Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



ABD ara seçimlerinden sonra… İran’a yönelik bir saldırı, savaşı sona erdirecek mi yoksa genişletecek mi?

Al Majalla – Reuters
Al Majalla – Reuters
TT

ABD ara seçimlerinden sonra… İran’a yönelik bir saldırı, savaşı sona erdirecek mi yoksa genişletecek mi?

Al Majalla – Reuters
Al Majalla – Reuters

Futoshi Matsumoto

Amerikalılar 3 Kasım’da sandık başına gidecek. Seçim kampanyasının odağında, Ortadoğu’daki uzak bir savaş değil, fiyatlar ve yaşam maliyeti yer aldı. Ancak oy sayımının tamamlanmasının ardından Washington’ın dikkatinin yeniden Körfez’e çevrilmesi bekleniyor.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı İran savaşı dokuzuncu ayına girdi. Şubat-nisan ayları arasında devam eden yoğun hava saldırıları savaşın ilk aşamasını, yaz aylarından bu yana süren abluka ve aralıklı çatışmalar ise ikinci aşamasını oluşturdu. Şimdi ise savaş üçüncü bir aşamanın eşiğinde görünüyor. Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalırken, ABD’nin deniz ablukası İran ekonomisini sıkıştırmaya devam ediyor.

En önemli işaret diplomatik kanallar üzerinden geldi. Wall Street Journal gazetesi, 27 Ekim’de Washington’ın diplomatik ve askerî kanallar aracılığıyla bazı Körfez ülkelerine, ara seçimlerin ardından kısa süreli ve yoğun bir askerî harekâta hazırlıklı olmaları gerektiğini bildirdiğini aktardı.

Bu bilgilendirme rutin bir prosedür niteliği taşımıyor. İran, savaş boyunca Körfez genelindeki ABD üslerini, enerji tesislerini ve havalimanlarını hedef aldı. Bu nedenle söz konusu bildirim, fiilen füze savunma sistemlerinin konuşlandırılması ve sivillerin korunmasına yönelik tedbirlerin alınması çağrısı anlamına geliyor. Bu tür uyarılar genellikle askerî harekâttan kısa süre önce yapılıyor.

Başkan Donald Trump 8 Ekim’de, ara seçimlerden önce İran’a saldırmayacaklarını taahhüt etti ancak seçim sonrasına ilişkin herhangi bir güvence vermedi. Yakın zamanda düzenlenen bir seçim mitinginde, Tahran’ın anlaşmayı kabul etmemesi halinde ABD’nin ilkbaharda gerçekleştirdiği bombardıman harekâtına atıfta bulunarak ‘küçük bir Destansı Öfke Operasyonu düzenleyebileceğini’ söyledi. Ekim ayının sonlarında seçimlerin ardından saldırı düzenlenmesi ihtimali sorulduğunda ise “Her şey mümkün” yanıtını verdi.

Askeri hazırlıklar tamamlanıyor

İlk olarak, ABD askerî güçleri bölgede toplanıyor. Halihazırda USS George H. W. Bush ve USS George Washington uçak gemilerinin öncülük ettiği iki taarruz grubu bölgede bulunuyor. Eylül ayının sonunda San Diego’dan ayrılan USS Theodore Roosevelt uçak gemisi taarruz grubu ile USS Makin Island amfibi çıkarma gücü de bölgeye doğru ilerliyor. Kasım ayının sonuna gelindiğinde İran çevresinde üç uçak gemisi taarruz grubu ve iki amfibi çıkarma gücünün konuşlandırılması mümkün. Bu, 2003’teki Irak işgalinden bu yana gerçekleştirilen en büyük askerî yığınak olacak. Ancak uçak gemilerinin görev değişim takvimi, üç grubun aynı anda bölgede ne kadar süre kalabileceğini belirleyecek.

İkinci olarak, savunma sistemleri güçlendiriliyor ve ABD askerlerinin maruz kaldığı risk azaltılıyor. Washington, Teksas’tan İsrail’e ilave bir Patriot hava savunma sistemi bataryası nakletmeye başladı. Saldırıya açık üslerden askerlerini çekti, mühimmat stoklarını yenileme çalışmalarına hız verdi. Bombardıman uçakları ve savaş uçakları da saldırı düzenlemek üzere hazırlık yapıyor. Bu gelişmeler, savaş öncesinde yürütülen olağan hazırlık sürecinin tipik göstergeleri.

Üçüncü olarak, askerî planlar daha somut hâle geldi. New York Times gazetesine göre ABD ve İsrail orduları, İran’ın enerji altyapısını, nükleer tesislerini ve füze ile insansız hava aracı (İHA) cephaneliğini hedef alacak yaklaşık üç günlük bir harekât için ayrıntılı planlar hazırladı. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in de ekim ayının sonlarında İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile yeni saldırıların düzenlenmesini görüştüğü bildirildi.

Dördüncü olarak, İran’ın nükleer programına ilişkin belirsizlik, olası bir saldırı için gerekçe oluşturuyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi, 27 Ekim’de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne yaptığı açıklamada, UAEA’nın hasar gören tesislerde herhangi bir onarım çalışması tespit etmediğini ancak müfettişlerin bu tesislere erişememesi nedeniyle nükleer maddelerin beyan edilen amaçlar dışında kullanılıp kullanılmadığını doğrulayamadıklarını bildirdi.

Natanz yakınlarında bulunan ve Kazma Dağı’nın derinliklerinde inşa edilen tesis ise başlıca endişe kaynaklarından biri olmaya devam ediyor. Doğrulama yapılamaması, tek başına yeni bir savaşın gerekçesi haline gelebilir.

Neden üç gün?

Trump ayrıca, savaşın ‘seçimlerin hemen ardından’ sona ereceğini söyledi. Yeniden saldırı düzenleme ve aynı zamanda savaşı bitirme taahhüdü çelişkili görünebilir. Ancak Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi araştırmacısı Seth Jones, yeni bir saldırı dalgasının kesin sonuç vermese bile Washington’a İran’ın nükleer programını bir kez daha geciktirdiğini ilan etme ve ardından savaştan çekilmeye başlama imkânı sağlayacağını düşünüyor. Bu açıdan bakıldığında üç günlük harekât, uzun süreli bir savaşın başlangıcından ziyade, savaştan çıkışın önünü açacak bir darbe indirmek üzere tasarlanmış görünüyor. Benzin fiyatlarının yükselmesinden duyulan endişe nedeniyle petrol rafinerilerinin hedef alınmasından kaçınılabileceğine ilişkin haberler de bu yorumu destekliyor.

26 Ekim 2026 tarihinde Tahran’da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında düzenlenen dörtlü toplantıdan (Reuters)
26 Ekim 2026 tarihinde Tahran’da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında düzenlenen dörtlü toplantıdan (Reuters)

‘Every War Must End’ adlı ünlü kitabın yazarı Fred Ikle, bu yaklaşımı tırmandırma yoluyla barış sağlama çabası olarak nitelendirirken liderlerin bir sonraki saldırının belirleyici olacağına inanma eğilimine karşı da uyarıda bulundu.

İsrail’de siyasi çıkmaz

27 Ekim’de gerçekleştirilen İsrail seçimleri Netanyahu açısından ne zafer ne de yenilgiyle sonuçlandı; seçimler çıkmaza girdi. Likud en büyük parti olmayı sürdürürken, Netanyahu’nun liderliğindeki sağ ve dinî blok da eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ve partisi Yashar’ın öncülük ettiği muhalefet de çoğunluğu elde etmek için gereken 61 sandalyeye ulaşabildi. Seçimlere katılım oranı yüzde 77,7 olurken, Arap partileri 17 ila 19 arasında değişen rekor sayıda sandalye kazandı. Buna rağmen muhalefetin önde gelen iki ismi Naftali Bennett ve Avigdor Liberman, söz konusu partilerin desteğine dayanacak herhangi bir hükümete katılmayacaklarını açıkladı. Hükümetin kurulması en az birkaç hafta sürecek. Yeni bir seçime gidilmesi ihtimali de bulunuyor. Sonuç kesinleşene kadar Netanyahu geçici hükümetin başbakanı olarak görevini sürdürecek.

Bu siyasi çıkmazın İran dosyası üzerinde de etkileri bulunuyor. İsrailli kamuoyu araştırmacısı Shmuel Rosner, seçimlerden önce yaptığı değerlendirmede, çoğunluğun sağlanamamasının Netanyahu’ya İran’a saldırmak ve ardından savaş sona erene kadar muhalefeti kendi liderliğinde kurulacak bir olağanüstü hâl hükümetine katılmaya davet etmek için teşvik sağlayacağını belirtmişti. Bu senaryonun geçmişte bir örneği de bulunuyor. Benny Gantz’ın partisi, 7 Ekim 2023 saldırısından birkaç gün sonra savaş kabinesine katılmıştı. Zira savaş, özellikle güvenliğin siyasi yaşamda her zaman merkezi bir konumda olduğu bir ülkede, siyasetçileri seçim vaatlerinden geri adım atmaya yöneltiyor.

İsrail muhalefeti de İran konusunda uzlaşmacı bir tutum benimsemiyor. Eisenkot, İran’da rejim değişikliğinin savaşın hedefi olmasına karşı çıkıyor ancak İran’ın nükleer ve füze programlarının yok edilmesini hedefleyeceğini açıkladı. Bu nedenle muhalefetin bazı kesimlerinin, hedefleri yalnızca bu iki programla sınırlı olan ABD öncülüğündeki bir operasyona karşı çıkması zor olacak. Bu durum, Netanyahu’nun Bennett veya Liberman gibi sağcı isimleri ya da Yashar Partisi’nin bazı üyelerini yanına çekerek savaş döneminde bir ulusal birlik hükümetinin başında iktidarını sürdürmesi için en elverişli fırsat olabilir.

Geçici hükümet savaş kararı alabilir mi? İsrail’de yürürlükteki yasa, olağan hükümet ile geçici hükümet arasında ayrım yapmaksızın, savaş kararı alınabilmesi için hükümetin veya güvenlik kabinesinin onayını şart koşuyor. Genelkurmay Başkanı ve hükümetin hukuk danışmanı ihtiyatlı davranılması yönünde çağrıda bulunabilir, ancak kararın alınmasını engelleyecek yasal yetkiye sahip değiller.

Sonuç olarak, ABD’nin onayı olmadan İsrail’in büyük çaplı bir saldırı düzenlemesi beklenmiyor. Önleyici füze stoklarının sınırlılığı ve İran’ın misilleme kapasitesi, inisiyatifi Washington’ın elinde tutuyor. Ancak ABD saldırı kararı alırsa İsrail’in de operasyona katılması neredeyse kesin. Washington’ın saldırıdan kaçınması halindeyse Netanyahu’nun bir koalisyon hükümeti kurma şansı azalacak ve erken seçim ihtimali güçlenecek. Böylece Trump’ın vereceği karar, İsrail’in iç siyasetinin seyrini de belirleyebilecek.

‘Topal ördek’ döneminde Washington’ın fırsatı

ABD’de savaş, kamuoyunun geniş kesimlerinin muhalefetiyle karşı karşıya. Reuters ve Ipsos tarafından ağustos ayında gerçekleştirilen bir ankete göre savaşı destekleyenlerin oranı yüzde 31’de kalırken, Başkan’ın performansından duyulan memnuniyet oranı yüzde 33’e geriledi. Her iki gösterge de şimdiye kadarki en düşük seviyelerine indi. Ayrıca bir galon benzinin fiyatı 3 doların altından 4 doların üzerine çıktı. Trump da bu nedenle seçimlerden önce saldırı düzenlemeyeceğini taahhüt etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026’daki görüşmeleri öncesinde Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nde (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026’daki görüşmeleri öncesinde Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nde (AFP)

Ancak bu kısıtlama 3 Kasım’da ortadan kalkacak. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, yeni Kongre’nin 3 Ocak’ta göreve başlamasından önceki yaklaşık iki aylık dönem, görev süresi sona ermekte olan Kongre’nin çalışmalarını sürdürdüğü ‘topal ördek’ dönemi olarak biliniyor. Demokratların Temsilciler Meclisi’nde kontrolü yeniden ele geçirmesi halinde, ocak ayından itibaren Kongre’de savaş yetkilerine ilişkin baskı artacak. Beyaz Saray açısından kasım ortasından aralık sonuna kadar uzanan dönem, harekete geçmek için elverişli bir fırsat olarak görülebilir. Aynı dönemde bölgedeki askerî takviyelerin de tamamlanması bekleniyor.

Bu arada diplomasi ihtimali giderek zayıflıyor. Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, çatışmaların yeniden başlamasını önlemek amacıyla 26 Ekim’de Tahran’a gitti. Ertesi gün önemli arabuluculardan Katar, İran’ın iyi niyetini ortaya koyabilmesi için komşularını tehdit etmeyi bırakması ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması gerektiğini açıkladı. Aynı gün İran Deniz Kuvvetleri ise bir petrol tankerinin boğazın doğusunda bir mayına çarptığını duyurdu.

Washington’ı bir saldırı düzenlemekten alıkoyan ne?

Henüz hiçbir şey kesinleşmiş değil. Trump daha önce de saldırıları son anda iptal etmişti. İran’ın misilleme kapasitesi ise caydırıcılığın en önemli unsuru olmaya devam ediyor. Tahran, herhangi bir saldırıya karşılık Körfez genelindeki petrol rafinerilerini, elektrik şebekelerini, su tesislerini ve petrol sahalarını hedef alacağı uyarısında bulundu. İran’ın hâlâ yüzlerce, hatta binlerce füzeye sahip olduğu belirtilirken, önceden depoladığı parçaları kullanarak yeni füzeler ürettiğine ilişkin haberler de geliyor. Buna karşılık ABD ve Körfez ülkelerinin önleme füzesi stokları ciddi baskı altında. Ayrıca çok sayıda analist, 20 binden fazla saldırıya dayanmış olan Tahran’ı boyun eğmeye zorlamak için daha fazla bombardıman düzenlemenin işe yarayacağından şüphe ediyor.

Bu göstergeler bir arada değerlendirildiğinde tutarlı bir tablo ortaya çıkıyor. Askerî açıdan planlar hazırlandı, kuvvet yığınağı sürüyor ve Körfez ülkelerine uyarılar iletildi. Washington’da ise ara seçimlerin getirdiği kısıtlama ortadan kalkıyor. İsrail’de siyasi çıkmaz, Netanyahu’nun ABD öncülüğündeki bir operasyona katılma yönündeki motivasyonunu güçlendirdi. Diplomatik cephede de Washington’ın nükleer talepleri ile Tahran’ın şartları arasındaki uçurum kapanmadı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre dört unsurun tamamı aynı yönde işaret veriyor. Uzmanlara göre kasım ortası ile aralık ayı arasında kısa süreli ve yoğun bir ABD-İsrail askerî harekâtı düzenlenmesi ihtimali yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda.

İran bayrağının resmedildiği duvar resminin önünden geçen bir kadın, Tahran, 26 Ekim 2026 (AFP)
İran bayrağının resmedildiği duvar resminin önünden geçen bir kadın, Tahran, 26 Ekim 2026 (AFP)

Buradaki seçenekler yalnızca savaş ile diplomasi arasında şekillenmiyor. En muhtemel senaryo, kısa ve yoğun bir saldırı düzenleyerek bunu zafer olarak sunmak ve ardından bir tür anlaşmaya varmak suretiyle savaşı tırmandırma yoluyla sona erdirmeye çalışmak. Tahran ise Hürmüz Boğazı’nı kısmen yeniden açmak gibi sınırlı bir tavizle bu saldırının önüne geçmeye çalışabilir. Ancak İran’ın Körfez ülkelerindeki enerji tesislerini hedef alarak karşılık vermesi halinde, üç gün sürmesi öngörülen bir operasyon kolaylıkla üç günde sona ermeyen bir savaşa dönüşebilir. Böylece savaştan çıkış yolunu açmak amacıyla düzenlenen bir saldırı, savaşın yeni bir aşamasına giriş kapısı haline gelebilir.

Peki ya Japonya ve Asya?

Japonya, ham petrol ithalatının büyük bölümünü Ortadoğu’dan karşılayan ve Hürmüz Boğazı’nı hayati bir geçiş noktası olarak gören bir ülke. Bu nedenle savaş, uzakta bir yerde alevlenen bir yangından ibaret değil. Saldırıların yeniden başlaması ve Körfez’deki enerji tesislerinin hedef alınması halinde yaşanacak şok, geçen ilkbahardakinden daha ağır olabilir. Enerji ithalatçısı Asya ülkelerinin olası bir enerji arzı, deniz taşımacılığı ve bölgede bulunan vatandaşlarının güvenliği krizine karşı hazırlıklarını gözden geçirmesi ve bu riskleri kriz yönetimi perspektifiyle ele alması gerekiyor. Ayrıca çabalarını hâlâ sürdüren arabulucu ülkeler Katar, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ile yakın iletişimi korumaları da önem taşıyor.

Her savaşın bir gün sona ermesi gerekir. Ancak nasıl sona ereceği, onu bitirme kararını verenlere bağlıdır. Seçim gecesinin ardından bizi ne bekliyor? Savaşı sona erdirecek son bir saldırı mı, yoksa daha uzun ve daha ağır bir çıkmazın başlangıcı mı? Bu yol ayrımına giderek yaklaşıyoruz.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


İspanya'daki tren faciası Başbakan Sanchez'in seçim hesaplarını altüst edebilir

Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
TT

İspanya'daki tren faciası Başbakan Sanchez'in seçim hesaplarını altüst edebilir

Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)

İspanya'da meydana gelen ve en az 69 kişinin hayatını kaybettiği tren kazası, Pedro Sanchez hükümetine yönelik eleştirileri artırdı.

29 Kasım'da yapılacak genel seçimlere haftalar kala yaşanan facia, demiryollarının bakımı, yatırımlar ve personel eksikliği konusundaki endişeleri gündeme taşıdı.

Madrid-Sevilla arasındaki hızlı tren hattının Toledo geçişinde 28 Ekim'de yaşanan kaza, İspanya'da bu yıl gerçekleşen ikinci ölümcül hızlı tren kazası oldu.

Olayın ardından üç gün yas ilan edilirken, hükümet karşıtı protestolar patlak verdi. Facianın yaşandığı akşam Madrid ve Barselona'da düzenlenen eylemlerde göstericiler "Yolsuzluk öldürür" ve "Defolun" yazılı pankartlar taşıdı.

Sanchez bir yıldan kısa sürede iki hızlı tren kazası yaşanmasını "kabul edilemez" diye nitelerken, benzer olayların tekrarlanmaması için güvenlik önlemlerinin artırılacağını söyledi. Ocak ayında Kurtuba'da aynı hat üzerinde meydana gelen kazada 40'tan fazla kişi hayatını kaybetmişti.

Diğer yandan özellikle Ulaştırma Bakanı Oscar Puente'nin, tren kazasının bilgisayar sistemindeki arıza ve insan hatasından kaynaklandığını söylemesi büyük tepki çekti.

Madrid'de Ulaştırma Bakanlığı'nın önünde radikal sağcıların örgütlediği eylemlerde Puente'ye istifa çağrısında bulunuldu.

Bakanın açıklaması, kazanın tüm yönleriyle soruşturulmasını isteyen sendikaların da tepkisini çekti. El Pais'nin aktardığına göre, İspanya'nın en büyük işçi sendikası konfederasyonlarından UGT'den Vicente Almenar, "İnsan hatası mı? Bakan bunu nasıl söyleyebilir?" dedi ve ekledi:

İnsan hataları, işinizi yapmak için gerekli ekipmana sahip olmadığınızda ortaya çıkar. Suçu başkalarına yıkıyorlar. Burada gerekli yatırımlar yapılmadı, personel ve deneyimli çalışan sıkıntısı var. Bu açıklamaların tek yaptığı şey çatışma yaratmak.

Sanchez, ülkedeki konut krizine çözüm içeren kararnamelerin Meclis'te muhalefetteki sağ partiler tarafından reddedilmesinin ardından erken seçime gitme kararı aldığını bu ay başında açıklamıştı.

Sağ kanattaki partiler, tren kazasının ardından Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) hükümetine baskıyı iyice artırdı.  

Muhafazakar çizgideki Halk Partisi (PP) lideri Alberto Núñez Feijóo, dünkü açıklamasında kazadan sorumlu siyasetçilerin hesap vermesi gerektiğini belirterek, "Böyle devam edemeyiz. Bu yönetim anlayışı artık sürdürülemez" dedi.

Radikal sağcı Vox ise Sanchez yönetimini çok daha sert ifadelerle hedef aldı. Parti, hükümeti kazada hayatını kaybedenleri "öldürmekle" suçlarken kötü yönetim ve kayırmacılık iddialarını gündeme taşıdı. Ayrıca Yüksek Mahkeme'den Ulaştırma Bakanı Puente hakkında taksirle öldürme ve ağır ihmal sonucu yaralanmaya neden olma şüphesiyle soruşturma başlatılmasını talep etti.

Independent Türkçe, CNN, Guardian, El Pais, Telegraph


ABD istihbaratına göre İran'la anlaşmanın anahtarı Muhsin Rızai

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
TT

ABD istihbaratına göre İran'la anlaşmanın anahtarı Muhsin Rızai

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)

Amerikan istihbaratı, Tahran'la anlaşma için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'yle diyaloğun en iyi seçenek olduğunu düşünüyor.

David Ignatius, Washington Post'ta bugün yayımlanan yazısında Amerikan istihbaratının, eski Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Rızai'nin İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney'le düzenli temas halinde olduğunu düşündüğünü belirtiyor.  

Wall Street Journal, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in müzakerelerin yeniden başlatılması için Rızai'ye mektup gönderdiğini 28 Ekim'de yazmıştı. Haberde, mektubun ABD Başkanı Donald Trump'ın talimatıyla gönderildiği ileri sürülmüştü.

Ancak Trump mektubun barış müzakereleriyle ilgili olmadığını, İran'ın "tıbbi malzeme ihtiyaçları hakkında görüşüldüğünü" savunmuştu.

İran basını, Tahran yönetiminin mektubu aldığını ancak Washington'a henüz yanıt göndermediğini yazıyor. Rızai geçen haftaki açıklamasında İran'ın temel şartları kabul edilmeden ABD'yle müzakerelere dönülmeyeceğini duyurmuştu.

Ignatius'un yazısında, Vance'in mektubunun ardından Rızai ve Hamaney'in görüştüğü ileri sürülüyor. ABD ve İran heyetleri arasında muhtemel bir toplantı için Türkiye ve Katar'ın değerlendirildiği aktarılıyor.

Suudi Arabistan merkezli medya kuruluşu El Arabiya da olası bir toplantının Türkiye'de düzenlenebileceğini yazmıştı.

Vance ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, nisanda Pakistan'ın başkenti İslamabad'da görüşmüştü.

Makalede, ABD istihbaratının o görüşmeden bu yana Rızai'yi İran yönetimindeki en etkili karar merkezlerinden biri olarak değerlendirdiği belirtiliyor. Eski Devrim Muhafızları mensupları arasındaki nüfuzunun yanı sıra Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi'ni kendi ekibinden isimlerle yeniden yapılandırarak gücünü pekiştirdiği aktarılıyor.

Rızai'nin İran ekonomisini yöneten yetkililerle de yakın çalıştığı, ülkenin ABD yaptırımları ve Hürmüz Boğazı'ndaki abluka nedeniyle yaşadığı ekonomik sıkıntıların farkında olduğu ifade ediliyor.

Ignatius'un köşe yazısına göre Beyaz Saray, İran'la çatışmanın "kritik bir eşiğe yaklaştığını" ve Tahran'a diplomatik girişim çabalarının ciddi olduğunu göstermek istiyor. Diğer yandan Rızai'nin askeri ve siyasi kariyerini "ABD ve İsrail'e karşı muhalefet üzerine kurduğu" hatırlatılıyor. Rızai'nin de girişimiyle Washington'la anlaşmaya varılmasının, Tahran yönetiminde önemli bir politika değişikliği anlamına geleceği yorumu yapılıyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Wall Street Journal, Tesnim