Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İngiltere, Typhoon savaş uçaklarıyla Suudi Arabistan’a savunma desteğini artırıyor

Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
TT

İngiltere, Typhoon savaş uçaklarıyla Suudi Arabistan’a savunma desteğini artırıyor

Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)

İngiltere, bölgede Husilerin saldırılarının tırmanması üzerine Suudi Arabistan’a ek savunma amaçlı askerî destek sağlayacağını açıkladı. Destek kapsamında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerine ait Typhoon savaş uçakları, Suudi kentlerini ve kritik altyapıyı füze ve insansız hava aracı saldırılarına karşı korumaya yardımcı olmak üzere savunma görevleri gerçekleştirecek. Uçaklar, Husilere yönelik saldırı amaçlı operasyonlar düzenlemeyecek.

İngiltere Savunma Bakanı Wes Streeting, yaptığı açıklamada, “Husilerin müttefikimiz Suudi Arabistan’a yönelik devam eden saldırıları son derece iğrenç” dedi. Streeting, Riyad’daki havalimanının hedef alınmasının Husilerin bölgedeki gerilimi tırmandırmakta ne kadar ileri gittiğini gösterdiğini belirtti.

Bakan, “Bu nedenle bugün İngiltere’nin ilave askerî destek sağlamasını onayladım. Kraliyet Hava Kuvvetlerinin Typhoon uçakları, Suudi hava sahasını insansız hava araçları ve füzelere karşı korumaya yardımcı olmak için savunma amaçlı hava görevleri gerçekleştirecek” ifadelerini kullandı.

Streeting, bu desteğin Suudi Arabistan’da hâlihazırda bulunan İngiliz askerî personelini ve hava saldırılarına karşı savunmada kullanılan teçhizatı tamamlayacağını kaydetti.

Yeni destek paketi, Suudi Arabistan içinde savunma teçhizatının taşınmasına yardımcı olmak üzere bir A400M askerî nakliye uçağının gönderilmesini ve Suudi subaylara destek vermek amacıyla İngiliz askerî danışmanların görevlendirilmesini de kapsıyor.

Savunma kapasitesinin güçlendirilmesi

Yeni destek, İngiltere’nin Suudi Arabistan’a yönelik mevcut savunma amaçlı askerî katkısının devamı niteliğini taşıyor. Bu katkı, füze ve insansız hava aracı saldırılarına karşı kullanılmak üzere hava savunma sistemlerinin sağlanmasını ve Suudi Arabistan’ın savunma amaçlı hava operasyonlarını desteklemek için havada yakıt ikmal kapasitesinin genişletilmesini içeriyor.

İngiltere’nin desteği, Suudi Arabistan ve Yemen’deki sivilleri tehdit ettiği belirtilen Husilerin Yemen’deki askerî kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan operasyonlara yönelik havada yakıt ikmalini de kapsıyor.

İngiliz hükümeti, Husilerin bölgenin istikrarını bozma ve Orta Doğu’nun güvenliğini zayıflatma girişimlerinin kabul edilemez olduğunu belirtti. Hükümet, bu tutumun Yemen’deki insani krizi daha da ağırlaştırdığı ve İngiltere’nin ekonomik ve güvenlik çıkarlarını tehdit ettiği uyarısında bulundu.

Açıklamada, Körfez bölgesinde şiddetin tırmanmasının İngiltere üzerinde de ciddi sonuçlar doğurabileceği vurgulandı. Bu sonuçlar arasında yaşam maliyetinin yükselmesi, enerji tedarikinde aksaklıklar ve İngiliz şirketlerinin maliyetlerinin artması yer alıyor. Hükümet ayrıca çatışmaların Yemen’deki siviller üzerinde yol açtığı yıkıma dikkat çekti.

Londra, aralarında Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nın da bulunduğu sivil hedeflere yönelik Husi saldırılarını kesin bir dille kınadı. İngiliz hükümeti, Suudi Arabistan ile Yemen Cumhuriyeti’nin kendilerini savunma hakkına sahip olduğunu vurguladı.


Devrim Muhafızları, Hürmüz’de internet kablolarını hedef almakla tehdit etti

Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

Devrim Muhafızları, Hürmüz’de internet kablolarını hedef almakla tehdit etti

Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

İran Devrim Muhafızları, İran’ın yeni bir ABD veya İsrail saldırısına maruz kalması hâlinde Hürmüz Boğazı’ndaki deniz altı internet kablolarını hedef almakla tehdit etti. Katar ise salı günü yaptığı açıklamada, internet bağlantılarının kesilmesinin İran dâhil bölgedeki tüm ülkeleri olumsuz etkileyeceği uyarısında bulundu.

Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibî, pazartesi günü Tahran’da düzenlenen bir törende yaptığı konuşmada, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nın altından yedi büyük kablonun geçtiğini öne sürdü. Muhibî, dünyadaki tüm internet ve ticari verilerin bu kablolara bağlı olduğunu iddia etti.

Muhibî, “Yalnızca yeni hedeflerin açıklanacağını ve yeni silahların ortaya çıkarılacağını bilmelerini istiyoruz. Sonuçta bölgedeki Amerikan gücünün kalıntılarını süpürüp atacağız” dedi.

Katar’ın başkenti Doha’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, basın toplantısında yaptığı açıklamada, internet bağlantılarının kesilmesinin İran dâhil bölgedeki bütün ülkeleri etkileyeceğini belirtti. Sözcü, Tahran’a boğazdaki sorumsuz olarak nitelendirdiği saldırılara son verme ve seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin uluslararası hukuka uyma çağrısında bulundu.

Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin bölge ülkelerinin güvenliğinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Katarlı yetkili, ABD ile İran arasındaki krizin barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini belirterek, “Çözüme ne kadar erken ulaşırsak o kadar iyi” dedi.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere göre   Doha’nın krizi çözmeye yönelik çabalarının kesintisiz sürdüğünü kaydeden yetkili, gerilimi sona erdirmek için yorulmadan çalıştıklarını ifade etti.

“Üçüncü aşama”

Muhibî daha önce savaşın henüz yaşanmamış bir “üçüncü aşamaya” geçeceğini öne sürmüştü. Bu aşamada Tahran’ın “savaşın yeni bir coğrafyasını”, “yeni hedefleri” ve “yeni silahları” ortaya çıkaracağını söylemişti.

Muhibî, söz konusu kablolardan birinin 25 bin kilometre uzunluğunda olduğunu ve Güneydoğu Asya’yı Batı Asya üzerinden Afrika ve Avrupa’ya bağladığını belirtti.

Asya-Afrika-Avrupa 1 (AAE-1) kablosu da Güneydoğu Asya’dan Avrupa’ya uzanan benzer bir güzergâhı takip ediyor. Kablo, Umman’daki El-Bustan, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Füceyre ve Katar’ın başkenti Doha’ya ulaşıyor.

gh
Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibî (Arşiv – IRNA)

Muhibî, ABD’nin yeni bir operasyon düzenlemek için gerekli “teknik ve askerî kapasiteye” sahip olmadığını öne sürdü. Bununla birlikte Washington’ın, yaklaşan ABD seçimleri öncesinde siyasi bir başarı elde etmek amacıyla böyle bir girişimde bulunabileceğini söyledi.

Muhibî, “Bu ihtimalleri göz ardı etmiyoruz. Her türlü hamleye karşılık vermeye hazırız ve bu kez vereceğimiz yanıt çok daha sert olacak” ifadelerini kullandı.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai de çatışmaların yeniden şiddetlenmesi hâlinde bölgedeki veri merkezlerinin, iletişim kablolarının ve yapay zekâ tesislerinin hedef alınabileceği uyarısında bulunmuştu.

Ücret ve lisans planları

Devrim Muhafızları’na bağlı Tasnim ve Fars haber ajansları, mayıs ayında deniz altı kablolarını işleten şirketlerden lisans ücreti alınmasını öngören bir planı gündeme getirmişti.

Plan kapsamında Google, Microsoft, Meta ve Amazon gibi büyük teknoloji şirketlerinin İran yasalarına göre faaliyet göstermesi ve kabloların bakım ve onarım işlerinin yalnızca İranlı şirketler tarafından yürütülmesi önerilmişti.

Ancak uzmanlar, Hürmüz Boğazı’ndaki kabloların büyük bölümünün İran’da sonlanmadığına dikkat çekiyor. Uluslararası işletmecilerin, kabloların güzergâhını bilinçli olarak İran karasularından uzak tuttuğu ve hatların çoğunu boğazın Umman tarafında topladığı belirtiliyor. İran’ın karasularından ise yalnızca iki kablo geçiyor.

TeleGeography şirketinin verilerine göre Hürmüz Boğazı’ndaki kablolar, uluslararası veri aktarım kapasitesinin yüzde 1’inden daha azını oluşturuyor.


Eisenkot, Aşkenaz hâkimiyetini kırıp Mizrahilerin oylarıyla Netanyahu’yu devirebilir mi?

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
TT

Eisenkot, Aşkenaz hâkimiyetini kırıp Mizrahilerin oylarıyla Netanyahu’yu devirebilir mi?

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)

İsrail, 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan Knesset seçimleri yaklaşırken modern tarihinin en kritik siyasi dönemeçlerinden birine giriyor. Mücadele artık yalnızca sağ ve merkez arasındaki sandalye paylaşımından ibaret değil. David Ben-Gurion döneminden bu yana ülkenin temel siyasi yapısını şekillendiren Aşkenaz Yahudi elitinin hâkimiyetini sarsma potansiyeli taşıyan bir kimlik depremine dönüşüyor.

Bu fırtınanın merkezinde, İsrail ordusunun 21’inci Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmış 66 yaşındaki Gadi Eisenkot yer alıyor. Eisenkot, sağın lideri ve görev süresi sona ermek üzere olan Başbakan Binyamin Netanyahu’nun en güçlü rakibi olarak öne çıkıyor.

İbranice dürüst anlamına gelen Yashar adlı yeni partisiyle seçim yarışını sürdüren Eisenkot’un önünde Kudüs ve Tel Aviv’deki siyasi çevrelerin yanıt aradığı önemli bir soru var: Eski general, İsrail siyasetindeki “Doğu çıkmazını” aşarak ülke tarihinde Mizrahi kökenli ilk başbakan olabilir mi?

Marakeş’e uzanan kökler ve askerî müdahaleyle değiştirilen Berberi bir isim

İbranice yayın yapan medya, Eisenkot’tan söz ederken sık sık “Faslı” sıfatını kullanıyor. Bu niteleme, yalnızca coğrafi kökenine değil, aile geçmişine ve kimliğine de işaret ediyor. İsrail’e göç eden Faslı Yahudi bir ailenin çocuğu olan Eisenkot’un babası, tarihî Marakeş kentinden geliyor. Annesi ise Kazablanka’da doğup büyüdü. Ailenin ataları ve soyadı da Fas’ın güneyindeki Suveyre bölgesine uzanıyor.

Eisenkot soyadının kökeni konusunda da dikkat çekici bir tartışma bulunuyor. Soyadı, Batı dillerinde “demir” anlamına gelen Almanca kökenli veya Aşkenaz kimliğini çağrıştıran sert bir ifadeyi andırsa da tarihsel araştırmalar, ismin İsrail’e göç sırasında bir göçmenlik görevlisi tarafından değiştirildiğini ortaya koyuyor. Soyadının asıl biçiminin, Berberi dilinde “ceylan” anlamına gelen Fas kökenli “Azenkut” veya “Aznkut” olduğu belirtiliyor.

xcvfbgh
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı seçim afişi (AP)

İsrailli isim kökenleri araştırmacısı Aharon Morieli’nin yayımladığı tarihsel ve dilbilimsel çalışma bu iddiayı destekliyor. İsrail gazetesi Haaretz de Eisenkot’un, bu göreve gelen ilk Fas kökenli isim olarak Genelkurmay Başkanlığına atanması sırasında konuya ilişkin araştırmalara yer vermişti.

Eisenkot, ailesinin geniş bir çevreye yayıldığı Tiberias ve Eilat gibi çevre kentlerde büyüdü. Anne ve babasının boşanmasından önce dünyaya gelen dört kardeşin ikincisiydi. Babası ikinci evliliğinden dört çocuk daha sahibi oldu. Böylece aile, İsrail toplumunun çevre bölgelerine uzanan geniş bir yapıya sahip oldu.

Ancak Eisenkot’un Faslı ve Doğulu kökenleri, 2026 sonbaharında kızışan seçim mücadelesinde açık bir siyasi istismar konusu hâline geldi. Netanyahu ve sağ blokla ilişkili İbranice yayın yapan medya organları, Eisenkot’a yönelik sert ve ırkçı bir kampanya yürüttü.

Bu tutumun en çarpıcı örneklerinden biri, sağcı Kanal 14’ün tanınmış sunucusu Yinon Magal’in canlı yayında Eisenkot’u “Faslı, Doğulu bir isim taşıyan maymun” diye nitelemesi oldu.

Siyasi gözlemcilere göre sağcı çevrelerin medya üzerinden yürüttüğü bu kampanya, geçici bir polemiğin ötesine geçiyor. Amaç, Eisenkot’u siyasi açıdan kalıplaştırarak sol blokla özdeşleştirmek, böylece Doğulu Yahudilerin geleneksel oy tabanının Likud Partisi çevresinde kalmasını sağlamak ve eski Genelkurmay Başkanının muhafazakâr seçmenlere ulaşmasını engellemek.

th
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot (Reuters)

2026 sonbaharında siyasi deprem: Anketler Likud’un dengelerini değiştiriyor

Ekim 2026’da yayımlanan son kamuoyu araştırmaları, Eisenkot liderliğindeki yeni Yashar Partisinin önemli bir çıkış yakaladığını gösteriyor. Kanal 12 ve Kanal 13’ün anketleri dâhil çeşitli araştırmalarda partiye 22 ila 24 sandalye öngörülüyor. Bu sonuçlar, Yashar’ı bazı göstergelerde iktidardaki Likud Partisinin önüne taşıyor.

Eisenkot’un siyasi gücü yalnızca parlamentodaki sandalye sayısıyla sınırlı değil. Anketlerde başbakanlık için uygun görülen adaylar arasında da öne çıkıyor. Netanyahu ile ikili karşılaştırmalarda Eisenkot’un yüzde 38 ila 48 arasında destek aldığı, Netanyahu’nun desteğinin ise yüzde 35 ila 39 düzeyinde kaldığı belirtiliyor.

Bu tablo, özellikle 7 Ekim 2023’teki başarısızlıklara ilişkin sert açıklamalar yapan, bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulmasını ve siyasi sistemin reformdan geçirilmesini isteyen Eisenkot’un ardından geniş bir seçmen kesiminin dürüstlük ve ulusal sorumluluk anlayışını öne çıkaran bir liderlik arayışına girdiğine işaret ediyor.

Netanyahu’nun Yahudileri ile çevre bölgelerin alternatifi arasındaki sosyolojik ayrışma

Seçimlerin en derin sosyolojik boyutunu, Eisenkot’un Netanyahu’nun Yahudileri olarak tanımlanan seçmen kitlesinin kalelerine girme çabası oluşturuyor. Bu kesim, tarihsel olarak Likud Partisinin temel dayanağını ve seçimlerdeki en güçlü savunma hattını oluşturan geniş bir Doğulu ve Fas kökenli Yahudi seçmen kitlesinden meydana geliyor.

dfrgty
Tel Aviv yakınlarında, Başbakan Binyamin Netanyahu ile en güçlü rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarının bulunduğu seçim afişinin altından geçen araçlar (AP)

Geleneksel olarak bu seçmenler, Aşkenaz kökenli Netanyahu’yu muhafazakâr kimliğin koruyucusu ve atalarını dışlayan laik, solcu Tel Aviv elitinden tarihsel hesap sormanın bir aracı olarak görüyor.

Eisenkot ise bu kesime farklı bir Doğulu liderlik modeli sunuyor. Eski Genelkurmay Başkanı olmasının sağladığı güvenlik alanındaki itibarı ve istifa ettiği savaş kabinesindeki güçlü varlığı, çevre bölgelerden gelen mütevazı aile geçmişiyle birleştiriyor.

Eisenkot’un seçim kampanyası, Celile ve Necef bölgelerinde hayal kırıklığı yaşayan Doğulu seçmenleri açıkça hedef alıyor. Kampanya, bu seçmenlere sıkı güvenlik politikalarını savunan, ancak geleneksel ulusal değerleri de koruyan bir alternatif sunuyor. Bu yaklaşım, Likud’un en önemli seçmen kaynağını doğrudan tehdit ediyor.

Etnik ayrışma: Aşkenazlar ile Mizrahiler arasındaki mücadele ne anlama geliyor?

Seçim mücadelesinin boyutlarını anlamak için İsrail toplumundaki en derin sosyal ayrışmayı, Aşkenaz Yahudileri ile Mizrahi, yani Doğulu Yahudiler arasındaki yapısal bölünmeyi incelemek gerekiyor.

Aşkenazlar, kökenleri Batı ve Doğu Avrupa’ya uzanan Yahudilerden oluşuyor. İsrail’i kuran ve tarihsel olarak yönetim, ekonomi ve ordu üzerinde hâkimiyet kuran laik elitin önemli bölümünü oluşturuyorlar. Büyük çoğunlukları Tel Aviv gibi varlıklı kentlerde yaşıyor.

azs
Gadi Eisenkot (İsrail medyası)

Mizrahiler ise başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri olmak üzere bu bölgelerden İsrail’e göç eden Yahudileri kapsıyor. Bunların arasında kalabalık Fas kökenli topluluk da bulunuyor. Mizrahiler, 1950’lerde yaygın ayrımcılık ve dışlanmayla karşılaştı. Uzak çevre yerleşimlerine yerleştirilmeleri, kuşaklar boyunca aktarılan sınıfsal mağduriyet duygusunun oluşmasına yol açtı.

Bu kültürel ve ekonomik farklılıklar sonucunda İsrail’deki oy verme davranışı, kimlik eksenli bir siyasi saflaşmaya dönüştü. Aşkenaz seçmenler laik ve kültürel eğilimleri doğrultusunda muhalefetteki merkez ve sol partilere yönelirken Doğulu Yahudiler, muhafazakâr seçmen kitlesinin güçlü bir bölümünü oluşturuyor. Bu kesim, Avrupa kökenli kurucu elitlere karşı siyasi bir tepkinin de etkisiyle onlarca yıldır sağa, Likud’a ve Netanyahu’ya iktidar desteği sağlıyor.

Mayınlı alanlar ve Arap partileriyle ittifak çıkmazı

Güçlü kişiliğine ve anketlerdeki dikkat çekici yükselişine rağmen eski generalin başbakanlık hedefi, Netanyahu’ya yakın çevreler ile Şas gibi dinî ve aşırı sağcı partilerin şekillendirdiği karmaşık ittifak sistemiyle karşı karşıya.

Sağ blokun medya mekanizması, Eisenkot’un liderliğindeki muhalefetin yapısal zayıflığına odaklanıyor. Anketler, Eisenkot’un temsil ettiği bloğa yaklaşık 55 sandalye öngörüyor. Bu sayı, hükümet kurmak için gereken 61 sandalyelik çoğunluğun altında kalıyor. Dolayısıyla Eisenkot’un, Mansur Abbas liderliğindeki Birleşik Arap Listesi gibi Arap ağırlıklı partilerin desteğine veya bu partilerin sağlayacağı dış desteğe ihtiyaç duymadan iktidara gelmesi mümkün görünmüyor.

sdcfghy
İsrail ordusunun eski genelkurmay başkanları, soldan sağa Aviv Kochavi, Gadi Eisenkot, Gabi Aşkenazi ve Benny Gantz, Hadar Goldin’in cenaze töreninde (Arşiv – AP)

Kamuoyu araştırmalarında Yahudi seçmenlerin yaklaşık yüzde 70’inin Arap oylarına dayanan bir koalisyon hükümetine karşı çıktığı görülüyor.

Bu nedenle bugün asıl tartışma, “Faslı generalin” liderlik kapasitesinden çok, toplumsal ayrışmanın tuzağına düşmeden koalisyon kurma çıkmazını aşıp aşamayacağı üzerinde yoğunlaşıyor.