Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Hamaney'in cenazesi öncesi gözler Tahran'da... NATO Zirvesi: İran asla nükleer silaha sahip olmamalı

Hamaney'in cenazesi öncesi gözler Tahran'da... NATO Zirvesi: İran asla nükleer silaha sahip olmamalı
TT

Hamaney'in cenazesi öncesi gözler Tahran'da... NATO Zirvesi: İran asla nükleer silaha sahip olmamalı

Hamaney'in cenazesi öncesi gözler Tahran'da... NATO Zirvesi: İran asla nükleer silaha sahip olmamalı

ABD ve İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in naaşı, altı gün sürecek cenaze törenlerinin başlamasından bir gün önce Tahran'daki Musalla-i İmam Humeyni'ye getirildi. İran ile ABD arasındaki gerilimin sürdüğü bir dönemde düzenlenecek törenlere katılmak üzere çeşitli ülkelerden üst düzey yetkililer de Tahran'a ulaşmaya başladı. Şu ana kadar törenlere katılan isimler arasında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Asım Münir'in başkanlığındaki heyet öne çıkıyor.

İran'ın, Hürmüz Boğazı'ndan kendi belirlediği seyir güzergâhlarına uymadan geçen petrol tankerlerine askeri karşılık verme tehdidinde bulunmasının ardından bölgesel gerilim yeni bir aşamaya taşındı. Bu gelişme sürerken Reuters'ın aktardığına göre, pazartesi ve salı günleri Türkiye'nin başkenti Ankara'da toplanacak NATO liderleri, yayımlayacakları ortak bildiride İran'ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini vurgulayacak. Bildiride ayrıca Tahran'a, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne tam olarak saygı göstermesi çağrısında bulunulacak.

Öte yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, cuma günü Washington'da imzalanan "çerçeve anlaşmasını" savunarak bunun mevcut koşullar altında elde edilebilecek en iyi seçenek olduğunu ve "İsrail'in Lübnan'daki işgalinin devamını meşrulaştırmadığını" söyledi.

Avn, "Bazılarının asıl sorunu, İran-ABD hattından bağımsız hareket etme yönünde aldığımız egemenlik kararındadır." ifadelerini kullandı.


İran, ABD'nin yaptırımların kaldırılmasına evet, geçiş ücretlerine hayır şeklindeki teklifini kabul edecek mi?

Fotoğraf: Hürmüz Boğazı (Reuters)
Fotoğraf: Hürmüz Boğazı (Reuters)
TT

İran, ABD'nin yaptırımların kaldırılmasına evet, geçiş ücretlerine hayır şeklindeki teklifini kabul edecek mi?

Fotoğraf: Hürmüz Boğazı (Reuters)
Fotoğraf: Hürmüz Boğazı (Reuters)

Hüda Rauf

Haberlere göre, Washington'un iki gün önce Doha'da Tahran'a ilettiği mesaj şuydu: “Daha büyük düşünün. Daha kapsamlı bir anlaşma çerçevesinde yaptırımların kaldırılması, gemilerden geçiş ücreti almaktan 100 kat daha kazançlıdır.” Bu mesaj, Mutabakat Zaptı'nın imzalanmasından bu yana Hürmüz Boğazı'nda iki taraf arasındaki dinmeyen, aksine yoğunlaşan son çatışmaların ortasında geldi. Başka bir deyişle, Mutabakat Zaptı, gerilimi azaltma ve çatışmayı çözme döneminin başlığı değildi. Bu durum, bazılarını İran ve ABD arasındaki müzakerelerin çökme ihtimalinden bahsetmeye yöneltti.

Öte yandan, içeride İranlı yetkililer tarafından yapılan açıklamalar, Washington ile müzakereler konusunda yaşanan iç itirazları ve gerilimleri yansıtıyordu. İran Dini Lideri bile, bizzat çıkıp Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'dan İran halkının haklarını koruma ve ulusal çıkarların muhafazasını sağlama sorumluluğunu üstleneceğine dair güvence aldıktan sonra Washington ile imzalanan Mutabakat Zaptı'nı kabul ettiğini açıkladı.

Bu bağlamda baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, “Benimle yaşadığınız siyasi anlaşmazlıkları Mutabakat Zaptı'nı hedef alarak çözmeye çalışmayın” diyerek, İran'ın bu anlaşmanın maddelerinden elde ettiği kazanımları sıraladı. Bazı analistler bunun İran’ın karar alma çevrelerindeki iç bölünmeleri yansıttığına inanıyor ama durum böyle görünmüyor. Daha olası olan, İran'ın Mutabakat Zaptı'nı imzaladıktan sonra, müzakerelerin devamını engelleyebilecek iç baskıların olduğu izlenimi vermek istediğidir. Böylelikle, Washington'u İran'ın Mutabakat Zaptı kapsamındaki taleplerinin karşılanması konusunda hızlanmaya sevk etmeyi amaçlıyor; bu talepler, petrol ve petrokimya sektörlerine yönelik yaptırımlarının kaldırılması, Hürmüz Boğazı'ndaki yeni yönetimin tanınması ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması gibi en acil kazanımları içeriyor.

Kalibaf'ın açıklamaları bu yaklaşımı yansıtıyor; 40 milyon varil petrolün yüzde 20 daha yüksek fiyattan satıldığını vurguladı. Açıklamalarının amacı bir yandan, içeriye İran'ın kazanımlarını pazarlayan bir mesaj göndermek, diğer yandan Trump'a müzakere ekibinin baskıya maruz kaldığı mesajını ulaştırmak ve “İran'ın müzakereler ile istediği şartların tamamlanmasını siz de engellemeyin” demektir. Bu, esasen İran'ın değişmeyen oyalama taktiği ve rolleri dağıtma oyunudur.

Benzer şekilde, İran Dini Lideri'nin açıklamaları da hem içeriye hem de dışarıya bir mesaj göndermeyi amaçlıyordu ve böylece, müzakerelerin başarısız olması ve savaşın yeniden başlaması durumunda, baştan beri anlaşma konusunda hevesli olmadığını ve bu nedenle hiçbir sorumluluk taşımadığını söyleyebilecek. Bu tutum, babası eski Dini Lider Ali Hamaney'in 2015 yılında eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Cevad Zarif liderliğindeki müzakere ekibine nükleer anlaşmayı sonuçlandırmak için yeşil ışık yakmasını ama Trump yaptırımları yeniden hayata geçirdiğinde, Batı ile müzakereleri savunan kanadı eleştirmeye devam etmesini hatırlatıyor.

Washington'un İran'a mesajı: Yaptırımlar Hürmüz Boğazı’ndan geçiş ücretlerinden daha önemlidir!

 Bir diğer önemli konu ise Kalibaf'ın müzakerelerin Mutabakat Zaptının imzalanmasıyla sona erdiği ve şu anda devam eden sürecin sadece anlaşmayı uygulamaya yönelik bir diyalog olduğu yönündeki açıklamasıdır. Her iki tarafın da şu anda yoğun anlaşmazlığa konu olan maddeleri imzalamadan önce bir uzlaşıya varmış olması gerekiyordu. Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimleri ve dondurulmuş varlıkları ele almak amacıyla yapılan Doha görüşmelerine geri dönüş, mevcut uzlaşıların kırılganlığını yansıtan karşılıklı siyasi ve medyatik mesajlar arasında Tahran ve Washington arasındaki görüş ayrılığını açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Haberlere göre, ABD’li yetkililer İran'a daha büyük düşünmesi ve yaptırımların kaldırılması konusunda bir anlaşmaya varmaya odaklanmasının, Hürmüz Boğazı’nda gemilerden geçiş ücreti almakta diretmekten daha kazançlı olduğu imasında bulundu. Bu, her iki tarafın da imzaladığı Mutabakat Zaptının, Trump'ın artan tehditleri göz önüne alındığında, o dönemde krizden çıkış yoluyla bağlantılı bir formaliteden ibaret olduğunu gösteriyor. Ancak her iki taraf da daha sonra gelecekteki herhangi bir anlaşmanın şartlarının her iki tarafın uyguladığı baskıya göre belirleneceği bir yöntem benimsedi. Dahası yaşanan çatışmaların ve İran'ın Umman kıyılarına daha yakın rotaya verdiği yanıtın, İran'ın kendi şartlarına göre Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmeyi sürdürme talebine sıkı sıkı tutunmayı amaçladığı savunulabilir. Bu arada, Washington statükoyu değiştirmek ve İran'ın Boğaz üzerindeki kontrolünü zayıflatmak istedi. Bu durum şu soruyu gündeme getiriyor: Yorumlanması ve uygulanması konusunda bir fikir birliği yoksa neden anlaşma imzalandı?

Washington, yaptırımların kaldırılmasının önemini vurgulayarak, İran'ı iki aylık sürenin ardından seyir hizmeti bedeli almaktan vazgeçmeye ikna etmeye çalışıyor. Peki Amerikan havucu, Tahran'ı hizmet bedelinden ve Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer için belirlediği rotadan vazgeçmeye ikna etmede başarılı olacak mı? Cevap büyük olasılıkla “hayır”. İran, özellikle de sayısız zorlukla dolu nükleer müzakerelerin başlaması durumunda, Amerikan ve İsrail sopasının her an harekete geçebileceğinin farkında olduğu için bunu kabul etmeyecektir. Buna ek olarak Tahran, en iyi hareket tarzının, seyir rotalarını belirleyerek, bu konuda kendisi ile koordinasyonu dayatarak ve hizmet bedeli uygulayarak, Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer ile ilgili yeni statükoyu sağlamlaştırmak olduğuna inanıyor. Umman Sultanlığı ile koordinasyon konusunda tekrarlanan açıklamalarına rağmen, Umman tarafına daha yakın olan rotayı reddederek, yeni statükoyu bir oldubitti haline getirmek istiyor. Bu durum, İran'ın boğaz üzerindeki kontrolünün ABD tarafından tanınmasını sağlayarak hegemonyasını dayatmaya çalıştığını gösteriyor. Böylece boğaz, yalnızca ekonomik gelir kaynağı olmakla kalmayacak, aynı zamanda İran'ın çıkarlarına aykırı herhangi bir durumun ortaya çıkması halinde rakiplerine ve küresel ekonomiye karşı bir caydırıcılık aracı da olacaktır. Aynı mantığa dayanarak, Tahran, Washington ile nükleer mesele hakkındaki müzakerelerinin başarılı olacağından ve dolayısıyla da yaptırımların kaldırılacağından emin değil.

Katar ve Pakistan'ın arabuluculuğuyla, İran ve ABD arasında Katar'ın başkenti Doha'da dolaylı teknik görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler öncelikle belirli konulara odaklandı; dondurulmuş İran varlıkları, Lübnan'daki gerilimin azaltılması ve Hürmüz Boğazı'nda seyir güvenliği. Bu görüşmelerin ardından yapılan açıklamalara göre, iki taraf bu deniz koridorunda gerilimin artmasını önlemeyi amaçlayan, birkaç gün sürecek geçici bir uzlaşıya vardı. Daha sonra her iki ülkenin siyasi liderliğine sunulabilecek daha geniş çerçeveye ilişkin görüşmelerse devam ediyor.

Ancak hem İran hem de ABD'den gelen açıklamalara göre, bu süreç kapsamlı bir anlaşmadan çok uzak ve nihai bir çözüm sürecinden ziyade geçici bir “kriz yönetimi”ne daha yakın.

Tahran, özellikle Washington'un doğrudan askeri bir çatışmaya daha az meyilli olduğunun farkında olduğu için muhtemelen oyalamaya devam edecektir. Zira ABD yönetimi, özellikle bölgede yeni bir savaşa yönelik halk ve siyasi desteğin yokluğu göz önüne alındığında, İran ile yeni bir tırmandırmanın iç hesaplar ile uyumlu olmadığına inanıyor.

İki taraf arasındaki stratejik boşluk giderek genişliyor ve tüm gelişmeler, iki farklı yaklaşım arasında uçurumun büyüdüğünü ortaya koyuyor. İran, meseleleri (Hürmüz Boğazı, dondurulmuş varlıklar ve Lübnan) birbirinden ayrılamayan, birbirine bağlı bir paket olarak ele alıyor. Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, bu meseleleri birbirinden ayırma ve yönetilebilir, kısmi anlaşmalar yoluyla kademeli olarak ele alma eğiliminde. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu uçurum, müzakerelerdeki herhangi bir ilerlemeyi kırılgan ve sahadaki ilk gerçek sınavda hızla gerilemeye açık hale getiriyor.

Sonuç olarak, bölge gerçek bir çözümden ziyade koşullu bir sükûnet dönemiyle karşı karşıya gibi görünüyor. Bütün önemli meseleler, diplomasi ve güç arasındaki denge bozulursa her an çökebilecek ince bir geçici anlaşma ipliğine asılı durumda. Mutabakat Zaptı ve müzakereler arasında Tahran oyalamaya devam ederken, Washington iç gelişmelerle kısıtlanmış durumda.


Pakistan'da yolcu otobüsü uçuruma yuvarlandı: En az 40 kişi hayatını kaybetti

Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
TT

Pakistan'da yolcu otobüsü uçuruma yuvarlandı: En az 40 kişi hayatını kaybetti

Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)

Pakistan'ın batısında bir yolcu otobüsünün yoldan çıkarak uçuruma yuvarlanması sonucu en az 40 kişi yaşamını yitirdi.

Yetkililer, cuma günü meydana gelen kazada, Ketta'dan Peşaver'e gitmekte olan yolcu otobüsünün Zeb bölgesindeki Dana Sar dağlık mevkisinde kontrolden çıkarak derin bir vadiye düştüğünü açıkladı.

Zeb Bölgesi Acil Durum Merkezi Başkanı Sanaullah Şirani, "Ketta'dan Peşaver'e gitmekte olan yolcu otobüsü Dana Sar dağlık bölgesinde derin bir vadiye yuvarlandı. Kazada 40 kişinin hayatını kaybettiği, 11 kişinin ise yaralandığı kesinleşti" dedi. Açıklanan bilanço Belucistan eyalet yetkilileri tarafından da doğrulandı.

Şirani, yaralıların hastaneye kaldırıldığını, bunlardan üçünün durumunun ağır olduğunu belirtti.

Otobüsün yaklaşık 70 ila 80 fit (21 ila 24 metre) yükseklikten vadiye düştüğünü ifade eden Şirani, "Kazanın sarp ve dağlık bir bölgede meydana gelmesi nedeniyle arama kurtarma ekipleri operasyonun ilk aşamasında büyük zorluklarla karşılaştı" diye konuştu.

Belucistan Eyalet Başbakanlığı Sözcüsü Şahid Rend de otobüsün, eyaletin başkenti Ketta'dan Hayber Pahtunhva eyaletindeki Peşaver kentine gitmekte olduğunu doğruladı.

Rend, Belucistan ve Hayber Pahtunhva'dan sevk edilen kurtarma ekiplerinin olay yerinde çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetti.

Pakistan'da trafik kurallarının yetersiz uygulanması, aşırı hız, düşük yol güvenliği standartları ve dikkatsiz sürüş nedeniyle trafik kazaları sıkça yaşanıyor.