Batı siyasetinde Filistin’e destek artıyor

Tarihçi Reşid Halidi, Al-Majalla'ya: “Ne devlet çözümüne ne de iki devletli çözüme yakın değiliz”

Al-Majalla
Al-Majalla
TT

Batı siyasetinde Filistin’e destek artıyor

Al-Majalla
Al-Majalla

Samir Ebu Hevvaş

Devam eden Gazze savaşı, dünya çapında Filistin meselesine olan ilgiyi yeniden canlandırdı, özellikle Batı'da, özellikle İsrail'in Filistin halkına yönelik süregelen suçlarına ve ABD ve Avrupa'nın mutlak desteğine karşı büyük halk hareketlerine yol açtı. Bu yeniden canlanan ilginin, özellikle gençler arasında, Filistin meselesinin ve Arap-İsrail çatışmasının tarihini öğrenme çabalarıyla birlikte geldiği görülüyor. Filistinli asıllı ABD’li tarihçi ve Columbia Üniversitesi'nde Modern Arap Çalışmaları Profesörü olan Dr. Reşid Halidi'nin (Rashid Khalidi) kitabı, günümüzde sorulan birçok soruya cevap veriyor ve ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin İsrail'e özellikle destek verdikleri sömürgeci zihniyetin nedenlerini nesnel ve metodik bir şekilde açıklıyor. Bu destek, İsrail'i ‘soykırım’ suçlamalarıyla Uluslararası Adalet Divanı'na getiren benzersiz bir savaşa yol açtı.

Al-Majalla, Dr. Reşid Halidi ile görüştü ve Gazze savaşı hakkındaki görüşlerini ve dünya çapındaki etkilerini, özellikle Oslo Anlaşması döneminde Filistin müzakere heyetine danışmanlık yaptığı zamanın izlerini, Filistin meselesinin geleceğini nasıl etkilediği konusunda bir röportaj gerçekleştirdi.

-Gazze savaşının üzerinden yüz günden fazla zaman geçmesinin ardından ve bu süre içinde ABD ve diğer güçlerin tutumunu takip ettiğinizden, ‘Filistin Üzerine Yüz Yıllık Savaş’ adlı kitabınızdaki tespitlerinizden farklı olarak Batılı güçlerin Filistin meselesine ilişkin tutumunda herhangi bir değişiklik olduğu sonucuna vardınız mı?

Bu savaş sırasında çelişkili gelişmeler ortaya çıktı. Bunlardan biri, ‘Metropol’ isimli kitabımda bahsettiğim gibi El Kaide'nin desteğinin Batı'da Siyonist projeyi desteklemeye devam devam etmesi ve hala İsrail'in işlediği suçları desteklemede önemli bir rol oynamasıdır. Son kanıt, ABD'nin bu savaşın her gününde İsrail'e kesintisiz askeri, siyasi ve diplomatik desteğidir.

Bu açıdan, kitapta sunduğum analizde herhangi bir değişiklik olmadı. Filistin'deki savaşın Filistin halkıyla Siyonist hareket arasında, Filistin halkıyla İsrail arasında, Araplarla İsrail arasında bir savaş olmadığını belirttim. Savaşın, bir yanda Siyonist hareket ve İsrail dahil olmak üzere dış güçler arasında, diğer yanda Filistin halkı ve müttefikleri arasında yaşandığını ifade ettim. Bugün yaşananlar, bu inancımı değiştirecek bir şey görmüyorum.

Batı’da geçmişten bugüne tarihte eşi benzeri görülmemiş büyük değişimler ve dönüşümler yaşandığını görüyoruz. Örneğin, eski Amerikan Başkanı Woodrow Wilson döneminden, Balfour Deklarasyonu'nun yapıldığı zamandan veya Siyonist hareketin 1897'de kurulduğu zamandan bu yana, Filistin'deki savaş veya çatışma tarihinde, Filistin'e karşı savaş tarihinde tek bir gün bile Batı'da bugün gördüğümüz düzeyde Filistin halkını destekleyen bir harekete tanık olmadık. Ben ABD’de üniversite öğrencisi olduğum dönemde, Golda Meir üniversitemize geldiğinde ve yüzlerce destekçisine kıyasla biz ona karşı gösteri yapan sadece dört kişiydik. Bugün, durum tamamen tersine döndü. Üniversitelerin, İsrail işgalini destekleyen şirketlere ait hisselerini satmaları veya bu şirketleri boykot etmeleri konusunda oylama yapılsa, Filistin yanlısı öğrenciler kazanıyorlar. Bu durumu, Columbia, Brown ve Michigan gibi Amerikan üniversitelerinde Filistin haklarını destekleyen çoğunlukla gözlemliyoruz ve bu, çatışma tarihinde benzeri görülmemiş bir olaydır.

Filistin'e karşı savaş tarihinde tek bir gün bile Batı'da bugün gördüğümüz düzeyde Filistin halkını destekleyen bir harekete tanık olmadık.

Evet, Amerikan medyası bunu belirtmese de ABD’deki temel sendikalar, hemşirelik gibi mesleklerde veya elektrik işçileri veya posta işçileri gibi, Gazze'deki ateşkes çağrısını destekledi ve bu, Amerikan yönetiminin ve İsrail hükümetinin tutumuna zıt bir duruş. Bunlar tarihte eşi benzeri olmayan yeni olgulardır. Bir yandan, Amerikan, İngiliz ve Alman elitlerinden resmi, ekonomik, medyatik ve diplomatik destek devam ederken, halk tabanında çok önemli dönüşümler ve değişiklikler var. Elbette bu değişiklikleri bugün değerlendirmek mümkün değil, bu değişiklikler böyle devam ederse bir yıl sonraki durumu da görmemiz gerekiyor. ABD’de doğduğumdan beri… 1948'de, Nekbe yılında doğdum ve çeşitli yerlerde yaşadım. Hayatımın yarısını ABD’de geçirdim. Fakat bugün tanık olduğum şeyi daha önce görmedim.

Gerçeklik ve siyasi propaganda arasındaki ‘Antisemitizm’

-İsrail yanlısı güçlerin hep Filistin halkının haklarını ortadan kaldırmaya çalıştığını söylediniz ve bugün benzer bir durumu yaşıyoruz, çünkü aynı güçler halk protestoları konusunda inkâr içinde, İsrailliler açıkça bunu söylüyor ve bu hareketleri İslami olarak nitelendirip insan vicdanından kaynaklanmadığını iddia ediyorlar. Bu inkarın amacına ulaşacak mı?

Bu iddialar kesinlikle başarılı değil. Siyonistler, dostları ve destekçileri tarafından yöneltilen iki suçlama var. Birincisi, bu hareketlerin İslami olduğu iddiası, ikincisi ise bunların Semitizm ve Yahudilere karşı olduğu ve insan hakları veya Filistin meselesiyle hiçbir ilgisinin olmadığı. Bu iddiayı destekleyenler, bu protestocuların Yahudilere karşı nefret ettiklerini ve bunu, yani Filistin'e desteklerini, Yahudiliğe ve Yahudilere düşmanlıklarını ifade etmek için bir kılıf olarak kullandıklarını iddia ediyorlar. İlk suçlama kesinlikle yanlış. Çünkü protestocuların çoğunluğu Müslüman değil ve İslam hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Çoğunluğu Amerikalı veya siyahi, İspanyollar, beyazlar ve Yahudiler gibi Amerikan azınlıklarından. Amerikan üniversitelerinde Filistin yanlısı hareketlere öncülük edenlerin yarısından azının Arap Amerikalılar olduğunu, geri kalanın ise Yahudi öğrenciler, azınlıklar ve diğerleri olduğunu görüyoruz. Örneğin, posta işçileri sendikası veya otomotiv endüstrisi işçileri sendikasını ele alalım. Bunlar Müslüman mı? Bu suçlama tamamen temelsizdir.

İsrail karşıtı hareketlerin temelde anti-semitik olduğu suçlaması, tamamen yanlıştır ancak ne yazık ki bazı medya ve siyasi çevrelerde destek buluyor. İsrail'i destekleyenlerin daha yaşlı, daha zengin, daha beyaz gruplar ve genel olarak erkekler olduğu görülebilir. ABD ekonomisi kimin elinde? Bunlar genel olarak Yahudi olsun ya da olmasın ve bunun dinle hiçbir ilgisi yok; zenginlik, yaş, cinsiyet, ırk ve diğer faktörlerle ilgisi var. Filistin'i destekleyen kesim ise varlıklı olmayan sınıflar gençler ve genel olarak İslam'la ya da Yahudi karşıtlığıyla hiçbir bağlantısı olmayan kadınlardır.

Ancak gerçek şu ki, İsrail destekçileri, Batı toplumlarında antisemitizm var olduğu için antisemitizmin ardına saklanıyorlar. 12. yüzyılda Yahudileri İngiltere'den kovanlar Müslüman değil, İngiliz kralıydı. 13. yüzyılda onları Fransa'dan kovan kişi Fransız kralıydı. On beşinci yüzyılın sonlarında İspanya ve Portekiz'den kovulanlar İspanyollardı, bu da antisemitizmin bir Avrupa eseri olduğu ve hala var olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla, gerçekten de antisemitizm var, ancak bu Filistin'i destekleyen hareketlerden kaynaklanmıyor.

Karşı atak

- Üniversite ve üniversite hareketlerinden bahsettiniz, bu da bu ölçekte ve biçimde yeni, hatta akademik özgürlük ve antisemitizm tartışmalarını bile gündeme getirdiniz. Karşıt hareketlerin hedefleri doğrultusunda ilerleme kaydedildiği görülüyor, çünkü baskı altında üniversite rektörleri istifa etti ve birçok öğrenci ve öğretim üyesi baskı altında. Bu dönüşümü nasıl değerlendirirsiniz?

Bu çok büyük ve tehlikeli bir dönüşüm. Şu anda gördüğümüz şey, Amerikalı ekonomistleri, politikacıları, parti liderlerini ve aynı zamanda üniversiteleri kontrol eden bu güce karşı bir karşı saldırıdır. Amerika'daki özel üniversiteler kimin kontrolünde? Yasal olarak, bu üniversitelerin yönetim kurullarına aitlerdir. Bu kurullar kimden oluşur? Bağışçılardan. Başka bir deyişle, Amerikan toplumunun çoğunluğu erkek zenginlerinden. Yani toplumun birçok sektörünü kontrol eden yaşlılar, zenginler ve erkekler, ekonomiyi kontrol ettikleri gibi üniversiteleri ve müzeleri de kontrol ediyorlar.

Fotoğraf Altı:  ABD'nin New York eyaletindeki Columbia Üniversitesi'nde Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilere destek amaçlı bir gösteri, 12 Ekim 2023 (Reuters)
ABD'nin New York eyaletindeki Columbia Üniversitesi'nde Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilere destek amaçlı bir gösteri, 12 Ekim 2023 (Reuters)

Bu kişiler, ABD tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir harekete karşı bir karşı saldırı başlatıyorlar. Aslında bu karşı saldırı, gösterileri bastırarak, öğrencileri okuldan atarak, profesörleri ve öğrencileri korkutarak üniversiteler genelinde geçici de olsa zaferler elde etmeyi başardı. Şu anda tatil dönemindeyiz ve yakında New York ve diğer şehirlerde ve eyaletlerde üniversitelerde faaliyetlerin geri dönmesiyle, bu karşı saldırının ne kadar başarılı olduğunu göreceğiz. Öğrenciler ve öğretim üyelerinin sessiz kalmayacağını düşünüyorum ve aslında üniversite, gerici görüşlerini üniversitelere kontrol eden ve empoze eden zengin insanlardan değil, öğrencilerden ve profesörlerden oluşur. Uzun süreli bir mücadeleye gireceğiz, çünkü üniversiteler yasal olarak üniversiteye sahip olan zenginler tarafından desteklenmekle kalmıyor, aynı zamanda politikacılar ve medya tarafından da destekleniyorlar ve öğretim üyeleri ve öğrenciler arasında bir savaş olacak. Elbette, tüm öğretim üyeleri ve öğrenciler Filistinlilerin haklarını desteklemiyor, ancak insanlık ve sanat alanlarında çalışanların çoğunluğu Filistin haklarını destekliyor. Hukuk, tıp ve mühendislik gibi mesleki üniversitelerde, İsrail'i destekleyen birçok Siyonist var ve bu üniversitelerde bölünme var, ancak insanlık bilimleri profesörlerinin çoğu Filistin haklarını destekliyor. Amerikan tarihinde savaş karşıtı hareketler, Vietnam Savaşı veya Irak Savaşı gibi savaşlar, üniversitelerde başladı. Bu nedenle, uzun vadeli bir mücadeleye tanık olacağız, çünkü Amerikan desteği İsrail'e uzun süreli ve gelecekte de devam edecek. İlginç olan, ilk kez Filistin haklarını destekleyen grupların, siyaseti, medyayı ve ekonomiyi kontrol edenlere karşı önemli olduğunu görmemizdir.

İsrail'i destekleyenler antisemitizmin arkasına saklanıyorlar çünkü Batı toplumlarında zaten antisemitizm var ve bu bir Batı endüstrisi.

-Görünüşe göre birçok genç, üniversite öğrencileri de dahil olmak üzere, Filistin meselesinin detayları hakkında sınırlı bir bilgiye sahip, Bu, çatışmanın tarihi hakkında derin bir siyasi bilgiye sahip olmadan, adaletin yanında ve baskıya karşı durmaktan kaynaklanan söylediklerinizi doğruluyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu analiz tamamen doğru. Birçok öğrenci ve Filistinlilerin haklarını destekleyenler arasında, Filistin meselesinin tarihi ve siyasi detaylarına dair bilgi oldukça sınırlıdır. Söylediğiniz gibi, bu destek büyük ölçüde gençlerin adalet sevgisinden kaynaklanıyor. Onlar bu çatışmanın adil olmadığını ve burada bir baskı ve zulüm olduğunu görüyorlar. Bazıları bunu etnik bir bakış açısıyla ele alıyor ve Avrupa ve beyazların, fakir ve zayıf bir Arap halkını ezdiğini düşünüyorlar. Örneğin ABD'deki siyahlar, meseleyi bu mantıkla görüyorlar. Siyahi bir arkadaşım Filistin'i ziyaret ettiğinde, 1950'li yıllarda “Jim Crow Yasası”nın uygulandığı Güney Amerika'daymış gibi hissettiğini söyledi. Kimsenin sahip olmadığı haklara sahip insanlar oluğunu, Seçimlerde oy kullanma hakkına sahip olanlar ve olmayanlar olduğunu ifade etti. Tabii ki, bu karşılaştırma tamamen doğru değil, ancak birçok kişi bunu böyle görüyor. Genel olarak gençlerin adalet sevgisi vardır ve bu temel motivasyondur.

Aynı zamanda, bugün gençler arasında Filistin meselesine karşı bir tür açıklık görüyoruz. Bilgiye büyük bir sevgi var. Örneğin benim kitabım inanılmaz bir şekilde satıldı ve meslektaşlarımın Filistin meselesiyle ilgili kitapları da öyle. Edward Said'in eski kitabı ‘Filistin Sorunu’ veya Ilan Pappe gibi yazarların kitapları, korkunç bir şekilde satılıyorlar. Derslere, seminerlere ve röportajlara katılmaları konusunda çok büyük bir talep var ve kişisel düzeyde, aldığım tüm talepleri karşılayamayacağımı düşünüyorum ve bu durumda olan tek kişi ben değilim. Çünkü Filistin meselesi hakkında bir miktar bilgiye sahip olan herkes, gençler arasında bilgiye susamış olanlar ve hatta yaşlılar tarafından talep ediliyor. Filistin'de neler olduğuna dair çok az bilgi olmasına rağmen, böylesine bir bilgi açlığını daha önce hiç görmedim. Tüm bunlar çok iyi.

Bazı gençlerde zaman zaman siyasi farkındalık eksikliği olabilir ve bazen hatalar yapabilirler. Kızım, Palestine Legal adlı bir sivil toplum örgütünde sorumlu bir avukattır ve Avrupa ve Kanada gibi diğer yerlerde benzer örgütler bulunuyor. Bu alanda çalışan avukatlar bana bazen mantıksız, Yahudi karşıtı veya kötü düşünülmüş sözler söyleyen öğrencileri savunmak zorunda kaldıklarını, çünkü bazen aralarında çok az anlayış olduğunu, ancak aralarında bilgi sevgisi ve susuzluğunun olduğunu söylüyorlar.

Fotoğraf Altı:  Filistinliler, İsrail'in 29 Ocak 2024'te Han Yunus şehrine yönelik saldırısından kaçtıktan sonra güney Gazze Şeridi'ndeki Refah şehrine geliyor. (AP)
Filistinliler, İsrail'in 29 Ocak 2024'te Han Yunus şehrine yönelik saldırısından kaçtıktan sonra güney Gazze Şeridi'ndeki Refah şehrine geliyor. (AP)

-Bugün ister Filistin'e ister diasporaya taşınan Filistinlilerin Oslo Anlaşmaları sonrasında doğanlar olduğu belirtiliyor, bu duruma ilişkin açıklamanız nedir?

Bu nesil, Filistin halkının ulusal hedeflerini gerçekleştirmekte Filistin ulusal hareketinin başarısızlığını tanık oldu. Ayrıca Arap devletlerinin veya sistemlerinin Filistinlilere destek konusundaki başarısızlığını ve Batı'nın İsrail projesine mutlak desteğini gördü. Gençlerin adalet ve insan haklarına olan sevgisi, onları Filistin meselesini desteklemeye yönlendiriyor. Filistinli gençler, içeride veya dışarıda, önceki nesillerin ulusal hedeflerini gerçekleştirmede başarısız olduğunu fark ettiler ve yeni bir başlangıç ​​için ihtiyaç duyuyorlar. Bu başlangıcın ne zaman geleceğini bilmiyorum, eğer gelecekse, ama biz siyasi ve stratejik bir çıkmazdayız ve bu çıkmaz tüm geleneksel liderliklerin başarısızlığından kaynaklanıyor. Benim neslim bunun farkında ve başarısız olduğumuzu biliyor, ancak gençler daha güçlü bir iradeye sahipler. Biz tükendik ve zamanımız doldu, ancak gençler yıllar boyunca başarısızlığımızla yaşamaya devam edecekler ve bu gerçek onları rahatsız ediyor ve buna hakları var.

Filistin devletinin geleceği

-Her şeyden sonra, Filistin halkı Filistin devletinin somutlaştırılmasına mı yoksa iki devletli çözüme mi daha yakın hale geldi ve ABD'nin özellikle işgalin sonlandırılması meselesinde net bir tutum belirlememesinin nedenini nasıl açıklarsınız?

Ben ne iki devletli çözüme ne de tek demokratik devlete daha yakın olduğumuza inanıyorum. Şu anda İsrail hükümetinde veya İsrail siyasi ittifaklarında adil bir çözümü kabul edebilecek bir liderlik veya politika görmüyorum. Filistin meselesine ve Filistin halkının savaşının sona erdirilmesine ve çatışmanın sona erdirilmesine yönelik köklü bir değişiklik görmüyorum. Ayrıca, ABD’nin tutumunda yakın gelecekte radikal bir değişiklik görmüyorum ki bu, İsrail'e mutlak destekten vazgeçilmesine izin verebilir. Maalesef, bugüne kadar Filistin liderliğinin, Filistin halkını birleştirme ve birleşik ve net bir strateji sunma yeteneği görmedim. Filistin Kurtuluş Örgütü'nün zamanında, bir tür birlik ve strateji üzerinde bir uzlaşma vardı, ancak bu dönem sona erdi. Bu faktörlerin mevcut olmadığı bir ortamda, Filistin devleti ve işgalin sona erdirilmesi hakkında nasıl konuşabiliriz? Bu ne bugün ne de yarın ne de bundan sonra mümkün değil.

Ancak halkın Filistinlilere verdiği destek açısından Arap dünyasında ilk yaşananlar konusunda oldukça iyimserim. Hükümetler bir tarafa Fas'tan Bahreyn'e kadar insanların Filistin'e verdiği geniş destek, Mısır ve Bahreyn'deki destek gösterileri bu duyguları net bir şekilde yansıtıyor. Bu, Arap halklarının Filistin'e olan desteğinin, resmi siyasi duruşlardan bağımsız olarak devam ettiğini gösteriyor. Tarih de bu desteği doğruluyor, çünkü 20. yüzyılın başlarında Arap gazeteleri Siyonizm ve Filistin konularını önemli ölçüde ele alıyordu ve Arap halkı 1936'da patlak veren isyanda Filistinlilere destek veriyordu. Örneğin, Humus'ta 1936-1939 isyanında şehit olan Suriyelilerin anısına bir müze bulunuyor.

Yaşlandık, çağımız bitti ama gençler bizim başarısızlığımızla daha uzun yıllar yaşayacaklar ve bu gerçek onları rahatsız ediyor.

Şeyh İzzeddin El-Kassam'ın kendisi de Suriyeli...

Bu doğru. 1948 savaşı ve çatışma dönemlerinde de aynı fenomeni gördük ve bu benim için çok önemli bir kanıttır. Diğer kanıt ise Batı'da, İsrail'e mutlak destek vermeye başlayan hareketlenmenin başlamasıdır ve bu, son derece önemli bir değişikliktir. Balfour Deklarasyonu'na karşı tek muhalefet, 1917'deki Lloyd George hükümetinden Edwin Montagu adında Yahudi bir siyasetçi tarafından geldi ve Siyonizm’in Yahudilere uygun olmadığını belirtti. Lloyd George hükümeti döneminde ve Wilson'un ABD’de, Montagu dışında İngiltere'de veya ABD'de başka bir muhalefet yoktu ve o günden bugüne, mutlak İsrail desteğine ve Siyonist fikre gerçek bir muhalefet olmadı. Bugün Kongre'de, gruplarda, sendikalarda, kiliselerde ve Yahudi toplumunda ciddi bir muhalefet var ve bu son derece önemlidir çünkü eğer bu bir yerleşim projesi ise, teorik olarak, onun bir ana üssü veya ‘metropolü’ olmalıdır. ABD ve Avrupa bu ‘metropollerdir.’ Dolayısıyla, İsrail'e olan destek ‘metropolde’ sarsıldığında, İsrail de sarsılır ve bu bugün yaşanan şeydir. İsrail basınına dikkatlice bakın ve bazıları, Amerikan desteğine sonsuza kadar güvenemeyeceklerini çok iyi anlıyorlar, çünkü halk tabanında ve elit seviyesinde değil, tehdit altındaki İsrail-Amerika ilişkisini tehdit ediyorlar ve bu doğru bir analizdir. Bu bugün veya yarın olmayacak ne bu başkanın döneminde ne de ondan sonra, Biden devam ederse veya Trump gelirse, belki sonraki yönetimde veya sonrasında, ancak ABD'de bir değişim oluyor. Avrupa konusunda bir şey bilmiyorum, ancak bana öyle geliyor ki, orada da önemli bir değişim oluyor, ancak ABD'deki dönüşüm kadar büyük değil. Bunlar, durumun değişebileceğine dair tüm işaretlerdir.

Ancak işgalin sona erdirilmesi, ABD’nin en üst düzeyinde hem Demokrat Parti'den hem de Cumhuriyetçi Parti'den, hemen sona erdirilmesine destek bulunması imkansızdır. Ancak, birkaç senatör ve milletvekili, Filistinlilerin haklarına bir dereceye kadar destek veriyorlar, ki bu da yeni bir gelişmedir, çünkü geçmişte Kongre'de Filistinlilere destek bulunmuyordu. Eğer bu değişim devam ederse, ki belki de etmeyecek, o zaman Filistin'de adil bir çözüm için bir fırsat olduğunu görüyorum. Orta vadede, olaylar oldukça hızlı bir şekilde gelişiyor, geleneksel olmayan medya araçları ve genç neslin adaleti sevme ve zulme karşı olma arzusu nedeniyle. Bunlar, değişimin mümkün olduğuna dair işaretlerdir ancak maalesef bugün veya yarın olmayacak.

Oslo Anlaşmaları ve çıkmaz sokak

-Oslo Anlaşması'na giden müzakerelerde Filistin delegasyonunun danışmanlığını yaptınız, bugün geriye gidebilseydiniz yine Oslo seçeneğini destekler miydiniz?

1993 yılında İsrail ile müzakerelerde bulunmak üzere Madrid'e ve ardından Washington'a giden Filistin heyetinin danışmanıydım, umutla bu müzakerelerin bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacağına inanıyorduk. Başlangıçta bu umuda sahiptik. Ancak, bu müzakerelerin Haziran 1993'te, Oslo Anlaşması'nın ilanından aylar önce sona ermesiyle, ABD ve İsrail pozisyonlarının birleşik olduğu için bu yolun çıkmaza girdiğine ikna olduk. Bu benim hatamdı. 1991'deki durumu yanlış değerlendirdim. İlk intifadanın İsrailliler ve ABD’liler üzerinde köklü bir etkisi olduğuna inanıyordum ve gerçekten de ABD kamuoyu üzerinde ve aynı zamanda İsrail kamuoyu üzerinde olumlu bir etkisi oldu, onlara işgalin mevcut durumunun devamının imkânsız olduğunu ikna etti. Ancak, Filistin liderliğinin hataları ve diğer faktörler nedeniyle, bu fırsatı değerlendiremedik, varsa. Oslo Anlaşması ilan edildiğinde, Eylül 1993'te, New York Times'da bir makale yazdım ve bu anlaşmanın sonuç getirmeyeceğini belirttim. Oslo Anlaşması temelinde yapılan herhangi bir müzakerenin işgalin ve yerleşimin devamına yol açacağına inanıyorum ve tamamen yeni bir yol bulmamız gerekiyor, bu da Filistinli liderliğin birliğini, Arap desteğini ve ne istediğimiz konusunda net bir stratejiyi gerektiriyor. Dünya halkları bize kısmen destek veriyorlar, ancak bizim ne istediğimiz konusunda net bir fikrimiz olmalı ve bu yok. Bazıları tamamen özgürleştirmeyi, bazıları iki devletli çözümü savunurken, Ramallah'taki mevcut durumdan memnun olanlar, maaşlarını alıyorlar ve özel muamele görüyorlar, rahat oldukları açıktır. Yeni bir stratejiye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Silahlı mücadeleye mi, sivil itaatsizliğe mi, siyasi mücadeleye mi dayanmalıyız bilmiyorum, bir tarihçi olarak, başarı elde eden hareketleri inceliyorum, 1921'deki İrlandalılar, 1947'deki Hintler ve 1962'deki Cezayirliler gibi, hepsi farklı türlerde direniş araçları kullandılar, bunlar arasında siyasi ve parlamentoya dayalı olanlar da vardı, örneğin İngilizlere karşı silahlı mücadele veren İrlandalılar, askeri olmayan araçlar da kullandılar, İrlanda'nın tüm temsilcileri İngiliz Parlamentosu'ndan çekildi ve Dublin'de İrlanda Parlamentosu'nu kurdu, bu adım, İrlanda'nın bağımsızlığını talep etme meşruiyetine katkıda bulundu, ayrıca ABD ve İngiltere'deki İrlandalı diplomatlar, İrlandalıların zaferine katkıda bulundu. O sırada İngiliz istihbarat subaylarını öldürdüler, her hareketin farklı araçları vardır, bu durum Filistin halkına dönüyor, ancak derin bir stratejiye ve neye ihtiyacımız olduğunu düşünmeye ihtiyacımız var.

Fotoğraf Altı:  Reşid el-Halidi
Reşid el-Halidi

Filistinliler mi Araplar mı?

-Filistinlilerin Arap dünyasına daha geniş bir bağlılık olarak kabul edilmesi, onların lehine bir avantaj gibi görünse de bu durum onlara zarar verebilir. Yani, İsraillilerin şu anda yaptığı gibi, her zaman zarar verebilir. Filistinliler Araplardır ve bu topraklara ait değildirler. Bu konuda nasıl düşünüyorsunuz?

Filistin ulusal kimliği ve Filistin milli düşüncesinin ortaya çıkışı kalıcı bir şey değil. Büyükbabam sadece kendini Filistinli olarak görmüyordu. Ben Müslümanım, Kudüslüyüm, Arap’ım, Osmanlıyım, miraç diyarı Filistin'de yaşıyorum vs. derdi. Yani, Filistinli kimliğinin içinde başka bileşenler her zaman vardı ve 'Ben Filistinliyim ve bu benim temel kimliğim ve kişiliğimdir' gibi bir şey yoktu. 19. ve 20. yüzyılda milliyetçi düşünce bizim ve diğerleri için ortaya çıktı ve bu inkâr edilemez bir fenomendir, çünkü Filistinliler sonuçta Araplardır. Beş Arap ülkesinde akrabalarım var, bir kuzenim Mısırlı biriyle evli, diğeri Suriyeli biriyle evli, diğer akrabalarım Ürdünlülerle evlenmiş, ailemin yarısı Lübnanlılarla evlenmiş ve yine de biz Filistinlileriz. Lübnan'da, Mısır'da veya Suriye'de, kendimi akrabalarım arasında hissediyorum, ancak Lübnanlı, Mısırlı veya Suriyeli değilim. Kimlik meselesi uzun zamandır var ve inkâr edilemez ve Ürdünlü Filistinlilerin Lübnanlı Filistinlilerden farklı olduğunu görüyoruz, ancak hepsi Filistinlidir ve Ürdün veya Suriye'deki akrabaları olmasına rağmen, kendilerini Filistinli olarak hissederler ve Filistin'e ait olduklarını hissederler, bu derin bir şey olmasaydı, Nekbe ve sürgün sonucunda kaybolurdu ve bu toplumlara entegre olurlardı. Filistinli asıllı Suriyeliler, pasaport dışında tüm haklara sahiptir ve rejim onları Suriyeliler gibi baskı altına alır, aynı şekilde Filistinli asıllı Ürdünlüler, Ürdünlülerin tüm haklarına sahiptir, Ürdün toplumuna entegre olmalarına rağmen, kendini Filistinli hisseder. Filistinlilerin sadece Arap olduğunu söylemek Siyonist bir iddia, ancak her iftira gibi bir temeli var. Gerçek şu ki, biz gerçekten Arap’ız, aynı dili konuşuyoruz, aynı yemekleri yiyoruz, ancak aynı zamanda Filistinlileriz ve gerçek şu ki, ardışık şoklar ve milyonlarca Filistinlinin sürgünüyle, bu bağ güçleniyor, çünkü onlar bizim ailemiz. Faslılar ve Kuveytliler gibi diğer Araplar, bizim hissettiklerimizi hissediyorlar, Faslılar, Kuveytliler ve diğerleri de bizim hissettiklerimizi hissediyorlar ve eğer onların da bizim gibi aileleri yoksa tutuklamalara, yıkımlara maruz kalıyorlar ve bizim Arap mensubumuzla birlikte bu bağlılık daimidir. 

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



ABD Donanması, Trump’ın isteklerini yerine getirmek için yeni uçak gemilerinin tasarımlarını gözden geçiriyor

San Diego’dan yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde sıralanan denizciler ve deniz piyadeleri... 3 Ocak 2021 (AP)
San Diego’dan yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde sıralanan denizciler ve deniz piyadeleri... 3 Ocak 2021 (AP)
TT

ABD Donanması, Trump’ın isteklerini yerine getirmek için yeni uçak gemilerinin tasarımlarını gözden geçiriyor

San Diego’dan yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde sıralanan denizciler ve deniz piyadeleri... 3 Ocak 2021 (AP)
San Diego’dan yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde sıralanan denizciler ve deniz piyadeleri... 3 Ocak 2021 (AP)

ABD Donanması, yeni uçak gemilerinin tasarımında, Başkan Donald Trump’ın bu savaş gemileri için tercih ettiği tasarıma daha fazla uyum sağlamak amacıyla kapsamlı bir değişiklik yapmayı değerlendiriyor. Konuya ilişkin bilgi sahibi yedi mevcut ve eski ABD’li yetkiliye göre, söz konusu değişiklik yeni uçak gemilerinin temel tasarımını önemli ölçüde etkileyebilir.

Yetkililer, Washington Post’a yaptıkları açıklamada, Donanmanın uçak gemisinin komuta merkezi olarak görev yapan çok katlı kumanda kulesinin daha öne, geminin orta bölümüne yakın bir noktaya taşınmasının mümkün olup olmadığını değerlendirdiğini söyledi. Bu değişiklikle gemilerin daha eski uçak gemilerine benzer bir görünüme kavuşmasının amaçlandığı belirtildi. Daha önce kamuoyuna açıklanmayan bu tasarım incelemesinin, Trump’ın yeni Ford sınıfı uçak gemilerinin görünümüne ilişkin endişelerine yanıt olarak gündeme geldiği kaydedildi. Söz konusu gemilerde kumanda kulesi, geminin kıç bölümüne yakın bir konumda bulunuyor.

Donanma tarafından yürütülen değerlendirmenin zamanlaması ve kapsamı belirsizliğini korurken, mevcut ve eski yetkililer gazeteye yaptıkları açıklamada böyle bir değişikliğin ciddi miktarda zaman ve maliyet gerektireceği konusunda uyarıda bulundu. Yetkililer, konunun hassasiyeti nedeniyle isimlerinin açıklanmaması kaydıyla konuştu.

Trump döneminde ikinci değişiklik

Komuta merkezinin taşınması, perşembe günü yayımladığı ulusal güvenlik muhtırasıyla Donanmaya gelecekteki uçak gemilerinde uçakların güverteden fırlatılmasına yardımcı olan eski buharlı mancınık sistemlerine geri dönülmesi yönünde bir plan hazırlanması talimatı veren Başkan’ın talebiyle gündeme gelen ikinci büyük tasarım değişikliği olacak.

Mevcut ve eski yetkililer, Trump’ın yeni uçak gemilerinin İkinci Dünya Savaşı sırasında hizmette olan gemilere daha çok benzemesini tercih ettiğini belirtti.

Üst düzey eski bir ABD’li yetkili, Donanmanın bu konuyu Trump’ın ilk başkanlık döneminde de incelediğini aktardı. Yetkili, o dönemde yapılan bir çalışmanın komuta merkezinin taşınmasının yeniden tasarım süreçlerinde milyarlarca dolara mal olabileceği ve programda ciddi gecikmelere yol açabileceği sonucuna vardığını ifade etti. Eski yetkili, “Çalışma, bunu gerçekleştirmek için gereken maliyet ve sürenin son derece muazzam olacağı sonucuna varmıştı” dedi.

‘Büyük aksama’

Ford sınıfı üç uçak gemisi farklı geliştirme aşamalarında bulunuyor. USS John F. Kennedy filoya katılmaya yaklaşırken, USS Enterprise ve USS Doris Miller gemilerinin inşası ise devam ediyor. Bu sınıfın ilk gemisi olan USS Gerald R. Ford ise halihazırda hizmete girmiş durumda ve yakın zamanda Ortadoğu’daki uzun süreli görevini tamamladı.

cdvfgthyj
 ABD Donanması’ndan bir denizci, 5 Ağustos 2026’da İran ile yaşanan çatışma sırasında Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ün güvertesinden 314. Deniz Saldırı Savaş Uçağı Filosu’na ait bir F-35C Lightning II savaş uçağını havalandırıyor. (ABD Donanması – Reuters)

Kongre Bütçe Ofisi’nin tahminlerine ve Donanmanın en son gemi yapım planına göre, önümüzdeki kırk yıl içinde her biri gelecekte 22 milyar dolara mal olması beklenen 10 adede kadar Ford sınıfı uçak gemisinin inşa edilmesi planlanıyor.

Eski bir ABD Donanması subayı ve Washington merkezli muhafazakâr bir düşünce kuruluşu olan Hudson Enstitüsü’nde denizcilik araştırmacısı olan Bryan Clark, komuta merkezinin taşınmasının ‘büyük bir yeniden tasarım’ olacağını söyledi. Clark, uçak gemisinin tasarımındaki böyle bir değişikliğin geminin yüzme kabiliyetini ve ağırlık dağılımını etkileyeceğini ve ciddi bir maliyet getireceğini belirterek, “Tasarımı değiştirebilirsiniz ancak bu durum büyük bir aksamaya yol açar” dedi.

Savunma Bakanlığı ve Donanma, yorum taleplerini Beyaz Saray’a yönlendirirken; Beyaz Saray, Trump’ın gelecekteki Ford sınıfı gemilerde komuta merkezinin yerinin değiştirilmesi yönündeki talebine ilişkin soruya yanıt olarak yeni ulusal güvenlik muhtırasına işaret etti. Ancak muhtırada bu konuya değinilmiyor.

Hem mancınıklar hem de komuta merkezi üzerindeki olası değişiklikler hakkında bilgi sahibi olan bir diğer ABD’li yetkili, Donanmanın yol açabileceği ciddi gecikmeler ve maliyet aşımları nedeniyle her iki konuyu da ciddiyetle ele aldığını söyledi.

Trump, savaş gemilerinin tasarımlarıyla ilgileniyor

Trump’ın tasarımları değiştirme yönündeki ilgisi, Beyaz Saray’ın savaş gemisi inşasının karmaşık ayrıntıları üzerindeki nüfuzunun arttığına işaret ediyor.

Beyaz Saray’a dönmesinden bu yana Trump, sıkıntı içindeki gemi yapım sektörünü ‘canlandırma’ sözü verdi ve bu dosyayla ilgili birkaç başkanlık kararnamesi yayımladı.

Perşembe günü yayımlanan ulusal güvenlik muhtırası, diğer değişikliklerin yanı sıra Ford sınıfı uçak gemilerinde kullanılan gelişmiş elektromanyetik mancınık sisteminin yeniden buhar gücüne dönüştürülmesini öngörüyor. Belgede, yönetimin ‘kanıtlanmış, güvenilir ve uygun maliyetli gemi tasarımları ile teknolojilerini’ tercih ettiği vurgulanıyor.

Trump, Donanmaya ait savaş gemilerinin tasarımına olan ilgisini defalarca gösterdi. Geçen yıl, ‘Altın Filo’ olarak adlandırdığı vizyonuna liderlik edecek yeni bir savaş gemisi sınıfı inşa etme planlarını açıklamış; bu durum, söz konusu gemilerin ABD’nin sınırlı gemi yapım kapasitesini Donanmanın ihtiyaç duymadığı bir tasarıma harcayacağını savunan birçok denizcilik analisti ve Kongre üyesinin tepkisini çekmişti.

Kongre Bütçe Ofisi daha sonra Trump sınıfı savaş gemilerinin maliyetinin 30 yıllık süreçte yaklaşık 275 milyar doları bulacağını, ilk geminin tamamlanmasının ardından gemi başına maliyetin ise 18 milyar dolara ulaşacağını tahmin etmişti.

Milyarlarca dolar

Çok sayıda yetkili, gemi tasarımında yapılacak böyle bir değişikliğin milyarlarca dolara mal olabileceğini ve ABD gemi yapım sektörünün mustarip olduğu kronik gecikmeleri daha da kötüleştirebileceğini belirtti.

Ford sınıfının ilk gemisi olan USS Gerald R. Ford’un inşası 17 yıl sürmüştü. Geminin tasarımında yer alan ve aralarında Donanmanın o zamandan bu yana yüksek etkinliğini övdüğü elektromanyetik mancınık sisteminin de bulunduğu yeni teknolojiler gecikmelere yol açmıştı.

Ford sınıfı uçak gemileri, tasarımları 1960’ların sonuna dayanan Nimitz sınıfı gemilerin yerini kademeli olarak alacak.

Programa hâkim mevcut ve eski üç ABD’li yetkili Washington Post’a yaptıkları açıklamada, komuta merkezinin yeni gemilerde arka kısma taşınmasının verimlilik ve güvenlik gerekçeleriyle gerçekleştirildiğini söyledi.

Yetkiler, bu değişikliğin sadece uçakların kalkış yapacağı mancınıkların yakınında daha fazla park alanı sağlayarak mürettebatın uçakları fırlatma süresini azaltmakla kalmayıp, aynı zamanda uçakların iniş için geri döndükleri anlarda hava türbülansı olasılığını azaltarak iniş güvenliğini artırdığını açıkladı.

ABD Donanmasının su üstü filosu, kısmen önceki ABD yönetimlerinin küresel krizler karşısında uçak gemilerini yoğun bir şekilde kullanması nedeniyle, yıllardır bakım çalışmalarındaki gecikmelerden ve düşük harbe hazırlık seviyelerinden mustarip.

İran’la savaşın baskısı mı?

İran ile devam eden savaş ortamında Trump dönemindeki Savunma Bakanlığı, İran limanlarına yönelik saldırılar düzenlemek ve abluka uygulamak üzere Ortadoğu’ya daha fazla deniz unsuru sevk ederek uçak gemisi filosunun harbe hazırlık seviyesi üzerindeki baskıyı artırdı.

Ford uçak gemisinin kendisi de çıkan bir yangının çok sayıda mürettebatın yatakhanesini kullanılamaz hale getirmesinin ardından bu yılın başlarında sona eren uzun bir askeri intikale sahne oldu. Yetkililer ayrıca, Donanmaya ait en yeni uçak gemisinin, gemideki yüzlerce tuvalete hizmet veren ‘vakumlu atık toplama’ sisteminde sorunlarla karşılaştığını kabul etti.

USS Abraham Lincoln’ün durumu

Demokrat milletvekilleri bu hafta Savunma Bakanı Pete Hegseth’ten, kasım ayından bu yana Ortadoğu’da görev yapan USS Abraham Lincoln uçak gemisindeki koşulların hızla kötüleştiğine ilişkin yeni haberlerin soruşturulmasını talep etti.

USS Abraham Lincoln uçak gemisindeki denizcilerin aileleri durum hakkında alenen konuşurken, Donanma bir mürettebat üyesinin denize düşmesi olayını araştırıyor ve olayın ruh sağlığı sorunlarıyla bağlantılı olabileceğini belirtiyor.

Perşembe günü Panama’ya yaptığı ziyaret sırasında gazetecilere konuşan Hegseth, bu haberleri ‘tamamen çarpıtılmış’ olarak niteledi.

Gemideki yaşam koşulları ve görev süresinin uzunluğuna ilişkin sorular devam ederken Trump, Andrews Ortak Üssü’nde gazetecilere yaptığı açıklamada USS Abraham Lincoln uçak gemisinin denizde kaldığı sürenin ‘kesinlikle yetersiz’ olduğunu söyledi.

USS Abraham Lincoln, mürettebatının mürettebata dinlenme imkânı sağlayacak bir liman ziyareti yapmaksızın denizde 200 gün geçirdiği uzatılmış bir muharebe görevinde bulunuyor. Önümüzdeki haftalarda yerini USS George Washington’ın alması planlanıyor.


Tahran: Hürmüz için Umman'la ortak bildiri görüşmeleri sürüyor

Umman Dışişleri Bakanı Bedr al-Busaidi, Cenevre'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile istişarelerde bulundu (Reuters)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr al-Busaidi, Cenevre'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile istişarelerde bulundu (Reuters)
TT

Tahran: Hürmüz için Umman'la ortak bildiri görüşmeleri sürüyor

Umman Dışişleri Bakanı Bedr al-Busaidi, Cenevre'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile istişarelerde bulundu (Reuters)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr al-Busaidi, Cenevre'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile istişarelerde bulundu (Reuters)

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Maskat'ın Hürmüz Boğazı'ndaki gemi geçiş güzergâhına ilişkin bir anlaşmaya vardığını ve düzenlemelere dair ortak bildiri yayımlanması için görüşmelerin sürdüğünü söyledi.

İran Savunma Bakanlığı'na bağlı Defa Press'in haberine göre Bekayi, Umman'la görüşmelerin savaşın sona erdirilmesine yönelik mutabakat zaptının imzalanmasıyla yaklaşık aynı dönemde başladığını ve son üç hafta içinde ilerleme kaydedildiğini belirtti.

Bekayi, “deniz trafiğinin seyir güzergâhının belirlenmesini”, güvenlik ve çevresel unsurların dikkate alındığı “teknik bir çalışma” olarak nitelendirdi. Düzenlemelerin hazırlanmasına İran'daki ilgili tüm kurumların ve savunma kuruluşlarının katıldığını ifade etti.

Görüşmelerin şu aşamada varılan mutabakatı içeren ortak bildirinin yayımlanmasına odaklandığını belirten Bekayi, Tahran'ın son haftalarda Maskat'la deniz ulaşım güzergâhı konusunda bir mutabakata varıldığını duyurduğunu, ancak ABD'nin “müdahalelerinin” sürecin tamamlanmasını engellediğini söyledi.

Bekayi, Umman'la gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin anlaşmanın Hürmüz Boğazı'nın derhal yeniden açılacağı anlamına gelmediğinin altını çizdi.

Arakçi: Teknik görüşmeler yakında sonuçlanabilir

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de dün yaptığı ayrı açıklamada, Umman'la Hürmüz Boğazı konusunda yürütülen teknik görüşmelerin kısa süre içinde sonuçlanabileceğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın İran devlet haber ajansı ISNA'dan aktardığına göre Arakçi, Maskat'la yürütülen görüşmelerin ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan tamamen ayrı olduğunu ve boğazdan geçen gemiler için deniz koridorlarının belirlenmesine odaklandığını kaydetti.

Arakçi, “Umman'la görüşmeler sürüyor, ancak bunlar tamamen ayrı görüşmeler” ifadelerini kullandı.

Görüşmeleri, “Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiği için deniz koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik bir çalışma” olarak nitelendiren Arakçi, “Bu, iki ülkenin uzmanları arasında yürütülen teknik bir çalışma. Silahlı kuvvetler de sürece katılıyor” açıklamasında bulundu.

İran Dışişleri Bakanı, askeri kurumların bu konuda “esas görüş sahibi” olduğunu belirtti.

thyuı
Umman Sultanı Heysem bin Tarık, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi kabul etti.

Washington'la müzakerelerin yeniden başlaması konusunda karar yok

Arakçi, Tahran'ın ABD ile müzakereleri yeniden başlatma konusunda henüz bir karar almadığını da belirtti.

ISNA'nın haberine göre Arakçi, Katar ve Pakistan'ın arabulucu olarak İran'la temas halinde olduğunu ve mesaj alışverişinin sürdüğünü söyledi. Ancak bu temasların “kesinlikle müzakere anlamına gelmediğini” vurguladı.

Arakçi, İslamabad mutabakatının İran açısından “ateşkes” değil, “savaşın sona erdirilmesini” öngördüğünü belirtti.

ABD'nin mutabakatı ihlal ettiğini ve bunun sonucunda çatışmaların yeniden başladığını savunan Arakçi, İran'ın bakış açısına göre uzatılması gereken “60 günlük ateşkes” diye bir durum bulunmadığını söyledi.

İranlı bakan ayrıca ABD ile önceki iletişim kanallarının artık işlevsel olmadığını ve Tahran'ın başlangıçta geçici, ilerleyen aşamalarda ise kalıcı bir kanala dönüşebilecek “geçici bir güzergâh” oluşturmak için çalıştığını ifade etti.

Fransa'nın haber ajansı AFP'nin aktardığına göre haziran ayında Washington ile Tahran arasında imzalanan mutabakat zaptında, İran ve Umman'ın boğazın gelecekteki düzenlemelerini diğer Körfez ülkeleriyle istişare ederek ve “yürürlükteki uluslararası hukuka uygun şekilde” ele alması öngörülüyor.

Tahran ise Maskat'la teknik düzenlemeye varılması ile boğazın tamamen yeniden açılması kararının birbirinden ayrı olduğunu savunuyor. İran, boğazın tamamen açılmasını savaş ve ABD'nin uyguladığı abluka konusunda yerine getirilmesini istediği diğer şartlara bağlıyor.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi cuma günü yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump'ın sözlerine yanıt olarak Hürmüz Boğazı'nın “İran'a ait olduğunu, İran'a ait kalacağını” söyledi.

Garibabadi, X hesabından yaptığı paylaşımda, boğazın “ne bir paylaşımla ne de bir uçak gemisiyle ele geçirilebileceğini” belirterek, İran'ın “tehditlerden korkmadığını ve güç gösterilerinden çekinmediğini” ifade etti.

Garibabadi ayrıca ABD'nin “ağır ve stratejik yenilgiler” aldığını savunarak, boğazın “İran'ın emri dışında ne kapatılacağını ne de açılacağını” öne sürdü.

Açıklamalar, Trump'ın cuma günü “İran'ın yenilgisinin tamamlanmasının” ardından Hürmüz Boğazı'nı kısa süre içinde “ABD toprağı” ilan edeceğini söylemesinin ardından geldi.

Wall Street Journal daha sonra Beyaz Saray'dan ismi açıklanmayan bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Trump'ın sözlerinin “şaka” olduğunu belirtti.

Trump son günlerde ABD'nin boğazı “tamamen kontrol ettiğini” de tekrarlamıştı. Trump, Fox News'a verdiği röportajda, “Tamamen kontrol ediyoruz, ona sahibiz; gerçek anlamda Hürmüz Boğazı'na sahibiz” demişti.

ABD Başkanı ayrıca Washington'un “gemilerin geçmesine izin vermek istediği zaman izin verdiğini” söylemiş ve ABD ablukasını “çelik bir duvar”a benzetmişti.

ABD, İran limanlarına deniz ablukası uygularken, İran da boğazdan geçen deniz trafiğine kısıtlamalar getiriyor.

Ablukaya ilişkin son güncellemede ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), cuma günü ABD güçlerinin kısıtlamalara uyulmasını sağlamak amacıyla 62 ticari geminin rotasını değiştirdiğini, üç gemiyi durdurduğunu ve iki gemiye çıkarak denetim gerçekleştirdiğini açıkladı.

Yeni deniz güzergâhları

İran ve Umman geçen hafta Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşım sisteminin değiştirilmesine yönelik görüşmeler gerçekleştirdi. Tahran, görüşmelerin ileri bir aşamaya geldiğini, ancak bunun boğazın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini belirtiyor.

xcvfgbhyj
İran'ın güneyindeki Bender Abbas kentinin sahil kesiminde, Hürmüz Boğazı'na bakan bir heykel. (AFP)

Arakçi pazar günü yaptığı açıklamada, Maskat'la yeni bir deniz güzergâhının belirlenmesine ilişkin görüşmelerin “iyi ilerlediğini” ve “son aşamalarına” ulaştığını söylemişti. Uzmanların yeni düzenlemeye ilişkin haritaları hazırladığını belirten Arakçi, anlaşmaya varılması halinde mevcut deniz güzergâhlarının yerini yeni güzergâhların alacağını ifade etmişti.

Ancak Arakçi, “Bu, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması anlamına gelmiyor” demişti.

İran Dışişleri Bakanı, boğazın yeniden açılmasını Tahran'ın arabulucular vasıtasıyla Washington'a ilettiği diğer şartlara bağlamıştı.

İran ve Umman, yaklaşık 60 yıldır uygulanan deniz ulaşım sistemini değiştirmeyi değerlendiriyor. Tahran, savaş sonrasında ortaya çıkan güvenlik koşulları nedeniyle eski düzenlemelere dönülmesini kabul edilemez buluyor.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Garibabadi geçen hafta, planlanan sistem kapsamında gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgi paylaşımı için ortak bir İran-Umman merkezi kurulmasının öngörüldüğünü söylemişti.

İran'ın taslağına göre ticari gemiler Basra Körfezi'ne İran karasularından girecek ve çıkış güzergâhının bazı bölümleri de bu sulardan geçecek.

Yeni sistemin uygulanmaya başlamasıyla şu anda kullanılan iki geçici güzergâhın kaldırılması planlanıyor. Bunlardan biri Lark Adası yakınındaki kuzey güzergâhı, diğeri ise Umman karasularında bulunan güney güzergâhı.

İran Devrim Muhafızları'na bağlı Fars Haber Ajansı, geçen haftanın başında bir kaynağa dayandırdığı haberinde, belirli bir geçiş aşamasında gemilerin İran kıyılarına yakın kuzey koridorundan giriş yapacağını ve Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkacağını bildirdi.

Geçici aşamanın ardından ise mevcut taslağa göre gemi trafiği, girişlerin İran tarafından yönetileceği orta koridora taşınacak. Çıkış trafiğinin yönetimi ise Tahran ve Maskat tarafından ortaklaşa yürütülecek.

Garibabadi, geçici düzenlemenin şartlara ve daha sonra kalıcı bir sisteme geçiş imkânına bağlı olarak iki ila dört ay veya daha uzun süre uygulanabileceğini söyledi.

Tahran, gemilerin giriş ve çıkışlarının onlarca yıldır uygulanan denizcilik düzenlemelerine göre gerçekleştirildiği eski sistemi sona erdirmek ve deniz trafiğinin yönetiminde İran'ın doğrudan rolünü güçlendirmek istiyor.

Washington ise deniz ulaşımının serbest olmasında ısrar ediyor ve İran'a boğaz üzerinde tek taraflı yetki verecek veya İran'ın gemilerden zorunlu ücret almasına imkân sağlayacak herhangi bir düzenlemeye karşı çıkıyor.

Ücretler ve hizmetler

Ücretler konusu da yeni sistem üzerindeki anlaşmazlıkların bir parçası olmayı sürdürüyor. Tahran, gemilerden alınabilecek ücretlerin sigorta, yakıt ikmali ve çevre hizmetleri gibi hizmetlerin karşılığı olacağını ve bunun mutlaka yük değerinin sabit bir yüzdesi şeklinde uygulanmayacağını belirtiyor.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi çarşamba günü ücret konusunun gündeme getirilmesini Basra Körfezi ve Umman Körfezi'nde meydana geldiğini savunduğu çevresel zararla gerekçelendirdi.

Bekayi, onlarca yıllık petrol tankeri trafiğinin yanı sıra savaş ve ABD'nin askeri varlığının deniz kirliliğini artırdığını söyledi.

İranlı sözcü, Hürmüz Boğazı'ndaki ticari deniz ulaşımından yararlanan bütün tarafların çevresel zararların giderilmesine katkıda bulunma konusunda “hukuki ve ahlaki sorumluluk” taşıdığını ifade etti.

Bekayi, bu zararların maliyetini kimin üstlenmesi gerektiğini de sorguladı: Bölgeden ihraç edilen enerjiyi tüketen ülkeler mi, denizcilik sigortası şirketleri mi, yoksa askeri operasyonlara katılan ülkeler mi?

İranlı sözcü, Tahran'ın yeni deniz ulaşım sistemi kapsamında önerdiği çevresel tedbirlerin ayrıntılarını ise açıklamadı.


Venezuela Cumhurbaşkanı: Bin 46 siyasi tutukluyu serbest bıraktık

Delcy Rodriguez (EPA)
Delcy Rodriguez (EPA)
TT

Venezuela Cumhurbaşkanı: Bin 46 siyasi tutukluyu serbest bıraktık

Delcy Rodriguez (EPA)
Delcy Rodriguez (EPA)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez, yaptığı açıklamada, ülkede serbest bırakılan siyasi tutukluların sayısının bin 46'ya ulaştığını bildirdi. Bu sayı, insan hakları örgütlerinin açıkladığı rakamlarla örtüşmüyor.

Hükümet, cuma günü 131 siyasi tutuklunun serbest bırakıldığını duyurmuştu. Söz konusu tahliyeler, ocak ayında çıkarılan genel af ve muhalefetle varılan anlaşmanın ardından gerçekleşti.

Rodríguez, X hesabından dün yaptığı açıklamada, “Venezuela ulusal uzlaşı konusundaki kararlılığını bir kez daha teyit ediyor. Özgürlüklerinden mahrum bırakılan bin 46 vatandaş, Venezuelalılar arasında varılan anlaşmalar kapsamında evlerine döndü” ifadelerini kullandı.

Öte yandan insan hakları örgütü Foro Penal, dün yaptığı açıklamada, hükümetin cuma günü serbest bırakıldığını duyurduğu 131 tutukludan 72'sinin tahliye edildiğini doğrulayabildiğini belirtti.

Tahliyeler, ülkedeki geçiş sürecinin ele alınması amacıyla bazı muhalefet partileri ile iktidar partisi arasında ABD'nin arabuluculuğunda siyasi diyaloğun gerçekleştirilmesinden birkaç gün sonra gerçekleşti.

Delcy Rodríguez'in ocak ayında Nicolás Maduro'nun devrilmesinin ardından iktidara gelmesinden bu yana siyasi tutukluların serbest bırakılması yavaş bir tempoda ilerliyordu.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela'da 130'dan fazla siyasi tutuklunun serbest bırakılmasının “ulusal uzlaşı sürecinde temel bir adım” olduğunu söyledi.

Machado: Bütün siyasi tutukluların serbest bırakılmasının önü açıldı

Muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado ise ABD Başkanı Donald Trump ve yönetimine teşekkür etti. Machado, “Maduro'yu adalet önüne çıkararak tüm siyasi tutukluların serbest bırakılmasının ve tüm Venezuelalıların özgürlüğünün yolunu açtılar” dedi.

Machado'nun 2024'teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibi olarak gördüğü Edmundo González de hâlâ cezaevinde bulunan siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istedi. González ayrıca, bu kişilerin tutuklanmasından sorumlu olanların hesap vermesi çağrısında bulundu.

González, X hesabından yaptığı paylaşımda, “Dün özgürlüğüne kavuşanlar aslında hiç hapse girmemeliydi” ifadelerini kullandı.

González, “Ancak açıkça belirtmek gerekir ki, serbest bırakılmaları yıllarca cezaevinde kalmış olmalarını veya bunun kendileri ve aileleri üzerindeki sonuçlarını ortadan kaldırmıyor” dedi.

Foro Penal'in verilerine göre, cuma günü gerçekleşen tahliyelerden önce, geçen pazartesi itibarıyla Venezuela'da 391 siyasi tutuklu bulunuyordu.