Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Netanyahu, Trump ile görüştü: ABD'de buluşacaklar

ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025'te Florida eyaletindeki Mar-a-Lago malikanesinde bir araya geldikleri sırada (AP)
ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025'te Florida eyaletindeki Mar-a-Lago malikanesinde bir araya geldikleri sırada (AP)
TT

Netanyahu, Trump ile görüştü: ABD'de buluşacaklar

ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025'te Florida eyaletindeki Mar-a-Lago malikanesinde bir araya geldikleri sırada (AP)
ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025'te Florida eyaletindeki Mar-a-Lago malikanesinde bir araya geldikleri sırada (AP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Ofisi, Netanyahu'nun cuma günü ABD Başkanı Donald Trump ile telefonda görüştüğünü ve iki liderin yakında ABD'de bir araya gelme konusunda mutabakata vardığını açıkladı.

Görüşme, ABD ile İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a karşı ortak bir savaş başlatmasının ardından ve Washington ile Tahran arasında savaşı sona erdirmeyi amaçlayan mutabakat zaptına ilişkin iki ülke yetkilileri arasında görüş ayrılıkları yaşandığına dair haberlerin sonrasında gerçekleşti.

Netanyahu'nun Ofisi tarafından yapılan açıklamada, "Başbakan, görüşme sırasında ABD'nin küresel özgürlüğün güvencesi olduğunu, İsrail'in ise iki ülke arasındaki yakın ilişkilere büyük değer verdiğini ifade etti" denildi.

Açıklamada ayrıca, "Başbakan Netanyahu ile Başkan Trump, yakında ABD'de bir araya gelme konusunda anlaştı" ifadelerine yer verildi.

Bunun yanı sıra Netanyahu'nun, ABD'nin bağımsızlığının 250. yıl dönümü dolayısıyla Trump'ı tebrik ettiği belirtildi.

Washington, İsrail'in en yakın müttefiki konumunda bulunuyor. Ancak Trump, son haftalarda Netanyahu'yu kamuoyu önünde eleştirmişti. Bunun nedeni, İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İran'ın tüm cephelerde - İsrail ordusu ile Hizbullah arasındaki cephe de dahil olmak üzere - çatışmaların durdurulmasını şart koştuğu barış görüşmelerini tehlikeye atması olmuştu.


Washington anlaşmanın uygulanmasını savunuyor... Tel Aviv ise Güney Lübnan'da kalmakta ısrarcı

14 Nisan 2026'da Washington'da Lübnan Büyükelçisi ile İsrail Büyükelçisi arasında gerçekleştirilen ilk müzakere oturumuna katılan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio. (AFP)
14 Nisan 2026'da Washington'da Lübnan Büyükelçisi ile İsrail Büyükelçisi arasında gerçekleştirilen ilk müzakere oturumuna katılan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio. (AFP)
TT

Washington anlaşmanın uygulanmasını savunuyor... Tel Aviv ise Güney Lübnan'da kalmakta ısrarcı

14 Nisan 2026'da Washington'da Lübnan Büyükelçisi ile İsrail Büyükelçisi arasında gerçekleştirilen ilk müzakere oturumuna katılan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio. (AFP)
14 Nisan 2026'da Washington'da Lübnan Büyükelçisi ile İsrail Büyükelçisi arasında gerçekleştirilen ilk müzakere oturumuna katılan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio. (AFP)

Washington ile Tel Aviv arasında Lübnan'daki "çerçeve anlaşmasının" uygulanmasına ilişkin görüş ayrılıkları yeniden gün yüzüne çıktı. ABD, İsrail'in kademeli olarak geri çekilmesi ve Lübnan ordusunun bölgeye konuşlanmasıyla anlaşmanın uygulanmaya başlanmasını savunurken, İsrail kontrolü altındaki bölgelerde askerlerini tutmakta ısrar ediyor ve herhangi bir çekilmeyi güvenlik gerekçelerine bağlıyor.

Bu çelişki, taraflar arasında anlaşmanın uygulanmasına yönelik gerçek bir görüş ayrılığı mı bulunduğu, yoksa yalnızca yöntem farklılığı mı olduğu sorularını gündeme getirdi. Bu sırada Lübnan, İsrail'in güneyde sürdürdüğü askerî operasyonlar ile çekilmenin zamanı ve kapsamına ilişkin belirsizlikler nedeniyle anlaşmanın sahada uygulanmasını beklemeyi sürdürüyor.

Gerçek bir görüş ayrılığı... 

Eski Lübnan'ın Washington Büyükelçisi Riyad Tabara'ya göre Washington ile Tel Aviv arasındaki görüş ayrılığı öncelikler konusunda gerçek bir farklılık olsa da, bu durum iki ülke arasındaki stratejik ittifakı sarsacak ya da koparacak düzeyde değil. Tabara, bu ayrılığın önümüzdeki dönemde Lübnan sahasında siyasi ve askerî bir "bilek güreşi" şeklinde yansıyacağını öngörüyor.

Tabara, Şarku'l Avsat gazetesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanının Orta Doğu'da büyük bir siyasi başarı elde etmeyi hedeflediğini ve uluslararası dosyalarda yaşadığı başarısızlıkların ardından bunu siyasi hanesine yazdırmak istediğini söyledi.

dfrgthy
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın, Washington müzakerelerinde Lübnan heyetine başkanlık eden Büyükelçi Simon Karam ile daha önce gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare. (Arşiv - Lübnan Cumhurbaşkanlığı)

Buna karşılık mevcut İsrail hükümetinin ise ideolojik ve güvenlik öncelikleri doğrultusunda hareket ettiğini belirten Tabara, bu nedenle bölgesel konularda taviz vermeye daha az istekli olduğunu ifade etti.

Tabara, Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümetinin ve Bezalel Smotrich ile Itamar Ben-Gvir gibi bakanların kendi siyasi ve güvenlik projelerine sıkı sıkıya bağlı kaldığını belirterek, Washington ile yaşanan görüş ayrılıklarının süreceğini ancak bunun açık bir çatışmaya ya da diplomatik kopuşa dönüşmeyeceğini söyledi.

İsrail'in ABD desteğinden vazgeçemeyeceğini vurgulayan Tabara, ABD'nin de iç siyasi dengeler ve İsrail yanlısı lobinin etkisi nedeniyle Tel Aviv ile ilişkilerini koparmayı düşünmediğini, bu nedenle anlaşmazlıkların belirli sınırlar içinde kalacağını dile getirdi.

Lübnan'a yansımalarının ise sınırlı olacağını söyleyen Tabara, ABD'nin İsrail politikasında veya anlaşmanın uygulanma mekanizmasında köklü bir değişiklik beklemediğini, iki taraf arasında bir süre daha "çekişmenin" devam edeceğini ifade etti.

İsrail'in hedefi geniş bir tampon bölge

İsrail'in çekilmesine ilişkin değerlendirmesinde Tabara, Tel Aviv yönetiminin bazı bölgelerden kısmi çekilmeye sıcak bakabileceğini ancak öngörülebilir gelecekte temel hedefinden vazgeçmeyeceğini söyledi.

Buna göre İsrail, sınır boyunca geniş, yerleşim ve faaliyetlerden arındırılmış, "yakılmış toprak" niteliğinde bir güvenlik kuşağı oluşturmak istiyor. Amaç ise sınırdan sızmaları ve gelecekte düzenlenebilecek saldırıları önlemek.

Tabara, bu güvenlik anlayışının sınır yakınında hareketliliğe imkân verebilecek tüm unsurların ortadan kaldırılmasına ve İsrail'in yüksek noktalardan bölgeyi tamamen gözetleyebilmesine dayandığını belirtti.

Ona göre Tel Aviv bazı kasaba ve noktalardan çekilmeyi kabul edebilir; ancak mevcut güvenlik stratejisinin temel unsurlarından biri olarak gördüğü tampon sınır bölgesinden vazgeçmeyecektir.

Öncelikler farklı, hedefler ortak

Bu değerlendirmeler, taraflar arasındaki farklılığın nihai hedeften ziyade önümüzdeki dönemin nasıl yönetileceğine ilişkin yorum farkından kaynaklandığını ortaya koyuyor.

Bir görüşe göre Washington, arabuluculuğunun başarısını göstermek ve istikrarı pekiştirmek amacıyla anlaşmayı kademeli adımlarla hayata geçirmek istiyor.

sdfrgthy
Bu ayın başında Washington'da düzenlenen müzakerelere katılan Lübnan heyeti. (Reuters)

Buna karşılık İsrail ise anlaşmayı, Güney Lübnan'daki güvenlik düzenini kendi lehine yeniden şekillendirecek bir çerçeve olarak görüyor ve tam çekilmeden önce sahadaki askerî üstünlüğünü koruyarak güvenlik şartlarını kabul ettirmeye çalışıyor.

Diğer bir değerlendirmeye göre ise iki müttefik arasındaki farklılık yalnızca sürecin yönetim biçimiyle sınırlı.

Hedeflerde çelişki yok

Eski Lübnan milletvekili Faris Said ise ABD ile İsrail arasında gerçek bir görüş ayrılığı bulunmadığını savunuyor.

Said, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, ayrıntılardaki farklılıkların Washington ile Tel Aviv'in ortak hedefini değiştirmediğini belirterek, bu ortak hedefin Hizbullah'ın silah meselesine nihai bir çözüm bulunması olduğunu söyledi.

Said, Lübnan ordusuyla Hizbullah arasında yaşanabilecek bir çatışmanın ağır sonuçlar doğuracağını, İsrail ile Hizbullah arasında çıkacak yeni bir savaşın ise Lübnan için yıkıcı olacağını ifade etti.

Belirleyici unsurun İran olduğunu söyleyen Said, Tahran'ın ABD ile müzakereler yürüttüğünü ve bölgenin yeni siyasi mimarisinde yerini sağlamlaştırmaya çalıştığını belirtti. Ona göre Hizbullah'ın silahları konusunda nihai karar da İran'ın elinde bulunuyor.

Said, Hizbullah'ın en büyük kaygısının silahlarının ABD-İran müzakerelerinde temel pazarlık unsurlarından biri hâline gelmesi ve bölgesel uzlaşmaların parçası olarak değerlendirilmesi olduğunu dile getirdi.

Anlaşmanın uygulanması iki temel şarta bağlı

Said'e göre çerçeve anlaşmasının uygulanabilmesi iki temel koşula bağlı.

Bunlardan ilki İsrail'in Lübnan topraklarından çekilmesi olup bunun gerçekleşmesi, Lübnan devletinin ülkenin tamamında egemenliğini tam olarak tesis etmesine bağlı.

İkinci koşul ise Hizbullah'ın silah dosyasının çözüme kavuşturulması.

Said, bu meselenin artık yalnızca Lübnan'ın iç sorunu olmaktan çıktığını; Lübnan, ABD, İsrail ve İran'ın ortak gündem maddesi hâline geldiğini belirtti.

İran'ın Hizbullah üzerindeki etkisi nedeniyle bu konuda müzakere yürütebilecek tek taraf olduğunu söyleyen Said, dosyanın bölgesel müzakereler çerçevesinde ele alınacağını ifade etti.

Said sözlerini, "ABD ile İsrail arasında rol paylaşımı olduğunu düşünmüyorum. Hedeflerde açık bir ortaklık var. Washington'un önerdiği planın uygulanması ise Lübnan'ın tamamında Hizbullah'ın silah meselesine nihai bir çözüm bulunmasına bağlıdır" ifadeleriyle tamamladı.


Medvedev ve Şerif Tahran'da... Kalibaf'tan Hamaney için kitlesel cenaze töreni çağrısı

Medvedev ve Şerif Tahran'da... Kalibaf'tan Hamaney için kitlesel cenaze töreni çağrısı
TT

Medvedev ve Şerif Tahran'da... Kalibaf'tan Hamaney için kitlesel cenaze töreni çağrısı

Medvedev ve Şerif Tahran'da... Kalibaf'tan Hamaney için kitlesel cenaze töreni çağrısı

İranlı yetkililer ve yabancı ülke heyetleri, ABD ve İsrail saldırılarında yaklaşık dört ay önce öldürülen İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in naaşını, altı gün sürecek cenaze töreni öncesinde Tahran'daki Büyük Musalla'da ziyaret ederek saygı duruşunda bulundu.

Yetkililer, cumartesi günü başlayacak resmî cenaze törenlerine milyonlarca kişinin katılmasını beklerken, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da halka kitlesel katılım çağrısında bulundu.

Törenlere katılmak üzere birçok ülkeden üst düzey isim Tahran'a geldi. Bunların başında, Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı ve eski Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev yer aldı. Medvedev'i İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi karşıladı. İran devlet televizyonu, Medvedev'i "Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in özel temsilcisi" olarak tanımladı.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Asım Munir'in de yer aldığı bir heyetle Tahran'a ulaştı.

Öte yandan İran ile Batı arasındaki gerilim yeni bir aşamaya taşındı. Tahran yönetimi, Hürmüz Boğazı'ndan kendi belirlediği deniz güzergâhlarına uymadan geçen petrol tankerlerine askerî karşılık verileceği tehdidinde bulundu.

Reuters'ın haberine göre, pazartesi ve salı günleri Ankara'da toplanacak NATO liderleri zirvesinin sonuç bildirisinde, "İran'ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiği" vurgulanacak. Bildiride ayrıca Tahran'a, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer serbestisine tam olarak saygı göstermesi çağrısı yapılacak.