Kırım'ın ilhakından on yıl sonra...Ukrayna-Rusya savaşına giden yol

Savaşın üçüncü yılının başında Kırım Yarımadası Putin'in imparatorluk hayallerinin temel taşı olmaya devam ediyor.

Moskova ile Kiev arasındaki anlaşmazlığın ana noktalarından biri olan Karadeniz Filosu, 1992. (AFP)
Moskova ile Kiev arasındaki anlaşmazlığın ana noktalarından biri olan Karadeniz Filosu, 1992. (AFP)
TT

Kırım'ın ilhakından on yıl sonra...Ukrayna-Rusya savaşına giden yol

Moskova ile Kiev arasındaki anlaşmazlığın ana noktalarından biri olan Karadeniz Filosu, 1992. (AFP)
Moskova ile Kiev arasındaki anlaşmazlığın ana noktalarından biri olan Karadeniz Filosu, 1992. (AFP)

Samir İlyas

Rusya'nın Şubat 2022'den bu yana Ukrayna'ya karşı devam eden savaşında ilan ettiği hedeflere ulaşmada yaşadığı zorlukların aksine, yaklaşık on yıl önce Kırım'ın işgali, büyük ölçekli bir askeri operasyona başvurmadan pratik olarak tamamlanana kadar dünyanın farkına varmadığı gizli bir plan dahilinde, tarihin en sorunsuz işgal operasyonlarından biriydi.

Kiev'deki merkezi hükümet, Kremlin'in müttefiki olan Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç'in devrilmesinin ardından işlerini düzenlemekle meşgulken, ‘Yeşil Adamlar’ Kırım'ı işgal etme görevini yerine getirdi. Kiev'deki ‘darbeden’ bir aydan kısa bir süre sonra, Kırım'ın Rusya'ya resmen ilhakını kutlamak için Moskova, Simferopol ve Sivastopol semalarına havai fişekler atılıyordu.

Kırım'ın önemi

Kırım Yarımadası, Karadeniz'deki konumu ve Azak Denizi'ne açılan Kerç Boğazı'na nazır olması hasebiyle büyük jeostratejik öneme sahiptir. Konumunun yanı sıra Donbass bölgesindeki maden ihracatı için en önemli limandır. Kırım, büyük bir tarihi sembolizme de sahiptir. Rus İmparatorluğu 17’nci ve 19’uncu yüzyıllar arasında Osmanlı İmparatorluğu ile sıcak sulara inmek için birçok savaş yaptı. Kırım Yarımadası Novorossiya'nın (Yeni Rusya) düğüm noktası olarak kabul edilir. Novorossiya kavramı, Rus milliyetçileri tarafından Karadeniz ve Azak Denizi kıyısında Odessa'dan, Mıkolayiv, Herson ve Zaporijya şehirlerine, oradan da doğuda Donetsk ve Luhansk'a kadar uzanan güneydoğu Ukrayna bölgesine verilen isim.

Kırım Cumhuriyeti, Sovyet döneminde özerkliğe sahipti. Kırım’daki yerli nüfus, yüz binlerce Tatarı ihanet ve Nazilerle iş birliği yapmakla suçlayıp Sibirya, Kazakistan ve Özbekistan'a sürgün eden lider Joseph Stalin'in yönetimi altındaki Kırım Tatarlarından mustaripti. Sovyet lideri Nikita Kruşçev, çözülme evresiyle birlikte 1954 yılında özerk olmaya devam ederken Kırım’ın idari olarak Ukrayna'ya bağlanmasına karar verdi. O dönemde alınan bu karar aslında radikal bir değişikliğe yol açmadı. Sovyetler Birliği cumhuriyetleri arasındaki sınırlar sadece Moskova'nın doğrudan kontrolü altındaki idari sınırlardı. O dönemde Rusya ile kara sınırı olmadığı göz önüne alındığında, Kırım'ın idari olarak Kiev'e bağlı olması belki de mantıklıydı.

Rusya'nın aleyhine olan değişim rüzgarları ilk olarak Sovyetler Birliği'nin neredeyse çökmeye başlamasıyla esmeye başladı. Kırım'da Rus kökenliler çoğunlukta olmasına rağmen, 1 Aralık referandumunda Kırım sakinleri küçük bir farkla (yüzde 54) Ukrayna'nın geri kalanıyla birlikte bağımsızlık kararı aldı. Bahsi geçen referandumda Ukrayna'nın yüzde 92'sinin Sovyetler Birliği'nden ayrılmayı desteklediğini hatırlatalım.

2004-2005'teki Turuncu Devrim'in ardından Moskova'nın Ukrayna'yı kaybetme korkusu, yeni liderlerinin Batı'ya yönelmesiyle daha da arttı.

Karadeniz Filosu düğümü

Moskova, Rusya'nın çoğunlukta olduğu (söz konusu dönemde nüfusun yüzde 57'si) Kırım'ı da kapsayan idari sınırlarıyla Ukrayna'nın bağımsızlığını tanıdı. Diğer yandan, en önemlisi Karadeniz'deki askeri üslerin akıbeti olmak üzere çeşitli sorunlar ortaya çıktı. Kırım'daki Sivastopol Limanı önemli bir deniz üssü olup, Sovyet döneminden bu yana Rus Karadeniz Filosu’nun karargahıdır. İki taraf, Rusya'nın Karadeniz Filosu’nun en büyük bölümünü ele geçirmesiyle düğümü çözdü. Rusya, Novorossiysk Üssü’nün genişletilmesi ve Rus filosunun ana karargahına dönüştürülmesi tamamlanana kadar üs için kira aldı. Rusya, ABD ve İngiltere, Aralık 1994'te Ukrayna'nın Sovyet döneminden kalma devasa nükleer silah stokunu Rusya'ya devretmesi karşılığında Ukrayna'nın Sovyet sonrası sınırlarına saygı gösterme sözü verdi. 1997 yılında iki ülke (Rusya ve Ukrayna) Dostluk, İşbirliği ve Ortaklık Antlaşması'nı imzalayarak Kırım Yarımadası'nın yeniden Ukrayna toprağı olduğunu teyit etti. Rusya ve Ukrayna, Rus filosunun 2017 yılına kadar Sivastopol’da kalması konusunda anlaştı.

Moskova'nın odak noktası, Karadeniz Filosu'nun üssünü Sivastopol'da tutmaktı ve bu konu o dönemde Moskova'yı rahatsız eden bir sorun teşkil etmiyordu. Bir yandan Kiev'de birbirini takip eden hükümetlerle tatmin edici çözümlere ulaşmayı başarırken, diğer yandan da Kırım'da Rus asıllı halkın nüfuzunu desteklemeye devam etti. 2004-2005'teki Turuncu Devrim'in ardından Moskova'nın Ukrayna'yı kaybetme korkusu, yeni liderlerinin Batı'ya yönelmesiyle daha da arttı. 2008'deki Bükreş NATO zirvesinden sonra Ukrayna'nın ittifaka (NATO) dahil edilmesiyle ilgili korkular güçlendi. Rusya, Ukrayna'nın NATO ve Avrupa Birliği'ne (AB) doğru ilerlemesini engellemek için tüm enerjisini kullandı.

Fotoğraf Altı: Sivastopol'da Karadeniz Filosu gemisi, Nisan 1992. (AFP)
Sivastopol'da Karadeniz Filosu gemisi, Nisan 1992. (AFP)

Viktor Yanukoviç'in 2010 yılında öncelikle güney ve doğunun oyları sayesinde Devlet Başkanı olmasının ardından, iki taraf, Ukrayna'nın Rus gazını avantajlı fiyatlarla alması karşılığında Rus Karadeniz Filosu’nun Sivastopol'da bulunmasına ilişkin anlaşmayı 2042 yılına kadar uzattı. Anlaşma aynı zamanda Rusya'nın Sivastopol Üssü’nde yaklaşık 25 bin askerin konuşlandırılmasına ve Kırım Yarımadası'nda iki hava üssünün bulundurulmasına da olanak tanıdı.

Zor dengeler

Yanukoviç uzun süre Rusya ile Batı arasında bir denge kurmaya çalıştı. AB, Ukrayna'yı NATO'ya kabul etme konusunda net adımlar atmadı. Ayrıca 2008'deki ekonomik krizden çıkmasına mali olarak yardım etmeyi de ihmal etti. AB daha sonra Ukrayna ile AB arasındaki ortaklık anlaşmasının devam etmesi için Ukrayna'ya Kremlin liderliğindeki Avrasya Ekonomik Birliği'ne girmemesi koşulunu dayattı. Tüm bunlara karşılık Moskova yönetimi kendi çıkarlarını korumak için yardım elini uzatmaya çok açık ve istekliydi.

Ukrayna 2013 yılında, ABD'nin sıkı para politikasının küresel yansımalarını yaşadı.

Ukrayna 2013 yılında, ABD'nin sıkı para politikasının küresel yansımalarını yaşadı ve zarar gördü. Ukrayna'nın borçlanma maliyeti yüzde 7-8'den yüzde 11'in üzerine çıktı. Aynı zamanda Putin, Ukrayna'nın AB'ye yaklaştığını fark ettiğinde, Ukrayna ihracatına yaptırım uygulamaya karar verdi. Bu, Rusya'ya ihracata bağımlı olan Ukrayna sanayisi için daha fazla soruna yol açtı.

Yanukoviç kasım ayında kararını verdi. AB ile ortaklık anlaşmasını imzalamayı erteledi ve Rusya'ya gitti. Rusya o yılın kışına dayanabilmesi için Ukrayna'ya 15 milyar dolarlık mali yardım ve doğalgaz fiyatlarında yüzde 33 indirim teklif etti. Ayrıca söz konusu mali yardım, Kiev'in borçlarını ödemede temerrüde düşmesini de engelliyordu. Bu süreçte Putin, Rusya pazarını Ukrayna ürünlerine yeniden açmaya karar verdi.

Rusya'nın ‘cömertliğine’ rağmen, Yanukoviç'in AB ile ortaklık anlaşmasını imzalamayı ertelemesi üzerine 21 Kasım 2013'te başkent Kiev'de halk protestoları patlak verdi. Haftalarca süren gösterilerin ardından Yanukoviç 22 Şubat 2014'te ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Onun ardından Batı yanlısı siyasetçiler iktidara geldi.

Kibar insanlar

Daha sonraki Ukrayna raporları, herhangi bir önemli direniş olmaksızın Kırım'ın işgali ve ilhakına ilişkin koşullar hakkında çok şey ortaya çıkardı. Raporlar, Rusya'nın yarımadayı işgal etme hazırlıklarının Kiev'deki Bağımsızlık Meydanı olaylarının başlangıcından itibaren erken başladığını gösterdi. Ukrayna'nın daha sonra yaptığı araştırmalara göre Rusya, Kasım 2013'ten bu yana Kırım'daki Rus üslerine yakıt tedarikini yaklaşık dört kat artırdı. 2014 yılı başından itibarense askerlerin bu üslerde gizli seferberliği başladı.

25 Şubat 2014'te Rusya yanlısı destekçiler, yarımadanın Rusya'ya ilhak edilmesi için Kırım Parlamentosu’na baskı yapmaya başladı.

Kırım makamları muhalif hareketi desteklemeyi reddetti. Rus medyası, Ukraynalı Nazi hareketlerinin Yanukoviç'i devirmek için Batı desteğiyle Avrupa Meydanı olaylarına öncülük ettiğini öne sürmeye başladı. Rus medyası ayrıca neo-Nazilerin Rus kökenli vatandaşları hedef alma niyetleri konusunda da uyarıda bulundu. 4 Şubat 2014 tarihinde Kırım Yüksek Konseyi Başkanlık Kurulu, siyasi kriz ve faşist grupların iktidar hevesinden ötürü yarımadanın durumu hakkında Kırım çapında bir araştırma başlatma kararı aldı.

Fotoğraf Altı: 1 Mart 2014'te, Simferopol'de düzenlenen mitinge katılan ‘Küçük Yeşil Adamlar’. (AFP)
1 Mart 2014'te, Simferopol'de düzenlenen mitinge katılan ‘Küçük Yeşil Adamlar’. (AFP)

Yanukoviç'in 22 Şubat 2013'te devrilmesi ve Rusya'ya kaçmasının ardından olaylar hızlandı.

Olayların hızla gelişmesi, Yanukoviç'in devrilmesinden ve Kiev'de tanık olunan ayaklanmaya tepki olarak Kırım Yarımadası'nda bir iç ayaklanmaya tanık olunduğu bahanesiyle Rusya'ya kaçmasından önce Moskova'nın dikkatle organize edilmiş bir kampanyasını ortaya çıkardı.

23 Şubat'ta, yeni Ukrayna hükümetini tanımak istemeyen yarımadanın Rusya yanlısı sakinleri, Kırım Yüksek Konseyi binası yakınında protesto başlattı. Göstericiler, Kırım Yarımadası'nın Ukrayna'dan ayrılması sloganını yükseltti. Sivastopol'da da gösteri düzenlendi. Bu sırada Rusya yanlısı iş adamı Alexei Chaly şehrin belediye başkanı seçildi.

25 Şubat 2014'te Rusya yanlısı destekçiler, yarımadanın Rusya'ya ilhak edilmesi için Kırım Parlamentosu’na baskı yapmaya başladı. Yüzlerce kişi Kırım Parlamentosu'nun Kırım'ın bağımsızlığını ilan etmek için referandum yapmasını talep etti.

Ertesi gün Kırım Parlamentosu, Ukrayna ile ilişkilerin kesilmesi hususunda referandum yapılması konusunu görüşmek üzere toplandı, ancak yeterli oy çoğunluğunun sağlanamaması nedeniyle bir sonuca varılamadı.

27 Şubat 2014 gecesi milletvekilleri, Anatoli Mogilev hükümetini görevden aldı, Rusya yanlısı Sergey Aksenov'u Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin yeni başbakanı olarak atadı ve referandumu onaylama kararı aldı. Eş zamanlı olarak, yarımadanın her yerinde, plakasız Rus araçlarında, ayırt edici işaretleri olmayan Rus üniformaları giyen insanlar ortaya çıktı. Önce Simferopol Havaalanı'nı, Belbek Askeri Havaalanı'nı ve Kerç Feribot İskelesi’ni işgal ettiler.

Aynı gün, Kırım Yüksek Konseyi, Kırım Yarımadası'nın statüsüne ilişkin referandumun yapılması için 25 Mayıs tarihini belirledi ve daha sonra bu tarih bir sonraki yıl 16 Mart'a ertelendi.

‘Yeşil Adamlar’ ya da ‘Kibar İnsanlar’, Kırım işgalinin örgütlenmesinde başlıca rol oynadı. Bunlar Rusya tarafından 2009 yılında oluşturulan özel operasyon güçlerinin bir parçasıdırlar. Bu güçler, Rusya Federasyonu'nu ilgilendiren herhangi bir coğrafi noktada siyasi ve ekonomik hedeflere ulaşmayı amaçlıyorlar…

Birinci savaşın sıcak dönemi, 2014 yılı sonunda Almanya ve Fransa'nın arabuluculuğunda imzalanan Minsk Anlaşması ile sona erdi.

Donbass isyanı

Kırım'ın kontrolünün ele geçirilmesinin ardından birçok Rus milliyetçisi, Rus azınlığını Ukrayna'daki neo-Nazi saldırılarından koruma bahanesiyle Donetsk ve Luhansk'a yöneldi. Moskova'nın doğrudan desteğiyle Rus asıllı vatandaşlar Halk Koruma Birlikleri’ni oluşturdu ve ayrılıkçı eğilimler arttı. 11 Mayıs 2014'te ayrılıkçılar, Kiev'in yasa dışı saydığı referandumun ardından tek taraflı olarak Rusça konuşanların çoğunlukla yaşadığı Donbass havzasındaki Luhansk ve Donetsk bölgelerinin bağımsızlığını ilan etti. Ayrılıkçılar ile Ukrayna Silahlı Kuvvetleri arasında, Rus yanlısı ayrılıkçıların Donetsk ve Luhansk’ın yarısından fazlasının kontrolünü ele geçirdiği bir savaş çıktı. Birinci savaşın sıcak dönemi, 2014 yılı sonunda Almanya ve Fransa'nın arabuluculuğunda imzalanan Minsk Anlaşması ile sona erdi. Ancak her iki taraf da bu anlaşmaya uymadı ve savaş külleri altında yanmaya devam ederek her iki taraftan da 13 binden fazla kişinin hayatına mal oldu.

Açık çatışma

Kırım'ın işgali ve ilhakından sonra Rus söylemi, Doğu ve Güney Ukrayna'daki Rus milliyetçilerinin ve Rusça konuşanların desteklenmesi ihtiyacına odaklanmaya devam etti. Aynı zamanda Sovyet döneminden önce Ukrayna devletinin varlığının inkarına dayanan yeni bir anlatı ortaya çıktı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin konuşmalarında ve yazılarında bu düşüncesini açıkça dile getirdi.

Fotoğraf Altı: Sivastopol'da devriye gezen Rus askerleri, 5 Mart 2014.  (AFP)
Sivastopol'da devriye gezen Rus askerleri, 5 Mart 2014. (AFP)

Putin Temmuz 2021'de Rusça ve Ukraynaca yayınlanan bir makalede ‘Ukrayna'nın gerçek egemenliğinin ancak Rusya ile ortaklık halinde mümkün olabileceğini’ ileri sürdü. “Modern Ukrayna, Sovyet döneminin saf bir ürünüdür. Onun büyük ölçüde tarihi Rusya topraklarında oluştuğunu çok iyi biliyor ve hatırlıyoruz” ifadelerini kullanan Putin, komünistlere yönelik eleştirilerini yineledi. 2016 yılında komünist devletin kurucusu Vladimir Lenin'in fikirlerinin “Sovyetler Birliği'nin çöküşüne yol açtığını ve kendisinin ve arkadaşlarının aslında Rusya adlı bir binanın altına atom bombası yerleştirdiğini” söylediği önceki açıklamalarını doğruladı.

Ukrayna'nın güneyini ve doğusunu kapsayan Novorossiya’dan bahsedilmeye başlandı. Rusya, 2021 yılı sonunda güçlerini Ukrayna sınırına seferber ettikten sonra ABD ve NATO'ya, ittifakın 1997 sınırlarına çekilmesini de içeren bir anlaşmayı şartları arasında sundu. Rusya, savaşın başlangıcı olarak 22 Şubat 2022'de ayrılıkçı Donetsk ve Luhansk cumhuriyetlerinin Ukrayna'dan bağımsızlığını tanıdığını duyurdu ve savaşın arifesinde iki cumhuriyetle güvenlik ve savunma anlaşması imzaladı. Bir gün sonra, doğudan ve kuzeyden kapsamlı bir hava ve kara saldırısı başlattı.

Büyük dalgalanmalara sahne olan savaşta Ukrayna, ilk saldırıyı göğüslemeyi ve Kiev'in işgal edilmesini engellemeyi başardı. Ancak güneyde Rus ordusu Kırım'dan Herson'a doğru yola çıktı, yarımadadaki ablukayı kırdı ve Mıkolayiv'e doğru ilerledi. Mayıs ayında Rusya, Mariupol şehri üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdı ve Donbass ile Kırım arasındaki kara yolunu güvence altına aldı. Kuzeyden Rus tankları Çernigiv üzerinden Kiev'e doğru ilerledi, ancak ağır kayıplar nedeniyle geri çekildi. Rusya ve ona yakın milisler Luhansk Cumhuriyeti topraklarının tamamını işgal etmeyi başardı. Ukrayna, 2022 yazında ve sonbaharında, Ukrayna'nın doğusundaki Harkov'da Rusya'nın işgal ettiği toprakların bir kısmını geri almayı başardı. Kasım 2022'de Rusya, Herson’daki Dinyeper Nehri'nin sağ (batı) yakasından çekilmek zorunda kaldı.

2022'deki büyük değişimlerin aksine, 2023'te Rusya'nın zafer kazanma arzusu ile Ukrayna'nın onu direniş ve fedakarlığın sembolü olarak yüceltme arzusu arasında çatışmanın simgesi haline gelen Bahmut'un işgali dışında bölgelerde pek niteliksel gelişme yaşanmadı.

Bahmut muharebesi, baharda yapılması planlanan ancak yaz başına ertelenen Ukrayna karşı saldırısını erteledi. Yedi aydan fazla süre geçmesine rağmen bu saldırı Ukraynalıların ve Batı'nın umduğu sonuca ulaşamadı. Savaş, Rusya'nın insan gücü farkı, askeri teçhizat ve mühimmat kayıplarını kendi yetenekleri ve müttefiklerin yardımıyla telafi edebilmesi nedeniyle daha çabuk adapte olduğu siper savaşlarına ve yıpratma savaşına dönüştü.

Putin

1917 devriminden sonra çizilen sınırlar yeniden çizilebilir ve çizilmelidir.

Diğer yandan Ukrayna'nın kaderi artık tamamen Batı'nın ekonomik ve askeri yardımlarına bağlı. Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre her ne kadar Avrupa ülkeleri Ukrayna'ya sonuna kadar yardım sözü verse de bu yardımlar artık mühimmat ve teçhizat açığını karşılamaya yetmiyor. Durum bu şekilde devam ederse, Batı'nın kendisine ‘stratejik bir yenilgi’ yaşatmaması nedeniyle en büyük kazanan Putin olacak. Putin, Karadeniz'e kıyısı olan bölgeleri Osmanlı İmparatorluğu'ndan geri alan İkinci Katerina ve ilk ilham kaynağı Büyük Petro'nun yanında Novorossiya’yı yeniden canlandırmaya ve adını tescil ettirmeye epey yaklaştı.

Putin, Nisan 2016'da yaptığı konuşmada, Bolşevikleri, Ukrayna ve Rusya Sovyet cumhuriyetleri arasında keyfi sınırlar çizmekle, ardından 1954'te Kırım Yarımadası ile Sivastopol şehrini Ukrayna'ya vermekle suçlamıştı. O dönemde Putin ‘1917 devriminden sonra çizilen sınırların yeniden çizilebileceğini ve çizilmesi gerektiğini’ vurguladı.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



ABD, Şam’ın Süveyda’yı kontrol altına alma çabalarına destek veriyor

Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
TT

ABD, Şam’ın Süveyda’yı kontrol altına alma çabalarına destek veriyor

Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)

İsrail Kamu Yayın Kurumu Kan 11, Suriyeli bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, Şam yönetiminin güney Suriye’de çoğunluğu Dürzi olan Süveyda (Cebel el-Arab) üzerinde kontrol sağlamak için ABD desteğiyle hareket ettiğini bildirdi. Haberde, bu sürecin daha önce kuzeydoğuda Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde izlenen yaklaşıma benzediği ifade edildi.

Söz konusu yetkili, ABD desteğinin “İsrail’in ulusal güvenliğine zarar verilmemesi” şartına bağlı olduğunu belirtirken, Tel Aviv’in bu gelişmeden tam anlamıyla memnun olmadığı ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Kan 11’den aktardığı habere göre, askeri konularla ilgilenen Suriyeli yetkili, hükümetin son dönemde ABD ile koordinasyon ve destek bulunduğunu gösteren bir özgüvenle hareket ettiğini söyledi. Bu çerçevede, ABD’nin, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın Süveyda üzerindeki kontrolü yeniden tesis etme yönündeki adımlarını desteklediği değerlendirmesi yapıldı.

sdcfgt
Süveyda kırsalındaki Şehba kentinde düzenlenen bir gösteriden arşiv fotoğrafı; gösteri sırasında İsrail bayrakları taşındı (el-Râsıd sitesi)

Yetkili, Şam yönetiminin Süveyda’ya yeniden giriş konusunda henüz nihai karar almadığını, ancak bunun “er ya da geç gerçekleşeceğini ve tercihen diyalog ve uzlaşı yoluyla olmasını umduklarını” ifade etti.

Öte yandan Kan 11, İsrail’in Suriye ile yürütülen müzakerelerde, Süveyda’daki Dürzilere doğrudan destek sağlayabilmesine imkân tanıyan açık bir güvenlik maddesinin anlaşmalara eklenmesini şart koştuğunu bildirdi. İsrail’in bu koşulu stratejik çıkarlarının korunması açısından temel gördüğü belirtildi. ABD’nin de desteğinin İsrail’in ulusal güvenliğine zarar verilmemesi şartına bağlanırken bu maddeyi dikkate aldığı kaydedildi. Ancak Tel Aviv’deki izlenim, Washington’un İsrail’in tutumunu olduğu gibi kabul etmediği ve kapsamını asgari düzeye indirdiği yönünde. Fiilen ABD’nin, İsrail’in yalnızca Dürzilerin doğrudan saldırıya uğraması hâlinde müdahaleye hazır olmasını istediği ifade edildi.

dfgthy
İsrail’e ait bir uçağın, geçen temmuz ayında Güney Suriye’deki Süveyda üzerinde uçuşu sırasında termal aldatma balonları (flare) bırakması (AFP)

Kan 11 ayrıca, ABD’nin Ekim 2025’te Süveyda’da yaşananlar gibi Dürzilere yönelik yeni katliamların önlenmesi yönündeki İsrail talebini desteklediğini aktardı.

Öte yandan Jerusalem Post, Süveyda sakinleri arasında ordunun kente girmesine yönelik ciddi endişeler bulunduğunu yazdı. Gazete, halkın Temmuz ayında devlet destekli grupların saldırılarında 2 bin 500 kişinin hayatını kaybettiğini unutmadığını vurguladı.

Öte yandan Kan 11, İsrailli bir güvenlik kaynağına dayandırdığı haberinde, Dürzilere yönelik saldırıların sürmesi hâlinde İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarını genişletmeye hazır olduğunu, “Tırmanmaya tırmanmayla karşılık verilir” mesajı verdiğini aktardı. Bu açıklamanın, Süveyda’da son haftalarda görece bir sükûnet yaşanmasına rağmen yapıldığına dikkat çekildi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu daha önce yaptığı açıklamada, Suriye’nin güneybatısının silahsızlandırılmış bir bölge olarak kalmasına kararlı olduklarını söylemiş, “Buranın ikinci bir Lübnan’a dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Dürzi nüfusu koruma konusunda taahhüdümüz var” demişti. Netanyahu, “Şu anda yoğun operasyonlar yürütüyoruz. Daha fazlasına mecbur kalmamayı umuyorum; bu Şam’ın tutumuna bağlı” ifadelerini kullanmıştı.

rgt
İsrail ordusuna ait askeri araçların Güney Suriye’deki bazı bölgelere girmesi (İsrail ordusu)

Bu gelişmelerin yanı sıra İsrail merkezli i24NEWS, Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’ya yakın bir kaynağa dayanarak, ABD arabuluculuğunda Paris’te Suriyeli ve İsrailli yetkililer arasında yakında bir görüşme yapılmasının beklendiğini ileri sürdü. Habere göre, görüşmede iki ülke arasında bir güvenlik anlaşmasının son detaylarının ele alınması öngörülüyor.

Aynı kaynak, toplantıda Suriye-İsrail arasındaki tampon bölgede olası ortak stratejik ve ekonomik projelerin de gündeme geleceğini belirtti.

Ancak Reuters, daha önce ABD arabuluculuğunda yapılan görüşmelerin, sınır hattında istikrarı sağlamayı hedefleyen bir güvenlik anlaşmasıyla sonuçlanmadığını hatırlattı.


Arap toplumundan Netanyahu’ya tepki: Organize suçu teşvik ediyorsun

İsrail’in kuzeyindeki Sahnin kentinde, Arap yerleşimlerinde suçun yayılmasını protesto eden Arap vatandaşların yaptıkları gösteriden bir kare (Reuters)
İsrail’in kuzeyindeki Sahnin kentinde, Arap yerleşimlerinde suçun yayılmasını protesto eden Arap vatandaşların yaptıkları gösteriden bir kare (Reuters)
TT

Arap toplumundan Netanyahu’ya tepki: Organize suçu teşvik ediyorsun

İsrail’in kuzeyindeki Sahnin kentinde, Arap yerleşimlerinde suçun yayılmasını protesto eden Arap vatandaşların yaptıkları gösteriden bir kare (Reuters)
İsrail’in kuzeyindeki Sahnin kentinde, Arap yerleşimlerinde suçun yayılmasını protesto eden Arap vatandaşların yaptıkları gösteriden bir kare (Reuters)

İsrail’deki Arap vatandaşların siyasi liderleri, artan protestolar eşliğinde Başbakan Binyamin Netanyahu’yu organize suça göz yummakla suçladı ve yüz binlerce ruhsatsız silahın toplanması için derhal harekete geçilmesini talep etti.

Pazar sabahı, şiddet suçlarındaki artışı protesto eden onlarca gösterici ve cinayet kurbanlarının yakınları, Tel Aviv’deki Ayalon Otoyolunu trafiğe kapattı. Gösteriyi organize eden sol eğilimli “Birlikte Duruyoruz” hareketi, protestonun “hükümetin Arap toplumunu şiddet ve suça terk etmesine” karşı düzenlendiğini açıkladı. İsrail basınına göre eylem barışçıl nitelikteydi.

“Suç, Netanyahu döneminde serpildi”

Knesset üyesi Aida Tuma-Süleyman, organize suçun Arap toplumunda Netanyahu hükümetleri döneminde büyüyüp kökleştiğini söyledi. Tuma-Süleyman, “Polisin de kabul ettiği üzere, kullanılan silahların büyük bölümü İsrail ordusunun depolarından geliyor. Ayrıca bazı suç örgütü liderleri, Batı Şeria’dan kaçan ve İsrail adına çalışmış ailelerin mensuplarından oluşuyor” dedi.

cdfghy
İsrail’de bir Arap çocuk, Arap kentlerinde suçun durdurulması çağrısı yapan bir pankartla, İsrail’in kuzeyindeki Sahnin’de geçen perşembe günü düzenlenen gösteriye katıldı. (Reuters)

Tel Aviv’de yayın yapan 103 FM radyosuna konuşan Tuma-Süleyman, Netanyahu’nun suçla mücadele için hiçbir adım atmadığını, “terör suçundan hüküm giymiş” bir isim olan İtamar Ben-Gvir’i Ulusal Güvenlik Bakanı olarak atamasının ise Arap vatandaşların güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Tuma-Süleyman, son üç yılda şiddet suçları nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının iki katına çıktığını vurguladı.

Protestolar ve artan şiddet

Arap toplumunda organize suçun yayılmasına karşı protestolar ülke genelinde her gün devam ediyor. Cinayetler, haraç girişimleri ve “koruma parası” ödemeyi reddedenlerin ev ve iş yerlerine yönelik silahlı saldırılar sürüyor.

Bu kapsamda Arap ve Yahudi dayanışma grupları Tel Aviv’de merkezi bir caddenin trafiğini kapatırken, ay sonunda Tel Aviv’de siyah bayraklarla geniş katılımlı bir gösteri düzenlenmesi planlanıyor. Celile bölgesindeki Kafr Yasif’te de yüzlerce kişi ana yolu kapatarak protesto yaptı.

ıo9
İsrail’in kuzeyindeki Sahnin kentinde, Arap yerleşimlerinde suçun yayılmasını protesto eden Arap vatandaşlar, geçen perşembe günü düzenlenen gösteride. (Reuters)

Kafr Yasif’te aralarında cinayet kurbanlarının ailelerinin de bulunduğu göstericiler, öğrenci Nabil Safiya ve Nidal Msaade dâhil olmak üzere hayatını kaybedenlerin fotoğraflarını taşıdı. “Suça dur deyin”, “Silah taşıyanlar, çocuklarımızın kanı ucuz değil” gibi sloganlar atıldı.

Gözaltılar ve tepkiler

İsrail polisi protestoya müdahale ederek, Kafr Yasif eski belediye başkanı Şadi Şuveyri ile aktivist Hindiyye Sağir’i trafiği engellemek suçlamasıyla gözaltına aldı. Sağir, 15 gün boyunca bölgeden uzaklaştırma şartıyla serbest bırakılırken, Şuveyri için tutuklama talep edildi. Hayfa Merkez Mahkemesi, Pazar günü tutuklamayı reddederek Şuveyri’nin Perşembe gününe kadar ev hapsine alınmasına karar verdi.

Demokratik Cephe (Hadash), Şuveyri’nin gözaltına alınmasını sert şekilde kınadı ve bunun barışçıl protesto ve güvenlik talep etme hakkına yönelik bir ihlal olduğunu belirtti. Açıklamada, “Toplum yararına yıllardır çalışan bir lider cezalandırılıyor, suç çetelerinin liderleri ise serbest bırakılıyor” denildi.

Silahların toplanması çağrısı

Cinayete kurban giden Nabil Safiya’nın babası Dr. Eşref Safiya, taleplerinin net olduğunu belirtti. Safiya, “Biz barışçıl insanlarız. Silaha ihtiyacımız yok. Bu silahları toplayın, denetim altına alın ve bizi güven içinde yaşamaya bırakın. Oğlum Nabil’in başına gelenlerin başka ailelerin başına gelmesini istemiyoruz” dedi.

sdfrgt
İsrail’de Arap vatandaşlar, Ağustos 2023’te Arap yerleşimlerinde suçun yayılmasını protesto etti. (AFP)

Protesto organizatörleri, suç çetelerinin yalnızca saldırılarını sürdürmekle kalmadığını, eylemcileri telefonla arayarak tehdit ettiğini de açıkladı.

Siyah bayraklı büyük yürüyüş hazırlığı

Arap Toplumu Yüksek İzleme Komitesi, Cumartesi akşamı yaptığı geniş katılımlı toplantıda, önümüzdeki Cumartesi Tel Aviv’de “siyah bayraklı büyük yürüyüş” düzenlenmesi kararı aldı. Komite ayrıca Arap yerleşimlerinin tamamında günlük eylemler yapılmasını, siyasi partiler, yerel yönetimler, halk komiteleri ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla geniş bir medya kampanyası başlatılmasını istedi.

Komite açıklamasında, “Toplumumuzda yaşananlar acil durum ilanını ve suç ile şiddetle mücadele için kalıcı bir kriz komitesi kurulmasını gerektiriyor” ifadelerine yer verildi.


Davos'ta “Trump'ın dünyası” ile eski Batı dünyası arasındaki sert çatışma

Trump, Dünya Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan İsviçre'ye sert eleştirilerde bulunarak İsviçreli yetkilileri şaşırtmayı başardı (AFP)
Trump, Dünya Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan İsviçre'ye sert eleştirilerde bulunarak İsviçreli yetkilileri şaşırtmayı başardı (AFP)
TT

Davos'ta “Trump'ın dünyası” ile eski Batı dünyası arasındaki sert çatışma

Trump, Dünya Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan İsviçre'ye sert eleştirilerde bulunarak İsviçreli yetkilileri şaşırtmayı başardı (AFP)
Trump, Dünya Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan İsviçre'ye sert eleştirilerde bulunarak İsviçreli yetkilileri şaşırtmayı başardı (AFP)

Kifaye Euler

Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu onlarca yıldır, siyasi ve ekonomik liderlerin Batı dünyasının ve uluslararası sistemin ortak geleceğini tartışmak için bir araya geldiği yıllık bir toplantı olageldi.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz çarşamba günü, İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı uzun konuşmada, bu geleneği alt üst ederek, platformu kendi dünya görüşü ile ABD'nin geleneksel müttefiklerinin dünya görüşü arasında doğrudan bir çatışma sahnesine dönüştürdü. Trump, Batı sisteminin bazı temellerini yeniden şekillendirme olasılığını ortaya attığında, siyasi ve ekonomik elitlerden bir dizi katılımcı şaşkın bir sessizlik içinde oturdu, bazıları onaylamadıklarını belirten sesler çıkardı, diğerleri ise şok belirtileri gösterdi. Konuşmanın sonunda, Avrupa'nın en önde gelen karar vericilerinden biri olan Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ayağa kalktı. Solgun yüzüyle, ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham'a dönerek Trump'ın gerçek tutumunu ve ABD'nin dünyadaki yerini anlamaya çalıştı.

Trump'ın yakın müttefiki Graham, Stubb ile görüştükten sonra alaycı bir şekilde, “Avrupa'daki herkes uyandıklarında ve uyuduklarında endişeli” dedi.

Bu sahne, foruma hakim olan genel şoku özetliyordu. Her zaman ekonomik ve siyasi gelecekle ilgili benzer vizyonları paylaşan politikacıları, iş adamlarını, yatırımcıları ve ünlüleri bir araya getiren Davos, bir saati aşkın bir süre boyunca, Batı'nın önde gelen gücü ile kendilerinden giderek uzaklaştığını düşünen müttefikleri arasında dramatik bir kopuşu gözler önüne serdi.

Avrupalı liderlerle alay ettikten birkaç gün sonra, Trump karlı Alpler'e gelerek Batı ittifakına, onun değerlerine, ekonomik modeline ve küresel ticaret çerçevesine doğrudan eleştirdi. Günün sonunda Trump, en şiddetli tehditlerinden bazılarını geri çekti, Danimarka'dan satın almak istediği Grönland'ın geleceği konusunda NATO ile ön anlaşmaya varıldığını duyurdu ve bu hamleye karşı çıkan müttefiklere yeni gümrük vergileri uygulama tehdidinden vazgeçti.

Yeni bir dünya düzeninin şekillendiğine dair artan inanç

Bazı Avrupalı liderler bu adımları bir umut ışığı olarak görse de Davos'ta ABD'nin güvenilir bir müttefik olup olmadığına dair hakim olan derin endişeleri gidermeye yetmedi. O günün erken saatlerinde Trump, liderlere ticaret ve çevre politikaları ile göçmenlik konusundaki yaklaşımlarını hedef alan bir dizi eleştiri yağdırmıştı. Trump, Grönland'ın kontrolünü talep etmek ve NATO'ya saldırmak için geri döndüğünde, dağınık kahkahalar endişeli bir sessizliğe, ardından da duyulabilir bir şaşkınlığa dönüştü. Avrupalı liderler, ABD başkanının müttefik olarak hükümetlerinin güvenilirliğini sorgulamasını ve Avrupa ile Kanada'nın Washington'a siyasi ve tarihi borçları olduğunu ilan etmesini şaşkın bir sessizlik içinde dinlediler. Konuşmanın ardından, bazı katılımcılar Trump'ın düşüncesini ve ABD ile ortaklığın geleceğini anlamaya çalışmak için mevcut ve eski ABD yetkililerini aramaya koştu. ABD’li eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Phil Gordon, The New York Times'a yaptığı açıklamada, yabancı yetkililerin kendisine Trump'ın tutumunun ‘nihai’ olup olmadığını sorduklarını söyledi.

Gordon, "Şöyle soruyorlardı: Artık Amerika bu mu? İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem tamamen sona erdi mi, yoksa geri dönmesi için hala umut var mı?

Ancak, yıllardır eski düzenin sembolü olan bir konferansın merkezinde, yeni bir dünya düzeninin şekillendiğine dair giderek artan bir inanç oluşmaya başladı. Gordon, Trump yönetiminde bunun yeni bir dünya düzeni olduğunu, kimsenin inkar edemeyeceğini ve hatta inkar eden Avrupalıların bile artık bunu kabul ettiğini söyledi.

b
Yeni bir dünya düzeninin şekillenmekte olduğuna dair inanç giderek güçleniyor (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Trump konuşmasında, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan dünya düzenini açıkça hiçe sayarak bu yeni vizyonun özünü net bir şekilde ortaya koydu ve Avrupalı müttefiklerin Grönland için ABD’ye ‘borçlu’ olduklarını ima etti. İkinci Dünya Savaşı'nda ABD’nin oynadığı rol olmasaydı, ‘hepiniz Almanca ve belki biraz da Japonca konuşuyor olurdunuz’ dedi, bu da salonda bariz bir hoşnutsuzluk yarattı.

Grönland'ı elde etmek için güç kullanma niyetinde olmadığını temin etmesine rağmen, konuyu geri ödenmesi gereken bir borç olarak göstermeye devam etti ve “Evet diyebilirsiniz, biz de minnettar oluruz, ya da hayır diyebilirsiniz, biz de bunu unutmayız” dedi.

Dünya Ekonomik Forumu’nun ev sahibi ülkesi İsviçre'ye de sert eleştirilerde bulunan Trump, “Onlar sadece bizim sayemizde başarılılar” diyerek İsviçreli yetkilileri şaşırttı ve ABD'nin uyguladığı yüksek gümrük vergileri övdü.

Buna yanıt olarak İsviçreli Milletvekili Elisabeth Schneider, “Gerçekten şok oldum. Vergi mükelleflerinin parasıyla havaalanından Davos'a kadar güvenliğini sağlıyoruz ve ticaret anlaşmazlığını çözdüğümüzü sanıyordum” dedi.

En kötüsü önlendi

Katılımcılar Trump'ın konuşmasını beğenmiş olsun ya da olmasın, bu konuşmanın forumun en çok konuşulan konusu olduğuna şüphe yok. Şirketler, toplantıları salonun dışında canlı olarak takip etti. Katılımcılar konuşmayı kaçırmamak için toplantı tarihlerini yeniden düzenlerken bazıları da koridorlarda yürürken canlı yayınla konuşmayı takip etti. Öte yandan özellikle Trump NATO müttefikine karşı güç kullanma seçeneğinin söz konusu olmadığını vurguladıktan sonra bazıları en kötüsünün önlendiğini düşündü. Demokrat Senatör Chris Coons, bunun sebebini “Avrupalı yetkililer daha sonra ona durumun daha kötü olabileceğini söylediler” diyerek açıkladı.

Bu gerginlik, ABD’nin küresel ekonomik sistemdeki konumunu tehdit ediyor. Ekonomik ve finansal açıdan da durum çok farklı değil. ABD, belirsizlik dönemlerinde her zaman bir güvenlik ışığı olmuştur, ancak bu kez durum değişmeye başladı.

Grönland gerilimleri, halihazırda devam etmekte olan ve ABD’yi küresel ekonominin merkezine yerleştiren küresel ekonomik sistemdeki değişim sürecini hızlandırıyor.

ABD, dünyanın dört bir yanındaki yatırımcılar için derin ve yüksek likiditeli finansal piyasaları ve sermayenin birincil varış noktası olması sayesinde, on yıllardır kargaşa dönemlerinde güvenli bir liman olmuştur. Ayrıca, uluslararası işlemlerin ortak dili olan bir para birimini benimsemiştir. Ancak bu durum da değişiyor.

Bugün, ABD Başkanı Donald Trump'ın çatışmacı ekonomi ve dış politika yaklaşımı, ülkeleri yatırımlarını başka yerlere yöneltmeye, savunma harcamalarını artırmaya, yeni ticaret ittifakları kurmaya ve ekonomilerin, güvenliğin ve geleceğin temelini oluşturan ekonomik güç olarak ABD'nin rolünü yeniden değerlendirmeye itiyor. Geçtiğimiz salı günü piyasalardaki hareketlilik önümüzdeki dönemde neler olabileceğine dair bir fikir verdi. Dünya genelinde hisse senetlerinin değerleri düştü. Ancak en ağır kayıpları ABD yaşadı. Dow Jones Endüstriyel Ortalaması endeksi 871 puan, yani yüzde 1,8 geriledi. S&P 500 yüzde 2,1, teknoloji ağırlıklı Nasdaq ise yüzde 2,4 değer kaybetti. Tahviller de küresel çapta satışlara maruz kaldı ve 10 yıllık ABD Hazine tahvillerinin getirisi yüzde 4,3'ün biraz altına inerken, dolar düşmeye devam etti.

Hazine tahvillerindeki sert düşüş ve doların değer kaybetmesi özellikle dikkati çekti. Çünkü kriz zamanlarında yatırımcılar genellikle güvenli liman olarak ABD'ye yönelirler, ancak o seansta tam tersi yönde hareket ettiler. Scotiabank'ın baş döviz stratejisti Sean Osborne, The Wall Street Journal'a (WSJ) verdiği demeçte, “Birçok uluslararası yatırımcı için ABD, iş yapmak için daha az dostane bir yer haline geldi ve bu durum gelecekteki yatırım kararlarını etkileyebilir” dedi.

“Trump'ın politikaları küresel istikrarın temellerinden birini sarsabilir”

ABD’li ekonomist ve Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü (PIIE) Başkanı Adam Posen, mevcut koşulların geçtiğimiz yıldan farklı olduğunu düşünüyor. Bu durum, Grönland üzerindeki gerginliğin tırmanmasıyla sınırlı değil, aynı zamanda ABD'nin Venezuela'ya askeri müdahalesini, Adalet Bakanlığı'nın ABD Merkez Bankası (Federal Rezerv/FED) Başkanı Jerome Powell'a hakkında başlattığı soruşturmayı ve ABD yönetiminin önceki anlaşmalara rağmen Avrupa ülkelerine yeni gümrük vergileri uygulama tehdidini de içeriyor.

WSJ’ye konuşan Posen, “Geriye dönüp baktığımızda bunun bir dönüm noktası olduğunu söyleme olasılığımızın çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum” dedi. ABD’li ekonomist, ABD'nin on yıllardır düşük maliyetli finansman, güçlü yabancı yatırımlar ve ABD dolarının hakimiyeti karşılığında küresel ticareti kolaylaştırmaya ve güvenlik sağlamaya yardımcı olduğu için, yönetimin politikalarının küresel istikrarın temellerinden birini zayıflatabileceğine inanıyor.

vfo
Küresel ekonominin merkezi olarak ABD'nin gerilemesi, çok kutuplu bir dünya düzenine yol açabilir (AFP)

Uzun vadeli etkileri ciddi olabilir. Eğer dünya çapındaki yatırımcılar alternatif güvenli limanlar ararsa, ABD yabancı yatırımların azalması, enflasyonist baskıların artması ve kamu borcunu finanse etme kapasitesinin azalmasıyla karakterize bir gelecekle karşı karşıya kalabilir ve bu da yaşam standartlarını olumsuz etkileyebilir.

Ayrıca, ABD'nin küresel ekonominin merkezi olarak gerilemesi, Çin, Rusya ve ABD'nin kendi ekonomi ve güvenlik alanlarında hakimiyet kurduğu, daha tehlikeli ve daha eşitsiz bir dünya olan çok kutuplu bir dünyaya yol açabilir.

ABD’nin güvenli liman statüsünün kademeli olarak aşınması

Öte yandan Johns Hopkins Üniversitesi’nden ekonomi profesörü Robert Barbiera, ABD’nin güvenli liman statüsünün aşınmasının kademeli olabileceğini, ancak önceki gümrük vergileri ve artan borç seviyeleri gibi uyarı işaretlerinin bir süredir mevcut olduğunu söyledi. Piyasaların hızlı hareket ettiğini ve hisse senetlerinin tarihteki standartlara göre pahalı görünmesinin yardımcı olmadığını belirten Prof. Barbiera, “Bu piyasa, kimse ‘Aman Tanrım, fiyatlar çok cazip’ demeden önce çok düşebilir” dedi.

ABD’li ekonomist Robert Shiller'in, S&P 500 fiyatlarını son 10 yıldaki enflasyona göre düzeltilmiş ortalama kazançlarla karşılaştıran değerleme ölçütü, Dot-com balonundan bu yana en yüksek seviyesinde.

Bu dönem hariç, 145 yıllık veri tarihinde değerlemeler hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Bank of America (BOfA) Yüksek Getirili Tahvil Endeksi'ne göre kurumsal borç değerlemeleri de yüksektir ve yüksek riskli tahvil getirileri ile karşılaştırılabilir hazine tahvillerinin arasındaki fark 2007'den bu yana en düşük seviyesine yaklaşıyor.

Bu yüksek değerlemeler göz önüne alındığında, yatırımcıların ABD varlıklarına olan güvenindeki herhangi bir düşüşün, ABD ekonomisi için geniş kapsamlı etkileri olan geniş çaplı bir satış dalgasını tetikleyebileceği endişesi söz konusu.

Geçtiğimiz yıl hisse senetlerindeki güçlü artışlar, özellikle yüksek gelirli kesimde tüketici harcamalarını artırdı ve yatırımlar, borç finansmanı ve ilgili şirketlerin hisselerinin yüksek değerlemeleriyle desteklenen yapay zeka projelerine akın etti, bu da gayrisafi yurt içi hasılayı (GSYİH) desteklemeye yardımcı oldu.

ABD tahvillerinin satışı

CrossMark Global Investments Yatırım Direktörü Bob Doll, “Hisse senetleri neredeyse mükemmel bir şekilde fiyatlandırılıyor” değerlendirmesinde bulundu. Şirket kazançlarının beklentileri aşmaya devam ettiğini ve FED faiz oranlarını düşürdüğü sürece bunun bir sorun olmadığını belirten Doll, ancak, yüksek riskli olan tarafın herhangi bir hata yapma lüksünüzün olmaması olduğunu vurguladı.

Spectra Markets'ın başkanı Brent Donnelly ise akademisyenlere ve öğretmenlere hizmet veren bir Danimarka emeklilik fonunun ABD Hazine tahvillerini satma niyetini açıklamasının, piyasaların karşı karşıya olduğu risklerin türünü gösterdiğini belirtti. Donnelly’ye göre fonun büyüklüğü tek başına piyasaları etkilemek için yeterli olmasa da İsveç ve Hollanda'daki daha büyük fonlar benzer kararlar alırsa ne olabileceğinin sinyalini veriyor.

Scotiabank'ın baş döviz stratejisti Osborne, “ABD sermaye piyasalarının derinliği ve likiditesi ile sunduğu getiriler göz önüne alındığında, bu piyasalardan vazgeçmek için çok güçlü bir neden gerekir” yorumunda bulundu. Ancak Osborne’a göre eski küresel düzen ve geleneksel ilişkiler zayıflamaya devam ettikçe ‘yatırımcılar paralarının daha azını ABD'ye yönlendirmek için daha büyük bir motivasyona ihtiyaç duyabilirler.