Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Amerikan kamuoyu İsrail'e verilen desteğin sınırlarını yeniden çiziyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Amerikan kamuoyu İsrail'e verilen desteğin sınırlarını yeniden çiziyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)

Tarık Raşid

Onlarca yıldır hem halk hem de yönetim nezdinde özel bir konuma sahip olan ve varlığı ile güvenliğini büyük ölçüde ABD’nin desteğine yaslayan İsrail'e yönelik Amerikan kamuoyunun tutumundaki olumsuz kayma giderek ivme kazanıyor.

Bu dönüşüm, başta Pew Araştırma Merkezi'nin gerçekleştirdiği anket olmak üzere kamuoyu yoklamalarına da yansıyor. Söz konusu anket, Amerikalıların yüzde 60'ından fazlasının ABD’nin İsrail politikalarından rahatsız olduğunu ve İsrail'e sınırsız destek verilmesinin gerekçesini sorguladığını ortaya koydu. Bu tablo, İsraillilerin en kritik stratejik dayanaklarından birini yitirme riskiyle karşı karşıya kaldığına işaret ediyor.

Bu sert kırılma, İsrail'in bu eğilimi tersine çevirmek için başlattığı yoğun propaganda kampanyasına karşın özellikle ABD'deki yükselen genç kuşakları derinden etkiliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya yönelik halk tepkisi de artıyor. Netanyahu'nun Amerikalılar arasındaki popülerliği daha önce hiçbir İsrailli liderin düşmediği seviyelere geriledi.

Pew Araştırma Merkezi anketine göre Amerikalıların yüzde 60'ı artık İsrail'e sempatiyle bakmıyor; bu oran 2025'teki yüzde 53'e göre yükseldi. Netanyahu'ya güveni olmayan Amerikalıların oranı ise geçen yılki yaklaşık yüzde 52'den yüzde 60'a yaklaştı.

Demokratlar ve Demokrat Parti'ye yakın bağımsızlar arasındaki İsrail memnuniyetsizliği yüzde 80'e ulaşarak geçtiğimiz yılki yüzde 69 oranından ve 2022 yılındaki yüzde 53 oranından belirgin biçimde yükseldi.

Cumhuriyetçi seçmenler arasında, özellikle 18-49 yaş arası genç kuşaklarda, İsrail'den duyulan rahatsızlık yüzde 57'ye çıkarak geçtiğimiz yılki yaklaşık yüzde 50'nin üzerine taştı. Bununla birlikte 50 yaş üstü Cumhuriyetçilerin yaklaşık yüzde 50'si İsrail'e destek vermeye devam ediyor.

Evanjelik Protestanlar ve Amerikalı Yahudiler sırasıyla yüzde 64 ve yüzde 65 ile İsrail'e bağlılığını koruyan neredeyse tek topluluklar konumunda. Evanjelik olmayan beyaz Hristiyanlar arasında İsrail'den memnuniyet oranı yüzde 39'u geçmezken, bu oran Katolikler arasında yüzde 35, Siyah Protestanlar arasında yüzde 33, dinsizler arasında yüzde 22 ve Amerikalı Müslümanlar arasında ise yalnızca yüzde 4 düzeyinde seyrediyor.

Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine duyulan güvensizlik 2023 yılındaki yüzde 40'tan bu yıl yüzde 60'a yükselirken bu oran Demokratlar arasında yüzde 76'ya çıkıyor.

Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine duyulan güvensizlik 2023 yılındaki yüzde 40'tan bu yıl yüzde 60'a yükselirken bu oran Demokratlar arasında yüzde 76'ya ulaşıyor. Cumhuriyetçiler ise Netanyahu değerlendirmesinde ikiye bölünmüş durumda. Bunların yüzde 45'i İsrail Başbakanı'na güvenirken, yüzde 44'ü ona hiç güvenmiyor.

Din ekseninde değerlendirildiğinde, Evanjelik beyaz Protestanların yüzde 52'si Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine güvendiğini belirtirken, diğer tüm dinlerde olumsuz görüşler ağır basıyor. Amerikalı Yahudilerin yüzde 56'sı ve Müslümanların yüzde 91'i bu kesimde yer alıyor.

Güvensizlik, Amerikalıların yüzde 55'ini kapsayacak biçimde Başkan Donald Trump'ın İsrail politikasındaki kararlarına da sirayet ediyor. Bununla birlikte Cumhuriyetçilerin yüzde 73'ü ve Demokratların yüzde 16'sı Trump'ın İsrail ilişkilerinde doğru kararlar alabileceğine inanıyor. Ancak Trump'a duyulan güven genç Cumhuriyetçi kuşaklar arasında yüzde 30'a kadar düşüyor.

Ankete göre İsrail-Hamas çatışması Cumhuriyetçi ve Demokrat ayrımı gözetmeksizin Amerikalıların yaklaşık yüzde 53'ü için özel bir önem taşıyor. Bu oran Amerikalı Yahudilerde yüzde 91'e, Amerikalı Müslümanlarda yüzde 70'e ve Evanjelik Protestanlarda yüzde 65'e yükseliyor.

Öte yandan fikir akımları açısından uçurum giderek derinleşiyor. Liberallerin yüzde 74'ü İsrail'e olumsuz bakışa sahipken muhafazakarlarda bu oran yüzde 30'da kalıyor. Ülkeler bazında ise başka bir Pew anketi, ankete dahil edilen 24 ülkenin 20'sinde Netanyahu'ya hiç güvenilmediğini ortaya koydu. Avustralya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Endonezya, Japonya, İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç ve Türkiye bu ülkeler arasında öne çıkıyor.

İsraillilerin yüzde 58'i, Gazze savaşından tüm dünyaya yayılan görüntüler, İsrail'in ABD Başkanı Donald Trump'ı İran’la savaşa sürüklediği yönündeki ifadeler, sosyal medyada dolaşan mesajlar, iç kamuoyundaki ırk adaleti tartışmaları ve aşırı sağ İsrail hükümetiyle yaşanan uyumsuzluk nedeniyle ülkelerine dünya genelinde saygı duyulmadığının farkındalar.

Ara seçimlerde aday olmak isteyen pek çok isim, kısa süre önce neredeyse tabu sayılan ‘ABD İsrail'e silah satışını durdurmalı mı?’ sorusunu açıkça gündeme getirmeye cesaret etti. Bir anket, Demokratların dörtte üçünün ve Cumhuriyetçilerin yaklaşık yüzde 50'sinin İsrail'e desteğin her iki partide de sorun yaratmaya başladığı görüşüne katıldığını ortaya koydu. Bazı adaylar kampanyalarını İsrail'e yönelik yardımların sona erdirilmesi ve başta Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nden (AIPAC) olmak üzere Siyonist lobilerden uzak durma ekseninde şekillendirmeye başladı.

Demokratlar, İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşındaki öfkelerini dillendirirken, İsrail’in İran savaşındaki rolünü Başkan Trump ve Cumhuriyetçilere saldırmak için bir koz olarak kullanıyor. Birkaç hafta önce 40 Demokrat senatör, geçen yılın temmuzunda aynı talebi dile getiren 27 senatörün üzerine çıkarak İsrail'e silah satışını yasaklayan bir karar tasarısı sundu. Ancak tüm Cumhuriyetçi bloğun karşı oy kullanması tasarının geçmesini engelledi.

Kongre adaylarının İsrail yanlısı baskı gruplarıyla ilişkisi siyasi bir yük haline geldi. Demokratların Temsilciler Meclisi çoğunluğunu yeniden ele geçirmesi için kazanılması zorunlu eyaletlerden Michigan'da yaşanan durum bunu açıkça gözler önüne seriyor. Parti adayları birbiriyle İsrail'i eleştirme yarışına girip rakiplerini AIPAC'tan para aldıkları gerekçesiyle hedef alıyor.

Ara seçimlerde aday olmak isteyen pek çok isim, kısa süre önce neredeyse tabu sayılan ‘ABD İsrail'e silah satışını durdurmalı mı?’ sorusunu açıkça gündeme getirmeye cesaret etti.

MAGA’ya yönelik tepki

Cumhuriyetçi cephede ise Trump, İran savaşı nedeniyle “Amerikayı Yeniden Harika Yap” (Make America Great Again/MAGA) olarak bilinen seçmen tabanının yoğun tepkisiyle karşı karşıya; bu kesim savaşı ‘Önce Amerika’ vaadinden bir sapma olarak değerlendiriyor. Trump, medya yorumcusu Tucker Carlson, İsrail baskısıyla İran'a savaş açılmasını protesto ederek istifa eden Terörle Mücadele Merkezi Başkanı Joe Kent, istifa eden Cumhuriyetçi Temsilci Marjorie Taylor Greene ve Kentucky'li Cumhuriyetçi Temsilci Thomas Massie gibi İsrail karşıtı muhafazakâr sesleri susturmaya çalışıyor.

Hatta bazı Cumhuriyetçi aday adayları da bu eğilime katılıyor. Trump'ın desteklediği Cumhuriyetçi Temsilci Byron Donalds'a karşı Florida valiliğine aday olan James Fishback, İsrail adına savaşa girilmemesini talep eden İsrail karşıtı bir platform üzerine kampanya yürütüyor.

Buna karşın Demokrat Parti içindeki İsrail yanlısı üyeler, Ortadoğu meselelerinin Amerikan seçmeni için birincil öncelik taşımadığını ve bu nedenle partinin İsrail destekçilerinden yüz çevirmemesi gerektiğini savunmaya devam ediyor.

Liberal ilerlemeciler ise Ortadoğu meselelerinin Filistin yanlısı aktivistlerin ötesine geçtiğini öne sürerek bu meselelerin adayların kendilerini geleneksel kurumlardan bağımsız ve çıkar sahiplerine kafa tutabilecek cesarete sahip muhalefet temsilcileri olarak konumlandırmalarına yardımcı olduğunu savunuyor. Bu siyasi tabuları yıkan güçlü dalganın önünde bazı adaylar tutumlarını değiştirmek zorunda kaldı.

Michigan Eyaleti Senatosu üyesi ve ABD Senatosu aday adayı Mallory McMorrow, Gazze'de yaşananları soykırım olarak nitelendirdi. Daha önce AIPAC'ın düzenlediği ve finanse ettiği konferans ve gezilere katılmaya alışkın olan McMorrow, geçen ekime kadar bu tanımlamadan kaçınıyordu; ancak görüşünü değiştirerek Netanyahu'nun Trump’ı ‘hiçbir gerekçe olmaksızın’ İran'a savaş açmaya sürüklediğini de açıkça dile getirdi.

csdvf
Joe Kent, ABD'nin başkenti Washington'da, 6 Ocak 2021’de Kongre Binası'na düzenlenen saldırının sanıklarını desteklemek amacıyla düzenlenen bir mitingde konuşurken, 18 Eylül 2021 (Reuters)

Demokratlar arasındaki seçim yarışının ülke genelinde İsrail üzerine bir referanduma dönüştüğüne işaret eden kanıtlar art arda geliyor. Eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin koltuğu için üç adayın yarıştığı San Francisco'dan, İsrail politikalarına karşı aldığı sert ve kararlı tutumlar sayesinde ilerlemeci Demokratların desteğini kazanan Demokrat Temsilci Chris Rabb'ın mücadele verdiği Pennsylvania'ya kadar adaylar Gazze'de yaşananları soykırım olarak tanımlıyor.

Rabb, bir açıklamasında Demokratların 2024 yılındaki seçimlerde seçmen tabanını dinlemedikleri için kaybettiğini belirterek, seçmenin haksızlıkları teşhir eden ve haksız savaşları durdurmak için mücadele eden cesur bir liderliğe ihtiyaç duyduğunu vurguladı.

Yahudi lobileri, İsrail karşıtı adaylara yönelik karşı kampanyalar finanse ediyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ancak bunların pek çoğu etkisini yitirmeye başladı. Demokrat Vali Mikie Sherrill'in görevi devralmasıyla boşalan New Jersey koltuğu için düzenlenen özel seçimde İsrail'in en sert eleştirmenlerinden biri olan Analilia Mejia'nın zafer kazanması bu dönüşümün somut yansıması oldu.

Sadakat şüphesi

Cumhuriyetçi cephede ise ön seçim adayları çok daha büyük bir ikilemle karşı karşıya. Ohio eyaleti adayları James Fishback ve milyarder Vivek Ramaswamy'nin karşısında eyalet valiliği yarışını kaybeden YouTuber Casey Butts bunların arasında sayılabilir. Elon Musk'ın ortağı Ramaswamy da dahil olmak üzere hepsi İsrail eleştirisi konusunda hemfikir. Cumhuriyetçi aday Mark Lynch, Güney Karolina Senatörü Lindsey Graham'ın koltuğunu ele geçirmek için Trump'ın desteklediği rakibine ABD'ye değil, İsrail'e bağlı olduğu suçlamasını yöneltti.

Trump ise İran'a karşı savaş kararında Netanyahu'nun etkisinde kaldığı iddialarını reddederek, bu gerekçeyle kendisinden uzaklaşanları ‘başarısızlar’ olarak nitelendirdi. Televizyon sunucusu Tucker Carlson, 2024 yılındaki seçimlerde Trump'ı desteklediğine pişman olduğunu dile getirerek, ABD'nin İsrail'den bağımsızlaşması çağrısında bulundu.

Eski Temsilci Marjorie Taylor Greene, Tucker Carlson'a verdiği röportajda Kongre'den ayrılmasının sebebinin AIPAC'a boyun eğmemesi olduğunu belirterek bu örgütün ‘Washington'ı tam anlamıyla kontrol ettiğini’ söyledi ve geçtiğimiz yıl ABD'nin İsrail'e verdiği desteğin durdurulmasını talep ettiğini hatırlattı.

Greene'nin Kongre'den ayrılmasının ardından Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Thomas Massie, Cumhuriyetçi kanattaki İsrail karşıtı cephenin öncü ismi haline gelirken, İsrail'in ABD'nin müttefiki olmadığını açıkladı. Bu açıklama, başta AIPAC, Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu ve Yahudi milyarder Miriam Adelson olmak üzere Cumhuriyetçi Parti'nin önde gelen bağışçılarının tepkisini çekti. Söz konusu isimler 19 Mayıs’ta yapılan ön seçimlerde Massie'yi düşürmek için güç birliği yaptı.

“Sosyal medyada kendisine yönelik yoğun kampanyayla karşı karşıya kalan Senatör Graham, İsrail'e destek tutumunu yumuşatmaya ve İsrail'le ittifakı yeniden gözden geçirmeye hazır olduğunu ima etmeye başladı.

Sosyal medyada kendisine yönelik yoğun kampanyayla karşı karşıya kalan Senatör Graham, İsrail'e destek tutumunu yumuşatmaya ve İsrail'le ittifakı yeniden gözden geçirmeye hazır olduğunu ima etmeye başladı. Öyle ki, geçtiğimiz ocak ayında Netanyahu'nun talep ettiği on yıllık sürenin çok öncesinde ABD'nin İsrail'e yönelik yardımlarını sonlandırmasını önerdi.

Ramaswamy, 2024 cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında İsrail'e verilen yardımların kesilmesini talep eden tek Cumhuriyetçi isimdi. Son açıklamalarında ise daha önce görüşlerine karşı çıkanların büyük bölümünün artık kendisiyle aynı fikirde olduğuna dikkati çekti.

İsrail hükümeti bu durumu tersine çevirmek amacıyla karşı propaganda kampanyaları başlattı. İsrail parlamentosu Knesset, 2026 bütçesine Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın ‘akılları ve kalpleri kazanmaya yönelik küresel savaş’ olarak nitelendirdiği faaliyetleri finanse etmek üzere yaklaşık 730 milyon dolar tahsis etti. Bu rakam geçen yılki propaganda bütçesinin beş katına denk geliyor.

Saar, bu savaşın savaş uçakları, bombalar ve füze savunma sistemlerinin üretiminin finansmanından daha az önem taşımadığını vurguladı. Dışişleri Bakanlığı ayrıca kamu diplomasisi yönetimi için özel bir birim kurdu.

Bütçenin 50 milyon doları Google, YouTube, X ve Outbrain platformlarında yayımlanacak propaganda materyallerini finanse etmeye, 40 milyon doları ise yurt dışından yasama üyeleri, din adamları, sosyal medya fenomenleri ve üniversite rektörlerinden oluşan heyetleri ağırlamaya ayrıldı.

Yaklaşık 14 milyar dolar değerinde bir anlaşmayla, İsrail yanlısı milyarder bağışçı ve destekçilerden oluşan bir konsorsiyum, İsrail'in Filistin yanlısı olduğunu düşündüğü sosyal medya platformu TikTok hisselerinin yüzde 80'ini satın aldı. Bu hamle, İsraillilerin 1,5 milyarlık bir kitleye ulaşmayı hedeflediği ve Amerikalıların yüzde 30'unun haber kaynağı olarak kullandığı bu pencereye eklenen yeni bir propaganda aracı niteliği taşıyor.

Buna milyarder Rupert Murdoch'un sahibi olduğu Fox News de dahil. Murdoch daha önce İsrail'in Batı demokratik uygarlığının savunulmasında ön safta yalnız başına durduğunu açıkça ifade etmişti.

İsrail'in tüm bu medya ve propaganda cephanesiyle Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşın ve ABD'yi İran'a karşı savaşa sürüklediği suçlamasının yarattığı hasarı onarıp onaramayacağı henüz bilinmiyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


WHO: Ebola, ‘küresel salgın acil durumu’ düzeyine ulaşmadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
TT

WHO: Ebola, ‘küresel salgın acil durumu’ düzeyine ulaşmadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılan Ebola virüsüne ilişkin riskin ulusal ve bölgesel düzeyde yüksek, küresel düzeyde ise düşük olduğunu açıkladı. Örgüt, mevcut durumun ‘küresel salgın acil durumu’ seviyesine ulaşmadığını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Cenevre’de düzenlediği basın toplantısında, “WHO, salgın riskini ulusal ve bölgesel düzeyde yüksek, küresel düzeyde ise düşük olarak değerlendiriyor” dedi.

WHO Acil Durum Komitesi Başkanı Lucille Blumberg ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki Ebola salgınının pandemi ilanı için gerekli eşiği karşılamadığını belirtti.

Güney Afrika’dan açıklama yapan Blumberg, “Uluslararası düzeyde endişe yaratan halk sağlığı acil durumu ilanına ilişkin mevcut koşullar ve kriterler değerlendirildiğinde, mevcut durumun küresel salgın ilanı kriterlerini karşılamadığı konusunda hemfikiriz” ifadesini kullandı.

Öte yandan Almanya Sağlık Bakanlığı, virüse yakalanan bir ABD vatandaşının tedavi amacıyla Berlin’deki Charite Hastanesi’ne nakledildiğini duyurdu.

Hastanın, Ebola vakalarının hızla yayıldığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde enfekte olduktan sonra üniversite hastanesindeki özel izolasyon ünitesine alındığı bildirildi.

Almanya Sağlık Bakanı Nina Warken, Alman haber ajansı DPA’ya yaptığı açıklamada, ortak ülkelere yardım etmenin Alman hükümeti açısından doğal bir sorumluluk olduğunu belirterek, Almanya’nın yüksek derecede bulaşıcı hastalıklara yakalanan hastalar da dahil olmak üzere güçlü bir sağlık bakım ağına sahip olduğunu söyledi.

Warken, “Hasta mümkün olan en iyi bakımı alacak ve en üst düzey güvenlik önlemlerini uygulayacağız” ifadesini kullanırken, ABD’nin Almanya’dan yardım talep etmesinin nedeninin de bu olduğunu kaydetti.

Warken ayrıca, hastanın nakli ile Charite Hastanesi’ndeki tıbbi bakım ve hemşirelik sürecine katılan tüm ekiplere teşekkür ederek, “Hastaya acil şifalar diliyorum” dedi.

Almanya Sağlık Bakanlığı, ABD makamlarının, uçuş süresinin daha kısa olması nedeniyle Almanya’dan destek istediğini açıkladı. Hastanın, yüksek derecede bulaşıcı hastalıklara yönelik özel donanımlı bir uçakla Uganda’dan Berlin’e nakledildiği bildirildi.

Ardından hasta, özel olarak donatılmış bir araçla Charite Hastanesi’ne sevk edildi. Nakil konvoyuna çok sayıda polis aracı ve motosikletinin yanı sıra itfaiye ve ambulans ekiplerinin eşlik ettiği belirtildi. Özel aracın hastaneye yerel saatle 03.00’ten kısa süre önce ulaştığı kaydedildi.

FVFRVB
Sağlık görevlileri, Ebola virüsüne yakalandığı teyit edilen bir hastayı hastaneye naklediyor. (Arşiv – AFP)

Charite Hastanesi’ndeki özel izolasyon ünitesinin, son derece tehlikeli ve hızla yayılan bulaşıcı hastalıkların tedavisine yönelik özel altyapıya sahip olduğu belirtildi.

Ünitenin tamamen kapalı, korumalı ve hastanenin rutin işleyişinden ayrı şekilde faaliyet gösterdiği, böylece diğer hastalarla herhangi bir temas riskinin önüne geçildiği ifade edildi.

Cezayir’de ise Sağlık Bakanlığı, sınır kapıları ve havaalanlarında gözetim ve erken uyarı sistemlerinin güçlendirilmesi talimatı verdi. Bakanlık, sağlık denetimlerinin artırılması, koruyucu ekipmanların sağlanması ve şüpheli vakalara hızlı müdahale edilmesini içeren sıkı önlemlerin uygulanmasını istedi.

Bakanlığın iki gün önce 22 vilayetteki sağlık birimlerine ve sınır sağlık kontrol merkezlerinin yöneticilerine gönderdiği notta, uluslararası hareketlilik nedeniyle bulaş riskine karşı giriş noktalarındaki teyakkuz seviyesinin yükseltilmesi gerektiği vurgulandı.

Söz konusu notta, mevcut salgının Ebola virüsünün Bundibugyo varyantından kaynaklandığı ve bu türe karşı şu ana kadar onaylanmış bir aşı veya özel tedavi bulunmadığı belirtildi. Bu nedenle önleme ve izleme tedbirlerinin sıkılaştırılması gerektiği ifade edilirken, salgının Orta ve Batı Afrika’nın bazı bölgelerinde, özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Uganda ve komşu ülkelerde yayılmayı sürdürdüğü kaydedildi.

Bakanlık ayrıca, şüpheli vakaların erken tespit edilmesi ve hızla izole edilmesinin yanı sıra, uluslararası sağlık düzenlemeleri çerçevesindeki yükümlülüklere uyularak salgının ülkeye taşınması riskini azaltmak amacıyla farklı sektörler arasında koordinasyon sağlanmasını tavsiye etti.

Açıklamada, sınır sağlık kontrol merkezlerindeki tıbbi ve yardımcı sağlık ekiplerinin güçlendirilmesi, kişisel koruyucu ekipmanlar, dezenfeksiyon malzemeleri ve ateş ölçüm cihazlarının temin edilmesi çağrısında bulunuldu. Bunun yanında, 24 saat hizmet verecek donanımlı ambulansların tahsis edilmesi ve havaalanlarında termal kameraların devreye alınması istendi.

FDRJYBH
Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Uganda arasındaki bir sınır noktasında asılı bir Ebola uyarı afişi (AFP)

Cezayir Sağlık Bakanlığı, sınır sağlık kontrol merkezlerinin sorumlularından, sınır polisiyle koordinasyon halinde Ebola’dan etkilenen Afrika ülkelerinden gelen yolcuların tespit edilmesini istedi. Bakanlık ayrıca, şüpheli vakalara derhal müdahale edilmesi, hastaların izole edilmesi ve cerrahi maske takmalarının sağlanması talimatını verdi. Açıklamada, tek kullanımlık cihazlarla ateş ölçümü dışında doğrudan temasın en aza indirilmesi, hijyen ve korunma kurallarına sıkı şekilde uyulması ve müdahalede görev alacak personel sayısının minimum düzeyde tutulması gerektiği belirtildi.

Şüpheli vakaların ise tam donanımlı tıbbi ambulanslarla referans hastanelerine sevk edilmesi gerektiği kaydedildi. Bakanlık, nakil sırasında koruyucu önlemlere eksiksiz uyulmasının yanı sıra, hastanın varış saatine ilişkin referans hastanenin önceden bilgilendirilmesini zorunlu tuttu.


Vance: Polonya'ya ABD askerinin konuşlandırılması iptal edilmedi, ertelendi

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
TT

Vance: Polonya'ya ABD askerinin konuşlandırılması iptal edilmedi, ertelendi

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance dün yaptığı açıklamada, Polonya'ya 4 bin asker konuşlandırılması kararının iptal edilmediğini, ertelendiğini söyledi. Vance, bununla birlikte Avrupa'nın artık kendi ayakları üzerinde durması gerektiğinin altını çizdi.

ABD'li yetkililer, geçen hafta 4 bin askerin Polonya'ya gönderilmesi planının iptal edildiğini bildirmiş ve bu adımı, ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO üyesi Avrupa ülkelerinde konuşlu ABD askerlerinin sayısını azaltma politikasının devamı olarak nitelendirmişti.

Avrupa'nın politikalarına yönelik en sert eleştirileri yönelten ve ABD'nin Ukrayna'ya verdiği desteğe en şüpheci yaklaşan isimlerden biri olan Vance, Trump'ın ilk başkanlık döneminden beri Avrupalı müttefiklerine savunma konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmeleri çağrısında bulunduğunu hatırlattı.

Beyaz Saray'daki basın brifinginde "Avrupa'nın kendi ayakları üzerinde durmasının" gerekliliğini vurgulayan Vance, "Avrupa politikamız bu şekilde kalmaya devam edecek" ifadesini kullandı.

Ancak askerlerin geri çekilmesi ve Polonya ile ilgili bir soru üzerine Vance, "Bu sadece bir birlik rotasyonu ertelemesidir. Bu kuvvetler Avrupa'da başka bir yere gidebilir. Onları başka bir bölgeye göndermeye de karar verebiliriz" ifadelerini kullandı. Vance ayrıca, "Bu birliklerin nihai olarak nereye sevk edileceğine dair henüz kesin bir karar vermiş değiliz" diye belirtti.

Geçen hafta üst düzey bir askeri yetkili, Kongre'deki bir oturumda yaptığı açıklamada, "ABD Avrupa Komutanlığı (EUCOM) Komutanı'na Polonya'daki asker sayısının azaltılması yönünde talimat verildiğini" belirtmişti.

Trump'ın, Ortadoğu'daki savaşa destek vermeyen ve İran tarafından fiilen kapatılan Hürmüz Boğazı'ndaki barış gücüne katkıda bulunmayan müttefiklerini cezalandırma konusunda kararlı olduğu görülüyor.

Pentagon, mayıs ayının başında da Almanya'dan 5 bin askerin geri çekileceğini duyurmuştu.