Batı siyasetinde Filistin’e destek artıyor

Tarihçi Reşid Halidi, Al-Majalla'ya: “Ne devlet çözümüne ne de iki devletli çözüme yakın değiliz”

Al-Majalla
Al-Majalla
TT

Batı siyasetinde Filistin’e destek artıyor

Al-Majalla
Al-Majalla

Samir Ebu Hevvaş

Devam eden Gazze savaşı, dünya çapında Filistin meselesine olan ilgiyi yeniden canlandırdı, özellikle Batı'da, özellikle İsrail'in Filistin halkına yönelik süregelen suçlarına ve ABD ve Avrupa'nın mutlak desteğine karşı büyük halk hareketlerine yol açtı. Bu yeniden canlanan ilginin, özellikle gençler arasında, Filistin meselesinin ve Arap-İsrail çatışmasının tarihini öğrenme çabalarıyla birlikte geldiği görülüyor. Filistinli asıllı ABD’li tarihçi ve Columbia Üniversitesi'nde Modern Arap Çalışmaları Profesörü olan Dr. Reşid Halidi'nin (Rashid Khalidi) kitabı, günümüzde sorulan birçok soruya cevap veriyor ve ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin İsrail'e özellikle destek verdikleri sömürgeci zihniyetin nedenlerini nesnel ve metodik bir şekilde açıklıyor. Bu destek, İsrail'i ‘soykırım’ suçlamalarıyla Uluslararası Adalet Divanı'na getiren benzersiz bir savaşa yol açtı.

Al-Majalla, Dr. Reşid Halidi ile görüştü ve Gazze savaşı hakkındaki görüşlerini ve dünya çapındaki etkilerini, özellikle Oslo Anlaşması döneminde Filistin müzakere heyetine danışmanlık yaptığı zamanın izlerini, Filistin meselesinin geleceğini nasıl etkilediği konusunda bir röportaj gerçekleştirdi.

-Gazze savaşının üzerinden yüz günden fazla zaman geçmesinin ardından ve bu süre içinde ABD ve diğer güçlerin tutumunu takip ettiğinizden, ‘Filistin Üzerine Yüz Yıllık Savaş’ adlı kitabınızdaki tespitlerinizden farklı olarak Batılı güçlerin Filistin meselesine ilişkin tutumunda herhangi bir değişiklik olduğu sonucuna vardınız mı?

Bu savaş sırasında çelişkili gelişmeler ortaya çıktı. Bunlardan biri, ‘Metropol’ isimli kitabımda bahsettiğim gibi El Kaide'nin desteğinin Batı'da Siyonist projeyi desteklemeye devam devam etmesi ve hala İsrail'in işlediği suçları desteklemede önemli bir rol oynamasıdır. Son kanıt, ABD'nin bu savaşın her gününde İsrail'e kesintisiz askeri, siyasi ve diplomatik desteğidir.

Bu açıdan, kitapta sunduğum analizde herhangi bir değişiklik olmadı. Filistin'deki savaşın Filistin halkıyla Siyonist hareket arasında, Filistin halkıyla İsrail arasında, Araplarla İsrail arasında bir savaş olmadığını belirttim. Savaşın, bir yanda Siyonist hareket ve İsrail dahil olmak üzere dış güçler arasında, diğer yanda Filistin halkı ve müttefikleri arasında yaşandığını ifade ettim. Bugün yaşananlar, bu inancımı değiştirecek bir şey görmüyorum.

Batı’da geçmişten bugüne tarihte eşi benzeri görülmemiş büyük değişimler ve dönüşümler yaşandığını görüyoruz. Örneğin, eski Amerikan Başkanı Woodrow Wilson döneminden, Balfour Deklarasyonu'nun yapıldığı zamandan veya Siyonist hareketin 1897'de kurulduğu zamandan bu yana, Filistin'deki savaş veya çatışma tarihinde, Filistin'e karşı savaş tarihinde tek bir gün bile Batı'da bugün gördüğümüz düzeyde Filistin halkını destekleyen bir harekete tanık olmadık. Ben ABD’de üniversite öğrencisi olduğum dönemde, Golda Meir üniversitemize geldiğinde ve yüzlerce destekçisine kıyasla biz ona karşı gösteri yapan sadece dört kişiydik. Bugün, durum tamamen tersine döndü. Üniversitelerin, İsrail işgalini destekleyen şirketlere ait hisselerini satmaları veya bu şirketleri boykot etmeleri konusunda oylama yapılsa, Filistin yanlısı öğrenciler kazanıyorlar. Bu durumu, Columbia, Brown ve Michigan gibi Amerikan üniversitelerinde Filistin haklarını destekleyen çoğunlukla gözlemliyoruz ve bu, çatışma tarihinde benzeri görülmemiş bir olaydır.

Filistin'e karşı savaş tarihinde tek bir gün bile Batı'da bugün gördüğümüz düzeyde Filistin halkını destekleyen bir harekete tanık olmadık.

Evet, Amerikan medyası bunu belirtmese de ABD’deki temel sendikalar, hemşirelik gibi mesleklerde veya elektrik işçileri veya posta işçileri gibi, Gazze'deki ateşkes çağrısını destekledi ve bu, Amerikan yönetiminin ve İsrail hükümetinin tutumuna zıt bir duruş. Bunlar tarihte eşi benzeri olmayan yeni olgulardır. Bir yandan, Amerikan, İngiliz ve Alman elitlerinden resmi, ekonomik, medyatik ve diplomatik destek devam ederken, halk tabanında çok önemli dönüşümler ve değişiklikler var. Elbette bu değişiklikleri bugün değerlendirmek mümkün değil, bu değişiklikler böyle devam ederse bir yıl sonraki durumu da görmemiz gerekiyor. ABD’de doğduğumdan beri… 1948'de, Nekbe yılında doğdum ve çeşitli yerlerde yaşadım. Hayatımın yarısını ABD’de geçirdim. Fakat bugün tanık olduğum şeyi daha önce görmedim.

Gerçeklik ve siyasi propaganda arasındaki ‘Antisemitizm’

-İsrail yanlısı güçlerin hep Filistin halkının haklarını ortadan kaldırmaya çalıştığını söylediniz ve bugün benzer bir durumu yaşıyoruz, çünkü aynı güçler halk protestoları konusunda inkâr içinde, İsrailliler açıkça bunu söylüyor ve bu hareketleri İslami olarak nitelendirip insan vicdanından kaynaklanmadığını iddia ediyorlar. Bu inkarın amacına ulaşacak mı?

Bu iddialar kesinlikle başarılı değil. Siyonistler, dostları ve destekçileri tarafından yöneltilen iki suçlama var. Birincisi, bu hareketlerin İslami olduğu iddiası, ikincisi ise bunların Semitizm ve Yahudilere karşı olduğu ve insan hakları veya Filistin meselesiyle hiçbir ilgisinin olmadığı. Bu iddiayı destekleyenler, bu protestocuların Yahudilere karşı nefret ettiklerini ve bunu, yani Filistin'e desteklerini, Yahudiliğe ve Yahudilere düşmanlıklarını ifade etmek için bir kılıf olarak kullandıklarını iddia ediyorlar. İlk suçlama kesinlikle yanlış. Çünkü protestocuların çoğunluğu Müslüman değil ve İslam hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Çoğunluğu Amerikalı veya siyahi, İspanyollar, beyazlar ve Yahudiler gibi Amerikan azınlıklarından. Amerikan üniversitelerinde Filistin yanlısı hareketlere öncülük edenlerin yarısından azının Arap Amerikalılar olduğunu, geri kalanın ise Yahudi öğrenciler, azınlıklar ve diğerleri olduğunu görüyoruz. Örneğin, posta işçileri sendikası veya otomotiv endüstrisi işçileri sendikasını ele alalım. Bunlar Müslüman mı? Bu suçlama tamamen temelsizdir.

İsrail karşıtı hareketlerin temelde anti-semitik olduğu suçlaması, tamamen yanlıştır ancak ne yazık ki bazı medya ve siyasi çevrelerde destek buluyor. İsrail'i destekleyenlerin daha yaşlı, daha zengin, daha beyaz gruplar ve genel olarak erkekler olduğu görülebilir. ABD ekonomisi kimin elinde? Bunlar genel olarak Yahudi olsun ya da olmasın ve bunun dinle hiçbir ilgisi yok; zenginlik, yaş, cinsiyet, ırk ve diğer faktörlerle ilgisi var. Filistin'i destekleyen kesim ise varlıklı olmayan sınıflar gençler ve genel olarak İslam'la ya da Yahudi karşıtlığıyla hiçbir bağlantısı olmayan kadınlardır.

Ancak gerçek şu ki, İsrail destekçileri, Batı toplumlarında antisemitizm var olduğu için antisemitizmin ardına saklanıyorlar. 12. yüzyılda Yahudileri İngiltere'den kovanlar Müslüman değil, İngiliz kralıydı. 13. yüzyılda onları Fransa'dan kovan kişi Fransız kralıydı. On beşinci yüzyılın sonlarında İspanya ve Portekiz'den kovulanlar İspanyollardı, bu da antisemitizmin bir Avrupa eseri olduğu ve hala var olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla, gerçekten de antisemitizm var, ancak bu Filistin'i destekleyen hareketlerden kaynaklanmıyor.

Karşı atak

- Üniversite ve üniversite hareketlerinden bahsettiniz, bu da bu ölçekte ve biçimde yeni, hatta akademik özgürlük ve antisemitizm tartışmalarını bile gündeme getirdiniz. Karşıt hareketlerin hedefleri doğrultusunda ilerleme kaydedildiği görülüyor, çünkü baskı altında üniversite rektörleri istifa etti ve birçok öğrenci ve öğretim üyesi baskı altında. Bu dönüşümü nasıl değerlendirirsiniz?

Bu çok büyük ve tehlikeli bir dönüşüm. Şu anda gördüğümüz şey, Amerikalı ekonomistleri, politikacıları, parti liderlerini ve aynı zamanda üniversiteleri kontrol eden bu güce karşı bir karşı saldırıdır. Amerika'daki özel üniversiteler kimin kontrolünde? Yasal olarak, bu üniversitelerin yönetim kurullarına aitlerdir. Bu kurullar kimden oluşur? Bağışçılardan. Başka bir deyişle, Amerikan toplumunun çoğunluğu erkek zenginlerinden. Yani toplumun birçok sektörünü kontrol eden yaşlılar, zenginler ve erkekler, ekonomiyi kontrol ettikleri gibi üniversiteleri ve müzeleri de kontrol ediyorlar.

Fotoğraf Altı:  ABD'nin New York eyaletindeki Columbia Üniversitesi'nde Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilere destek amaçlı bir gösteri, 12 Ekim 2023 (Reuters)
ABD'nin New York eyaletindeki Columbia Üniversitesi'nde Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilere destek amaçlı bir gösteri, 12 Ekim 2023 (Reuters)

Bu kişiler, ABD tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir harekete karşı bir karşı saldırı başlatıyorlar. Aslında bu karşı saldırı, gösterileri bastırarak, öğrencileri okuldan atarak, profesörleri ve öğrencileri korkutarak üniversiteler genelinde geçici de olsa zaferler elde etmeyi başardı. Şu anda tatil dönemindeyiz ve yakında New York ve diğer şehirlerde ve eyaletlerde üniversitelerde faaliyetlerin geri dönmesiyle, bu karşı saldırının ne kadar başarılı olduğunu göreceğiz. Öğrenciler ve öğretim üyelerinin sessiz kalmayacağını düşünüyorum ve aslında üniversite, gerici görüşlerini üniversitelere kontrol eden ve empoze eden zengin insanlardan değil, öğrencilerden ve profesörlerden oluşur. Uzun süreli bir mücadeleye gireceğiz, çünkü üniversiteler yasal olarak üniversiteye sahip olan zenginler tarafından desteklenmekle kalmıyor, aynı zamanda politikacılar ve medya tarafından da destekleniyorlar ve öğretim üyeleri ve öğrenciler arasında bir savaş olacak. Elbette, tüm öğretim üyeleri ve öğrenciler Filistinlilerin haklarını desteklemiyor, ancak insanlık ve sanat alanlarında çalışanların çoğunluğu Filistin haklarını destekliyor. Hukuk, tıp ve mühendislik gibi mesleki üniversitelerde, İsrail'i destekleyen birçok Siyonist var ve bu üniversitelerde bölünme var, ancak insanlık bilimleri profesörlerinin çoğu Filistin haklarını destekliyor. Amerikan tarihinde savaş karşıtı hareketler, Vietnam Savaşı veya Irak Savaşı gibi savaşlar, üniversitelerde başladı. Bu nedenle, uzun vadeli bir mücadeleye tanık olacağız, çünkü Amerikan desteği İsrail'e uzun süreli ve gelecekte de devam edecek. İlginç olan, ilk kez Filistin haklarını destekleyen grupların, siyaseti, medyayı ve ekonomiyi kontrol edenlere karşı önemli olduğunu görmemizdir.

İsrail'i destekleyenler antisemitizmin arkasına saklanıyorlar çünkü Batı toplumlarında zaten antisemitizm var ve bu bir Batı endüstrisi.

-Görünüşe göre birçok genç, üniversite öğrencileri de dahil olmak üzere, Filistin meselesinin detayları hakkında sınırlı bir bilgiye sahip, Bu, çatışmanın tarihi hakkında derin bir siyasi bilgiye sahip olmadan, adaletin yanında ve baskıya karşı durmaktan kaynaklanan söylediklerinizi doğruluyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu analiz tamamen doğru. Birçok öğrenci ve Filistinlilerin haklarını destekleyenler arasında, Filistin meselesinin tarihi ve siyasi detaylarına dair bilgi oldukça sınırlıdır. Söylediğiniz gibi, bu destek büyük ölçüde gençlerin adalet sevgisinden kaynaklanıyor. Onlar bu çatışmanın adil olmadığını ve burada bir baskı ve zulüm olduğunu görüyorlar. Bazıları bunu etnik bir bakış açısıyla ele alıyor ve Avrupa ve beyazların, fakir ve zayıf bir Arap halkını ezdiğini düşünüyorlar. Örneğin ABD'deki siyahlar, meseleyi bu mantıkla görüyorlar. Siyahi bir arkadaşım Filistin'i ziyaret ettiğinde, 1950'li yıllarda “Jim Crow Yasası”nın uygulandığı Güney Amerika'daymış gibi hissettiğini söyledi. Kimsenin sahip olmadığı haklara sahip insanlar oluğunu, Seçimlerde oy kullanma hakkına sahip olanlar ve olmayanlar olduğunu ifade etti. Tabii ki, bu karşılaştırma tamamen doğru değil, ancak birçok kişi bunu böyle görüyor. Genel olarak gençlerin adalet sevgisi vardır ve bu temel motivasyondur.

Aynı zamanda, bugün gençler arasında Filistin meselesine karşı bir tür açıklık görüyoruz. Bilgiye büyük bir sevgi var. Örneğin benim kitabım inanılmaz bir şekilde satıldı ve meslektaşlarımın Filistin meselesiyle ilgili kitapları da öyle. Edward Said'in eski kitabı ‘Filistin Sorunu’ veya Ilan Pappe gibi yazarların kitapları, korkunç bir şekilde satılıyorlar. Derslere, seminerlere ve röportajlara katılmaları konusunda çok büyük bir talep var ve kişisel düzeyde, aldığım tüm talepleri karşılayamayacağımı düşünüyorum ve bu durumda olan tek kişi ben değilim. Çünkü Filistin meselesi hakkında bir miktar bilgiye sahip olan herkes, gençler arasında bilgiye susamış olanlar ve hatta yaşlılar tarafından talep ediliyor. Filistin'de neler olduğuna dair çok az bilgi olmasına rağmen, böylesine bir bilgi açlığını daha önce hiç görmedim. Tüm bunlar çok iyi.

Bazı gençlerde zaman zaman siyasi farkındalık eksikliği olabilir ve bazen hatalar yapabilirler. Kızım, Palestine Legal adlı bir sivil toplum örgütünde sorumlu bir avukattır ve Avrupa ve Kanada gibi diğer yerlerde benzer örgütler bulunuyor. Bu alanda çalışan avukatlar bana bazen mantıksız, Yahudi karşıtı veya kötü düşünülmüş sözler söyleyen öğrencileri savunmak zorunda kaldıklarını, çünkü bazen aralarında çok az anlayış olduğunu, ancak aralarında bilgi sevgisi ve susuzluğunun olduğunu söylüyorlar.

Fotoğraf Altı:  Filistinliler, İsrail'in 29 Ocak 2024'te Han Yunus şehrine yönelik saldırısından kaçtıktan sonra güney Gazze Şeridi'ndeki Refah şehrine geliyor. (AP)
Filistinliler, İsrail'in 29 Ocak 2024'te Han Yunus şehrine yönelik saldırısından kaçtıktan sonra güney Gazze Şeridi'ndeki Refah şehrine geliyor. (AP)

-Bugün ister Filistin'e ister diasporaya taşınan Filistinlilerin Oslo Anlaşmaları sonrasında doğanlar olduğu belirtiliyor, bu duruma ilişkin açıklamanız nedir?

Bu nesil, Filistin halkının ulusal hedeflerini gerçekleştirmekte Filistin ulusal hareketinin başarısızlığını tanık oldu. Ayrıca Arap devletlerinin veya sistemlerinin Filistinlilere destek konusundaki başarısızlığını ve Batı'nın İsrail projesine mutlak desteğini gördü. Gençlerin adalet ve insan haklarına olan sevgisi, onları Filistin meselesini desteklemeye yönlendiriyor. Filistinli gençler, içeride veya dışarıda, önceki nesillerin ulusal hedeflerini gerçekleştirmede başarısız olduğunu fark ettiler ve yeni bir başlangıç ​​için ihtiyaç duyuyorlar. Bu başlangıcın ne zaman geleceğini bilmiyorum, eğer gelecekse, ama biz siyasi ve stratejik bir çıkmazdayız ve bu çıkmaz tüm geleneksel liderliklerin başarısızlığından kaynaklanıyor. Benim neslim bunun farkında ve başarısız olduğumuzu biliyor, ancak gençler daha güçlü bir iradeye sahipler. Biz tükendik ve zamanımız doldu, ancak gençler yıllar boyunca başarısızlığımızla yaşamaya devam edecekler ve bu gerçek onları rahatsız ediyor ve buna hakları var.

Filistin devletinin geleceği

-Her şeyden sonra, Filistin halkı Filistin devletinin somutlaştırılmasına mı yoksa iki devletli çözüme mi daha yakın hale geldi ve ABD'nin özellikle işgalin sonlandırılması meselesinde net bir tutum belirlememesinin nedenini nasıl açıklarsınız?

Ben ne iki devletli çözüme ne de tek demokratik devlete daha yakın olduğumuza inanıyorum. Şu anda İsrail hükümetinde veya İsrail siyasi ittifaklarında adil bir çözümü kabul edebilecek bir liderlik veya politika görmüyorum. Filistin meselesine ve Filistin halkının savaşının sona erdirilmesine ve çatışmanın sona erdirilmesine yönelik köklü bir değişiklik görmüyorum. Ayrıca, ABD’nin tutumunda yakın gelecekte radikal bir değişiklik görmüyorum ki bu, İsrail'e mutlak destekten vazgeçilmesine izin verebilir. Maalesef, bugüne kadar Filistin liderliğinin, Filistin halkını birleştirme ve birleşik ve net bir strateji sunma yeteneği görmedim. Filistin Kurtuluş Örgütü'nün zamanında, bir tür birlik ve strateji üzerinde bir uzlaşma vardı, ancak bu dönem sona erdi. Bu faktörlerin mevcut olmadığı bir ortamda, Filistin devleti ve işgalin sona erdirilmesi hakkında nasıl konuşabiliriz? Bu ne bugün ne de yarın ne de bundan sonra mümkün değil.

Ancak halkın Filistinlilere verdiği destek açısından Arap dünyasında ilk yaşananlar konusunda oldukça iyimserim. Hükümetler bir tarafa Fas'tan Bahreyn'e kadar insanların Filistin'e verdiği geniş destek, Mısır ve Bahreyn'deki destek gösterileri bu duyguları net bir şekilde yansıtıyor. Bu, Arap halklarının Filistin'e olan desteğinin, resmi siyasi duruşlardan bağımsız olarak devam ettiğini gösteriyor. Tarih de bu desteği doğruluyor, çünkü 20. yüzyılın başlarında Arap gazeteleri Siyonizm ve Filistin konularını önemli ölçüde ele alıyordu ve Arap halkı 1936'da patlak veren isyanda Filistinlilere destek veriyordu. Örneğin, Humus'ta 1936-1939 isyanında şehit olan Suriyelilerin anısına bir müze bulunuyor.

Yaşlandık, çağımız bitti ama gençler bizim başarısızlığımızla daha uzun yıllar yaşayacaklar ve bu gerçek onları rahatsız ediyor.

Şeyh İzzeddin El-Kassam'ın kendisi de Suriyeli...

Bu doğru. 1948 savaşı ve çatışma dönemlerinde de aynı fenomeni gördük ve bu benim için çok önemli bir kanıttır. Diğer kanıt ise Batı'da, İsrail'e mutlak destek vermeye başlayan hareketlenmenin başlamasıdır ve bu, son derece önemli bir değişikliktir. Balfour Deklarasyonu'na karşı tek muhalefet, 1917'deki Lloyd George hükümetinden Edwin Montagu adında Yahudi bir siyasetçi tarafından geldi ve Siyonizm’in Yahudilere uygun olmadığını belirtti. Lloyd George hükümeti döneminde ve Wilson'un ABD’de, Montagu dışında İngiltere'de veya ABD'de başka bir muhalefet yoktu ve o günden bugüne, mutlak İsrail desteğine ve Siyonist fikre gerçek bir muhalefet olmadı. Bugün Kongre'de, gruplarda, sendikalarda, kiliselerde ve Yahudi toplumunda ciddi bir muhalefet var ve bu son derece önemlidir çünkü eğer bu bir yerleşim projesi ise, teorik olarak, onun bir ana üssü veya ‘metropolü’ olmalıdır. ABD ve Avrupa bu ‘metropollerdir.’ Dolayısıyla, İsrail'e olan destek ‘metropolde’ sarsıldığında, İsrail de sarsılır ve bu bugün yaşanan şeydir. İsrail basınına dikkatlice bakın ve bazıları, Amerikan desteğine sonsuza kadar güvenemeyeceklerini çok iyi anlıyorlar, çünkü halk tabanında ve elit seviyesinde değil, tehdit altındaki İsrail-Amerika ilişkisini tehdit ediyorlar ve bu doğru bir analizdir. Bu bugün veya yarın olmayacak ne bu başkanın döneminde ne de ondan sonra, Biden devam ederse veya Trump gelirse, belki sonraki yönetimde veya sonrasında, ancak ABD'de bir değişim oluyor. Avrupa konusunda bir şey bilmiyorum, ancak bana öyle geliyor ki, orada da önemli bir değişim oluyor, ancak ABD'deki dönüşüm kadar büyük değil. Bunlar, durumun değişebileceğine dair tüm işaretlerdir.

Ancak işgalin sona erdirilmesi, ABD’nin en üst düzeyinde hem Demokrat Parti'den hem de Cumhuriyetçi Parti'den, hemen sona erdirilmesine destek bulunması imkansızdır. Ancak, birkaç senatör ve milletvekili, Filistinlilerin haklarına bir dereceye kadar destek veriyorlar, ki bu da yeni bir gelişmedir, çünkü geçmişte Kongre'de Filistinlilere destek bulunmuyordu. Eğer bu değişim devam ederse, ki belki de etmeyecek, o zaman Filistin'de adil bir çözüm için bir fırsat olduğunu görüyorum. Orta vadede, olaylar oldukça hızlı bir şekilde gelişiyor, geleneksel olmayan medya araçları ve genç neslin adaleti sevme ve zulme karşı olma arzusu nedeniyle. Bunlar, değişimin mümkün olduğuna dair işaretlerdir ancak maalesef bugün veya yarın olmayacak.

Oslo Anlaşmaları ve çıkmaz sokak

-Oslo Anlaşması'na giden müzakerelerde Filistin delegasyonunun danışmanlığını yaptınız, bugün geriye gidebilseydiniz yine Oslo seçeneğini destekler miydiniz?

1993 yılında İsrail ile müzakerelerde bulunmak üzere Madrid'e ve ardından Washington'a giden Filistin heyetinin danışmanıydım, umutla bu müzakerelerin bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacağına inanıyorduk. Başlangıçta bu umuda sahiptik. Ancak, bu müzakerelerin Haziran 1993'te, Oslo Anlaşması'nın ilanından aylar önce sona ermesiyle, ABD ve İsrail pozisyonlarının birleşik olduğu için bu yolun çıkmaza girdiğine ikna olduk. Bu benim hatamdı. 1991'deki durumu yanlış değerlendirdim. İlk intifadanın İsrailliler ve ABD’liler üzerinde köklü bir etkisi olduğuna inanıyordum ve gerçekten de ABD kamuoyu üzerinde ve aynı zamanda İsrail kamuoyu üzerinde olumlu bir etkisi oldu, onlara işgalin mevcut durumunun devamının imkânsız olduğunu ikna etti. Ancak, Filistin liderliğinin hataları ve diğer faktörler nedeniyle, bu fırsatı değerlendiremedik, varsa. Oslo Anlaşması ilan edildiğinde, Eylül 1993'te, New York Times'da bir makale yazdım ve bu anlaşmanın sonuç getirmeyeceğini belirttim. Oslo Anlaşması temelinde yapılan herhangi bir müzakerenin işgalin ve yerleşimin devamına yol açacağına inanıyorum ve tamamen yeni bir yol bulmamız gerekiyor, bu da Filistinli liderliğin birliğini, Arap desteğini ve ne istediğimiz konusunda net bir stratejiyi gerektiriyor. Dünya halkları bize kısmen destek veriyorlar, ancak bizim ne istediğimiz konusunda net bir fikrimiz olmalı ve bu yok. Bazıları tamamen özgürleştirmeyi, bazıları iki devletli çözümü savunurken, Ramallah'taki mevcut durumdan memnun olanlar, maaşlarını alıyorlar ve özel muamele görüyorlar, rahat oldukları açıktır. Yeni bir stratejiye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Silahlı mücadeleye mi, sivil itaatsizliğe mi, siyasi mücadeleye mi dayanmalıyız bilmiyorum, bir tarihçi olarak, başarı elde eden hareketleri inceliyorum, 1921'deki İrlandalılar, 1947'deki Hintler ve 1962'deki Cezayirliler gibi, hepsi farklı türlerde direniş araçları kullandılar, bunlar arasında siyasi ve parlamentoya dayalı olanlar da vardı, örneğin İngilizlere karşı silahlı mücadele veren İrlandalılar, askeri olmayan araçlar da kullandılar, İrlanda'nın tüm temsilcileri İngiliz Parlamentosu'ndan çekildi ve Dublin'de İrlanda Parlamentosu'nu kurdu, bu adım, İrlanda'nın bağımsızlığını talep etme meşruiyetine katkıda bulundu, ayrıca ABD ve İngiltere'deki İrlandalı diplomatlar, İrlandalıların zaferine katkıda bulundu. O sırada İngiliz istihbarat subaylarını öldürdüler, her hareketin farklı araçları vardır, bu durum Filistin halkına dönüyor, ancak derin bir stratejiye ve neye ihtiyacımız olduğunu düşünmeye ihtiyacımız var.

Fotoğraf Altı:  Reşid el-Halidi
Reşid el-Halidi

Filistinliler mi Araplar mı?

-Filistinlilerin Arap dünyasına daha geniş bir bağlılık olarak kabul edilmesi, onların lehine bir avantaj gibi görünse de bu durum onlara zarar verebilir. Yani, İsraillilerin şu anda yaptığı gibi, her zaman zarar verebilir. Filistinliler Araplardır ve bu topraklara ait değildirler. Bu konuda nasıl düşünüyorsunuz?

Filistin ulusal kimliği ve Filistin milli düşüncesinin ortaya çıkışı kalıcı bir şey değil. Büyükbabam sadece kendini Filistinli olarak görmüyordu. Ben Müslümanım, Kudüslüyüm, Arap’ım, Osmanlıyım, miraç diyarı Filistin'de yaşıyorum vs. derdi. Yani, Filistinli kimliğinin içinde başka bileşenler her zaman vardı ve 'Ben Filistinliyim ve bu benim temel kimliğim ve kişiliğimdir' gibi bir şey yoktu. 19. ve 20. yüzyılda milliyetçi düşünce bizim ve diğerleri için ortaya çıktı ve bu inkâr edilemez bir fenomendir, çünkü Filistinliler sonuçta Araplardır. Beş Arap ülkesinde akrabalarım var, bir kuzenim Mısırlı biriyle evli, diğeri Suriyeli biriyle evli, diğer akrabalarım Ürdünlülerle evlenmiş, ailemin yarısı Lübnanlılarla evlenmiş ve yine de biz Filistinlileriz. Lübnan'da, Mısır'da veya Suriye'de, kendimi akrabalarım arasında hissediyorum, ancak Lübnanlı, Mısırlı veya Suriyeli değilim. Kimlik meselesi uzun zamandır var ve inkâr edilemez ve Ürdünlü Filistinlilerin Lübnanlı Filistinlilerden farklı olduğunu görüyoruz, ancak hepsi Filistinlidir ve Ürdün veya Suriye'deki akrabaları olmasına rağmen, kendilerini Filistinli olarak hissederler ve Filistin'e ait olduklarını hissederler, bu derin bir şey olmasaydı, Nekbe ve sürgün sonucunda kaybolurdu ve bu toplumlara entegre olurlardı. Filistinli asıllı Suriyeliler, pasaport dışında tüm haklara sahiptir ve rejim onları Suriyeliler gibi baskı altına alır, aynı şekilde Filistinli asıllı Ürdünlüler, Ürdünlülerin tüm haklarına sahiptir, Ürdün toplumuna entegre olmalarına rağmen, kendini Filistinli hisseder. Filistinlilerin sadece Arap olduğunu söylemek Siyonist bir iddia, ancak her iftira gibi bir temeli var. Gerçek şu ki, biz gerçekten Arap’ız, aynı dili konuşuyoruz, aynı yemekleri yiyoruz, ancak aynı zamanda Filistinlileriz ve gerçek şu ki, ardışık şoklar ve milyonlarca Filistinlinin sürgünüyle, bu bağ güçleniyor, çünkü onlar bizim ailemiz. Faslılar ve Kuveytliler gibi diğer Araplar, bizim hissettiklerimizi hissediyorlar, Faslılar, Kuveytliler ve diğerleri de bizim hissettiklerimizi hissediyorlar ve eğer onların da bizim gibi aileleri yoksa tutuklamalara, yıkımlara maruz kalıyorlar ve bizim Arap mensubumuzla birlikte bu bağlılık daimidir. 

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?

Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
TT

Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?

Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Venezuela'daki olaylar, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Cilia Flores'in ABD özel kuvvetleri tarafından kaçırılması ve ‘ABD mahkemesi kararı’ uyarınca yargılanmak üzere ABD'ye nakledilmesiyle başladı. Tüm dünya, yeni sorular ve endişelerle karşı karşıya kaldı. Dünyanın diğer yerlerinde yaşanan olaylar, tüm olasılıklara açık olan Venezuela'daki olaydan daha az önemli ve daha az soru ve endişe uyandırıcı görünüyordu.

Karakas'taki Amerikan saldırısını, sınırlı bir coğrafi alanda gerçekleşmiş olsa da bölgesel bir olay olarak değil, tam anlamıyla uluslararası bir olay olarak değerlendiriyoruz. Belki de bunu böyle tanımlamamızın ana nedeni, ABD'nin neredeyse tek başına doğrudan müdahil olmasıdır. ABD'nin müdahalesinin büyük ölçüde dolaylı olduğu veya ABD'nin tarihi müttefiki İsrail'in, Washington’ın politikalarını uygulasa da bölgedeki olayların ön saflarında yer aldığı ve özellikle Donald Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde gündemlerinin ABD'nin gündemiyle kesiştiği Ortadoğu'daki açık çatışmadan farklı olarak, bu olay iki tarafın yakınlaşmalarının özünü etkilemeyen belirli konulardaki ‘durumsal’ farklılıklarla çelişmez.

Bu çerçevede Binyamin Netanyahu'nun, İsrail çevrelerinde ‘ABD dünyanın polisiyse, İsrail de bölgenin polisi’ konuşmalarının yapıldığı bir ortamda, Karakas'a yapılan saldırının ardından Trump'ı tebrik eden dünyadaki tek lider olması da yabana atılamaz.

Bu, İsrail ve Amerika'nın stratejik hedeflerine ulaşmak için askeri güç kullanmaya istekli olmaları bakımından benzerliklerini ortaya koymaktadır. Bu, uluslararası hukukun ihlali pahasına olsa bile geçerlidir. Uluslararası hukuk, aşırı ihlalleri ve tüm büyük ülkelerin birbirlerini ihlallerde bulunmakla suçlamaları nedeniyle artık uluslararası ilişkilerde etkili bir faktör olarak kabul edilemez. Tüm bunlar, daha fazla ihlale yönelik ‘uluslararası’ bir siyasi kisve haline geldi. Dolayısıyla, dünyadaki olaylara yasal ve etik yaklaşımlar, bu olayları anlamak yahut uluslararası eğilimler ya da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra aldığı şekliyle çökmekte olduğu söylenen uluslararası sistemin geleceği hakkında bir algı ya da değerlendirme oluşturmak için artık yeterli değil. Ancak bu sistemin yıkıntıları üzerine inşa edilecek yeni sistemin özelliklerini ve temellerini öngörme yeteneği de yok. Kısacası, ‘dünya nereye gidiyor?’ sorusu her zaman sorulmaya devam ediyor.

Çin, Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline geldi. Bu ülkeler ile Pekin arasındaki ticaret hacmi, 2000 yılında 10 milyar dolar iken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı.

Ancak, İsrail'in eylemini ABD’nin eylemiyle veya bölgedeki olayları Venezuela'daki olaylarla ya da Latin Amerika yahut diğer adıyla Batı Yarımküre’de beklenen olaylarla karşılaştırmak, -ki bunlar şu anda Trump yönetiminin ulusal güvenlik stratejisinin merkezinde yer alıyor- Venezuela'daki olayların ölçeği hakkında bir tür yanlış değerlendirme yaratabilir. Bu, Washington'ın gerekli gördüğü durumlarda, Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası veya hatta ABD yasal korumasından bağımsız olarak güç kullanmaya ve tek taraflı saldırılar başlatmaya istekli olduğunun açık işareti olarak görülebilir. Diğer bir deyişle, Batı'nın en büyük askeri ve ekonomik gücü, uluslararası hukuka uymak kendi çıkarlarına zarar verdiğinde veya bunları gerçekleştirmek için gerekli gördüğü adımları engellediğinde, uluslararası hukuku asla dikkate almıyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası düzeni ve uluslararası hukuku yeniden şekillendiren ‘Batı’nın değerler sistemine’ ait olmayan, aksine bu sistemi reddeden ve onu zayıflatmaya çalışan Çin ve Rusya gibi öteki ülkelerle ABD arasındaki fark da bu. Mevcut uluslararası düzenin ikilemi tam da burada yatıyor; bu düzeni yaratan Batı sisteminin en büyük ülkeleri artık bu sisteme bağlı kalmıyor.

Artık dünya genelinde daha geniş yer kaplayan bu tartışma, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle ciddi bir şekilde başladı, çünkü ABD ordusunun Saddam Hüseyin rejimini devirmesi, 1945 yılından bu yana görülmemiş bir meşruiyet ihlali örneği oluşturdu. Ancak Bağdat ve Karakas'taki saldırılar arasındaki farklardan biri, Fransa gibi bir Batı ülkesinin ABD'nin Irak işgalini kategorik olarak reddetmiş, buna karşın ABD'nin Venezuela'daki operasyonundan sonra hiçbir Batı ülkesinin benzer tutum sergilememiş olması. Bu da Atlantik'in iki yakasında bölünmüş olan Batı kampı içindeki güç dengesini ve Batı ülkelerinde uluslararası hukuk ile siyasi uygulamalar arasındaki bağın zayıfladığını gösteriyor.

asdcfrgthy
Venezuela ile sınır kapısını izlemek için Kolombiya'nın Cúcuta kentinde nöbet tutan Kolombiyalı askerler, 4 Ocak 2026 (AFP)

Ancak, 200 Amerikan askerinin katıldığı Karakas Operasyonu, Trump yönetimi içindeki iki eğilimi ortaya koyduğundan bu konuda tamamen Amerikan bir boyut da var. ABD Başkanı Trump, bir yandan dünyanın dört bir yanında sekiz savaşı durdurduğunu ve bu yüzden Nobel Barış Ödülü'nü hak ettiğini övünerek söylerken, diğer yandan kendi ülkesindeki meşruiyeti ve iktidarı kullanma yöntemleri ne olursa olsun, başka bir devletin başkanını kaçırmaktan ve ABD’nin arka bahçesi olan Güney Amerika’daki diğer ülkeleri ‘durumlarını iyileştirmezlerse’ tehdit etmekten çekinmiyor.

ABD'nin Batı Yarımküre’ye yönelik stratejisinin, resmi ABD söylemlerinde iddia edildiği gibi uyuşturucu ve yasadışı göçle mücadeleye değil, Çin’in buradaki genişlemesini durdurmak için ‘Donroe Doktrini’ olarak bilinen stratejiyi uygulamaya dayandığı aşikar. Diğer bir deyişle, Güney Amerika'da, bu kez ABD ile Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline gelen Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş biçimiyle karşı karşıyayız. Peru, Arjantin ve Şili'nin Pekin ile ticareti 2000 yılında 10 milyar dolarken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı. Bu da Çin'in bu ülkelerdeki siyasi ve istihbarat etkisinin genişlemesi anlamına gelmekte ve bu ülkeleri öncelikle Çin'in etki alanı haline getirmektedir.

Karakas'taki ABD operasyonunun ardından bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili, özellikle de Washington’ın mevcut rejimi devirmek için bir tür güvenlik veya askeri operasyonla Tahran'da da aynı şeyi yapmaya hazır olup olmadığıyla ilgili.

Bu da Venezuela’daki olayı, ABD’nin dünya genelindeki varlığı ve nüfuzu göz önüne alındığında, doğrudan ABD’yi ve dolaylı olarak uluslararası toplumu ilgilendiren bir olay haline getiriyor. Başka bir deyişle, Trump yönetiminin tutumundaki herhangi bir değişiklik, ABD’nin varlığı, nüfuzu ve gücünün olduğu tüm dünyada, özellikle çatışmaların niteliği, kriz yönetimi ve ittifakların ve rekabetlerin oluşumu açısından bazı yansımalar bulabilir. Aynı durum, ABD’nin 7 Ekim 2023'ten sonra İsrail'i desteklemek ve savunmak için katılımını yeniden tanımladığı Ortadoğu için de geçerli. Oysa o dönemde, özellikle 2022 yılında Afganistan'dan çekilmesinden sonra, Washington’ın ‘Çin tehdidini’ kontrol altına almak için odak noktasını Pasifik bölgesine kaydırdığı ve bölgeden çekilme sürecinde olduğu yaygın olarak kabul ediliyordu.

Bu durum, 7 Ekim 2023'ten bu yana Ortadoğu’da yaşanan olayların, özellikle Çin ve ABD arasında uluslararası nüfuz mücadelesinin bir parçası mı, yoksa yansıması mı olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Burada Ortadoğu'nun iki taraf arasında askeri ve güvenlik rekabetinin yaşandığı bir arena olmadığına dikkat çekilmesi gerekiyor. Ancak Pekin, fırsatı değerlendirmeye ve bölgedeki Amerikan boşluğunu doldurmaya hazır olduğunu erken bir aşamada belirtmişti. Bu, güvenlik veya askeri varlık açısından değil, daha çok ekonomik açıdan geçerliydi. Son birkaç yılda bölge, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri bir yana, İsrail'den İran'a kadar Çin'in ekonomik varlığının yoğunlaştığına tanık oldu.

Ancak, ABD’nin Karakas'taki operasyonundan sonra bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili. Özellikle Washington'ın, Karakas'taki ‘ertesi günün’ belirsizliği nedeniyle ayrıntıları henüz kesinleşmemiş olsa da İran’daki mevcut rejimi devirmek ya da Venezuela'daki darbeye benzer bir darbe gerçekleştirmek için bir tür güvenlik yahut askeri operasyon yoluyla Tahran'da da aynı tecrübeyi tekrarlamaya hazır olup olmadığı sorusu gündemde. Bu soru, özellikle de ABD Başkanı, Venezuela'ya yapılan saldırıdan bu yana, Tahran ve diğer İran şehirlerinde protestolara tanık olan çok sayıda protestocunun öldürülmesi durumunda İran'ı iki kez tehdit ettiğinden şu anda Trump'ın kendisi ve yakın çevresi dışında kimsenin cevaplayamayacağı açık bir soru. Trump, şimdiye kadar bu tehdidini gerçekleştirmedi. Ancak bu tehdit, önceki protestolardan niteliksel bir fark yaratıyor.

Burada, ABD'nin İran'a yönelik gelecekteki yaklaşımını değerlendirirken dikkate alınması gereken çeşitli ve bazen çelişkili faktörler bulunuyor. Bir yandan Karakas’taki Amerikan saldırısı, Trump'ın, iki on yıl süren maliyetli Amerikan askeri müdahalelerinin ardından ‘Önce Amerika’ sloganıyla cezbedilen Trump'ın destekçileri içinde ortaya çıkardığı tüm bölünmelere rağmen, topyekûn bir savaş riski düşük olan belirli saldırılar gerçekleştirmeye hazır olduğunu ortaya koydu.

Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım benimsemeyi düşündüğü ihtimalini göz ardı edemeyiz, zira İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunun en son örneği, Tahran'ın müttefiki Maduro Venezuela'da iktidardan uzaklaştırıldı.

Bu, Tahran’ın teorik olarak Washington'ın onu hedef alma arzusunu artıran büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, içerde kötüleşen ekonomik kriz ve dışarda ‘direniş ekseninin’ zayıflamasından kaynaklanıyor. Geçtiğimiz haziran ayında İsrail ve ABD'nin İran'a karşı 12 gün süren savaşının, İran'a ahlaki ve askerî açıdan izler bırakmış olması da cabası. Tüm bunlar, İran'ın ABD ve İsrail karşısında konumunu zayıflatıyor. ABD ve İsrail şu anda İran'ı hedef almak için siyasi bir zemin oluşturmak amacıyla Tahran'ın nükleer ve balistik füze programlarını yeniden inşa etme girişimlerine odaklanıyor. Ancak Trump, geçtiğimiz hafta Florida'da Netanyahu ile yaptığı son görüşmede, İsrail'in İran'ın füze programına saldırmak için acele etmesine karşı daha temkinli bir tavır sergiledi ve İran'ın nükleer programını yeniden inşa etmeye kalkışması halinde askeri saldırıyı yeniden yönlendirmekte kararlı olduğunu belirtti.

Ancak, medyadaki abartılı haberlere rağmen, İsrail’in İran’a yönelik bir başka saldırıyı öncelikli olarak görmediği anlaşılıyor. Bu durum, İran ile İsrail arasında gerginliğin yeniden tırmanmasını önlemek için Rusya'nın arabuluculuk yaptığına dair İsrail kaynaklarından sızan bilgilerle de doğrulanıyor. İsrail'de, "İran henüz tam füze üretim kapasitesine ulaşmamış, ancak birkaç ay içinde ulaşabilir ve bu noktada saldırı konusu yeniden gündeme gelebilir" şeklinde yan sızıntılar da bulunmaktadır. Ancak bu gerçekler İran'daki gelişmelere bağlı olarak her an değişebilir.

xcdfgrthy
İranlı öğrenciler başkent Tahran’daki Amir Kabir Üniversitesi önünde protesto düzenliyor, 11 Ocak 2020 (AFP)

Ancak Washington’ın hesaplamaları daha karmaşıktır ve İsrail'in durumunda olduğu gibi güvenlik endişeleri ve bölgesel kontrol ile sınırlı değil. İran, özellikle bölgedeki Amerikan üslerini ve çıkarlarını hedef alarak Washington'a zarar verebilecek güce halen sahipken ABD, Afganistan ve Irak'taki askeri müdahalesinin sonuçlarından, özellikle de ölen Amerikan askerlerinin sayısından dolayı hâlâ sarsılırken, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Bu, İran rejiminin devrilmesinin kara birlikleri olmadan, sadece hava saldırıları ile gerçekleştirilebileceğini varsayıyor. Ancak nihayetinde en acil soru, Washington’ın İran'da kaosu tolere etmeye hazır olup olmadığıdır. Bu kaos, Trump yönetiminin son birkaç aydır durumu istikrara kavuşturmaya çalıştığı bölgenin geri kalanına da sıçrayabilir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre burada da Washington, Gazze’deki durumun belirsizliğini koruduğu, aynı şekilde Karakas'ta da durumun kesin olarak belirsiz olduğu bir dönemde, ‘ertesi gün’ sorusuyla karşı karşıya!

Ancak, Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım düşünmekte olduğu da göz ardı edilemez. İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunların en sonuncusu, Hugo Chávez tarafından kurulan rejimin elitlerinin liderlerinin kaçırılmasından sonra nasıl tepki verecekleri henüz belli değilken, Tahran’ın müttefiki Maduro'nun Venezuela'da iktidardan uzaklaştırılması oldu.

Birçok uzman, Maduro’nun kaçırılmasının rejim içindeki taraflarla koordine edildiğine inanıyor, yani ‘darbe’ rejimin kendi içinden bir ihlal yoluyla gerçekleşti. Ayrıca, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, Washington ile iş birliği temelinde Venezuela rejimi içindeki çıkarlar sistemini yeniden tesis etmesi de muhtemel.

Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisinden uzaklaşarak bazı hedeflerine ulaşabilir, ancak bu strateji de esnektir ve potansiyel olarak tırmanabilir.

Fakat, Karakas’taki operasyona hayranlığını dile getiren Trump, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı ve özellikle de İran'daki durum daha karmaşık olduğundan, iktidar tabanı sağlam kaldığı ve ona karşı yapılacak herhangi bir operasyon, son savaşta olduğu gibi halkı birleştirebileceğinden, Washington içeriden bir ‘darbe’ düzenlemeyi planlamıyorsa, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Ancak, ABD'nin ‘ertesi günü’ garanti etmeden düşmanca ortamlarda farklı siyasi gerçeklikleri dayatmak için aşırı güç kullanması, uzun vadede onu tüketebilir ve bu da Çin'i, ABD ile rekabetin ana alanı olan endüstriyel ve teknolojik ilerlemesini sürdürürken uzun vadede stratejik bir konuma getirebilir.

Washington'ın açık bir güç kullanma stratejisi benimsemesini beklerken ihtiyatlı olunması için ek ve temel bir neden de bu. Öte yandan Çin, şimdiye kadar itidalli davrandı ve yeni dünyanın güç dengesini temel olarak belirleyecek olan hassas ve teknolojik endüstrilerdeki kazanımlarını pekiştirdi.

Ortaya çıkan bir diğer soru ise Washington’ın kendi arka bahçesine odaklanmasının Ortadoğu'ya olan ilgisinin azalmasına yol açıp açmayacağı ve bunun kimin yararına olup olmayacağı sorusudur. Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisi içindeki marjını genişletebilir, ancak bu strateji esnek ve tırmanmaya da açık. Bunun bir örneği, ABD’nin Lübnan ve İsrail arasında arabuluculuk yapmaya devam etmesine rağmen, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanını Litani Nehri'nin güneyi ve kuzeyini de kapsayacak şekilde genişleterek Bekaa Vadisi’nin batısına kadar ulaşmasıdır. Ancak, Hizbullah'ı daha da zayıflatmak, nihai olarak olası bir ‘saldırı’ anına hazırlık olarak İran'ı daha da zayıflatmayı amaçlıyor. Tüm bunlar Trump ve ekibine zarar vermez, ancak daha da önemlisi, Venezuela'daki olaylardan sonra, bölgesel sahneyi daha geniş bir perspektifle görmek gerekli hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Suudi Arabistan pazarının tüm yabancı yatırımcı kategorilerine açılması ne anlama geliyor?

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)
TT

Suudi Arabistan pazarının tüm yabancı yatırımcı kategorilerine açılması ne anlama geliyor?

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)

Analistler ve ekonomi uzmanları, Suudi Arabistan Sermaye Piyasası Kurulu’nun tüm yabancı yatırımcı kategorilerine finansal piyasayı açma ve doğrudan yatırım yapma imkânı tanıma kararını, piyasanın gelişim sürecinde temel bir dönüm noktası olarak değerlendirdi. Uzmanlar, şubat ayından itibaren yürürlüğe girecek düzenlemenin, ana piyasa olan Tadawul’un istikrarını ve uzun vadeli sermaye açısından cazibesini güçlendireceğini, aynı zamanda piyasadaki şirketlerin yatırımcı tabanını genişletip çeşitlendireceğini belirtti. Bunun da yatırım akışlarını ve likidite seviyesini artırmasının beklendiği ifade edildi.

Suudi Arabistan Sermaye Piyasası Kurulu’nun, yerleşik olmayan yabancı yatırımcıların ana piyasada doğrudan yatırım yapmasına imkân tanıyan düzenleyici çerçeve projeyi onayladığı kaydedildi. Böylece finansal piyasanın tüm segmentlerinin, dünyanın farklı bölgelerinden çeşitli yatırımcı gruplarına doğrudan erişime açılacağı bildirildi.

 

Yapılan düzenlemelerin, ana piyasada yatırım yapmasına izin verilen yatırımcı tabanını genişletmeyi ve çeşitlendirmeyi amaçladığı, bu yolla yatırım akışlarının desteklenmesi ve likidite seviyesinin artırılmasının hedeflendiği belirtildi. Düzenlemeler kapsamında, ana piyasada uygulanan ‘nitelikli yabancı yatırımcı’ kavramı kaldırılarak, yabancı yatırımcıların herhangi bir yeterlilik şartı aranmaksızın piyasaya girişinin önü açıldı. Ayrıca, daha önce yerleşik olmayan yabancı yatırımcılara yalnızca borsada işlem gören menkul kıymetlerden ekonomik fayda sağlama imkânı tanıyan takas anlaşmalarına ilişkin düzenleyici çerçevenin de yürürlükten kaldırıldığı ifade edildi. Bu adımla birlikte, yabancı yatırımcıların ana piyasada işlem gören hisselere doğrudan yatırım yapabilmesinin sağlandığı kaydedildi.

Fiyatlama verimliliğinin iyileştirilmesi

Razin Finans şirketinin CEO’su Muhammed es-Suveyd, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sermaye Piyasası Kurulu’nun kararını piyasanın gelişim sürecinde dönüm noktası niteliğinde bir adım olarak nitelendirdi. Es-Suveyd, söz konusu adımın düzenleyici yapıya duyulan güvenin, piyasanın derinliğinin ve denetim çerçevelerinin olgunluğunun ileri bir seviyeye ulaştığını yansıttığını söyledi.

Bu dönüşümün yalnızca likidite artışıyla sınırlı kalmadığını belirten es-Suveyd, fiyatlama verimliliğinin iyileştirilmesi, kurumsal disiplinin güçlendirilmesi ve borsada işlem gören şirketlerde yönetişimin artırılması gibi daha derin etkiler taşıdığına dikkat çekti.

Es-Suveyd, kararın özellikle temel analiz ve sürdürülebilirlik kriterlerine dayalı hareket eden kurumsal yatırımcılardan, uzun vadeli ve nitelikli sermayenin Suudi Arabistan finansal piyasasına çekilmesine katkı sağlayacağını öngördü. Bunun kısa vadeli dalgalanmaları sınırlayarak piyasa istikrarını güçlendireceğini ifade etti. Es-Suveyd, “Buna karşılık bugün yük daha net biçimde borsada işlem gören şirketlere kayıyor. Zira şeffaflık düzeyi, açıklamaların kalitesi ve yönetim etkinliği, küresel yatırımcıların şirketleri değerlendirmesinde belirleyici unsurlar haline gelecek” dedi.

Rekabetçi zihniyet

Es-Suveyd, önümüzdeki aşamanın hem piyasa hem de şirketler açısından ‘uyum’ anlayışından ‘rekabet’ anlayışına geçişi gerektireceğini belirterek, bu dönüşümün, Suudi Arabistan’ın küresel ölçekte akıllı sermayeyi cezbeden bir finansal piyasa inşa etmeyi hedefleyen Vizyon 2030 amaçlarıyla uyumlu olduğunu ifade etti.

Hassas zamanlama

Ekonomist, finansal piyasalar analisti ve Suudi Arabistan Ekonomi Derneği üyesi Dr. Süleyman el-Hamid el-Halidi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu adımın son yıllarda finansal piyasanın seyrini en fazla etkileyen kararlardan biri olduğunu söyledi. El-Halidi, kararın, piyasayı zorlayan ve yerli yatırımcının güvenini zayıflatan bir yıllık gerileme döneminin ardından, son derece hassas bir zamanda alındığını vurguladı.

El-Halidi, piyasanın tepkisinin hızlı ve güçlü olduğuna dikkat çekerek, genel endeksin yaklaşık yüzde 6,5 artışla kapandığını, bankacılık hisselerine yönelik belirgin bir yöneliş yaşandığını ve bu hisselerin büyük bölümünün üst sınıra ulaştığını belirtti. Bu tablonun, piyasanın ivmesini yeniden kazandıracak herhangi bir teşvike duyduğu güçlü ihtiyacı yansıttığını, aynı zamanda yabancı yatırımcının istikrar unsuru ve uzun vadeli likidite kaynağı olarak görüldüğünü ortaya koyduğunu ifade etti.

El-Halidi, söz konusu gelişmenin yalnızca anlık etkiler üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayarak, Suudi piyasasının son dönemde sert bir düzeltme sürecinden geçtiğini ve bunun fiyatları bölgesel ve küresel piyasalarla kıyaslandığında cazip seviyelere çektiğini söyledi. Bu çerçevede, yabancı yatırımcılara açılma kararının stratejik bir zamanda alındığını belirten el-Halidi, düşük fiyat seviyelerinin, düzenleyici çerçevenin ve yönetişimin güçlenmesiyle örtüştüğünü kaydetti.

Yatırımcılar güçlü temellere ihtiyaç duyar

El-Halidi, yabancı yatırımcının piyasaya girişinin yalnızca yeni sermaye akışları anlamına gelmediğini, aynı zamanda daha yüksek şeffaflık ve kurumsal disiplin standartlarını da beraberinde getirdiğini belirtti. Bu durumun piyasanın derinliğini ve çeşitliliğini artırdığını, geçen yıl yaşanan dalgalanmaların başlıca nedenlerinden olan kısa vadeli spekülasyonlardan kaynaklanan oynaklığı da azaltmaya katkı sağladığını ifade etti.

El-Halidi’ye göre piyasada karşılaşılan zorluklar varlığını sürdürecek. Bu olumlu etkinin kalıcı olması ise borsada işlem gören şirketlerin operasyonel performanslarını iyileştirmesine ve orta ile uzun vadede güveni pekiştiren ekonomik ve mali reformların devamına bağlı. El-Halidi, yabancı yatırımcının doğası gereği daha seçici olduğunu ve yalnızca haber akışına değil, güçlü temellere dayanan fırsatlara yöneldiğini vurguladı.

El-Halidi, Suudi Arabistan piyasasının yabancı yatırımcılara açılmasının sıradan bir gelişme değil, önemli bir dönüm noktası olduğunu belirterek, bunun piyasanın yeni bir olgunluk ve açıklık aşamasına girdiğine dair güçlü bir mesaj taşıdığını söyledi. El-Halidi, asıl zorluğun ise bu ivmenin ulusal ekonomiye hizmet eden ve Suudi piyasasının küresel konumunu güçlendiren sürdürülebilir bir büyüme patikasına dönüştürülmesi olduğunu kaydetti.


Kanada, Trump'ın Grönland'ı ilhak etme söylemlerini yeniden gündeme getirmesi üzerine Grönland'da konsolosluk açacağını duyurdu

Kanada Başbakanı Mark Carney, Paris'teki Kanada Büyükelçiliği'nde Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile yaptığı görüşmede (AP)
Kanada Başbakanı Mark Carney, Paris'teki Kanada Büyükelçiliği'nde Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile yaptığı görüşmede (AP)
TT

Kanada, Trump'ın Grönland'ı ilhak etme söylemlerini yeniden gündeme getirmesi üzerine Grönland'da konsolosluk açacağını duyurdu

Kanada Başbakanı Mark Carney, Paris'teki Kanada Büyükelçiliği'nde Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile yaptığı görüşmede (AP)
Kanada Başbakanı Mark Carney, Paris'teki Kanada Büyükelçiliği'nde Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile yaptığı görüşmede (AP)

Kanada Başbakanı Mark Carney dün yaptığı açıklamada, Kanada'nın Yerli Genel Valisi ve Dışişleri Bakanı'nın şubat ayı başlarında Grönland'ı ziyaret edeceğini söyledi.

yhu7ı8
Grönland'daki Nuuk şehrinin genel görünümü (AFP)

Bu ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın, Inuitlerin yaşadığı ve Danimarka Krallığı'na ait olan özerk bölge Grönland'ı ABD'nin ele geçirmesini yeniden talep ettiği bir dönemde gerçekleşiyor. Trump daha önce de Kanada'yı ABD'nin 51. eyaleti yapmaktan bahsetmişti.

dfgrtyu
Kanada Genel Valisi Mary Simon (AP)

Kanada Dışişleri Bakanı Anita Anand ve Inuit kökenli Genel Vali Mary Simon'un Grönland'ın başkenti Nuuk'ta bir Kanada konsolosluğu açması bekleniyor.

Carney, Paris'teki Kanada Büyükelçiliği'nde Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile yaptığı görüşmede, “Grönland ve Danimarka'nın geleceği yalnızca Danimarka halkı tarafından belirlenecek” dedi.

Anand, Carney'nin Frederiksen ile görüşmesinin videosunu sosyal medyada paylaştı ve önümüzdeki haftalarda Kanada konsolosluğunu resmen bilgilendirmek ve "Grönland da dahil olmak üzere Danimarka'nın egemenliği ve toprak bütünlüğüne verdiğimiz desteği güçlendirmek için somut bir adım atmak" amacıyla Nuuk'a gideceğini belirtti.

xscdfrgt
Kanada Dışişleri Bakanı Anita Anand (AP)

Yüzde 80'i Kuzey Kutup Dairesi'nin üzerinde yer alan Grönland, çoğunluğu İnuit olan yaklaşık 56 bin kişiye ev sahipliği yapıyor.