Trump, ABD’deki siyasi söylemi nasıl yeniden şekillendirdi?

ABD’de siyasi ve sosyal bölünme devam ediyor.

16 Ocak’ta Atkinson’da yaptığı konuşmada Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın destekçileri (AP)
16 Ocak’ta Atkinson’da yaptığı konuşmada Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın destekçileri (AP)
TT

Trump, ABD’deki siyasi söylemi nasıl yeniden şekillendirdi?

16 Ocak’ta Atkinson’da yaptığı konuşmada Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın destekçileri (AP)
16 Ocak’ta Atkinson’da yaptığı konuşmada Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın destekçileri (AP)

Akil Abbas

2020’de Başkan Donald Trump’a karşı yürüttüğü seçim kampanyası sırasında ABD Başkan adayı Joe Biden, destekçilerinden oluşan bir dinleyici kitlesine, bir zamanlar kendisine Trump’a karşı yapılacak bir seçim münazarasına katılmak isteyip istemediğinin sorulduğunu söyledi. Belirttiğine göre Biden, “Hayır. Ortaokul öğrencisi olsaydık onu antrenman salonunun arkasına alıp döverdim” dedi.

Katılımcılar, Biden’in mizah amaçlı olmayan, daha ziyade Trump karşıtı izleyicilerin çoğunun hissettiği, Trump’a yönelik öfke duygularının spontane bir beyanı olan bu cevabına gülerek tepki verdi.

On yıl önce bir cumhurbaşkanı adayının rakibinin hakkında böyle bir cümleyi medya önünde söylemesi neredeyse imkansızdı. O dönemde böyle bir şey olsaydı kendisini, her yönden özür dilemeye zorlayacak kadar büyük bir eleştiri yağmuruyla karşılaşırdı. Ya da rakibine karşı fiziksel şiddete dayalı sert, kaba bir dil kullanması ve ona gerekli saygıyı göstermemesi sonucunda çok sayıda oy kaybederdi. Bu da seçim yarışını kaybetmesine yol açardı.

Trump, tek başına dikkat çekici ve şok edici bir şekilde Amerikan seçim söyleminin dilini yeniden tanımlamayı, onu rakibin siyasi kusurlarını öne çıkararak genellikle coşku ve rekabetle renklenen rasyonel ve sakin tartışmadan uzaklaştırmayı başardı, ancak yarışmacıların anladığı ve uyduğu ahlaki sınırlar çerçevesinde. Bir başkasına göre ise bu arena, karşı tarafa ve kuralları ihlal edenlere yönelik kişisel saldırılara dayanan ve onlara çeşitli kusurlu bireysel lakaplar takan, çoğu ırkçı ve ayrımcı konuşma kategorisine giren bir boks ringine benziyor.

efbht5
Teksas Ulusal Muhafızları, 26 Ocak’ta Meksika’dan gelen göçmenlerin Rio Grande’den ABD’ye geçişini önlemek için devriye geziyor (AFP)

Bu bağlamda gerçeklerin değerlendirilmesi, bunların bağlamlarının tartışılması, sayıların sunulması, bir tarafın diğerine karşı iddiasını destekleyen gerçeklerin anlatılması ve ulusal görev olarak kamu hizmetinin nasıl yerine getirileceği konusunda kabul edilebilir siyasi farklılığın değerinin vurgulanması büyük ölçüde azaldı.

Bu hızlı ve rahatsız edici dönüşüm, Hillary Clinton ile Trump arasındaki 2016 başkanlık seçim yarışında, Trump’ın Clinton’a karşı kişisel bir saldırı başlatması ve ona ‘sahtekâr’ gibi çeşitli lakaplar takmasıyla başladı. Trump, onun hakkında her konuştuğunda ‘sahtekâr Hillary’ (crooked Hillary) demeye başladı.

Siyasi söylemdeki bu olumsuz değişimin ve bunun kamuoyu üzerindeki etkisinin dönüm noktası, o yılki başkanlık seçimlerinden birkaç hafta önce geldi. Öyle ki Trump’ın arkadaşıyla çekilmiş, 2005 yılına dayanan bir ses kaydı sızdırıldı. Ses kaydında, kadınlara yönelik cinsel tacizinden ve ünlü bir yıldız olarak herhangi bir kadına istediği her şeyi yapabileceğinden ve yıldızsan kadınların bunu yapmana izin verdiğinden açıkça bahsediyordu.

Bu videonun sızdırılması, o zamanlar yaygın olarak Trump’ın seçim şansını ve beraberinde siyasi geleceğini sona erdirmeye yeteceğine inanılan siyasi bir bombaydı. Trump’ın kendisi de ses kaydında belirtilenlerin doğruluğunu kabul ederken, 2005’ten bu yana kişi olarak değiştiğini söyleyerek özür diledi. Ancak bu özür, birçok kişi tarafından samimiyetsiz ve değersiz olarak nitelendirildi. Seçim sonucu, halkın şaşkınlığı arasında kazanan Trump için bile sürpriz oldu.

Trump, DEAŞ’ı yaratanın, ‘hayranlarının en çok nefret ettiği ve Amerika’nın birçok sorununun nedeni olarak gördüğü isimlerden biri olan’ eski ABD Başkanı Barack Obama olduğunu iddia etti.

Kendisinin ABD başkanı olmaya yetecek kadar oy alması, böyle bir zaferin gerçekte ne anlama geldiğine dair önemli soruları gündeme getirdi. Zaferin şoku, onun hakkında farklı ve genel olarak doğru bir şekilde düşünmemize olanak sağladı. Trump, zengin, pervasız ve yüzeysel bir politikacı olarak görülmek yerine, kendi seslerinin kamusal alanın bir parçası olduğunu düşünmeyen geniş toplumsal kesimlerin gerçek bir temsilcisi haline geldi. Aynı şekilde endişeleri, kamuoyu tartışmaları ve politikacıların seçim rekabeti ile de ilgili değildi. Bu kesimler, Amerikan toplumundaki çok çeşitli muhafazakâr güçleri içeriyordu. Bu muhafazakar güçlere ‘bilinen geleneksel anlamlarıyla din ve ailenin, geleneksel ahlakı parçalamaya yönelik kasıtlı bir çaba bağlamında sistematik ötekileştirmeye tabi olduğunu düşünen’ Hıristiyanlar ve diğerlerinden sosyal muhafazakarlar, ekonomik açıdan sıkıntılı, daha az eğitimli ve muhafazakar kökenden gelen insanların yanı sıra genel olarak küreselleşmeye ve doğası gereği liberal olduğunu düşündükleri projelere yapılan federal harcamalara karşı olan ekonomik muhafazakarlar, eyaletlerin gücünün artırılması adına federal hükümetin gücünün azaltılmasını talep eden siyasi muhafazakarlar, beyaz milliyetçiler ve beyaz olmayan Hıristiyan göçmenlere düşman olan ‘gerçek’ beyaz Protestan Amerikan kimliğini korumanın savunucuları gibi sağcı kimliklerin çeşitli ve geniş bir yelpazesi örnek gösterilebilir. Bunlar nüfusun çoğunluğunu oluşturmuyorlar, ama büyük bir kısmını oluşturuyorlar. Ayrıca yüksek organizasyon yeteneklerine sahiptirler ve birçoğu bazen şiddet içeren aşırılık noktasına varan yoğun inanç ve coşkuyla motive oluyorlar. Bu insanların çoğu, ABD’nin Demokrat Parti’den beyaz liberaller, ünlü üniversitelerden yüksek derecelerle mezun olanlardan ve yüksek gelirlilerden devleti yöneten üst bürokrasi tarafından kaçırıldığını düşünüyor. Ayrıca bu üst bürokrasinin, ‘Trump destekçilerinin, ABD’yi esaretinden kurtarmaları gerektiğini düşündükleri yerli Amerika’dan tamamen farklı bir Amerika oluşturmak için’ göçmenler ve azınlıklarla ittifak kurduğuna inanıyorlar.

Trump’ı destekleyen ve baskıyı esas alan muhafazakâr grupların bu siyasi- toplumsal anlatısı ışığında Amerika’nın ‘sahte beyazlar’ tarafından kaçırılmasının kökeni, onların resmi kurumlar üzerinde ‘çeşitlilik, çoğulculuk, eşitlik ve zayıfların güçlendirilmesi adına’ tahakküm kurarak göçmenler ve azınlıklarla ittifakında yatmaktadır. Bu resmi kurumlara, Federal Polis (FBI), eğitim kurumları, gazeteler ve fikir oluşturma medyası gibi resmi olmayan kurumlar da dahildir. Tüm bunlarla kamuoyu çarpıtılıyor, alternatif gerçekler yaratılarak kamuoyu aldatılıyor, yanıltılıyor ve Amerikalıları bu kimliği benimsemeye ve inanmaya ikna edecek ‘tuhaf ve melez’ bir kimlik oluşturuluyor.

Oldukça seçici olan bu anlatıyı tutarlı kılmak için kararları ve politikaları açıklamak amacıyla birçok komplo teorisinden yararlanılıyor. Mesela ABD’nin 2014’ten itibaren DEAŞ’a karşı yürüttüğü ‘terörizme karşı savaşı’ açıklamak için Trump, DEAŞ’ı yaratanın, ‘hayranlarının en çok nefret ettiği ve Amerika’nın birçok sorununun nedeni olarak gördüğü isimlerden biri olan’ eski ABD Başkanı Barack Obama olduğunu iddia etti.

Trump hayranlarının kurumlarla ilgili aşırı hayal kırıklığı ve bu kurumların gerçekleri kasten çarpıttığı yönündeki inancı nedeniyle Trump’ın, rakiplerine yönelik sertliği haklı ve hatta gerekli görünüyor.

Trump’ın suçlaması, yalnızca Amerikan kurumlarını kaçırılmış olarak şeytanlaştırma bağlamında değil, aynı zamanda erkek izleyiciyi karakterize eden izolasyoncu ruhla flört etme bağlamında da geldi. Bu kamuoyu, yanlış bir şekilde Amerika’nın ‘Amerikalılara harcamak ve onların sorunlarını çözmek yerine’ parasının çoğunu, diğer ülkelere ve dış dünyaya harcadığını inanıyor.

Bu çerçevede dünyanın diğer ülkeleri, Amerika’ya ekonomik ve güvenlik yükü olarak sunuluyor. Bu noktada Trump’ın ‘iklim değişikliğini inkâr etmesi, Amerika’yı bu konudaki uluslararası yükümlülüklerinden geri çekme kararı gibi’, uluslararası ilişkilerin karmaşıklığını ve bu ilişkilere yatırım yapmanın uzun vadeli sonuçlarını anlamayan bazı basit açıklamaları ve eylemleri ortaya çıktı. Trump, bu tehlikeli çevre olgusunu, hızlı ve ciddi uluslararası işbirliği gerektiren küresel bir tehdit olarak görmek yerine, asıl amacı ‘Amerikan ekonomisine zarar vermek ve Çin ekonomisi yararına Amerikalı fabrika işçilerinin işlerini kaybetmesine neden olmak’ olan bir yalan olarak değerlendiriyor.

grtnyu6m
Trump, 27 Ocak’ta Las Vegas’ta destekçileriyle yaptığı toplantıda (AFP)

Bu bağlamda Amerikan bilimsel kurumlarının iklim değişikliği tehlikesine ilişkin ürettikleri bile, sıradan Amerikalılara karşı daha geniş bir komplonun parçası haline geliyor!

Trump, uluslararası gerçekliklere ilişkin bu basit anlayış çerçevesinde, bu örtüşen ve karmaşık gerçeklikleri, güçlü ile zayıf arasında hegemonyaya dayalı kaba ve doğrudan bir ticaret alışverişi olarak anlayan açıklamalar da yapıyor. Tıpkı Saddam Hüseyin rejimini devirmek karşılığında Amerika’nın Irak’ın petrolünü almak zorunda olduğu yönündeki meşhur açıklamasında olduğu gibi!

Kamuoyunun kurumlara karşı duyduğu aşırı hayal kırıklığı ve bu kurumların kasıtlı olarak gerçekleri çarpıttıkları ve meşru çıkarlarına karşı komplo kurdukları yönündeki kanaatleri nedeniyle Trump’ın muhaliflerine yönelik sertliği ve politikacıların/ yetkililerin kamusal alanda kullanması beklenen kibar, siyasi ve sosyal açıdan kabul edilebilir dili kullanmayı reddetmesi, haklı ve hatta gerekli görünüyor.

Bu dil, ‘acımasız açık sözlülüğün’, yani gerçeği gösterişsiz ve yapay incelik olmadan söylemenin bir örneği haline gelir. Sonuçta gerçekler çirkindir ve onlara ancak bir o kadar çirkin bir dil yakışır! Bu nedenle Trump, örneğin aynı fikirde olmadığı, felçli bir gazeteciyle medya önünde alay ederken ve zorbaca bir davranışla hastalığını taklit ederken, destekçilerinin saygısını ve oylarını kaybetmedi!

Trump’ın Cumhuriyetçi Parti adaylığında beklenen zaferi, devam eden bölünmeyi doğrulayacak. Kendisiyle Biden arasında gelecek sonbaharda yapılması beklenen başkanlık münazaraları, bu bölünmenin ciddiyetinin yalnızca bir başka teyidi olacak.

Bu gazetecinin bireyselliği ve bir kişi olarak sağlık durumu, o zamanlar Trump’ın kitlesi için önemli değildi. Daha ziyade onun Washington Post gibi bir gazetecilik kurumunun parçası olarak görülmesi, bu kitlenin nefret ettiği ve genel sahtecilik makinesinin bir parçası olarak gördüğü bir şeydi. Prestijli gazetede yer alan bir makalede bu gazeteci, Trump’ın New Jersey’deki Müslümanların 11 Eylül 2001 bombalamalarını neşeyle kutladığı yönündeki asılsız iddiasını yalanladı. Dolayısıyla bu kitlenin kurumlara yönelik derin şüpheciliği, birçok eyalette aleyhine açılan davalara karşı Trump’la daha fazla dayanışma içinde olmasını sağladı. Kendi ifadesiyle Trump, bu ‘ötekileştirilmiş’ kitlenin cesur sesini temsil ettiği için kendisini siyasi olarak ortadan kaldırmak amacıyla bu kurumların, bu iddiayı kasıtlı olarak siyasallaştırıldığını düşünüyor.

Trump’la münazaraya girme konusundaki isteksizliğine rağmen Biden, sonunda 2020 sonbaharında seçimdeki rakibi Trump ile olağan üç münazara yerine iki münazara gerçekleştirdi. Üçüncüsü, Trump’ın koronavirüse yakalanması nedeniyle iptal edilmişti. Her iki münazarada, özellikle de ilkinde, abartılarıyla ünlü Trump başta olmak üzere her iki taraftan gelen çok sayıda asılsız ve yanıltıcı iddialar nedeniyle ilk mağdur, ‘gerçek’ oldu.

Bu çerçevede çok sayıda Amerikalının takip ettiği bu münazaralar, farklı politikalar ve vizyonlar arasında bilgi edinme ve karşılaştırma yapma fırsatı oluşturdu. Rakipler tarafından sağlanan bilgilerin doğruluğu, onların güvenilirliğinin kanıtıydı. Bu kriter, ülkeyi vuran ciddi sosyal ve siyasi bölünme göz önüne alındığında artık etkili ve önemli değil. Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin adaylığında beklenen zaferi, bu bölünmeyi doğrulayacak. Kendisiyle Biden arasında gelecek sonbaharda yapılması beklenen başkanlık münazaraları, (tartışmaların çözüme katkı sunmadığı, yalnızca bunları duyurduğu) bu bölünmenin ciddiyetinin yalnızca bir başka teyidi olacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Hindistan ziyareti: Beyaz Saray alternatif enerji kaynakları arıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
TT

ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Hindistan ziyareti: Beyaz Saray alternatif enerji kaynakları arıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Hindistan ziyareti, ABD'deki ara seçimler öncesinde Donald Trump yönetiminin enerji ihtiyaçlarını karşılama çabası doğrultusunda şekillendi.

BBC'nin analizinde, Rubio'nun 20-21 Ekim'deki Hindistan ziyaretinde başkent Yeni Delhi yerine devasa petrol rafinerilerinin yer aldığı Jamnagar'a gittiğine dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, İran savaşının küresel enerji arzını sekteye uğratmasından ötürü alternatif kaynaklara yöneldiği yazılıyor.

Günlük yaklaşık 1,4 milyon varil ham petrol işleme kapasitesine sahip Jamnagar rafinerisi, küresel rafinaj kapasitesinin yaklaşık yüzde 1,5'ini oluşturuyor. Dizel ve diğer petrol ürünlerinin önemli ihracatçıları arasında yer alan tesis, ABD'nin enerji piyasalarındaki baskıyı hafifletme çabalarında öne çıkıyor.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi'nden Michael Kugelman'a göre Rubio'nun ziyaretinin üç temel amacı vardı: Hindistan'ın Rus petrolüne bağımlılığını azaltmak, Venezuela ve ABD petrolünün daha fazla alınmasını teşvik etmek ve enerji işbirliğini iki ülke arasındaki ticaret anlaşmasının bir parçası haline getirmek.

2022'de başlayan Ukrayna savaşının ardından Moskova'nın en büyük petrol alıcılarından biri haline gelen Hindistan, Aralık 2022-Temmuz 2026 döneminde Rus ham petrol ihracatının yüzde 37'sini oluşturdu. Rus petrolünü işleyen firmalardan biri de Reliance'dı.

BBC'nin aktardığına göre Rubio, Mumbai'de Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayid Al Nahyan'ın da katıldığı toplantıda enerji güvenliği, ticaret, yatırım ve bölgesel gelişmeler ele alındı.

Ertesi gün 21 Ekim'de Rubio, Jamnagar'a giderek rafineriyi ziyaret edip Ambani'yle bir araya geldi.

Trump yönetimi, Teksas'ın Brownsville Limanı'nda yeni bir petrol rafinerisi kurmayı planlıyor. Kugelman'a göre Rubio, bu proje için Reliance'ın da desteğini istiyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, ABD'yle ticaret görüşmelerindeki ilerlemeden memnuniyet duyduğunu ve her iki tarafın da süreci tamamlamaya yakın olduğunu geçen hafta söylemişti. Trump da Hindistan'la ticaret anlaşmasının yakında tamamlanabileceğini bildirmişti.

Buna karşın uzmanlar, enerji alanındaki yakınlaşmanın ticaret anlaşmasının kısa sürede imzalanacağı anlamına gelmediğini savunuyor. Hindistan'ın eski ABD Büyükelçisi Meera Shankar, Hindistan'ın ABD'nin gümrük tarifelerine ilişkin tutumunu netleştirmesini istediğini ve ticaret anlaşmasının detaylarının tamamlanmasını beklediğini söylüyor.

Independent Türkçe, BBC, The Diplomat 


Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasındaki dengeleri nasıl kullanıyor?

Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
TT

Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasındaki dengeleri nasıl kullanıyor?

Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)

Kuzey Kore yönetimi, Rusya ve Çin'le bağlarını geliştirirken Pekin'le Moskova, Pyongyang üzerindeki nüfuzunu artırmak istiyor.

Çin'le Kuzey Kore sınırında, Yalu Nehri üzerinde kurulan otoyol köprüsü 15 Ekim'de hizmete açılmıştı.

Çin'in Dandong ve Kuzey Kore'nin Sinuiju şehirlerini birbirine bağlayan 3 kilometre uzunluğundaki köprünün yapımı 2014'te tamamlanmıştı. Fakat Kuzey Kore tarafındaki inşaatlar tamamlanmadığından hizmete açılamamıştı.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, bugün köprüden geçerek Dandong'a gitti. AP'nin aktardığına göre Kim, Çin Komünist Partisi'nin üst düzey isimlerinden Wang Huning'le bir araya geldi.

Xinhua'nın aktardığına göre Kim, şehirde bir araba fabrikasını ziyaret ettikten sonra yaptığı açıklamada, "Çin'le birlikte çalışmaya hazır olduklarını, bunun tarihsel dostluklarını ilerletip pratik işbirliğini genişleterek her iki ülkenin halklarına somut faydalar getireceğini" söyledi.

Kim'in ziyaretinin, Çin'in 1950-1953'teki Kore Savaşı'na katılmasının yıldönümünden bir gün önce gerçekleşmesi dikkat çekti.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, haziranda Pyongyang'a giderek Kim'le görüşmüştü. Zirve, Kuzey Kore'nin Çin'den nispeten uzaklaşarak Rusya'ya yakınlaşmasının ardından düzenlenmişti.

Batılı kaynakların rakamlarına göre en az 2 bin 300 Kuzey Kore askeri Rusya adına Ukrayna cephesinde savaşırken öldürüldü.

Diğer yandan Yalu Nehri Köprüsü'nün açılışından yaklaşık bir ay önce Kuzey Kore'yle Rusya arasındaki ilk karayolu köprüsü de hizmete alınmıştı.

Guardian'ın analizine göre son gelişmeler, Pekin ve Moskova'nın Pyongyang üzerindeki nüfuzunu artırma konusunda rekabete giriştiğini gösteriyor.

Pyongyang son üç yılda özellikle Ukrayna savaşı nedeniyle Kremlin'le daha yakın bağlar kursa bile Kuzey Kore ekonomisi büyük ölçüde Çin'e bağımlı.

Seul'deki Ewha Kadın Üniversitesi'nden Leif-Eric Easley, bu açıdan Rusya'nın ekonomik olarak Çin'in konumunu dolduramayacağını vurguluyor.

Kore Üniversitesi'nden Kuzey Kore uzmanı Fyodor Tertitski ise Pekin ya da Moskova'nın Pyongyang üzerinde diledikleri gibi bir nüfuza sahip olamayacağını savunuyor:

Her iki ülke de Kim Jong-un'un boyun eğmektense ilişkilerin tamamen kopmasını tercih edeceğini biliyor. Bu yüzden bunun basit bir nüfuz mücadelesi olduğunu sanmıyorum. Kim, iki ülkeyi de birbirine düşürmeye çalışıyor ancak Çin ve Rusya, 1970'lerde olduğu gibi Sovyetler Birliği'yle Çin arasındakine benzer bir rekabet içinde değil.

Independent Türkçe, Guardian, Xinhua, AP 


Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
TT

Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)

Antoine el-Hac 

Fransa’daki kriz artık geçici bir protesto dalgası veya acil önlemlerle kontrol altına alınabilecek ekonomik bir aksaklık olmaktan çıkmış durumda. Birbiri ardına yaşanan gelişmeler; kamu maliyesindeki zayıflığın, artan toplumsal öfkenin, siyasi kurumların kilitlenmesinin ve devletin taahhütlerini yerine getirme kapasitesine olan güvenin azalmasının kesiştiği çok boyutlu bir krizi gözler önüne seriyor. Fransa, 2027 ilkbaharında yapılacak kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken, biriken bu faktörlerin Beşinci Cumhuriyet’in istikrarı ile ülkenin Avrupa Birliği (AB) ve dünyadaki konumuna yönelik ciddi bir tehdide dönüşmesinden endişe ediliyor.

Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)
Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)

Birçok şehir ve kasabanın sokaklarında huzursuzluğun farklı yansımaları görülüyor. Ülkede devlet okullarının durumunun kötüleşmesi ve öğretmen yetersizliği protesto edilirken, kamu sektörü çalışanları da maaşların dondurulmasına tepki göstererek eylemlere katıldı. Öncesinde ise balıkçılar, motorin fiyatlarındaki artışı protesto etmek amacıyla limanları ve akaryakıt istasyonlarını kapattı. Gelişmeler yalnızca gösterilerle sınırlı kalmadı; bazı Fransız şehirlerinde büyük maddi hasara, yüzlerce yaralanmaya ve gözaltına yol açan şiddet ve yağma olayları yaşandı. Bu tablo, toplumun çeşitli kesimleri ile devlet kurumları arasındaki derinleşen kopukluğu yansıtıyor.

Emmanuel Macron’un ilk dönemini sekteye uğratan, yıllardır nerede oldukları ve liderlerinin kimler olduğu bilinmeyen Sarı Yelekliler’in yıllar süren bir aranın ardından sahneye geri dönmesiyle tablo tamamlandı. Sokaktaki bu iktidar karşıtı ittifakın mücadeleyi sürdürmeye hazır olduğu görülüyor.

Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)
Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)

Çeşitli taleplerin oluşturduğu bu mozaiğin merkezinde; alım gücünün düşmesi, kamu hizmetlerine olan güvenin sarsılması ve Fransız sosyal modelinin onlarca yıldır sunduğu vaatleri artık karşılayamadığı hissiyle bağlantılı daha derin bir kriz yer alıyor. Vatandaşlarının geniş bir sosyal koruma ağından yararlanmaya alışkın olduğu devlet, bugün zor bir soruyla karşı karşıya: Finansman maliyetlerinin arttığı ve borç yükünün ağırlaştığı bir dönemde bu kazanımlar nasıl korunabilir?

Borç manevra alanını daraltıyor

Maliye politikasının krizde merkezi bir konumda olduğu su götürmez bir gerçek. Fransa’nın kamu borcu (4 trilyon dolar) gayri safi yurt içi hasılanın (3,55 trilyon dolar) yüzde 119’una yaklaşırken, ekonomi 2026 yılı için yüzde 0,4 ila 0,5 civarında büyüme oranlarına geriledi. Aynı zamanda genel bütçe açığının gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 5’ini aşması beklenmekte olup bu durum, hükümetin kamu hesaplarını yeniden dengeye kavuşturma çabalarını zorlaştırıyor.

Faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte sorun daha da vahim bir hal alıyor. Borç maliyeti artarken devlet, kaynaklarını yatırım ve hizmetlere yönlendirmek yerine yükümlülüklerini ödemek için giderek daha fazla kaynak ayırmak zorunda. Gelen tahminler, Fransa’nın önümüzdeki yıl orta ve uzun vadeli 340 milyar euro değerinde tahvil ihraç etmesi gerekeceğini, bu esnada mali ve siyasi riskler nedeniyle yatırımcıların bu tahvillere olan talebinin azaldığını gösteriyor.

Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)
Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)

Ancak bu durum, Fransa’nın mutlaka 2009-2010 yıllarında Yunanistan’ın yaşadığına benzer bir krizle veya piyasa güveninde ani bir çökmeyle karşı karşıya olduğu anlamına gelmiyor. Fransız ekonomisinin büyüklüğü ve AB içerisindeki konumu Paris’e farklı bir ağırlık kazandırıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu ağırlığın kendisi de krizi daha önemli kılıyor; çünkü Paris’in ağır borcunu yönetme kapasitesinde yaşanabilecek keskin bir kötüleşme, tüm Avrupa’nın mali istikrarına yansıyabilir.

Kırk yıllık erteleme

Mevcut durumun tek bir hükümet kararıyla açıklanamayacağı veya sorumluluğun tamamen tek bir cumhurbaşkanına yüklenemeyeceği bir gerçek. Mali dengesizlikler onlarca yıl boyunca birikti, sağ ve sol hükümetler borcun yapısal artışını durdurmayı başaramadan birbirini izledi. Önemli kırılma noktalarından biri, sosyal politikaların ve kamu harcamalarının genişlediği 1980’li yıllardaki Sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterrand dönemine dayanıyor. Emeklilik yaşının 60’a indirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması ve devletin ekonomideki rolünün güçlendirilmesi gibi reformlar, kamu maliyesi üzerindeki yükün artmasına yol açtı.

Ancak krizi yalnızca o dönemde yaşananlara indirgemek yanıltıcı bir basitleştirme olacaktır. Jacques Chirac’tan Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Emmanuel Macron dönemlerine kadar sonraki hükümetler de borcun gidişatını tersine çevirmeyi başaramadı. Bu durum, temel olarak halkın refah payından feragat etmeye yönelik tepkisinden duyulan endişeden kaynaklanıyor. 2008 küresel mali krizi, Kovid-19 salgını ve ardından gelen enflasyon dalgası da kamu bütçeleri üzerindeki baskıların artmasında rol oynadı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)

Esasen Fransa’nın ‘kapsamlı’ sosyal modeli, tekrarlayan siyasi çatışmaların odak noktası haline geldi. Emeklilik, işsizlik sigortası veya kamu harcamalarını reforme etmeye yönelik her girişim sert bir toplumsal dirençle karşılaşırken, reformların ertelenmesi gelecekteki seçeneklerin daralmasına neden oluyor. Böylece devlet, harcamaları kontrol altına alma ihtiyacı ile yeni protestoları tetikleme korkusu arasında sıkışıp kalıyor.

Siyasi felç ve aşırı sağın yükselişi

Ekonomik çıkmazın ortasında siyasi arenada kara bulutların toplanması şaşırtıcı olmadı. Ulusal Meclis’in 2024 yılında feshedilmesinden bu yana parlamenter tablo istikrarlı bir çoğunluk üretemedi, güçler kalıcı uzlaşılara varmakta zorlanan üç büyük karşıt blok arasında bölündü. Bütçe tasarısının meclisten geçirilmesi hükümetin ayakta kalma kapasitesi için tekrarlayan bir sınava dönüşürken, vatandaşların kurumların etkinliğine olan güveni azaldı.

Marine Le Pen ve Ulusal Birlik partisi liderliğindeki aşırı sağın bu iklimden faydalanması da şaşırtıcı değil. Aşırı sağın söylemi; ekonomik koşulların kötüleşmesini, güvenlik kontrolünün kaybedilmesini ve göç yükünü birbiriyle ilişkilendirmekte, kendisini sisteme yeniden düzen getirebilecek bir alternatif olarak sunmakta. Buna karşılık, Jean-Luc Melenchon liderliğindeki radikal sol Boyun Eğmeyen Fransa hareketi, ekonomik ve sosyal politikalara öfkeli kesimlerin bir kısmını kendisine çekmekte. Bu iki kutup arasında, Macron’un siyasi ve toplumsal tabanını oluşturan merkezin gücü zayıflarken, ılımlı oyların bölünmesinin daha radikal rakiplerin şansını artırmasından endişe ediliyor.

Siyasi güçler arasındaki bu çatışmanın devam etmesinin gerekli reformları engelleyebileceğine, yatırımları, tüketimi ve piyasa güvenini etkileyen belirsizlik sürecini uzatabileceğine dikkat edilmesi gerekiyor. Ayrıca, huzursuzlukların yalnızca göçle ilişkilendirilmesi ve güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasıyla yetinilmesi, toplumsal öfkeyi besleyen temel ekonomik ve sosyal nedenleri çözmeye yetmiyor.

 Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)
Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)

Zorlu seçim sınavı

Fransa bugün oldukça karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: Öfkenin nedenlerini göz ardı etmeden düzeni yeniden sağlamak, kamu hizmetlerine zarar vermeden borcu kontrol altına almak ve önümüzdeki seçimler radikal bir şekilde karşıt güçler arasında ‘intihar niteliğinde’ bir çatışmaya dönüşmeden önce siyasi güveni yeniden inşa etmek.

Reform yükünü adil bir şekilde dağıtan, harcama önceliklerini belirleyen ve en hassas kesimleri koruyan net bir planı, siyasi kurumlar bünyesinde karar alma yeteneğini yeniden kazandırarak sunmayı kim başarabilecek?

Macron, 2017 yılında iktidara geldiğinde, kendini yenileme ve uluslararası konumunu geri kazanma kapasitesine sahip iyimser bir Fransa tablosu vaat etmişti. Ancak popülaritesinin düşmesi ve gerileme hissinin yaygınlaşması, bu vaat ile gerçeklik arasındaki uçurumun derinliğini ortaya koyuyor. Buna rağmen Fransızların çoğunluğu kendisine olan güvenini tazeleyerek 2022 yılında onu yeniden seçti.

2027 seçimleri yaklaşırken mücadele, yalnızca bir sonraki cumhurbaşkanının kim olacağını belirlemekle sınırlı kalmayacak; Fransa’nın kamu maliyesini reforme edip sosyal sözleşmesini yenileyip yenileyemeyeceğini ya da biriken krizlerin ülkenin siyasi kimliğini yeniden tanımlamasına izin verip vermeyeceğini belirleme noktasına taşınacak.

Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)
Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)

Fransa’nın yalnızca borç sorunuyla karşı karşıya olan büyük bir ekonomi değil, aynı zamanda Avrupa projesinin temel sütunlarından biri olduğu unutulmamalı. Ülkedeki krizin kontrol altına alınmasında yaşanacak herhangi bir başarısızlığın, sınırları aşan yansımaları olacak. Fransa’nın başarısı ise reformun bedeli toplumun ve devletin taşıyabileceği kapasiteyi aşmadan önce, erteleme ve bölünme döngüsünün kırılmasıyla mümkün kılınabilecek.

Aydınlanmanın, düşüncenin ve ilerlemenin Fransa’sı hantallaştığını hissediyor; Fransızlar siyasi ve sosyal sistemlerinin artık gelişmeye ve modern hayata ayak uydurmaya elverişli olmadığını fark ediyor. Daha da vahimi, özellikle başka ülkelerdeki ‘varlığın’ sona ermesi ya da bitme noktasına gelmesiyle birlikte, ekonominin eski günleri ihya etmeye yetecek miktarda servet üretemez hale gelmiş olması…

Zaman değişiyor!