bağlı Vichy hükümetinin kontrolüne girince Churchill, General Charles de Gaulle’e bağlı Özgür Fransa Güçleri’yle Suriye’yi askerî olarak işgal operasyonu düzenledi. Şam’daki Vichy hükümeti devrildi ve Birleşik Krallık, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ilk kez girdiği Suriye topraklarına 1941 yılında askerî yolla geri döndü. Churchill, Suriye’nin yönetimini De Gaulle’le paylaşmaya çalışmakla birlikte Suriye’deki ulusal harekete siyasi destek vererek Fransızları Şam’dan kovmak için sistematik ve açık bir şekilde çalışmaya başladı.

Kral Abdülaziz ve Kral Faruk’un ayarlamasıyla Şubat 1945’te Kahire’de Suriye Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli ile görüştü. Hitler’e karşı Müttefiklerle birlikte savaşa girmesi karşılığında Suriye, Nisan 1945’in sonunda ABD’nin San Francisco şehrinde düzenlenen Birleşmiş Milletler kuruluş konferansına davet edildi. De Gaulle, Suriye’nin davet edilmesini Churchill’in kendisine karşı haddi aşması ve İngilizlerin Fransa’nın Ortadoğu’daki nüfuz bölgelerine bariz bir saldırısı olarak gördü.

29 Mayıs 1945’te De Gaulle, Suriye başkentinin bombalanmasını emretti. Churchill de buna 1 Haziran 1945’teki ünlü uyarısıyla karşılık verdi ve saldırının durmasını, Fransa’nın, tam bağımsızlığının ilanına bir hazırlık olarak Suriye’den çekilmesini ve yirmi altı yıllık Fransız yönetimine son verilmesini talep etti.

Bazılarına göre Churchill, Fransızları Şam’ı bombalamaya ikna etti ve bunu Fransa’yı Suriye’den çıkarma bahanesi olarak kullandı. De Gaulle’e şöyle yazmıştı:

Özgür Fransa aleyhine herhangi bir ayrıcalık talep etmediğimizi ve Fransa’nın içinde bulunduğu zor durumu kendi çıkarımız için kullanma niyetinde olmadığımızı biliyorsunuz. Dolayısıyla Suriye’ye ve Lübnan’a bağımsızlık sözü verme kararınızı memnuniyetle karşılıyor ve bu sözü teminatımızın tüm ağırlığıyla desteklemenin önemini bir kez daha vurguluyorum.

* Bu çalışma Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.


Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’a sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi. Pentagon ise İran’a yönelik haftalar sürebilecek bir operasyon için hazırlıklarını sürdürüyor; operasyonun güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da hedef alabileceği belirtiliyor.

Reuters’ın analizine göre, olası saldırı haberleri, Trump’ın danışmanlarının ekonomik kaygılara odaklanması için baskı yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu durum, bu yıl yapılacak ara seçimler öncesinde herhangi bir askeri tırmanışın siyasi risklerini öne çıkarıyor.

Trump, Ortadoğu’daki Amerikan birliklerinin yoğun şekilde takviye edilmesini ve İran’a olası bir hava saldırısına hazırlanılmasını emretti; operasyonun haftalar sürebileceği belirtilse de detay verilmedi.

Uzmanlar, Trump’ın İran’a odaklanmasını, ikinci döneminin ilk 13 ayında dış politikanın -özellikle askeri gücün geniş kullanımının- iç politika konularının önüne geçtiğinin en somut göstergesi olarak değerlendiriyor. Bu dönemde ABD halkının çoğunluğunun önceliği olan yaşam maliyeti gibi iç meseleler büyük ölçüde gölgede kaldı.

Trump’ın danışmanları, seçim öncesinde ekonomiye odaklanılması çağrısında bulundu

Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkili, Trump’ın agresif söylemine rağmen yönetim içinde İran’a saldırı konusunda henüz ‘destek’ bulunmadığını açıkladı. Kimliği açıklanmayan yetkili, Trump’ın danışmanlarının, kararsız seçmenlere ‘karışık mesajlar’ vermekten kaçınmanın ve ekonomiye öncelik vermenin önemini de fark ettiklerini belirtti.

Beyaz Saray danışmanları ve Cumhuriyetçi Parti kampanya yetkilileri, Trump’ın ekonomik konulara odaklanmasını istiyor. Geçen hafta bazı kabine üyeleriyle yapılan özel bir brifingde de bu konunun kampanyanın en önemli meselesi olduğu vurgulandı; toplantıya Trump katılmadı, ancak kaynak toplantıya katılanlardan biri olarak bilgi verdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre başka bir Beyaz Saray yetkilisi yaptığı açıklamada, Trump’ın dış politika gündeminin ‘doğrudan Amerikan halkı için kazançlar’ sağladığını söyledi. Yetkili, “Başkanın tüm adımları (ister dünyayı daha güvenli hale getirmek, ister ülkemiz için ekonomik kazanımlar sağlamak olsun) ABD’yi önceliklendiriyor” dedi.

Kasım ayında yapılacak seçimler, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadındaki kontrolünü koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Demokratların bir veya her iki meclisi kazanması, Trump için kalan başkanlık döneminde ciddi bir siyasi engel oluşturabilir.

Cumhuriyetçi stratejist Rob Godfrey, İran ile uzun süreli bir çatışmanın Trump ve Cumhuriyetçiler için büyük bir siyasi tehdit oluşturacağını söyledi. Godfrey, “Başkan, üç kez art arda Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasını sağlayan siyasi tabanı göz önünde bulundurmalı; bu taban dış politikaya şüpheyle bakıyor ve dış çatışmalara karışılmasına karşı; çünkü ‘sonsuz savaşları bitirme’ vaat edilmiş açık bir seçim taahhüdüydü” dedi.

Cumhuriyetçiler, seçim kampanyasında geçen yıl Kongre tarafından onaylanan vergi indirimleri ile konut maliyetlerini ve reçeteli bazı ilaçları düşürmeye yönelik programları öne çıkarmayı planlıyor.

Venezuela’dan daha güçlü bir düşman

Bazı muhalif seslere rağmen, Trump’ın izoleci yaklaşımını savunan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin destekçileri, geçen ay Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu görevden alan ani müdahaleyi destekledi. Ancak ABD, İran ile bir savaşa girerse Trump daha güçlü bir direnişle karşılaşabilir.

Trump, İran’ın nükleer programıyla ilgili bir anlaşmaya varılmaması durumunda ülkeyi bombalamakla defalarca tehdit etti. Dün de uyarısını tekrarlayarak, “Onlar için adil bir anlaşma yapmaları en iyisi” dedi.

İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)

ABD, geçtiğimiz haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı ve Tahran’ı, tekrar bir saldırıya uğraması durumunda sert bir yanıt vermekle tehdit etti.

Trump destekçileri ‘kararlı ve sınırlı önlemleri’ destekliyor

Trump, 2024 yılında ikinci başkanlık dönemini kazanırken büyük ölçüde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına dayandı; bu yaklaşım yüksek enflasyonu düşürme ve maliyetli dış çatışmalardan kaçınma taahhütlerini içeriyordu. Ancak anketler, yüksek fiyatları düşürme konusunda Amerikan halkını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor.

Buna karşın Cumhuriyetçi stratejist Lauren Kole, Trump’ın destekçilerinin, eylem belirleyici ve sınırlı olduğu takdirde İran’a karşı askeri adımları destekleyebileceğini söyledi. Kole, “Beyaz Saray, atılacak her adımı Amerikan güvenliği ve iç ekonomik istikrarla açık şekilde ilişkilendirmeli” dedi.

Ancak anketler, halkın başka bir dış savaşa girme konusunda isteksiz olduğunu gösteriyor. Trump’ın seçmenlerin ekonomik kaygılarını tamamen çözme vaadini yerine getirmedeki zorlukları göz önüne alındığında, İran ile olası bir tırmanış, başkan için ciddi riskler taşıyor. Trump, Reuters ile yaptığı son röportajda, partisinin ara seçimlerde zorluklarla karşılaşabileceğini kabul etmişti.

Savaşın çeşitli nedenleri

Tarih boyunca dış politika nadiren ara seçimlerde seçmenler için belirleyici bir konu olmuştur. Ancak Trump, Ortadoğu’ya iki uçak gemisi, savaş gemileri ve savaş uçaklarını içeren büyük bir güç sevk edince, İran önemli tavizler vermediği sürece askeri bir harekât gerçekleştirmekten başka seçeneği kalmamış olabilir. Aksi takdirde uluslararası alanda zayıf görünme riskiyle karşı karşıya.

Trump’ın olası bir saldırı için sunduğu gerekçeler ise belirsiz ve çeşitli. Ocak ayında, İran hükümetinin ülke genelindeki halk protestolarını bastırma kampanyasına yanıt olarak saldırı tehdidinde bulundu, ancak daha sonra geri adım attı.

"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)

Son dönemde ise askeri tehditlerini İran’ın nükleer programını sona erdirme talepleriyle ilişkilendirdi ve ‘rejim değişikliği’ fikrini gündeme getirdi. Ancak kendisi ve yardımcıları, hava saldırılarının bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklamadı.

Beyaz Saray’daki ikinci yetkili, Trump’ın ‘her zaman diplomasiyi tercih ettiğinin ve İran’ın geç olmadan anlaşmaya varması gerektiğinin’ açık olduğunu söyledi. Yetkili, başkanın ayrıca İran’ın ‘nükleer silaha sahip olamayacağını, üretim kapasitesi bulunamayacağını ve uranyum zenginleştiremeyeceğini’ vurguladığını bildirdi.

Birçok gözlemci, Trump’ın bu belirsizliğini, Başkan George W. Bush’ın 2003’te Irak’ı işgal etme gerekçesiyle ortaya koyduğu net hedeflerle karşılaştırıyor.

Bush, ülkenin kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçladığını açıkça belirtmişti; ancak bu hedeflerin daha sonra yanlış istihbarat ve asılsız iddialara dayandığı ortaya çıkmıştı.

Godfrey, ara seçimlerde belirleyici rol oynayan bağımsız seçmenlerin, Trump’ın İran ile nasıl başa çıktığını yakından izleyeceğini söyledi. Godfrey, “Seçmenler ve başkanın tabanı, Trump’ın argümanlarını sunmasını bekleyecek” dedi.


Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
TT

Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)

ABD ordusu, son aylarda yaşanan benzer olayların sonuncusu olarak, Doğu Pasifik'te bir tekneyi bombaladığını ve üç mürettebatın öldüğünü açıkladı.

Trump yönetimi, bölgede uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle imha edilen gemilerin başarısını övüyor. ABD ordusu, X platformunda yaptığı bir paylaşımda, teknenin "uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarına karıştığını" belirtti.