Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İsrail Cumhurbaşkanı, Gadi Eisenkot'u yeni hükümeti kurmakla resmen görevlendirdi

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, pazar günü Kudüs'teki Cumhurbaşkanlığı konutunda Gadi Eisenkot'a yeni hükümeti kurma görevini tevdi etti (Reuters).
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, pazar günü Kudüs'teki Cumhurbaşkanlığı konutunda Gadi Eisenkot'a yeni hükümeti kurma görevini tevdi etti (Reuters).
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Gadi Eisenkot'u yeni hükümeti kurmakla resmen görevlendirdi

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, pazar günü Kudüs'teki Cumhurbaşkanlığı konutunda Gadi Eisenkot'a yeni hükümeti kurma görevini tevdi etti (Reuters).
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, pazar günü Kudüs'teki Cumhurbaşkanlığı konutunda Gadi Eisenkot'a yeni hükümeti kurma görevini tevdi etti (Reuters).

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, pazar günü Gadi Eisenkot'u yeni hükümeti kurmakla görevlendirirken, ABD seçimlerinin ardından ülkenin karşı karşıya olduğu siyasi belirsizliğe dikkat çekti.

Herzog, “İsrail'in istikrarlı bir hükümete ihtiyacı var” dedi. ABD'de Cumhuriyetçilerin ara seçimlerde Kongre'deki çoğunluğu kaybetmesinin ardından ortaya çıkan “yeni siyasi gerçekliğe” işaret etti.

Eski İsrail Genelkurmay Başkanı 66 yaşındaki Eisenkot liderliğindeki muhalefet bloku, 27 Ekim'de yapılan seçimlerde 120 sandalyeli parlamentoda 48 sandalye kazandı. Eski Başbakan Binyamin Netanyahu'nun liderliğindeki blok ise 53 sandalyeye ulaştı.

Arap partilerinden Birleşik Arap Listesi (Ra'am) ile Ortak Liste (Hadash-Ta'al) ise toplam 19 sandalye kazanarak benzeri görülmemiş bir seçim sonucuna imza attı.


Trump ve Demokrat Kongre arasında yapay zekanın geleceği

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Trump ve Demokrat Kongre arasında yapay zekanın geleceği

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Marco Mossad

3 Kasım 2026'daki ara seçimlerde Demokratların Kongre'nin her iki kanadının da kontrolünü ele geçirmesi, Başkan Donald Trump'ın yapay zekada Amerikan liderliğini güçlendirme emellerini yeni bir siyasi sınavla karşı karşıya bırakıyor. Trump yönetimi gelişmiş modellerin geliştirilmesini hızlandırmayı ve veri merkezlerini ve enerji altyapısını genişletmeyi hedeflerken, Ocak 2027'de Kongre’de çoğunluğu üstlenecek olan Demokratlar, şirketlere daha sıkı denetim getirecek ve teknolojiyle ilişkili riskleri sınırlayacak bir yasa tasarısı sunmaya hazırlanıyor.

Anlaşmazlık sadece inovasyonun geleceğiyle sınırlı değil, aynı zamanda elektrik maliyeti, tüketicinin korunması ve şirketlerin ürünlerinin neden olduğu zararlardan kaynaklanan kurumsal sorumluluğu gibi konuları da kapsıyor. Bu arada Washington'un güvenlik ve rekabet garantilerinden ödün vermeden Çin'e karşı teknolojik üstünlüğünü koruyabilme yeteneği de sorgulanıyor.

 Siyasi değişim, büyük şirketlerin veri merkezlerini genişletmesi, gelişmiş çipler satın alması ve sistemlerini çalıştırmak için gerekli enerji kaynaklarını güvence altına almasının ardından, yapay zekaya yapılan devasa yatırımların Amerikan ekonomisinin ayrılmaz bir parçası haline geldiği bir dönemde gerçekleşiyor.

Seçim sonuçları, yeni düzenlemelerin bu genişlemeyi yavaşlatabileceği endişesini yatırımcılar arasında artırdı; bu endişe, teknoloji şirketlerinin ve ilgili altyapının hisse senetlerine de yansıdı. Bununla birlikte, Demokratların zaferi, mutlaka inovasyonu destekleyen politikaların sonu anlamına gelmiyor, çünkü her iki partiden de geniş kesimler bu alandaki Amerikan liderliğinin önemi konusunda hemfikir. Asıl anlaşmazlık, hükümet müdahalesini gerektiren risklerin tanımlanmasında, şirketlerin denetim maliyetlerini ne ölçüde üstlenmeye istekli olduklarında ve bu sektörü yöneten kuralları belirleme yetkisinin kimde olduğu konusunda yatıyor.

İnovasyonu hızlandırmak ile kısıtlamalar getirmek arasında

 Demokratların pozisyonları, yapay zekanın risklerini azaltma ihtiyacı konusunda hemfikir olmalarına rağmen, hükümet müdahalesinin sınırları konusunda temel farklılıkları ortaya koyuyor. Bir yaklaşım, şirketlerin bağımsız testlere ve federal güvenlik standartlarına tabi tutulmasıyla birlikte gelişmiş modellerin sürekli geliştirilmesini desteklerken, daha katı bir yaklaşım ise bağlayıcı güvenceler yürürlüğe girene kadar bazı geliştirme faaliyetlerinin geçici olarak askıya alınması düşüncesini benimsiyor.

Bu anlaşmazlıklar, Kongre'ye liderlik etmeye hazırlanan parti içinde bile belirgin ve bu da Cumhuriyetçilerle müzakereler başlamadan önce bile birleşik bir yasama pozisyonuna ulaşmayı zorlaştırıyor. Taraflar tüketicileri ve çalışanları koruma ihtiyacı konusunda hemfikir olsalar da, müdahalenin zamanlaması ve düzenlemelerin teknoloji piyasaya sürülmeden önce mi yoksa riskleri devam eden geliştirme ile eş zamanlı olarak mı ele alınması gerektiği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Amerikan şirketlerinin yatırım yapmaya devam etmelerini sağlayacak bir ortama ihtiyaçları var, ancak net kurallar olmadan devam eden genişleme kamu güvenini zedeleyebilir ve endüstriyi kısıtlamayı talep eden siyasi baskıyı artırabilir

 Temsilciler Meclisi’nde Demokratların lideri olan Hakeem Jeffries, inovasyonu düzenlemeler ve kurallarla birleştirme görüşünün önde gelen savunucularından biri. Aralık 2025'te, Demokrat Parti grubu içinde, Temsilciler Meclisi üyesi Ted Lieu, Josh Gottheimer ve Valerie Fauci'nin eş başkanlığında, 2026 yılına kadar faaliyet gösterecek, yapay zeka ve inovasyon ekonomisine odaklanan bir komite kurulduğunu duyurdu. Komite, şirketler, araştırmacılar, tüketiciler ile çalışanların haklarını savunan taraflarla iş birliği içinde politika önerileri geliştirmeyi amaçlıyor.

dsvbtg
Washington’daki Capitol Hill'de Çin'e yapay zeka ihracatına daha sıkı kontroller getirilmesi çağrısında bulunan bir basın toplantısı, 23 Eylül 2026

Senato'da Chuck Schumer, güvenlik önlemlerini güçlendirirken ABD’nin üstünlüğünü korumayı savunuyor. Bu yönelim, Amerikan şirketlerinin yatırım yapmaya devam etmelerini sağlayacak bir ortama ihtiyaç duyduklarına dair bir farkındalığı yansıtıyor. Bununla birlikte, net düzenlemeler ve kurallar olmadan devam eden genişleme, kamu güvenini zedeleyebilir ve endüstriyi kısıtlamayı talep eden siyasi baskıyı artırabilir.

Anlaşmazlıklar, gelişmiş modeller geliştirenlerin uyması gereken federal kurallar tartışılırken daha belirgin hale geliyor. Haziran 2026'da Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Lori Trahan ve Cumhuriyetçi üye Jay Obernolte, daha sonraki değişiklikler ile daraltılmadan önce, yapay zekanın geliştirilmesi ile ilgili bazı eyalet yasalarını üç yıl boyunca federal düzenlemelerle değiştirecek bir yasa tasarısı sundular.

Temmuz ayında, onlar ve iki partiden diğer üyeler, risk yönetimi, bağımsız denetim ve ciddi olayların bildirilmesi de dahil olmak üzere kademeli bir talepler sistemi benimseyen ”Frontier” yasa tasarısını sundular. Ancak Jeffrey Komisyonu eş başkanları, zorlukların ölçeğini ele almakta yetersiz olduğunu düşünerek ilk taslağı reddettiler. Bu, düzenleme ihtiyacı konusunda anlaşmanın, ayrıntıları veya eyalet yetkisinin sınırları konusunda anlaşmaya varmayı kapsamadığını ortaya koyuyor.

Öte yandan, Demokrat Senatör Maria Cantwell, gelişmiş modellerin piyasaya sürülmesiyle ilgili şartlar konusunda daha katı bir duruş sergiliyor. Ekim 2026'da, zorunlu federal güvenlik standartlarına, sürekli testlere ve ciddi başarısızlıkların bildirilmesine dayalı bir düzenleyici çerçeve önerdi ve tüm modellerin gerekli standartları karşıladığından emin olmak için piyasaya sürülmeden önce bağımsız denetimlerden geçmesini şart koştu.

Bu yaklaşım, şirketleri kendi testlerini yapmak ve sonuçlarını açıklamakla zorunlu kılmakla yetinmekten farklı; çünkü denetleyici kurumlara  güvenliğin doğrulanmasında doğrudan bir rol tanıyor. Bu durum, özellikle Amerikan şirketleri ile yabancı rakipleri arasındaki yoğunlaşan küresel rekabet göz önüne alındığında, maliyetli onay ve test prosedürlerinin ürünlerin lansmanını geciktireceğinden endişe eden geliştiriciler için bir tartışma noktası olabilir.

En sert yaklaşımı ise Demokratlar ile müttefik bağımsız Senatör Bernie Sanders temsil ediyor. Sanders, Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Greg Casar ile birlikte Eylül 2026'da yapay süper zekanın geliştirilmesini ve yayılmasını kalıcı olarak yasaklamayı ve sıkı federal güvenlik ve denetim düzenlemeleri oluşturulana kadar belirli gelişmiş sistemlerin geliştirilmesini geçici olarak durdurmayı amaçlayan bir yasa tasarısı sundu.

Sanders daha önce de Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez ile birlikte, mart ayında yapay zeka veri merkezlerinin inşasına geçici bir federal moratoryum getirmeyi amaçlayan ayrı bir öneriyi duyurmuştu. İki öneri, müdahalenin kapsamı bakımından farklılık gösteriyor; birincisi sistemlerin kendilerinin geliştirilmesiyle ilgiliyken, ikincisi ise bunların çalışması için gerekli altyapıyı hedef alıyor. Her ikisi de büyük şirketlerin teknolojik genişleme kararlarının yeterli kamu denetiminin dışında kalmasıyla ilgili endişeleri yansıtıyor.

Siyasi bir savaş alanı

Yaklaşan siyasi mücadele, model geliştirme kurallarıyla sınırlı kalmayıp, gelişmiş sistemlerin eğitimi ve işletimi için vazgeçilmez hale gelen veri merkezlerini de kapsıyor. Bu tesisler büyük miktarda elektrik ve suyun yanı sıra ağlara ve altyapıya büyük yatırımlar gerektiriyor; bu da bazı yerel topluluklarda enerji faturaları ve doğal kaynaklar üzerindeki etkileriyle ilgili itirazlara neden oldu.

xgtyn
New York’tan Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez ve Senatör Bernie Sanders (bağımsız-Vermont), Capitol'de yapay zeka veri merkezlerinin inşasını askıya alacak bir yasa tasarısını duyuruyor,  25 Mart 2026 (Reuters)

Bu konuda Demokrat Senatör Mark Warner, genişlemeyi askıya alma çağrılarından farklı bir duruş sergiliyor. Temmuz 2026'da, şirketlerin elektrik ve su tüketimlerini açıklamalarını ve veri merkezleri için belirli vergi avantajlarını kısıtlamayı gerektiren bir yasa tasarısı sundu; bu tasarı, şirketleri projelerinin etkileri konusunda daha fazla sorumluluk almaya itmeyi ve bu yükü halkın sırtına yüklemeyi engellemeyi amaçlıyor.

Şirketler daha hızlı elektrik bağlantıları ve proje onayları talep edebilirken, Demokratlar ise ağların genişletilmesinin finansmanında daha büyük bir pay üstlenmelerini sağlamak ve artan enerji talebinden kaynaklanan ek maliyetlerin tüketicilere yüklenmesini önlemek için çalışabilirler

Bu anlaşmazlık, Demokratların kontrolündeki Kongre içinde iki olası yolu ortaya koyuyor; biri, yeterli güvenlik önlemleri alınana kadar yeni veri merkezlerinin inşasını kısıtlamayı içerirken, diğeri verimlilik, şeffaflık ve tüketici korumasıyla ilgili daha katı koşullar altında genişlemeye izin vermeye odaklanıyor. İkinci yol özellikle önemli çünkü Amerikan bilişim kapasitesini artırmayı destekleyen Cumhuriyetçilerle müzakerelerde bir temel sunabilir, ancak ilkeler üzerinde anlaşmak maliyetlerin nasıl dağıtılacağı sorununu çözmüyor.

Şirketler daha hızlı elektrik bağlantıları ve proje onayları talep edebilirken, Demokratlar ise ağların genişletilmesinin finansmanında daha büyük bir pay üstlenmelerini sağlamak ve artan enerji talebinden kaynaklanan ek maliyetlerin tüketicilere yüklenmesini önlemek için çalışabilirler.

Federal hükümet, eyaletler ve yerel yönetimler arasındaki yetki paylaşımı, birleşik bir politikaya ulaşmayı daha da zorlaştırıyor. Trump yönetimi, belirli federal onayları hızlandırmak ve enerji projelerini desteklemek için yürütme emirlerini ve doğrudan kurumları kullanabilir, ancak bu icraatları tek başına arazi, inşaat ve elektrik altyapısıyla ilgili tüm düzenlemeleri geçersiz kılmak için kullanamaz.

Dahası eyaletlerdeki tesisleri düzenlemeden sorumlu kurullar, şebeke maliyetlerinin nasıl karşılanacağı ve belirli hizmetler için fiyatlandırmanın belirlenmesinde de çok önemli bir rol oynuyorlar. Bu nedenle, bir proje önemli federal destek alabilir ancak yine de elektrik kesintileri, sakinlerin itirazları veya yerel izin gereksinimleri nedeniyle gecikmelerle karşılaşabilir. Bu farklılık, şirketleri genişleme için daha hızlı ve daha ucuz fırsatlar sunan eyaletleri tercih etmeye teşvik edebilir.

Yasama mücadelesi ve başkanlık vetosu

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Demokratların Kongre'nin her iki kanadındaki beklenen kontrolüne rağmen, önerilerini yasalaştırma güçleri anayasal ve usule ilişkin engeller tarafından sınırlandırılmaya devam edecektir. Çoğu sıradan yasa, istisnai önlemler alınmadığı sürece, Senato'da “filibuster”ı geçersiz kılmak için 60 oy çoğunluğu gerektirirken, Trump karşı çıktığı herhangi bir yasayı veto etme yetkisini elinde tutuyor.

Bir vetoyu geçersiz kılmaksa, her iki mecliste de üçte iki çoğunluk gerektiriyor; bu çoğunluğa geniş Cumhuriyetçi desteği olmadan ulaşmak zor. Dolayısıyla, seçimleri kazanmak Demokratlara gündemi belirleme ve komitelere liderlik etme gücü veriyor, ancak özellikle yönetim bu tür düzenlemelerin Amerikan şirketlerinin rekabet gücünü tehdit ettiğine inanıyorsa, yapay zeka endüstrisini düzenleyen kapsamlı düzenlemelerin kabul edilmesini garanti etmiyor.

Ancak Demokratların yasama üzerindeki etkisi bununla sınırlı değil. Kongre komitelerinin başkanlığını kullanarak dinleme oturumları düzenleyebilir, şirket yetkililerini bunlara çağırabilir, belgeler talep edebilir ve endüstrinin uygulamalarını araştırabilirler.

Seçimden sonra ortaya çıkan planlara göre, Demokrat üyeler, veri merkezleriyle ilişkili yüksek elektrik maliyetlerinden tüketicileri korumak, gelişmiş modelleri bağımsız testlere tabi tutmak ve sistemleri zarar verdiğinde şirketlerin yasal sorumluluğunu netleştirmek için öneriler hazırlıyorlar. Sektöre yönelik kurumsal denetimin güçlendirilmesi de değerlendiriliyor. Bu araçlar, Beyaz Saray ile yasal bir anlaşmaya varılmadan bile şirketlere daha fazla şeffaflık dayatabileceğinden, önceki aşamaya göre önemli bir değişimi temsil ediyor.

Özellikle her iki tarafın da ulusal güvenlik ve tüketicinin korunmasıyla ilgili endişeleri paylaştığı konularda, kapsamlı bir çerçeveyi bir kerede dayatmaya çalışmak yerine, belirli kurallar üzerinde müzakere alanı doğabilir. Bazı Cumhuriyetçiler, kurallar açık ve düşük riskli sistemlerin kullanımını engellemediği sürece, ciddi hadiselerin bildirilmesi ve yüksek riskli modellerin bağımsız testlerinin yapılması taleplerini kabul edebilirler. Öte yandan, bazı Demokratlar, mevcut korumaları zayıflatmayan güçlü güvenlik önlemleri olması koşuluyla, çelişkili eyalet yasalarını azaltmak için belirli federal gereklilikleri birleştirmeyi kabul edebilirler. Ancak bu uzlaşmalar bağlayıcı anlaşmalar değil, siyasi olasılıklar olmayı sürdürüyor. Gerçekleşmeleri, yasa taslağının hazırlanmasına, iki partinin liderliğinin pozisyonlarına ve Trump'ın sektöre yönelik yeni kısıtlamaları kabul etme istekliliğine bağlı olacaktır.

Amerikan liderliğinin geleceği

 Bu denklem, Amerikan şirketlerine önümüzdeki iki yıl içinde iki farklı senaryo sunuyor. Yasama yönünde uzlaşmalara varılırsa, sektör test, açıklama ve yasal sorumluluk konusunda daha net kurallar kazanabilir, bu da yatırımcıların uzun vadeli projeleri finanse etmeden önce düzenleyici yükümlülüklerin maliyetini tahmin etmelerine yardımcı olabilir. Ancak, Kongre ve Beyaz Saray arasında anlaşmazlığın devam etmesi halinde, eyalet düzeyinde düzenlemeler genişletilmeye devam ederken, federal politikalar değişime ve yasal çekişmelere tabi olmaya devam edecektir. Büyük şirketler, uyumluluk maliyetlerini karşılayabilme ve elektrik, çip ve bilgisayar altyapısını güvence altına alabilme yeteneklerinden faydalanabilirken, daha küçük şirketler daha büyük zorluklarla karşılaşabilir; bu da potansiyel olarak pazar yoğunlaşmasını artırabilir ve düzenleyici politikaların korumayı amaçladığı rekabeti zayıflatabilir.

Bu seçenekler, ticari getirilerin ötesinde ulusal güvenlik, askeri yetenekler ve bilimsel üstünlüğe öncelik veren Çin ile ABD arasındaki rekabetten ayrılamaz.

Veri merkezlerinin inşasında veya modellerin geliştirilmesinde bir yavaşlama, ABD'nin konumunda bir gerilemeye dair endişeleri artırabilir. Buna karşılık, yeterli testler yapılmadan genişleme, teknolojiye olan güveni zedeleyen güvenlik, ekonomik ve sosyal risklere neden olabilir. Ayrıca gerekli güç, çipler ve beceriler mevcut değilse ve bunları çalıştırmak ve verimli uygulamalara dönüştürmek mümkün değilse, gelişmiş modellere sahip olmak tek başına liderliği garanti etmez.

hrth
Virginia’dan Demokrat Senatör Mark Warner, başkent Washington'daki Capitol'de yapay zeka hakkında Reuters ile yaptığı röportajda konuşuyor, 16 Eylül 2026 (Reuters)

Öte yandan, sürdürülebilir ekonomik getiriler olmadan bilgi işlem altyapısına yapılan büyük yatırımlar, şirketler ve yatırımcılar üzerinde yeni finansal baskılar yaratabilir.

ABD yapay zekasının geleceği yalnızca seçim sonuçlarıyla değil, aynı zamanda siyasi kurumların anlaşmazlıkları ne kadar yenilik ve güvenliği dengeleyen pratik kurallara dönüştürebilecekleri ile de belirlenecektir. Demokratlar, yasal engelleme olasılığına rağmen, genel tartışmanın önceliklerini değiştirebilir, kaynak tüketimi ve gelişmiş sistemlerin zararları konusunda şirketlerin hesap verebilirliğini artırabilirler. Bu arada, Trump, mevcut yasalar çerçevesinde genişlemeyi desteklemeye devam etmesini sağlayan yürütme araçlarını elinde tutuyor.

Gerçek sınav, faaliyete geçecek proje sayısı, pazara ulaşacak modeller, küçük işletmelerin rekabet gücü ve tüketicilerin maliyet ve risklerden ne ölçüde korunacağı olacaktır. Dolayısıyla, Amerikan liderliği yalnızca teknolojik gelişmenin hızına değil, aynı zamanda Washington'un büyümesini engellemeden onu düzenleyebilmesine de bağlı olacaktır.


Gadi Eisenkot… Netanyahu dönemini sona erdirmek isteyen ihtiyatlı general

Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi. (AFP)
Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi. (AFP)
TT

Gadi Eisenkot… Netanyahu dönemini sona erdirmek isteyen ihtiyatlı general

Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi. (AFP)
Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi. (AFP)

Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, görev süresi sona eren Başbakan Binyamin Netanyahu’ya karşı üstünlük sağlarken, Cumhurbaşkanı Isaac Herzog dün yaptığı açıklamada kendisini yeni hükümeti kurmakla görevlendireceğini duyurdu. Bazı seçmenlerin rakibinden farklı olarak sakin tavrını bir avantaj olarak gördüğü ihtiyatlı generalin, Knesset’in güvenoyunu alabilmek için hâlâ müttefiklere ihtiyacı bulunuyor.

66 yaşındaki eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot liderliğindeki muhalefet bloğu, 27 Ekim’de yapılan seçimlerde 120 sandalyeli Knesset’te 48 sandalye kazanırken, Netanyahu cephesi 53 sandalye elde etti. Birleşik Arap Listesi ile Ortak Liste ise daha önce görülmemiş bir sonuçla 19 sandalye kazandı. Her iki liste de Eisenkot’un hükümeti kurmakla görevlendirilmesini tavsiye etti. Böylece kendisine görev verilmesini destekleyen milletvekillerinin sayısı 67’ye yükseldi. Ancak Eisenkot’un bloğunun güvenoyu almak için iki Arap listesinin oylarına dayanmayı kabul edip etmeyeceği henüz netlik kazanmadı.

dfrtg
Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve Likud Partisi lideri Binyamin Netanyahu (Reuters)

Netanyahu'nun tartışmalı açıklamalarından bıkan bazı seçmenler, Eisenkot’un ‘karizmadan yoksun’ olmasını en önemli güçlü yönlerinden biri olarak görüyor. Eisenkot İngilizceyi güçlükle konuşuyor ve mütevazı bir görünüm sergilemeye özen gösteriyor. İsrail’de seleflerinin tamamından daha uzun süre başbakanlık yapan Netanyahu ise Amerikan aksanıyla akıcı İngilizce konuşuyor, ABD televizyonlarının haber bültenlerinde öne çıkacak ve sosyal medyada geniş yankı bulacak ifadeler kullanmayı iyi biliyor.

2015-2019 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yapan Eisenkot, Netanyahu’nun yıllar süren iktidarı boyunca derinleşen toplumsal bölünmeleri ve aşırı sağın güçlenmesini sona erdirerek İsraillileri birleştirme sözü verdi. Ayrıca Gazze Şeridi’nde üç yıldır devam eden savaş, işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimcilerin gerçekleştirdiği şiddet eylemleri, Güney Lübnan’daki savaş ve geniş çaplı yıkım ile Suriye’nin güneyine yönelik askeri operasyonların ardından zarar gören İsrail’in uluslararası imajını düzeltme taahhüdünde bulundu. Yerleşimcilerin son dönemde gerçekleştirdiği saldırıları ‘Yahudi terörü’ olarak nitelendiren Eisenkot, Netanyahu hükümetini saldırganlarla iş birliği yapmakla suçladı. Ancak Eisenkot, Filistin devletinin kurulmasını engelleme sözü vererek sağ seçmenlerin oyları için Netanyahu ile rekabet etmeye çalıştı. Ayrıca Netanyahu’nun ABD baskısı altında bu fikre açık olduğunu ifade ettiği eski bir video kaydını yayımladı.

Eisenkot, 2006 yılında Hizbullah ile yaşanan savaş sırasında İsrail ordusunun Operasyonlar Dairesi Başkanı olarak görev yapıyordu. 2008 yılında ise Kuzey Komutanlığı görevini yürüttüğü sırada, Hizbullah’ın kalesi olan Beyrut’un güney banliyölerine atıfla Dahiye Doktrini olarak bilinen yaklaşımı açıkladı. Bu doktrin, İsrail’e yönelik saldırıların gerçekleştirildiği bölgelere karşı, sivil altyapının hedef alınmasını da içeren orantısız güç kullanımını öngörüyor. İsrail, Gazze Şeridi’nde de bu doktrini yeniden uygulamaya koydu. Savaş, bölgede büyük bir yıkıma ve on binlerce kişinin ölümüne yol açtı. Bu eylemler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) göre insanlığa karşı suç ve savaş suçu kapsamına girebilecek nitelikte.

sdcfgvt
Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi. (AFP)

Eisenkot, Gazze savaşında oğlu Gal ve iki akrabasının hayatını kaybetmesinin ardından İsrailliler arasında geniş bir sempati kazandı. Seçmenler nezdindeki imajının cazibesinin bir bölümü de işçi sınıfı kökenlerinden kaynaklanıyor. Faslı göçmenlerin çocuğu olarak Taberiye’de dünyaya gelen ve Eilat’ta büyüyen Eisenkot, ABD’de tanınmış bir akademisyen olan babasının izinden gelen Netanyahu’nun temsil ettiği seçkin çevrelerden uzak bir geçmişe sahip. Eisenkot başbakan olması halinde, aile kökenleri Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya dayanan Mizrahim olarak bilinen Doğulu Yahudiler arasından bu göreve gelen ilk isim olacak.

Eisenkot, seçim kampanyası sırasında farklı kesimlerden seçmenlere hitap etmeye çalıştı. Dindar Yahudilerden oluşan bir topluluğa yaptığı konuşmada, işgal altındaki Batı Şeria üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesini savundu.

Buna karşılık, Filistin topraklarının ilhak edilmesine ve ruhsatsız yerleşim noktalarının kurulmasına karşı olduğunu açıkladı. Netanyahu hükümeti, Filistinlilere yönelik şiddetin tırmanmasına katkıda bulunan bu yerleşim noktalarının kurulmasına göz yummuştu.

Gazze konusunda ise Eisenkot, Hamas yönetimine 18 ay içinde son verme sözü verdi. Bunun, ABD Başkanı Donald Trump’ın hareketin silahsızlandırılmasını ve yönetimin devredilmesini öngören ateşkes planının uygulanmasıyla ya da Hamas’ın askeri kanadını yok etmeyi amaçlayan ‘yenilikçi askeri operasyonlar’ yoluyla mümkün olabileceğini söyledi.

Savaşın üçüncü yılına girmesinin ardından İsrailliler arasında geniş rahatsızlığa yol açan bir diğer konuda Eisenkot, Yahudi dinî okullarındaki öğrencilerin askerlikten muaf tutulmasının sınırlandırılmasını taahhüt etti. Ultra Ortodoks Yahudileri (Harediler) ve Arap vatandaşları askerlik veya sivil hizmet yapmaya zorunlu kılacak Kapsamlı Ulusal Hizmet Yasası’nı çıkarma sözü verdi.

Eisenkot ayrıca, ‘yargı bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü, azınlık haklarını ve özgür basını koruma’ taahhüdünde bulunarak merkez ve liberal seçmenlerin desteğini kazanmaya çalıştı.

Eisenkot kendisini merkez sağın adayı olarak tanımlıyor. Bu tutum, Netanyahu’nun iktidarda geçirdiği yılların ülkenin demokratik kurumlarını zayıflatmış olabileceği endişesini taşıyan çok sayıda İsraillinin kaygılarıyla örtüşüyor.