Güney Afrika neden ve nasıl Gazze'nin en önemli savunucusu konumuna geldi?

Güney Afrika'dan Gazze'ye verilen desteğin geçmişi Nelson Mandela'ya kadar uzanıyor

Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
TT

Güney Afrika neden ve nasıl Gazze'nin en önemli savunucusu konumuna geldi?

Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)

Barış Kaygusuz 

2024'ün ilk ayı sona ererken tüm dünyada en çok konuşulan görüntülerden biri Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa'ya aitti.

Ülkesinin Uluslararası Adalet Divanı'nda İsrail'e karşı açtığı soykırım davasını kalabalık bir grupla birlikte takip eden Ramaphosa, çevresindekilerin tebriklerini kabul etmiş ve Filistin sloganları atan Güney Afrika heyetini selamlamıştı.

Can kaybı sayısının 25 binleri aştığı Gazze'ye dünyanın bir kısmının sırtını döndüğü, geri kalanlarınsa kağıt üzerinde destek sunduğu bir ortamda en güçlü itiraz seslerinin Güney Afrika'dan gelmesi birçok kişi tarafından ilginç bulunabilir.

Zira Akdeniz kıyısında ablukaya alınmış iki milyon nüfuslu bu kentin, Afrika'nın en güneyine mesafesi 6 bin kilometreden fazla.

Ancak Güney Afrika'yla Gazze arasındaki mesafeyi kapatan şey 60 milyon nüfuslu ülkenin kanlı geçmişinde yatıyor: Apartheid rejimi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 1998 tarihli kararında apartheid'i şöyle tanımlıyor:

Bir ırksal grubun diğerine kurumsallaşmış bir rejim içinde hakimiyet ve sistematik baskı kurmak ve rejimin devamını sağlamak için yaptığı insanlık dışı eylemler bütünü.

Güney Afrika'nın resmi dili Afrikaanca'daysa siyasi literatüre geçmiş bu kavramın basit bir sözlük anlamı var: Ayrım.

Kavram temel olarak 1948-1991'de Güney Afrika'da hakim olan beyazların üstünlüğüne dayalı rejimi tanımlamak için kullanılıyor. 

Rejimin hakim olduğu yıllar boyunca ülkedeki beyazlar ve siyahların hayatları sosyal, politik ve ekonomik olarak keskin bir şekilde ayrılmış, ikinci sınıf insan kabul edilen siyahların nerelerde yaşayabileceği dahi rejim tarafından belirlenmişti.

Birçok tarihçinin Nazilerden esinlenerek kurulduğunu belirttiği apartheid rejiminin tüm dünyadaki en önemli destekçisiyse İsrail'di.

İsrail-Güney Afrika'nın ırkçı ortaklığı

Her ikisi de 1948'te kurulduktan sonra, Güney Afrika'daki apartheid rejimiyle İsrail devleti 1960'larda siyasi ve askeri ittifak geliştirmiş, bu ittifak İsrail'in 1967'de Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri'ni işgalinin ardından derinleşmişti.

1970'lerdeyse iyice yakınlaşan iki ülke arasındaki ittifakın mimarı o dönem Savunma Bakanı olarak görev yapan Şimon Peres oldu. 

Tüm dünyada rejimin ırkçı uygulamalarına yönelik tepkilerin arttığı bir dönemde kameralar önünde apartheid rejimini eleştiren Peres, perde arkasındaysa Güney Afrika rejiminin uluslararası itibarı için çalışıyordu. Öyle ki 1974'te iki ülke "Siyasi ve Psikolojik Savaş Ortak Sekreterliği" adı altında bir mekanizma dahi kurdu.

Peres'in öncülüğünde varılan anlaşmaya göre İsrail, Güney Afrika'nın uluslararası itibarını parlatmak için adımlar atacak, karşılığındaysa apartheid rejiminden 100 milyon dolar alacaktı.

Aynı yıllarda yine Şimon Peres'in öncülüğünde atılan adımlar iki ülkenin nükleer silah geliştirme konusunda işbirliğine gitmesine kadar uzandı.

II. Dünya Savaşı sırasında Britanya güçleri tarafından Nazi yanlısı faaliyetleri nedeniyle tutuklanan Güney Afrika Başbakanı John Vorster'ın 1976'da yaptığı İsrail ziyaretinde ayağına kırmızı halı serilmesi de, apartheid rejimine İsrail'de verilen desteğin boyutunu gösteren çarpıcı örneklerden biri olarak tarihe geçti.

Nelson Mandela, Güney Afrika Devlet Başkanlığı'nı bıraktıktan kısa bir süre sonra Gazze'yi ziyaret etmişti (AFP)
Nelson Mandela, Güney Afrika Devlet Başkanlığı'nı bıraktıktan kısa bir süre sonra Gazze'yi ziyaret etmişti (AFP)

İki rejim, siyahlara ve Filistinlilere yönelik ırkçı uygulamalarına el ele devam ederken, denklemin diğer tarafındaki ezilenler de birbiriyle yakınlaştı. 

Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü ve Nelson Mandela'nın öncülük ettiği Afrika Ulusal Kongresi'nin hakim rejimlere yönelik mücadelesi bu tarihsel bağlamda ortaklaştı.

Mandela, 1990'da cezaevinden salıverilmesinden kısa bir süre sonra, "Güney Afrika halkı, İsrail devletinin apartheid rejimine verdiği desteği asla unutmayacak" açıklamasını yapacak, 1997'de apartheid sonrası Güney Afrika'yı yönettiği dönemdeyse şu sözlerle Filistin davasını selamlayacaktı:

Filistinliler özgür olmadan bizim özgürlüğümüzün eksik olduğunu çok iyi biliyoruz.

Sivil toplum da ayakta

Güney Afrika'da apartheid rejiminin yıkılmasından 33, Mandela'nın ölümünden 11 yıl sonra dahi Mandela'nın bu sözlerinin ülkedeki karşılığını görmek mümkün.

Zira Güney Afrika hükümeti Lahey'de Filistinlilerin yaşam hakkını savunup tüm dünyaya öncülük ederken, sivil toplum kuruluşları da Filistin'e destek için önemli faaliyetlerde bulunuyor.

Bu kurumların en önemlilerinden biri de "Apartheid İsrail'e karşı birlikte!" sloganıyla çalışmalar yürüten Filistin Dayanışma İttifakı (PSA) isimli grup.

İsrail devletini "apartheid rejimi" olarak tanımlayan örgüt, Güney Afrika'da her yıl dayanışma geceleri, yürüyüşler, eğitimler ve bağış organizasyonları düzenliyor.

2023'te buna "İsrail Apartheid Haftası" isimli kampanyayı da ekleyen PSA, Filistin'de kurumsallaşan ırkçılık konusunda farkındalık yaratmayı ve İsrail devletine karşı uzun soluklu bir mücadeleyi örgütlemeyi hedefliyor.

PSA'nın internet sitesinde yer alan şu ifadeler de grubun Filistin'e verdiği desteğin iç yüzünü açıklar nitelikte:

İsrail'de apartheid devletinin suçları, Güney Afrika'da apartheid rejimin altında yaşayan ve onun mirasıyla mücadele eden bizler için tanıdık. Bizim mücadelemiz onların mücadelesidir.

İsrail bir apartheid devleti mi?

Aralarında İnsan Hakları Gözlemevi (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü'nün de bulunduğu birçok uluslararası kuruluşa göre bu sorunun yanıtı evet.

Tıpkı Güney Afrika'daki apartheid rejimi gibi İsrail de vatandaşlarını etnik gruplara göre ayırıyor ve bu gruplardan bazılarına belli ayrıcalıklar tanıyor. 

Hatta Akdeniz'le Ürdün Nehri arasında İsrail'in kontrol ettiği bölgelerde fiili bir kast sistemi uygulandığını söylemek bile mümkün. 

Mandela, apartheid rejiminde 27 yıl tutulduğu cezaevi hücresini 1994'te yeniden ziyaret etmişti (Reuters)
Mandela, apartheid rejiminde 27 yıl tutulduğu cezaevi hücresini 1994'te yeniden ziyaret etmişti (Reuters)

Güney Afrika apartheid'inde sadece beyazların girebildiği bölgeler yaratılmasına ilişkin uygulama, İsrail'deyse Yahudi yerleşimleri olarak önümüze çıkıyor. Bugün İsrail'de bulunan 300'den fazla kırsal Yahudi kasabasında yaşayabilmek için "sosyal uygunluk standardını" karşılamanız gerekiyor.

HRW'nin konuyla ilgili raporunda bu standartların Arapları ve diğer Yahudi olmayan kişileri kasabalara sokmamak üzere tasarlandığı belirtiliyor.

İsrail'de şu anda Yahudilere bazı ayrıcalıklar tanıyan 50'den fazla yasa yürürlükte. Bu yasalar göçten, aile birleşimine ve arazi sahipliğine kadar günlük yaşamın içindeki birçok konuyu etkiliyor.

2010 tarihli HRW raporu, Filistinlilere yönelik kurumsallaşan ayrımcılığa şu ifadelerle dikkat çekiyor:

Filistinliler sadece ırkları, etnisiteleri ve ulusal kökenleri nedeniyle sistematik ayrımcılıkla karşılaşıyor. Onlar elektrikten, sudan, okullardan ve yollara erişimden mahrum bırakılırken, hemen yakınlarından Yahudi yerleşimciler devletin sağladığı tüm bu imkanlardan faydalanıyor. Yahudi yerleşimleri gelişirken, İsrail kontrolündeki Filistinliler çağın gerisinde yaşıyor. Bazen topraklarından ve evlerinden bile atılabiliyorlar.

İsrail, "apartheid" suçlamasına nasıl yaklaşıyor?

İsrail hükümeti karşı çıksa da İsrail kamuoyunda Filistinlilere yönelik bir apartheid rejimi uygulandığına ilişkin görüşler bir hayli yaygın.

Hatta İsrail hakkında apartheid benzetmesi yapan ilk isimlerden biri de devletin ilk başkanı David Ben-Gurion.

Ben-Gurion, 1967'deki savaşın ardından İsrail'in işgal ettiği bölgeleri kontrol etmeyi sürdürmesi halinde bir apartheid rejimine sürükleneceği konusunda uyarmıştı.

Eski İsrail liderlerinden Ehud Barak da daha önce yaptığı birkaç açıklamada, yıllardır işgal altında tutulan bölgelerdeki milyonlarca Filistinlinin oy kullanamamasını apartheid rejiminin bir işareti olarak tanımlamıştı.

7 Ekim'deki Hamas saldırıları öncesinde de İsrailli eski yetkililerin apartheid açıklamaları gündeme gelmişti.

Gazze'ye yönelik İsrail saldırılarında 27 binden fazla kişi öldü (Reuters)
Gazze'ye yönelik İsrail saldırılarında 27 binden fazla kişi öldü (Reuters)

Mossad'ın eski şeflerinden Tamir Pardo saldırılar öncesi yaptığı bir açıklamada, iki halkın iki farklı hukuk sistemiyle yargılandığına dikkat çekerek "Burada bir apartheid devleti var" ifadelerini kullanmıştı.

Benzer şekilde eski İsrail Başsavcısı Michael Ben-Yair ise 2022'de yaptığı açıklamada, "Büyük bir üzüntüyle söylüyorum ki, ülkem siyasi ve ahlaki olarak dibe batmış durumda ve bu bir apartheid rejimi" diye konuşmuştu.

İsrail devletiyse apartheid suçlamalarını "abes ve yanlış" olarak tanımlıyor ve bir anti-semitizm işareti olarak yorumluyor.

İsrail yanlısı sivil toplum kuruluşu İftira ve İnkârla Mücadele Birliği'ne göreyse, İsrail devletinin eylemleri ırkçı bir motivasyondan çok güvenlik kaygılarına dayanıyor ve bu nedenle apartheid olarak anılmaması gerekiyor.

İsrail için yapılan apartheid yakıştırmasına itiraz edenlerin bir diğer argümanıysa, Filistinlilerin vatandaş olmamasına ve uluslararası olarak kabul edilen İsrail topraklarında yaşamamasına dayanıyor.

Tüm bunlara rağmen Başbakan Binyamin Netanyahu'nun 2019'da yaptığı bir konuşmada kullandığı ifadeler İsrail rejiminin kurumsallaşmış ayrımcılığını kanıtlar nitelikte:

İsrail tüm vatandaşlarının değil, sadece Yahudilerin ulus devletidir.

Independent Türkçe



FBI, İran savaşı nedeniyle istifa eden Joe Kent’in peşinde

Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)
Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)
TT

FBI, İran savaşı nedeniyle istifa eden Joe Kent’in peşinde

Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)
Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)

FBI, İran savaşını eleştirerek istifa eden ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent hakkında gizli bilgileri sızdırdığı gerekçesiyle inceleme yürütüyor.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Semafor'a konuşan ABD'li yetkililer, FBI'ın aylardır Kent hakkında soruşturma yürüttüğünü söylüyor.  

Kaynaklar, gizli bilgilerin sızdırılmasıyla ilgili incelemenin ne zaman başlatıldığına dair ayrıntı vermiyor.

Axios'a konuşan yetkililer de FBI soruşturması hakkındaki detayların gizli tutulduğunu söylüyor.

Ancak kaynaklardan birine göre, Kent'in Tucker Carlson ve başka bir muhafazakar podcast sunucusuna bilgi sızdırdığından şüpheleniliyor. İsrail ve İran'la ilgili sızdırılan istihbarat bilgilerinin de FBI tarafından incelendiği aktarılıyor.

Yetkililerden biri, Kent'in "aylardır takip edildiğini" belirterek pozisyonundan da bu yüzden istifa ettiğini savunuyor:

Kent, bu incelemenin istifasına misilleme olarak yapıldığını iddia etmeye çalışacak. Fakat durum tam tersi; soruşturma altında olduğunun farkında ve bu yüzden istifa etti.

Semafor ve Axios, FBI'ın yorum taleplerini reddettiğini, Kent'in de henüz açıklama yapmadığını aktarıyor.

Diğer yandan New York Times'ın 28 Ekim 2025'teki haberinde, Kent'in muhafazakar aktivist Charlie Kirk'ün cinayetiyle ilgili soruşturma dosyalarına erişmeye çalışırken FBI'la karşı karşıya geldiği yazılmıştı.

Haberde, Kent'in Kirk cinayetinde "yabancı ajanların" rol oynamış olabileceği ihtimaline karşı FBI dosyalarını incelediği ifade edilmişti. FBI Direktörü Kash Patel'in ise yetki sınırlarını aştığı gerekçesiyle Kent'e tepki gösterdiği aktarılmıştı.

Kent, salı günü yayımladığı istifa açıklamasında "İran'daki devam eden savaşı vicdanen destekleyemem" diyerek görevinden ayrıldığını duyurmuştu. İran'ın ABD için yakın bir tehdit oluşturmadığı halde ülkesinin "İsrail'in ve güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle" savaşa girdiği yorumunu yapmıştı.

İstifasının ardından çarşamba günü Tucker Carlson'a verdiği söyleşide de Kent, İran'ın ABD'ye saldıracağına yönelik hiçbir istihbarat olmadığını vurguladı. Ayrıca karar verici konumundaki birçok yetkilinin Trump'la görüşlerini paylaşmasına izin verilmediğini de savundu.

45 yaşındaki siyasetçi, ABD Özel Harekat Birlikleri bünyesinde 11 kez savaşa katılmış, daha sonra ordudan ayrılarak CIA'de çalışmaya başlamıştı. İki çocuk sahibi Kent'in donanmada kriptolog olarak görev yapan eşi de 2019'da Suriye'deki bir saldırıda hayatını kaybetmişti.

Independent Türkçe, Semafor, Axios, Guardian


Trump’ın tehlikeli Hürmüz Boğazı planı: Adalar da ele geçirilebilir

Amerikan donanması askerleri geçen ay Japonya'da tatbikat yapmıştı (ABD Donanması/Facebook)
Amerikan donanması askerleri geçen ay Japonya'da tatbikat yapmıştı (ABD Donanması/Facebook)
TT

Trump’ın tehlikeli Hürmüz Boğazı planı: Adalar da ele geçirilebilir

Amerikan donanması askerleri geçen ay Japonya'da tatbikat yapmıştı (ABD Donanması/Facebook)
Amerikan donanması askerleri geçen ay Japonya'da tatbikat yapmıştı (ABD Donanması/Facebook)

ABD Başkanı Donald Trump, İran'daki Hark Adası'nı ele geçirmek ve Hürmüz Boğazı'nı gemi trafiğine açmak için bölgeye daha fazla asker gönderebilir.

Kimliklerinin paylaşılmaması kaydıyla Reuters'a konuşan, aralarında Amerikalı yetkililerin de yer aldığı kaynaklar, Hürmüz Boğazı'ndan gemilerin geçişinin sağlanması için ABD'nin bölgedeki donanma ve hava gücünü artırmayı planladığını söylüyor.

Trump yönetimi, İran'ın petrol ihracatının yüzde 90'ının gerçekleştirildiği Hark Adası'na asker konuşlandırmayı da düşünüyor. Ancak yetkililer, İran'ın adayı drone ve füzelerle vurabileceği için böyle bir hamlenin çok riskli olacağını vurguluyor.

ABD Hava Kuvvetleri'ne ait jetler, 13 Mart'ta Basra Körfezi'ndeki adada yer alan askeri hedefleri vurmuş ancak petrol altyapısını hedef almamıştı.

Öte yandan Wall Street Journal, yaklaşık 2 bin 200 kişilik 31. Deniz Piyade Sefer Birimi'nin Ortadoğu'ya sevk edildiğini 13 Mart'ta yazmıştı.  

Gazetenin dün yayımlanan analizinde, özel operasyonlara katılan askerlerin İran'ın güney kıyılarındaki bazı adaları ele geçirmek için kullanılabileceği savunuluyor.

Amfibi saldırı gemisi USS Tripoli'deki donanma askerlerinin, yaklaşık bir haftada Japonya açıklarından Ortadoğu'ya varması planlanıyor.

Gemileri üs olarak kullanarak operasyon yürüten ekip, zırhlı araçlar ve topçu silahlarıyla donatılmış kara muharebe birimi; helikopterler ve F-35B gibi jet avcı uçaklarına sahip hava birimi; koordinasyonu sağlayan komuta ekibi ve ikmalle ekipman bakımını üstlenen lojistik taburundan oluşuyor.

Analistler, donanma harekatçılarının Hark Adası'ndaki petrol altyapısını ele geçirmesi halinde Trump yönetiminin bunu Tahran'a karşı koz olarak kullanabileceğini söylüyor. Ayrıca askerlerin, İran'ın en büyük adası Keşm'e veya onun yakınındaki Kiş Adası ya da Hürmüz Adası'na konuşlandırılabileceğini belirtiyorlar.

New York Times'ın 17 Mart'ta yayımlanan analizinde de İran'ın elindeki nükleer yakıt stokunu ele geçirmek veya imha etmek için kara harekatı düzenlenebileceği yazılmıştı. Bunun "her açıdan modern Amerikan tarihinin en cüretkar ve en riskli askeri operasyonlarından biri olacağı" uyarısında bulunulmuştu.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın çarşamba günü yayımladığı açıklamada, 28 Şubat'tan bu yana ABD'nin İran'a 7 bin 800'den fazla hava saldırısı düzenlediği, İran'a ait 120'den fazla geminin hasar gördüğü veya imha edildiği bildirildi.

Savaşta şimdiye dek 13 ABD askeri öldürülürken, 200 kişi de yaralandı.

Adının gizli tutulmasını isteyen Beyaz Saray'dan bir yetkili, "Kara birliklerini gönderme yönünde henüz bir karar alınmadı ancak Başkan Trump tüm seçenekleri masada tutuyor" dedi.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Reuters


ABD Başkan Yardımcısı Vance'ten zorlu günler uyarısı

J.D. Vance, İran'daki savaşın sonucu olarak benzin fiyatlarının hızla yükselmeye devam etmesi nedeniyle Amerikalı tüketicilerin önünde "zorlu bir yol" olacağı uyarısını yaptı ancak durumun sadece geçici olduğunu da belirtti (Reuters)
J.D. Vance, İran'daki savaşın sonucu olarak benzin fiyatlarının hızla yükselmeye devam etmesi nedeniyle Amerikalı tüketicilerin önünde "zorlu bir yol" olacağı uyarısını yaptı ancak durumun sadece geçici olduğunu da belirtti (Reuters)
TT

ABD Başkan Yardımcısı Vance'ten zorlu günler uyarısı

J.D. Vance, İran'daki savaşın sonucu olarak benzin fiyatlarının hızla yükselmeye devam etmesi nedeniyle Amerikalı tüketicilerin önünde "zorlu bir yol" olacağı uyarısını yaptı ancak durumun sadece geçici olduğunu da belirtti (Reuters)
J.D. Vance, İran'daki savaşın sonucu olarak benzin fiyatlarının hızla yükselmeye devam etmesi nedeniyle Amerikalı tüketicilerin önünde "zorlu bir yol" olacağı uyarısını yaptı ancak durumun sadece geçici olduğunu da belirtti (Reuters)

J.D. Vance, İran savaşı nedeniyle benzin fiyatlarının hızla yükselmeye devam etmesi nedeniyle Amerikalı tüketicilerin önünde "zorlu bir yol" olacağı uyarısını yaptı ancak durumun sadece "geçici" olduğunu söyledi.

ABD Başkan Yardımcısı, çarşamba günü Michigan'daki bir etkinlikte yaptığı konuşmada, "Bu geçici bir aksaklık" dedi.

Biden yönetimi döneminde benzin fiyatları 4 yıl boyunca yüksekti. Benzin fiyatları artık daha yüksek ve açıkçası, Biden dönemindeki bazı zirve seviyelere bile ulaşmış değil.

Ancak Donald Trump'ın İran'a saldırma kararına şüpheyle yaklaştığı bildirilen Vance, "Önümüzdeki birkaç hafta boyunca yolumuz zorlu" diye itiraf etti.

"Bakın, benzin fiyatları yükseldi, bunun farkındayız, bunun halkın canını yaktığını biliyoruz ve fiyatların düşük kalmasını sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz" dedi ve Donald Trump'ın durumu hafifletmek için "birçok şey" üzerinde çalıştığını ekledi.

Vance'in açıklamaları, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatmasının yol açtığı olumsuz sonuçlar nedeniyle ABD'de benzin fiyatlarının yükselmeye devam ettiği dönemde geldi. Çatışma üçüncü haftasına girerken bu durum, küresel petrol arz zincirlerini ciddi şekilde etkiliyor. Küresel petrolün yaklaşık yüzde 20'si bu boğazdan geçiyor.

GasBuddy'ye göre pazartesi günü bir galon dizelin ortalama fiyatı 5 dolara ulaşarak Aralık 2022'den bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Bu endişe verici eşik yalnızca o tarihte aşılmıştı. Amerikan Otomobil Birliği'ne göre salı günü bir galon dizelin ortalama maliyeti, bir önceki ayki 3,65 dolardan 5,04 dolara yükseldi.

Uzmanlar, ham petrolden elde edilen dizelin yüksek fiyatının Amerikalı tüketiciler için zincirleme etkiler yaratacağı uyarısını yapıyor.

Vance'in yorumlarına rağmen Trump, İran'la savaşın süresiz olarak devam edebileceği konusunda uyardı ve çarşamba günü Hürmüz Boğazı'nın açılmasının sorumluluğunu bu güzergahı kullanan ülkelere bırakmakla tehdit etti.

bgt
Vance'in açıklamaları, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatmasının yol açtığı olumsuz sonuçlar nedeniyle ABD'de benzin fiyatlarının yükselmeye devam ettiği dönemde geldi. Çatışma üçüncü haftasına girerken bu durum, küresel petrol arz zincirlerini ciddi şekilde etkiliyor. Küresel petrolün yaklaşık yüzde 20'si bu boğazdan geçiyor (AP)

BaşkanTruth Social'da yaptığı bir paylaşımda şunları yazdı:

İran terör devletinin kalanını "bitirsek" ve bizim kullanmadığımız sözde 'boğaz'ın sorumluluğunu onu kullanan ülkelere bıraksak acaba ne olurdu? Bu, kayıtsız kalan "müttefiklerimizden" bazılarını hızla harekete geçirirdi!!! Başkan DJT.

Independent Türkçe