Uluslararası Adalet Divanı’ndaki “İsrail’in Filistin topraklarını işgali” davası yeterli ilgiyi görmedi

Dava yarım asırlık bir gecikmeden sonra açıldı

Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın genel merkezi önünde Filistin bayrağı dalgalandıran göstericiler, 26 Ocak 2024 (Reuters)
Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın genel merkezi önünde Filistin bayrağı dalgalandıran göstericiler, 26 Ocak 2024 (Reuters)
TT

Uluslararası Adalet Divanı’ndaki “İsrail’in Filistin topraklarını işgali” davası yeterli ilgiyi görmedi

Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın genel merkezi önünde Filistin bayrağı dalgalandıran göstericiler, 26 Ocak 2024 (Reuters)
Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın genel merkezi önünde Filistin bayrağı dalgalandıran göstericiler, 26 Ocak 2024 (Reuters)

Bryn Haworth

Ortadoğu’daki olaylar bu hafta da uluslararası haberlere yön vermeye devam ediyor. Öyle ki İngiltere'de manşetlerden düşmüyor. Söz konusu haberler arasında, Beytüllahimli Lutherci bir papaz olan Rahip Dr. Munzir İshak’ın Londra'yı ziyareti ve İngiltere Kilisesi Ruhani Lideri ve Canterbury Başpiskoposu Justin Welby'nin Rahip İshak’ı kabul etmeyi reddetmesiyle ilgili tartışmalar yer aldı. Rahip İshak, Canterbury Başpiskoposu Welby'nin bu tutumunu, ‘İngiliz din adamları arasında yaygınlaşan temkinli tutumların bir başka örneği’ olarak niteledi.

Öte yandan İngiltere Veliaht Prensi William, İngiliz Kraliyet ailesinin siyasi meselelere nadiren müdahale etme ilkesini açıkça ihlal ederek Gazze'deki şiddetin sona ermesini umduğunu söyledi. Bu açıklama, eleştirilerini genellikle küçük kardeşi Harry'ye yönelten Kraliyet ailesinin sadık destekçilerinin tepkisine neden oldu.

Birleşik Krallık Parlamentosu'nun üst kanadı Acam Kamarası’nın dünkü oturumda Gazze’de ateşkesi görüşmesi planlanmıştı, ancak bazı milletvekillerinin oturumun düzenlenme şeklini protesto etmek için salonu terk etmesiyle prosedürler tam bir maskaralığa dönüştü. Her zaman kavgaları yatıştırması gereken, fakat bu kez eski partisi İşçi Partisi'nin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş görünen Avam Kamarası Başkanı Sir Lindsay Hoyle, bu fırtınanın muhtemelen en büyük kurbanı olacak gibi görünüyor. Hoyle ayrıca, böylesine ciddi bir meseleyle ilgili oturumun raydan çıkmasının ardından İngiliz siyasi sınıfının imajını düzeltecek hiçbir adım atmadı.

Diğer taraftan Lahey, Güney Afrika’nın ‘İsrail’in soykırım suçu işlediği’ iddiasıyla açtığı davayla ilgili son duruşmanın ardından Uluslararası Adalet Divanı'nı (AUD) yeniden gündeme taşıdı. İsrail'in Filistin topraklarının bir kısmı üzerindeki işgalinin yasa dışı sayılıp sayılmayacağına karar verilecek duruşmaya yaklaşık 52 ülkenin katılması bekleniyor. İlk bakışta, İsrail'in Batı Şeria'daki varlığının halihazırda yasa dışı olduğu söylendiğinden söz konusu kararla ilgili duruşmanın yapılması gereksiz görünebilir. Ancak burada sorun, İsrail güçlerinin geri çekilmesini öngören 1967 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) kararında işgalin özellikle yasadışı olduğunun belirtilmemiş olmasından kaynaklanıyor. Bu yüzden AUD yargıçları, BM Genel Kurulu’nda 2022 yılında yapılan oylama sonrası meseleyi yeniden ele aldılar.

Ancak bu dava, soykırım suçu en büyük suç olduğundan muhtemelen Güney Afrika'nın İsrail’e karşı soykırım suçlamasıyla geçtiğimiz hafta açtığı dava kadar ilgi görmeyecek.

Nazi soykırımının ardından kurulan bir devlet olan İsrail'in aynı suçu başka bir halka karşı işlemekle suçlanması, karmaşık bir tarihsi ironi olarak karşımıza çıkıyor. Edward Said, geçmişte yaptığı bir değerlendirmede Filistinlilerin eski kurbanların kurbanları olduğu yönündeki trajik anlatıya dikkati çekmişti. İsrail’de iktidarda olan Likud Partisi'nin başından beri ‘Arapların’ ulaşmak istedikleri hedefleri küçümseyen bir tutuma sahip olduğu herkesçe biliniyor.

William Blake'in ‘korkutucu simetri’ (fearful symmetry) düşüncesi, Avrupa'daki Yahudilerin tarihte çektikleri acılarıyla Filistinlilerin şu an içinde bulundukları durum arasındaki benzerlikleri giderek daha açık hale getiriyor. Ancak her ne kadar tartışmalı da olsa artık bir gerçeklik olarak kabul edilen bu karşılaştırma, Güney Afrika'nın açtığı davada da gördüğümüz üzere ciddi tepkilere yol açabilir.

İsrail’in Filistin topraklarının bir kısmı üzerindeki işgalinin yasadışı kabul edilmesiyle ilgili davanın kapsamı daha sınırlı. Çünkü dava özellikle İsrail’in 1967 Arap-İsrail Savaşı sonrası işgal edilen Arap topraklarına odaklanıyor. Sonuç olarak dava ne dünyada ne de İsrail'de fazla ilgi görmedi, hatta neredeyse tamamen görmezden gelindi.

Haaretz gazetesi yazarı Gideon Levy, bir televizyon programında yaptığı değerlendirmede, İsrail medyasının davayı görmezden gelmeye çalıştığını söyledi. Levy, “İsrail hakkında olumsuz ya da hoş olmayan ne varsa bunları izleyicilerinden ve okuyucularından gizlenmesi konusunda İsrail medyasına her zaman güvenebilirsiniz. Hiçbir televizyon kanalı bu davayı yeterince önemli yahut ilginç bulmadı” yorumunda bulundu.

İsrailli siyasetçiler: Topraklar egemenliğe sahip bir Filistin devletinden değil, Mısır ve Ürdün'den alındığı için bu bilinen anlamda bir işgal değil.

Bu dava bir önceki kadar etkili olmasa da İsraillilerin bu konuda emsalsiz olduklarını umanlar olabilir. UAD’ın 15 yargıçtan oluşan heyetinin, İsrail'in Kutsal Kudüs Şehri'nin demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirme çabalarının yanı sıra ayrımcılar yasa ve prosedürlerle ‘işgal, yerleşim birimleri ve ilhak’ gibi uygulamalarının incelemesini istemek için yarım yüzyılı aşkın bir süre geciktiğine şüphe yok.

İsrailli siyasetçiler, söz konusu işgal altındaki toprakların savaş sırasında egemenliğe sahip bir Filistin devletinden değil, Mısır ve Ürdün'den alınması nedeniyle genel anlamda bunun bir işgal olmadığını savunuyorlar. En iyi yanıt bu iddiayla alay etmek olacaktır. Çünkü en nihayetinde asıl mesele Filistinlilerin egemenliklerinin ellerinden alınmış olması değil mi?

Lahey’deki duruşmalarda Güney Afrika adına konuşan Güney Afrika'nın Lahey Büyükelçisi Vusimuzi Madonsela, İsrail'in insan hakları ve uluslararası normların yaygın ihlalleri nedeniyle uzun süredir devam eden cezasızlık durumunun ele alınması gerektiği konusunda baskı yaparken İsrail’in bu tür eylemlerinin yoğunluğunun ve şiddetinin tırmanmasını eleştirdi.

Aynı duruşmalarda Guyana adına söz alan Avukat Edward Craven, işgalin doğası gereği geçici bir durum olduğunu, işgalcinin işgal ettiği bölge üzerinde hiçbir meşru iddiasının olmayacağını ve kalıcı değişiklikler yapmasının yasak olduğunu vurguladı. Craven, kalıcı işgali, uluslararası hukuk tarafından açıkça yasa dışı olarak tanımlanan bir tür askeri istila ya da ilhak olarak tanımladı.

sdvefrbt
Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, Lahey'deki İsrail işgalinin hukuki sonuçlarıyla ilgili bir duruşmada, 19 Şubat 2024 (AFP)

Duruşmalarda Küba adına söz alan Dışişleri Bakan Yardımcısı Anayansi Rodriguez Camejo, duruşmalardan birinde yaptığı güçlü açıklamayla UAD’ın dikkatini Gazze'deki mevcut duruma çekti. Camejo, İsrail'in eylemlerini, ‘Filistin halkını kısmen ya da kendi kaderini tayin hakkından yoksun bir etnik ve dini grup olarak yok etmeye yönelik üstü kapalı niyetini maskeleyen apartheid rejimi eylemleri’ olarak tanımladı.

UAD’a geç kalmaması çağrısında bulunan Camejo, “Çünkü biz, UAD’ın, bütün bir halkın yok edilmesi ihtimali gerçeğe dönüşene kadar kararını ertelememesi gerektiğine inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

Duruşmalarda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) adına konuşan BAE’nin BM Daimi Temsilcisi Lana Nuseybe, çatışmanın dini boyutuna dikkat çekerek İsrail’in, Ürdün ve Vatikan ile yapılan anlaşmalar sayesinde tarihi statükoyu koruma ve Kudüs'teki kutsal mekanlara erişimi sağlama sözü verdiğini, ancak İsrail’in artık Kudüs’ün eşsiz kimliğini tehdit eden ve kültürel mirasını silen hamlelerinin derin bir rahatsızlığa yol açtığını vurguladı.

İngiliz ve Fransız vatandaşı olan avukat Philippe Sands: Kendi kaderini tayin hakkı, BM üyelerinin İsrail’in işgaline derhal son vermelerini gerektirir.

İsrail'i kutsal mekanlara erişimi engelleyerek söz konusu anlaşmalardaki yükümlülüklerini ihlal ettiği için eleştiren Nuseybe, Gazze'deki kötü koşullardan duyduğu üzüntüyü dile getirdi. ‘Gazze'de yaşanan acıların modern tarihte benzeri görülmemiş bir boyuta ulaştığını’ vurgulayan Nuseybe, İsrail’in stratejisinin, ‘Filistinlilere karşı toplu cezalandırma’ anlamına geldiği uyarısında bulundu.

Batılı ülkelerden isimler ve Fransa'nın Gazze’de yaşananlarla ilgili tutumunu eleştiriler de benzer bir açık sözlülüğe sahipti. İngiliz ve Fransız vatandaşı olan avukat Philippe Sands, “Kendi kaderini tayin hakkı, BM üyelerinin İsrail’in işgaline derhal son vermelerini gerektirir” dedi. Bununla birlikte İsrail'in hiç vakit kaybedilmeden cezalandırılması gerektiğini vurgulayan Sands, “Destek yok, yardım yok, katılım yok, zorlayıcı prosedürlere katkı yok, mali ya da askeri yardım yok, ticaret yok, hiç ama hiçbir şey yok” şeklinde konuştu.

Öte yandan duruşmada dile getirilen tüm görüşlerde İsrail eleştirilmiyordu. Macaristan temsilcisi Attila Hidegh, İsrail’i eleştiren eğilime aykırı bir çıkışla UAD’ın müdahalesinin kasıtsız olarak gerilimi artırabileceği konusunda uyardı. UAD yargıçlarının eylemlerinin ‘çatışmayı şiddetlendirebileceğini’ öne süren Hidegh, “Devam eden bilgi savaşında UAD’dan istifade etmek, mevcut anlaşmazlıkları derinleştirebilir ve modern tarihin en tehlikeli çatışmalarını şiddetlendirebilir” değerlendirmesinde bulundu.

ABD ve Fiji de UAD’ın İsrail’in Filistin topraklarının bir kısmı üzerindeki işgalini yasa dışı ilan etmesi önerisine karşı çıktı. ABD Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı Richard Visek, mahkemeye sunulan gerekçenin taraflı olduğunu ve sadece İsrail'in işgaldeki rolüne odaklandığını söyledi. Visek, bunun yerine, son on yılda iki devletli çözüme desteğindeki kararlılığını teyit eden BMGK’nın kararlarına odaklanılması gerektiğini belirten Visek, “İsrail'in, yerleşimcileri işgal altındaki Filistin topraklarına göndererek Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'ni ihlal ettiği yönündeki iddialar, UAD tarafından değil, BMGK tarafından ele alınmalı” diye konuştu.

Ülkelerin tutumları arasında farklılıklar olacağını duruşmaların başlamasından çok önce tahmin etmek hiç zor değildi. Bu da bu prosedürün formaliteden ibaret olacağını teyit ediyor.

Bir yandan siyasi manevralar diğer yandan karmaşık hukuki tartışmalar devam ederken, Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Riyad Mansur'dan son derece dokunaklı bir çağrı geldi. Mansur, duruşma sırasında yaptığı konuşmada, Filistin topraklarının 1920 yılında Milletler Cemiyeti’nin manda sistemi yönetimi formülüyle İngiliz manda yönetimi dönemindeki sınırlarına göre önemli ölçüde küçüldüğünü çarpıcı bir şekilde göstermek için beş harita kullandı.

Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Mansur: Netanyahu'nun haritasında Filistin yok, yalnızca İsrail var.

Mansur’un kullandığı haritalar, BM’nin 1947 yılında önerdiği, ancak başarısız olan Filistin Paylaşım Planı’ndan ve İsrail'in kurulduğu 1948’deki çatışmadan sonra Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin bölgesel sınırlarında gerçekleşen değişiklikleri önüne seriyordu. Bu değişikliklerin, Filistin topraklarının bahsi geçen tarihlerden 2020 yılı itibarıyla Filistin Yönetimi’nin kontrolü altındaki çeşitli bölgelere ve İsrail'in onlarca yıl inşa etmeye devam ettiği yerleşim birimlerinin genişlemesinden ciddi şekilde etkilenen bölgelere dağılması şeklinde gerçekleştiği görüldü.

dev
UAD yargıçları, 26 Ocak 2024 (AFP)

Mansur’un konuşmasında son olarak geçtiğimiz eylül ayında BM Genel Kurulu'nda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun tüm Filistin topraklarının silindiği ve ‘yeni’ Ortadoğu olarak adlandırdığı bölgenin haritasını tuttuğu fotoğrafına yer verdi.

Filistin’in BM Daimi Temsilcisi, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bu haritada Filistin diye bir yer yok. Sadece Ürdün Nehri'nden Akdeniz'e kadar tüm toprakları kapsayan bir İsrail var. Bu harita, İsrail'in Filistin'deki uzun ve devam eden işgalinin izlediği gerçek hedefi gösteriyor. Hedef; Filistin'in haritadan tamamen silinmesi ve Filistin halkının yok edilmesidir. Filistinliler, hem sömürgeciliğin hem de apartheid rejiminin acılarını çektiler. Acısını çektiğimiz sömürgeciliğe ve apartheid rejimine kızmak yerine Filistin'in haritadan tamamen silinmesinin ve Filistin halkının yok edilmesinin hedeflendiğini söylememize kızanlar var.

İsrail'in nereye varmak istediğini anlamak için büyük Netanyahu'nun Savaş Kabinesi’nin üyelerinin yaptığı açıklamalara bakmak yeterli olacaktır. Zira, sadece bir tampon bölge oluşturmanın çok ötesine geçen tutkuları ve Filistinlilerin tamamen yerlerinden edilmesi yönünde üstü kapalı hedefleri olduğu anlaşılıyor.

The Guardian gazetesi, Refah'ta Mısır sınırına yakın bir kapalı bölgenin inşa edildiğine dair detayların olduğu uydu görüntüleriyle desteklediği haberinde, Refah'ta kamp kuran ve büyük sıkıntılar çeken bir milyondan fazla insanın, Gazze Şeridi’nde gidecek başka yeri olmadığından, uydu görüntülerinin sahte olduğunu öne sürmenin ‘kasıtlı bir saflık’ olacağını vurguladı.

Gazze'nin çektiği acılar her geçen dakika daha da derinleşiyor. Canterbury Başpiskoposu tarafından kabul edilmeyen Beytüllahimli rahip bile umutsuzluğunun üstesinden gelmek için çabaladığını ve dua ettiğini itiraf ederken derme çatma çadırlarda yaşayan, soğuğa, açlığa, yerinden edilmeye ve sürekli bombardımana maruz kalan insanların gösterişli destek sözleri karşısındaki sabırsızlıkları mazur görülebilir. Zira bir noktadan sonra çektikleri acıların tarif edilemez büyüklüğünü anlatmakta kelimeler kifayetsiz kaldı.

Filistin’in BM Daimi Temsilcisi’nin de konuşmasında bu konuda zorlandığı çok açıktı. Özellikle Gazzeli çocuklara baktığında bir gelecek hayali kurmaya çalışırken sesi titreyen Mansur, birkaç saniyelik sancılı bir duraksamanın ardından, “İnsanlar rakamlar ibaret değildir” ifadelerini kullandı. Ardından kullandığı kelimeleri anlamak ise oldukça zorlaşmıştı.

Mansur’un bu derin bir üzüntüsüne tanık olmanın yarattığı duygusal etki, içinde küçük de olsa insanlık kırıntısı olan biri için dahi sempati uyandıracak kadar büyüktü. Mansur'un kesik kesik ifadeleri, Gazze halkının içinde bulunduğu kötü durumu, haklı öfkeyi haykırmak için çok iyi hazırlanmış ifadelerinden daha etkiliydi. Rahip İshak'ın modern çağda İsa'nın yıkıntılar arasında doğacağı vaazından bu yana duyulan ne varsa hepsinden daha fazla şok ediciydi.

Filistin’in yaşlı BM Daimi Temsilcisi, hıçkırıklarıyla kesilen konuşmasında dünyaya basit, ancak derin olan şu soruyu sordu:

“Artık bu acıların sona ermesinin zamanı gelmedi mi?”

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Medvedev, Amerika'nın Maduro'yu "kaçırmasını" kınadı... ve nükleer savaş uyarısında bulundu

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (AP)
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (AP)
TT

Medvedev, Amerika'nın Maduro'yu "kaçırmasını" kınadı... ve nükleer savaş uyarısında bulundu

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (AP)
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (AP)

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev, ABD'nin Venezuela eski Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu "kaçırmasının" uluslararası ilişkileri bozduğunu ve Karakas tarafından bir savaş eylemi olarak değerlendirilebileceğini söyledi.

Moskova'nın banliyölerindeki konutundan Reuters, TASS ve Rus savaş blogu Wargonzo'ya verdiği röportajda Medvedev, "Başkan Nicolas Maduro'ya olanlar kesinlikle uluslararası hukukun tüm kurallarının ihlalidir" ifadelerini kullandı.

Medvedev, "Yaşananlar uluslararası ilişkiler sisteminin tamamını alt üst etti" diyerek, yabancı bir gücün ABD Başkanı Donald Trump'ı "kaçırması" durumunda ABD'nin bunu kesinlikle bir savaş eylemi olarak değerlendireceğini vurguladı.

Medvedev ayrıca, Yeni START anlaşmasının yerine yenisi getirilmeden sona ermesi durumunda, 1970'lerin başından bu yana ilk kez büyük nükleer güçler üzerindeki kısıtlamaların ortadan kalkması konusunda küresel endişelerin artması gerektiğini belirtti. "Bunun hemen bir felaket ve nükleer savaşın başlangıcı anlamına geldiğini söylemek istemiyorum, ancak yine de herkes için bir endişe kaynağı olmalı" diye ekledi.

Medvedev, silah kontrol anlaşmalarının sadece savaş başlığı sayısını sınırlamada değil, aynı zamanda niyetleri doğrulamada ve büyük nükleer güçler arasında bir dereceye kadar güven sağlamada da çok önemli bir rol oynadığını açıkladı.


İran, Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan gerilimleri gidermek için "farklı diplomatik yollar" değerlendiriyor

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi (İran Haber Ajansı)
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi (İran Haber Ajansı)
TT

İran, Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan gerilimleri gidermek için "farklı diplomatik yollar" değerlendiriyor

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi (İran Haber Ajansı)
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi (İran Haber Ajansı)

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi bugün yaptığı açıklamada, Tahran'ın ABD ile yaşanan gerilimleri gidermek için çeşitli diplomatik yolların ayrıntılarını incelediğini ve İran'ın önümüzdeki günlerde sonuçlara ulaşmayı umduğunu söyledi.

İran sözcüsü, Çin ve Rusya ile ortak tatbikatlara ilişkin liderliğin kararlarında hiçbir kusur olmadığını ifade etti... Bekayi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın yaptığı temasların "devlet başkanları ve Dışişleri Bakanı'nın temaslarıyla en üst düzeyde" olduğunu ve tamamlanan ziyaretlerin "İran diplomasisinin ulusal çıkarları koruma çabalarının devamı" olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran'a yönelik herhangi bir saldırının bölgesel savaşa yol açabileceği uyarısında bulunan Yüksek Lider Ali Hamaney'in ardından İran'la bir anlaşmaya varmayı umduğunu söyledi.

Trump, Florida'daki Mar-a-Lago tatil beldesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, Hamaney'in uyarısını önemsizleştirerek, "Elbette bunu söyleyecektir," dedi ve "Bir anlaşmaya varmayı umuyoruz ve eğer varamazsak, haklı olup olmadığını göreceğiz" ifadelerini kullandı.

Axios internet sitesi, Trump yönetiminin İran'a çeşitli kanallar aracılığıyla bir anlaşma müzakeresi için görüşmeye açık olduğunu bildirdiğini aktardı. Bilgili kaynaklar, Türkiye, Mısır ve Katar'ın, gerginliğin artmasını önlemeyi amaçlayan diplomatik çabaların bir parçası olarak, Beyaz Saray temsilcisi Steve Witkoff ile üst düzey İranlı yetkililer arasında önümüzdeki günlerde Ankara'da olası bir görüşme ayarlamak için çalıştığını söyledi.

Beyaz Saray yetkilileri, Trump'ın İran'a yönelik saldırı konusunda nihai bir karar vermediğini ve diplomatik yola açık olduğunu doğrulayarak, müzakerelerden bahsetmesinin "bir manevra olmadığını" vurguladı.

Tahran, AB büyükelçilerini çağırdı

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre İran bu bağlamda, Avrupa Birliği'nin İran Devrim Muhafızları Ordusu'nu terör örgütü olarak ilan etmesini protesto etmek amacıyla, kendisine akredite olan tüm AB üye devletlerinin büyükelçilerini çağırdığını açıkladı.

İran, dün Avrupa Birliği'ne karşı söylemini sertleştirdi. Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Avrupa Birliği'nin İran Devrim Muhafızları Ordusu'nu terör örgütleri listesine almasına karşılık olarak AB ordularını "terör grupları" ilan etti. Bu karar Avrupa'da güçlü bir şekilde reddedildi.

Avrupa Birliği dışişleri bakanları, İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun tamamını terör örgütü olarak ilan etti. Bu hamle, İranlı üst düzey yetkililerden öfkeli tepkilerle karşılandı. Avrupa'dan gelen doğrudan bir yanıt olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, İran'ın Avrupa ordularını "terör grupları" olarak nitelendirmesini reddederek, bunun "asılsız ve propagandist bir iddia" olduğunu ifade etti.


Trump: İran ile bir anlaşma yapılmasını umuyoruz... Hamaney'in haklı olup olmadığını göreceğiz

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
TT

Trump: İran ile bir anlaşma yapılmasını umuyoruz... Hamaney'in haklı olup olmadığını göreceğiz

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’la bir anlaşmaya varmayı umduğunu söyledi. Trump’ın bu açıklaması, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in, İslam Cumhuriyeti’ne yönelik herhangi bir saldırının bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği yönündeki uyarısının ardından geldi.

Hamaney’in uyarılarını küçümseyen Trump, Florida eyaletinde bulunan Mar-a-Lago’daki malikanesinden gazetecilere yaptığı değerlendirmede, “Elbette bunu söyleyecek” dedi. Trump, “Bir anlaşmaya varmayı umuyoruz. Eğer bu gerçekleşmezse, o zaman haklı olup olmadığını görürüz” ifadelerini kullandı.

Jeopolitik gerilimin arttığı bir dönemde, ABD ile İran arasındaki stratejik çekişme giderek derinleşiyor. Taraflar karşılıklı tehditler ve diplomatik mesajlar verirken, bu durum karmaşık bir ‘psikolojik söz savaşı’ görünümü kazanıyor. Sürecin ya bölgesel bir savaşa ya da tarihi bir müzakere sürecine evrilmesi ihtimali bulunuyor.

Hamaney’in, ABD’nin İran topraklarına yönelik herhangi bir saldırısının bölgesel bir savaşı ateşleyeceği yönündeki uyarısı, Trump’ın Tahran’la ‘ciddi’ bir diyalogdan söz etmeye başlaması ve müzakerelerin İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyecek bir anlaşmayla sonuçlanacağına dair umut dile getirmesiyle aynı döneme denk geldi.

Öte yandan, tansiyonun düşürülmesi amacıyla Türkiye’nin olası arabuluculuğu da gündeme geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde Ankara, İran’la ekonomik ilişkileri ve ABD ile stratejik bağlarını kullanarak kendisini potansiyel bir arabulucu olarak konumlandırıyor.

Axios internet sitesi dün yayımladığı haberinde, Trump yönetiminin İran’a farklı kanallar aracılığıyla bir anlaşma müzakere etmek üzere görüşmeye açık olduğu mesajını ilettiğini aktardı. Aynı zamanda ABD’nin bölgede askeri yığınaklarını sürdürmesi, olası bir askeri saldırı ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaşın önlenip önlenemeyeceğine dair beklentileri artırıyor.

Konuya yakın kaynaklar, Türkiye, Mısır ve Katar’ın, gerilimin tırmanmasını önlemeye yönelik diplomatik çabalar kapsamında, önümüzdeki günlerde Ankara’da Beyaz Saray Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile üst düzey İranlı yetkililer arasında olası bir toplantı düzenlenmesi için temaslarını sürdürdüğünü bildirdi.

Beyaz Saray yetkilileri ise Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir saldırı konusunda henüz nihai bir karar almadığını ve diplomatik seçeneğe açık olmaya devam ettiğini vurguladı. Yetkililer, Trump’ın müzakere söyleminin ‘bir manevra olmadığının’ altını çizdi.

Türkiye ve diğer bölgesel aktörler, olası bir ABD saldırısının bölgesel istikrar üzerindeki risklerine dikkat çekmeye çalışırken, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in Washington’da ABD Savunma Bakanlığı yetkilileriyle gerçekleştirdiği temaslar öne çıkıyor. Bu görüşmelerde, İran içindeki muhtemel hedeflere ilişkin hassas istihbarat bilgileri paylaşılırken, operasyonel senaryolar ve ortak savunma mekanizmaları ele alındı. Söz konusu temaslar, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Oramiral Brad Cooper’ın geçen hafta Tel Aviv’de yaptığı görüşmelerin devamı niteliğinde olup, İsrail’in İran’a karşı belirleyici bir ABD saldırısı yönünde güçlü bir baskı yürüttüğüne işaret ediyor.

Bu gelişmeler, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin İsrail’in Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamalarla eş zamanlı olarak yaşandı. Huckabee, Trump’ın ‘vaatlerini yerine getiren ve boş tehditlerde bulunmayan bir başkan’ olduğunu söyledi. Olası bir saldırı kararının henüz netleşmediğini belirten Huckabee, ABD Başkanı’nın ‘her zaman en iyi sonucu umduğunu’ vurguladı. Huckabee, Trump’ın The Art of the Deal (Anlaşma Sanatı) kitabının yazarı olduğuna dikkat çekerek, bir anlaşmaya varılması durumunda bunun ‘ideal bir sonuç’ olacağını ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak'ta Michigan'daki Ford üretim merkezini ziyaret etti. (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak'ta Michigan'daki Ford üretim merkezini ziyaret etti. (Reuters)

Amerikan basınında yer alan haberlere göre Trump yönetimi, yürütülen görüşmelerin ve arabuluculuk girişimlerinin başarısız olması ihtimaline karşı, Ortadoğu genelinde hava savunma kapasitesini artırmaya yönelik adımlarını hızlandırdı. Bu hazırlıklar, olası bir ABD saldırısının İran’dan geniş çaplı bir misilleme ve daha büyük bir bölgesel çatışmayı tetikleyebileceği endişesine dayanıyor. Bu kapsamda Pentagon, CENTCOM sorumluluk sahasında ilave Patriot ve THAAD füze savunma sistemleri konuşlandırarak savunma ağını güçlendirmeyi hedefliyor. Ayrıca bölgede, füze ve insansız hava araçlarını (İHA) engelleme kapasitesine sahip 8 ABD donanma muhribinin görev yaptığı bildiriliyor. Uzmanlara göre bu yoğun askeri konuşlanma, doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden caydırıcılık sağlamayı amaçlayan, hesaplı bir stratejiyi yansıtıyor.

ABD'nin ikili yaklaşımı

Askerî baskının sürdürülmesi ve savunma sistemlerinin güçlendirilmesiyle birlikte diplomasi ve müzakere kapısının eş zamanlı olarak açık tutulduğu bu iki yönlü yaklaşım çerçevesinde, ABD’deki siyasi ve diplomatik çevrelerde Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir askerî saldırıdan, en azından kısa vadede, vazgeçebileceği ihtimali dile getirilmeye başlandı.

Boeing EA-18G Growler elektronik savaş uçağı, 23 Ocak 2026'da Hint Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün güvertesine iniş yapıyor. (AP)Boeing EA-18G Growler elektronik savaş uçağı, 23 Ocak 2026'da Hint Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün güvertesine iniş yapıyor. (AP)

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan aktardığı bir rapora göre, ABD’nin hava savunma sistemlerini kapsamlı biçimde güçlendirmesini tamamlamadan herhangi bir askerî saldırı başlatması beklenmiyor. Bu durum, Başkan Donald Trump’ın İran’a tanımak istediği süreyi ve bir anlaşmaya varmayı hedefleyen arabuluculuk çabalarını yeniden gündeme taşıyor.

Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu hafta içinde Türkiye’de nükleer müzakerelere ev sahipliği yapılmasını önererek, krizlerin aşamalı yaklaşımlarla ele alınmasına vurgu yaptı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da İran’ın ‘nükleer dosya konusunda müzakereye hazır olduğunu’ belirtti; ancak olası bir ABD saldırısının ‘yanlış olacağını ve kaçınılması gerektiğini’ ifade etti.

Buna karşın Washington’un gündeme getirdiği ABD şartları önemli zorluklar barındırıyor. Bu talepler arasında İran’ın hassas nükleer materyalleri teslim etmesi, ülke içinde uranyum zenginleştirmeyi sona erdirmesi, balistik füze programına katı kısıtlamalar getirilmesi ve bölgedeki vekil unsurlara verilen desteğin durdurulması yer alıyor.

Tahran cephesinde ise bu talepler, savunma doktrininin ve bölgesel nüfuzun özüne yönelik bir müdahale olarak değerlendiriliyor. Bazı raporlar, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in herhangi bir tavize karşı çıktığını, buna karşılık İran yönetimindeki bazı üst düzey isimlerin daha esnek bir müzakere yaklaşımını savunduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye’nin arabuluculuk girişiminin başarı şansına ilişkin değerlendirmeler ise farklılık gösteriyor. Bazı analizler, özellikle diğer bölgesel arabuluculuk çabalarıyla birlikte, krize yönelik aşamalı çözümlerin şekillenebileceğine işaret ediyor. Buna karşılık, İran’ın Trump’ın süresini henüz netleştirmediği bu dönemde temel tavizler vermeyi reddetmesi nedeniyle girişimlerin başarısız olacağını öngören görüşler de bulunuyor. ABD’li yetkililer ise diplomatik çözüm ihtimalini düşük görerek, İran’ın şu ana kadar sunulan şartları kabul etmeye yönelik gerçek bir irade ortaya koymadığını savunuyor.

Trump geri adım atabilir mi?

Başkan Donald Trump’ın açıklamaları, bir anlaşmaya varmayı tercih ettiğine işaret ederken, diplomatik çabaların başarıya ulaşması halinde askerî saldırıdan vazgeçme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Özellikle olası bir savaşın küresel petrol fiyatları üzerindeki ağır maliyeti, bu ihtimali güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor. Trump’ın askerî seçeneği geri plana itmesi durumunda ise bunun, aynı anda hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurabilecek çeşitli yansımaları olabileceği değerlendiriliyor.

8 Ocak'ta Hint ve Pasifik okyanuslarında Yedinci Filo'nun rutin operasyonları sırasında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin yanında uçan bir Sikorsky SH-60C Seahawk helikopteri (ABD ordusu)8 Ocak'ta Hint ve Pasifik okyanuslarında Yedinci Filo'nun rutin operasyonları sırasında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin yanında uçan bir Sikorsky SH-60C Seahawk helikopteri (ABD ordusu)

Olumlu açıdan bakıldığında, bu seçenek doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden ‘maksimum baskı’ politikasının sürdürülmesine imkân tanıyor. Atlantic dergisinin bir raporuna göre, mevcut ABD deniz varlığı Hürmüz Boğazı üzerinde daha sıkı bir kontrol sağlanmasına, petrol tankerlerine el konulmasına ve özellikle protestoların yeniden alevlenmesi ihtimaliyle İran üzerinde iç baskının artırılmasına olanak verebilir. Ayrıca hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi, müttefiklerin korunmasına ve İran’ın doğrudan askerî tırmanışa başvurmadan caydırılmasına katkı sağlıyor.

Öte yandan, bu yaklaşımın olası olumsuz yönleri de bulunuyor. Bunların başında, Tahran’ın müzakere pozisyonunun güçlenmesi geliyor; zira İran tarafı zamanın kendi lehine işlediği kanaatine varabilir. ABD’nin askerî saldırıdan kaçınması, İran’ın dolaylı yollarla gerilimi artırmasına da yol açabilir. Bu kapsamda Irak veya Suriye’deki müttefik gruplar üzerinden saldırılar düzenlenmesi ya da Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin tehdit edilmesi, petrol fiyatlarını yükselterek küresel ekonomiyi olumsuz etkileyebilir. Wall Street Journal’ın da uyardığı üzere, bu sürecin ABD kaynaklarını yıpratma riski bulunuyor. Özellikle sınırlı sayıda bulunan THAAD hava savunma sistemleri (yalnızca 7 batarya) ve önceki çatışmalarda tüketilen mühimmat stokları, bu riskleri artırıyor. İsrail ise ABD’nin olası bir geri adımının zayıflık olarak algılanabileceği ve bunun İran’ı daha sert bir tutum benimsemeye, müzakere şartlarında ısrarcı olmaya teşvik edebileceği uyarısında bulunuyor.