Devlet dışı aktörler ve işlevsel rolün sonu

Bu aktörler rejimlerin meşruiyetini tanımayı reddediyor ve kendilerini bir ‘alternatif’ olarak sunuyorlar

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault
TT

Devlet dışı aktörler ve işlevsel rolün sonu

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault

Makram Rabah

Onlarca ve yüzlerce yıl boyunca siyaset ve uluslararası ilişkiler sahasında çeşitli terimler, kavramlar ve kurumlar icat edildi. Amaç, hedeflenen veya gereken çalışmayı ekonomik, toplumsal ya da siyasi olarak geliştirmekti. Zamanla bu terimlerin ve kavramların rolü ve işlevi değiştirildi, hatta bazıları çarpıtıldı ve dil, biçim ve içerikle üzerine kazındığı ana fikrin tam tersi haline geldi.  

Son on yıllarda devlet dışı aktörlerin (non-state actors) yanı sıra öne çıkan bir terimle sivil toplum kuruluşları (non-governmental organizations) ortaya çıktı ve doğrudan bir eylem iken toplumda etkin ve dönüştürücü bir rol haline geldi. Kabul görmüş sivil toplum kuruluşları (STK), özellikle Arap dünyasındaki toplumlarımızda yoğun bir şekilde varlık gösteriyor. İlkesel bakımdan bu kuruluşlar; resmî devlet kurumlarının iyi yönetimin merkezinde yer alan teknik meseleler üzerinde çalışmak için gerekli tecrübeden ve enerjiden yoksun olduğuna dair bir öneri olarak geliyor.

Devlet dışı aktörlerin ise resmî tanımı ile gerçek rolü arasında ciddi bir farklılık var. Bilimsel tanımına göre bu aktörler, ülkelerin sınırlarını aşan uluslararası yapılardır ve (zenginliği ve siyasi etkisi dolayısıyla) ‘Vestfalya devletinin’ geleneksel rolünü kontrol edebilirler.

Bu aktörlerin belki de en büyük etkisi, içinden geçtiği toplumları büyük zorluklarla karşı karşıya bırakan dar siyasi, dinî ve mezhepçi ideolojileri desteklerken ordu ve şiddet gibi hükümet dışı ya da barışçıl olmayan yollar benimseyen yapılar üzerinde olmuştur. Özel olarak Arap dünyasının ve genel olarak Ortadoğu’nun yaşadığı tecrübe bunun bir örneğidir. Nitekim bölge, 1979’da İran’da Humeyni Devrimi yapıldığından beri on yıllardır sıra dışı bir zorluk yaşıyor. Zira İran, bölgeye ve dünya çapında pek çok ülkeye yayılan ve kendisine bağlı olan bir milisler ağı oluşturdu. Bu milisler, 2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgalinden sonra olduğu gibi diğer ülkelerin egemenliğini gasp edebiliyor. Irak’ın işgaliyle birlikte Tahran’dan Akdeniz’e uzanan ‘Şii Hilali’ adlı şey de ortaya atıldı. İran Devrim Muhafızları önderliğindeki projede, bu eksenin en önemli unsuru olarak görülen etkin ve şiddet yanlısı bir ana odak var: Hizbullah.

Meşruiyet arayışı

Şiddet yanlısı aktörlerin rolü, Soğuk Savaş stratejisinin bir parçası olarak ortaya çıktı. Bu, Sovyetler Birliği’nin devrimi ihraç etme ve küresel kapitalist sisteme karşı ezilmiş hakları destekleme gerekçesiyle benimsediği bir adımdı. O on yıllar boyunca Sovyetler Birliği, ülkelerindeki mevcut rejimlerin meşruiyetine karşı çıkan birçok grubu finanse etti. Bu gruplar ve örgütler, isyan ve militarizm yoluyla ortaya çıktı ve teorik olarak halk demokrasisine geçiş başlığı altında ‘Arap ve Uluslararası Kurtuluş Hareketi’ olarak adlandırılan oluşuma öncülük etti. Bu süreç, çeşitli sebeplerden ötürü başarısız oldu. Ama en önemli sebep, Doğu Bloku’nun dünyadaki birçok baskıcı rejimle ittifak kurmasıydı.

İran’ın şiddet yanlısı aktörler oluşturma modeli, bu aktörlerin modern çağdaki olumsuz anlamının en etkili örneği olmaya devam ediyor

Yukarıda belirtilen örnekte aktörler, Sovyet Marksist düşüncenin yayılmasının ileri temelleri olan komünist ve Marksist partilerin ötesine geçmektedir. Bu, birçok Arap komünist partiyi merkeze, yani Moskova’ya dost diktatör rejimlere ‘vergi ödemeye’ mecbur bıraktı. Bu ‘vergi ödeme’ durumunun en iyi örneği, ‘Arap’ milliyetçisi Mısırlı diktatör Cemal Abdunnasır’ın ve Baas’çı Hafız Esed’in Mısır’da ve Suriye’deki komünistleri bastırmasıdır.

Bu aktörlerin ya da Arap ve Uluslararası Kurtuluş Hareketi’nin odak düşüncesi, mevcut rejimlerin meşruiyetini tanımayı reddederek, kendilerini doğal ve popüler bir ‘alternatif’ olarak sunmaktır. Bu hareketler, 1968 yılında Batı Avrupa’daki öğrenci hareketlerinden başlayarak yeni solun ortaya çıkışıyla aynı zamana denk geldi. Bu öğrenci hareketleri, filozof Karl Marks ve siyasetçi Vladimir Lenin’in ‘sembollerinin’ yerine, Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara, Kongo Başbakanı Patrice Lumumba ve soyut bir kavram olarak otoritenin meşruiyetinden şüpheli genç nesillere hitap eden diğerlerinin görüntülerini benimsedi.

Cemal Abdunnasır’ın 1967 Savaşı’ndaki hezimeti ve Filistin’in geleneksel ordular ve Arap rejimler aracılığıyla kurtarılması seçeneğinin reddedilmesi, Filistin devriminin yükselişinin yolunu açtı. Ardından bu toprakların kurtuluşu için silahlı mücadeleyi bir yol olarak benimseyen Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), aktör haline geldi ve böylece Cemal Abdunnasır’ın Filistin davası üzerindeki hegemonyasını ve tekelini kırdı. FKÖ ve Yaser Arafat, davalarının Araplar tarafından tanınmasını sağladıktan sonra, Filistin halkının haklarının uluslararası düzeyde tanınması için de çabalarını sürdürdü. Yaser Arafat, barışa ve Oslo Anlaşması’na güvenmek gibi zorlu bir tercih yaptı ve tam bir Filistin devletine doğru atılmış ilk adımla FKÖ’nün rolü aktörlükten otorite saflarına taşındı.  

İran versiyonunda aktörler

İran’ın şiddet yanlısı aktörler oluşturma modeli, modern çağda bu aktörlerin olumsuz anlamının en etkili örneği olmaya devam ediyor. Lübnan İç Savaşı’nın (1975-1990) ortalarında meydana çıkan ‘basit’ Şii milislerken İran Devrim Muhafızları ve Veliyy-i Fakih projesinde ‘mızrağın ucu’ olmayı başaran Hizbullah’ın ortaya çıkışı özellikle önemli.

Daha sonra ‘Hizbullah’ adıyla anılacak olan örgütün kuruluş fikri, İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesinden sonra Şii ‘direnişçilerden’ oluşan bir heyetin askerî destek talebiyle Tahran’ı ziyaret etmesiyle olgunlaştı. O gün İranlı yetkililer, onlara kuruluş fikrini önerdi. Bununla birlikte İmam Humeyni’nin Fransa’daki sürgün yerinden 1979 yılında dönüşünden ve devrimdeki komünist ortaklarına darbe yapışından önce, 1970’li yıllarda Lübnan’daki Şah karşıtı birkaç İranlı sürgün, İmam Musa Sadr’ın şahsiyeti ve FKÖ’nün etrafında bir siyasi ve askerî aktivist halkası oluşturdu. Bunlara entelektüel ve lojistik bir kucak sağlandı ve bu kucak daha sonra İran’a taşınarak, devlet dışı aktörler aracılığıyla ‘devrimi ihraç etme’ fikrini de beraber getirdi. Bunlar, Tahran’ı ziyaret eden heyetin hazırlanmasına katkı sağladı. Daha sonra İran Devrim Muhafızları’nın ilk dalgası Lübnan’ın Bika ilindeki Baalbek bölgesine ulaştı ve burada o genç Şiileri, Humeyni düşüncesi konusunda aşıladı ve eğitti. Humeyni düşüncesi, Lübnan Şii geleneğinde ‘alışılmışın dışında, sapkın’ bir düşünce olarak görülüyordu.

İlk aşamasında Hizbullah’ın siyasi literatürü, 1943 formülüyle kurulan Lübnan devletinin meşruiyetini tanımayı reddetti

Hizbullah’ın 1985’te bir kuruluş beyanıyla sahneye çıkışından önce Batılı hedeflere yönelik bir dizi intihar saldırısı gerçekleşti ve bunu Lübnan’daki Batılı rehinelerin kaçırılması izledi. Hizbullah’ın bu çıkışı, Maruni Hıristiyan formülüyle mevcut Lübnan rejiminin meşruiyetinin tamamen reddedilmesine odaklanıyor. Hizbullah’a göre bu formül, Batı ve İsrail kibrinin bir ortağıydı. Bu yüzden Hizbullah, ana söyleminde ve sokaklara yazdığı sloganlarında ‘Siyonist düşmanla ittifak kuran siyasi Marunilerin kökünü kazımak ve meşru bir İslam devleti kurmak’ için çalışacağını duyurdu. “Bu topraklar Siyonistlerin değil, Allah’ındır. Hâkimiyet Marunilerin değil, Hizbullah’ındır” sözü de sloganlardan biriydi.

rgtbnyjt6m
Fotoğraf: Sebastien Thibault

İlk aşamasında Hizbullah’ın siyasi literatürü, 1943 formülüyle kurulan Lübnan devletinin meşruiyetini, tanımayı reddetti. Daha sonra da gayri meşru ve adaletsiz bir sistemi yerleştirdiği gerekçesiyle 1990 Lübnan İç Savaşı’nı bitiren Taif Anlaşması’nın meşruiyetini kabul etmedi. O dönemde (merhum Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’e karşı Birinci Körfez Savaşı’ndaki iş birliğine karşılık kendisine memnuniyet ödülü olarak Lübnan’ın verildiği) Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed, Hizbullah’ı ehlileştirdi ve onu meclise katılmaya zorladı. Ancak Hizbullah daha sonra 13 Eylül 1993’te Beyaz Saray’da Filistin Yönetimi ile İsrail arasında ‘barış anlaşması’ imzalandığı sırada havalimanı yolu katliamını gerçekleştirdi. Öncesinde de havalimanı köprüsünde 9 üyesinin ölümüyle sonuçlanan bir protesto gösterisi düzenlemişti. Böylece asıl anlaşmazlığın Tahran ile Şam arasında olduğu ve bu anlaşmazlığın Beyrut’ta ‘dışa vurduğu’ anlaşıldı.

Devlet dışı aktörler ya da ‘işlevsel rol

İran-Suriye anlaşmazlığının Hizbullah üzerindeki etkisi çok büyük oldu. Beyrut Havalimanı köprüsünde dokuz kişinin ölümü de Hizbullah’ın hayatta kalmasında ve iki taraf açısından işlevsel bir role dönüşmesinde bir dönüm noktasıydı. Nitekim Hizbullah, İran Devrim Muhafızları’na bağlı devlet dışı bir aktörken, Tahran ile Şam arasında ortak bir askerî güce dönüştü. Tahran; bu askerî gücü Amerikalılarla müzakereler sırasında harekete geçirmek için eğitir, finanse eder ve askerî eylemleri yönetirken, Şam da Hizbullah’ı Golan ve Taberiye Gölü müzakereleri üzerinde etki sahibi olmak için İsraillilere karşı bir vurucu güç olarak kullanıyordu.

Suriye rejiminin onu Lübnan siyasetinin koridorlarına girmekten kesin bir şekilde alıkoyması sebebiyle Hizbullah, Lübnan’ın güneyindeki askerî operasyona odaklandı. Ardından Lübnan’daki kayırmacı sistemle ilişkilerini düzenledi ve Başbakan Refik Hariri yönetiminde Lübnanlı mezheplerin liderleri ve siyasi ve ekonomik sistem ile bir ilişkiler ağı kurdu. Hizbullah’ın iktidar koltuklarına uzaklığı ona, hırsızlıktan ve yolsuzluktan uzak olduğunu ve tek ve ‘kutsal’ görevinin bu toprakları Lübnan’ın güneyindeki İsrail işgalinden kurtarmak olduğunu iddia etmesi için bir fırsattı.

Geçtiğimiz on yıl boyunca Hizbullah; Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de İran yanlısı milislerin eğitilmesine ve yeteneklerinin geliştirilmesine yönelik bir kampanya yürütmeyi başardı

Hizbullah’ın 14 Şubat 2005’te Hariri’ye düzenlediği suikast, onun işlevsel rolüne ilişkin önceki denklemi bozdu ve ona ilk kez ‘Lübnanlı olma’ imkânı tanıdı. Bu, onun artık Lübnanlı olduğu anlamına gelmiyor. O, daha ziyade Esed rejiminin Lübnan’dan kovulmasının oluşturduğu boşluğu doldurmak için bir rol üstlendi. Hizbullah, 2005 yılında Bakanlar Kurulu’na dahil olunca ‘Lübnan’ın meşruiyetini reddeden’ rolü prensipte ortadan kalktı ve rejimin bir parçası haline geldi. Meclisteki temsilcilerin yanı sıra artık, siyasi kota masalarında oturan ve ana Hıristiyan müttefikleri Mişel Avn ile damadı Cibran Basil’in yaptığı anlaşmalardan yararlanan bakanları ve bürokratları da vardı.

Refik Hariri suikastı, 2006 yazında İsrail’e karşı cephenin açılışı, 7 Mayıs 2008’deki darbe operasyonu ve sonrasında Hizbullah’ın Suriye’de Beşşar Esed’in yanında savaşması, Hizbullah için ‘ezilenler safından’ ‘ezenler safına’ bariz bir geçişi temsil ediyordu. Sonra daha önceki olaylar ve İran’ın finansmanı, eğitimi ve bakımı sayesinde şiddet yanlısı aktörlerden biri olmaktan çıkıp, Eksenin stratejik danışmanına dönüştü. Savaşçıları da küresel danışmanlık şirketlerinin çalışanları gibi oldu; bir laptop, pratik ve teorik tecrübeler ve bir PowerPoint sunumu ile donanmış olarak ‘cihat yurduna’ gidiyorlar ve bu İran eksenine mensup etkili odakların savaş yeteneklerini geliştiriyorlardı.

Geçtiğimiz on yıl boyunca Hizbullah; Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’deki İran yanlısı milislerin ve Hamas ve İslami Cihad gibi en önemli Filistinli grupların eğitilmesine ve yeteneklerinin geliştirilmesine yönelik bir kampanya yürütmeyi başardı. İran inkâr etse de Aksa Tufanı operasyonu ve Hamas’ın bariz askerî gelişimi, Hizbullah’ın denetimi, planlaması ve eğitimi ile İran’ın gözetiminin bir özetidir.

Aslında Hizbullah ile onun Ortadoğu’ya yayılmış İran yanlısı gruplar arasındaki kardeşleri, devlet dışı aktörler sıfatını almaya layık değiller; sonuçta örgütsel ve dinî açıdan İran Devrim Muhafızları’nın ve Veliyy-i Fakih’in otoritesine tâbiler. Mensupları, İranlı olmasa da projeleri İran rejiminin iradesiyle tam olarak örtüşüyor.

Üstelik ‘devlet dışı’ olarak etiketlenen tüm bu gruplar, bulundukları ülkelerin kontrolünü tamamen ele geçirmiş durumda. Mesela Mişel Avn 2016 yılında cumhurbaşkanı seçilmeden önce Hizbullah, yıpranmış Lübnan devletinin gölgesindeki ‘devletçiğini’ korumak istiyordu. Ancak Lübnan yapısının çöküşü ve Hizbullah’ın 17 Ekim 2019 ayaklanmasını bastırması, onu bir devlet haline getirdi. Aynı durum, İranlı kısmıyla Haşd-i Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) için de geçerli. Artık Irak devletini kontrol eden Haşd-i Şabi’nin üyeleri, İran’a bağlılıklarını sürdürme karşılığında maaşlarını Bağdat hükümetinden alıyorlar. Yemen’de Husi Ensarullah hareketi ve Gazze Şeridi’nde Hamas hareketi için de aynı şeyi söyleyebiliriz; bu iki hareket darbe yoluyla iktidara geldi.

Ama bu güçler halen muhalefet saflarındaymış gibi hareket ediyor ve otoritenin sorumluluğunu taşımayı, en önemlisi de hesap verebilir olmayı reddediyor.

Hizbullah ve STK kültürü

Uluslararası toplumun ve İran politikasına ve hegemonyasına karşı çıkan pek çok muhalifin, Hizbullah’ı ve kardeşlerini devlet dışı aktörler olarak sınıflandırmaya devam etmesi, toplumlara karşı işlenen bir suç mesabesindedir. Lübnan örneğinde Hizbullah’ın silahlanmasını kabul etmek ve bunun Lübnan adına savunma ve direniş için meşru bir silah olarak kabul ettirilmesine izin vermek, korkunun ötesine geçiyor ve Arap ülkelerinin enkazı üzerinde gelse de siyasi kazançlar uğruna İran’la bir nevi normalleşme haline geliyor.

Batı, İran’ın milislerinin ‘aktörler’ olarak sınıflandırılmasında olumsuz bir rol oynadı ve onlara dolaylı olarak bir tür dokunulmazlık kazandırdı

Lübnan’da korkuya dayalı normalleşmeden belki de daha kötü olan şey, teorik olarak muhalif güçler arasında yer alan ve STK alanında uzun tecrübelere sahip bazı siyasi aktivistlerin, Hizbullah’a karşı durmaktan kaçınmak için gerekçeler arama ve bu milisleri (kendi analizlerine göre) mevcut siyasi ve ekonomik çöküşün tek nedeni olan mezhepçi yolsuzluk sisteminin dışında tutmaya devam etme yoluna başvurmalarıdır. Bu aktivistlerin bir kısmı, bir şekilde meclise girmeyi başardı. Ancak bu gerçeğe rağmen onlar da Hizbullah gibi bu sistemin bir parçası haline geldiklerini kabul etmek istemiyorlar.

Belki de bu insanların hatası, ‘çocukça’ inançları ya da bazı durumlarda Hizbullah’ın İran’dan bağımsız bir iradeye, belki anavatana dönme arzusuna sahip olduğu ve onu silahsızlandırıp devlete entegre etme düşüncesiyle suç ortaklığı yapmalarıdır. Ancak ironik bir şekilde Hizbullah, bu aktivistlerin çoğuna karşı bir sevgi ya da saygı beslemiyor. Aksine onları, büyükelçiliklerden ve uluslararası kuruluşlardan sağlanan fonlar karşılığında Batılı gündemleri uygulamakla suçluyor.

Aksa Tufanı savaşı ve onun ürettiği çılgın ölüm partisi, birçok anlayışı değiştirecek ve yok edecek. Bu bağlamda başta Hizbullah olmak üzere İran’a bağlı devlet dışı aktörlerin sözde anlatısı da bu aktörlerin Filistin’i kurtarma ve halkına destek olma çabasında açığa çıktı. Hal böyle olunca kendisine kucak açan yapılar ve özellikle de İran rejimi için doğrudan sonuçlar doğurmaksızın, yıkıcı eylemlerini sürdüremedi.

Bu bağlamda Batı, İran milislerinin ‘aktörler’ olarak sınıflandırılmasında olumsuz bir rol oynadı ve onlara dolaylı olarak bir tür hayali halk koruması verdi. Bu da onların iktidara gelmek için şiddet kullanmalarına ve Arap Doğusu ülkelerini cinayet ve yıkım platformlarına dönüştürmelerine imkân sağladı.

Batı’nın hatasına rağmen bu milislerin faturasını ödeyen ülkelerin halkları, her şeyi olduğu gibi adlandıracak ahlaki cesarete sahip olmalı, siyasi projeler sunmalı ve kendilerine ait hükümet sistemlerini korumalı. Böylece her şeyi kendi ismiyle adlandırabilir ve ‘işlevsel rolü’ sonlandırabilirler.  

Her şeyden önce cinayet ve şiddet eylemi, yalnızca şiddet doğurur. Barış ve istikrar ise insan onurunun gerçek teminatıdır.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.