Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Vance’in başkanlık hedefleri... 2028 seçim yarışına hazırlık için kendi siyasi yolunu mu çiziyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
TT

Vance’in başkanlık hedefleri... 2028 seçim yarışına hazırlık için kendi siyasi yolunu mu çiziyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhuriyetçilerin Kongre ara seçimlerindeki şansını kurtarmak amacıyla yürüttüğü yoğun kampanya sürecinde strateji değişikliğine gitti. Vance, Başkan Donald Trump'tan daha az söz ederken, kendi siyasi kimliğini şekillendiren meselelere daha fazla ağırlık vermeye başladı.

Reuters'ın, eylül ayında düzenlenen Cumhuriyetçi Parti konferansından sonra  yaptığı yaklaşık 12 konuşmayı incelemesi, Vance'in salı günü yapılan seçimlerde Kongre'deki çoğunluğunu kaybeden Cumhuriyetçileri neredeyse tamamen kendi siyasi politikaları üzerinden savunduğunu ortaya koydu.

Vance, kamuoyu yoklamalarının Trump'ın popülaritesinde düşüşe işaret ettiği ve bunun Cumhuriyetçi adayların seçim şansını zayıflattığı bir dönemde, İran savaşı ve sınır dışı operasyonları gibi Trump'ın öne çıkan politikalarına değinmekten kaçındı.

Stratejiye yakın iki kaynak, bu değişikliğin bilinçli olarak yapıldığını belirtti. Kaynaklara göre Vance ve danışmanları, ekonomik milliyetçilik, dış politikada ihtiyatlı yaklaşım ve kamu güvenliği gibi savundukları konuların siyasi açıdan güçlü bir etkiye sahip olduğunu ve Vance'in bu başlıklarda kendinden emin şekilde konuşabildiğini düşünüyor.

Trump da bu politikaları "Amerika'yı Yeniden Büyük Yap" (MAGA) hareketi kapsamında benimsemiş olsa da Vance'in bu hareketin liderlerinden biri olarak öne çıktığı değerlendiriliyor.

Bu değişim, Cumhuriyetçilerin Trump sonrası dönemi düşünmeye başladığı bir süreçte, 42 yaşındaki Vance'in kendi siyasi rotasını nasıl çizebileceğine ilişkin erken bir tablo sundu.

Vance, 2028'de başkanlığa aday olup olmayacağına ilişkin henüz açıklama yapmadı. Trump da Vance'e veya başka bir isme desteğini ilan etmiş değil. Ancak Vance, olası başkan adayları arasında öne çıkan isimlerden biri olarak görülüyor. Bazı Cumhuriyetçi yetkililere göre Vance'in, kendi siyasi geleceğini şekillendirirken Trump'ın mirasından belirli ölçüde uzaklaşması ve Trump seçmenlerinin önemli bir bölümünün desteğini kazanması gerekecek.

Vance, seçim sonuçlarının ardından çarşamba günü sosyal medya hesabından yaptığı ve alışılmadık ölçüde açık ifadeler içeren paylaşımla siyasi imajını güçlendirme yönünde daha görünür bir adım attı. Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki yenilgisinden İran savaşını sorumlu tutan Vance, partinin siyasi konumunu güçlendirmeye yönelik bir yol haritası da ortaya koydu.,

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)

Vance, çatışmanın hızla sona erdirilmesi çağrısında bulunurken, Cumhuriyetçileri hayat pahalılığı krizine odaklanmaya, dış ilişkileri yeniden değerlendirmeye ve ABD'nin İsrail ile ilişkilerinde değişikliğe gitmeye davet etti.

Trump, Amerikalıların geçim maliyetlerine ilişkin kaygılarını daha önce Demokratların ortaya attığı bir "aldatmaca" olarak nitelendirmişti. ABD Başkanı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun uzun süreli baskısının ardından İran'a karşı savaşı başlatmış, daha sonra İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya desteğini açıklamıştı.

Vance savaş konusunda endişeli

Vance'in söz konusu paylaşımı, ilk kez savaşın sona erdirilmesi yönünde açık tutum ortaya koyduğu bir açıklama oldu.

Şarku’l Avsat'ın AP’den aktardığına göre Beyaz Saray'daki gelişmelere ve Vance'in iletişim ekibine yakın üç kaynak ajansa yaptıkları açıklamada, Başkan Yardımcısı'nın Trump'a karşı bir tutum almadığını belirtti. Kaynaklar, Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles'ın da Vance'in paylaşımından önceden haberdar olduğunu belirtti.

Trump, dün Beyaz Saray'ın üst düzey yönetim kadrosunda değişikliğe giderek, Wiles'ın yerine Stephen Miller'ı atadı. Bu adım, yönetimin Trump'ın daha sert politikalarından bazılarını sürdürmeye hazırlandığını gösteriyor.

Trump, İran savaşının yol açtığı akaryakıt fiyatlarındaki artış nedeniyle Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisinde savaşın payı olduğunu kabul etti, ancak savaşı başlatma kararını savunmayı sürdürdü. Çarşamba günü gazetecilere yaptığı açıklamada, "Farklı yapacağım hiçbir şey yoktu" ifadelerini kullandı.

Başkanın büyük oğlu Donald Trump Jr. da Vance'in sosyal medya paylaşımına destek verdi. Bazı muhafazakâr müttefikler de Vance'in açıklamalarına olumlu yaklaştı.

Cumhuriyetçi analist ve eski Temsilciler Meclisi başkanları John Boehner ile Paul Ryan'ın danışmanlığını yapmış olan Michael Ritchie, yaşanan tartışmanın Vance'in Trump sonrası dönemde muhafazakâr hareketin liderliğini üstlenebilecek olası bir aday olarak konumunu güçlendirdiğini söyledi.

Başkan yardımcısının yetkileri

Ritchie, Vance'in mesajının muhafazakârlar arasında savaşın gerekliliğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı zorunlu kıldığını ve Cumhuriyetçilerin 2028'deki başkan adaylarının benimsemesi gereken temel ilkelerin belirlenmesine katkı sağladığını ifade etti.

Ritchie, "Vance'in kendisini Trump'tan farklılaştırmanın yollarını aradığını söylemek aşırı basitleştirme olur. Burada söz konusu olan, başkan yardımcılığı makamını kullanarak tartışmanın sınırlarını ve gündemini belirlemesi" değerlendirmesinde bulundu.

Vance'in temsilcileri konuya ilişkin yorum yapmaktan kaçındı. Beyaz Saray yetkilileri ise Trump'ın çarşamba günü gazetecilere yaptığı ve seçim sonuçlarına ilişkin Vance'in bakış açısını anladığını belirttiği açıklamalarına işaret etti.

Demokratlar, özellikle mevcut başkanın muhafazakâr adayların belirlenmesinde önemli bir rol üstlenmesi halinde, 2028 seçimlerinde Vance'i veya Cumhuriyetçi aday kim olursa olsun Trump ile ilişkilendirmeye hazırlanıyor.

Demokrat analist Igor Volsky, "Burada gerçek bir zorluk var: Ön seçimlerde kazanmak için hâlâ Trump'a bağlılık göstermek ve onun önünde eğilmek gerekirken, genel seçimlerde kazanabilecek bir aday olarak kendinizi nasıl konumlandıracaksınız?" dedi.

Vance'in siyasi itibarı da ara seçimlerden yara almadan çıkmadı. Başkan yardımcısının seçim kampanyalarına katıldığı eyaletlerde Cumhuriyetçiler kaybetti.

Cumhuriyetçilerin yaşadığı yenilgilerde, Vance'in desteklediği bazı kampanya stratejilerinin de etkili olmuş olabileceği değerlendiriliyor. Bunlar arasında Ohio Valiliği için yarışan Vivek Ramaswamy'nin kampanyasında yayımlanan ve seçimi kazanan Demokrat Amy Acton'ın cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı konusunda şüphe uyandıran reklam da bulunuyor.

2028 başkanlık seçimleri için adı geçen diğer olası adaylar da ara seçim yenilgisinin nedenlerine ilişkin kendi değerlendirmelerini paylaştı.

Teksas Senatörü Ted Cruz, Cumhuriyetçilerin hayat pahalılığı krizini ele almak için yeterince çaba göstermediğini söyledi. Florida Valisi Ron DeSantis ise kaybeden adayların trans bireylere ilişkin konulara aşırı yoğunlaştığını, veri merkezleri ve yapay zekâ konusunda seçmenlerin duyduğu kaygıları göz ardı ettiğini savundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise sessizliğini korudu.

Vance'in siyasi tartışmanın gündemini şekillendirme çabası, seçim kampanyasının son günlerinde daha belirgin hale geldi. Konuşmalarında seçmenlere, Cumhuriyetçilere destek vermeleri çağrısında bulunan Vance, partinin federal sağlık hizmetleri programlarındaki yolsuzlukları soruşturacağını ve yoksullukla mücadele edeceğini söyledi. Bu vaatleri Beyaz Saray'ın göç politikası ve hayat pahalılığı gündemiyle ilişkilendirdi.

Vance, bu süreçte İran savaşını ve akaryakıt fiyatlarını neredeyse hiç gündeme getirmedi; Trump'ın adını da nadiren doğrudan andı.

Kuzey Carolina'da seçim kampanyasının son mitinglerinden birinde konuşan Vance, "Çocuklarımın canlı, müreffeh, özgür ve refah içinde bir ülkede aile kurmasını istiyorum. Basit şeyler istiyorum. Kendim için bunları istediğimden, sizin için de istiyorum" ifadelerini kullandı.


İran savaşı Beyaz Saray’ı iki kampa böldü… Trump’ın danışmanları, onun kararını etkilemek için yarışıyor

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth (Reuters)
TT

İran savaşı Beyaz Saray’ı iki kampa böldü… Trump’ın danışmanları, onun kararını etkilemek için yarışıyor

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanları, ara seçimlerin sona ermesinden bu yana İran’a karşı savaşın sona erdirilmesi veya yeniden başlatılması konusunda onun kararını etkilemek için yarışıyor.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan (WSJ) aktardığına göre, Trump yönetimi içinde savaşı sona erdirerek diplomasiye yönelme çağrısı yapanlarla geniş çaplı askerî operasyonlara yeniden başlanmasını isteyenler arasında belirgin bir görüş ayrılığı yaşanıyor.

Gazeteye göre Trump, başkanlığının geri kalan döneminin seyrini belirleyebilecek kritik bir kararla karşı karşıya. Ancak seçmenlerin sandıkta savaşa açıkça karşı çıkmasının ardından Trump bu kez ne ortak bir tutum sergileyen bir ekibe ne de elverişli bir siyasi ortama sahip.

Vance, savaşın sona erdirilmesini talep eden kampın başında yer alıyor

WSJ’nin Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre, Başkan Yardımcısı JD Vance, savaşın sona erdirilmesini savunan kanadın başını çekiyor.

Vance, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamalarda savaşın faydasını sorgularken, daha önce Trump’a Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisinden savaşı sorumlu tutmayı planladığını bildirmişti.

Özel Temsilci Steve Witkoff da Vance ile aynı safta yer alıyor. Witkoff, savaşı sona erdirecek ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden gemi trafiğine açacak bir anlaşmaya yönelik diplomatik girişimlerin Trump tarafından desteklenmeye devam etmesini sağlamaya çalışıyor.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AFP)

Yönetim dışında görev yapan bazı danışmanlar da Trump’ı arayarak savaşın sona erdirilmesi için zamanın geldiğini iletti.

Hegseth ve Cooper, saldırılara yeniden başlama taraftarı

Buna karşılık, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper’ın da aralarında bulunduğu bir başka kanat, geniş çaplı askerî operasyonlara yeniden başlanmasını destekliyor.

Ayrıca, dışarıdan görev yapan bazı şahin danışmanlar da seçim gününden bu yana Trump’la telefon görüşmeleri gerçekleştirerek savaşı sürdürmesi yönünde çağrıda bulundu. Söz konusu danışmanlar, Trump’ın siyasi mirasının İran’ı nükleer programından vazgeçmeye zorlamasına bağlı olduğunu ve böylece uğradığı siyasi kayıpların haklı olduğunu savunabileceğini düşünüyor.

Peki ya Rubio, Bessent ve Netanyahu?

Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Hazine Bakanı Scott Bessent ise yaptırımların sıkılaştırılmasını ve İran ticaretine yönelik ambargonun sürdürülmesini destekliyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio,(Arşiv-AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio,(Arşiv-AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise İran’a yönelik yeni saldırılar düzenlenmesi yönündeki çabalarını sürdürüyor. Buna karşılık Körfez ülkeleri bu seçeneğe daha şüpheci yaklaşıyor.

Katar son anda harekete geçti

Yetkililer, Katar’ın son anda ABD’nin yeni bir askerî operasyon düzenlemesini önlemek ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasına, ABD ablukasının kaldırılmasına imkân verecek şekilde iki tarafın tutumlarını birbirine yaklaştırmak için girişimlerde bulunduğunu belirtti. Görüşmeler hakkında bilgi sahibi kaynaklar, müzakere edilen anlaşmanın, geçtiğimiz haziran ayında İslamabad Mutabakat Zaptı’nda öngörülen 60 günlük ön görüşme süresini yalnızca iki güne indirdiğini ve böylece nükleer müzakerelere neredeyse derhal geçilmesini öngördüğünü aktardı.

Görüşmelere yakın bir kaynak, bu teklifin Trump’a savaşı itibarını koruyarak sona erdirebileceği bir çıkış yolu sunabileceğini belirtti. Ancak İran’ın bu teklifi kabul edip etmeyeceğinin henüz netlik kazanmadığını ifade etti.

Trump kararsız...

Yetkililerin WSJ’ye verdiği bilgilere göre, bu görüş ayrılıkları ve birbiriyle çelişen tavsiyeler, seçim sonuçlarının açıklandığı salı gününden bu yana seçim mesajını küçümsemek ile sonuçlarının ağırlığını hissetmek arasında gidip gelen Trump’ın karar vermesini zorlaştırdı.

Trump henüz kesin bir karar vermiş değil. Sık sık hem diplomasiye yönelme hem de yeni saldırılar düzenleme arzusunu aynı anda dile getiriyor.

ABD Başkanı Donald Trump,(Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump,(Reuters)

Brookings Enstitüsü Dış Politika Programı Başkan Yardımcısı ve İran uzmanı Suzanne Maloney, Demokratların ara seçimlerde elde ettiği başarının başkanın içinde bulunduğu açmazı daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti. Maloney, Trump’ın önündeki seçeneklerin, Amerikalıların halihazırda katlandığı stratejik ve ekonomik maliyetleri daha da artırabileceğini ifade etti.

Trump’ı İran’la bir anlaşmaya yöneltmek için Arap ülkelerinden gelen girişimler

Görüşmeler hakkında bilgi sahibi kaynaklar, Arap ülkelerinin dışişleri bakanlarının söz konusu anlaşmaya varılması yönündeki gerekçeleri Trump’a iletmek amacıyla kendisiyle telefon görüşmesi ayarlamaya veya Washington’da üst düzey bir toplantı düzenlemeye çalıştığını bildirdi.

Gazete, Beyaz Saray’dan bir yetkilinin Trump’ın İran ekonomisinin kötüye gitmesi ve Hürmüz Boğazı üzerinden petrol akışının devam etmesi nedeniyle karar vermek için acele etmediğini söylediğini aktardı.

Pentagon, askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazırlanıyor

Pentagon’dan bir yetkili ise WSJ’ye yaptığı açıklamada, bakanlığın görevinin başkana askerî seçenekler sunmak ve bunları hayata geçirmek olduğunu belirtti.

WSJ’nin Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre, Trump kendisini savaşı ‘tamamlamaya’ çağıranların tavsiyesini dikkate almaya karar verirse Pentagon emirlerini derhal uygulamaya hazır. Bununla birlikte yetkililer, askerî operasyonların yeniden başlatılması için en uygun zamanın, Ortadoğu’ya ilave askerî teçhizatın ulaşmasıyla birlikte bu ayın ilerleyen günleri olacağına işaret ediyor.

Onlarca savaş uçağı taşıyan USS Theodore Roosevelt uçak gemisi taarruz grubu, Pasifik Okyanusu’ndan bölgeye doğru ilerliyor. Amerikalı bir yetkiliye göre grubun cuma gününden itibaren birkaç günlüğüne Singapur’da durması planlanıyor. Grubun Ortadoğu’ya ulaşmasının ise en erken iki haftayı bulması bekleniyor.


İran, nükleer bomba seçeneğini yeniden gündeme getiriyor... Neden şimdi?

1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
TT

İran, nükleer bomba seçeneğini yeniden gündeme getiriyor... Neden şimdi?

1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)

Hanan Azizi 

Cevad Laricani’nin İran’ın nükleer bomba üretme kapasitesine ilişkin açıklamaları, mevcut gerilim ortamında nükleer silah edinmenin ne ölçüde gerekli olduğu konusundaki tartışmaları yeniden alevlendirdi.

İran Dini Lideri’nin danışmanı Laricani, 30 Ekim’de televizyonda yayımlanan açıklamalarında, “Nükleer bomba üretmek İran için çocuk oyuncağı. İran bu alanda İsrail, Pakistan ve Hindistan’dan daha üstün” ifadelerini kullandı. Laricani ayrıca, “İran nükleer bomba üretmek için ABD Başkanı Donald Trump’tan izin almayacak” dedi.

Bu açıklamalar, İran’da nükleer doktrinin değiştirilmesi konusunun gündeme gelmesinin ardından geldi. Ancak şu ana kadar Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeye ilişkin resmî bir karar alınmış değil.

İran Dini Lideri’nin danışmanı Cevad Laricani, Haziran 2019’da İran’daki yabancı büyükelçilerle yaptığı toplantıda… Arkasında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin resmi görülüyor. (Reuters)
İran Dini Lideri’nin danışmanı Cevad Laricani, Haziran 2019’da İran’daki yabancı büyükelçilerle yaptığı toplantıda… Arkasında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin resmi görülüyor. (Reuters)

Tartışmalar yalnızca Laricani’nin açıklamalarıyla sınırlı kalmadı. İran’da bu günlerde nükleer bomba üretmenin gerekliliğine ilişkin yeni bir açıklama ve tutum dalgası yaşanırken, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesine yönelik somut adımlar atılması çağrıları da artıyor. Bu gelişmeler, ülkeye yönelik savaşın yeniden başlaması ihtimalinin yükseldiği bir döneme denk geliyor. Söz konusu açıklama dalgasına milletvekilleri, cuma hutbesi veren din adamları ve sertlik yanlısı medya kuruluşları da katıldı.

Radikallerin eski hayali mi, yoksa İran’ın geleceği için bir kâbus mu?

“Nükleer bomba caydırıcılık ve güvenliği garanti etmez, aksine gelecekte daha fazla ve daha şiddetli saldırıların önünü açar.” Haber-analiz sitesi Rouydad24’te yayımlanan bir haberin özeti bu şekilde. Haberde, parlamentodaki bazı çevrelerden, cuma hutbesi veren din adamlarından, sertlik yanlısı olarak bilinen medya kuruluşlarından ve hatta akademik çevrelerden gelen bu açıklamaların, nükleer doktrinin değiştirilmesi ve eski Dini Lider’in nükleer bomba üretiminin ‘haram’ olduğuna ilişkin fetvasının aşılması fikrini toplum nezdinde sıradanlaştırma girişimi olduğu değerlendirildi.

Sertlik yanlısı milletvekili Mahmud Nebeviyan, nükleer bomba üretimine onay verilmesini istedi. Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, İran halkının yüzde 70’inin nükleer bomba üretilmesini talep ettiğini öne sürerken, İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi Ahmed Bahşayiş Erdestani, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeden önce nükleer bomba üretilmesi çağrısında bulundu. İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai ise “Tam anlamıyla nükleer bir devlet olsaydık saldırıya uğramazdık” değerlendirmesinde bulundu.

Nükleer silahlar, saldırılardan mutlaka muafiyet anlamına gelmez. Zira nükleer güçler sınırlı saldırılara, sabotaj operasyonlarına, siber savaşa, suikastlara ve ekonomik baskıya maruz kalabilirler.

Tahran Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü İbrahim Mütteki de televizyonda katıldığı bir söyleşide bu görüşü destekleyerek, İran’ın askeri saldırıya uğradığı sırada nükleer bir güç olması halinde Trump’ın ülkeye yönelik tutumunun farklı olacağını söyledi.

Sertlik yanlısı Keyhan gazetesi, ‘nükleer şeffaflığın’ sona erdirilmesini ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeyi talep ederken, Şii mezhebinin sekizinci imamının Meşhed kentindeki türbesini yöneten Astan Quds Rezevi Vakfı’na bağlı muhafazakâr Kuds gazetesi ise “Nükleer bomba üretme düşüncesi artık bir fantezi olmaktan çıktı” değerlendirmesinde bulundu.

Rouydad24, son dönemde belirgin biçimde artan bu açıklamaların, ülkenin temel dış ve güvenlik politikalarından birinde köklü bir değişikliğe gidilmesi için kamuoyunu siyasi açıdan hazırlama girişimi olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

1 Nisan 2007’de düzenlenen bir protesto sırasında, Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde toplanan İranlı radikal öğrenciler, nükleer programı destekleyen sloganlar attılar ve mart ayında İran sularına izinsiz girdikleri iddiasıyla gözaltına alınan 15 İngiliz denizcinin yargılanmasını talep ettiler. (AFP)
1 Nisan 2007’de düzenlenen bir protesto sırasında, Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde toplanan İranlı radikal öğrenciler, nükleer programı destekleyen sloganlar attılar ve mart ayında İran sularına izinsiz girdikleri iddiasıyla gözaltına alınan 15 İngiliz denizcinin yargılanmasını talep ettiler. (AFP)

Nükleer bomba üretimini destekleyenler, bu silaha sahip bir ülkeye düşmanlarının saldırmaya cesaret edemeyeceğini, çünkü bunun bedelinin Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi son derece ağır olacağını savunuyor. Ancak diğer taraftan, yalnızca nükleer bombaya sahip olmanın caydırıcılık sağlamayacağına dikkat çekerek şu değerlendirmede bulunuyorlar: “İran’ın ilk saldırıyı caydırması, karşılıklı misilleme kapasitesini koruması, güvenilir komuta ve denetim sistemlerine sahip olması ve saldırıya uğraması halinde saldırgana ağır kayıplar verebilecek kapasitede olduğu mesajını iletmesi gerekiyor. Aksi takdirde nükleer silaha sahip olmak, düşmanı saldırıdan caydırmak yerine, ülkenin nükleer kapasitesi geliştirilip istikrara kavuşmadan önce bu kapasiteyi yok etmeye teşvik edecektir.”

İran’da yürütülen bu tartışmanın ortaya çıkardığı sonuçlardan biri de nükleer silahın saldırılara karşı mutlak dokunulmazlık sağlamadığı. Nükleer güçler de sınırlı saldırılara, sabotaj eylemlerine, siber savaşlara, suikastlara ve ekonomik baskılara maruz kalabiliyor. Nitekim son savaşta nükleer bombalarına rağmen İran füzelerinin hedef almasını engelleyemeyen İsrail örneğinde de bu durum görüldü. Bu hususun dikkate alınması gerekiyor. Zira İran’ın ulusal güvenliğini tehdit eden unsurlar, ülkenin bazı bölgelerinin işgal edilmesi veya kara saldırısıyla sınırlı değil. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre askerî ve nükleer tesisler ile enerji, ulaşım ve ekonomi altyapıları da hedef alınma riskiyle karşı karşıya. Ayrıca nükleer bomba tüm tehditleri ortadan kaldırmıyor, yalnızca olası bir nükleer savaşın maliyetini artırıyor.

İran’ın nükleer bombaya sahip olması, nükleer silahlanma yarışı, nükleer silahların yayılması ve yeni uluslararası yaptırımların uygulanması risklerini beraberinde getiriyor.

Haber-analiz sitesi Fararu, 31 Ekim’de yayımladığı ‘Nükleer bomba... Nasıl ulusal bir talebe dönüştü?’ başlıklı haberinde, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesinin ve nükleer bomba üretimine yönelmenin son dönemde ulusal bir talep haline geldiğini değerlendirdi. Nükleer silaha sahip olmayı destekleyenlerin, iki yıldan kısa bir süre içinde ülkenin iki savaş yaşamasına dikkat çekerek atom bombası üretmenin, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmenin ve nükleer belirsizlik politikasını benimsemenin İran’ın caydırıcılık kapasitesini güçlendireceğini savunduğu belirtildi. Böylece bu talebin ulusal bir mesele haline geldiği ve yankısının cuma namazı hutbelerine kadar ulaştığı ifade edildi.

Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, Kovid-19 nedeniyle yaklaşık iki yıl süren aradan sonra Tahran’daki ilk cuma namazı sırasında konuşuyor, 22 Ekim 2021. (Reuters)
Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, Kovid-19 nedeniyle yaklaşık iki yıl süren aradan sonra Tahran’daki ilk cuma namazı sırasında konuşuyor, 22 Ekim 2021. (Reuters)

Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, 30 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Nükleer bombaya sahip olma meselesi, aceleyle alınmış ve üzerinde düşünülmemiş bir politika değil; İran halkının bilincinden, tarihsel deneyimlerinden ve ABD’nin verdiği sözleri yerine getirmemesinden kaynaklanıyor” dedi.

Karşı çıkan var mı?

Reformistler, Tahran Cuma İmamı’nın açıklamalarını eleştirdi. Bu isimler arasında Reform Cephesi Sözcüsü Cevad İmam da yer aldı. İmam, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesinin ve nükleer bomba üretmenin gerekliliğine ilişkin tartışmaların sloganvari söylemlerle alınabilecek basit kararlar olmadığını belirterek, bu meselenin İran’ın güvenliği, ekonomisi, ulusal çıkarları ve geleceğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi.

Reformist Şark gazetesi de 31 Ekim’de Keyumers Eşteryan imzasıyla yayımladığı başyazıda, bu bilimsel meselenin siyasallaştırılarak siyasi kanatlar arasında bir çatışmaya dönüştürülmesi ve konuyla ilgili araştırmacıların ve bilim insanlarının görüşlerine başvurulmaması konusunda uyarıda bulundu. Gazete, İran’ın nükleer bombaya sahip olmasının nükleer silahlanma yarışına, nükleer silahların yayılmasına ve yeni uluslararası yaptırım dalgalarının uygulanmasına yol açabileceğini değerlendirdi. Gazeteye göre nükleer silah edinmek yalnızca askerî bir karar değil; güven inşa etmek, taahhütleri yönetmek ve bu konudaki ulusal diyaloğu ve ülkenin uzmanlık birikimini sürdürmek için nükleer diplomasiyi de gerektiriyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."