Huzistan ve İran: İlhak mı, işgal mi?

"Huzistan'ın yaklaşık 100 yıl önce işgal edilmesini ve İran'a ilhak edilmesini inkar etmeyen ve çözümü Ahvaz halkına kendi kaderini tayin hakkının verilmesinde gören üçüncü bir seçenek var."

Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
TT

Huzistan ve İran: İlhak mı, işgal mi?

Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)

Bir asır önce, dünya haritasında, Arapların “Muhammara Emirliği” veya “Arabistan Emirliği”, Farsların ise “Arabistan Krallığı” adını verdikleri, başkenti Muhammara olan bir devlet vardı. İran Savaş Bakanı Rıza Pehlevi'nin güçleri, askeri ve siyasi bir plan doğrultusunda 1925 yılında bu krallığın topraklarına baskın düzenledi. Söz konusu plana Arabistan Hükümdarı Hazal Han'a karşı Tahran'daki Fars gazetelerinde yaygın düşmanca propaganda yürütmek de eklendi. İranlı yöneticiler daha sonraları bölgeyi Arabistan yerine Huzistan şeklinde isimlendireceklerdi.

Tarihi Arabistan nerede?

Şah Nasıruddin Kaçar'ın oğlu Sultan'ın Ahvaz Elçisi Mirza Taki Han El-Ensari'ye ait Genc Şâyegân (Şâyegan’ın Hazinesi) isimli kitapta krallığın sınırları şu şekilde anlatılmıştır: “Arabistan, Şattü'l-Arab'dan Dizful'un ötesine yani Arabistan ile Luristan arasındaki sınırı oluşturan El-Hüseyiniye'ye kadar uzanır. Genişliği Râmhürmüz ve Şadgan'ın sonundan Huveyze'nin en uzak kısmına ve Osmanlı toprakları ile Irak-ı Arab sınırlarına kadardır. Bu krallığın uzunluğu 100 fersah, genişliği ise yaklaşık 40 fersahtır.” Arabistan Krallığı'nın 1881 yılındaki coğrafi sınırlarını gösteren kitap, el yazması olarak İsfahan şehrindeki Ferheng Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.

Mirza Muhammad Taki Han El-Ensari, Huzistan Krallığı'nın kendi dönemindeki coğrafi sınırlarını şu şekilde ifade etmektedir: “Ülkenin güneyinde Şattü'l-Arab, kuzeyinde ise El-Hüseyniyye kasabası bulunmaktadır. Şu anda şehir olan El-Hüseyiniye, Dizful ve Şadgan'ın (Andimeşk) kuzeyinde ve ayrıca Şadgan'ın ile Luristan Eyaleti'ndeki Poldohter şehri arasında yer almaktadır.” El-Hüseyniye'nin sakinleri Lur halkına göre daha kültürlü Araplardır ve çoğu, Arapların El-Hüseyniyat olarak tanımladığı "Sekondi" kabilesine mensuptur. Luri dilindeki "Sekondi" kelimesi Arapça'da "Beni Kuleyb" anlamına gelir. Yazar, Ramhürmüz ve Şadgan şehirlerinin Huzistan Krallığı'na ait olduğunu ve Krallığın doğusunda yer aldığını belirtmektedir. Bu da El-Ensari'nin, Şadgan'ın sonunda Mahşehr ve Hindiyan limanlarında olduğu anlamına gelir. Mahşehr ve Hindiyan Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetiminin ilk dönemlerine kadar idari olarak Şadgan'a tabiydi. Yazar aynı zamanda Huveyze ve o zamanki Osmanlı İmparatorluğu'nun Irak sınırlarını Huzistan Krallığı'nın batı kısmı olarak görüyordu. Bu tanımlama halen geçerli olup İran'ın güneybatısı ve güneyinde bir Arap coğrafyası bölgesinden bahsetmek mümkündür. Bu coğrafya Elam ve Kohkiluyye bölgelerinin kuzeyini sınırlayan tarihi Huzistan'ın kuzeyinden güneydeki Arap kıyı bölgelerine kadar uzanır. Burası onlarca yıl önce şeyhlikler ve emirlikler tarafından yönetilen ve Arap vatandaşların yaşadığı yerdir.

Rıza Han'ın (Rıza Pehlevi) Huzistan ve hükümdarı Hazal bin Cabir'e (Hazal Han) karşı yaptıklarına dair farklı rivayetler var. 1921'de Kaçar Hanedanı’nı deviren darbe hükümetinde, yani kendisini İran Şah’ı ilan etmeden ve 1925'te Şah Rıza Pehlevi unvanını almadan önce, Savaş Bakanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanıydı. Birbirini takip eden İran rejimleri Huzistan'ın işgali iddiasını kabul etmedi.

Arap, Avrupa ve Pehlevi söyleminde Arabistan

Avrupalılar ve Araplar, İranlı Muhammara güçlerinin Huzistan Eyaleti’nin yönetim merkezini iki tarihi dönemde işgal ettiğini söylüyor: İlki 1841’de ve ikincisi 1925’te. İlk işgalle ilgili olarak İngiliz siyaset adamı ve yöneticisi Lord George Curzon'un Farsçaya çevrilen “İran ve İran Meselesi” kitabında şu ifadeler yer alıyor: “Layard’a göre Huzistan Eyaleti’nin yönetim merkezi Kasım 1841’de İran ordusu tarafından işgal edildi. Daha sonra İran ordusu Karun Nehri yakınındaki Beni Kab kabilesine mensup Arapların üzerine yürüdü. Ancak savaş bittiğinde Türkler, Karun'un ana kıyısında değil, bir kanalın kıyısında yer aldığını öne sürerek bu şehrin mülkiyetini üstlendiler. Bu kanalı Şattü’l-Arab'ın kuzey kıyısında kazmışlardı. İranlılar, şehrin aslında Karun Sahili'nin doğal kıyıları ve doğal ağzı boyunca yer alması nedeniyle, söz konusu kanalın yerini kimsenin belirleyemeyeceğini vurgulayarak şehri boşaltmayı reddettiler. Bölgeyi iyi tanıyan Layard'a, İngiltere Başbakanı Lord Aberdeen tarafından bu anlaşmazlık hakkında rapor hazırlaması talimatı verildi. Layard buranın Osmanlılara verilmesini önerdi ancak Rus hükümeti Osmanlılara karşı İran'a güçlü bir destek verdi. İngiliz devleti de Rusya'yı örnek alarak Erzurum Antlaşması'nda Muhammara’yı İran'ın eline bıraktı. O günden bu yana Muhammara hep bu hükümetin elinde oldu.” Muhammara, Huzistan Krallığı'nın başkentiydi ve bazen kendi adıyla da anılırdı: Muhammara Emirliği.

Paris Times gazetesi "Fars Ülkesi'nde Bir Devrim" başlıklı 22 Ocak 1928 tarihli raporunda ikinci işgalle ilgili olarak şu bilgiyi veriyor: "Huzistan, nesiller boyunca özerklikle yönetilmiş, ancak Şah Rıza Pehlevi, ordusunu 1925'te Muhammara'ya yürüttüğünde bölgenin özerkliği sona erdirmiştir. Muhammara Şeyhi tarafından yönetilen bölgenin Pers İmparatorluğu ile hiçbir işi yoktu, yani Huzistan'ın ticareti İran'la değil Irak'la, Körfez şeyhlikleriyle ve Avrupa'ylaydı. Ayrıca Ahvazlılar, Pers'te gerçekleşen siyasi olaylara, özellikle Anayasa Devrimi'ne katılmamışlardı.

Şah Rıza Pehlevi, “Huzistan'a Yolculuk” adlı kitabında şöyle diyor: "Luristan'ın isyancılarını bastırmaya karar verdim, böylece Huzistan ile Irak arasındaki kritik yolu açabilirdim. Bu, Huzistan'da güvenin yeniden sağlanması için yapıldı; çünkü orada güvensizlik, yağma, isyan ve sadakatsizlik hüküm sürüyordu. Ayrıca, vatanını satan ve kendisini bağımsız bir emir ilan eden ihanetle suçlanmış bir kişiyi de ortadan kaldırmış oldum."

Rıza Şah'ın “Huzistan’a Yolculuk” isimli eseri kendinin yazmadığını, sözlü anlatımlarının Savaş Bakanı olduğu dönemdeki baş sekreteri Ferecullah Behrami tarafından kaleme alındığını belirtmek gerekir. Arabistan yerine Huzistan kelimesini kullanıyor ve Irak derken, şu anda “Arak” denen Irak-ı Acem’i kastediyor.

Şah Rıza, Luristan yöneticilerini isyancılara, Hazal Han'ı ise isyancı ve vatan hainine benzetmekte ve Hazal Han yönetimindeki bölgenin bağımsızlığını bir nevi tanımaktadır. Evet, gerçekten de Huzistan çoğu zaman bağımsızdı veya önceki yüzyıllarda İran'daki diğer krallıklarla ittifak dönemlerinde yarı bağımsız bir statüye sahipti. Şah Rıza bundan bahsetmedi. Bu yolculuğunda Hazal Han'a da hakaret ediyor ve onu Bedevi ve çöl adamı olarak tanımlıyor.

Şah Rıza Pehlevi, Arabistan’a (Huzistan’a) giden askeri güçlerinin önünde Lur, Bahtiyari ve Poştkuh kabilelerinin liderlerinin ittifak kurduğundan söz ediyor ve bu ittifakın amacını soruyor. Bu soruya kendi kendine şöyle cevap veriyor: "Kısaca söylüyorum: Güneydeki petrol madenlerinin bağımsız hale getirilmesi ve İran'ın gelecekteki çıkarlarından mahrum bırakılması." Bu ifadeleriyle, çoğu Huzistan'da bulunan petrol madenleri, yani petrol yataklarının bağımsız olma ihtimaline ilişkin endişesini bir kez daha teyit ediyor. Ayrıca kitabın başka bir yerinde, Luristan'dan Tahran'a döndükten sonra şu bilgileri elde ettiğini belirtiyor: "Huzistan'ı [Arabistan'ı] kuşatma ve bağımsızlığını koruma hamlesi bir süredir bekleniyordu. Bu demek oluyor ki bu meseleyle ilgili plan bir süredir hazırlanıyordu.”

Şah Rıza, "Mezopotamya ve Şam gazetelerinin Hazal’ı Huzistan'ın bağımsız Emir’i olarak tanımlamasından" duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Şah Rıza, Hazal Han'ı emirliğine resmi olarak yabancıların atanmasını talep etmekle suçluyor. Şam (Suriye, Lübnan, Filistin, Irak) gazeteleri ve hatta Mısır gazeteleri de Hazal Han'ın bu unvanını (Bağımsız Emir) kullandı. Lübnanlı düşünür Emin er-Reyhani, Hazal Han'ı "Arap Kralları" adlı kitabında "Arap Kralları" kategorisine dahil etti.

Rıza Şah'ın yolculuk kitabında dikkat çeken nokta, İran'da yüzyıllardır hüküm süren ve onun "mezhep kralları" olarak nitelendirdiği merkezi olmayan yönetim sistemini kökten ortadan kaldırmak için gösterdiği çabadır. Yani onun düşmanlığı Hazal Han'ın, Lur ve Bahtiyari liderlerinin ötesine uzanıyor ve onun İran'daki ademi merkeziyetçi sisteme olan düşmanlığında; tek milliyetçi, yani İran milliyetçiliği ile merkeziyetçiliğe vurgu yapmasında kendini gösteriyor.

Huzistan'a iki farklı bakış

Daha önce belirttiğimiz gibi, Savaş Bakanı Rıza Şah Pehlevi'nin Huzistan Krallığı'na karşı başlattığı askeri operasyon ve kuvvetlerinin Ahvaz ve Mahşehr şehirlerini işgali, geniş bir ulusal medya kampanyasının bir sonucuydu. Bu kampanya, Tahran'daki çoğu Fars gazetesinin yürüttüğü kapsamlı bir ulusal çabaya dayanıyordu ve odak noktası Hazal Han'ın imajını zedelemek ve onu bir hain ve isyancı olarak tasvir etmekti. 1925'te yayınlanan Arap gazeteleri ise ister Irak'ta ister Şam'da ister Mısır'da, Hazal Han'ın yanında yer aldı ve onu destekledi.

Mahmud Afşar gibi radikal milliyetçi yazarlar ve ikinci Pehlevi döneminde senato üyesi olan Ali Deşti gibi gazeteciler, Arap basınında Hazal Han ve Arabistan yönetimini destekleyen yayınlara cevap vermeye çalıştılar. Bu yazarlar ve başkaları, "Hablu’l Metin" gibi Fars gazetelerinde, Fars milliyetçiliği ve Arap karşıtı nedenlerden dolayı Hazal Han’a yönelik saldırgan kampanyada önemli bir rol oynadılar. Hazal Han'a yönelik bu saldırıya Rıza Pehlevi'ye düşman olanlar da dahil olmak üzere birçok İran milliyetçisi katıldı.

Güney Azerbaycan’ın lideri Cafer Beyşuhuri ve Kürdistan Mahabad özerk bölgesinin lideri Kadı Muhammed'e karşı, yönetimleri sırasında ve sonrasında, bu ayrıştırıcı siyasi retorik 20 yıl sonra tekrar kullanıldı.

Muhammara ve Huzistan Krallığı tarihine yaklaşımım ve Avrupalı siyasetçiler ve yazarların yanı sıra Arap dünyasındaki Araplar tarafından yazılanları ve bu tarihin özü hakkında konuşulanları incelemem yoluyla şunu söyleyebilirim ki çoğu, bu krallığın ve başkentinin İranlılar tarafından iki kez işgal edildiğine inanıyor: İlki 1841'de Şah Muhammed Kaçar'ın hükümdarlığı sırasında, ikincisi ise 1925'te Şah Rıza Pehlevi'nin hükümdarlığı sırasında. İranlı tarihçilerin çoğu, yöneticiler, partiler ve siyasi örgütler bu görüşü reddederken, Arabistan'ın ya da söyledikleri şekliyle Huzistan'ın tarih boyunca İran'a bağlı olduğunu iddia ediyorlar. “Huzistan ve İran'da Ulus Devletin Kaderi” başlıklı kitabımda Huzistan Krallığı'nın Kaçar Hanedanı'na bağlı olduğuna ve 19. yüzyılın ortalarında Muhammara'nın işgali ve ikinci "Erzurum Antlaşması"nın imzalanmasının ardından müttefik krallıklara dayanan siyasi-idari sisteme sahip olduğuna dair bir vurgu yaptım. Bu dönemde Huzistan, bağımsız bir emirlik veya krallıktan, yarı bağımsız ancak bir ölçüde sömürgeleştirilmiş bir krallığa dönüştü ve bu durum 1925 yılına kadar devam etti. Peki neden yarı bağımsız, yarı sömürge diyorum? Çünkü Kaçar Hanedanı bu dönemde, 19. yüzyılın ortalarından 1925'e kadar süren 75 yılı aşkın bir süre boyunca Huzistan'da sadece Huveyze ve Muhammara'da savunma amaçlı iki üs bulundurmuştur. Bu üsler, Osmanlı Devleti'ne karşı sadece savunma amaçlıydı ve Huzistan yöneticisinin gücüne ve yetkisine bağlı olarak büyüklükleri değişiyordu. Ancak, bu üslerin unsurları, Hindistan veya Cezayir örneğindeki klasik sömürgelerde olduğu gibi, krallığın içişlerinde herhangi bir rol oynamadılar. Örneğin, Hazal Han'ın kendi özel ordusu ve polisi vardı. Bu güçler aracılığıyla, Huveyze, Beni Taraf ve Şadgan gibi bölgelerden Tuster, Dizful, Ramhürmüz ve Hindiyan'a kadar Arabistan'ın tüm emirliklerinin kontrolünü ele geçirmeyi başardı. Hazal Han'ın devrilmesinin ardından Huzistan işgal edildi, ardından Pehlevi devletine ilhak edildi ve Ahvaz toplumu siyasi, idari ve hukuki olarak öncekinden farklı bir sömürge aşamasına girdi. Bazı Ahvaz toplum kesimleri bu sömürgeci durumu unuttu ve bu kesimlerde ikinci görüş, yani Farsça söylemin üstün gelmesi hakim oldu. Bunda, İran yetkililerinin son doksan yıl boyunca İran içinde Huzistan topraklarının işgali hakkındaki tarihsel gerçeği doğrulayan herhangi bir kitap, çalışma veya makalenin resmi ve yasal bir şekilde yayınlanmasını yasaklamasının payı var. Huzistan Krallığı ve halkıyla ilgili tarihî, siyasî ve ekonomik birçok kitap ve şerhe rağmen, Huzistan'ın hukuki durumunu açıklamak için uluslararası hukuki bir çerçeve veya tanım bulunmamaktadır: İşgal mi, yoksa ilhak mı? Bu konu, İran'ın kendi içindeki bölgesel ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlardaki statüsünü belirlemek için önemlidir. Durum böyle olduğu sürece Huzistan, Filistin meselesi ve Güney Sudan meselesi gibi Arap ve uluslararası boyutu olan meseleler gibi değil, bir İran vilayeti olarak kalacak.

Ancak bu iki farklı görüş ve durumun dışında, Huzistan'ın yaklaşık 100 yıl önce işgal edilmesini ve İran'a ilhak edilmesini inkar etmeyen, ancak Ahvaz halkına kendi kaderini belirleme hakkını tanımanın ve bu hakkın uygulanması için federatif bir sistem kurmanın çözüm olduğunu düşünen üçüncü bir seçenek bulunmakta.

2012 yılında Filistin Yönetimi uluslararası hukukçulardan oluşan bir hukuk ekibi atadı ve bu ekip aracılığıyla Birleşmiş Milletler'i Filistin'i gözlemci devlet olarak kabul etmeye ikna etti. Görünüşe göre bu Ahvaz özelinde de uygulanabilir. Örgüt veya konsey adı ne olursa olsun, Ahvaz figürlerinin ve oluşumlarının çoğunu içermeli ve İran'da özerklik ya da federal bir sistem kurarak ülke içinde bir yer edinme mücadelesi vermelidir.

* Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.


Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.