Güney Afrika neden ve nasıl Gazze'nin en önemli savunucusu konumuna geldi?

Güney Afrika'dan Gazze'ye verilen desteğin geçmişi Nelson Mandela'ya kadar uzanıyor

Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
TT

Güney Afrika neden ve nasıl Gazze'nin en önemli savunucusu konumuna geldi?

Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)

Barış Kaygusuz 

2024'ün ilk ayı sona ererken tüm dünyada en çok konuşulan görüntülerden biri Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa'ya aitti.

Ülkesinin Uluslararası Adalet Divanı'nda İsrail'e karşı açtığı soykırım davasını kalabalık bir grupla birlikte takip eden Ramaphosa, çevresindekilerin tebriklerini kabul etmiş ve Filistin sloganları atan Güney Afrika heyetini selamlamıştı.

Can kaybı sayısının 25 binleri aştığı Gazze'ye dünyanın bir kısmının sırtını döndüğü, geri kalanlarınsa kağıt üzerinde destek sunduğu bir ortamda en güçlü itiraz seslerinin Güney Afrika'dan gelmesi birçok kişi tarafından ilginç bulunabilir.

Zira Akdeniz kıyısında ablukaya alınmış iki milyon nüfuslu bu kentin, Afrika'nın en güneyine mesafesi 6 bin kilometreden fazla.

Ancak Güney Afrika'yla Gazze arasındaki mesafeyi kapatan şey 60 milyon nüfuslu ülkenin kanlı geçmişinde yatıyor: Apartheid rejimi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 1998 tarihli kararında apartheid'i şöyle tanımlıyor:

Bir ırksal grubun diğerine kurumsallaşmış bir rejim içinde hakimiyet ve sistematik baskı kurmak ve rejimin devamını sağlamak için yaptığı insanlık dışı eylemler bütünü.

Güney Afrika'nın resmi dili Afrikaanca'daysa siyasi literatüre geçmiş bu kavramın basit bir sözlük anlamı var: Ayrım.

Kavram temel olarak 1948-1991'de Güney Afrika'da hakim olan beyazların üstünlüğüne dayalı rejimi tanımlamak için kullanılıyor. 

Rejimin hakim olduğu yıllar boyunca ülkedeki beyazlar ve siyahların hayatları sosyal, politik ve ekonomik olarak keskin bir şekilde ayrılmış, ikinci sınıf insan kabul edilen siyahların nerelerde yaşayabileceği dahi rejim tarafından belirlenmişti.

Birçok tarihçinin Nazilerden esinlenerek kurulduğunu belirttiği apartheid rejiminin tüm dünyadaki en önemli destekçisiyse İsrail'di.

İsrail-Güney Afrika'nın ırkçı ortaklığı

Her ikisi de 1948'te kurulduktan sonra, Güney Afrika'daki apartheid rejimiyle İsrail devleti 1960'larda siyasi ve askeri ittifak geliştirmiş, bu ittifak İsrail'in 1967'de Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri'ni işgalinin ardından derinleşmişti.

1970'lerdeyse iyice yakınlaşan iki ülke arasındaki ittifakın mimarı o dönem Savunma Bakanı olarak görev yapan Şimon Peres oldu. 

Tüm dünyada rejimin ırkçı uygulamalarına yönelik tepkilerin arttığı bir dönemde kameralar önünde apartheid rejimini eleştiren Peres, perde arkasındaysa Güney Afrika rejiminin uluslararası itibarı için çalışıyordu. Öyle ki 1974'te iki ülke "Siyasi ve Psikolojik Savaş Ortak Sekreterliği" adı altında bir mekanizma dahi kurdu.

Peres'in öncülüğünde varılan anlaşmaya göre İsrail, Güney Afrika'nın uluslararası itibarını parlatmak için adımlar atacak, karşılığındaysa apartheid rejiminden 100 milyon dolar alacaktı.

Aynı yıllarda yine Şimon Peres'in öncülüğünde atılan adımlar iki ülkenin nükleer silah geliştirme konusunda işbirliğine gitmesine kadar uzandı.

II. Dünya Savaşı sırasında Britanya güçleri tarafından Nazi yanlısı faaliyetleri nedeniyle tutuklanan Güney Afrika Başbakanı John Vorster'ın 1976'da yaptığı İsrail ziyaretinde ayağına kırmızı halı serilmesi de, apartheid rejimine İsrail'de verilen desteğin boyutunu gösteren çarpıcı örneklerden biri olarak tarihe geçti.

Nelson Mandela, Güney Afrika Devlet Başkanlığı'nı bıraktıktan kısa bir süre sonra Gazze'yi ziyaret etmişti (AFP)
Nelson Mandela, Güney Afrika Devlet Başkanlığı'nı bıraktıktan kısa bir süre sonra Gazze'yi ziyaret etmişti (AFP)

İki rejim, siyahlara ve Filistinlilere yönelik ırkçı uygulamalarına el ele devam ederken, denklemin diğer tarafındaki ezilenler de birbiriyle yakınlaştı. 

Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü ve Nelson Mandela'nın öncülük ettiği Afrika Ulusal Kongresi'nin hakim rejimlere yönelik mücadelesi bu tarihsel bağlamda ortaklaştı.

Mandela, 1990'da cezaevinden salıverilmesinden kısa bir süre sonra, "Güney Afrika halkı, İsrail devletinin apartheid rejimine verdiği desteği asla unutmayacak" açıklamasını yapacak, 1997'de apartheid sonrası Güney Afrika'yı yönettiği dönemdeyse şu sözlerle Filistin davasını selamlayacaktı:

Filistinliler özgür olmadan bizim özgürlüğümüzün eksik olduğunu çok iyi biliyoruz.

Sivil toplum da ayakta

Güney Afrika'da apartheid rejiminin yıkılmasından 33, Mandela'nın ölümünden 11 yıl sonra dahi Mandela'nın bu sözlerinin ülkedeki karşılığını görmek mümkün.

Zira Güney Afrika hükümeti Lahey'de Filistinlilerin yaşam hakkını savunup tüm dünyaya öncülük ederken, sivil toplum kuruluşları da Filistin'e destek için önemli faaliyetlerde bulunuyor.

Bu kurumların en önemlilerinden biri de "Apartheid İsrail'e karşı birlikte!" sloganıyla çalışmalar yürüten Filistin Dayanışma İttifakı (PSA) isimli grup.

İsrail devletini "apartheid rejimi" olarak tanımlayan örgüt, Güney Afrika'da her yıl dayanışma geceleri, yürüyüşler, eğitimler ve bağış organizasyonları düzenliyor.

2023'te buna "İsrail Apartheid Haftası" isimli kampanyayı da ekleyen PSA, Filistin'de kurumsallaşan ırkçılık konusunda farkındalık yaratmayı ve İsrail devletine karşı uzun soluklu bir mücadeleyi örgütlemeyi hedefliyor.

PSA'nın internet sitesinde yer alan şu ifadeler de grubun Filistin'e verdiği desteğin iç yüzünü açıklar nitelikte:

İsrail'de apartheid devletinin suçları, Güney Afrika'da apartheid rejimin altında yaşayan ve onun mirasıyla mücadele eden bizler için tanıdık. Bizim mücadelemiz onların mücadelesidir.

İsrail bir apartheid devleti mi?

Aralarında İnsan Hakları Gözlemevi (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü'nün de bulunduğu birçok uluslararası kuruluşa göre bu sorunun yanıtı evet.

Tıpkı Güney Afrika'daki apartheid rejimi gibi İsrail de vatandaşlarını etnik gruplara göre ayırıyor ve bu gruplardan bazılarına belli ayrıcalıklar tanıyor. 

Hatta Akdeniz'le Ürdün Nehri arasında İsrail'in kontrol ettiği bölgelerde fiili bir kast sistemi uygulandığını söylemek bile mümkün. 

Mandela, apartheid rejiminde 27 yıl tutulduğu cezaevi hücresini 1994'te yeniden ziyaret etmişti (Reuters)
Mandela, apartheid rejiminde 27 yıl tutulduğu cezaevi hücresini 1994'te yeniden ziyaret etmişti (Reuters)

Güney Afrika apartheid'inde sadece beyazların girebildiği bölgeler yaratılmasına ilişkin uygulama, İsrail'deyse Yahudi yerleşimleri olarak önümüze çıkıyor. Bugün İsrail'de bulunan 300'den fazla kırsal Yahudi kasabasında yaşayabilmek için "sosyal uygunluk standardını" karşılamanız gerekiyor.

HRW'nin konuyla ilgili raporunda bu standartların Arapları ve diğer Yahudi olmayan kişileri kasabalara sokmamak üzere tasarlandığı belirtiliyor.

İsrail'de şu anda Yahudilere bazı ayrıcalıklar tanıyan 50'den fazla yasa yürürlükte. Bu yasalar göçten, aile birleşimine ve arazi sahipliğine kadar günlük yaşamın içindeki birçok konuyu etkiliyor.

2010 tarihli HRW raporu, Filistinlilere yönelik kurumsallaşan ayrımcılığa şu ifadelerle dikkat çekiyor:

Filistinliler sadece ırkları, etnisiteleri ve ulusal kökenleri nedeniyle sistematik ayrımcılıkla karşılaşıyor. Onlar elektrikten, sudan, okullardan ve yollara erişimden mahrum bırakılırken, hemen yakınlarından Yahudi yerleşimciler devletin sağladığı tüm bu imkanlardan faydalanıyor. Yahudi yerleşimleri gelişirken, İsrail kontrolündeki Filistinliler çağın gerisinde yaşıyor. Bazen topraklarından ve evlerinden bile atılabiliyorlar.

İsrail, "apartheid" suçlamasına nasıl yaklaşıyor?

İsrail hükümeti karşı çıksa da İsrail kamuoyunda Filistinlilere yönelik bir apartheid rejimi uygulandığına ilişkin görüşler bir hayli yaygın.

Hatta İsrail hakkında apartheid benzetmesi yapan ilk isimlerden biri de devletin ilk başkanı David Ben-Gurion.

Ben-Gurion, 1967'deki savaşın ardından İsrail'in işgal ettiği bölgeleri kontrol etmeyi sürdürmesi halinde bir apartheid rejimine sürükleneceği konusunda uyarmıştı.

Eski İsrail liderlerinden Ehud Barak da daha önce yaptığı birkaç açıklamada, yıllardır işgal altında tutulan bölgelerdeki milyonlarca Filistinlinin oy kullanamamasını apartheid rejiminin bir işareti olarak tanımlamıştı.

7 Ekim'deki Hamas saldırıları öncesinde de İsrailli eski yetkililerin apartheid açıklamaları gündeme gelmişti.

Gazze'ye yönelik İsrail saldırılarında 27 binden fazla kişi öldü (Reuters)
Gazze'ye yönelik İsrail saldırılarında 27 binden fazla kişi öldü (Reuters)

Mossad'ın eski şeflerinden Tamir Pardo saldırılar öncesi yaptığı bir açıklamada, iki halkın iki farklı hukuk sistemiyle yargılandığına dikkat çekerek "Burada bir apartheid devleti var" ifadelerini kullanmıştı.

Benzer şekilde eski İsrail Başsavcısı Michael Ben-Yair ise 2022'de yaptığı açıklamada, "Büyük bir üzüntüyle söylüyorum ki, ülkem siyasi ve ahlaki olarak dibe batmış durumda ve bu bir apartheid rejimi" diye konuşmuştu.

İsrail devletiyse apartheid suçlamalarını "abes ve yanlış" olarak tanımlıyor ve bir anti-semitizm işareti olarak yorumluyor.

İsrail yanlısı sivil toplum kuruluşu İftira ve İnkârla Mücadele Birliği'ne göreyse, İsrail devletinin eylemleri ırkçı bir motivasyondan çok güvenlik kaygılarına dayanıyor ve bu nedenle apartheid olarak anılmaması gerekiyor.

İsrail için yapılan apartheid yakıştırmasına itiraz edenlerin bir diğer argümanıysa, Filistinlilerin vatandaş olmamasına ve uluslararası olarak kabul edilen İsrail topraklarında yaşamamasına dayanıyor.

Tüm bunlara rağmen Başbakan Binyamin Netanyahu'nun 2019'da yaptığı bir konuşmada kullandığı ifadeler İsrail rejiminin kurumsallaşmış ayrımcılığını kanıtlar nitelikte:

İsrail tüm vatandaşlarının değil, sadece Yahudilerin ulus devletidir.

Independent Türkçe



İran ateşkes şartlarını açıkladı: Türkiye, Mısır ve Pakistan çalışmaları hızlandırdı

Tahran'ın merkezindeki Valiasr Meydanı'nda İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in resmi bulunan bir reklam panosu, 2 Mart 2026 (AFP)
Tahran'ın merkezindeki Valiasr Meydanı'nda İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in resmi bulunan bir reklam panosu, 2 Mart 2026 (AFP)
TT

İran ateşkes şartlarını açıkladı: Türkiye, Mısır ve Pakistan çalışmaları hızlandırdı

Tahran'ın merkezindeki Valiasr Meydanı'nda İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in resmi bulunan bir reklam panosu, 2 Mart 2026 (AFP)
Tahran'ın merkezindeki Valiasr Meydanı'nda İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in resmi bulunan bir reklam panosu, 2 Mart 2026 (AFP)

ABD ve İran ateşkes görüşmeleri hakkında çelişkili açıklamalar yaparken, Tahran'ın savaşı durdurmak için Washington'a taleplerini ilettiği aktarılıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan kaynaklara göre Tahran yönetimi, savaşın tekrar başlamayacağına ve İsrail'in Lübnan'daki Hizbullah'a yönelik saldırılarını sonlandıracağına dair garantiler istiyor.

ABD'nin İran'a yönelik tüm yaptırımları kaldırması ve herhangi bir kısıtlama olmaksızın Tahran'ın füze programını sürdürmesine izin vermesi talep ediliyor.  

Bunlara ek olarak Körfez ülkelerindeki tüm Amerikan üslerinin kapatılması ve İran'a yönelik saldırılar nedeniyle Tahran yönetimine tazminat ödenmesi gibi şartlar da var.

Kimliğinin açıklanmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, taleplerin gerçekçilikten uzak olduğunu belirtiyor.

Arap ve ABD'li yetkililer, bu şartlarda ısrar edilmesinin Tahran'la anlaşmaya varılmasını zorlaştıracağını söylüyor. Kaynaklar, ABD ve İran arasında doğrudan temas bulunmadığını da ekliyor.

Donald Trump yönetiminin İran'a gönderdiği 15 maddelik plandaysa İsfahan, Natanz ve Fordo'daki ana nükleer santrallerin kapatılması ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin sonlandırılması isteniyor.

Ayrıca balistik füze faaliyetlerinin durdurulması ve İran'ın Ortadoğu'daki Şii örgütlere desteği kesip, Hürmüz Boğazı'nı tekrar açması talep ediliyor.

Bunun karşılığında İran'a nükleer yaptırımların kaldırılacağı ve ABD'nin sivil nükleer program için Tahran'a destek vereceği aktarılıyor.

WSJ'nin aktardığına göre bu şartlar, 28 Şubat'ta savaş başlamadan önce Washington'ın ilettiği taleplerle büyük ölçüde aynı.

Türkiye, Mısır ve Pakistan'dan arabulucuların, 48 saat içinde ABD'li ve İranlı yetkililer arasında bir görüşme düzenlenmesi için çalışmalarını hızlandırdığı da yazılıyor.

Diğer yandan Körfez ülkelerinin anlaşma senaryolarına şüpheyle yaklaştığı aktarılıyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin, "İran tehdit oluşturmayacak kadar zayıflayana dek savaşı sürdürmesi için Trump'a baskı yaptığı" savunuluyor.

Trump, ikili görüşmelerin verimli geçtiğini öne sürmesine rağmen İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ABD'yle herhangi bir müzakere yapılmadığını savundu.

BBC'nin görüştüğü İranlılar da ateşkes ihtimali hakkında kafa karışıklığı yaşadıklarını söylüyor.

Kimliğinin gizli tutulması için adı Kiana olarak değiştirilen 20 yaşındaki Tahranlı şunları söylüyor:

Ne hissedeceğimi bilmiyorum. Savaş biterse patlama sesleri kesilecek ve durum düzelecek ama geriye biz ve çok zayıf bir rejim kalacak. Bence rejim daha da fazla şiddet kullanacak.

ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı'na (Hrana) göre, İran riyalinin ABD doları karşısında çakılmasıyla aralık ayında patlak veren eylemlerde 226'sı çocuk en az 7 bin kişi yaşamını yitirdi.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, BBC, Press TV


Trump'ın onay oranı düştükçe düşüyor

Yeni bir Reuters/Ipsos anketine göre ABD Başkanı Donald Trump'ın onay oranı yüzde 36'ya düştü (AFP)
Yeni bir Reuters/Ipsos anketine göre ABD Başkanı Donald Trump'ın onay oranı yüzde 36'ya düştü (AFP)
TT

Trump'ın onay oranı düştükçe düşüyor

Yeni bir Reuters/Ipsos anketine göre ABD Başkanı Donald Trump'ın onay oranı yüzde 36'ya düştü (AFP)
Yeni bir Reuters/Ipsos anketine göre ABD Başkanı Donald Trump'ın onay oranı yüzde 36'ya düştü (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın onay oranı, ABD ekonomisi ve İran'la savaşa dair endişelerin artmasıyla yeni bir dip seviyeye geriledi.

Reuters/Ipsos'un salı günü yayımlanan anketine göre başkanın genel onay oranı artık yüzde 36. Bu, geçen yıl göreve gelmesinden bu yana en düşük seviye.

Amerikalılar savaş nedeniyle yükselen benzin fiyatlarıyla karşı karşıya kalırken başkanın ekonomi yönetimine verilen desteğin de gerilediği görülüyor. Ankete göre Trump'ın ABD'deki hayat pahalılığını ele alma biçimini katılımcıların yaklaşık yüzde 25'i onaylıyor.

Demokratlar, savaşla ilgili artan maliyetler nedeniyle Trump yönetimine tepki gösteriyor. Tepki gösteren isimlerden biri de Senatör Mark Kelly oldu. Kelly, pazartesi günü Arizona'nın Phoenix kentindeki bir benzin istasyonunda galon fiyatının 6,49 dolara çıktığını gösteren fotoğraflar paylaştı.

Kelly, X'te şunları yazdı:

Bütün bunlar, Trump'ın hiçbir planı olmadan ve bunun sıradan Amerikalıları nasıl etkileyeceğine dair hiçbir fikri yokken savaşı başlatmasının sonucu. Aileleri biraz rahatlatmak adına federal benzin vergisini askıya almak için mücadele ediyorum ancak gerçekten ihtiyaç duydukları şey, maliyetlerini düşürmeye odaklanmış bir başkan.

Seçmenler ayrıca savaşın uzun vadeli etkileri konusunda da endişeli görünüyor. Reuters/Ipsos anketi, katılımcıların yüzde 46'sının çatışmanın gelecekte ABD'yi daha az güvenli hale getireceğine, yüzde 26'sının ise ülkeyi daha güvenli hale getireceğine inandığını ortaya koydu.

Beyaz Saray Sözcüsü Davis Ingle, anketin sonuçları hakkında yöneltilen soru üzerine The Independent'a şunları söyledi:

Asıl anket, yaklaşık 80 milyon Amerikalının Başkan Trump'ı popüler ve sağduyulu gündemini yerine getirmek üzere ezici bir çoğunlukla seçtiği 5 Kasım 2024'te yapıldı. Tarihte hiçbir başkan, istihdam yaratmak, enflasyonu düşürmek, konuta erişimi kolaylaştırmak ve daha fazlası için yorulmadan çalışan Başkan Trump'tan daha fazlasını Amerikan halkı için başaramadı. Başkan, sadece Amerika'da değil, dünya çapında da tarihi ilerleme kaydetti ve gündemi etkisini göstermeyi sürdürürken bunun daha başlangıç olduğunu düşünüyoruz.

Trump pazartesi günü, ABD ve İran'ın hafta sonu "Ortadoğu'daki düşmanlıklarımızın tam ve eksiksiz bir şekilde çözümü konusunda çok iyi ve verimli görüşmeler" yaptığını duyurdu. Başkan ayrıca salı günü Tahran'ın ABD'ye petrol tedarikinin serbest bırakılması ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasıyla ilgili bir "ödül" verdiğini iddia etti.

Trump gazetecilere, "Bir anlaşma yapacaklar" dedi.

Dün gerçekten inanılmaz bir şey yaptılar.

Ayrıntı vermeden şöyle devam etti.

Bize bir hediye verdiler ve hediye bugün geldi. Çok büyük bir hediyeydi, muazzam bir parasal değeri vardı. Size o hediyenin ne olduğunu söylemeyeceğim ama çok önemli bir ödüldü ve bize verdiler.

İran ordusu, ABD'yle süregelen çatışmada sonuna kadar savaşma sözü verdi ve Trump'ın iki ülke arasındaki "verimli" görüşmelerin ilerlediğine dair iddialarını reddetti.

Independent Türkçe


Müzakere mi, yoksa manevra mı? Trump, İran'la müzakereleri nasıl yürütüyor?

ABD Başkanı Donald Trump düzenlenen basın toplantısında (AP))
ABD Başkanı Donald Trump düzenlenen basın toplantısında (AP))
TT

Müzakere mi, yoksa manevra mı? Trump, İran'la müzakereleri nasıl yürütüyor?

ABD Başkanı Donald Trump düzenlenen basın toplantısında (AP))
ABD Başkanı Donald Trump düzenlenen basın toplantısında (AP))

İnci Mecdi

Dünya, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın enerji ve elektrik tesislerine saldırıdan önce 48 saatlik bir ateşkes süresi olarak belirlediği kum saatini andıran süreyi nefesini tutarak beklerken, Beyaz Saray'ın efendisi geri adım atarak Tahran ve Washington diplomatik müzakerelere giriştiği bir dönemde ‘İran'ın enerji santrallerine ve enerji altyapısına yönelik tüm askeri saldırıların’ beş gün süreyle durdurulduğunu ilan ettiğinde herkes rahat bir nefes aldı.

Trump, sosyal medya platformundan yaptığı paylaşımda, büyük harflerle ABD ve İran'ın son iki gün içinde ‘son derece verimli ve iyi geçen görüşmeler’ yaptığını ve enerji altyapısına yönelik saldırıların durdurulmasının bu ‘derinlemesine, ayrıntılı ve yapıcı görüşmelerin’ doğrudan bir sonucu olduğunu yazdı.

ABD Başkanı ayrıca, kapsamlı ve nihai bir çözüme ulaşmak için görüşmelerin ‘tüm hafta boyunca devam edeceğini’ kaydetti.

ABD, İsrail ve İran arasında süren savaşa diplomatik bir çözüm bulunabileceğine işaret eden bu adım, Trump'ın geçtiğimiz cumartesi günü İran'ın Hürmüz Boğazı'nı ‘tamamen ve tehdit olmaksızın’ açmaması halinde ülkenin enerji altyapısına büyük çaplı saldırılar düzenleyeceği tehdidinde bulunmasının yanı sıra Ortadoğu ve Avrupa'daki ABD müttefiklerinin çatışmanın tırmanmaya devam etmesinden duydukları endişenin artmasının ardından atıldı.

Bu su yolu, dünya petrolünün büyük bir kısmının geçtiği hayati öneme sahip. Bu tehdide İran, bölgedeki enerji, bilgi teknolojisi ve su arıtma altyapısını hedef alacağı yönünde bir tehditle karşılık verdi.

Zorlu talepler

Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması için baskı uyguluyor; boğazın kapatılması, enerji fiyatlarında ani bir artışa ve petrol şirketleri ile uluslararası nakliye şirketlerinin büyük kayıplarına neden olmuştu. ABD'li yetkililer geçtiğimiz günlerde, boğazın kapalı kalmaya devam etmesinden duydukları endişeyi dile getirdiler. Politico gazetesine konuşan bir savunma yetkilisi, “Ticari nakliyenin durma süresi uzadıkça dünyaya, nispeten mütevazı bir gelişme düzeyine sahip orta büyüklükte bir gücün, dünyanın en güçlü deniz gücünü denizin hakimiyetinden mahrum bırakabileceğini göstermiş oluruz” değerlendirmesinde bulundu.

dsfgthy
Dünyadaki petrol ve LNG’nin yaklaşık beşte biri genellikle bu boğazdan geçiyor (AFP) 

Washington, İran rejimini Hürmüz Boğazı'nı açması için tehdit ederken Tahran, Körfez'deki ABD askeri varlığının sona erdirilmesi ve savaş sırasında ülkeye verilen zararlar için devasa tazminat ödenmesi gibi Washington’ın yerine getirmesi imkânsız talepleri içeren bir ateşkes çağrısında bulundu. Washington'daki yetkililerin geçtiğimiz günlerde Amerikan basınına yaptıkları açıklamalara göre, savaşı sona erdirecek herhangi bir anlaşma, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını, İran'ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun ele alınmasını, nükleer programı, balistik füzeleri ve bölgedeki vekil gruplara verdiği destek konusunda uzun vadeli bir anlaşmanın imzalanmasını gerektiriyor.

ABD'li bir yetkili geçtiğimiz hafta Axios'a yaptığı açıklamada, ABD'nin İran'dan ‘beş yıl boyunca füze programı yürütmemesi, uranyum zenginleştirmesini tamamen durdurması ve geçen yıl ABD ile İsrail tarafından bombalanan Natanz, Isfahan ve Fordo nükleer tesislerinin sökülmesinin yanı sıra nükleer silah programının geliştirilmesine katkıda bulunabilecek santrifüjlerin ve ilgili makinelerin kurulumu ve kullanımı konusunda sıkı dış denetim protokolleri oluşturulması, bölgedeki ülkelerle, füze sayısını bini geçmeyecek şekilde sınırlayan silah sınırlama anlaşmaları imzalanması ve Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Gazze'deki Hamas gibi vekil gruplara finansman sağlanmasının engellenmesi’ olmak üzere altı maddeye uymasını istediğini belirtti.

Ancak gerçekler, İran'ın geçmişte bu taleplerin çoğunu defalarca kez reddettiğini gösteriyor. İranlı liderler, geçmişte müzakerelere katılıp sonra aniden ülkeyi bombalamaya başlayan bir başkanla müzakere etmenin zorluğuna işaret etti. Tahran, Amerikalılarla doğrudan veya dolaylı olarak devam eden müzakerelerin varlığını yalanladı. İran'ın resmi haber ajansı IRNA pazartesi günü, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’nün, dost ülkelerin son birkaç gün içinde ABD'nin savaşı sona erdirmek için görüşme talebinde bulunduğuna işaret eden mesajlar gönderdiğini, ancak İran'ın buna henüz yanıt vermediğini aktardı. Aynı şekilde İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da sosyal medya platformu X üzerinden kendisine atfedilen bir açıklamada, ABD ile herhangi bir müzakere yapılmadığını yalanlayarak, bu ‘yalan haberlerin finans piyasalarını ve petrol piyasalarını manipüle etmek ve ABD ile İsrail'in içine düştüğü bataklıktan kaçmak için kullanıldığını’ söyledi.

Belirsizlik taktiği

Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre gözlemciler, ABD’nin İranlılarla yürütülecek müzakereler hakkındaki söylemlerinin, ya Tahran’da bir güvensizlik ortamı yaratmak ya da bazı acil meselelerle ilgili gerginliği azaltarak küresel enerji piyasalarını sakinleştirmek için uygulanan bir taktik olduğu görüşünde. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nin eski yetkilisi ve ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk de bir televizyon kanalına verdiği röportajda bu görüşü destekledi.

Washington Enstitüsü’nde İran’ın güvenlik ve savunma konularında uzman olan kıdemli araştırmacı Farzin Nadimi, mevcut müzakerelerin nükleer program, füzeler, vekil güçler ve bölgesel düzen konularında tek seferde kapsamlı bir nihai çözüme varacağını ihtimal dışı sayarken, bu müzakerelerin daha çok savaş zamanında gerilimi azaltmaya yönelik bir paket gibi göründüğüne işaret etti. Bu paket, İran'ın hayati öneme sahip altyapısına yönelik ABD-İsrail saldırılarının durdurulması veya azaltılması, Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğinin kısmen yeniden açılması veya normalleştirilmesi, İran'ın füze, insansız hava aracı (İHA) ve deniz güçlerinin saldırılarına ve yayılmasına kısıtlamalar getirilmesi ve çatışmaların şiddeti azalırsa sonraki görüşmeler için bir çerçeve oluşturulması gibi acil operasyonel meseleler etrafında şekilleniyor.

İranlı yazar Mehdi Parpanchi, Trump’ın belirsizliği, İran’da siyasi ve psikolojik bir silah olarak kullandığını düşünüyor. Kimliğini açıklamadığı üst düzey bir İranlı yetkiliyle konuştuğunu söyleyen Parpanchi, bu durumun, Tahran’da kalan liderler arasında şüphe ve tedirginlik tohumları ektiğini vurguladı. Mevcut koşullar altında bu durumun son derece önemli olduğuna dikkati çeken Parpanchi, İranlı liderlerin büyük bir gizlilik içinde yaşadığını, komuta merkezlerinin devre dışı kaldığını ve dinlenme ve suikast korkusuyla iletişimin sınırlı olduğunu kaydetti. Aralarında Hamid Rasai’nin de olduğu bazı muhafazakar milletvekilleri görüşlerini açıklarken Amerikalılarla kimin konuştuğu konusunda sorular sormaya başladıklarının altını çizen Parpanchi’ye göre Trump'ın tam olarak ulaşmak istediği hedef de bu.

Trump’ın piyasalara da bir mesaj gönderdiğini ekleyen Parpanchi, Trump’ın olası bir anlaşmadan bahsederek ve İran’ın hayati ömneme sahip altyapısına yönelik saldırıları askıya alarak, çatışmanın hemen daha tehlikeli bir aşamaya geçmeyeceğini ima ettiğini, bunun da anında etkili olduğunu ve petrol fiyatlarının düştüğünü belirtti. Parpanchi, bunun Trump'a krizden bir çıkış yolu sağladığını, zira bu sayede, ivmesini ve etkisini korurken, İran'ın enerji tesislerine saldırıdan geçici olarak vazgeçebildiğini düşünüyor.

Katılık ve esneklik arasında gidip gelen talepler

İran rejimi, iç politikada itidal göstermeye ve baskı altındaki müzakerelerde zayıf görünmekten kaçınmaya çalışırken, Tahran’dan ateşkes talepleriyle ilgili yapılan açıklamalar daha sert bir ton aldı; Hatta İran, Mısır'daki Süveyş Kanalı'nda olduğu gibi, Hürmüz Boğazı'ndan geçen yük gemilerinden ücret tahsil etmesini öngören yeni bir geçiş sisteminden güçlü bir şekilde bahsetmeye başladı.

İran rejimi, iç politikada itidalli davranmaya ve baskı altındaki müzakerelerde zayıf görünmekten kaçınmaya çalışırken, Tahran'dan ateşkes talepleriyle ilgili yapılan açıklamalar daha sert bir ton kazandı. Hatta İran, Hürmüz Boğazı'ndan geçiş için yeni bir sistemden söz etmeye başladı. Bu sistemde Tahran, Mısır'daki Süveyş Kanalı'nda olduğu gibi yük gemilerinden geçiş ücreti tahsil edecek.

vfv
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Amerikalılarla herhangi bir temas kurduğunu yalanladı (AFP)

Nadimi’ye göre ABD'nin tutumu, retorik düzeyde olmasa da taktiksel olarak daha esnek hale geldi. Trump ve ekibinin bazı üyelerinin önceki mesajları, esasen rejimi felç etmek, koşulsuz teslimiyet veya İran ordusunu ve kalan lider kadrosunu yok etmek gibi sert bir dil ile nükleer silah edinimini engellemeye ve füze kapasitesini zayıflatmaya odaklanan daha belirgin bir üslup arasında gidip geliyordu. Oysa şu anda tanık olduğumuz şey, anlık katı tutumdan, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını, saldırıların durdurulmasını ve bir sonraki tırmanma aşamasının dondurulmasını hedefleyen zorlayıcı bir müzakere sürecine doğru bir dönüş gibi görünüyor; ardından da daha geniş bir anlaşmaya varılma olasılığı test ediliyor. Bu da her zaman açıkça kabul edilmese de pratik bir dönüşüm.

İran tarafında ise rejimin temel altyapısına yönelik saldırıların durdurulması ya da önemli ölçüde azaltılması, teslimiyet gibi algılanabilecek şartlardan kaçınılması, füze sistemi ve zorlayıcı caydırıcılığın mümkün olduğunca korunması, müzakerelerin rejimi derhal değiştirmenin bir yolu haline gelmesinin önlenmesi şeklindeki temel şartlar açık görünüyor. Gözlemciler, Tahran'ın herhangi bir anlaşmada, alenen aşağılanmış bir konumdan müzakere etmeyeceğini kabul etmesini istediğinin de neredeyse kesin olduğunu düşünüyor. Bu nedenle, İran'ın çelişkili mesajları önemlidir ve bunlar görünürde bir inkâr, içsel olarak ise bir test niteliğinde.

İran'da kimse yetkiye sahip değil

Birkaç gün önce ABD merkezli haber sitesi Axios da yer alan habere göre Mısır, Türkiye ve Pakistan pazar günü ABD ile İran arasında mesajlar iletti. Trump’ın ekibi ile İran Meclis Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf arasında bir telefon görüşmesi ayarlamaya çalıştılar. Bilgili bir kaynağa göre bu görüşme gerçekleşirse, yüz yüze bir toplantı yapılıp yapılmayacağı belirlenecek. Ayrıca Mısır Dışişleri Bakanlığı tarafından pazar günü yapılan açıklamaya göre Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati'nin ABD'nin Özel Temsilci Steve Witkoff, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Pakistan, Türkiye ve Katar'daki muhataplarıyla telefon görüşmesi yaptığını duyurdu. Açıklamada, Abdulati'nin ‘savaşın daha geniş çaplı etkilerini sınırlandırmanın ve yayılmasını önlemenin’ önemini vurguladığı belirtildi.

Bölge ülkelerinin savaşı yatıştırmak için yürüttüğü yoğun diplomatik çabalara rağmen, İran’daki iç bölünmüşlük, İran tarafında bu müzakerelere anlam kazandıracak güce sahip bir kişinin varlığını tahmin etmeyi zorlaştırıyor. ABD gazetesi The Wall Street Journal’da (WSJ) yer alan habere göre bölgedeki arabulucular geçtiğimiz hafta İran'da müzakere edebilecekleri bir muhatap bulmakta zorlandılar. O haftanın başlarında İsrail, Batı ile iletişim kurabilecek potansiyel bir ortak olarak görülen İran Ulusal Güvenlik Teşkilatı Başkanı Ali Laricani'yi suikastla öldürdü. WSJ’ye göre Mısır istihbarat yetkilileri, İran rejimini koruyan ve ülkedeki en güçlü güvenlik ve siyasi yapı olarak kabul edilen yarı askeri güç olan İran İslam Devrim Muhafızları ile bir iletişim kanalı açmayı başardı ve ateşkes anlaşmasına varılması için gerekli güveni oluşturmak amacıyla beş günlük bir ateşkes önerisi sundu.

Bununla birlikte, gözlemciler bu savaşın çözüme kavuşturulmasına yönelik müzakerelerden pek umutlu değil. Savaşın sona yaklaştığını düşünmediğini belirten Nadimi de “Aksine, her iki tarafın da sahadaki baskıyı, çok fazla taviz vermeden siyasi kazanımlara dönüştürebileceklerini test ettiklerini düşünüyorum” değerlendirmesinde bulundu.

Saldırıların durdurulmasının, Washington’ın askeri baskının sınırlı bir anlaşmaya varmak için yeterli bir etki yaratıp yaratmadığını test etme isteğini gösterdiğini ifade eden Nadimi’ye göre Tahran’ın çelişkili mesajları, rejimin savaş baskısı altında müzakereci bir görünüm sergilemekten kaçınmaya çalıştığını güçlü bir şekilde ima ediyor. Bu da görüşmeler gerçek olsa bile, bunların kırılgan ve inkâr edilebilir olduğu anlamına geliyor. Askerî açıdan bu durum genellikle kısa vadede ya Hürmüz Boğazı ve hayati altyapıya odaklanan kısa süreli bir gerilimin azaltılması ve ardından daha kapsamlı görüşmelerin başlaması ya da iletişimin kopması ve ardından saldırıların yeniden başlaması şeklindeki iki yoldan birine işaret ediyor. Her iki taraf da ateşkesin başarısız olduğu sonucuna varacağı için, bu saldırılar belki de öncekinden daha da şiddetli hale olarak geri dönebilir. Dolayısıyla bir yandan İran’ın Körfez'deki dayatmacı nüfuzunu sürdürmeye çalışması diğer yandan ABD’nin başlıca şart olarak seyrüsefer özgürlüğünün yeniden sağlanmasında ısrar etmesi halinde gerilimin kısmi ve istikrarsız bir şekilde azalması ve yeniden başlaması riskinin yüksek olması kısa vadede en olası senaryo olabilir.