Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Kartları yeniden karıştırmak: Tahran kuşatmayı kırmak için nasıl Husileri kullanıyor?

İran-Husi gerilimi, çok cepheli bir baskı stratejisine daha yakın (AFP)
İran-Husi gerilimi, çok cepheli bir baskı stratejisine daha yakın (AFP)
TT

Kartları yeniden karıştırmak: Tahran kuşatmayı kırmak için nasıl Husileri kullanıyor?

İran-Husi gerilimi, çok cepheli bir baskı stratejisine daha yakın (AFP)
İran-Husi gerilimi, çok cepheli bir baskı stratejisine daha yakın (AFP)

Hüda Rauf

İran ne zaman müzakerelere zemin hazırlıyor? Ve Tahran'ın müzakere etmek istediğinde sergilediği davranışı nasıl anlamalıyız? İran, müzakere etmek istediğinde tarihsel olarak iki yaklaşım kullanmıştır ve Hürmüz Boğazı'ndaki mevcut gerilime, bu iki yaklaşımın etkinleştirilmesi damga vurmaktadır. Buna ek olarak, şu anda Yemen'deki Husiler aracılığıyla kartları yeniden karıştırma stratejisi uyguluyor; duruma, maliyetlere ve faydalara bağlı olarak bir kartı oynarken diğerini yedekte tutuyor.

İslamabad Mutabakatı'na dönüş yolu

Washington ve Tahran arasındaki mevcut durum, özellikle Hürmüz Boğazı çevresindeki İran operasyonlarının tırmanması ve deniz trafiğine yönelik kısıtlamaların sıkılaştırılmasıyla birlikte, Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb'de Husilerin tansiyonu yükseltmesiyle paralel olarak, açık bir çatışmaya doğru yeniden ilerliyor gibi görünüyor. Benzer şekilde, İran'ın söylemi de daha saldırgan görünüyor; operasyonlar Amerikan saldırılarına karşılık vermekle yetinmekten, Amerikan askeri varlığına ve çıkarlarına doğrudan bedel ödetmeye yönelik çabalara doğru kayıyor.

Ancak, bu gerilimi İran'ın diplomasiye kapıyı kapattığına dair bir kanıt olarak yorumlamak erken olabilir. İran davranışındaki en önemli değişiklik, müzakerelerden vazgeçmekle değil, müzakere sürecinde askeri gücün rolündeki değişiklikle bağlantılı. İran artık, müzakerelere kesin bir alternatif olarak değil, Washington'un hesaplarını değiştirecek araçlar olarak, güç kullanmaya ve nakliye ve enerji yollarına baskı uygulamaya daha hazır görünüyor. Başka bir deyişle, şahit olduğumuz şey, İran'ın baskıya karşılık verme politikasından, bu baskının devam etmesinin bedelini ödetme politikasına geçiş yapma girişimi olabilir.

Savunmadan saldırıya: Operasyonel bir değişim

Son gelişmeler, İran'ın çatışmayı yönetme yaklaşımında operasyonel bir değişime işaret ediyor. Amerikan saldırılarını absorbe etmek ve sınırlı bir şekilde karşılık vermekle yetinmek yerine, risk alma ve Amerikan gücüyle ilişkili çıkarları hedef alma konusunda daha fazla istekli olduğuna dair işaretler var; Körfez'deki seyrüseferle ilgili tehditler de buna dahil. İran'ın Hürmüz Boğazı dışında deniz yasak bölgesi deklare etmesi ve önceden koordinasyon olmadan bu bölgeye giren gemilerin İran denizcilik, sigorta ve destek hizmetlerine erişimini engelleme tehdidi bunu yansıtıyordu. Bazı İran çevrelerinin çatışmanın yeni bir risk seviyesine giriş yaptığının göstergesi olarak değerlendirdiği bir ABD savaş gemisine ateş açılması da bu gelişmeyle bağlantılıydı. Bu dönüşüm önemli çünkü İran'ın çatışmanın kendi topraklarıyla sınırlı kalmasını istemediğini ortaya koyuyor. Amerika Birleşik Devletleri, İran ekonomisini felç etmek için yaptırımlar, ambargolar ve petrol ihracatına baskı uygularken, Tahran da çatışmanın maliyetinin bir kısmını, İran çıkarlarının küresel enerji ve ticaret akışlarıyla kesiştiği denizcilik alanına kaydırmaya çalışıyor.

Temel sorun: Ekonomik boğma

İslamabad Mutabakat Zaptı'nın çöküşünden ve İran-ABD ilişkilerinin çıkmaza girmesinden bu yana, Washington, hedefli askeri operasyonların yanı sıra, giderek artan bir şekilde ekonomik baskı taktiklerine başvuruyor. Bilhassa Scott Bessent liderliğindeki baskı girişimiyle birlikte ABD Hazine Bakanlığı, çatışmanın yönetiminin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Tahran için sorun sadece askeri saldırılarda değil, aynı zamanda ekonomik yaptırımlar ve petrol ambargolarının birleştirilmesinde, İran ticaretine baskı yapılmasında ve İran'ın gelirlerini geri kazanabilmesine getirilen kısıtlamalarda yatıyor. Bu nedenle, mevcut durumun devam etmesi, İran açısından kümülatif ekonomik ve askeri tükenme ve kan kaybı anlamına geliyor. İran'ın operasyonel doktrinindeki değişimin açıklaması bu olabilir. Washington, ekonomik baskının nihayetinde Tahran'ı taviz vermeye ve daha zayıf bir durumda müzakere masasına dönmeye zorlayacağına inanıyorsa, İran denklemi tersine çevirmeye ve baskıyı sürdürmeyi ABD için maliyetli hale getirmeye çalışıyor.

Peki, Husiler neden denklemin bir parçası?

Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb'deki gelişmeler, İran-ABD çatışmasından ayrı düşünülemez. Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimlerin artmasıyla birlikte, Kızıldeniz, özellikle bazı ülkelerin Körfez ile ilişkili risklerden kaçınmaya çalışmasıyla, enerji ve ticaret için giderek daha hayati önemde bir su koridoruna dönüştü. Bu nedenle, tehditleri Babu’l Mendeb'e doğru genişletmek, ekonomik baskının kapsamını genişletmek anlamına geliyor. Nitekim son aylarda Husiler gerilimi artırmaya başladı ve bu da Kızıldeniz'i çatışmanın ilave cephesi haline getirme tehdidi oluşturarak, baskıyı iki stratejik nokta arasında dağıtıyor: Körfez'deki Hürmüz ve Kızıldeniz'deki Babu’l Mendeb.

Bu, sadece çatışmanın askeri olarak tırmandırılması değil, daha geniş bir ekonomik denklemi şekillendirme çabasıdır. Seyrüsefere yönelik tehdit ne kadar genişlerse, sigorta, ulaşım ve enerji maliyetleri de o kadar artar; bu da savaşın ve ablukanın devamını küresel ekonomi ve bölge için daha maliyetli hale getirir. Bu açıdan bakıldığında, Husilerin gerilimi artırması Yemen arenasının ötesine uzanan bir amaca hizmet ediyor olabilir. Washington'un İran'ı boğmaya çalıştığı ekonomik ortam üzerindeki baskı artarken, İran ve Husilerin gerilimi tırmandırması birbirinden ayrı bir dizi operasyondan ziyade çok cepheli bir baskı stratejisine benziyor. İran'ın bölgedeki milisleri nasıl pazarlık kozu olarak kullandığını, kendi krizleri yoğunlaştığında onları harekete geçirerek, Arap devletlerinin çıkarlarına karşı nasıl kullandığını gösteriyor.

Celili ve Hudeybiye Antlaşması

Gerilimdeki bu artışla birlikte, İran'ın müzakereler konusundaki en sert tutumunu sergileyen isimlerden biri olan Said Celili'nin açıklaması dikkat çekici bir önem kazanıyor. Müzakereleri her zaman tehlikeli bir yol olarak gören Celili, yakın zamanda “Hudeybiye Antlaşması”ndan ve ülkenin üzerindeki savaş gölgesini sonsuza dek ortadan kaldırabilecek bir girişimden bahsetti. Açıklamasının önemi, en sert söylemler içinde bile, hedefe ulaşmanın aynı şekilde çatışmaya devam etmeyi gerektirmediği ve araçları değiştirmenin amaçtan vazgeçmek anlamına gelmediği fikrinin belirmeye başladığını göstermesinde yatıyor. Hudeybiye Antlaşması'nın kendisi de çatışma bağlamında ortaya çıkmış olsa da daha geniş siyasi hedeflere ulaşmak için bir araçtan diğerine geçişi temsil ediyordu. Dolayısıyla burada soru şu: İran, savaşın artan maliyetleri ve ekonomik baskı gölgesinde müzakerelere nasıl zemin hazırlıyor?

Daha önceki İran söylemlerinde, çelişkili tercihleri ​​haklı çıkarmak için çeşitli aşamalarda tarihsel semboller kullanılmıştır. Örneğin, İran eski Dini Lideri Ali Hamaney, siyasi ortamı nükleer müzakereleri kabul etmeye hazırlamak amacıyla Hasan bin Ali örneğini kullanırken, Hüseyin örneği ise direnişin devamı için iç desteği seferber etmek amacıyla kullanılmıştı. Bu nedenle, özellikle bu aşamada Celili gibi bir figürün Hudeybiye Antlaşması'na atıfta bulunması, İran'ın iç söylemini yavaş yavaş uzlaşma fikrine hazırladığına, İslamabad Mutabakatı'na asgari temel olarak sıkı sıkıya tutunduğuna işaret ediyor olabilir. Trump ise yeni bir anlaşma istiyor ve savaşı sona erdirmek, Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak için bir çerçeve oluşturan, sonraki müzakerelere zemin hazırlayan, ekonomik ve petrol düzenlemeleri içeren bir önceki mutabakata geri dönmek istemiyor. Zira özellikle uygulamada Hürmüz Boğazı'ndaki deniz koridoru ve petrol yaptırımları konusundaki anlaşmazlıklar, mutabakatın kademeli olarak çökmesine neden oldu.

Boğulmaktan kurtulmanın bir yolu olarak gerilimi tırmandırmak

İran askeri olarak tansiyonu yükseltmeye devam ediyor, ancak aynı zamanda inisiyatif ve uzlaşma fikrine kapı açan siyasi söylemler üretiyor. Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor, ancak önceki müzakere çerçevesine sıkıca tutunuyor, Yemen, Irak ve Lübnan'daki müttefikleri aracılığıyla baskı araçlarını kullanıyor, aynı zamanda seyrüseferi sürekli olarak kesintiye uğramasının uluslararası ekonomik maliyet yaratacağının farkında. Mevcut İran stratejisi, müzakere koşullarını değiştirmek için gerilimi yükseltmeye dayanıyor. Bu aşamada doğrudan hedefi, Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı askeri bir zafer elde etmek değil, çünkü bu gerçekçi bir hedef değil. Bunun yerine, ekonomik ablukanın kalıcı hale gelmesini önlemek ve Washington'u çatışmaya devam etmenin maliyetini yeniden hesaplamaya zorlamaktır. Bu nedenle, mevcut yüksek tansiyon, İran'ın bölgesel tehdit seviyesini yükselterek ekonomik boğulmadan kurtulma çabasıdır. Halihazırda İran’ın davranışları, kendisinin pazarladığı şekliyle daha saldırgan görünebilir, çünkü bu, İran doktrini içinde savunma amaçlı karşılık vermekten saldırıya ve bedel ödetmeye doğru operasyonel bir yönelime dönüştü. Yine de bu, Tahran'ın son stratejik seçenek olarak açık savaşa hazır olduğu anlamına gelmiyor. Savaşın ekonomik ve askeri olarak neden olacağı kan kaybını göze alamaz. İslamabad Muhtırası’na dönüşle elde edeceği her türlü mali kazancı, kötüleşen ekonomik koşulların altında ezilen vatandaşların sıkıntılarını gidermek için kullanmak istiyor. Zira İran vatandaşları bu koşulların etkilerini her gün yaşıyorlar ve bu durum, savaş biter bitmez İran rejimine karşı ayaklanmalarına neden olabilir.

Özetle, İran, Washington'u İslamabad Mutabakatı’na geri döndürmek için tansiyonu yükseltiyor; tıpkı, çıkarlarına hizmet eden, hayati öneme sahip su koridorlarını kontrol etmesini sağlayan ve aynı zamanda ajandasına hizmet eden bölgesel bir güvenlik ortamı şekillendirmek için her zamanki stratejisi olan birden fazla dosyayı birbirine bağlayarak Husileri harekete geçirdiği gibi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Tahran, Hürmüz Boğazı ve Babu’l Mendeb Boğazı'nda etkiye sahip olmanın, kendisine nükleer meselenin ötesine uzanan bir pazarlık kozu sağladığının farkında. Ayrıca, enerji akışında geniş çaplı bir aksamanın, özellikle petrol ve doğalgaz fiyatlarını etkilerse, Amerika Birleşik Devletleri içinde siyasi bir soruna dönüşebileceğini de biliyor.

İran ayrıca, geçmişte yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer dosyasını müzakere ettiği gibi, nükleer programı konusunda bir anlaşmaya varmadan tüm kazanımları elde etmeyi amaçlıyor. İran denklemi şuna dayanıyor; ekonomik baskı ABD'nin birincil silahıysa, bu durumda İran'ın buna karşı silahı enerji akışını ve nakliye yollarını aksatmak, Washington'u bu baskının bedelini ödemeye zorlamak olacaktır. Dolayısıyla, Kızıldeniz'de Husilerin gerilimi tırmandırması, bu İran denklemine hizmet etmektedir.

İran’ın halihazırda gerilimi tırmandırması, Tahran'ın müzakere yerine savaşı seçtiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik baskıyı kırmayı, Trump'ın politikalarının devamının maliyetini yükseltmeyi, Washington'u nihayetinde İslamabad Mutabakat Zaptı çerçevesine geri dönmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir pazarlık kozu olarak yorumlanabilir. Tahran'ın müzakerelere nasıl zemin hazırladığını anlamak için müzakere etmek ve krizden kaçmak istediğinde, tüm cephelerde gerilimi yükselttiğini, reformcular değil, sertlik yanlıları arasında kilit isimler aracılığıyla diplomatik müzakere söylemini devreye soktuğunu belirtmeliyiz. Mesud Pezeşkiyan veya Abbas Arakçi, Celili benzeri açıklamada bulunsalardı bir anlamı veya değeri olmazdı. Böylece İran, müzakereler için zemin hazırlıyor ve kendisini daha da boğan bir krizden çıkış yolu arıyor. Ayrıca, dikkat çekicidir ki, barış zamanında birden fazla dosyayı birbirine bağlama stratejisini izledikten sonra, savaş zamanında da kartları yeniden karıştırma stratejisini izliyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Perde arkası... Vance, İran savaşı konusunda ordu komutanlarının görüşlerini ‘filtrelenmemiş’ bir şekilde istiyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
TT

Perde arkası... Vance, İran savaşı konusunda ordu komutanlarının görüşlerini ‘filtrelenmemiş’ bir şekilde istiyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin İran’la savaşta zafer kazandığını kamuoyu önünde ısrarla vurgulamayı sürdürürken, Başkan Yardımcısı JD Vance ise kamuoyundan uzak bir şekilde ABD’li komutanlarla doğrudan temas kurarak savaşın gidişatına ilişkin ‘açık ve filtrelenmemiş’ değerlendirmeler aldı.

Bu görüşmeler, savaş stratejisine, İran’ın saldırılara dayanma kapasitesine ve daha da önemlisi, ABD’nin Çin, Rusya ve Kuzey Kore dahil diğer tehditlerle mücadele kapasitesini etkileyebilecek kritik silah stoklarındaki azalmaya ilişkin endişeleri ortaya çıkardı.

New York Times’ın görevdeki ve eski yetkililere dayandırdığı haberine göre Vance, ilkbahar ve yaz aylarında alışılmadık bir adım atarak Ortadoğu, Avrupa ve Asya’daki ABD’li komutanlarla doğrudan görüşmeler gerçekleştirdi ve İran’la savaşa ilişkin kendi değerlendirmelerini açık şekilde paylaşmalarını istedi.

Savaşın başından bu yana çatışmaya karşı çıkan ve Trump tarafından savaşın sona erdirilmesine yardımcı olmakla görevlendirilen Vance, söz konusu değerlendirmeleri Pentagon’un ortak bir görüşüne dahil etmeden önce komutanların kişisel kanaatlerini, kendi ifadeleriyle öğrenmek istedi.

Görüşmelerde savaşın hedefleri, taktikleri ve kayıplara ilişkin tahminlerin yanı sıra İran’ın Hürmüz Boğazı’nda neler yapabileceği, gelişmelere ne ölçüde uyum sağlayabileceği ve İran yönetiminin ne kadar zararı göğüsleyebileceği de dahil olmak üzere savaşla bağlantılı çok çeşitli konular ele alındı.

Vance ayrıca komutanların elinde kalan silah ve mühimmat stoklarına ilişkin ayrıntılı bir döküm talep etti. Silahların Ortadoğu’ya sevk edilmesinin Çin, Rusya ve Kuzey Kore’yi caydırma kapasitesini nasıl etkileyebileceğinin de ortaya konulmasını istedi.

Patriot füzelerinin yetersizliği, askeri liderler arasında endişeye yol açıyor

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığına göre, özellikle bu konuda komutanlar açık sözlü davrandı. Komutanlar, ABD hava savunma sistemlerinin belkemiğini oluşturan Patriot önleme füzelerinin stoklarındaki azalmaya ilişkin en büyük endişelerini dile getirdi.

İlkbaharın sonlarına gelindiğinde, askerî harekât bölgelerinden birindeki Patriot füze stoğu 100’ün altına düşmüştü. Savaş ayrıca ABD ordusuna ait, yaklaşık 190 mil (306 kilometre) menzile sahip ATACMS sistemlerinin yanı sıra bunların yerini alması planlanan Precision Strike füzelerinin stoklarını da tüketti.

New York Times’a göre komutanlar, Vance’a bu kritik mühimmatların stoklarının tarihteki en düşük seviyelerine gerilediğini söyledi.

Bu değerlendirme, hassas bilgiler hakkında konuşabilmek için kimliklerinin açıklanmasını istemeyen 6’dan fazla mevcut ve eski yetkiliyle yapılan görüşmelere dayanıyor.

Görüşmelerden bazılarının ardından Vance’in, genel strateji ve başarı ihtimaline ilişkin derin endişeler taşıdığı, kendisiyle görüşen kişiler tarafından aktarıldı.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD Başkanı Donald Trump’ı karşılarken (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD Başkanı Donald Trump’ı karşılarken (AFP)

Vance, komutanların endişelerini Trump’a iletti

Vance, bu görüşmelerden edindiği bilgileri Trump ve yakın çevresiyle yaptığı özel görüşmelere de taşıdı. Bu sırada Trump da brifingleri sırasında Genelkurmay Başkanı Dan Caine’den, ABD’nin silah stokları üzerindeki baskı ve İran güçlerinin direnme kapasitesine ilişkin daha fazla bilgi almaya başladı. Trump’ın başlangıçta bu bilgilere inanmakta zorlandığı belirtildi.

Yetkililerin aktardığı değerlendirmeler bir bütün olarak ele alındığında, Vance’in savaşın gidişatına ilişkin daha fazla ayrıntı ve daha doğru bilgiler edinmeye çalıştığını ortaya koyuyor. Bu değerlendirmeler ayrıca Trump’ın savaş konusunda ne tür bilgiler aldığı ve bu bilgileri hangi kaynaklardan edindiği konusunda geniş tartışmalara yol açan sorulara da ışık tutuyor.

New York Times’a göre, Başkan Yardımcılığı görevine gelmeden önce ulusal güvenlik konusunda geniş bir deneyime sahip olmayan Vance açısından bu temaslar, aynı zamanda maliyetli ve sonucu belirsiz bir savaşa ne ölçüde dahil olduğunu da gösteriyor. Söz konusu savaşın, Vance’in 2028’de olası bir başkanlık yarışına girmesi halinde siyasi geleceği üzerinde gölge oluşturabileceği değerlendiriliyor.

Vance ile yapılan görüşmeler, yönetimin üst düzey yetkililerinin bilgisi dahilinde gerçekleştirildi

Yetkililerin doğrudan bilgiye dayanarak aktardığına göre Vance’in askeri komutanlarla yaptığı görüşmeler Trump’ın yanı sıra Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkanı Dan Caine, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles’ın bilgisi dahilinde gerçekleştirildi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell yaptığı açıklamada, Hegseth’in “Trump’ın ekibinin Ortadoğu’da devam eden operasyonlara ilişkin mevcut tüm verilere ulaşmasını sağlamak amacıyla, Başkan Yardımcısı ve diğer üst düzey Beyaz Saray yetkililerinin savaşan güçlerin komutanlarına doğrudan erişimini kolaylaştırdığını” söyledi.

Vance, ‘açık ve filtrelenmemiş’ görüşler istedi

Ancak yetkililerin doğrudan Vance’in görüşmelerine ilişkin aktardığına göre Başkan Yardımcısı, Trump’a hangi seçeneği tercih etmesi gerektiğini söylemiyordu. Bunun yerine, üniformalı askeri yetkililerle doğrudan temas kurarak onların açık ve filtresiz görüş ve tavsiyelerini alıyor, ardından duyduklarını Trump’a sunduğu kendi tavsiyelerine dahil ediyordu.

Vance, Ortadoğu’daki ABD güçlerinin komutanı Amiral Brad Cooper’ın yanı sıra Avrupa ve Asya’daki bazı askeri yetkililerle de doğrudan görüştü. Avrupa ve Asya, İran’la savaşa doğrudan dahil olmayan ancak Ortadoğu’daki operasyonları desteklemek amacıyla bu bölgelerden silah ve teçhizat çekilen iki harekât alanı konumunda bulunuyor.

Vance’in gizli görüşmelerdeki en önemli muhataplarından biri ise ABD’nin Hint-Pasifik Komutanlığı’nın başındaki Amiral Samuel J. Paparo oldu. Paparo, Çin’in nüfuzunu genişlettiği ve ABD’nin bölgedeki hakimiyetine doğrudan meydan okuduğu sahadaki tüm ABD askeri faaliyetlerinden sorumlu. Paparo’nun İran savaşıyla da yakından bağlantılı bir deneyimi bulunuyordu.


11 Eylül saldırılarının 25. yıldönümü: "ABD, Rusya ve Çin'e önlem alamadı"

Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerinin dumanları, saldırılardan 4 gün sonra dahi görünüyordu (Keith Meyers)
Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerinin dumanları, saldırılardan 4 gün sonra dahi görünüyordu (Keith Meyers)
TT

11 Eylül saldırılarının 25. yıldönümü: "ABD, Rusya ve Çin'e önlem alamadı"

Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerinin dumanları, saldırılardan 4 gün sonra dahi görünüyordu (Keith Meyers)
Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerinin dumanları, saldırılardan 4 gün sonra dahi görünüyordu (Keith Meyers)

11 Eylül 2001'de ABD'yi hedef alan saldırıların üzerinden 25 yıl geçti. El Kaide'nin yaklaşık 3 bin Amerikalının yaşamını yitirmesine neden olduğu eylemler tarihi şekillendirdi. 

Wall Street Journal (WSJ), bugün manşetten verdiği haberine "11 Eylül dünya düzenini değiştirdi ama tahmin edebileceğinizden farklı bir şekilde" başlığını attı. 

"Terör saldırıları ABD'nin kaynaklarını ve dikkatini tüketti ve ülkeyi ekonomisine ve küresel liderliğine yönelik daha büyük tehditlerle başa çıkamaz hale getirdi" ifadesiyle başlayan haberde saldırılar sonrasında Washington'ın dikkatini Irak ve Afganistan'a çevirdiği belirtildi.

Teröre Karşı Küresel Savaş ilan eden ABD'nin önce Afganistan'ı sonra Irak'ı işgal ettiği hatırlatıldı. 

Yüzbinlerce Afgan ve Iraklıyla birlikte binlerce Amerikan askerinin öldüğü, Irak'taki Saddam Hüseyin yönetiminin kitle imha silahları barındırdığı iddiasının hiçbir zaman kanıtlanamadığı da anımsatıldı.

Kaynaklarını Ortadoğu'da kullanan ABD'nin Rusya ve Çin'e karşı önlem alamadığı savunuldu.

Çin'in Aralık 2001'de Dünya Ticaret Örgütü'ne katılıp küresel ihracattaki payını yüzde 4'ten yüzde 15'e çıkardığı vurgulandı.

Eski CIA Direktörü William Burns'ün 2019'da yaptığı açıklamada, 11 Eylül sonrasında ABD liderlerinin "kesinlikle dikkatlerinin dağıldığını" söyleyerek şu ifadeleri kullanmasına dikkat çekildi:

Ortadoğu'daki talihsiz maceralarımızın batağına sürekli yeniden çekildik. Teröre Karşı Küresel Savaş'a harcanan zaman, enerji ve kaynakların Amerika'nın Asya'daki rolüne ilişkin yapıcı bir vizyon oluşturmaya ayrıldığını bir düşünün.

Dış politika uzmanı Robert Kagan'ın "ABD'nin stratejik odağını kendilerinden uzaklaştırdığı için" Çin ve Rusya'nın Teröre Karşı Savaş anlayışını memnuniyetle karşıladığı belirtildi. 

Amerikan Dış İlişkiler Konseyi'nin eski başkanı Richard Haass'ın şu ifadelerine de haberde yer verildi:

ABD, Ortadoğu ve Güney Asya'da çok meşgulken daha agresif bir Rusya'yla daha güçlü ve daha iddialı bir Çin'in ortaya çıkması sonucunda hem Avrupa'da hem de Doğu Asya'da jeopolitik denge ABD’nin aleyhine değişti.

Maliyeti trilyonlarca doları bulan savaşlar ve Çin'in yükselişinin yol açtığı istihdam kayıplarının, ABD'de federal hükümete yönelik güvensizliği artırdığı öne sürüldü.

Donald Trump'ın dış politika ve ekonomide ülke çıkarlarını her şeyin üstünde tutan Önce Amerika anlayışının da bu sayede güçlendiği iddia edildi. 

WSJ'de yayımlanan yazıda küreselleşme, toplumsal çalkantılar veya büyük güçler arasındaki rekabetten 11 Eylül'ün tek başına sorumlu olmadığı ancak ABD'nin tercihlerinin bu gelişmeleri hızlandırdığı bildirildi. 

11 Eylül sabahı gerçekleşen 4 koordineli saldırı, en az 3 bin kişinin ölümüne, 25 binden fazla kişinin yaralanmasına ve 10 milyar dolarlık zarara yol açmıştı.

ABD'nin 2 Mayıs 2011'de Pakistan'da düzenlenen operasyonla öldürdüğünü açıkladığı El Kaide lideri Usame bin Ladin, başta saldırıları düzenlediğine ilişkin suçlamaları reddetmesine rağmen, 2004'te saldırıları resmi olarak üstlenmişti.

Independent Türkçe, WSJ, AP