Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



"Kovid aşısı tanıdığım 28 askeri öldürdü" diyen doktora ABD'de kritik görev verildi

Aşı karşıtlığıyla suçlanan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın atadığı Dr. Long bir yıl içinde soruşturmasını tamamlamayı planlıyor (AP)
Aşı karşıtlığıyla suçlanan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın atadığı Dr. Long bir yıl içinde soruşturmasını tamamlamayı planlıyor (AP)
TT

"Kovid aşısı tanıdığım 28 askeri öldürdü" diyen doktora ABD'de kritik görev verildi

Aşı karşıtlığıyla suçlanan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın atadığı Dr. Long bir yıl içinde soruşturmasını tamamlamayı planlıyor (AP)
Aşı karşıtlığıyla suçlanan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın atadığı Dr. Long bir yıl içinde soruşturmasını tamamlamayı planlıyor (AP)

ABD Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Kovid-19 aşılarına şüpheyle bakmasıyla bilinen Yarbay Theresa Long'u, aşı olan 2 bin 500'ü aşkın Amerikan askerinin öldüğü iddiasını araştırmakla görevlendirdi. 

Aşılar veya virüslere dair uzmanlık eğitimi bulunmayan Dr. Long, federal Aşı Sonrası İstenmeyen Etki Raporlama Sistemi'ne (VAERS) kayıtlı 55 bin yan etki bildirimiyle 2 bin 544 ölümü incelemek üzere görevlendirildiğini 14 Ağustos'ta verdiği yeminli ifadede söyledi. 

Ne kendisinin ne de çocuklarının Kovid aşısı olduğunu ifade eden Long aşılarla otizm arasında bağlantı kuran tartışmalı iddiaları yineledi ve askerlere aşı yapılmasını toplama kamplarındaki mahkumlar üzerinde deneyler gerçekleştiren Nazi doktorların uygulamalarıyla kıyasladı. 

Kovid aşıları nedeniyle hayatını kaybeden 28 askeri şahsen tanıdığını bildiren Long, aşıların yüzde 82'ye varan oranda düşüğe yol açtığını da öne sürdü. 

Long, Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın kıdemli tıbbi danışmanı olarak görev yaptığını ve aynı zamanda Savunma Bakanı Pete Hegseth'e bağlı olduğunu da belirtti.

New York Times (NYT), iddiaları destekleyen kanıtların sınırlı olmasına rağmen bu soruşturmanın yürütüldüğünü bildiriyor. 

Geniş kapsamlı araştırmalar, Kovid aşısının düşük, ölü doğum veya erken doğum riskini artırmadığını ortaya koyuyor.

Pentagon'un Temmuz 2025 ve Mart 2026 tarihli raporlarına göre, Kovid aşılarına bağlı herhangi bir ölüm tespit edilmedi.

ABD askerlerinin yüzde 96'sından fazlası, ordunun koyduğu zorunluluk kaldırılmadan önce Kovid-19 aşısı olmuştu. 

Uzmanlar, herkesin VAERS'e bildirimde bulunabildiğini ve bunların doğrulanmadığını, bu nedenle veri tabanının önyargı ve manipülasyona açık olduğunu vurguluyor.

Independent Türkçe, NYT, Politico


Avrupa karar alma mekanizmasının yetersizliği: “Ren Grubu” kısır döngüyü kırabilir mi?

Avrupa... Kendini Arayan Bir Kıta (Google Maps)
Avrupa... Kendini Arayan Bir Kıta (Google Maps)
TT

Avrupa karar alma mekanizmasının yetersizliği: “Ren Grubu” kısır döngüyü kırabilir mi?

Avrupa... Kendini Arayan Bir Kıta (Google Maps)
Avrupa... Kendini Arayan Bir Kıta (Google Maps)

Antoine el Hac

“Ren Grubu”, bu yıl Avrupa’da ortaya çıkan en iddialı girişimlerden biri olabilir ve kıtayı daha fazla büyüme, inovasyon ve küresel rekabet gücüne doğru taşıma konusunda etkili bir platforma dönüşebilir. Ancak arkasındaki isimler ne kadar güçlü olursa olsun, başarısı her şeyden önce çözmeye çalıştığı sorunun niteliğini ne ölçüde doğru kavradığına bağlı olacak. Avrupa’nın sorunu fikir, araştırma ya da plan eksikliği değil; bu fikirleri uygulanabilir siyasi kararlara dönüştürme konusunda yaşadığı krizdir.

“Ren Grubu”, Ağustos 2026’da iş dünyası, finans, ekonomi, teknoloji ve medya alanlarından yaklaşık 55 önde gelen ismi bir araya getiren özel girişim olarak kuruldu. Gruba eş başkan olarak Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı ve İtalya eski Başbakanı Mario Draghi ile İrlandalı girişimci Patrick Collison liderlik ediyor. İspanyol akademisyen Luis Garicano ise grubun icra direktörlüğünü üstleniyor.

Girişimin temel fikri açık: Geleneksel Avrupa kurumlarından daha hızlı hareket edebilecek üst düzey bir platform oluşturmak ve Avrupa’nın rekabet gücü krizine ilişkin teşhisleri somut politikalara dönüştürmeleri için karar alıcılar üzerinde baskı oluşturmak.

Mario Draghi (Arşiv - Reuters)
Mario Draghi (Arşiv - Reuters)

Ancak asıl soru şu: Özel bir girişim, kamu kurumlarının başaramadığını başarabilir mi?

İç içe geçmiş krizler

Avrupa bugün birbiriyle bağlantılı çok sayıda krizle karşı karşıya. Bunlar arasında özellikle iki kriz daha acil görünüyor: Büyüme ve verimlilik krizi ile güvenlik ve stratejik egemenlik krizi.

Draghi’nin 2024 tarihli raporu, Avrupa ekonomisi ile ABD ve Çin ekonomileri arasındaki farkın giderek açıldığına dikkat çekerek sorunun özüne işaret etmişti.

Aslına bakılırsa Avrupa’nın sorunu artık yalnızca büyümenin yavaşlamasından ibaret değil. Kıta, daha dinamik rakipleri karşısında bütün sanayi sektörlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Aynı zamanda savunma, enerji ve teknoloji alanlarında devasa yatırımlara ihtiyaç duyuyor.

Çin’in ekonomik yükselişi ve artan ticaret fazlası da Avrupa’yı küresel ekonomideki konumunu ve rolünü yeniden düşünmeye zorluyor.

Daha da önemlisi, teknolojik devrim artık ulusal güvenlik denklemine dahil olmuş durumda. ABD ile Çin arasındaki yapay zekâ yarışı yalnızca kimin daha gelişmiş modeller geliştireceğiyle ilgili değil; küresel oyunun kurallarını belirleyebilecek teknolojiye, veriye ve altyapıya kimin sahip olacağıyla da ilgili.

Avrupa, ABD ve Çin tarafından geliştirilen teknolojilerin tüketicisi olmaya devam ederse “dijital egemenlik” söylemi bir stratejiden çok slogandan ibaret kalacak.

Bunlara enerji ve iklim krizi de ekleniyor. Savaşlar ve peş peşe yaşanan jeopolitik gerilimlerin yanı sıra sıcak hava dalgaları ve aşırı iklim olayları, enerji dönüşümünü artık yalnızca çevre politikası olmaktan çıkararak ekonomik ve stratejik bir güvenlik meselesine dönüştürdü.

Bu nedenle Avrupa’nın son derece zor bir denklemi çözmesi gerekiyor: Emisyonları azaltmak, enerji arzını güvence altına almak ve aynı zamanda sanayisinin rekabet gücünü korumak.

Ancak ekonomik, teknolojik ve güvenlik başlıklarını siyasetten ayrı düşünmek mümkün değil.

Yavaş hareket

Avrupa Birliği büyük bir pazara, muazzam bir ticari ağırlığa ve gelişmiş bir sanayi ve bilim altyapısına sahip. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre buna rağmen stratejik krizler söz konusu olduğunda çoğu zaman yavaş hareket ediyor.

Diğer büyük güçler açık jeopolitik hesaplarla hareket ederken Avrupa, karmaşık karar alma mekanizmaları, farklı ulusal çıkarlar ve üye ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle sıkışıp kalıyor.

Patrick Collison (Arşiv- Reuters)
Patrick Collison (Arşiv- Reuters)

İşte “Ren Grubu”nun karşı karşıya olduğu paradoks da burada ortaya çıkıyor: Grup siyasi kurumların yavaşlığını aşmak istiyor, ancak sonuçta yine siyasi kurumları etkilemeye çalışıyor.

Avrupa’nın en iyi ekonomistleri, iş insanları ve teknoloji uzmanlarından oluşan bir grup ne yapılması gerektiğini büyük bir doğrulukla ortaya koyabilir. Ancak bu reçetelerin uygulanması siyasi irade gerektiriyor.

Üstelik bu yeni bir sorun değil.

Avrupa yıllardır ekonomik, siyasi ve toplumsal durumunu tanımlamak için “kriz” kelimesini kullanıyor. Borç krizi, göç krizi, enerji krizi, demokrasi krizi, büyüme krizi ve ardından Ukrayna’daki savaşla birlikte güvenlik krizi...

Her yeni krizle birlikte yeni planlar, raporlar ve girişimler ortaya çıktı. Ancak teşhis ile uygulama arasındaki uçurum varlığını korudu.

Göç krizi bile Avrupa’nın kolektif hareket etme kapasitesinin sınırlarını ortaya koyarken, demografik dönüşüm çok daha derin bir soruna işaret etti.

Avrupa yaşlanıyor. Düşük doğurganlık oranları, iş gücünün küçülmesi ve emeklilik ile sosyal refah sistemleri üzerindeki yükün artması riskini beraberinde getiriyor.

Bu da gelecekte ekonomik büyümenin yalnızca teknoloji ve yatırıma değil, Avrupa’nın göçü yönetme, yetenekleri çekme ve demografik açığı kapatma kapasitesine de bağlı olacağı anlamına geliyor.

Gücün sınırları

Jeopolitik açıdan ise Ukrayna’daki savaş, Avrupa Birliği’nin önemini ortaya koyduğu kadar, Avrupa’nın gücünün sınırlarını da gösterdi.

Artık Avrupa’nın yalnızca ekonomik ve düzenleyici bir güç olması yeterli değil. Kıtanın aynı zamanda çıkarlarını koruyabilen, enerji arzını güvence altına alabilen, sınırlarını savunabilen ve ticari ile siyasi ağırlığını stratejik hedeflerine ulaşmak için kullanabilen bir güce dönüşmesi gerekiyor.

“Ren Grubu”nun önemi de burada ortaya çıkıyor.

Girişimin potansiyel değeri yalnızca katılımcılarının isimlerinde değil, Avrupa’nın yıllardır içinde bulunduğu kısır döngüyü kırma kapasitesinde yatıyor: Sorunu teşhis etmek, bir rapor hazırlamak, konferans düzenlemek ve ardından yeniden başlangıç noktasına dönmek.

Grup karar alıcılar üzerinde gerekli baskıyı oluşturabilir ve Avrupa’nın ekonomik ve teknolojik elitlerinin uzmanlığını örgütlü bir siyasi baskıya dönüştürmeyi başarabilirse, gerçek bir itici güç haline gelebilir.

Ancak Avrupa’nın rekabet gücü konusunda bir rapor daha hazırlamakla yetinirse, teoriler ve teşhislerle zaten dolu olan Avrupa kütüphanesine yalnızca yeni bir eser ilave etmiş olur.

Belçika’nın başkenti Brüksel’de Avrupa Birliği merkezi (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’de Avrupa Birliği merkezi (DPA)

Bu çerçevede, grubun ilk toplantılarını 20-23 Eylül tarihleri arasında Cenevre’de gerçekleştireceğini de belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla gözlemciler, toplantılarda yapılacak müzakereleri ve katılımcıların ortaya koyacağı sonuçları yakından takip edecek.

Sonuçta Avrupa’nın uzman, para, kurum ya da fikir eksikliği yok.

Eksik olan; hızlı karar alma, bu kararların maliyetini üstlenme ve bunları kıtanın tamamında uygulama kapasitesi.

Özünde bu, ekonomik bir sorun değil...

Bu bir siyasi sorun.


Doğu Almanya neden aşırı sağın kalesi haline geldi?

Milletvekili Elisabeth Kaiser (AFP)
Milletvekili Elisabeth Kaiser (AFP)
TT

Doğu Almanya neden aşırı sağın kalesi haline geldi?

Milletvekili Elisabeth Kaiser (AFP)
Milletvekili Elisabeth Kaiser (AFP)

Almanya’nın 1990’da yeniden birleşmesinin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, ülkenin doğusu ile batısı arasındaki devam eden bölünmeler, yarın doğudaki Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılacak seçimlerde çarpıcı biçimde ortaya çıkabilir.

Kamuoyu yoklamaları, göç karşıtı ve Moskova ile yakın ilişkileri bulunan Almanya için Alternatif (AfD) partisinin eyalet seçimlerinde mutlak çoğunluğu elde edebileceğini gösteriyor. Bu sonuç, partiye ilk kez bir eyalet hükümeti kurma imkânı verebilir ve bu, savaş sonrası Almanya tarihinde aşırı sağ bir partinin eyalet hükümeti kurması açısından bir ilk olabilir.

Doğu Almanya’nın Magdeburg kentinde neo-Naziler (AFP)
Doğu Almanya’nın Magdeburg kentinde neo-Naziler (AFP)

Doğu Almanya İşlerinden Sorumlu Hükümet Komiseri ve kendisi de doğudaki Thüringen eyaletinden olan Milletvekili Elisabeth Kaiser, bölgenin kendine özgü siyasi eğilimlerini şekillendiren tarihsel ve kültürel faktörleri AFP’ye anlattı.

Dönüşüm

Berlin Duvarı 1989’da yıkıldığında ve komünist Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin sonu geldiğinde, çok sayıda devlet işletmesi kapandı. Bu durum, özellikle genç kadınlar arasında olmak üzere yaygın işsizliğe ve nüfus kaybına yol açtı.

Kaiser, “Bu, Doğu Almanya’daki pek çok insan için zor bir deneyimdi ve etkileri nesiller boyunca devam ederek, Doğu Almanların kolektif hafızasının bir parçası haline geldi” dedi.

Kaiser, bunun “statü kaybı hissi, bir şeyleri yitirme deneyimi ve her şeyin bir gecede değişebileceği düşüncesiyle” ilgili olduğunu belirtti.

Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen ücretler ve tasarruflar ortalama olarak hâlâ daha düşük. Nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturan Doğu Almanlar, siyasi yaşamda da yeterince temsil edilmiyor.

Göç aşırıcılığı besliyor

AfD’nin göç karşıtı söylemi, yabancı ülkelerde doğmuş insanların oranının Batı Almanya’ya kıyasla daha düşük olduğu doğu eyaletlerinde bile geniş yankı buluyor.

Batı Almanya’daki savaş sonrası ekonomik toparlanma “misafir işçilere” dayanırken, Doğu Almanya sosyalist “kardeş ülkeler” olarak nitelenen Vietnam ve Mozambik gibi ülkelerden sözleşmeli işçiler getirdi.

Kaiser, bu işçilerin “Doğu Alman toplumundan büyük ölçüde izole edildiğini” ve sözleşmelerinin süreli olması nedeniyle, Doğu Almanya’nın “bir göçmen toplumu olmadığını” söyledi.

Devlet propagandası Alman Demokratik Cumhuriyeti’ni enternasyonalist bir devlet olarak tanıtırken Kaiser, “ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve aşırı sağcılığın” da mevcut olduğunu ve bunların ne yazık ki 1990’larda patlak verdiğini belirtti. Bu dönem, yabancılara yönelik saldırılar nedeniyle “beyzbol sopaları yılları” olarak anıldı.

AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki adayı Ulrich Siegmund, Magdeburg’da (AFP)
AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki adayı Ulrich Siegmund, Magdeburg’da (AFP)

Kaiser’e göre son dönemde, özellikle Suriyeli ve Afgan sığınmacılara yönelik hoşnutsuzluk duyguları arttı. Bazı kesimlerde bu kişilerin “bütün ek hizmetlerden bedava yararlandığı” yönünde bir algı oluştu.

Kaiser ayrıca Doğu Almanya’yı yüceltme eğiliminin güçlenmesine ilişkin uyarıları da değerlendirdi. Almancada “Ostalgie” olarak adlandırılan bu eğilim, Doğu Almanya’ya duyulan nostaljiyi ifade ediyor.

Kaiser, “Kriz zamanlarında insanlar geçmişlerinin olumlu yönlerini hatırlar” diyerek, popülistlerin “Doğu Almanya döneminin duygusal açıdan yüklü unsurlarını” kullandığını söyledi.

Bu unsurlardan biri, AfD’nin önde gelen adayı Ulrich Siegmund’un kullandığı Simson marka motosiklet. Kaiser, bu motosikletin o dönemde “insanlara hareket imkânı verdiği için özgürlüğün sembolü” olduğunu belirtti.

Yaşlı seçmenlerin Doğu Almanya’da kendilerini daha güvende hissettiklerini hatırlayabileceklerini belirten Kaiser, onların çoğu zaman bunun “her şey üzerindeki yoğun denetim ve baskının sonucu olduğunu” unuttuğunu söyledi.

Kaiser ayrıca doğudaki pek çok kişinin 1989’daki barışçıl devrimle gurur duyduğunu ve bunu topluca “bir rejimi devirme” kapasitesine sahip olduklarının kanıtı olarak gördüğünü ifade etti.

Rusya ve savaş

AfD, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline ve Berlin’in Moskova’yı gerçekleştirmekle suçladığı “çok yönlü saldırılara” rağmen Rusya ile ilişkilerin daha da geliştirilmesini savunuyor.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardı habere göre Kaiser, birçok Doğu Alman’ın toplumsallaşma sürecinin “ABD’ye karşı güçlü bir antipati” ve Atlantik İttifakı’na yönelik kalıcı bir şüphecilik yarattığını söyledi. Ona göre bu şüpheler mevcut ABD yönetimi döneminde de ortadan kalkmadı.

Doğu Almanya’da birçok kişi Rusya ile yeniden diplomatik ilişki kurulmasını istiyor. Ancak Kaiser, Kremlin’in böyle bir yola yönelme konusunda herhangi bir istek göstermediğini belirtti.

Kaiser, Sovyetlerin Doğu Avrupa üzerindeki sıkı kontrolünün geride “Ruslara karşı bir korku... onları kışkırtmamak gerektiği yönünde bir duygu” bıraktığını ifade etti.

Batı Almanya’daki bazı kesimlerin daha yoksul olan doğu bölgesine yönelik mali transferlerin durdurulmasını savunduğuna dikkat çeken Kaiser, bu fikirleri “felaket” olarak nitelendirdi ve “Doğu Alman olarak bu beni rahatsız ediyor” dedi.

Kaiser, mali transferlerin azaltılmasının “AfD’nin her zaman benimsemeyi sevdiği mağduriyet rolünü daha da pekiştirmekten başka bir işe yaramayacağını” söyledi.

AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki adayı Ulrich Siegmund bir televizyon programında (AFP)
AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki adayı Ulrich Siegmund bir televizyon programında (AFP)

Mevcut jeopolitik çatlaklar ve ekonomik durgunluk ortamında Kaiser, Doğu Almanya’daki pek çok kişinin çalkantılı geçmişleri nedeniyle değişimden korktuğunu belirtti.

Kaiser, AfD’nin yanı sıra aşırı soldaki rakiplerinin de Batı Almanya’nın bazı bölgelerinde yükselişte olduğuna dikkat çekerek, Almanya’nın tamamının doğuyu siyasi gelişmeler açısından bir “sismograf” olarak görmesi gerektiğini söyledi.