Güney Afrika neden ve nasıl Gazze'nin en önemli savunucusu konumuna geldi?

Güney Afrika'dan Gazze'ye verilen desteğin geçmişi Nelson Mandela'ya kadar uzanıyor

Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
TT

Güney Afrika neden ve nasıl Gazze'nin en önemli savunucusu konumuna geldi?

Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)
Gazze'ye yönelik saldırıların ardından Güney Afrika'daki 60'dan fazla siyasi partinin lideri Filistin bayraklarıyla sokağa çıkmıştı (Reuters)

Barış Kaygusuz 

2024'ün ilk ayı sona ererken tüm dünyada en çok konuşulan görüntülerden biri Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa'ya aitti.

Ülkesinin Uluslararası Adalet Divanı'nda İsrail'e karşı açtığı soykırım davasını kalabalık bir grupla birlikte takip eden Ramaphosa, çevresindekilerin tebriklerini kabul etmiş ve Filistin sloganları atan Güney Afrika heyetini selamlamıştı.

Can kaybı sayısının 25 binleri aştığı Gazze'ye dünyanın bir kısmının sırtını döndüğü, geri kalanlarınsa kağıt üzerinde destek sunduğu bir ortamda en güçlü itiraz seslerinin Güney Afrika'dan gelmesi birçok kişi tarafından ilginç bulunabilir.

Zira Akdeniz kıyısında ablukaya alınmış iki milyon nüfuslu bu kentin, Afrika'nın en güneyine mesafesi 6 bin kilometreden fazla.

Ancak Güney Afrika'yla Gazze arasındaki mesafeyi kapatan şey 60 milyon nüfuslu ülkenin kanlı geçmişinde yatıyor: Apartheid rejimi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 1998 tarihli kararında apartheid'i şöyle tanımlıyor:

Bir ırksal grubun diğerine kurumsallaşmış bir rejim içinde hakimiyet ve sistematik baskı kurmak ve rejimin devamını sağlamak için yaptığı insanlık dışı eylemler bütünü.

Güney Afrika'nın resmi dili Afrikaanca'daysa siyasi literatüre geçmiş bu kavramın basit bir sözlük anlamı var: Ayrım.

Kavram temel olarak 1948-1991'de Güney Afrika'da hakim olan beyazların üstünlüğüne dayalı rejimi tanımlamak için kullanılıyor. 

Rejimin hakim olduğu yıllar boyunca ülkedeki beyazlar ve siyahların hayatları sosyal, politik ve ekonomik olarak keskin bir şekilde ayrılmış, ikinci sınıf insan kabul edilen siyahların nerelerde yaşayabileceği dahi rejim tarafından belirlenmişti.

Birçok tarihçinin Nazilerden esinlenerek kurulduğunu belirttiği apartheid rejiminin tüm dünyadaki en önemli destekçisiyse İsrail'di.

İsrail-Güney Afrika'nın ırkçı ortaklığı

Her ikisi de 1948'te kurulduktan sonra, Güney Afrika'daki apartheid rejimiyle İsrail devleti 1960'larda siyasi ve askeri ittifak geliştirmiş, bu ittifak İsrail'in 1967'de Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri'ni işgalinin ardından derinleşmişti.

1970'lerdeyse iyice yakınlaşan iki ülke arasındaki ittifakın mimarı o dönem Savunma Bakanı olarak görev yapan Şimon Peres oldu. 

Tüm dünyada rejimin ırkçı uygulamalarına yönelik tepkilerin arttığı bir dönemde kameralar önünde apartheid rejimini eleştiren Peres, perde arkasındaysa Güney Afrika rejiminin uluslararası itibarı için çalışıyordu. Öyle ki 1974'te iki ülke "Siyasi ve Psikolojik Savaş Ortak Sekreterliği" adı altında bir mekanizma dahi kurdu.

Peres'in öncülüğünde varılan anlaşmaya göre İsrail, Güney Afrika'nın uluslararası itibarını parlatmak için adımlar atacak, karşılığındaysa apartheid rejiminden 100 milyon dolar alacaktı.

Aynı yıllarda yine Şimon Peres'in öncülüğünde atılan adımlar iki ülkenin nükleer silah geliştirme konusunda işbirliğine gitmesine kadar uzandı.

II. Dünya Savaşı sırasında Britanya güçleri tarafından Nazi yanlısı faaliyetleri nedeniyle tutuklanan Güney Afrika Başbakanı John Vorster'ın 1976'da yaptığı İsrail ziyaretinde ayağına kırmızı halı serilmesi de, apartheid rejimine İsrail'de verilen desteğin boyutunu gösteren çarpıcı örneklerden biri olarak tarihe geçti.

Nelson Mandela, Güney Afrika Devlet Başkanlığı'nı bıraktıktan kısa bir süre sonra Gazze'yi ziyaret etmişti (AFP)
Nelson Mandela, Güney Afrika Devlet Başkanlığı'nı bıraktıktan kısa bir süre sonra Gazze'yi ziyaret etmişti (AFP)

İki rejim, siyahlara ve Filistinlilere yönelik ırkçı uygulamalarına el ele devam ederken, denklemin diğer tarafındaki ezilenler de birbiriyle yakınlaştı. 

Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü ve Nelson Mandela'nın öncülük ettiği Afrika Ulusal Kongresi'nin hakim rejimlere yönelik mücadelesi bu tarihsel bağlamda ortaklaştı.

Mandela, 1990'da cezaevinden salıverilmesinden kısa bir süre sonra, "Güney Afrika halkı, İsrail devletinin apartheid rejimine verdiği desteği asla unutmayacak" açıklamasını yapacak, 1997'de apartheid sonrası Güney Afrika'yı yönettiği dönemdeyse şu sözlerle Filistin davasını selamlayacaktı:

Filistinliler özgür olmadan bizim özgürlüğümüzün eksik olduğunu çok iyi biliyoruz.

Sivil toplum da ayakta

Güney Afrika'da apartheid rejiminin yıkılmasından 33, Mandela'nın ölümünden 11 yıl sonra dahi Mandela'nın bu sözlerinin ülkedeki karşılığını görmek mümkün.

Zira Güney Afrika hükümeti Lahey'de Filistinlilerin yaşam hakkını savunup tüm dünyaya öncülük ederken, sivil toplum kuruluşları da Filistin'e destek için önemli faaliyetlerde bulunuyor.

Bu kurumların en önemlilerinden biri de "Apartheid İsrail'e karşı birlikte!" sloganıyla çalışmalar yürüten Filistin Dayanışma İttifakı (PSA) isimli grup.

İsrail devletini "apartheid rejimi" olarak tanımlayan örgüt, Güney Afrika'da her yıl dayanışma geceleri, yürüyüşler, eğitimler ve bağış organizasyonları düzenliyor.

2023'te buna "İsrail Apartheid Haftası" isimli kampanyayı da ekleyen PSA, Filistin'de kurumsallaşan ırkçılık konusunda farkındalık yaratmayı ve İsrail devletine karşı uzun soluklu bir mücadeleyi örgütlemeyi hedefliyor.

PSA'nın internet sitesinde yer alan şu ifadeler de grubun Filistin'e verdiği desteğin iç yüzünü açıklar nitelikte:

İsrail'de apartheid devletinin suçları, Güney Afrika'da apartheid rejimin altında yaşayan ve onun mirasıyla mücadele eden bizler için tanıdık. Bizim mücadelemiz onların mücadelesidir.

İsrail bir apartheid devleti mi?

Aralarında İnsan Hakları Gözlemevi (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü'nün de bulunduğu birçok uluslararası kuruluşa göre bu sorunun yanıtı evet.

Tıpkı Güney Afrika'daki apartheid rejimi gibi İsrail de vatandaşlarını etnik gruplara göre ayırıyor ve bu gruplardan bazılarına belli ayrıcalıklar tanıyor. 

Hatta Akdeniz'le Ürdün Nehri arasında İsrail'in kontrol ettiği bölgelerde fiili bir kast sistemi uygulandığını söylemek bile mümkün. 

Mandela, apartheid rejiminde 27 yıl tutulduğu cezaevi hücresini 1994'te yeniden ziyaret etmişti (Reuters)
Mandela, apartheid rejiminde 27 yıl tutulduğu cezaevi hücresini 1994'te yeniden ziyaret etmişti (Reuters)

Güney Afrika apartheid'inde sadece beyazların girebildiği bölgeler yaratılmasına ilişkin uygulama, İsrail'deyse Yahudi yerleşimleri olarak önümüze çıkıyor. Bugün İsrail'de bulunan 300'den fazla kırsal Yahudi kasabasında yaşayabilmek için "sosyal uygunluk standardını" karşılamanız gerekiyor.

HRW'nin konuyla ilgili raporunda bu standartların Arapları ve diğer Yahudi olmayan kişileri kasabalara sokmamak üzere tasarlandığı belirtiliyor.

İsrail'de şu anda Yahudilere bazı ayrıcalıklar tanıyan 50'den fazla yasa yürürlükte. Bu yasalar göçten, aile birleşimine ve arazi sahipliğine kadar günlük yaşamın içindeki birçok konuyu etkiliyor.

2010 tarihli HRW raporu, Filistinlilere yönelik kurumsallaşan ayrımcılığa şu ifadelerle dikkat çekiyor:

Filistinliler sadece ırkları, etnisiteleri ve ulusal kökenleri nedeniyle sistematik ayrımcılıkla karşılaşıyor. Onlar elektrikten, sudan, okullardan ve yollara erişimden mahrum bırakılırken, hemen yakınlarından Yahudi yerleşimciler devletin sağladığı tüm bu imkanlardan faydalanıyor. Yahudi yerleşimleri gelişirken, İsrail kontrolündeki Filistinliler çağın gerisinde yaşıyor. Bazen topraklarından ve evlerinden bile atılabiliyorlar.

İsrail, "apartheid" suçlamasına nasıl yaklaşıyor?

İsrail hükümeti karşı çıksa da İsrail kamuoyunda Filistinlilere yönelik bir apartheid rejimi uygulandığına ilişkin görüşler bir hayli yaygın.

Hatta İsrail hakkında apartheid benzetmesi yapan ilk isimlerden biri de devletin ilk başkanı David Ben-Gurion.

Ben-Gurion, 1967'deki savaşın ardından İsrail'in işgal ettiği bölgeleri kontrol etmeyi sürdürmesi halinde bir apartheid rejimine sürükleneceği konusunda uyarmıştı.

Eski İsrail liderlerinden Ehud Barak da daha önce yaptığı birkaç açıklamada, yıllardır işgal altında tutulan bölgelerdeki milyonlarca Filistinlinin oy kullanamamasını apartheid rejiminin bir işareti olarak tanımlamıştı.

7 Ekim'deki Hamas saldırıları öncesinde de İsrailli eski yetkililerin apartheid açıklamaları gündeme gelmişti.

Gazze'ye yönelik İsrail saldırılarında 27 binden fazla kişi öldü (Reuters)
Gazze'ye yönelik İsrail saldırılarında 27 binden fazla kişi öldü (Reuters)

Mossad'ın eski şeflerinden Tamir Pardo saldırılar öncesi yaptığı bir açıklamada, iki halkın iki farklı hukuk sistemiyle yargılandığına dikkat çekerek "Burada bir apartheid devleti var" ifadelerini kullanmıştı.

Benzer şekilde eski İsrail Başsavcısı Michael Ben-Yair ise 2022'de yaptığı açıklamada, "Büyük bir üzüntüyle söylüyorum ki, ülkem siyasi ve ahlaki olarak dibe batmış durumda ve bu bir apartheid rejimi" diye konuşmuştu.

İsrail devletiyse apartheid suçlamalarını "abes ve yanlış" olarak tanımlıyor ve bir anti-semitizm işareti olarak yorumluyor.

İsrail yanlısı sivil toplum kuruluşu İftira ve İnkârla Mücadele Birliği'ne göreyse, İsrail devletinin eylemleri ırkçı bir motivasyondan çok güvenlik kaygılarına dayanıyor ve bu nedenle apartheid olarak anılmaması gerekiyor.

İsrail için yapılan apartheid yakıştırmasına itiraz edenlerin bir diğer argümanıysa, Filistinlilerin vatandaş olmamasına ve uluslararası olarak kabul edilen İsrail topraklarında yaşamamasına dayanıyor.

Tüm bunlara rağmen Başbakan Binyamin Netanyahu'nun 2019'da yaptığı bir konuşmada kullandığı ifadeler İsrail rejiminin kurumsallaşmış ayrımcılığını kanıtlar nitelikte:

İsrail tüm vatandaşlarının değil, sadece Yahudilerin ulus devletidir.

Independent Türkçe



ABD ve Ekvador, uyuşturucu kampı diye çiftliği bombalamış

Köylülere göre uyuşturucu kampına operasyon görüntüsü diye servis edilen video ve fotoğraflar gerçeği yansıtmıyor (Reuters)
Köylülere göre uyuşturucu kampına operasyon görüntüsü diye servis edilen video ve fotoğraflar gerçeği yansıtmıyor (Reuters)
TT

ABD ve Ekvador, uyuşturucu kampı diye çiftliği bombalamış

Köylülere göre uyuşturucu kampına operasyon görüntüsü diye servis edilen video ve fotoğraflar gerçeği yansıtmıyor (Reuters)
Köylülere göre uyuşturucu kampına operasyon görüntüsü diye servis edilen video ve fotoğraflar gerçeği yansıtmıyor (Reuters)

ABD ve Ekvador'un ortak operasyonla vurduğunu duyurduğu uyuşturucu karteline ait kampın aslında bir süt çiftliği olduğu ileri sürülüyor.

New York Times, bölgeyi ziyaret ederek gerçekleştirdiği kapsamlı incelemede, olayın resmi kaynaklardan yapılan açıklamalarla çeliştiğini yazıyor.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, mart başında paylaştığı videoyla ABD ordusunun artık "karada da narkoteröristleri vurduğunu" duyurmuştu. Pentagon da saldırının Ekvador'un talebiyle gerçekleştirilen "hedefli bir operasyon" olduğunu açıklamıştı.

Ekvador'un kuzeyindeki San Martin köyünde yaşayanlarsa olayın resmi açıklamalardan çok farklı geliştiğini savunuyor.

Görgü tanıklarına göre 3 Mart'ta Ekvador askerleri helikopterle bölgeye inerek işçileri sorgulayıp bazılarına işkence etti. Daha sonra da askerler, çiftlik olduğu öne sürülen yapıyı ateşe vermiş.

Köylülere göre 6 Mart'ta helikopterler geri dönerek halihazırda yanmış alanı bombaladı ve bunu "operasyon görüntüsü" diye servis etti.

Çiftliğin sahibi Miguel, ABD ve Ekvador'un açıkladığı gibi bölgenin Kolombiyalı uyuşturucu kartelleri tarafından kamp olarak kullanılmadığını savunuyor.  

Yetkililer, operasyonun Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri'nden (FARC) ayrılan militanların kurduğu, Kolombiya-Ekvador sınırında faaliyet gösteren Comandos de la Frontera'ya karşı düzenlendiğini öne sürmüştü.  

Yaklaşık 140 hektarlık çiftliği 6 yıl önce 9 bin dolara satın aldığını söyleyen Miguel, süt ve et ticareti için 50'den fazla büyükbaş hayvan yetiştirdiğini belirtiyor.

Soyadının gizli tutulmasını isteyen 32 yaşındaki çiftçi, bombardıman sonucu çiftliğinin harabeye döndüğünü ve hayvanlarının çoğunun öldüğünü söylüyor.

Ekvador'daki çeşitli örgütlerin oluşturduğu İnsan Hakları İttifakı, ordunun sivillere saldırdığını savunarak ülke yetkililerine Birleşmiş Milletler'e 13 sayfalık şikayet dilekçesi sundu.

İnsan hakları avukatı Maria Espinosa, "Olayları doğrulamak için gelen tek bir kamu görevlisi bile yok" diyor.

Köylüler, saldırının bölgede günler süren bir askeri operasyonun parçası olduğunu da iddia ediyor. Görgü tanıklarına göre çiftliğin yakınındaki iki ev daha yakıldı ve bunlardan biri daha sonra bombalandı.

San Martin köyü yetkililerinden Vincente Garrido, çiftliğin militanlar veya uyuşturucu kaçakçıları tarafından kullanılmadığını öne sürerek, "Tek istediğimiz gerçeğin ortaya çıkması" diyor.

Independent Türkçe, New York Times, ABC News


İsrail, Batı Şeria’da yerleşimci şiddetine göz yumuyor: Bu organize bir faaliyet

Radikal sağcı yerleşimcilerin saldırıları nedeniyle birçok Filistinli evlerini terk etmek zorunda kalıyor (AFP)
Radikal sağcı yerleşimcilerin saldırıları nedeniyle birçok Filistinli evlerini terk etmek zorunda kalıyor (AFP)
TT

İsrail, Batı Şeria’da yerleşimci şiddetine göz yumuyor: Bu organize bir faaliyet

Radikal sağcı yerleşimcilerin saldırıları nedeniyle birçok Filistinli evlerini terk etmek zorunda kalıyor (AFP)
Radikal sağcı yerleşimcilerin saldırıları nedeniyle birçok Filistinli evlerini terk etmek zorunda kalıyor (AFP)

İsrail, 2020’den beri Batı Şeria'da sivillerin öldürülmesiyle ilgili neredeyse hiçbir hukuki süreç yürütmedi.

Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, işgal altındaki Batı Şeria’da İsrailli askerler ve yerleşimciler, 2020’den bu yana en az dörtte biri çocuk yaklaşık 1100 Filistinli sivili öldürdü.

Guardian’ın analizinde, bu ölümlerin neredeyse hiçbiriyle ilgili dava açılmadığına dikkat çekiliyor.

Batı Şeria’daki can kayıplarının çoğundan İsrail güvenlik güçleri sorumlu olmakla birlikte, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın Aksa Tufanı saldırısıyla başlayan Gazze savaşının ardından Yahudi yerleşimcilerin başlattığı şiddet olaylarının sayısı da arttı.

Radikal sağcı yerleşimciler tarafından işlenen cinayetler, cinsel saldırılar, kundaklamalar, hırsızlıklar ve diğer suçlar, kameraya yakalanan olaylar da dahil neredeyse tamamen cezasız kaldı.

İsrailli hak örgütü Yesh Din'e göre, 2020 ila 2025’te Batı Şeria'daki yerleşimci şiddetine ilişkin polis soruşturmalarının yüzde 96'sından fazlası iddianame düzenlenmeden sonlandırıldı.

Eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Guardian’a gönderdiği yazılı açıklamada, radikal sağcı yerleşimcilerin artan şiddetine dikkat çekmek için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) müdahalede bulunma çağrısı yaptığını bildiriyor.

UCM’den, Filistinli sivillere yönelik şiddet olaylarına karışanlar hakkında yaptırım tedbirleri alınmasını ve tutuklama emri çıkarılmasını talep ettiğini söylüyor.

Olmert, Yahudi yerleşimcilerin devletteki bazı çevrelerce desteklendiğine dikkat çekerek, Filistinlilere yönelik pogromları II. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da Yahudilere yapılan zulme benzetiyor.

Yesh Din’in verilerine göre 2020-2024’te Filistinliler, Batı Şeria'da İsrailli askerlerin neden olduğu zararlara ilişkin 1746 şikayette bulundu, bunların 600'den fazlası cinayetlerle ilgiliydi. Bu şikayetlerin yüzde 1'inden azıyla ilgili iddianame hazırlandı.

Aralarında Mossad, Şin ve İsrail Savunma Kuvvetleri’nde (IDF) görev yapmış eski komutan ve direktörlerin de bulunduğu İsrail’in Güvenliği için Komutanlar (CIS) grubu da Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’e saldırılara karşı harekete geçmesi için açık mektup gönderdi:

Artık sadece birkaç kanun kaçkını holigandan söz etmiyoruz. Bu, bazen üniforma giyen kişilerin de dahil olduğu, masum insanlara ateş açan, sivillerin mülklerini ve evlerini yakan organize bir faaliyet.

Zamir de geçen haftaki açıklamasında artan şiddet olaylarına dikkat çekerek Yahudi yerleşimcilere karşı önlem alınmasını talep etmişti.

Independent Türkçe, Guardian, Jerusalem Post


İran ateşkes şartlarını açıkladı: Türkiye, Mısır ve Pakistan çalışmaları hızlandırdı

Tahran'ın merkezindeki Valiasr Meydanı'nda İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in resmi bulunan bir reklam panosu, 2 Mart 2026 (AFP)
Tahran'ın merkezindeki Valiasr Meydanı'nda İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in resmi bulunan bir reklam panosu, 2 Mart 2026 (AFP)
TT

İran ateşkes şartlarını açıkladı: Türkiye, Mısır ve Pakistan çalışmaları hızlandırdı

Tahran'ın merkezindeki Valiasr Meydanı'nda İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in resmi bulunan bir reklam panosu, 2 Mart 2026 (AFP)
Tahran'ın merkezindeki Valiasr Meydanı'nda İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in resmi bulunan bir reklam panosu, 2 Mart 2026 (AFP)

ABD ve İran ateşkes görüşmeleri hakkında çelişkili açıklamalar yaparken, Tahran'ın savaşı durdurmak için Washington'a taleplerini ilettiği aktarılıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan kaynaklara göre Tahran yönetimi, savaşın tekrar başlamayacağına ve İsrail'in Lübnan'daki Hizbullah'a yönelik saldırılarını sonlandıracağına dair garantiler istiyor.

ABD'nin İran'a yönelik tüm yaptırımları kaldırması ve herhangi bir kısıtlama olmaksızın Tahran'ın füze programını sürdürmesine izin vermesi talep ediliyor.  

Bunlara ek olarak Körfez ülkelerindeki tüm Amerikan üslerinin kapatılması ve İran'a yönelik saldırılar nedeniyle Tahran yönetimine tazminat ödenmesi gibi şartlar da var.

Kimliğinin açıklanmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, taleplerin gerçekçilikten uzak olduğunu belirtiyor.

Arap ve ABD'li yetkililer, bu şartlarda ısrar edilmesinin Tahran'la anlaşmaya varılmasını zorlaştıracağını söylüyor. Kaynaklar, ABD ve İran arasında doğrudan temas bulunmadığını da ekliyor.

Donald Trump yönetiminin İran'a gönderdiği 15 maddelik plandaysa İsfahan, Natanz ve Fordo'daki ana nükleer santrallerin kapatılması ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin sonlandırılması isteniyor.

Ayrıca balistik füze faaliyetlerinin durdurulması ve İran'ın Ortadoğu'daki Şii örgütlere desteği kesip, Hürmüz Boğazı'nı tekrar açması talep ediliyor.

Bunun karşılığında İran'a nükleer yaptırımların kaldırılacağı ve ABD'nin sivil nükleer program için Tahran'a destek vereceği aktarılıyor.

WSJ'nin aktardığına göre bu şartlar, 28 Şubat'ta savaş başlamadan önce Washington'ın ilettiği taleplerle büyük ölçüde aynı.

Türkiye, Mısır ve Pakistan'dan arabulucuların, 48 saat içinde ABD'li ve İranlı yetkililer arasında bir görüşme düzenlenmesi için çalışmalarını hızlandırdığı da yazılıyor.

Diğer yandan Körfez ülkelerinin anlaşma senaryolarına şüpheyle yaklaştığı aktarılıyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin, "İran tehdit oluşturmayacak kadar zayıflayana dek savaşı sürdürmesi için Trump'a baskı yaptığı" savunuluyor.

Trump, ikili görüşmelerin verimli geçtiğini öne sürmesine rağmen İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ABD'yle herhangi bir müzakere yapılmadığını savundu.

BBC'nin görüştüğü İranlılar da ateşkes ihtimali hakkında kafa karışıklığı yaşadıklarını söylüyor.

Kimliğinin gizli tutulması için adı Kiana olarak değiştirilen 20 yaşındaki Tahranlı şunları söylüyor:

Ne hissedeceğimi bilmiyorum. Savaş biterse patlama sesleri kesilecek ve durum düzelecek ama geriye biz ve çok zayıf bir rejim kalacak. Bence rejim daha da fazla şiddet kullanacak.

ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı'na (Hrana) göre, İran riyalinin ABD doları karşısında çakılmasıyla aralık ayında patlak veren eylemlerde 226'sı çocuk en az 7 bin kişi yaşamını yitirdi.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, BBC, Press TV