Kırım'ın ilhakından on yıl sonra...Ukrayna-Rusya savaşına giden yol

Savaşın üçüncü yılının başında Kırım Yarımadası Putin'in imparatorluk hayallerinin temel taşı olmaya devam ediyor.

Moskova ile Kiev arasındaki anlaşmazlığın ana noktalarından biri olan Karadeniz Filosu, 1992. (AFP)
Moskova ile Kiev arasındaki anlaşmazlığın ana noktalarından biri olan Karadeniz Filosu, 1992. (AFP)
TT

Kırım'ın ilhakından on yıl sonra...Ukrayna-Rusya savaşına giden yol

Moskova ile Kiev arasındaki anlaşmazlığın ana noktalarından biri olan Karadeniz Filosu, 1992. (AFP)
Moskova ile Kiev arasındaki anlaşmazlığın ana noktalarından biri olan Karadeniz Filosu, 1992. (AFP)

Samir İlyas

Rusya'nın Şubat 2022'den bu yana Ukrayna'ya karşı devam eden savaşında ilan ettiği hedeflere ulaşmada yaşadığı zorlukların aksine, yaklaşık on yıl önce Kırım'ın işgali, büyük ölçekli bir askeri operasyona başvurmadan pratik olarak tamamlanana kadar dünyanın farkına varmadığı gizli bir plan dahilinde, tarihin en sorunsuz işgal operasyonlarından biriydi.

Kiev'deki merkezi hükümet, Kremlin'in müttefiki olan Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç'in devrilmesinin ardından işlerini düzenlemekle meşgulken, ‘Yeşil Adamlar’ Kırım'ı işgal etme görevini yerine getirdi. Kiev'deki ‘darbeden’ bir aydan kısa bir süre sonra, Kırım'ın Rusya'ya resmen ilhakını kutlamak için Moskova, Simferopol ve Sivastopol semalarına havai fişekler atılıyordu.

Kırım'ın önemi

Kırım Yarımadası, Karadeniz'deki konumu ve Azak Denizi'ne açılan Kerç Boğazı'na nazır olması hasebiyle büyük jeostratejik öneme sahiptir. Konumunun yanı sıra Donbass bölgesindeki maden ihracatı için en önemli limandır. Kırım, büyük bir tarihi sembolizme de sahiptir. Rus İmparatorluğu 17’nci ve 19’uncu yüzyıllar arasında Osmanlı İmparatorluğu ile sıcak sulara inmek için birçok savaş yaptı. Kırım Yarımadası Novorossiya'nın (Yeni Rusya) düğüm noktası olarak kabul edilir. Novorossiya kavramı, Rus milliyetçileri tarafından Karadeniz ve Azak Denizi kıyısında Odessa'dan, Mıkolayiv, Herson ve Zaporijya şehirlerine, oradan da doğuda Donetsk ve Luhansk'a kadar uzanan güneydoğu Ukrayna bölgesine verilen isim.

Kırım Cumhuriyeti, Sovyet döneminde özerkliğe sahipti. Kırım’daki yerli nüfus, yüz binlerce Tatarı ihanet ve Nazilerle iş birliği yapmakla suçlayıp Sibirya, Kazakistan ve Özbekistan'a sürgün eden lider Joseph Stalin'in yönetimi altındaki Kırım Tatarlarından mustaripti. Sovyet lideri Nikita Kruşçev, çözülme evresiyle birlikte 1954 yılında özerk olmaya devam ederken Kırım’ın idari olarak Ukrayna'ya bağlanmasına karar verdi. O dönemde alınan bu karar aslında radikal bir değişikliğe yol açmadı. Sovyetler Birliği cumhuriyetleri arasındaki sınırlar sadece Moskova'nın doğrudan kontrolü altındaki idari sınırlardı. O dönemde Rusya ile kara sınırı olmadığı göz önüne alındığında, Kırım'ın idari olarak Kiev'e bağlı olması belki de mantıklıydı.

Rusya'nın aleyhine olan değişim rüzgarları ilk olarak Sovyetler Birliği'nin neredeyse çökmeye başlamasıyla esmeye başladı. Kırım'da Rus kökenliler çoğunlukta olmasına rağmen, 1 Aralık referandumunda Kırım sakinleri küçük bir farkla (yüzde 54) Ukrayna'nın geri kalanıyla birlikte bağımsızlık kararı aldı. Bahsi geçen referandumda Ukrayna'nın yüzde 92'sinin Sovyetler Birliği'nden ayrılmayı desteklediğini hatırlatalım.

2004-2005'teki Turuncu Devrim'in ardından Moskova'nın Ukrayna'yı kaybetme korkusu, yeni liderlerinin Batı'ya yönelmesiyle daha da arttı.

Karadeniz Filosu düğümü

Moskova, Rusya'nın çoğunlukta olduğu (söz konusu dönemde nüfusun yüzde 57'si) Kırım'ı da kapsayan idari sınırlarıyla Ukrayna'nın bağımsızlığını tanıdı. Diğer yandan, en önemlisi Karadeniz'deki askeri üslerin akıbeti olmak üzere çeşitli sorunlar ortaya çıktı. Kırım'daki Sivastopol Limanı önemli bir deniz üssü olup, Sovyet döneminden bu yana Rus Karadeniz Filosu’nun karargahıdır. İki taraf, Rusya'nın Karadeniz Filosu’nun en büyük bölümünü ele geçirmesiyle düğümü çözdü. Rusya, Novorossiysk Üssü’nün genişletilmesi ve Rus filosunun ana karargahına dönüştürülmesi tamamlanana kadar üs için kira aldı. Rusya, ABD ve İngiltere, Aralık 1994'te Ukrayna'nın Sovyet döneminden kalma devasa nükleer silah stokunu Rusya'ya devretmesi karşılığında Ukrayna'nın Sovyet sonrası sınırlarına saygı gösterme sözü verdi. 1997 yılında iki ülke (Rusya ve Ukrayna) Dostluk, İşbirliği ve Ortaklık Antlaşması'nı imzalayarak Kırım Yarımadası'nın yeniden Ukrayna toprağı olduğunu teyit etti. Rusya ve Ukrayna, Rus filosunun 2017 yılına kadar Sivastopol’da kalması konusunda anlaştı.

Moskova'nın odak noktası, Karadeniz Filosu'nun üssünü Sivastopol'da tutmaktı ve bu konu o dönemde Moskova'yı rahatsız eden bir sorun teşkil etmiyordu. Bir yandan Kiev'de birbirini takip eden hükümetlerle tatmin edici çözümlere ulaşmayı başarırken, diğer yandan da Kırım'da Rus asıllı halkın nüfuzunu desteklemeye devam etti. 2004-2005'teki Turuncu Devrim'in ardından Moskova'nın Ukrayna'yı kaybetme korkusu, yeni liderlerinin Batı'ya yönelmesiyle daha da arttı. 2008'deki Bükreş NATO zirvesinden sonra Ukrayna'nın ittifaka (NATO) dahil edilmesiyle ilgili korkular güçlendi. Rusya, Ukrayna'nın NATO ve Avrupa Birliği'ne (AB) doğru ilerlemesini engellemek için tüm enerjisini kullandı.

Fotoğraf Altı: Sivastopol'da Karadeniz Filosu gemisi, Nisan 1992. (AFP)
Sivastopol'da Karadeniz Filosu gemisi, Nisan 1992. (AFP)

Viktor Yanukoviç'in 2010 yılında öncelikle güney ve doğunun oyları sayesinde Devlet Başkanı olmasının ardından, iki taraf, Ukrayna'nın Rus gazını avantajlı fiyatlarla alması karşılığında Rus Karadeniz Filosu’nun Sivastopol'da bulunmasına ilişkin anlaşmayı 2042 yılına kadar uzattı. Anlaşma aynı zamanda Rusya'nın Sivastopol Üssü’nde yaklaşık 25 bin askerin konuşlandırılmasına ve Kırım Yarımadası'nda iki hava üssünün bulundurulmasına da olanak tanıdı.

Zor dengeler

Yanukoviç uzun süre Rusya ile Batı arasında bir denge kurmaya çalıştı. AB, Ukrayna'yı NATO'ya kabul etme konusunda net adımlar atmadı. Ayrıca 2008'deki ekonomik krizden çıkmasına mali olarak yardım etmeyi de ihmal etti. AB daha sonra Ukrayna ile AB arasındaki ortaklık anlaşmasının devam etmesi için Ukrayna'ya Kremlin liderliğindeki Avrasya Ekonomik Birliği'ne girmemesi koşulunu dayattı. Tüm bunlara karşılık Moskova yönetimi kendi çıkarlarını korumak için yardım elini uzatmaya çok açık ve istekliydi.

Ukrayna 2013 yılında, ABD'nin sıkı para politikasının küresel yansımalarını yaşadı.

Ukrayna 2013 yılında, ABD'nin sıkı para politikasının küresel yansımalarını yaşadı ve zarar gördü. Ukrayna'nın borçlanma maliyeti yüzde 7-8'den yüzde 11'in üzerine çıktı. Aynı zamanda Putin, Ukrayna'nın AB'ye yaklaştığını fark ettiğinde, Ukrayna ihracatına yaptırım uygulamaya karar verdi. Bu, Rusya'ya ihracata bağımlı olan Ukrayna sanayisi için daha fazla soruna yol açtı.

Yanukoviç kasım ayında kararını verdi. AB ile ortaklık anlaşmasını imzalamayı erteledi ve Rusya'ya gitti. Rusya o yılın kışına dayanabilmesi için Ukrayna'ya 15 milyar dolarlık mali yardım ve doğalgaz fiyatlarında yüzde 33 indirim teklif etti. Ayrıca söz konusu mali yardım, Kiev'in borçlarını ödemede temerrüde düşmesini de engelliyordu. Bu süreçte Putin, Rusya pazarını Ukrayna ürünlerine yeniden açmaya karar verdi.

Rusya'nın ‘cömertliğine’ rağmen, Yanukoviç'in AB ile ortaklık anlaşmasını imzalamayı ertelemesi üzerine 21 Kasım 2013'te başkent Kiev'de halk protestoları patlak verdi. Haftalarca süren gösterilerin ardından Yanukoviç 22 Şubat 2014'te ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Onun ardından Batı yanlısı siyasetçiler iktidara geldi.

Kibar insanlar

Daha sonraki Ukrayna raporları, herhangi bir önemli direniş olmaksızın Kırım'ın işgali ve ilhakına ilişkin koşullar hakkında çok şey ortaya çıkardı. Raporlar, Rusya'nın yarımadayı işgal etme hazırlıklarının Kiev'deki Bağımsızlık Meydanı olaylarının başlangıcından itibaren erken başladığını gösterdi. Ukrayna'nın daha sonra yaptığı araştırmalara göre Rusya, Kasım 2013'ten bu yana Kırım'daki Rus üslerine yakıt tedarikini yaklaşık dört kat artırdı. 2014 yılı başından itibarense askerlerin bu üslerde gizli seferberliği başladı.

25 Şubat 2014'te Rusya yanlısı destekçiler, yarımadanın Rusya'ya ilhak edilmesi için Kırım Parlamentosu’na baskı yapmaya başladı.

Kırım makamları muhalif hareketi desteklemeyi reddetti. Rus medyası, Ukraynalı Nazi hareketlerinin Yanukoviç'i devirmek için Batı desteğiyle Avrupa Meydanı olaylarına öncülük ettiğini öne sürmeye başladı. Rus medyası ayrıca neo-Nazilerin Rus kökenli vatandaşları hedef alma niyetleri konusunda da uyarıda bulundu. 4 Şubat 2014 tarihinde Kırım Yüksek Konseyi Başkanlık Kurulu, siyasi kriz ve faşist grupların iktidar hevesinden ötürü yarımadanın durumu hakkında Kırım çapında bir araştırma başlatma kararı aldı.

Fotoğraf Altı: 1 Mart 2014'te, Simferopol'de düzenlenen mitinge katılan ‘Küçük Yeşil Adamlar’. (AFP)
1 Mart 2014'te, Simferopol'de düzenlenen mitinge katılan ‘Küçük Yeşil Adamlar’. (AFP)

Yanukoviç'in 22 Şubat 2013'te devrilmesi ve Rusya'ya kaçmasının ardından olaylar hızlandı.

Olayların hızla gelişmesi, Yanukoviç'in devrilmesinden ve Kiev'de tanık olunan ayaklanmaya tepki olarak Kırım Yarımadası'nda bir iç ayaklanmaya tanık olunduğu bahanesiyle Rusya'ya kaçmasından önce Moskova'nın dikkatle organize edilmiş bir kampanyasını ortaya çıkardı.

23 Şubat'ta, yeni Ukrayna hükümetini tanımak istemeyen yarımadanın Rusya yanlısı sakinleri, Kırım Yüksek Konseyi binası yakınında protesto başlattı. Göstericiler, Kırım Yarımadası'nın Ukrayna'dan ayrılması sloganını yükseltti. Sivastopol'da da gösteri düzenlendi. Bu sırada Rusya yanlısı iş adamı Alexei Chaly şehrin belediye başkanı seçildi.

25 Şubat 2014'te Rusya yanlısı destekçiler, yarımadanın Rusya'ya ilhak edilmesi için Kırım Parlamentosu’na baskı yapmaya başladı. Yüzlerce kişi Kırım Parlamentosu'nun Kırım'ın bağımsızlığını ilan etmek için referandum yapmasını talep etti.

Ertesi gün Kırım Parlamentosu, Ukrayna ile ilişkilerin kesilmesi hususunda referandum yapılması konusunu görüşmek üzere toplandı, ancak yeterli oy çoğunluğunun sağlanamaması nedeniyle bir sonuca varılamadı.

27 Şubat 2014 gecesi milletvekilleri, Anatoli Mogilev hükümetini görevden aldı, Rusya yanlısı Sergey Aksenov'u Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin yeni başbakanı olarak atadı ve referandumu onaylama kararı aldı. Eş zamanlı olarak, yarımadanın her yerinde, plakasız Rus araçlarında, ayırt edici işaretleri olmayan Rus üniformaları giyen insanlar ortaya çıktı. Önce Simferopol Havaalanı'nı, Belbek Askeri Havaalanı'nı ve Kerç Feribot İskelesi’ni işgal ettiler.

Aynı gün, Kırım Yüksek Konseyi, Kırım Yarımadası'nın statüsüne ilişkin referandumun yapılması için 25 Mayıs tarihini belirledi ve daha sonra bu tarih bir sonraki yıl 16 Mart'a ertelendi.

‘Yeşil Adamlar’ ya da ‘Kibar İnsanlar’, Kırım işgalinin örgütlenmesinde başlıca rol oynadı. Bunlar Rusya tarafından 2009 yılında oluşturulan özel operasyon güçlerinin bir parçasıdırlar. Bu güçler, Rusya Federasyonu'nu ilgilendiren herhangi bir coğrafi noktada siyasi ve ekonomik hedeflere ulaşmayı amaçlıyorlar…

Birinci savaşın sıcak dönemi, 2014 yılı sonunda Almanya ve Fransa'nın arabuluculuğunda imzalanan Minsk Anlaşması ile sona erdi.

Donbass isyanı

Kırım'ın kontrolünün ele geçirilmesinin ardından birçok Rus milliyetçisi, Rus azınlığını Ukrayna'daki neo-Nazi saldırılarından koruma bahanesiyle Donetsk ve Luhansk'a yöneldi. Moskova'nın doğrudan desteğiyle Rus asıllı vatandaşlar Halk Koruma Birlikleri’ni oluşturdu ve ayrılıkçı eğilimler arttı. 11 Mayıs 2014'te ayrılıkçılar, Kiev'in yasa dışı saydığı referandumun ardından tek taraflı olarak Rusça konuşanların çoğunlukla yaşadığı Donbass havzasındaki Luhansk ve Donetsk bölgelerinin bağımsızlığını ilan etti. Ayrılıkçılar ile Ukrayna Silahlı Kuvvetleri arasında, Rus yanlısı ayrılıkçıların Donetsk ve Luhansk’ın yarısından fazlasının kontrolünü ele geçirdiği bir savaş çıktı. Birinci savaşın sıcak dönemi, 2014 yılı sonunda Almanya ve Fransa'nın arabuluculuğunda imzalanan Minsk Anlaşması ile sona erdi. Ancak her iki taraf da bu anlaşmaya uymadı ve savaş külleri altında yanmaya devam ederek her iki taraftan da 13 binden fazla kişinin hayatına mal oldu.

Açık çatışma

Kırım'ın işgali ve ilhakından sonra Rus söylemi, Doğu ve Güney Ukrayna'daki Rus milliyetçilerinin ve Rusça konuşanların desteklenmesi ihtiyacına odaklanmaya devam etti. Aynı zamanda Sovyet döneminden önce Ukrayna devletinin varlığının inkarına dayanan yeni bir anlatı ortaya çıktı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin konuşmalarında ve yazılarında bu düşüncesini açıkça dile getirdi.

Fotoğraf Altı: Sivastopol'da devriye gezen Rus askerleri, 5 Mart 2014.  (AFP)
Sivastopol'da devriye gezen Rus askerleri, 5 Mart 2014. (AFP)

Putin Temmuz 2021'de Rusça ve Ukraynaca yayınlanan bir makalede ‘Ukrayna'nın gerçek egemenliğinin ancak Rusya ile ortaklık halinde mümkün olabileceğini’ ileri sürdü. “Modern Ukrayna, Sovyet döneminin saf bir ürünüdür. Onun büyük ölçüde tarihi Rusya topraklarında oluştuğunu çok iyi biliyor ve hatırlıyoruz” ifadelerini kullanan Putin, komünistlere yönelik eleştirilerini yineledi. 2016 yılında komünist devletin kurucusu Vladimir Lenin'in fikirlerinin “Sovyetler Birliği'nin çöküşüne yol açtığını ve kendisinin ve arkadaşlarının aslında Rusya adlı bir binanın altına atom bombası yerleştirdiğini” söylediği önceki açıklamalarını doğruladı.

Ukrayna'nın güneyini ve doğusunu kapsayan Novorossiya’dan bahsedilmeye başlandı. Rusya, 2021 yılı sonunda güçlerini Ukrayna sınırına seferber ettikten sonra ABD ve NATO'ya, ittifakın 1997 sınırlarına çekilmesini de içeren bir anlaşmayı şartları arasında sundu. Rusya, savaşın başlangıcı olarak 22 Şubat 2022'de ayrılıkçı Donetsk ve Luhansk cumhuriyetlerinin Ukrayna'dan bağımsızlığını tanıdığını duyurdu ve savaşın arifesinde iki cumhuriyetle güvenlik ve savunma anlaşması imzaladı. Bir gün sonra, doğudan ve kuzeyden kapsamlı bir hava ve kara saldırısı başlattı.

Büyük dalgalanmalara sahne olan savaşta Ukrayna, ilk saldırıyı göğüslemeyi ve Kiev'in işgal edilmesini engellemeyi başardı. Ancak güneyde Rus ordusu Kırım'dan Herson'a doğru yola çıktı, yarımadadaki ablukayı kırdı ve Mıkolayiv'e doğru ilerledi. Mayıs ayında Rusya, Mariupol şehri üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdı ve Donbass ile Kırım arasındaki kara yolunu güvence altına aldı. Kuzeyden Rus tankları Çernigiv üzerinden Kiev'e doğru ilerledi, ancak ağır kayıplar nedeniyle geri çekildi. Rusya ve ona yakın milisler Luhansk Cumhuriyeti topraklarının tamamını işgal etmeyi başardı. Ukrayna, 2022 yazında ve sonbaharında, Ukrayna'nın doğusundaki Harkov'da Rusya'nın işgal ettiği toprakların bir kısmını geri almayı başardı. Kasım 2022'de Rusya, Herson’daki Dinyeper Nehri'nin sağ (batı) yakasından çekilmek zorunda kaldı.

2022'deki büyük değişimlerin aksine, 2023'te Rusya'nın zafer kazanma arzusu ile Ukrayna'nın onu direniş ve fedakarlığın sembolü olarak yüceltme arzusu arasında çatışmanın simgesi haline gelen Bahmut'un işgali dışında bölgelerde pek niteliksel gelişme yaşanmadı.

Bahmut muharebesi, baharda yapılması planlanan ancak yaz başına ertelenen Ukrayna karşı saldırısını erteledi. Yedi aydan fazla süre geçmesine rağmen bu saldırı Ukraynalıların ve Batı'nın umduğu sonuca ulaşamadı. Savaş, Rusya'nın insan gücü farkı, askeri teçhizat ve mühimmat kayıplarını kendi yetenekleri ve müttefiklerin yardımıyla telafi edebilmesi nedeniyle daha çabuk adapte olduğu siper savaşlarına ve yıpratma savaşına dönüştü.

Putin

1917 devriminden sonra çizilen sınırlar yeniden çizilebilir ve çizilmelidir.

Diğer yandan Ukrayna'nın kaderi artık tamamen Batı'nın ekonomik ve askeri yardımlarına bağlı. Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre her ne kadar Avrupa ülkeleri Ukrayna'ya sonuna kadar yardım sözü verse de bu yardımlar artık mühimmat ve teçhizat açığını karşılamaya yetmiyor. Durum bu şekilde devam ederse, Batı'nın kendisine ‘stratejik bir yenilgi’ yaşatmaması nedeniyle en büyük kazanan Putin olacak. Putin, Karadeniz'e kıyısı olan bölgeleri Osmanlı İmparatorluğu'ndan geri alan İkinci Katerina ve ilk ilham kaynağı Büyük Petro'nun yanında Novorossiya’yı yeniden canlandırmaya ve adını tescil ettirmeye epey yaklaştı.

Putin, Nisan 2016'da yaptığı konuşmada, Bolşevikleri, Ukrayna ve Rusya Sovyet cumhuriyetleri arasında keyfi sınırlar çizmekle, ardından 1954'te Kırım Yarımadası ile Sivastopol şehrini Ukrayna'ya vermekle suçlamıştı. O dönemde Putin ‘1917 devriminden sonra çizilen sınırların yeniden çizilebileceğini ve çizilmesi gerektiğini’ vurguladı.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Esed'den Maduro'ya: Rusya ve Çin'in müttefiklerini terk etmesi Afrika'da endişeleri artırıyor

Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti (Reuters)
Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti (Reuters)
TT

Esed'den Maduro'ya: Rusya ve Çin'in müttefiklerini terk etmesi Afrika'da endişeleri artırıyor

Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti (Reuters)
Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti (Reuters)

Sagir el-Haydari

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasının ardından, özellikle Moskova'nın yaklaşık bir yıl önce bir diğer müttefiki olan eski Suriye devlet başkanı Beşşar Esed'i de terk etmesi sebebiyle, Mali, Nijer, Burkina Faso, Rusya ve Çin'e yakın diğer Afrika ülkelerini endişe kapladı.

Rusya ve Çin, hızlı bir ABD askeri operasyonu ile Maduro ve eşinin tutuklanmasını kınamakla yetindi ve somut bir adım atmadan serbest bırakılmasını talep etti. Bu durum, son yıllarda Moskova ve Pekin ile ittifaklar kuran Afrika ülkeleri arasında endişeleri artırdı.

Meşru endişeler

Birçok faktör bu endişeleri güçlendiriyor. Örneğin, Mali'de Albay Assimi Goita rejimi, Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) örgütü tarafından başkent Bamako'ya uygulanan kuşatmanın üçüncü ayına girmesiyle varoluşsal bir tehditle karşı karşıya. Kuşatmanın uzaması Moskova'nın tutumu ve müttefikini kurtarmak için müdahale edip etmeyeceği konusunda soruları gündeme getiriyor.

Afrika meseleleri konusunda uzman siyasi analist Sultan Alban, “Bu Afrika endişeleri üç nedenden dolayı meşru. Birincisi, Rusya'nın benzer durumlardaki davranışı, desteğinin sınırsız olmadığını doğruluyor. Suriye'ye yoğun bir şekilde müdahil oldu, ancak Esed'in iktidarda kalması Rusya'nın nüfuzu için bir yüke dönüşünce, onun güvenli bir şekilde ülkeden ayrılmasına katkıda bulundu. İkincisi, Mali, Nijer ve Burkina Faso'da, Batı ve BM'nin çekilmesi, bu ülkelerin rejimlerini Moskova'ya daha bağımlı hale getirdi; Moskova ise Ukrayna ile savaş nedeniyle kısıtlı kaynaklara sahip ve bu çatışma kaynaklarını önemli ölçüde tüketmiş durumda. Bu durum, Moskova'yı önümüzdeki dönemde Sahel bölgesinde askeri ve güvenlik açıdan daha az müdahil olmaya itebilir” dedi.

dcfgthy
Rusya, savaş kapasitelerini ve kuvvetlerini pekiştirmek için Afrika ülkelerine yüzlerce Wagner paralı askerini gönderdi (Reuters)

Alban kendisi ile özel röportajda sözlerine şöyle devam etti: “Üçüncüsü, Çin, politikaları gereği, dikkat çekici bir pragmatizmle hareket ediyor. Yeni güç ve otoritelere uyum sağlayabiliyor ve onun için önemli olan, belirli bir kişinin iktidarının devam etmesi değil, yatırımlarını korumak. Güçlü ve meşru kurumlara alternatif olarak Rus ve Çin şemsiyesine güvenen Afrika rejimleri, zayıf tekliflere bel bağlıyorlar.”

Sınırlı destek

Yakın zamana kadar Mali, Burkina Faso, Ekvator Ginesi ve Nijer gibi Afrika ülkeleri Batılı güçlerin müttefikleriydi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ancak son yıllarda, onları Moskova ve Pekin ile ittifak kurmaya ve İran ile de kanallar açmaya yönlendiren siyasi dönüşümler ve askeri darbeler yaşadılar.

Güvenlik ve askeri anlaşmaların imzalanmasının ardından Rusya, bu Afrika ülkelerine, etkilerini eşi benzeri görülmemiş bir dereceye kadar genişletmeyi başaran silahlı örgütlere karşı savaş kapasitelerini ve kuvvetlerini pekiştirmek için yüzlerce Wagner paralı askerini, eğitmeni ve askeri danışmanı gönderdi.

Nijerli siyasi analist Muhammed Aval, “Yeni liderlerin Maduro, Esed ve hatta İran'dan ders alması gerektiğini” düşünüyor. “Zira İsrail geçen yıl haziran ayında İran’daki hedefleri vurmaya başladığında, Rusya ve Çin sessiz kaldı, sadece kınama açıklamaları yayınladı.”

dfgthyju
Son yıllarda, birçok Afrika ülkesi, onları Moskova ve Pekin ile ittifaklara iten siyasi dönüşümlere ve askeri darbelere tanık oldu (Reuters)

Aval, özel röportajda “Rusya ve Çin'in Sahel ülkelerine desteği son derece sınırlı olup, birkaç yüz paralı asker ve askeri teçhizattan ibaret. Bunlar, iç ayaklanmalar veya yerel rejimlere karşı askeri müdahaleler durumunda etkisiz kalacaktır” değerlendirmesinde bulundu. “Buna rağmen, Mali, Nijer ve Burkina Faso'daki rejimler bu uyarıları ve endişeleri görmezden gelmeye devam ediyor ve Batı'ya meydan okuyan egemen bir söylem benimsiyorlar. Bu nedenle, Karakas, Şam veya Tahran'dan ders aldıklarını düşünmüyorum” dedi.

Önce çıkarlar

Bu ülkelerin çoğu tarafından Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili resmi bir açıklama yapılmadı. Bu arada Mali, Burkina Faso ve Nijer artan güvenlik sorunlarıyla mücadele ediyor ve Rusya'nın bu krizlerin üstesinden gelmelerine ne ölçüde yardımcı olabileceği soruları gittikçe artıyor.

Sultan Alban, “Esed'in ayrılmasından bir yıl sonra Başkan Maduro'nun devrilmesi, Afrika ülkelerinde Moskova ve Putin'in korumasının önemi hakkında bir tartışmanın kapısını açıyor. Ancak bu tartışma, Rusya ve Çin'in sunabileceği şeylerin sınırlarına odaklanmalı, bu iki ülkenin Afrikalı ortaklarını bu kadar kolay terk etmeye hazır olduğu düşüncesine değil” dedi.

Alban, “Örneğin Suriye'de, Şam rejimi Rusya ve İran'ın sağladığı askeri, siyasi ve mali destek sayesinde 10 yıldan fazla ayakta kaldı. Ancak iç çürüme, yatırımın bizzat Rusya için artık kârlı olmadığı bir noktaya ulaştığında devrildi. Bu nedenle Moskova, nüfuzunun ve üslerinin devamlılığını sağlamak için Esed'in ayrılışını organize etti” diye belirtti.

Alban, “Maduro, Venezuela'da iç bir devrimle değil, askeri bir operasyonla devrildi. Maduro rejiminin ve aygıtının önemli bir kısmı sağlam kaldı. Bu, Rusya'nın kendisini yeniden konumlandırabileceği anlamına geliyor. Bu da Washington ile bir çatışmaya girmekten daha az maliyetli. Buradan, büyük güçlerin mantığını anlayabiliriz; çıkarları ve stratejik varlığı savunmak, faydaların devamlılığını sağlamak, kişileri savunmaktan daha önceliklidir” ifadelerini kullandı.

Alban son olarak; “Sahel bölgesinde Rusya, madencilik sözleşmeleri ve diğer imtiyazlar karşılığında paralı askerler ve rejimleri koruma gibi askeri destek sunuyor. Ancak bu ittifak, ideolojik olarak belirli bir Afrika liderine bağlı kalmayı zorunlu kılmıyor. Çin ise altyapıya yatırım yapmayı ve yatırımlarını korumak için istikrarlı bir ortam aramayı hedefliyor. Rusya'ya kıyasla askeri maceralar konusunda daha az istekli ve kendini belirli bir liderin kaderine bağlamıyor. Onun için önemli olan devletin sürekliliği ve ortağın sözleşmelerin sürekliliğine olan bağlılığını güvence altına almaktır” dedi.


Monroe Doktrini ile Donroe Doktrini arasında Latin Amerika'yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
TT

Monroe Doktrini ile Donroe Doktrini arasında Latin Amerika'yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)

Ahmed Abdulhakim

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’in ele geçirildiğini açıklarken, ABD'nin tüm Latin Amerika kıtası üzerinde tartışmasız nüfuzunu yeniden kazanması gerektiğini söyleyerek bu hamleyi savundu. Washington'ın ‘Monroe Doktrini'ni artık unutmayacağını’ söyleyen Trump, Batı Yarımküre'yi özel bir hayati alan ve yabancı güçlerin giremeyeceği bir Amerikan nüfuz alanı olarak gören tarihi doktrine doğrudan atıfta bulundu.

Trump'ın ‘Monroe İlkesi’ veya Amerikan siyasi jargonunda bilinen adıyla ‘Monroe Doktrini’ hakkındaki konuşması, 19. yüzyılda ABD’nin 5. Başkanı James Monroe’ya (1817-1825) dayanıyor. Trump, Maduro'nun tutuklanmasını bu doktrinle ilişkilendirerek, bunun ‘Batı Yarımküre'de Amerikan hegemonyasının gelecekte sorgulanmayacağını kanıtladığını’ söyledi. Trump, “Monroe Doktrini çok önemli, ancak biz bunun da çok ötesine geçtik” şeklindeki gururlu ifadelerle doktrinin adını, kendi adının ilk üç harfi ‘Don’ ile uzak atası Monroe'nun adının son kısmı ‘roe’yu birleştiren ‘Donroe’ olarak değiştirdi. Yaklaşık bir ay önce yönetimi tarafından yayınlanan bir belgeye atıfta bulunan Trump, milliyetçi yönelimler doğrultusunda ABD’nin ‘ulusal güvenlik stratejisini’ yeniden çizdi.

Monroe Doktrini’ne ‘Trump değişikliği’ olarak tanımlanan yeni ‘ulusal güvenlik stratejisi’ ile karşı karşıya kalan Washington, Latin Amerika'daki kaynaklara ve stratejik konumlara erişim sağlayarak bölge ülkelerinin ‘istikrarlı ve yeterince iyi yönetilmesini’ sağlamaya çalışıyor. Trump’ın ifadesiyle, Washington'ın Venezuela rejimini devirme sürecini uygulaması ve Kolombiya, Meksika, Küba ve diğerleri gibi ülkelerin politikalarını değiştirmezlerse müdahale tehdidinde bulunması, Trump yönetiminin Latin Amerika'da doğrudan angajmanı yeniden tesis etme kararlılığını yansıtıyor. Peki, Monroe Doktrini hakkında ne biliyoruz? Bu doktrinin ABD’nin Batı Yarımküre ülkeleriyle olan genel ilişkilerinde uygulanma senaryoları ve bunun uluslararası ve küresel ilişkiler üzerindeki sonuçları neler?

Monroe Doktrini: Kuruluş ve Bağlam

19. yüzyılın ilk çeyreğinde, Latin Amerika cumhuriyetlerinde bir bağımsızlık dalgası vardı ve bu ülkeler İspanya ve Portekiz sömürge yönetimlerinden kurtuldular. Washington, 1823 yılına kadar Arjantin, Şili, Kolombiya, Meksika ve Peru olmak üzere beş yeni cumhuriyeti tanıdı. Ancak bu ülkeler, özellikle İspanyol Krallığı’nın gücünü yeniden kazanması ve Rusya, Prusya ve Avusturya ile o dönemde ‘Kutsal İttifak’ olarak bilinen ittifaka katılmasıyla, Avrupa sömürge yönetimine geri dönme riski altında kalmaya devam etti.

Yeniden sömürgecilik tehdidi ve ABD'nin, Rusya'nın Kuzey Amerika'nın kuzeybatı kıyılarındaki yayılmacı emelleri ile Oregon Bölgesi'ne (kuzeybatıda bulunan bir ABD eyaleti) yönelik iddialarından duyduğu endişeler. Bu durum, Rus Çarı I. Alexander'ın kuzeybatı Atlantik bölgelerini (özellikle Alaska) egemenliği altına almayı başarması ve 1821'de yabancı gemilerin bu kıyılara yaklaşmasını engellemesinden sonra özellikle geçerliydi. 1821'de yabancı gemilerin bu kıyıya yaklaşmasını engelledi. Washington, Kuzey Amerika'nın Pasifik kıyılarını kontrol etme konusundaki sömürgeci çıkarlarını ve emellerini yeniden gözden geçirmeye başladı.

Bu koşullar çerçevesinde Encyclopaedia Britannica'ya göre Büyük Britanya (o dönemin süper gücü) ABD’nin endişelerini paylaşıyordu ve dönemin Dışişleri Bakanı George Canning, Latin Amerika'nın gelecekte kolonileştirilmesini yasaklayan ortak bir ABD-Büyük Britanya deklarasyonu önerdi. Bu deklarasyon, Batı Yarımküre'de Kutsal İttifak’ın olası herhangi bir müdahalesini reddediyordu. Ancak, dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Quincy Adams buna itiraz etti ve ABD'nin 5. Başkanı James Monroe'ya, ABD'nin bağımsızlığını ilan etmek ve bölgesel gücünü göstermek için tek taraflı bir deklarasyon yayınlanması önerisinde bulundu. Adams, ABD’nin Büyük Britanya’ya bağlı bir devlet olmadığını göstermesi gerektiğini, ortak bir bildirinin Washington'ın gelecekteki genişleme şansını azaltabileceğini ve Londra'nın kendi imparatorluk hırsları olabileceğini belirtti.

Bu koşullar çerçevesinde 2 Aralık 1823'te ABD Başkanı James Monroe, Kongre'ye sunduğu yedinci yıllık mesajında, kıta güçlerinin Latin Amerika'daki İspanya'nın eski kolonilerini bağımsızlıklarını kazandıktan sonra geri almaya çalışabilecekleri yönündeki ABD'nin artan endişesini yansıtan bir bildiri hazırladı. Bu bildiri, daha sonra ‘Monroe Doktrini’ olarak bilinen ve yıllar ve on yıllar boyunca Güney Amerika'nın ABD’nin arka bahçesi olduğu ve hiçbir dış küresel gücün, ne olursa olsun, Amerikan ulusal güvenliği için stratejik öneme sahip bu bölgede yer edinmesine izin verilmemesi gerektiği görüşüne dayanan, ABD'nin Güney Amerika ülkelerine yönelik dış politika doktrini haline gelen ilkeler barındırıyordu.

swdfrgt
Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum (AFP)

O dönemde Ohio eyaletinin Urbana kentinde yayınlanan bir yerel gazetede yer alan açıklamada, ABD Başkanı’nın, Amerika kıtasının güney yarısında Avrupa'nın varlığını reddeden, açık sözlü bir açıklaması yer alıyordu. Ayrıca ABD'nin ‘Eski Dünya’nın işlerine karışmayacağı, buna karşın Avrupa'nın ABD'nin komşularına yönelik herhangi bir saldırısını ABD'ye yönelik bir saldırı olarak kabul edeceği belirtilen bir taahhüt vardı.

Monroe Doktrini ilk açıklandığında, “ABD’nin Avrupa güçlerinin iç işlerine veya aralarında çıkan savaşlara müdahale etmemesi ve ABD’nin o dönemde Batı Yarımküre'de var olan Avrupa kolonilerini tanıması ve bunlara müdahale etmemesi’ dahil olmak üzere dört ana ilkeyi içeriyordu.

Batı güçlerinin gelecekte Batı Yarımküre'de yeni bölgeler kolonileştirme hakkına sahip olmadığını ve bir Avrupa ülkesinin Batı Yarımküre'deki herhangi bir ülkeyi kontrol etme veya baskı altına alma girişiminin ABD’ye karşı düşmanca bir eylem olarak kabul edileceğini vurgulayan Monroe, ‘Eski Dünya’ ile ‘Yeni Dünya’nın farklı sistemlere sahip olduğunu ve ayrı alanlar olarak kalmaları gerektiğini belirtti.

Çok sayıda Amerikan işleri uzmanı ve araştırmacısına göre Monroe Doktrini, açıklanmasından sonra ABD'nin, güney komşularına yönelik dış politikasının ‘temel taşı’ olarak kalmış olsa da Monroe'nun bazı halefleri tarafından eklemeler yapılarak güncellendi. İlk ekleme, James K. Polk'un başkanlığı döneminde (1845-1849) yapıldı. Başkan Polk, Avrupa ülkelerinin ABD'nin olası genişlemesine müdahale etmemesi gerektiğini belirten bir madde ekledi.

ABD Başkanı Theodore Roosevelt (1901–1909) 1904 yılında, Latin Amerika ülkelerinden borçlarını tahsil etmek için askeri müdahale tehdidinde bulunan Avrupalı alacaklı ülkelere karşı müdahale etme hakkından bahsetti ve daha sonra tutumunu sertleştirdi. Aynı yıl Kongre'ye gönderdiği mektubunda, ‘nihayetinde Batı Yarımküre'de medeni bir ulusun müdahalesini gerektirebilecek tekrarlanan yanlış uygulamalar’ olarak nitelendirdiği durumdan bahsetti. Roosevelt, “ABD’nin Monroe Doktrini'ne bağlılığı, bu tür uygulamaların açıkça görüldüğü durumlarda, isteksiz de olsa uluslararası polis rolünü üstlenmesini gerektirebilir” diye belirtti. Bu sözler, o dönemde ‘Roosevelt Corollary’ (Roosevelt Koroları) ve ‘Büyük Sopa’ olarak bilinen politika çerçevesinde, askeri güce sahip olmak ve Amerikan hegemonyasını uygulamak için bu gücü kullanmaya hazır olmak anlamına geliyordu ve Roosevelt'in Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, Haiti ve Küba dahil olmak üzere Orta Amerika ve Karayipler'deki ülkelere Amerikan askeri müdahalesini meşrulaştırmak için izlediği politikaya hızla yansıdı.

Encyclopaedia Britannica'ya göre ABD, 1930'lardan bu yana, Latin Amerika'ya yönelik dış politikasını bu bölgedeki ülkeler ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ile istişare içinde oluşturmaya çalıştı. Başkan Theodore Roosevelt'in bazı halefleri, Monroe Doktrini'ni daha az katı bir şekilde yorumlamaya çalıştılar. Bunlar arasında, büyük sopa diplomasisini iyi komşuluk diplomasisiyle değiştiren Başkan Franklin Roosevelt (1933-1945) de bulunuyor. Bununla birlikte, birçok uzmana göre ABD, güney komşularının iç işlerine müdahalesini meşrulaştırmak için Monroe Doktrini'ni kullanmaya devam etti.

dfe
Daniel Patrick Moynihan Federal Adliye Sarayı önünde devrik Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu destekleyen pankartlar taşıyan protestocular (AFP)

Roosevelt'ten sonra, ABD Başkanı John F. Kennedy (1961-1963) 1962'de Monroe Doktrini'ni yeniden uyguladı. Sovyetler Birliği Küba'da füze fırlatma rampaları inşa etmeye başladıktan sonra Küba'ya deniz ve hava ablukası uyguladı (ABD kıyılarından sadece 90 mil uzaklıkta), ABD'nin ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü unsurları etkisiz hale getirmek için askeri güç kullanmaya hazır olduğunu gösterdi. Bu kriz, ‘Küba Füze Krizi’ adıyla biliniyor.

Öte yandan Cumhuriyetçi isimlerden Ronald Reagan, başkanlığı döneminde (1981–1989), 1985 yılında komünizmle mücadele politikasını açıklarken Monroe Doktrini'ni referans gösterdi. Her ne kadar buna ‘Reagan Doktrini’ adıyla kendi yorumunu eklemiş olsa da o dönem yaptığı konuşmaya göre bu doktrin ‘demokratik müttefikleri yanında durmak ve Afganistan'dan Nikaragua'ya kadar her kıtada Sovyet destekli saldırganlıklarla mücadele etmek için hayatlarını tehlikeye atanlara umudumuzu kaybetmemek’ anlamına geliyordu.

Washington, bu yaklaşım çerçevesinde Nikaragua'daki Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) sosyalist hükümetini devirmek amacıyla kontralar (karşı devrimciler) hareketini destekledi. Afgan mücahitlerine Sovyet işgalinden kurtulmaları için askeri yardım sağladı.

Washington, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve 1990'larda Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından, 21. yüzyılın başlarında Latin Amerika'daki askeri müdahalelerini azalttı, ancak Barack Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı John Kerry, 2013 yılında OAS'da yaptığı bir konuşmada, bölgedeki önemli etkisini koruduğunu belirtti. Kerry,  ABD politikasında önemli bir dönüşüm olarak değerlendirilen ‘Monroe Doktrini döneminin sona erdiğini’ ilan etti. Ancak bu açıklamanın etkisi Latin Amerika ülkeleri tarafından o dönemde önemsizleştirildi.

Monroe ve Donroe arasındaki Latin Amerika

Başkan Trump'ın görev süresi boyunca Latin Amerika'ya yönelik ABD politikasının temel direği olarak Monroe Doktrini’nin geri dönüşü yeni bir durum değildi, zira başkan ve yönetimi, Beyaz Saray'a dönüşüyle birlikte birinci ve ikinci dönemlerinde bunu yeniden teyit ettiler. Trump'ın küresel sahnede ABD'nin hakim ve kontrolcü konumunu pekiştirmek için ‘Monroe İlkesi’ veya ‘Monroe Doktrini’ olarak adlandırdığı ilkenin tamamlayıcısı olarak geçen ay ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'ne dahil edilmesinin yanı sıra, Doktrinin ilkelerine bağlılık, Trump'ın ilk başkanlığı döneminde (2017-2021) de mevcuttu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, 2018 yılında Meksika'ya yaptığı ziyaret sırasında doktrini överek, ‘bugün yazılmış gibi güncel’ olduğunu söyledi. Trump'ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton da Venezuela ve Küba'daki diktatörlükleri devirmekle tehdit ettiği bir konuşmasında, doktrinin ‘hayatta ve iyi durumda’ olduğunu ilan etti.

juıko
Trump, Venezuela'ya yapılan saldırının ardından Kolombiya'ya askeri müdahale tehdidinde bulundu (AFP)

Trump, 2019 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, “Başkan Monroe'dan bu yana ülkemizin resmi politikası, bu yarımkürede yabancı müdahaleyi reddetmek olmuştur” dedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu sözler Rusya ve Çin'e, ABD'nin kendi arka bahçesi olarak gördüğü bölgelere, özellikle de Trump'ın ‘diktacı troyka’ olarak nitelendirdiği Venezuela, Küba ve Nikaragua'ya müdahale etmemeleri konusunda bir uyarı olarak algılandı.

Trump yönetiminin Monroe Doktrini'ni kullanma yaklaşımını analiz eden Amerikan televizyonu NBC, Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu devirmek için askeri güç kullanması ve başka yerlerde de benzer operasyonlar yapacağına dair tehditlerinin, ‘Önce Amerika’ söyleminden dramatik bir sapma olduğunu yazdı. Bunun Trump’ın ikinci başkanlık döneminde daha müdahaleci bir dış politika izleyeceğini teyit ettiğini belirten kanal, ABD Başkanı’nın cumartesi günü yaptığı açıklamaların, birçok cephede askeri güç kullanma isteğini giderek artıran başkan için yeni bir dış politika doktrini çizdiğini kaydetti. Bu yaklaşım, geçtiğimiz ocak ayında yaptığı göreve başlama konuşmasında ‘barışçı’ olarak hatırlanmak istediğini söyleyen bir başkan için tehlikeli olabilir.

NBC, eski Savunma Bakanlığı yetkilisi ve Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde kıdemli araştırmacı olan Seth Jones'un, Trump ve ulusal güvenlik ekibinin Venezuela'da bundan sonra olacaklardan sorumlu olacağını söylediğini aktardı. Jones, “Bu artık onların sorumluluğunda ve işler ters giderse, başka kimse suçlanamaz” diye ekledi. NBC, Trump'ın 2024 yılındaki seçim kampanyasında hükümetten ‘savaş çığırtkanlarını’ uzaklaştıracağına dair verdiği sözün aksine, dışarıdaki savaşlara karşı şüpheci yaklaşımını paylaşan J.D. Vance'i başkan yardımcısı adayı olarak seçtiğine dikkat çekti. Trump, 2016 yılındaki seçim kampanyasında Irak, Afganistan ve Libya'daki başarısız askeri müdahaleleri destekledikleri için Cumhuriyetçi meslektaşlarını ve eski başkanları eleştirmişti. “Mevcut ulus inşa ve rejim değişikliği stratejimiz kanıtlanmış ve mutlak bir başarısızlıktır” diyen Trump'ın ikinci döneminin ilk aylarındaki dış politikası ise bunun aksine işaret etti. Trump, Yemen, Suriye, Irak, Somali, İran ve şimdi de Maduro'yu yakalayıp uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili suçlamalarla yargılanması için ABD'ye getirmek amacıyla Venezuela'ya saldırı emri verdi.

Venezuela operasyonu konusunda ABD içindeki bölünmeye dikkat çeken NBC’ye göre çoğu Cumhuriyetçi temsilci, bu hamleyi açıkça desteklerken, Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçi isimler, operasyonun yasal dayanağı ve ABD'nin Venezuela'da süresiz ve tehlikeli bir taahhüde girme olasılığı konusunda şüphelerini dile getirdi. Başkan Trump'ın hava saldırılarını denetleyen başkomutan ya da diplomatik anlaşmalar için çaba gösteren barış elçisi olarak, ekonomik iyileşme umuduyla oy veren seçmenlerin faturalarını ödemekte zorlanmaları nedeniyle onay oranlarının düşmesinden dolayı potansiyel bir siyasi risk oluşturduğunu belirttiler.

dfgthyju
Karakas'ta Donald Trump karşıtı bir duvar resminin önünden geçen kadınlar (AFP)

Trump’ın ateşli bir destekçisiyken eleştirmeni haline gelen Georgia eyaleti Cumhuriyetçi Temsilcisi Marjorie Taylor Greene, X'te şu sloganı savunanların ‘Make America Great Again’ (Amerika'yı Yeniden Büyük Yap/MAGA) sloganını destekleyenlerin, yurtdışındaki ‘sonsuz’ askeri maceralara karşı ‘tiksinti’ duyduklarını belirterek, “MAGA hareketinin birçok üyesi, bunu sona erdirmek için oy verdiklerini düşünüyordu, ama ne kadar yanılmışız” diye yazdı.

Aynı endişeler, İngiliz gazetesi The Guardian'da Simon Tisdall tarafından da dile getirildi. Tisdall, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, ABD Başkanı Donald Trump'ın dış politikasının niteliği ve uluslararası meşruiyet çerçevesi dışında güç kullanımının sınırları hakkında küresel tartışmayı yeniden alevlendirdiğini belirtti. Simon Tisdall, yaşananların münferit bir olay olmadığını, daha ziyade küresel istikrarı tehdit eden ve Latin Amerika'daki uluslararası düzeni ve istikrarı baltalayan tırmanan bir yaklaşımın yeni bir bölümü olduğunu vurguladı.

Tisdall'a göre, ABD'nin bu hamlesi ‘yasadışı ve haksız’ ve Trump döneminde benimsenen bir politika olarak kaosa dayalı yaklaşımı yansıtıyor. Tisdall, Venezuela'ya yönelik saldırının, ABD'nin İran'ı vurma tehditleriyle aynı zamana denk gelen ve Karakas'a aylarca süren askeri ve ekonomik baskıların ardından, daha geniş kapsamlı bir gerginlik bağlamında gerçekleştiğini belirtti.

Trump, Venezuela'ya karşı attığı adımı uyuşturucu kaçakçılığı ve yasadışı göçü hedef almak olarak gerekçelendirse de Tisdall, bunun gerçek nedenlerinin Maduro'ya karşı şahsi düşmanlığı ve Monroe Doktrini'ni yeniden canlandırma arzusu ile bağlantılı olduğuna inanıyor. Washington'ın Batı Yarımküre'de mutlak bir nüfuz kurma çabasının Latin Amerika ülkelerinin liderleri arasında paniğe yol açtığını söyleyen Tisdall, özellikle de Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimlerin Küba ve Panama gibi ülkelere karşı çatışmacı bir vizyonla ABD diplomasisini yönetmesi nedeniyle, bu liderlerin artık ülkelerinin Beyaz Saray'ın gündemindeki bir sonraki hedefler olacağından korktuklarını düşünüyor.

Trump'ın ‘barışçı’ imajının tamamen kaybolmuş olabileceğinin altını çizen Tisdall, çünkü günümüz dünyasının sadece bir ABD başkanının seçimi ile karşı karşıya olmadığını, aynı zamanda küresel istikrarı tehdit eden ego ve siyasi miras bırakma arzusuna dayalı bir strateji ile karşı karşıya olduğunu belirtti. ABD merkezli bazı raporlara göre Başkan Trump'ın Latin Amerika'ya ilişkin Monroe Doktrini'ni nasıl uygulayacağı, özellikle de kendisi ve yönetiminin üst düzey üyeleri diğer dünya liderlerine uyarı mesajları göndermesinden dolayı endişelere yol açıyor.

Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun cumartesi günü alıkonulmasının ayrıntılarını açıklamak için düzenlenen basın toplantısında Trump, Maduro'nun müttefiki olan Kolombiya Başkanı Gustavo Petro'yu ‘kokain üretmek’ ve bunu ABD’ye göndermekle suçlayarak, “O yüzden arkasını kollasa iyi olur” dedi.

Trump, Fox News’e daha önce verdiği bir röportajda, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'a ‘ülkeyi yöneten’ uyuşturucu kartelleriyle nasıl mücadele edileceğini öğrenmek konusunda sabırsızlandığını söylediğini belirtmişti. “Meksika bu konuda bir şeyler yapılmalı” diyen Trump, Küba'nın artık başarısız bir devlet olduğunu belirterek ayrıntılara girmeden “Küba, sonunda konuşacağımız bir konu olacak” ifadelerini kullandı. Basın toplantısında Trump’ın yanında duran ve daha açık sözlü olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio Küba ile ilgili olarak, “Hükümette olsaydım, en azından biraz endişelenirdim. Herkesle konuşur ve görüşürüz ama bizimle oyun oynamayın. Bu başkan görevdeyken oyun oynamayın. Sonu iyi olmaz” ifadesini kullandı.

Maduro'nun alıkonulması, Latin Amerika'daki durumu değiştirebilecek tehlikeli bir emsal oluşturdu. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, bunu ‘kimsenin aşmaması gereken bir sınırı aşmak ve bölgedeki barışa büyük bir tehdit oluşturmak’ olarak nitelendirdi.

Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro ise Venezuelalı meslektaşının gözaltına alınmasının hemen ardından Ulusal Güvenlik Konseyi'ni topladı, sınır koruma ve güvenliğini güçlendirme kararları aldı ve ABD'nin Karakas'a saldırısını görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi'nden (BMGK) acil bir toplantı talep etti.

Tüm bunlar sadece düşmanlarla sınırlı kalmayabilir. Fransız Haber Ajansı AFP’ye göre Venezuela’daki operasyon, Donald Trump'ın stratejik kaynakları ele geçirme tehditlerinden, özellikle de Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı ilhak etme niyetini kamuoyuna açıklamasından endişe duyan ABD müttefiklerine bir uyarı niteliğinde olabilir. Askeri araştırma ve analiz merkezi Defence Priorities'in direktörü Jennifer Kavanagh, bununla ilgili değerlendirmesinde, “ABD’nin Grönland'a birkaç yüz veya birkaç bin askeri personel göndermesi büyük bir zorluk oluşturmaz ve buna kimlerin itiraz edebileceğini de anlamıyorum” ifadelerini kullandı.

Kavanaugh, Venezuela’daki operasyonun, Çin ve Rusya gibi ülkeleri ve bu ülkelerin, özellikle Pekin için Tayvan ve Moskova için Ukrayna olmak üzere, kendi nüfuz alanlarında aynı şeyi yapmaya teşvik edilme olasılığına atıfla ‘Eğer ABD, bir yetkilinin meşru olmadığını ilan edebilir, onu devirebilir ve ülkesini yönetebilirse, diğer ülkelerin aynı şeyi yapmasını ne engelleyebilir?’ sorusunu gündeme getirdiğini söyledi.


Trump: Amerika, Venezuela ile savaş halinde değil

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Trump: Amerika, Venezuela ile savaş halinde değil

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, Washington'un Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu tutuklamak için askeri müdahale başlatmasından günler sonra, dün ülkesinin Venezuela ile savaş halinde olmadığını belirtti.

NBC News'e verdiği röportajda Trump, "Venezuela önümüzdeki 30 gün içinde yeni seçimler yapmayacak" dedi. Maduro'nun yardımcısı Delcy Rodríguez, dün geçici başkan olarak yemin etti.

Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığı habere göre ABD Başkanı, hükümetinin Venezuela'da petrol üretimini sürdürmek ve artırmak için yatırım yapan petrol şirketlerine tazminat ödeyebileceğini belirtti. Ayrıca, Venezuela'nın ihmal edilmiş petrol çıkarma ve nakliye altyapısının yeniden inşasının 18 aydan kısa sürede tamamlanabileceğini de öne sürdü.

“Bunu daha kısa sürede başarabileceğimizi düşünüyorum, ancak çok büyük miktarda paraya ihtiyaç duyulacak” diyerek sözlerine şöyle devam etti: “Büyük bir harcama olacak; petrol şirketleri bu parayı harcayacak ve daha sonra bu para bizim tarafımızdan veya gelirler yoluyla geri kazanılacak.”

Ancak, Venezuela'daki siyasi istikrarla ilgili belirsizlikler ve milyarlarca dolar olarak tahmin edilen gerekli harcamanın büyüklüğü göz önüne alındığında, yatırımların ne kadar hızlı akacağı belirsizliğini koruyor.

 Maduro, dün Venezuela'nın başkentinde eşiyle birlikte tutuklanmasından iki gün sonra, New York'taki bir mahkemede uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarına karşı suçsuz olduğunu savundu.

ABD medyasının mahkeme salonundan verdiği haberlere göre 63 yaşındaki Maduro mahkemeye, "Ben masumum, suçlu değilim" dedi ve Karakas'taki evinde tutuklandığını ve kendisini hala Venezuela'nın başkanı olarak gördüğünü belirtti.

Maduro, İspanyolca konuşarak şunları söyledi: "Ben Venezuela Cumhuriyeti'nin başkanıyım ve 3 Ocak Cumartesi gününden beri burada kaçırılmış olarak bulunuyorum."

Trump NBC News’e verdiği röportajda, ABD birliklerini Venezuela'ya göndermek için "yasama müdahalesine" ihtiyaç duymayacağını belirtirken, Senato Demokrat Lideri Chuck Schumer, Trump'ın Venezuela'daki hamlesinin, ABD'nin Grönland ve diğer ülkelerdeki çıkarlarına açıkça işaret ettiği bir dönemde, ABD dış politikasında tehlikeli bir yaklaşımın sadece başlangıcı olduğu konusunda uyardı.

Schumer dün yaptığı açıklamada, Amerika Birleşik Devletleri'nin rejim değişikliği girişimlerine her giriştiğinde, "Amerikan ailelerinin kan ve maddi bedel ödediğini" söyledi.

Ayrıca, "Amerikan halkı bitmek bilmeyen savaşlar döngüsüne girmeyi kabul etmedi” ifadesini kullandı.