Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İran ve yaptırımlar: Yanlış ders

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

İran ve yaptırımlar: Yanlış ders

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Trump yönetiminin başlattığı “ekonomik dışlama” kampanyası, Washington'un düşmanlarından birine uyguladığı en büyük mali yaptırımları temsil ediyor ve İran rejiminin ekonomisinin can damarlarını kesmeyi amaçlıyor. Bu yaptırımlar sadece ABD'nin Tahran ile ilişkilerini yasaklamakla kalmıyor, aynı zamanda onunla iş yapan üçüncü tarafların Amerikan finans sistemine erişimini de engelleme tehdidinde bulunuyor. Bu, Trump'ın daha önce 2019'un sonunda imzaladığı “Sezar Yasası” aracılığıyla Beşşar Esed rejimine karşı kullandığı bir mekanizma.

Esed deneyimi ve diğerleri, yaptırımların otoriter rejimleri zayıflatabileceğini ve onları taviz vermeye zorlayabileceğini, ancak nadiren kendi başlarına devirebileceğini gösteriyor. Bu rejimler liderliği, güvenlik aygıtını ve dar çevreleri korurken, maliyeti vatandaşların sırtına yüklerler. Baskıyı haklı çıkarmak için “dış düşmanı” kullanırlar ve yoksulluk, yolsuzluk ve kötü yönetimi yaptırımlara bağlarlar. Yaptırımlar, sertlik yanlılarını güçlendirirken reformcuları zayıflatır. Yönetimin miras bırakılması sürecini hızlandırır ve seçimleri erteler.

Küba'da, ABD ambargosu 1962'de başladı, ekonomiyi zayıflattı ancak rejimi devirmedi. İktidar Fidel Castro'dan kardeşi Raul'e, ardından Miguel Díaz-Canel'e geçti. Venezuela'da, Hugo Chávez ve Nicolás Maduro'nun yetkililerine karşı yaptırımlar 2015'te başladı ve 2017'de genişletildi. Ekonomi daraldı ve milyonlarca insan göç etti, ancak yaptırımlar rejimi devirmedi. Rejimi deviren, bu yılın başındaki ABD operasyonu oldu.

Kuzey Kore'de ise iktidar Kim Il-sung'dan oğlu Kim Jong-il'e geçti. Yaptırımlar, Pyongyang'ın nükleer programını geliştirmesini engellemedi. Rejim, bombayı bir sigorta poliçesi olarak gördü ve ilk nükleer denemesini 2006'da gerçekleştirdi. İktidar, 2011 yılının sonunda torun Kim Jong-un'a geçti.

Arap dünyasında, Güvenlik Konseyi, 1990'da Kuveyt'i işgalinden sonra Irak'a yaptırımlar uyguladı. Bu yaptırımlar, rejimi kitle imha silahı programlarını denetime açmaya ve imha etmeye zorladı, ancak Saddam Hüseyin'i devirmedi. 2003'teki ABD işgali onu devirdi. Muammer Kaddafi, yaptırımlar ve izolasyon ile aynı yılın sonunda kimyasal silah cephaneliğinden vazgeçmek zorunda kaldı, ancak rejimi 2011'deki Libya ayaklanması ve NATO müdahalesine kadar devrilmedi. Sudan'da da yaptırımlar Ömer el-Beşir rejimini devirmedi, ancak 2019'daki protestoların baskısı altında devrilmeden önce davranışlarını değiştirmesine katkıda bulundu. Bunun üzerine yaptırımlar kaldırıldı. 2013'te “iki generalin savaşı”nın patlak vermesinin ardından Washington, her iki tarafı da yeniden yaptırımlarla hedef aldı.

Suriye, İran'a en yakın örneği sunuyor. Washington, 1979'da Suriye'yi terörizmi destekleyen devletler listesine aldı, ancak Hafız Esed 2000'deki ölümüne kadar iktidarda kaldı; ardından oğlu Beşşar Esed, yaptırımların ve izolasyonun gölgesinde 24 yıldan fazla bir süre iktidarda kaldı. 2013'teki kimyasal saldırıdan sonra ABD'nin askeri müdahale tehdidi, Esed'i kimyasal silahlarını imha etmeyi kabul etmeye zorladı. Bu baskı davranışlarını değiştirdi, ancak onu devirmedi.

Onu deviren, 2024'ün sonunda Sezar Yasası'nın sonuçlarının ortasında başlatılan askeri bir saldırı oldu; o sırada Rusya Ukrayna'daki savaşla meşguldü ve İran ile Hizbullah yoğun İsrail baskısı altındaydı. Müttefiklerinin korumasını kaybettiğinde ve güçleri Ahmed eş-Şara liderliğindeki gruplar karşısında dağıldığında, Moskova'ya kaçtı.

Peki, İran yaptırımlarla nasıl başa çıkacak? Büyük olasılıkla aynı taktikleri uygulayacaktır. Trump'ın ekonomik yaptırım kampanyasına, 40 yılı aşkın süredir biriktirdiği araçlarla, yani gölge filolar, paravan şirketler, kaçakçılık ağları, vekil güçler, komşu ülkelerle ticaret, takas ve kripto paralar, paralel bir finans sistemi kurma ve Çin ve Rusya ile iş birliğini derinleştirmeyle karşılık verecektir. Ayrıca bölgesel nüfuzunu müzakerelerde kaldıraç olarak ve yaptırımları aşmak için kullanacaktır.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre içeride rejim, yaptırımları bir “ekonomik savaş” olarak gösterecek, enflasyon ve yoksulluktan Washington'u sorumlu tutarken, kendi kötü yönetimini, askeri harcamalarını ve vekil güçlerine desteğini görmezden gelecektir. Hatta daha fazla baskıyı haklı çıkarmak için dış baskıyı bile kullanabilir.

Trump'ın yaptırımlarının tek başına İran rejimini devirmesi olası değil. Ancak bunların askeri saldırılar ve tedarik hatlarını hedef almakla birleşmesi, rejimi daha da zayıflatacak ve seçeneklerini daraltacaktır

Ancak hata, Tahran'ın başkalarının deneyimlerinden çıkarabileceği ders olabilir. Kaddafi alışılmadık programından vazgeçti ve rejimi düşmeden önce 8 yıl daha iktidarda kaldı. Esed 2013'te kimyasal silahlarını imha etmeyi kabul etti, ancak 11 yıl daha iktidarda kaldı. Kuzey Kore nükleer bombasını korudu ve kimse rejimini askeri olarak devirmeye cesaret edemedi.

Ayrıca Kuzey Kore ve Suriye'de babadan oğula, Küba'da ise büyük kardeşten küçük kardeşe iktidar devir teslimi, Tahran'da da tekrarlandı; Mücteba, babası Ali Hamaney'in yerine ülkenin Dini Lideri oldu. NATO Libya'ya müdahale etmeseydi, Seyfül İslam babasının yerine geçebilirdi ve Amerikan müdahalesi olmasaydı Uday veya Kusay hâlâ Saddam'ın saraylarında yaşıyor olabilirdi.

Trump'ın yaptırımlarının tek başına İran'ın ideolojik rejimini devirmesi olası değil. Ancak bunların askeri saldırılar ve tedarik hatlarını hedef almakla birleşmesi, onu daha da zayıflatacak ve seçeneklerini daraltacaktır, hatta müzakere masasına oturmaya bile itebilir. Öte yandan, baskılar onu tam tersi yöne; bölgeye yönelik tehditlerinin ve maceralarının dozunu artırma, ülke içindeki kontrolünü sıkılaştırma ve nükleer bomba edinme ve Kuzey Kore modeline yönelme çabasını hızlandırmaya da itebilir.

Soru sadece yaptırımların rejimi devirip deviremeyecekleri değil, rejimin çöküşten kaçınmak için ne yapacağıdır

İşte “yanlış ders” burada gizli. İran nükleer silahı, sadece dış baskılara karşı caydırıcı bir unsur olarak değil, rejimin hayatta kalmasının nihai garantisi olarak görüyor; dahası rejim değişikliğine karşı bir sigorta poliçesi olarak değerlendiriyor.

“İsrail faktörü” hesapları değiştiriyor. İsrail, 1981'de Irak reaktörünü vurdu, 2007'de Deyrizor yakınlarındaki Suriye nükleer tesisini imha etti ve İran'ın nükleer ve füze programlarına karşı suikastlar, sabotaj operasyonları, siber saldırılar ve askeri saldırılar gerçekleştirdi.

İsrail, İran nükleer programını bir pazarlık kozu olarak değil, 7 Ekim 2023'ten sonra yoğunlaşan varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. Tahran'ın bir bombanın gerçeğe dönüşeceği noktaya ulaşmasına izin vermeyebilir.

Trump'ın yaptırımları İran'da yeni bir aşama başlattı. Soru sadece rejimi devirip deviremeyecekleri değil, rejimin çöküşten kaçınmak için ne yapacağıdır. Ve “yanlış dersin” tehlikesi de işte burada yatıyor.


Washington-Tahran çatışmasında askeri tırmanışa ekonomik kuşatma eşlik ediyor

Washington-Tahran çatışmasında askeri tırmanışa ekonomik kuşatma eşlik ediyor
TT

Washington-Tahran çatışmasında askeri tırmanışa ekonomik kuşatma eşlik ediyor

Washington-Tahran çatışmasında askeri tırmanışa ekonomik kuşatma eşlik ediyor

Washington ile Tahran arasındaki çatışma, karşılıklı saldırıların yeniden başlamasıyla yeni bir döneme girerken askeri cephedeki tırmanışa ekonomik baskının derinleşmesi eşlik ediyor. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın yeni saldırılara “daha hızlı, daha sert ve daha acı verici bir karşılık” verileceği yönündeki açıklaması, Tahran'ın çatışmanın maliyetini yalnızca askeri hedeflerle sınırlı tutmayabileceğine ilişkin mesajlarının son örneğini oluşturuyor.

İran'ın karşı karşıya olduğu baskı ise savaş alanının çok ötesine uzanıyor. ABD'nin yaptırımları ve İran'ın petrol ihracatına yönelik baskısı, Tahran'ın savaş koşullarında ihtiyaç duyduğu döviz gelirlerini ve ekonomik manevra alanını daraltırken ülke içinde finansal istikrar üzerindeki baskıyı artırıyor.

Kalibaf, döviz kurundaki sert dalgalanmalar, yüksek enflasyon ve işsizliğin yanı sıra piyasaların yönetilmesini de ülkenin başlıca sorunları arasında sıraladı. İran Ekonomi Bakanlığı ise savaşın yol açtığı ekonomik sorunlarla mücadele amacıyla çalışmaların yoğunlaştırıldığını açıkladı.

Böylece Washington ile Tahran arasındaki çatışma, askeri baskı ile ekonomik kuşatmanın birbirini beslediği çift cepheli bir mücadeleye dönüşüyor. ABD'nin petrol gelirlerini hedef alan baskısı Tahran'ın ekonomik dayanıklılığını sınarken İran'ın misilleme tehdidi, Washington'ın bölgedeki askeri ve ekonomik çıkarlarını daha geniş bir çatışmanın parçası haline getirme riskini artırıyor.

Gelişmeler, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının üzerinden altı ay geçmesinin ardından yaşanıyor. Ancak geçen süre çatışmayı sona erdirmek yerine savaşın daha karmaşık ve maliyetli bir dengeye oturduğunu gösteriyor. Diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalması ve ateşkes konusunda varılan ön anlaşmanın çökmesi, iki tarafın askeri baskıyı müzakere masasında avantaj elde etmenin temel aracı olarak görmeye devam ettiğine işaret ediyor.

Bu tablo, savaşın kısa vadede kesin bir sonuca ulaşmasından çok uzayan bir yıpratma savaşına dönüşme ihtimalini güçlendiriyor. Washington ekonomik baskıyı Tahran'ın savaş kapasitesini ve siyasi manevra alanını daraltmak için kullanırken İran da askeri misilleme tehdidini ABD'ye çatışmanın maliyetlerini yükseltme aracı olarak kullanıyor.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde çatışmanın seyri yalnızca cephedeki saldırıların yoğunluğuyla değil, İran ekonomisinin artan yaptırım baskısına ne ölçüde dayanabileceği ve Tahran'ın ekonomik sıkışmışlığını ne kadar süre askeri caydırıcılıkla dengeleyebileceğiyle de belirlenecek.


Trump savaşı erteledi mi? Gözler kasım seçimlerinde

ABD Başkanı Donald Trump, 4 Eylül 2026'da Maryland eyaletindeki Andrews Ortak Üssü'nde başkanlık uçağına binmek üzere ilerliyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 4 Eylül 2026'da Maryland eyaletindeki Andrews Ortak Üssü'nde başkanlık uçağına binmek üzere ilerliyor (AFP)
TT

Trump savaşı erteledi mi? Gözler kasım seçimlerinde

ABD Başkanı Donald Trump, 4 Eylül 2026'da Maryland eyaletindeki Andrews Ortak Üssü'nde başkanlık uçağına binmek üzere ilerliyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 4 Eylül 2026'da Maryland eyaletindeki Andrews Ortak Üssü'nde başkanlık uçağına binmek üzere ilerliyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'la savaşı “basit bir mesele” olarak nitelendirmekte ısrar etmesini, gelecek Kasım ayında yapılacak ara seçimlerden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Trump kendisini uzun süreli savaşlara karşı çıkan bir lider olarak tanımladı ve seçmenleri çatışmanın yeni bir bataklığa dönüşmediğine, maliyetinin yükselmesinin kontrolün kaybedildiği anlamına gelmediğine ikna etmek zorunda.

Bu nedenle son dönemde kullandığı ifadeler iki birbiriyle bağlantılı işlev görüyor: ABD'nin zafer imajını pekiştirmek ve Cumhuriyetçiler açısından zorlu geçmesi beklenen seçim yarışında savaşın siyasi ağırlığını azaltmak.

Ancak bu söylem, Beyaz Saray'ın hesaplarında yaşanan fiili değişimi gizliyor. Trump, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek ve bölgesel nüfuz kullanma kapasitesini sona erdirmek başta olmak üzere azami hedeflerinden vazgeçmiş değil. Ancak enerji fiyatlarının yükselmesi, sınırlı da olsa yaşanan can kayıpları ve mühimmat stoklarının tükenmesi gibi iç baskı unsurlarının artmasıyla birlikte gücün kullanılacağı zamanlama ve kapsam konusunda daha hassas hale geldi.

Kasım'a kadar kontrol altında tutma

Trump'ın başta Başkan Yardımcısı JD Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio olmak üzere üst düzey yardımcılarının bir bölümü, seçimlere kadar tırmanışın belirli bir sınırın altında tutulmasını ve yaptırımlar, abluka ile ekonomik baskıya öncelik verilmesini savunuyor. Reuters'ın Beyaz Saray'dan bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre İran üzerindeki baskı devam ediyor ancak kasım öncelik.

Kaynaklar, seçimlerin ardından daha ağır saldırılara dönülmesi ihtimalinden de söz ediyor ancak bu konuda henüz nihai bir karar alınmış değil.

Bu baskılar Trump'ın tamamen parti hesaplarına göre hareket ettiği anlamına gelmiyor ancak seçeneklerinin hareket alanını daraltıyor. Reuters/Ipsos tarafından yapılan bir ankete göre Amerikalıların yalnızca dörtte biri savaşın maliyetine değdiğini düşünüyor. Trump'ın yardımcıları ise savaşın seçimlerin belirleyici gündem maddesine dönüşmesini engellemeye çalışıyor.

Savaşın maliyeti 37,5 milyar doları aşmasına ve 18 ABD askerinin hayatını kaybetmesine rağmen “sınırlı askeri çatışma” olarak tanımlanması da savaş kavramını geri plana itme ve seçmenin zihnindeki ağırlığını azaltma çabasına işaret ediyor.

Bununla birlikte seçimlere yönelik bu gerilimi düşürme politikası kırılganlığını koruyor. ABD'li askerlerin ölmesine yol açacak herhangi bir İran saldırısı, bölgedeki kritik tesisleri tehdit etmesi veya Hürmüz Boğazı'ndaki geçişleri daha geniş ölçekte sekteye uğratması halinde Trump seçimlerden önce güçlü bir karşılık vermek zorunda kalabilir.

Trump topyekûn bir savaştan kaçınmak istese de zayıflıkla suçlanmayı veya Tahran'ın çatışmanın kurallarını belirliyormuş gibi görünmesine izin vermeyi göze alamaz. Öte yandan Tahran da bu açmazın farkında. İran'ın stratejisinin “direnmek ve çatışmayı uzatmak” üzerine kurulduğu, yakıt fiyatlarındaki yükselişin ve savaşa verilen desteğin azalmasının Cumhuriyetçileri zayıflatmasını umduğu görülüyor.

Ancak İran, saldırılarını sürdürerek Trump'a kontrol politikasından tırmanışa geçmek için ihtiyaç duyduğu siyasi gerekçeyi sağlama riski taşıyor.

Seçimlerden sonrası da sınırsız değil

Kasım ayından sonra iç siyasi baskının azalması bekleniyor. Bu durum Trump'a petrol tesislerini hedef alma, ablukayı genişletme veya İran'ın geride kalan füze ve nükleer kapasitesine yönelik saldırıları artırma konusunda daha geniş bir hareket alanı sağlayabilir.

Trump yönetimi şimdiden savaş sonrası döneme ilişkin bir strateji üzerinde çalışıyor. Bu stratejinin temelinde İran'ı bölgesel ölçekte çevrelemek ve Tahran'a karşı daha geniş bir ittifak oluşturmak bulunuyor.

Ancak seçimlerin sonucu bu hareket alanının sınırlarını da belirleyecek. Cumhuriyetçilerin Kongre'nin her iki kanadındaki çoğunluğunu koruması halinde Trump, mühimmat stoklarının yenilenmesi ve operasyonların sürdürülmesi için gereken finansmanı daha kolay elde edebilir.

Buna karşılık Temsilciler Meclisi veya Senato'dan birinin Demokratların kontrolüne geçmesi durumunda Trump daha sıkı denetimle ve finansman ile savaş yetkileri konusunda daha yoğun siyasi mücadelelerle karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte Trump, ABD Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanı sıfatıyla sınırlı saldırılar düzenleme yetkisini koruyacaktır.

Askeri kısıtlamalar da seçimlerden sonra ortadan kalkmayacak. Raporlarda önleme füzeleri ve saldırı mühimmatında yaşanan eksikliklere, ayrıca yönetim içinde savaşın gidişatına ilişkin değerlendirmeler konusunda görüş ayrılıklarına dikkat çekildi. Beyaz Saray ve Pentagon ise bu haberleri yalanladı.

Bu nedenle seçimlerden sonraki dönem tek bir belirleyici saldırıdan ziyade daha uzun süreli ekonomik ve askeri baskı dönemi olabilir.

Dolayısıyla Trump'ın savaşın hedefleri konusunda iç baskılardan ziyade tırmanışın zamanlaması konusunda bu baskılara tabi olduğu görülüyor. Trump, Tahran'ın üzerine oynadığı yüksek fiyatlar ve kayıplar mümkün olduğunca düşük bir seviyede tutarak kasım seçimlerini geride bırakmak ve ardından hareket özgürlüğünü yeniden kazanmak istiyor.

Ancak büyük çaplı kanlı bir olay ya da İran ve İsrail'in yapacağı yanlış bir hesaplama, ertelenen tırmanışı kendi zamanlamasını dayatan bir çatışmaya dönüştürebilir.