Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Etiyopya hükümet güçleri Tigray'ın başkenti Mekele'nin kontrolünü yeniden ele geçirdi

Etiyopya hükümetine bağlı Tigray Barış Gücü (TPF) mensupları, federal Etiyopya güçleri ve müttefiklerinin Tigray bölgesinin başkenti Mekele'ye girmesiyle eş zamanlı olarak sokaklarda devriye gezerken bir kamyonetin yanında toplanıyor (AFP)
Etiyopya hükümetine bağlı Tigray Barış Gücü (TPF) mensupları, federal Etiyopya güçleri ve müttefiklerinin Tigray bölgesinin başkenti Mekele'ye girmesiyle eş zamanlı olarak sokaklarda devriye gezerken bir kamyonetin yanında toplanıyor (AFP)
TT

Etiyopya hükümet güçleri Tigray'ın başkenti Mekele'nin kontrolünü yeniden ele geçirdi

Etiyopya hükümetine bağlı Tigray Barış Gücü (TPF) mensupları, federal Etiyopya güçleri ve müttefiklerinin Tigray bölgesinin başkenti Mekele'ye girmesiyle eş zamanlı olarak sokaklarda devriye gezerken bir kamyonetin yanında toplanıyor (AFP)
Etiyopya hükümetine bağlı Tigray Barış Gücü (TPF) mensupları, federal Etiyopya güçleri ve müttefiklerinin Tigray bölgesinin başkenti Mekele'ye girmesiyle eş zamanlı olarak sokaklarda devriye gezerken bir kamyonetin yanında toplanıyor (AFP)

Reuters'a konuşan kaynaklar, bugün (pazar) Etiyopya hükümet güçleri ile hükümet yanlısı müttefik milislerin, kuzeydeki Tigray bölgesinin başkenti Mekele'nin kontrolünü yeniden ele geçirdiğini bildirdi. Bu gelişme, kuzey bölgesini yöneten muhalif ittifak açısından büyük bir gerileme olarak değerlendiriliyor.

Muhalif ittifaka liderlik eden Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF), Facebook üzerinden yayımladığı açıklamada başkentten çekildiğini duyurdu. Açıklamada, bölgesel hükümetin "geçici olarak Mekele'den taşınacağı ve başka bir yerden faaliyet göstereceği" belirtildi.

Hükümet yanlısı Tigray Barış Güçleri adlı milis grubuna yakın bir kaynak, milis güçlerinin dün (cumartesi) öğleden sonra Mekele kent merkezine girdiğini ve ardından Etiyopya ordusunun kente ulaştığını söyledi.

Bir yardım kuruluşu yetkilisi ile Mekele'de yaşayan bir kişi de kimliklerinin açıklanmaması koşuluyla kentin hükümet güçlerinin kontrolüne geçtiğini doğruladı. Etiyopya Başbakanlık Ofisi, Reuters'ın konuya ilişkin yorum talebine yanıt vermedi.

Washington'dan itidal çağrısı

Bu gelişmelerin ardından ABD, Etiyopya'nın kuzeyindeki Tigray bölgesindeki isyan nedeniyle komşu ülkeleri isyancıları desteklemekle suçladığı Afrika Boynuzu'nda itidal ve diyalog çağrısında bulundu. Eritre, Mısır, Somali liderleri ile Sudan ordusu komutanının gelişmelerin gölgesinde pazar günü Mısır'da bir araya gelmesi bekleniyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, "Etiyopya ile Eritre arasındaki artan sınır gerilimleri tüm bölgeyi etkileyebilir. Afrika Boynuzu yeni bir askeri çatışmayı ve insani krizi kaldıramaz" ifadelerini kullandı.

Bakanlık açıklamasında ayrıca "Etiyopya ve Eritre'yi komşularının egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeye, azami itidal sergilemeye ve diyaloğa dönmeye güçlü biçimde çağırıyoruz" denildi.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ise bugün yaptığı açıklamada ülkesinin Afrika ülkelerinin iç işlerine yönelik her türlü dış müdahaleyi reddeden ve devletlerin egemenliğine, birlik ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini savunan tutumunu yineledi. Sisi, bu ilkelerin kıtanın istikrarı açısından vazgeçilmez olduğunu vurguladı.

Sisi, Mısır'ın New Alamein kentinde düzenlenen Afrika Birliği ile bölgesel ekonomik toplulukların 8. Yıl Ortası Koordinasyon Toplantısı'nın açılış oturumunda yaptığı konuşmada, "Mısır, devletlerimiz arasındaki ilişkilerin karşılıklı saygı ve iyi komşuluk, diyalog ve istişare temelinde yürütülmesi gerektiğini; tek taraflı politikalar veya dar çıkarlar temelinde hareket edilmemesi gerektiğini teyit ediyor" dedi.

Etiyopya, Eritre, Mısır ve Sudan ordusunu Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'ni desteklemekle suçluyor.

Buna karşılık Etiyopya da 2023'ten bu yana Sudan ordusuyla savaşan Hızlı Destek Kuvvetleri'ni (HDK) desteklemekle suçlanıyor.

Etiyopya ile Mısır arasındaki ilişkiler, Addis Ababa'nın Nil Nehri üzerinde Nahda Barajı'nı inşa etmesi nedeniyle zaten gergin. Kahire ayrıca son aylarda Eritre ile ilişkilerini güçlendirdi.

Somali ise 1991'de bağımsızlığını ilan eden Somaliland ile Addis Ababa arasındaki yakınlaşmadan endişe duyuyor.

"Düşmanca eylemler ve şiddet" suçlaması

Etiyopya cuma günü Eritre'yi "düşmanca eylemler ve şiddet" gerçekleştirmekle suçladı. Addis Ababa, perşembe günü 10 Eritreli diplomatı sınır dışı etmiş ve Asmara'daki büyükelçiliğini kapatmıştı. Eritre ise buna karşılık "tüm diplomatik ilişkileri keseceğini" açıkladı.

Etiyopya ayrıca Mısırlı diplomat Ahmed Mahrem Ahmed'i istenmeyen kişi ilan ederek Addis Ababa'daki Mısır Büyükelçiliğine diplomata ülkeyi 48 saat içinde terk etmesi gerektiğini bildirdi. Etiyopya yönetimi bu kararın gerekçesini açıklamadı. Mısır da karşılıklılık ilkesi uyarınca Kahire'deki Etiyopyalı bir diplomatı istenmeyen kişi ilan ederek ülkeyi terk etmesi için 48 saat süre verdi.

Birkaç saat önce ise gözlemcilere göre insansız hava araçları tarafından gerçekleştirilen saldırılarda Addis Ababa'daki iki askeri tesis hedef alındı. Saldırılar, uzun bir aradan sonra başkentteki askeri hedeflere yönelik ilk saldırı oldu.

Etiyopya'nın kuzeyinde 23 Eylül'den bu yana Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'nin Afar ve Amhara bölgelerine yönelik saldırılarının ardından şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Gelişmeler, 2020-2022 yılları arasında ülkenin kuzeyinde yaşanan ve yaklaşık 600 bin kişinin hayatını kaybetmesine yol açan yıkıcı iç savaşın yeniden başlamasına ilişkin endişeleri artırdı.


Kalibaf: Hürmüz, yedi şart yerine getirilmeden açılmayacak

İranlı askerler, 3 Ekim 2026’da Tahran’daki Haft Tir Meydanı’nda düzenlenen “Fedailer” eğitim kampının açılışı sırasında (EPA)
İranlı askerler, 3 Ekim 2026’da Tahran’daki Haft Tir Meydanı’nda düzenlenen “Fedailer” eğitim kampının açılışı sırasında (EPA)
TT

Kalibaf: Hürmüz, yedi şart yerine getirilmeden açılmayacak

İranlı askerler, 3 Ekim 2026’da Tahran’daki Haft Tir Meydanı’nda düzenlenen “Fedailer” eğitim kampının açılışı sırasında (EPA)
İranlı askerler, 3 Ekim 2026’da Tahran’daki Haft Tir Meydanı’nda düzenlenen “Fedailer” eğitim kampının açılışı sırasında (EPA)

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, bugün (Pazar) yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nın İran’ın “İslamabad Mutabakat Zaptı temelindeki yedi şartı” yerine getirilmeden açılmayacağını söyledi. Kalibaf, ABD’nin son dönemde arabulucu üzerinden yeni öneriler sunduğunu açıkladı.

Kalibaf, Meclis’te yaptığı konuşmada, “Medya aracılığıyla başka şeyler söyleyen Amerikalılar, son dönemde arabulucu üzerinden öneriler sundu” dedi ancak önerilerin ayrıntılarını açıklamadı. ABD’ye seslenen Kalibaf, “Zaman kazanma ve tek taraflı talepleri dayatma dönemi sona erdi” ifadelerini kullandı.

İslamabad görüşmelerinde İran heyetine başkanlık eden Kalibaf, “Biz duygularımızla hareket etmiyor ve korkmuyoruz. Savaşıyor ve müzakere ediyoruz. Savaş alanında tüm gücümüzle yer alıyor, düşmanla yeni sürprizlerle karşı karşıya geliyor ve diplomasi yolunu, sahadaki askeri üstünlüğümüzü pekiştirmek ve İran halkının haklarını güvence altına almak için kullanıyoruz” diye konuştu.

cdfergthy
Kalibaf, geçen eylül ayında Meclis üyelerinin çoğunun çevrim içi katıldığı haftalık oturumu başlatırken (Arşiv – İran Meclisi)

İran’ın “üst düzey politikasını ve ulusal güvenliğini Amerikalı yetkililerin sosyal medya paylaşımlarına veya günlük röportajlarına göre belirleyen bir ülke olmadığını” vurgulayan Kalibaf, kararların “medyadaki söylemlere ve sahte ikiliklere değil, düşmanın fiili davranışlarına” göre alındığını söyledi. Ancak Kalibaf, sözünü ettiği yedi şartın neler olduğunu açıklamadı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta Katarlı arabuluculardan İran’ın yedi günlük önerisine ilişkin ABD’nin yanıtını almıştı. Konu hakkında bilgi sahibi bir yetkili Reuters’a yaptığı açıklamada, iki tarafın atılacak adımlar konusunda büyük ölçüde mutabık olduğunu ancak bunların uygulanma sıralaması konusunda anlaşmazlık bulunduğunu söyledi.

Daha güçlü karşılık

Arakçi, pazar günü Tahran’da büyükelçiler ve yabancı misyon temsilcileriyle yaptığı görüşmede, İran’ın rakiplerinin yeniden askeri çatışma yolunu seçmesi halinde geçmiştekinden daha güçlü bir karşılık alacaklarını ve kendilerini daha güçlü şekilde savunacaklarını söyledi.

Arakçi, “Diplomatik yolları tercih ederlerse hâlâ diplomasi yoluyla bu savaşı sona erdirecek adil ve onurlu bir çözüme ulaşmaya hazırız” ifadelerini kullandı.

Washington’ın “hikmet ve akılcılık yolunu” seçmesini umduğunu belirten Arakçi, ABD’nin daha önce hem savaşta hem de diplomaside kaybettiğini söyledi. Yeni yaptırımların Washington’a “hiçbir fayda sağlamayacağını” belirten Arakçi, “Askeri çözüm yok, daha fazla yaptırıma dayalı bir çözüm de yok” dedi.

dfgthy
Arakçi, pazar günü Tahran’da büyükelçiler ve yabancı misyon temsilcileriyle yaptığı görüşme sırasında (İran Dışişleri Bakanlığı)

New York’ta 42 dışişleri bakanıyla görüştüğünü, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın ise yaklaşık 10 devlet başkanıyla bir araya geldiğini belirten Arakçi, Tahran’ın boğazı yeniden açmak için öne sürdüğü şartların “ABD’nin kabul etmesi gereken taahhütlerin tamamıyla uyumlu olduğunu” ifade etti.

Arakçi, ABD medyasında İran heyetinin New York’tan kovulduğuna ilişkin yayımlanan haberleri de yalanladı. Heyetin “önceden belirlenmiş programı doğrultusunda” New York’a gidip geri döndüğünü söyledi.

Bu iddianın “ne kadar doğru olursa olsun”, Washington’ın Birleşmiş Milletler’e ev sahipliği yapan ülke olarak yükümlülüklerini ihlal ettiğini kabul ettiği anlamına geleceğini savunan Arakçi, “Sanki Olimpiyatlara ev sahipliği yapan ülke, kendi takımı kaybettiğinde başka bir takımın sporcularını ülkeden kovmuş gibi. Bu davranış da aynı ölçüde çocukça ve saçma” dedi.

İran heyetinin komşu ülkelerle yaptığı görüşmeleri “etkili, saygın ve dostane” olarak nitelendiren Arakçi, bu görüşmelerle “güven inşası için yeni bir sürecin” başladığını söyledi.

Arakçi ayrıca Avrupa ülkelerine İran’a yönelik yaklaşımlarını “gözden geçirme” çağrısında bulundu. NATO Genel Sekreteri’nin, Avrupa’daki üslerden 5 binden fazla Amerikan savaş uçağının İran’a saldırmak üzere havalandığını kabul etmesine atıfta bulundu.

İran: ABD önerisi nükleer dosyaya odaklanıyor

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de ABD’nin önerisinin önceki tekliflere benzediğini ve nükleer dosyaya odaklandığını söyledi. Bekayi, Tahran’ın ise Hürmüz Boğazı’na odaklanmak istediğini belirtti.

Bekayi, Tahran’ın ABD’nin kendi planına verdiği yanıtla ilgili tutumunu arabulucular aracılığıyla Washington’a ilettiğini söyledi. İran tarafının ABD’ye iletmesi gereken bazı ek noktaların bulunduğunu belirten Bekayi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a dönüşünün ise görüşülmediğini ifade etti.

İki İranlı diplomat ABD’den sınır dışı edildi

Washington’da ise ABD’li bir yetkili, Axios’a yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılan İran heyetinin iki üyesinin, Dışişleri Bakanlığı’nın geçen pazartesi günü tüm heyetin ülkeden ayrılması yönündeki talebine uymamalarının ardından cumartesi günü ABD’den sınır dışı edildiğini söyledi.

Yetkili, “Bakan Rubio ciddi. İran heyetinin iki üyesinin daha Genel Kurul’un sona ermesinden çok sonra hâlâ New York’ta bulunduğu tespit edildi. Şimdi ülkeden çıkarıldılar” dedi.

fghy
ABD Deniz Piyadelerini taşıyan bir tekne, Ortadoğu’da uzun süren konuşlandırmanın ardından verilen mola sırasında, pazar günü Tayland’da Phuket Limanı yakınlarındaki bir iskeleye ilerlerken (Reuters)

Yetkiliye göre İran misyonuna cuma günü Washington’ın diplomatların ülkede kaldığından haberdar olduğu bildirildi ve iki diplomatın derhal ülkeden çıkarılması istendi. Diplomatlardan biri cuma akşamı, diğeri ise cumartesi sabahı ABD’den ayrıldı.

“Kolay yol mu, zor yol mu?”

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi günü Ohio eyaletine gitmeden önce gazetecilere yaptığı açıklamada, “İran konusunda vereceğim bir karar var. İran yok edildi. Dolayısıyla tek soru bunun kolay yoldan mı yoksa zor yoldan mı olacağı” dedi.

Trump, “İran nükleer silaha sahip olamaz. Bildiğiniz gibi İran nükleer silah planlarından fiilen vazgeçti” diye konuştu.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ise cumartesi günü Colorado Springs’te gazetecilere yaptığı açıklamada, ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndaki ablukasının “sıkı” olduğunu ve İran boğazla ilgili “oynamaya” devam ederse Trump’ın “ihtiyaç duyduğu tüm seçeneklere sahip olacağını” söyledi.

Hegseth, “İran, Hürmüz Boğazı gibi meselelerle oynamak istiyor. Boğazın kontrolü onlarda değil, bizde. Kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey geçirmeyi başaramadılar. Ablukamız sıkıydı ve her gece boğazdan savaş öncesine yakın seviyelerde geçişler gerçekleştiriyoruz. Geçiş hacminde de bunu görüyorsunuz” ifadelerini kullandı.

Hegseth, “Kendimizi çok güçlü bir konumda hissediyoruz. İran doğru kararı vermeli. Eğer vermezse başkan ihtiyaç duyduğu tüm seçeneklere sahip olacak. Ancak bu meselelerin gereksiz yere uzamasına izin vermeyecek. Görevin ne olduğunu biliyor ve kendisinden istendiğinde bunu yerine getirebiliriz” dedi.

ABD Savunma Bakanı, Washington’ın mesajının “çok basit” olduğunu belirterek, “İran asla, asla, asla nükleer silaha sahip olmayacak. Başkan Trump, İran’ın nükleer silaha sahip olmamasını sağlama konusunda son derece kararlı ve İran bunu asla elde edemeyecek” ifadelerini kullandı.

Hegseth, İran’ın Trump’ın söylediklerini ciddi olarak düşünmediğini varsayması halinde bedelini ödeyeceği uyarısında bulundu. İran’a, nükleer silah hedefinden gerektiği gibi, elinde hiçbir baskı unsuru olmadan vazgeçmesi ya da bunun zor yoldan gerçekleşmesi seçeneklerini sundu.

Abluka İran petrolünü durdurdu

Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Şüphecilere inanmayın. Ekonomik izolasyon operasyonu İran’ın ‘liderlerini’ eziyor, Amerika ise kazanıyor” ifadelerini kullandı.

Cheung, “İran petrolü, başarılı ABD ablukası sayesinde tamamen durdu. Enflasyon İran ekonomisini felç ediyor” dedi.

Cheung, Bloomberg’in İran’da enflasyonun yüzde 90’a yaklaştığını ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştirdiği petrol sevkiyatlarının devam eden İran saldırılarına rağmen savaş öncesi seviyelere doğru toparlandığını bildiren haberine atıfta bulundu.

Bu açıklamalar, ABD’nin bölgedeki askeri yığınağını artırdığı bir dönemde geldi. Wall Street Journal perşembe günü, ABD Savunma Bakanlığı’nın bölgeye üçüncü bir uçak gemisi ile deniz piyadelerini taşıyan gemiler gönderdiğini ve bunun bölgeye 9 bin ila 10 bin arasında ilave asker getireceğini bildirdi.

Axios ise Washington’ın son haftalarda bölgedeki petrol ve doğal gaz tesislerinin güvenliğini güçlendirmek ve askeri operasyonların yeniden başlaması ihtimaline karşı hazırlık yapmak amacıyla iki Patriot hava savunma bataryasını daha bölgeye konuşlandırdığını aktardı.


ABD ve İsrail: Kırılmaz ama değişen bir ilişki

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon
TT

ABD ve İsrail: Kırılmaz ama değişen bir ilişki

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon

Brian Katulis

Amerikalı seçmenlerin Ortadoğu'ya yönelik tutumları son yıllarda dikkat çekici ve derin değişimler geçirdi ve önümüzdeki on yılda ABD'nin bölgeye yönelik politikasında radikal bir yeniden şekillenmenin taşlarını döşeyebilecek önemli değişiklikler öne çıktı. Trump yönetiminin Ortadoğu'ya yaklaşımı, seçmenler arasında yaygın, çoğunlukla olumsuz tepkiler uyandırdı. Bölgedeki ABD politikasına yönelik bu hoşnutsuzluk arttıkça, Washington nihayetinde kendisini Ortadoğu'daki en önemli ortaklarıyla, başta İsrail olmak üzere, ilişkilerinin doğasında temel bir değişimle karşı karşıya bulabilir.

Açıklığa kavuşturmak gerekirse, Ortadoğu, Amerikalı seçmenlerin çoğunluğu için en önemli öncelik değil. Kritik ara dönem kongre seçimlerine sadece altı hafta kala, seçmenlerin büyük bir kesimine olumsuz bir hava hakim; bu kesimin endişeleri öncelikle ekonomik baskılar ve göç, sağlık hizmetleri ve devlet kurumlarının reforme edilmesi ve güçlendirilmesi de dahil olmak üzere bir dizi acil iç meseleye odaklanmış durumda. Dış politikaya gelince, seçmenlerin öncelik listesinde alt sıralarda yer alıyor. Yakın zamanda Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı bir kamuoyu yoklaması, seçmenlerin yalnızca yüzde 4'ünün bu yılki seçim kampanyası sırasında kongre adaylarının dış politika konularındaki pozisyonlarını bilmek istediğini ortaya koydu.

İran ile yeniden savaş olasılığının işaretleri ufukta görülüyor, ancak bu konudaki tartışmalar nadiren potansiyel sonuçlarına veya yansımalarına değiniyor. Zira dikkatler öncelikle ekonomik maliyetine odaklanıyor. Savaş ve Ortadoğu'ya hakim olan istikrarsızlık nedeniyle yakıt ve gıda fiyatlarındaki keskin artış, Amerikan gelirlerini doğrudan etkiliyor; öyle ki bazı ekonomistler bu artışların ortalama bir ailenin giderlerine 1.000 dolara kadar ek yük bindirebileceği tahmininde bulunmaya başladı.

İsrail, Amerikan siyasetindeki partizan ayrılığı derinleştiren konulardan biri haline geldi. Birçok İsrailli liderin tutum ve eylemleri, birçok Demokratın onlara olan güveninin azalmasına katkıda bulundu

Özünde, bu seçim ekonomi etrafında dönüyor; bu da çoğu Amerikalının Ortadoğu meselelerine yönelik bakış açısıdır, yani, bu meseleler yankıları günlük yaşamlarını doğrudan etkilediği ölçüde onlar için önemlidir. Ancak bölgeye dair Amerikan bilincinde hakim olan imaj bir gecede oluşmadı. Aksine, 11 Eylül saldırılarından sonraki çeyrek yüzyıl boyunca netleşti. Bu yıllara, sürekli savaşlar, terör saldırıları ve dünyayı yüzyıllarca geriye götürmeyi amaçlayan radikal ve gerici örgütlerin yükselişi damga vurdu ve Amerika Birleşik Devletleri tüm bunların bedelini ağır bir şekilde ödedi.

İsrail'e karşı artan olumsuz bakış açısı

Son on yıl aynı zamanda özellikle genç nesiller arasında, İsrail ile “özel ilişki”ye yönelik olumsuz tutumların giderek genişlemesiyle birlikte, Amerikan bakış açısında da dikkat çekici bir değişime sahne oldu. Bu değişim kendiliğinden olmadı ve Hamas'ın 7 Ekim saldırılarının ardından İsrail'in eylemlerine ve yaptıklarına karşı bir tepkiye de indirgenemez.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail'e karşı artan olumsuz bakış açısına üç ana faktör katkıda bulundu. Birinci faktör, İsrail işgalinin devam etmesinin ve Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi'ndeki toprak gaspının genişlemesinin, Amerikalıların bir kesimi arasında artan bir kızgınlığa neden olmasıdır. Amerikalı vergi mükellefleri tarafından İsrail'e sağlanan milyarlarca dolarlık yardım da, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu şekilde Ortadoğu'yu daha da istikrarsızlaştıran ve bölgeyi adil ve kalıcı bir barış umudundan daha da uzaklaştıran baskıcı uygulamaların finansmanına katkıda bulunduğu endişelerini artırmıştır.

dvf
 Eski ABD Başkanı Barack Obama ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde yaptıkları görüşme sırasında, 9 Kasım 2015 (Reuters)

İkincisi, İsrail giderek Amerikan siyasetindeki partizan ayrılığı derinleştiren konulardan biri haline geldi. Birçok İsrailli liderin, özellikle de mevcut Başbakan Binyamin Netanyahu'nun tutum ve eylemleri, birçok Demokratın onlara duyduğu güvenin azalmasına ve siyasi güvenilirliklerinin sorgulanmasına katkıda bulundu. Bunun en önemli örneklerinden biri, Netanyahu'nun 2015 başlarında Kongre önünde yaptığı ve Obama yönetiminin o dönemde müzakere ettiği İran nükleer anlaşmasını eleştirdiği konuşmasıdır. Bu konuşma bir dönüm noktası oldu ve hâlâ İsrailli sağcı liderlerin ve seslerin Amerikan siyasetine müdahalesinin açık bir örneği olarak gösteriliyor. ABD Başkanı Donald Trump ile Netanyahu arasında, en azından yakın zamana kadar var olan yakın ilişki de bu partizan ayrılıkların derinleşmesine ve şiddetlenmesine katkıda bulundu.

Amerikan vergi mükellefleri tarafından İsrail'e sağlanan milyarlarca dolarlık yardım, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu şekilde Ortadoğu'yu daha da istikrarsızlaştıran baskıcı uygulamaların finansmanına katkıda bulunduğu endişelerini artırdı

Son olarak, İsrail'de aşırı sağın yükselişi, Amerikan ve İsrail toplumunun geniş kesimleri arasındaki değer uçurumunu derinleştirdi. Bu uçurum, yıllar içinde giderek sağa kayan İsrail siyasi sahnesinin liderlerinin benimsediği politikalar ile kendi değerleri arasında derin bir çelişki gören önde gelen Amerikalı Yahudi sesler arasında açıkça görülüyor. Bu çelişki, özellikle mevcut bakanlar İtamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich de dahil olmak üzere bazı İsrailli siyasi figürlerin söylemlerinde belirgin bir şekilde görülüyor; bu figürlerin Filistinlilere yönelik aşağılayıcı dili, birçok Amerikalının daha önce İsrail’e dair algılarıyla tutarlı olduğunu düşündükleri temel değerleriyle çelişiyor. Benzer şekilde, bazı aşırı İsrailli politikacıların Filistinlilerin vatanlarından sürülmesiyle ilgili önerileri, özünde, 1995 yılında İsrail Başbakanı İzak Rabin'i öldüren Yigal Amir'in fikirlerine yakındır.

Bu faktörler, NBC News'in yakın zamanda yaptığı bir ankette Amerikalı seçmenlerin yüzde 55'inin İsrail'e para ve silah sağlamayı destekleyen bir adaya oy verme olasılığının daha düşük olduğunu gösteren sonuçları büyük ölçüde açıklıyor.

ABD politikası hızla değişmeyecek

İsrail'e yönelik Amerikan tutumları, siyasi yelpazenin her kesiminin önde gelen isimlerinden gelen eleştirilerin artmasıyla birlikte, dikkat çekici bir değişim geçiriyor. Soldan, New York Belediye Başkanı Zahran Mamdani ve Michigan'dan Demokrat Senato adayı Abdul Rahman el-Sayed gibi isimler öne çıkıyor. Bu arada, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve muhafazakar bir medya figürü olan Tucker Carlson da dahil olmak üzere sağın önde gelen isimlerinden de sert eleştiriler geliyor.

cfgthy
ABD Başkanı Donald Trump, başkent Washington’daki Beyaz Saray'ın Oval Ofis'inde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu kabul ediyor, 28 Temmuz 2026 (AFP)

Bununla birlikte, dört faktör, ABD'nin İsrail'e yönelik politikasındaki değişim hızını yakın vadede sınırlayabilir. Öncelikle, ikinci Trump yönetimi ve üst düzey yetkilileri, birçok temel değeri paylaşmanın yanı sıra, önemli konularda büyük ölçüde sağcı İsrail hükümetiyle aynı çizgide kalmaya devam ediyor. Trump'ın görev süresinin bitimine iki yıldan fazla bir süre kala, yönetiminin İsrail'e açık destek yaklaşımını temelden değiştirmeye yönelmesi pek olası görünmüyor.

İkincisi, mevcut göstergeler Demokratların Kongre'nin her iki kanadında da ek sandalyeler kazanacağını gösterse de, özellikle Kongre içinde aralarındaki büyük yakınlaşma göz önüne alındığında, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasındaki keskin partizan bölünmenin Amerikan siyasetinin belirleyici bir özelliği olarak kalması muhtemeldir. Aynı zamanda, ABD'nin İsrail'e yardımını durdurmaya yönelik son Kongre oylamalarında da görüldüğü gibi, Cumhuriyetçi Parti içindeki İsrail karşıtı akımın etkisi sınırlı olmayı sürdürüyor; bu eğilimi destekleyen Cumhuriyetçilerin sayısı çok azdı.

Üçüncü faktör, İsrail ve ABD'nin Ortadoğu politikaları ile ilgili konuların genellikle büyük ölçüde elit kesimdeki tartışmalar ile sınırlı kalmaya devam etmesi ve özellikle Demokrat Parti dışında, genel seçimlerde seçmenlerin tercihlerini etkileyen belirleyici bir faktör oluşturmamasıdır. ABD politikasının dikkati öncelikle dış politika konularından ziyade iç meselelere odaklandığı için, bu gidişatın bir sonraki Kongre kurulduktan sonra bile önemli ölçüde değişmesi olası değil.

fgthyı
ABD'deki Times Meydanı'nda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 81. oturumu sırasında düzenlenen Filistin yanlısı bir gösteri, 24 Eylül 2026, New York (Reuters)

Son olarak, yaklaşan İsrail seçimleri, politikalarda temel bir değişime yol açmasa bile, yeni yüzler ve farklı bir siyasi söylem getirebilir. Netanyahu'nun imajı ABD'nin büyük kesimlerinin gözünde zedelendi ve şimdi bazı çevrelerde, hatta yakın müttefiki Başkan Trump tarafından bile güvenilmez bir figür olarak görülüyor. Bu sonbaharda yapılacak İsrail seçimleriyle birlikte, yeni siyasi liderler öne çıkabilir ve bu da, İsrail politikalarının özünde benzer bir değişiklik anlamına gelmese de, mevcut algılarda bir değişime katkıda bulunabilir.

Tüm bu nedenlerden dolayı, Demokrat Parti içindeki ön seçimlerde ve partinin geleneksel olarak baskın olduğu bölgelerde şu anda yaşanan değişimlerin, 2027 ve 2028'e kadar ABD'nin İsrail'e yönelik politikasında temel bir değişikliğe neden olma olasılığı sınırlı. Buna ek olarak, Ortadoğu bu kısa dönemde, sahneyi yeniden şekillendirebilecek çok sayıda gelişmeye tanık olabilir.