Devlet dışı aktörler ve işlevsel rolün sonu

Bu aktörler rejimlerin meşruiyetini tanımayı reddediyor ve kendilerini bir ‘alternatif’ olarak sunuyorlar

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault
TT

Devlet dışı aktörler ve işlevsel rolün sonu

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault

Makram Rabah

Onlarca ve yüzlerce yıl boyunca siyaset ve uluslararası ilişkiler sahasında çeşitli terimler, kavramlar ve kurumlar icat edildi. Amaç, hedeflenen veya gereken çalışmayı ekonomik, toplumsal ya da siyasi olarak geliştirmekti. Zamanla bu terimlerin ve kavramların rolü ve işlevi değiştirildi, hatta bazıları çarpıtıldı ve dil, biçim ve içerikle üzerine kazındığı ana fikrin tam tersi haline geldi.  

Son on yıllarda devlet dışı aktörlerin (non-state actors) yanı sıra öne çıkan bir terimle sivil toplum kuruluşları (non-governmental organizations) ortaya çıktı ve doğrudan bir eylem iken toplumda etkin ve dönüştürücü bir rol haline geldi. Kabul görmüş sivil toplum kuruluşları (STK), özellikle Arap dünyasındaki toplumlarımızda yoğun bir şekilde varlık gösteriyor. İlkesel bakımdan bu kuruluşlar; resmî devlet kurumlarının iyi yönetimin merkezinde yer alan teknik meseleler üzerinde çalışmak için gerekli tecrübeden ve enerjiden yoksun olduğuna dair bir öneri olarak geliyor.

Devlet dışı aktörlerin ise resmî tanımı ile gerçek rolü arasında ciddi bir farklılık var. Bilimsel tanımına göre bu aktörler, ülkelerin sınırlarını aşan uluslararası yapılardır ve (zenginliği ve siyasi etkisi dolayısıyla) ‘Vestfalya devletinin’ geleneksel rolünü kontrol edebilirler.

Bu aktörlerin belki de en büyük etkisi, içinden geçtiği toplumları büyük zorluklarla karşı karşıya bırakan dar siyasi, dinî ve mezhepçi ideolojileri desteklerken ordu ve şiddet gibi hükümet dışı ya da barışçıl olmayan yollar benimseyen yapılar üzerinde olmuştur. Özel olarak Arap dünyasının ve genel olarak Ortadoğu’nun yaşadığı tecrübe bunun bir örneğidir. Nitekim bölge, 1979’da İran’da Humeyni Devrimi yapıldığından beri on yıllardır sıra dışı bir zorluk yaşıyor. Zira İran, bölgeye ve dünya çapında pek çok ülkeye yayılan ve kendisine bağlı olan bir milisler ağı oluşturdu. Bu milisler, 2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgalinden sonra olduğu gibi diğer ülkelerin egemenliğini gasp edebiliyor. Irak’ın işgaliyle birlikte Tahran’dan Akdeniz’e uzanan ‘Şii Hilali’ adlı şey de ortaya atıldı. İran Devrim Muhafızları önderliğindeki projede, bu eksenin en önemli unsuru olarak görülen etkin ve şiddet yanlısı bir ana odak var: Hizbullah.

Meşruiyet arayışı

Şiddet yanlısı aktörlerin rolü, Soğuk Savaş stratejisinin bir parçası olarak ortaya çıktı. Bu, Sovyetler Birliği’nin devrimi ihraç etme ve küresel kapitalist sisteme karşı ezilmiş hakları destekleme gerekçesiyle benimsediği bir adımdı. O on yıllar boyunca Sovyetler Birliği, ülkelerindeki mevcut rejimlerin meşruiyetine karşı çıkan birçok grubu finanse etti. Bu gruplar ve örgütler, isyan ve militarizm yoluyla ortaya çıktı ve teorik olarak halk demokrasisine geçiş başlığı altında ‘Arap ve Uluslararası Kurtuluş Hareketi’ olarak adlandırılan oluşuma öncülük etti. Bu süreç, çeşitli sebeplerden ötürü başarısız oldu. Ama en önemli sebep, Doğu Bloku’nun dünyadaki birçok baskıcı rejimle ittifak kurmasıydı.

İran’ın şiddet yanlısı aktörler oluşturma modeli, bu aktörlerin modern çağdaki olumsuz anlamının en etkili örneği olmaya devam ediyor

Yukarıda belirtilen örnekte aktörler, Sovyet Marksist düşüncenin yayılmasının ileri temelleri olan komünist ve Marksist partilerin ötesine geçmektedir. Bu, birçok Arap komünist partiyi merkeze, yani Moskova’ya dost diktatör rejimlere ‘vergi ödemeye’ mecbur bıraktı. Bu ‘vergi ödeme’ durumunun en iyi örneği, ‘Arap’ milliyetçisi Mısırlı diktatör Cemal Abdunnasır’ın ve Baas’çı Hafız Esed’in Mısır’da ve Suriye’deki komünistleri bastırmasıdır.

Bu aktörlerin ya da Arap ve Uluslararası Kurtuluş Hareketi’nin odak düşüncesi, mevcut rejimlerin meşruiyetini tanımayı reddederek, kendilerini doğal ve popüler bir ‘alternatif’ olarak sunmaktır. Bu hareketler, 1968 yılında Batı Avrupa’daki öğrenci hareketlerinden başlayarak yeni solun ortaya çıkışıyla aynı zamana denk geldi. Bu öğrenci hareketleri, filozof Karl Marks ve siyasetçi Vladimir Lenin’in ‘sembollerinin’ yerine, Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara, Kongo Başbakanı Patrice Lumumba ve soyut bir kavram olarak otoritenin meşruiyetinden şüpheli genç nesillere hitap eden diğerlerinin görüntülerini benimsedi.

Cemal Abdunnasır’ın 1967 Savaşı’ndaki hezimeti ve Filistin’in geleneksel ordular ve Arap rejimler aracılığıyla kurtarılması seçeneğinin reddedilmesi, Filistin devriminin yükselişinin yolunu açtı. Ardından bu toprakların kurtuluşu için silahlı mücadeleyi bir yol olarak benimseyen Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), aktör haline geldi ve böylece Cemal Abdunnasır’ın Filistin davası üzerindeki hegemonyasını ve tekelini kırdı. FKÖ ve Yaser Arafat, davalarının Araplar tarafından tanınmasını sağladıktan sonra, Filistin halkının haklarının uluslararası düzeyde tanınması için de çabalarını sürdürdü. Yaser Arafat, barışa ve Oslo Anlaşması’na güvenmek gibi zorlu bir tercih yaptı ve tam bir Filistin devletine doğru atılmış ilk adımla FKÖ’nün rolü aktörlükten otorite saflarına taşındı.  

İran versiyonunda aktörler

İran’ın şiddet yanlısı aktörler oluşturma modeli, modern çağda bu aktörlerin olumsuz anlamının en etkili örneği olmaya devam ediyor. Lübnan İç Savaşı’nın (1975-1990) ortalarında meydana çıkan ‘basit’ Şii milislerken İran Devrim Muhafızları ve Veliyy-i Fakih projesinde ‘mızrağın ucu’ olmayı başaran Hizbullah’ın ortaya çıkışı özellikle önemli.

Daha sonra ‘Hizbullah’ adıyla anılacak olan örgütün kuruluş fikri, İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesinden sonra Şii ‘direnişçilerden’ oluşan bir heyetin askerî destek talebiyle Tahran’ı ziyaret etmesiyle olgunlaştı. O gün İranlı yetkililer, onlara kuruluş fikrini önerdi. Bununla birlikte İmam Humeyni’nin Fransa’daki sürgün yerinden 1979 yılında dönüşünden ve devrimdeki komünist ortaklarına darbe yapışından önce, 1970’li yıllarda Lübnan’daki Şah karşıtı birkaç İranlı sürgün, İmam Musa Sadr’ın şahsiyeti ve FKÖ’nün etrafında bir siyasi ve askerî aktivist halkası oluşturdu. Bunlara entelektüel ve lojistik bir kucak sağlandı ve bu kucak daha sonra İran’a taşınarak, devlet dışı aktörler aracılığıyla ‘devrimi ihraç etme’ fikrini de beraber getirdi. Bunlar, Tahran’ı ziyaret eden heyetin hazırlanmasına katkı sağladı. Daha sonra İran Devrim Muhafızları’nın ilk dalgası Lübnan’ın Bika ilindeki Baalbek bölgesine ulaştı ve burada o genç Şiileri, Humeyni düşüncesi konusunda aşıladı ve eğitti. Humeyni düşüncesi, Lübnan Şii geleneğinde ‘alışılmışın dışında, sapkın’ bir düşünce olarak görülüyordu.

İlk aşamasında Hizbullah’ın siyasi literatürü, 1943 formülüyle kurulan Lübnan devletinin meşruiyetini tanımayı reddetti

Hizbullah’ın 1985’te bir kuruluş beyanıyla sahneye çıkışından önce Batılı hedeflere yönelik bir dizi intihar saldırısı gerçekleşti ve bunu Lübnan’daki Batılı rehinelerin kaçırılması izledi. Hizbullah’ın bu çıkışı, Maruni Hıristiyan formülüyle mevcut Lübnan rejiminin meşruiyetinin tamamen reddedilmesine odaklanıyor. Hizbullah’a göre bu formül, Batı ve İsrail kibrinin bir ortağıydı. Bu yüzden Hizbullah, ana söyleminde ve sokaklara yazdığı sloganlarında ‘Siyonist düşmanla ittifak kuran siyasi Marunilerin kökünü kazımak ve meşru bir İslam devleti kurmak’ için çalışacağını duyurdu. “Bu topraklar Siyonistlerin değil, Allah’ındır. Hâkimiyet Marunilerin değil, Hizbullah’ındır” sözü de sloganlardan biriydi.

rgtbnyjt6m
Fotoğraf: Sebastien Thibault

İlk aşamasında Hizbullah’ın siyasi literatürü, 1943 formülüyle kurulan Lübnan devletinin meşruiyetini, tanımayı reddetti. Daha sonra da gayri meşru ve adaletsiz bir sistemi yerleştirdiği gerekçesiyle 1990 Lübnan İç Savaşı’nı bitiren Taif Anlaşması’nın meşruiyetini kabul etmedi. O dönemde (merhum Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’e karşı Birinci Körfez Savaşı’ndaki iş birliğine karşılık kendisine memnuniyet ödülü olarak Lübnan’ın verildiği) Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed, Hizbullah’ı ehlileştirdi ve onu meclise katılmaya zorladı. Ancak Hizbullah daha sonra 13 Eylül 1993’te Beyaz Saray’da Filistin Yönetimi ile İsrail arasında ‘barış anlaşması’ imzalandığı sırada havalimanı yolu katliamını gerçekleştirdi. Öncesinde de havalimanı köprüsünde 9 üyesinin ölümüyle sonuçlanan bir protesto gösterisi düzenlemişti. Böylece asıl anlaşmazlığın Tahran ile Şam arasında olduğu ve bu anlaşmazlığın Beyrut’ta ‘dışa vurduğu’ anlaşıldı.

Devlet dışı aktörler ya da ‘işlevsel rol

İran-Suriye anlaşmazlığının Hizbullah üzerindeki etkisi çok büyük oldu. Beyrut Havalimanı köprüsünde dokuz kişinin ölümü de Hizbullah’ın hayatta kalmasında ve iki taraf açısından işlevsel bir role dönüşmesinde bir dönüm noktasıydı. Nitekim Hizbullah, İran Devrim Muhafızları’na bağlı devlet dışı bir aktörken, Tahran ile Şam arasında ortak bir askerî güce dönüştü. Tahran; bu askerî gücü Amerikalılarla müzakereler sırasında harekete geçirmek için eğitir, finanse eder ve askerî eylemleri yönetirken, Şam da Hizbullah’ı Golan ve Taberiye Gölü müzakereleri üzerinde etki sahibi olmak için İsraillilere karşı bir vurucu güç olarak kullanıyordu.

Suriye rejiminin onu Lübnan siyasetinin koridorlarına girmekten kesin bir şekilde alıkoyması sebebiyle Hizbullah, Lübnan’ın güneyindeki askerî operasyona odaklandı. Ardından Lübnan’daki kayırmacı sistemle ilişkilerini düzenledi ve Başbakan Refik Hariri yönetiminde Lübnanlı mezheplerin liderleri ve siyasi ve ekonomik sistem ile bir ilişkiler ağı kurdu. Hizbullah’ın iktidar koltuklarına uzaklığı ona, hırsızlıktan ve yolsuzluktan uzak olduğunu ve tek ve ‘kutsal’ görevinin bu toprakları Lübnan’ın güneyindeki İsrail işgalinden kurtarmak olduğunu iddia etmesi için bir fırsattı.

Geçtiğimiz on yıl boyunca Hizbullah; Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de İran yanlısı milislerin eğitilmesine ve yeteneklerinin geliştirilmesine yönelik bir kampanya yürütmeyi başardı

Hizbullah’ın 14 Şubat 2005’te Hariri’ye düzenlediği suikast, onun işlevsel rolüne ilişkin önceki denklemi bozdu ve ona ilk kez ‘Lübnanlı olma’ imkânı tanıdı. Bu, onun artık Lübnanlı olduğu anlamına gelmiyor. O, daha ziyade Esed rejiminin Lübnan’dan kovulmasının oluşturduğu boşluğu doldurmak için bir rol üstlendi. Hizbullah, 2005 yılında Bakanlar Kurulu’na dahil olunca ‘Lübnan’ın meşruiyetini reddeden’ rolü prensipte ortadan kalktı ve rejimin bir parçası haline geldi. Meclisteki temsilcilerin yanı sıra artık, siyasi kota masalarında oturan ve ana Hıristiyan müttefikleri Mişel Avn ile damadı Cibran Basil’in yaptığı anlaşmalardan yararlanan bakanları ve bürokratları da vardı.

Refik Hariri suikastı, 2006 yazında İsrail’e karşı cephenin açılışı, 7 Mayıs 2008’deki darbe operasyonu ve sonrasında Hizbullah’ın Suriye’de Beşşar Esed’in yanında savaşması, Hizbullah için ‘ezilenler safından’ ‘ezenler safına’ bariz bir geçişi temsil ediyordu. Sonra daha önceki olaylar ve İran’ın finansmanı, eğitimi ve bakımı sayesinde şiddet yanlısı aktörlerden biri olmaktan çıkıp, Eksenin stratejik danışmanına dönüştü. Savaşçıları da küresel danışmanlık şirketlerinin çalışanları gibi oldu; bir laptop, pratik ve teorik tecrübeler ve bir PowerPoint sunumu ile donanmış olarak ‘cihat yurduna’ gidiyorlar ve bu İran eksenine mensup etkili odakların savaş yeteneklerini geliştiriyorlardı.

Geçtiğimiz on yıl boyunca Hizbullah; Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’deki İran yanlısı milislerin ve Hamas ve İslami Cihad gibi en önemli Filistinli grupların eğitilmesine ve yeteneklerinin geliştirilmesine yönelik bir kampanya yürütmeyi başardı. İran inkâr etse de Aksa Tufanı operasyonu ve Hamas’ın bariz askerî gelişimi, Hizbullah’ın denetimi, planlaması ve eğitimi ile İran’ın gözetiminin bir özetidir.

Aslında Hizbullah ile onun Ortadoğu’ya yayılmış İran yanlısı gruplar arasındaki kardeşleri, devlet dışı aktörler sıfatını almaya layık değiller; sonuçta örgütsel ve dinî açıdan İran Devrim Muhafızları’nın ve Veliyy-i Fakih’in otoritesine tâbiler. Mensupları, İranlı olmasa da projeleri İran rejiminin iradesiyle tam olarak örtüşüyor.

Üstelik ‘devlet dışı’ olarak etiketlenen tüm bu gruplar, bulundukları ülkelerin kontrolünü tamamen ele geçirmiş durumda. Mesela Mişel Avn 2016 yılında cumhurbaşkanı seçilmeden önce Hizbullah, yıpranmış Lübnan devletinin gölgesindeki ‘devletçiğini’ korumak istiyordu. Ancak Lübnan yapısının çöküşü ve Hizbullah’ın 17 Ekim 2019 ayaklanmasını bastırması, onu bir devlet haline getirdi. Aynı durum, İranlı kısmıyla Haşd-i Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) için de geçerli. Artık Irak devletini kontrol eden Haşd-i Şabi’nin üyeleri, İran’a bağlılıklarını sürdürme karşılığında maaşlarını Bağdat hükümetinden alıyorlar. Yemen’de Husi Ensarullah hareketi ve Gazze Şeridi’nde Hamas hareketi için de aynı şeyi söyleyebiliriz; bu iki hareket darbe yoluyla iktidara geldi.

Ama bu güçler halen muhalefet saflarındaymış gibi hareket ediyor ve otoritenin sorumluluğunu taşımayı, en önemlisi de hesap verebilir olmayı reddediyor.

Hizbullah ve STK kültürü

Uluslararası toplumun ve İran politikasına ve hegemonyasına karşı çıkan pek çok muhalifin, Hizbullah’ı ve kardeşlerini devlet dışı aktörler olarak sınıflandırmaya devam etmesi, toplumlara karşı işlenen bir suç mesabesindedir. Lübnan örneğinde Hizbullah’ın silahlanmasını kabul etmek ve bunun Lübnan adına savunma ve direniş için meşru bir silah olarak kabul ettirilmesine izin vermek, korkunun ötesine geçiyor ve Arap ülkelerinin enkazı üzerinde gelse de siyasi kazançlar uğruna İran’la bir nevi normalleşme haline geliyor.

Batı, İran’ın milislerinin ‘aktörler’ olarak sınıflandırılmasında olumsuz bir rol oynadı ve onlara dolaylı olarak bir tür dokunulmazlık kazandırdı

Lübnan’da korkuya dayalı normalleşmeden belki de daha kötü olan şey, teorik olarak muhalif güçler arasında yer alan ve STK alanında uzun tecrübelere sahip bazı siyasi aktivistlerin, Hizbullah’a karşı durmaktan kaçınmak için gerekçeler arama ve bu milisleri (kendi analizlerine göre) mevcut siyasi ve ekonomik çöküşün tek nedeni olan mezhepçi yolsuzluk sisteminin dışında tutmaya devam etme yoluna başvurmalarıdır. Bu aktivistlerin bir kısmı, bir şekilde meclise girmeyi başardı. Ancak bu gerçeğe rağmen onlar da Hizbullah gibi bu sistemin bir parçası haline geldiklerini kabul etmek istemiyorlar.

Belki de bu insanların hatası, ‘çocukça’ inançları ya da bazı durumlarda Hizbullah’ın İran’dan bağımsız bir iradeye, belki anavatana dönme arzusuna sahip olduğu ve onu silahsızlandırıp devlete entegre etme düşüncesiyle suç ortaklığı yapmalarıdır. Ancak ironik bir şekilde Hizbullah, bu aktivistlerin çoğuna karşı bir sevgi ya da saygı beslemiyor. Aksine onları, büyükelçiliklerden ve uluslararası kuruluşlardan sağlanan fonlar karşılığında Batılı gündemleri uygulamakla suçluyor.

Aksa Tufanı savaşı ve onun ürettiği çılgın ölüm partisi, birçok anlayışı değiştirecek ve yok edecek. Bu bağlamda başta Hizbullah olmak üzere İran’a bağlı devlet dışı aktörlerin sözde anlatısı da bu aktörlerin Filistin’i kurtarma ve halkına destek olma çabasında açığa çıktı. Hal böyle olunca kendisine kucak açan yapılar ve özellikle de İran rejimi için doğrudan sonuçlar doğurmaksızın, yıkıcı eylemlerini sürdüremedi.

Bu bağlamda Batı, İran milislerinin ‘aktörler’ olarak sınıflandırılmasında olumsuz bir rol oynadı ve onlara dolaylı olarak bir tür hayali halk koruması verdi. Bu da onların iktidara gelmek için şiddet kullanmalarına ve Arap Doğusu ülkelerini cinayet ve yıkım platformlarına dönüştürmelerine imkân sağladı.

Batı’nın hatasına rağmen bu milislerin faturasını ödeyen ülkelerin halkları, her şeyi olduğu gibi adlandıracak ahlaki cesarete sahip olmalı, siyasi projeler sunmalı ve kendilerine ait hükümet sistemlerini korumalı. Böylece her şeyi kendi ismiyle adlandırabilir ve ‘işlevsel rolü’ sonlandırabilirler.  

Her şeyden önce cinayet ve şiddet eylemi, yalnızca şiddet doğurur. Barış ve istikrar ise insan onurunun gerçek teminatıdır.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
TT

Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)

Yeni bir ankete göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci First Lady'si seçildi ancak en sevilmeyen First Lady unvanını Trump'ın rakibi Hillary Clinton aldı.

YouGov'a göre bu ay 2 bin 255 ABD vatandaşından son 11 First Lady'yi "Mükemmel"den "Kötü"ye uzanan bir ölçekte sıralamaları istendi.

Yüzde 36'sı Melania'yı "kötü", yüzde 10'u da "ortalama altı" olarak değerlendirdi. Ankete katılanların yaklaşık yüzde 18'i Melania'yı "mükemmel", yüzde 12'si de "ortalama üstü" notu verdi. Böylece net onay oranı -16 çıktı.

Melania'dan daha düşük sırada yer alan tek First Lady, 2016 başkanlık seçimini Donald Trump'a kaybeden Hillary Clinton'dı. Ankete katılanların yüzde 33'ü onu "kötü", yüzde 11'i de "ortalama altı" diye değerlendirdi ve net onay oranı -17 oldu.

Öte yandan en popüler First Lady'ler sırasıyla +56, +32 ve +25 net puanla Jackie Kennedy, Rosalynn Carter ve Nancy Reagan'dı.

Michelle Obama da katılımcılar arasında favori olarak öne çıktı; yüzde 33'ü onu "mükemmel", yüzde 12'si ise "ortalama üstü" olarak değerlendirdi ve bu da ona +21 net onay puanı kazandırdı. Yaklaşık yüzde 22'si onu "kötü" buldu.

Ortalama olarak son 11 First Lady'nin çoğu, eşlerinden daha yüksek net puanlar aldı.

Hillary Clinton, -3 net puanlı eşinden önemli ölçüde daha düşük olan tek First Lady'ydi.

Birçok başkan ve First Lady benzer puanlar aldı; Jacqueline Kennedy Onassis ve John F. Kennedy (+56'ya karşı +61), Nancy ve Ronald Reagan (+25'e karşı +22), Michelle ve Barack Obama (+21'e karşı +15) bunlardan bazıları.

Melania ve Donald Trump da benzer ancak olumsuz puanlar aldı (-16'ya karşı -20).

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 48'inin Donald Trump'ı "kötü" bulduğunu, yüzde 6'sının ise "ortalama altı" olarak değerlendirdiğini ortaya koydu. Trump, YouGov'un katılımcılara sorduğu 20 başkan arasında en düşük puanı aldı. Katılımcıların yaklaşık yüzde 19'u 45 ve 47. başkanı "olağanüstü" olarak değerlendirdi.

Trump'tan sonra, selefi Joe Biden, katılımcıların yüzde 38'inin "kötü", yüzde 12'sinin ise "ortalama altı" şeklinde değerlendirdiği en az popüler eski başkan oldu. Sadece yüzde 7'si Biden'ı "mükemmel" olarak değerlendirdi.

Ankete göre, "First Lady'ler hakkındaki genel görüşler, eşleri hakkındaki görüşlere benzer şekilde siyasi olarak kutuplaşmış durumda".

Anket, tartışmalı belgeseli Melania'nın gösterime girmesiyle birlikte Melania Trump hakkında kamuoyunun ne düşündüğüne dair fikir veriyor. Belgeselin ilk hafta sonu 7 milyon dolar kazandığı bildirilse de bilet satışları ikinci haftada düşerek sadece 2,4 milyon dolar getirdi.

Amazon, belgeselin haklarını satın almak için 40 milyon, tanıtımı içinse 35 milyon dolar daha harcamıştı.

Independent Türkçe


Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
TT

Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu'daki askeri yığınağını artırarak İran'a saldırı hazırlığı yapıyor.

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla CNN'e konuşan yetkililer, ordunun İran'a bu hafta sonu saldırı düzenlemeye hazır olduğunu ancak Trump'ın henüz son kararını vermediğini söylüyor.

Üst düzey güvenlik yetkililerinin çarşamba günü Beyaz Saray'da İran'daki durumla ilgili toplantı düzenlediği aktarılıyor. Trump'ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner da İran'la müzakereler hakkında Cumhuriyetçi lideri bilgilendirmiş.  

Wall Street Journal (WSJ), Amerikan ordusunun 2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu'daki en büyük hava gücünü topladığını yazıyor.

Son teknoloji F-35 ve F-22 jet avcı uçaklarının bölgeye yönlendirildiği, büyük hava harekatlarını koordine etmek için hayati önem taşıyan komuta ve kontrol uçaklarının da yola çıktığı aktarılıyor.

ABD ordusu, USS Abraham Lincoln'ın ardından, Venezuela'daki operasyon öncesinde Karayipler'e gönderilen dünyanın en büyük uçak gemisi USS Gerald Ford'u da Ortadoğu'ya yönlendirmişti. Bu gemide de çok sayıda saldırı ve elektronik harp uçağı olduğu ifade ediliyor.

Yetkililer, askeri harekat halinde iki seçeneğin masada olduğunu belirtiyor. ABD ordusu, Tahran yönetimini devirmek amacıyla çok sayıda İranlı siyasi ve askeri lideri hedef alabilir. Bunun yerine nükleer ve balistik füze tesislerinin vurulacağı hava saldırıları da düzenlenebilir. Her iki seçenek de potansiyel olarak haftalarca sürecek bir operasyon anlamına geliyor.

Analizde, geçen yıl haziranda İsrail'le yaşanan çatışmalar nedeniyle İran'ın hava savunma sisteminin ağır hasar aldığı savunuluyor. Buna rağmen Tahran yönetiminin, Hürmüz Boğazını kapatma ve çeşitli menzile sahip füzelerle misilleme yapma ihtimali olduğu vurgulanıyor.

ABD ve İsrail, İran'ın uranyum zenginleştirerek nükleer silah geliştirmeyi planladığını savunurken Tahran yönetimi bunu defalarca reddetmişti.

ABD ve İran arasında Umman'da 6 Şubat'ta başlayan müzakerelerde henüz somut bir sonuca varılamadı. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını isterken, Tahran ise zenginleştirme seviyelerinin değiştirilebileceğini fakat programın durdurulmayacağını belirtiyor.

Diğer yandan İsrail, İran'ın balistik füze programının ve bölgedeki örgütlere verdiği desteğin sonlanmasını da istiyor. Washington-Tahran müzakerelerinin şimdilik nükleer programa odaklandığı ifade ediliyor. WSJ'ye konuşan yetkililer, İran'ın Trump görevden gidene dek uranyum zenginleştirme programını askıya alabileceğini söylüyor.  

Independent Türkçe, Wall Street Journal, CNN


Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
TT

Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü yaptığı açıklamada, Washington’un İran ile “ciddi bir anlaşma” yapması gerektiğini belirterek, Tahran’la yürütülen görüşmelerin iyi gittiğini söyledi.

Trump, Washington’da düzenlenen Barış Konseyi’nin ilk toplantısında, “Görüşmeler iyi. Yıllar içinde İran’la ciddi bir anlaşma yapmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Ciddi bir anlaşma yapmalıyız; aksi takdirde sonuçları ağır olur” dedi.

ABD Başkanı, “İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek” ifadelerini kullandı.

Washington ile Tahran arasındaki kriz hassas bir dönemece girerken, üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin Trump’a, ABD ordusunun olası bir saldırı için “hazır” olduğunu bildirdiği aktarıldı. Cumartesi gününden itibaren uygulanabilecek muhtemel bir operasyon seçeneğinin masada olduğu, ancak nihai kararın Beyaz Saray’da siyasi ve askerî değerlendirmeye tabi tutulduğu belirtildi.

dfvgthy
İranlı askerlerin, Rus askerlerle birlikte Umman Denizi’nde gerçekleştirdiği askerî tatbikattan bir kare (EPA)

Amerikan televizyon ağlarının kaynaklarına göre son günlerde Ortadoğu’ya sevk edilen güçler – ek hava ve deniz unsurları dâhil – konuşlanmalarını tamamladı. Olası bir harekâtın zaman çizelgesinin hafta sonrasına da sarkabileceği ifade edildi.

Kaynaklar, İran’dan gelebilecek misillemelere karşı Savunma Bakanlığı’nın bazı personeli geçici olarak Avrupa’ya ya da ABD içine kaydırdığını belirtti. Bunun rutin bir önleyici tedbir olduğu ve saldırının kaçınılmaz olduğu anlamına gelmediği vurgulandı.

Angajman kuralları değişebilir

Bu gelişme, Trump açısından karmaşık bir denkleme işaret ediyor. Olası bir askerî darbe, bölgede angajman kurallarını değiştirebilir ve Tahran’ın müzakere pozisyonunu zayıflatabilir. Ancak aynı zamanda Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanabilecek geniş çaplı bir bölgesel tırmanma riskini de beraberinde getirebilir.

Öte yandan bekleme stratejisi, ABD iç kamuoyunda ya da Washington’un müttefikleri nezdinde geri adım olarak yorumlanabilir. Bu durum, askerî tehdidin inandırıcılığının test edildiği bir an olarak değerlendiriliyor.

CNN’e konuşan kaynaklar, ABD ordusunun hafta sonu itibarıyla İran’a yönelik bir saldırıya hazır olduğunu, ancak Trump’ın henüz nihai kararını vermediğini bildirdi.

hyjuıko
İran yönetimi karşıtı göstericiler, 17 Şubat 2026’da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi önünde pankart ve fotoğraflar taşıyor (AFP)

Kaynaklara göre Trump, özel görüşmelerde askerî müdahaleyi destekleyen ve karşı çıkan argümanları dinledi, danışmanları ve müttefiklerinin görüşlerini aldı. Bir kaynak, “Bu konu üzerinde uzun süre düşünüyor” dedi.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ise televizyonda yaptığı açıklamada, İran’la ilgili kararın fiilen alındığını öne sürdü. Bölgeye yapılan büyük askerî yığınağa dikkat çeken Graham, savaş gemilerinin “bu mevsimde hava güzel olduğu için” bölgeye gelmediğini söyledi.

Daralan müzakere penceresi

Sahadaki gerilim tırmanırken diplomasi de temkinli adımlarla ilerliyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre’de yapılan dolaylı görüşmelerin ikinci turunda genel “yol gösterici ilkeler” üzerinde anlayış sağlandığını, ancak ihtilaflı başlıkların sürdüğünü açıkladı.

Bir ABD’li yetkili, Tahran’ın önümüzdeki iki hafta içinde yazılı bir teklif sunabileceğini belirterek “ilerleme sağlandı ancak pek çok ayrıntı hâlâ müzakere ediliyor” dedi.

Tahran, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı kalmasında ısrar ederken, Washington balistik füze programı ve İran’ın bölgesel müttefiklerine verdiği desteğin de gündeme alınmasını istiyor. Bu iki yaklaşım arasındaki siyasi mesafenin kısa sürede kapanması zor görünüyor.

İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammad Eslami, “Nükleer endüstrinin temeli zenginleştirmedir” diyerek, hiçbir ülkenin İran’ı barışçıl teknoloji hakkından mahrum bırakamayacağını söyledi.

Bu açıklama, ABD’nin diplomasi başarısız olursa askerî seçeneğin masada olduğunu hatırlatmasının hemen ardından geldi.

Rus haber ajansı Interfax, Rus devlet nükleer şirketi Rosatom CEO’su Aleksey Likhachev’in, anlaşma sağlanması hâlinde İran’dan zenginleştirilmiş uranyumu kabul etmeye hazır olduklarını söylediğini aktardı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı ise uranyumun İran’dan çıkarılması önerisinin hâlâ masada olduğunu, ancak nihai kararın Tahran’a ait olduğunu belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin “ne pahasına olursa olsun Amerika’ya boyun eğmeyeceğini” söyledi. İran’ın savaş istemediğini, ancak “aşağılanmayı kabul etmeyeceğini” vurguladı.

Hürmüz mesajı

Tahran, askeri gücünü Hürmüz Boğazı’nda sergiledi. Bir askeri yetkili, boğazın “en kısa sürede kontrol altına alınabileceği ya da kapatılabileceği” uyarısında bulundu. İran Devrim Muhafızları “Hürmüz Boğazı’nda Akıllı Kontrol” adlı tatbikatını tamamladı.

Boğaz, küresel petrol ve doğalgaz ihracatının önemli bölümünün geçtiği stratejik bir hat olarak, İran’ın geleneksel caydırıcılık kartı olarak görülüyor.

Moskova’dan uyarı

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İran’a saldırının “ateşle oynamak” olacağını belirterek siyasi yöntemlere öncelik verilmesi çağrısında bulundu. Kremlin, Tahran’la yapılan ortak deniz tatbikatlarının önceden planlandığını açıkladı.

İsrail’de yayımlanan Maariv gazetesi, Washington’un olası bir saldırıdan kısa süre önce Tel Aviv’i bilgilendireceğinin değerlendirildiğini yazdı.

Polonya Başbakanı Donald Tusk, vatandaşlarına İran’ı derhal terk etmeleri çağrısında bulundu ve çatışma ihtimalinin “oldukça gerçekçi” olduğunu söyledi.

Öte yandan Avrupa Birliği Konseyi, 29 Ocak’taki Dışişleri Konseyi toplantısında varılan mutabakatın ardından 19 Şubat’ta İran Devrim Muhafızları’nı resmen terör örgütleri listesine ekledi. Böylece kurum, AB’nin terörle mücadele yaptırımlarına tabi olacak.