Britanya Müslüman Konseyi, Muhafazakar Partideki Müslüman karşıtlığı vakalarının araştırılmasını istedi

Britanya Müslüman Konseyi (MCB), İngiltere'de iktidarda bulunan Muhafazakar Partiye gönderdiği mektupta parti içindeki Müslüman karşıtlığı (İslamofobi) vakalarının araştırılmasını istedi

(AA)
(AA)
TT

Britanya Müslüman Konseyi, Muhafazakar Partideki Müslüman karşıtlığı vakalarının araştırılmasını istedi

(AA)
(AA)

MCB Genel Sekreteri Zara Muhammed imzalı mektupta önde gelen isimlerin kullandığı Müslüman karşıtı ifadelerin Muhafazakar Partinin "ırkçılığa karşı sıfır tolerans" politikasıyla uyumlu olup olmadığı soruldu.

Parti içinde 300'ün üzerinde Müslüman karşıtlığı vakasının raporlara yansıdığına işaret edilen mektupta, "Bizim görüşümüz, parti içindeki yapısal Müslüman karşıtlığı sorunu çözülmediği takdirde ırkçılığın bu biçiminin tekrar tekrar çirkin yüzünü ortaya çıkaracağı yönünde olmuştur." uyarısında bulunuldu.

Müslüman karşıtı ifadeler örnek gösterildi

Mektupta partinin önde gelen isimlerinin söylemlerine yansıyan Müslüman karşıtı ifadelerden örnekler de yer aldı.

Filistin'e destek yürüyüşlerini "Nefret yürüyüşü" olarak nitelendiren eski İçişleri Bakanı Suella Braverman'ın The Daily Telegraph gazetesinde kaleme aldığı makalelerde, "Britanya'yı İslamcılar (Islamist) yönetiyor" ifadesini kullandığı belirtilen mektupta, "Braverman, bu ifadesiyle İslamofobi yolunda yürüyor." değerlendirmesinde bulunuldu.

Mektupta, Londra Belediye Başkanı Sadık Khan'la ilgili, "İslamcıların Khan'ı ve Londra'yı kontrol altına aldığını düşünüyorum." ifadelerini kullanan Muhafazakar Partinin eski Genel Başkan Yardımcısı Lee Anderson ile partinin ünlü bağışçılarından Sir Paul Marshall'ın sosyal medyadaki "İç savaş yaklaşıyor. Büyük bir İslam varlığının olduğu, barış içinde kalan bir ülke hiçbir zaman olmadı." şeklindeki sözleri de hatırlatıldı.

Eski Başbakan Liz Truss'ın ABD'de katıldığı konferansta kullanılan İslamofobik ifadelere sessiz kaldığı belirtilen mektupta, "İslamofobik (Aşırı sağcı aktivist) Tommy Robinson gibi isimlerin 'kahraman' olarak anıldığı bir yerde sessiz kalmak kabul edilemez." değerlendirmesi yapıldı.

"Bu mektubun iyi niyetle dikkate alınması ihtimalini çok düşük görüyoruz"

Örnek gösterilen söylemlerin görmezden gelinemeyecek seviyede önde gelen isimlerce dile getirildiğine işaret edilen mektupta, "Partinin son 10 yılda MCB veya Müslüman organizasyonlarla temasa geçmekten kaçınmasını göz önüne aldığımızda, bu mektubun iyi niyetle dikkate alınması ihtimalini çok düşük görüyoruz." ifadeleri kullanıldı.

Muhafazakar Partinin sade Müslüman vatandaşları aşırılık yanlılarıyla ilişkilendirmeye gayret gösterdiği öne sürülerek mektubun soruşturma başlatılması için fırsat kabul edilmesi istendi.

İslamofobi'nin parti içinde kurumsal hale geldiği savunulan mektupta, bir ankete göre Yahudi ve Hindulara karşı "aşırı negatif" görüşe sahip parti üyelerinin oranı yüzde 3 iken Müslümanlara karşı ise yüzde 21 olduğuna işaret edildi.



ABD 23 yıl sonra Irak’tan ayrıldı: Askerleri şimdi nerelerde konuşlanıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, 15 Mayıs 2025'te Katar'ın Doha kentindeki El-Udeyd Hava Üssü'nü ziyareti sırasında ABD askerlerine hitap ediyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Mayıs 2025'te Katar'ın Doha kentindeki El-Udeyd Hava Üssü'nü ziyareti sırasında ABD askerlerine hitap ediyor. (Reuters)
TT

ABD 23 yıl sonra Irak’tan ayrıldı: Askerleri şimdi nerelerde konuşlanıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, 15 Mayıs 2025'te Katar'ın Doha kentindeki El-Udeyd Hava Üssü'nü ziyareti sırasında ABD askerlerine hitap ediyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Mayıs 2025'te Katar'ın Doha kentindeki El-Udeyd Hava Üssü'nü ziyareti sırasında ABD askerlerine hitap ediyor. (Reuters)

Caroline Rose

ABD topraklarına yönelik 11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçtikten sonra Washington, Irak ve Suriye'deki "DEAŞ'la mücadele" misyonundan çekilerek sembolik olarak bir dönemi kapatıyor. ABD askerlerinin iki ülkeden ayrılması, bölgenin güvenlik ortamının şekillenmesine ve aynı zamanda daha karmaşık hale gelmesine katkıda bulunan terörle mücadele operasyonları ve ileri askerî konuşlanma döneminin de sonunu getiriyor.

ABD güçleri, 30 Eylül olarak belirlenen son tarihten önce iki ülkeden çekilme işlemini tamamladı. Irak'ta ABD askerlerinin ayrılması, Bush yönetiminin 2003'te Irak'ı işgaliyle başlayan, 2011'e kadar süren çekilmenin ardından 2014'te DEAŞ'la mücadele amacıyla yeniden konuşlanmayla devam eden, toplamda yirmi yılı aşkın kesintili askerî varlığı sona erdiriyor.

Suriye'de ise ABD güçleri nisan ayına kadar tüm ana üslerden ayrıldı ve yeni Suriye hükümetine devir sürecini tamamladı. Böylece DEAŞ'la mücadele misyonu kapsamında yerel güçlerle yürütülen on yılı aşkın askerî varlık ve ortaklık da sona ermiş oldu.

ABD öncülüğündeki DEAŞ'la mücadele misyonunun sona ermesi, 11 Eylül sonrası dönemi şekillendiren ve yirmi yılı aşkın süren ABD'nin Ortadoğu'daki askerî müdahalesinin de bir aşamasını kapatıyor. Bu dönem; Irak'ın işgali ve işgal altında tutulması, ardından tamamen çekilme ve daha sonra DEAŞ'a karşı savaşa yeniden konuşlanma ile Suriye'de yıllarca devam eden terörle mücadele operasyonunu kapsıyordu.

30 Eylül, ABD’nin Ortadoğu’dan çıkış tarihi olarak değil, Amerikan müdahalesinin belirli bir modelinin sona ermesi olarak anlaşılmalı

Örgütün 2017'de Irak'ta yenilgiye uğratılmasıyla birlikte misyon temel amacına ulaşmış oldu ve bu durum ABD'nin çekilmesinin ve güvenlik sorumluluklarının devredilmesinin önünü açtı.

ABD'nin Irak ve Suriye'den çekilme tarihini Eylül 2026 olarak belirlemesi de tesadüfi değildi. Bu tarih, ABD'nin 11 Eylül saldırılarının 25. yıl dönümünü andığı ve Washington'un saldırıların ardından yürüttüğü "sonsuz savaşların" mirasını yeniden değerlendirdiği aya denk geliyor.

Ancak çekilme, önemli bir paradoksun ve çelişkinin yaşandığı döneme denk geliyor; zira İran'la savaş tırmanmaya devam ediyor. Bu nedenle ABD'nin Irak ve Suriye'deki askerî varlığının sona ermesi, Washington'un bölgedeki savunma amaçlı askerî konuşlanmasının da sona erdiği şeklinde yorumlanmamalı.

ABD terörle mücadele misyonları sayfasını kapatıyor olabilir; ancak Ortadoğu'daki askerî varlığına ilişkin kitabı henüz kapatmıyor.

İran savaşı ABD'nin güç coğrafyasını nasıl değiştirdi?

İlk Trump yönetimi, Ortadoğu'daki güvenlik yükümlülüklerinden çıkış yolu bulmak için yoğun çaba göstermiş ve Aralık 2018'de Suriye'nin kuzeydoğusundan erken bir çekilme kararı alarak geri çekilmeyi hızlandırmaya çalışmıştı.

Ancak Trump yönetiminin ikinci dönemindeki Ortadoğu stratejisi büyük ölçüde farklı ve ciddi çelişkiler içeriyor.

Şubat 2026'da ABD ve İsrail, rejim değişikliğini temel hedeflerinden biri olarak gördükleri İran'a karşı sürpriz bir savaş başlattı. Aylar geçtikten sonra çatışmalar, gidişatı sürekli değişen bir mücadeleye, hatta bir yıpratma savaşına dönüşmüş görünüyor. Aralıklı saldırılar, başarısız olup yeniden gündeme gelen ateşkes anlaşmaları ve mutabakatlar yaşanırken, hayati ticaret koridorlarındaki hareketlilik de sekteye uğradı. Savaşın sürdürülebilir bir anlaşmayla sona erip ermeyeceği konusundaki belirsizlik ise devam ediyor.

30 Eylül, ABD'nin Ortadoğu'dan çıkışı değil, müdahale modelinin değişmesidir

Bu denklem içerisinde Irak ve Suriye dışında bölgede konuşlanmış Amerikan askerlerinin kısa süre içinde eve dönmesi pek olası görünmüyor. Aksine, operasyonların ve konuşlanma döngülerinin yoğunlaştığına ilişkin işaretler bulunuyor.

Irak ve Suriye'de görev yapan birliklerin yerini ise çok daha geniş bir ağ içinde yeniden konuşlandırılan, güçlendirilen veya başka noktalara kaydırılan unsurlar aldı. Bu ağ; uçaklar, savaş gemileri, hava savunma sistemleri, bombardıman uçakları, havada yakıt ikmal uçakları ve kara birliklerinden oluşuyor ve Körfez'den Avrupa'ya, oradan Hint Okyanusu'na kadar uzanıyor.

Geçtiğimiz ağustos ayında ABD ordusu, İran'la süren çatışma nedeniyle 82. Hava İndirme Tümeni'ne bağlı bazı unsurların konuşlanma süresini 2027'ye kadar uzattı.

Savaş uçaklarının filoları da bölgede dönüşümlü olarak konuşlandırılıyor. Amaç, geleneksel olarak altı ay sürmesi beklenen konuşlanma süresinin çok üzerinde, olağanüstü uzun süre görev yapan birlikleri rahatlatmak.

Ortadoğu'da konuşlandırılan gemiler arasında yer alan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald R. Ford da Vietnam Savaşı'ndan bu yana Amerikan donanmasında denizde geçirilen konuşlanma süreleri açısından rekor seviyelere ulaştı. Denizciler ancak ABD içindeki artan talepler ve Kongre'nin baskısının ardından görevlerinden geçici olarak muaf tutulabildi.

İran'la savaş, bölgedeki Amerikan gücünün coğrafyasını değiştirdi.

ABD'nin Ortadoğu'daki askerî ağı

ABD, onlarca yıl boyunca Körfez'de ve Ortadoğu'nun diğer bölgelerinde askerî tesislerden, ortaklıklardan ve lojistik düzenlemelerden oluşan bir ağ kurdu.

Bahreyn, ABD 5. Filosu'nun merkezine ev sahipliği yapıyor.

Katar'da Amerikan güçleri, ABD Merkez Komutanlığı'nın (CENTCOM) başlıca komuta merkezlerinden biri olan El-Udeyd Hava Üssü'nde konuşlanıyor.

Kuveyt ise dünyanın en büyük dördüncü Amerikan askerî varlığına ev sahipliği yapıyor. Askerî personel ve teçhizat, Arifjan, Ali es-Salim ve Buehring gibi başlıca üslerde bulunuyor.

Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de hava savunması, keşif-gözetleme ve dış operasyonlara yönelik konuşlanma görevlerinde çalışan Amerikan personeline ev sahipliği yapıyor.

CDVFGB
16 Nisan 2026'da ABD güçlerinin çekilerek üssü Suriye hükümet güçlerine devretmesinin ardından, Haseke vilayetinin kuzeydoğu kırsalındaki ‘Kasrak’ üssünün havadan görünümü. (AFP)

ABD'nin Irak ve Suriye'de terörle mücadele görevleri kapsamında kullandığı ve işlettiği tesislerin aksine, bu üsler yalnızca 11 Eylül sonrası dönemin kalıntıları değil. Bunlar; Amerikan gücünün bölgeye aktarılmasını, ortakların savunulmasını, deniz ticaretinin ve seyrüsefer özgürlüğünün korunmasını ve bölgenin çeşitli yerlerindeki tehditlerin caydırılmasını veya bunlara karşılık verilmesini sağlayacak daha geniş bir güvenlik mimarisinin parçası.

İran'la savaş devam ederken bu tesisler, Trump yönetiminin Amerikan askerî gücünü kullanabilmesi açısından daha da önemli hale geldi. Bu durum yönetimi, ortakların daha fazla sorumluluk üstlenmesini ve ABD'nin Ortadoğu'daki varlığının hızlı biçimde azaltılmasını öngören önceki stratejisini tersine çevirmeye itiyor.

11 Eylül sonrası modelin sonu

Bu nedenle 30 Eylül, ABD'nin Ortadoğu'dan çıkış tarihi olarak değil, Amerikan müdahalesinin belirli bir modelinin sona ermesi olarak anlaşılmalı.

11 Eylül sonrası dönemin ardından şekillenen yeni model oldukça farklı. Bu model işgale, tek bir göreve veya isyan bastırma operasyonlarına daha az dayanıyor; bunun yerine askerî erişim imkânlarına, caydırıcılığa, istihbarata, hava ve füze savunmasına, deniz güvenliğine, özel operasyonlara ve bölge hükümetleriyle ortaklıklara daha fazla ağırlık veriyor.

Geçici olması planlanan askerî konuşlanmaların süresiz biçimde uzamasıyla, caydırıcılık, terörle mücadele ve jeopolitik rekabet arasındaki ayrımı yapmak giderek zorlaşıyor

İran savaşıyla şekillenen bu model, bölgesel bir askerî varlığı sürdürmek için Irak veya Suriye'de büyük ve kalıcı kara birlikleri bulundurmanın zorunlu olmadığını gösterdi. Bunun yerine Washington'un ihtiyaç duyduğu anda Amerikan gücünün operasyon bölgesine hızla aktarılmasını sağlayan üsler, erişim ve kullanım anlaşmaları ile lojistik merkezlerden oluşan bir ağ kullanılabiliyor.

Geçici konuşlanmalar kalıcı yükümlülüklere dönüşüyor

Ancak bu model de 11 Eylül sonrasındaki terörle mücadele modeli gibi sürdürülebilir olmayabilir.

Daha küçük, daha esnek ve dönüşümlü konuşlanmaya dayanan bir askerî varlık, Washington'un askerî yükümlülüklerinin mutlaka azalması anlamına gelmiyor.

ABD artık Irak ve Suriye'de terörle mücadele kampanyası için binlerce asker konuşlandırmıyor. Ancak İran savaşı, Washington'u on binlerce personeli bölgede tutmaya, Avrupa ve Ortadoğu'nun çeşitli noktalarındaki üslerden Amerikan uçaklarını işletmeye, operasyon bölgesi içinde hızlı müdahale birlikleri bulundurmaya, savaş gemilerini olağanüstü uzun süreler boyunca denizde tutmaya ve hava savunma birliklerinin konuşlanma sürelerini uzatmaya zorladı.

Bunun yanında, ortak ülkelere ait askerî tesislerden bombardıman uçaklarının görev yapmasını sağlayacak hassas düzenlemeler de yapıldı.

Daha küçük bir askerî varlığın stratejik yükü azaltabilmesi için Washington'un bölgenin genelindeki güvenlik yükümlülüklerini de azaltmaya devam etmesi gerekiyor.

Ortadoğu'da kalıcı olarak konuşlandırılan asker sayısı azalabilir; ancak ABD daha geniş bölgedeki üslerini, ortaklarını ve çıkarlarını savunma sorumluluğunu sürdürüyor.

Bu askerî varlık kaynak tüketiyor, Amerikan personelini bölgedeki düşman aktörlerin saldırı riskine maruz bırakıyor ve Washington'u bölgesel çatışmalara daha fazla dahil olabilecek askerî ve siyasi yükümlülüklerin içine çekiyor.

frgt
11 Eylül 2026'da Umman Denizi'nde bulunan ABD'ye ait USS George Washington uçak gemisinin güvertesinde bir savaş uçağı. (Reuters)

İran'la savaş, bu yükümlülüklerin ne kadar hızlı biçimde ek birliklere, daha fazla hava savunma sistemine, uçaklara ve deniz gücüne yönelik taleplere ve daha uzun konuşlanma sürelerine dönüşebileceğini gösterdi.

Amerikan askerî varlığının geleceği

Haberlere göre Pentagon da İran savaşının ardından Basra Körfezi'ndeki Amerikan askerî varlığının azaltılıp azaltılmaması gerektiğini incelemeye başladı.

Ağustos ayında yetkililer, Bakanlığın askerî konuşlanmasının büyüklüğünü gözden geçirdiğini kabul etti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu inceleme, daha önce İran saldırılarına maruz kalmış ve saldırılara açık durumdaki üslerde bulunan asker sayısının azaltılması ihtimalini de kapsıyor.

Ancak karar ister mevcut Trump yönetimi ister başka bir yönetim tarafından alınsın, henüz kesinleşmiş değil.

Washington'un 30 Eylül'den sonra karşı karşıya kalacağı temel mesele de bu.

Ortadoğu'daki caydırıcılık, terörle mücadele ve jeopolitik rekabet arasındaki ayrımı yapmak, başlangıçta geçici olması planlanan konuşlanmaların süresiz biçimde uzamasıyla giderek zorlaşıyor. Özellikle de Amerikan güçlerinin, ne zaman sona ereceğine ilişkin net bir takvimin bulunmadığı İran'la açık çatışmanın içinde olduğu bir dönemde.

Eylül 2026'nın dersi şu: ABD, 11 Eylül sonrası dönemin bir sayfasını kapatıyor; ancak Ortadoğu'daki ileri askerî varlığına ilişkin kitabı henüz kapanmış değil.

Washington seçeneklerini değerlendirirken temel soru, bölgedeki angajmanını sürdürürken, büyük ve maliyetli bir gerilimi önlemek amacıyla zaman içinde biriktirdiği yükümlülükler ağına yeniden sıkışmadan bunu yapıp yapamayacağı.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Diplomatik azarlama... Rubio, müzakerelerin tıkanmasının ardından İran heyetini ABD’den kovdu

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (EPA)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (EPA)
TT

Diplomatik azarlama... Rubio, müzakerelerin tıkanmasının ardından İran heyetini ABD’den kovdu

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (EPA)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (EPA)

ABD merkezli Axios internet sitesi, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Washington ile Tahran arasındaki dolaylı müzakerelerin arabuluculuk çabalarına rağmen çıkmaza girmesinin ardından, İran heyetine pazartesi akşamı New York’tan derhal ayrılmaları talimatı verdiğini bildirdi. Axios, bir ABD’li yetkili ile konu hakkında bilgi sahibi bir kaynağa dayandırdığı haberinde, heyetin talimatı aldıktan birkaç saat sonra Doha’ya gitmek üzere uçuşa geçtiğini aktardı. Bu sırada Katarlı arabulucuların, uzlaşma önerisi konusunda taraflarla temaslarını sürdürdüğü belirtildi.

İran’la müzakerelerin tıkanması üzerine ABD’den diplomatik azarlama

İranlıların her halükârda kısa süre içinde ABD’den ayrılmaları bekleniyor olsa da, Rubio’nun bu adımı ‘son derece alışılmadık bir diplomatik azarlama’ niteliği taşıyor. Axios, bunun savaşın sona erdirilmesine yönelik sonuçsuz çabalar sürerken iki ülke arasındaki güvensizliğin boyutunu ortaya koyduğunu bildirdi.

Katarlı arabulucular, ABD ile İran arasında diplomatik bir ilerleme sağlamak için girişimlerde bulundu, ancak taraflardan hiçbirinin taviz vermeye yanaşmaması nedeniyle sınırlı ilerleme kaydedildi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de New York’tan ayrılması talimatı verilen yetkililer arasında yer aldı.

ABD’li yetkili Axios’a yaptığı açıklamada, “Rubio, kendisine tanınan sürenin dolmasının ardından İran heyetini kovdu. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu sona ermişti, dolayısıyla artık ayrılma zamanları gelmişti” dedi.

Müzakerelerin tıkanması, Beyaz Saray’ın umutlarını suya düşürdü

Kulislerde ise Beyaz Saray’ın pazartesi sabahı, İran’la yürütülen görüşmelerde günün ilerleyen saatlerinde ilerleme sağlanabileceği kanaatinde olduğu, ancak öğleden sonra saatlerinin sonlarına doğru müzakerelerin çıkmaza girdiğinin netleştiği belirtildi.

ABD’li yetkiliye göre Rubio’nun talimatı doğrultusunda ABD’nin BM nezdindeki misyonu, pazartesi akşamı İran’ın BM misyonuna Arakçi başkanlığındaki heyetin derhal New York’tan ayrılması gerektiğini bildirdi.

Arakçi’nin de yer aldığı İran heyeti, birkaç saat sonra havalimanına hareket etti ve salı günü saat 01.20’de New York’tan Doha’ya gitmek üzere uçağa bindi.

İkinci bir kaynak da ABD’nin İran heyetinden ülkeden ayrılmasını istediğini doğruladı, ancak Arakçi’nin zaten pazartesi akşamı Tahran’a dönmesinin planlandığını söyledi.

Katarlı arabulucular Washington ile Tahran arasında mekik dokumaya devam ediyor

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre bölgesel kaynaklar, Katarlı arabulucuların uzlaşma önerisi konusunda taraflarla görüşmelerini sürdürdüğünü bildirdi.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump dün gazetecilerin, ‘deli’ olarak nitelendirdiği bir rejimle nasıl anlaşmaya varılacağı yönündeki sorusuna, “Belki de onları ortadan kaldıracağım” yanıtını verdi. Trump, “Bu kararı vermemiz gerekiyor. Onları ortadan kaldıracağız ya da bir anlaşmaya varacağız. Ancak zaman daralıyor. Bu durum çok yakında, şu ya da bu şekilde sona erecek” ifadelerini kullandı.


Meyveyi nasıl tükettiğiniz kalp hastalığı riskini etkiliyor

Tahran’ın güneyindeki bir marketteki bir adam meyveleri düzenliyor (AFP)
Tahran’ın güneyindeki bir marketteki bir adam meyveleri düzenliyor (AFP)
TT

Meyveyi nasıl tükettiğiniz kalp hastalığı riskini etkiliyor

Tahran’ın güneyindeki bir marketteki bir adam meyveleri düzenliyor (AFP)
Tahran’ın güneyindeki bir marketteki bir adam meyveleri düzenliyor (AFP)

371 binden fazla Amerikalıyı kapsayan geniş çaplı yeni bir araştırma, meyveleri doğrudan tüketmenin, onlardan elde edilen konsantre meyve suları içmeye kıyasla kalp sağlığına daha çok fayda sağlayabileceğini tespit etti.

Önceki araştırmalar, meyve yemenin meyve suyu içmekten genel olarak daha sağlıklı olabileceğine işaret etse de bunların kalp sağlığı üzerindeki etkisinin tam olarak ne kadar değiştiği belirsizliğini koruyordu.

Araştırmacılar bunu anlamak için ABD'deki katılımcıların yüzde 100 meyve suyu içme sıklığını, meyveleri doğrudan tüketme sıklığıyla kıyaslayarak sonuçları bireylerin kalp hastalığı riskiyle karşılaştırdı.

Bilim insanları veriler için ABD'de kullanılan ve halen devam eden, telefon tabanlı anket sistemi Davranışsal Risk Faktörü Gözetim Sistemi'nden (BRFSS) yararlandı.

Araştırmacılar, 2019'da ankete katılan 371 bin 38 kişinin verilerini değerlendirdi. Katılımcıların yüzde 50'sinden biraz fazlası kadındı.

Araştırmacılar katılımcıların kalp sorunlarını, yüksek tansiyon (hipertansiyon) ve yüksek kolesterol gibi risk faktörleri taşıyanlarla kalp krizi, felç veya anjina geçmişi gibi gerçekten kardiyovasküler hastalıklardan (KVH) muzdarip kişiler olmak üzere iki ana kategoriye ayırdı. 

Katılımcılar, günde ortalama 1,06 kez doğrudan meyve yediğini, meyve suyunu ise günde 0,3 kez tükettiğini bildirdi.

Bilim insanları, yüksek tansiyonu olan ve kalp krizi, felç veya anjina geçmişi bulunan katılımcıların, bu rahatsızlıkları yaşamayan kişilere kıyasla daha sık meyve suyu içtiğini bildirdiğini saptadı.

Araştırmacıların bulduğu tek istisna, yüksek kolesterolü olan kişilerdi; bu grup, normal kolesterol seviyesine sahip katılımcılardan daha nadir meyve suyu içiyordu.

Araştırmacılar özellikle kalp sağlığı sorunları ve risk faktörleri olan kişilerin, bu sorunları yaşamayanlara kıyasla daha nadir doğrudan meyve tükettiğini bildirdiğini tespit etti.

Hakemli dergi Current Developments in Nutrition'da yayımlanan bulgular, araştırmacılar katılımcıların yaşı, ırkı veya etnik kökeni, eğitim düzeyi, geliri ve sigara kullanımı gibi diğer faktörleri hesaba kattığında da geçerliliğini korudu.

Bulgular, meyve suyuyla kalp hastalığı arasındaki ilişkinin son derece karmaşık olduğunu gösteriyor.

XCVFGB
Gusbourne Estate'in baş şarap üreticisi Charlie Holland, bir fermantasyon tankından üzüm suyu alıyor (AFP)

Bilim insanları, katılımcılar onlarca yıl boyunca takip edilmediğinden çalışmanın neden-sonuç ilişkisini kanıtlayamayacağını belirtiyor.

Çalışmanın verileri de katılımcıların telefon anketlerinde verdikleri bilgilere dayandığı için bütün resmi yansıtmayabileceğini söylüyorlar.

Ancak bilim insanları, kalp sağlığı açısından daha olumsuz durumdaki yetişkinlerin, hastalığı bulunmayanlara kıyasla daha seyrek meyve tükettiklerini bildirdiğine dikkat çekiyor.

Araştırmacılar bu etki farkının, meyvelerin lif açısından zengin kabuklarının ve posalarının meyve suyu haline getirilirken çıkarılmasından kaynaklanabileceğini düşünüyor.

Bilim insanları şöyle yazıyor:

KVH durumunun meyve tüketim sıklığını nasıl etkilediğini incelemek, olası mekanizmaları belirlemek ve ABD nüfusunda meyve tüketimini artırmaya yönelik stratejiler geliştirmek için ek araştırmalara ihtiyaç var.

Independent Türkçe