Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İsrail’den Atina’ya 3,6 milyar avroluk savunma kalkanı

Yunanistan'ın İsrail'den savunma sistemi satın alması (Reuters)
Yunanistan'ın İsrail'den savunma sistemi satın alması (Reuters)
TT

İsrail’den Atina’ya 3,6 milyar avroluk savunma kalkanı

Yunanistan'ın İsrail'den savunma sistemi satın alması (Reuters)
Yunanistan'ın İsrail'den savunma sistemi satın alması (Reuters)

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin art arda yaşanan gerilim dalgalarına sahne olduğu ve birçok çevrenin bu gerilimin kaçınılmaz bir askeri çatışmaya doğru tırmandığını, bundan kaçınmanın ise adeta mucize gerektireceğini düşündüğü bir dönemde, İsrail ve Yunanistan savunma bakanlıkları 3,6 milyar avro değerinde silah ve askeri hizmet satışına ilişkin bir anlaşma imzalamaya hazırlanıyor.

Savunma şemsiyesi

Anlaşmanın amacı, Yunanistan'ın “Aşil Kalkanı” olarak bilinen ve çok katmanlı bir savunma şemsiyesi oluşturmayı hedefleyen savunma projesini ilerletmek. Proje, Yunanistan'ın hava, füze, deniz ve siber savunma alanlarındaki kapasitesini güçlendirmeyi amaçlıyor.

Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, anlaşmayı pazartesi günü İsrailli mevkidaşı Israel Katz ile birlikte imzalamak üzere Tel Aviv'e geldi.

Anlaşmanın uygulanması, imza tarihinden itibaren 35 ay sürecek. Proje kapsamında İsrail Savunma Bakanlığı ile İsrail ordusuna bağlı büyük savunma şirketleri ve Yunan şirketleri iş birliği yapacak. Yunan şirketleri, toplam proje bedelinin 700 milyon avroluk bölümünü oluşturan bazı İsrail silahlarının üretim ve imalat süreçlerini üstlenecek.

dfgthyj
Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias (AP) 

Şarku’l Avsat’ın Maariv gazetesinden aktardığı habere gör, iki ülke arasındaki müzakereler birkaç ay sürdü ancak Yunanistan'ın bu silahların kullanım sürecini tamamen kendisinin yönetmesi ve İsrail'in herhangi bir müdahalede bulunmaması yönündeki ısrarı nedeniyle anlaşmanın imzalanması birkaç kez ertelendi.

Yunanistan, İsrail'in başlıca askeri müşterilerinden biri. Atina, yıllar boyunca İsrail'den füze, bomba ve insansız hava araçları satın aldı. Ancak Tel Aviv, teknolojilerin düşman ülkelere ulaşmasını engelleyebilmek amacıyla silahların kullanımına yönelik denetim mekanizması oluşturmak istedi. Yunanistan ise bu talebi reddetti.

2030 Gündemi

Tel Aviv'deki askeri kaynaklar, Jerusalem Post gazetesine yaptıkları açıklamalarda, “Aşil Kalkanı” projesinin Yunanistan'ın “2030 Gündemi” başlıklı planının bir parçası olduğunu ve planın “Türkiye ve İran'dan gelebilecek olası tehditlere” karşı koymayı amaçladığını belirtti.

Bu nedenle Ankara'daki liderlerin İsrail'e yönelik saldırılarının dozunun yükseldiği ifade ediliyor. İsrail ise bu sürece büyük bir istekle yaklaşıyor. Zira ülke, savunma sanayisini hızla geliştirmeye ve kendisini “bölgesel bir süper güç” haline getirmeye çalışırken Akdeniz ülkeleriyle ilişkilerini de güçlendiriyor.

İsrail gazetesi, Yunanistan ile yapılan anlaşmayı “İsrail tarihindeki en büyük askeri ihracat anlaşması” olarak nitelendirdi. Bundan önceki en büyük silah anlaşması Almanya ile yapılmıştı. 2023'te imzalanan anlaşma, İsrail'in füze savunma sisteminin ilk kez yurt dışına satılmasını içeriyor ve 3,5 milyar dolar değerindeydi.

David's Sling

Yunanistan ile yapılan anlaşma, çok katmanlı ve entegre bir savunma ağı kurulmasını öngörüyor. Bu kapsamda ağır ve balistik füzeleri önlemek amacıyla “David's Sling” sistemleri, insansız hava araçlarına karşı kullanılmak üzere mobil SPYDER sistemleri ve uçaklarla füzelere karşı savunma amacıyla tasarlanan “Barak MX” sistemi Yunanistan'a satılacak.

Anlaşma ayrıca sistemlerin işletilmesi ve fırlatma operasyonlarının yönetilmesi amacıyla Yunanistan'da bir komuta ve kontrol merkezi kurulmasını da kapsıyor. Bu merkez, İsrail'de kullanılan sisteme benzer şekilde yapay zekâ yeteneklerinden yararlanacak.

ytju
“David’s Sling” hava savunma sistemi (Arşiv – Reuters)

Anlaşmanın ayrıntılarına göre İsrail'in Rafael, Elbit, Elta ve Spark savunma şirketleri ile İsrail Havacılık ve Uzay Sanayii (IAI), Yunanistan'a Heron 1 ve VIP Bat tipi savaş dronları, SAR tipi küçük uzay uyduları ve düşman insansız hava araçlarına karşı kullanılacak anti-drone sistemleri sağlayacak.

Anlaşma ayrıca üç adet Millennium C-390 nakliye uçağı, ABD yapımı Apache helikopterlerinde lazerle etkinleştirilen Hellfire füzeleri ve “yarı denizaltı” olarak tanımlanan 10 deniz aracının tedarikini içeriyor. Buna ek olarak İsrail şirketleri, çok sayıda deniz askeri aracının modernizasyonunu ve restorasyonunu gerçekleştirecek.

Gizli savaş

Maariv gazetesi, İsrail ve Yunanistan'ın Türkiye'nin bu anlaşmaya olumlu bakmadığının farkında olduğunu bildirdi. Gazeteye göre Ankara, anlaşmayı kendisine karşı Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail arasındaki askeri ittifakın güçlendirilmesinin bir parçası olarak görüyor.

Gazete ayrıca bunu, İsrail'in Türkiye'ye karşı ekonomik alanda yürüttüğü gizli savaşın bir parçası olarak değerlendiriyor. Bunun özellikle Yunanistan üzerinden Avrupa'ya doğalgaz taşıyacak boru hattı projesinde kendisini gösterdiği, söz konusu güzergâhın Türkiye'den geçen alternatif hatta karşı geliştirildiği belirtiliyor.

Bu nedenle Türkiye yönetimi yeniden İsrail'e yönelik siyasi saldırılara başladı ve İsrail'i, “provokasyonlar” yoluyla bölgenin istikrarını bozmak istemekle suçladı.

İki tarafın çılgınlığı

Tel Aviv'deki çok sayıda uzman, İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin askeri bir çatışmaya sürüklenmesi konusunda uyarıda bulundu. Haaretz gazetesi ise bunu “iki tarafın çılgınlığı” olarak nitelendirdi.

Sağ görüşlü Israel Hayom gazetesinde yazan Profesör Eyal Zisser, “Türkiye ve İsrail aralarındaki yüksek sesli düşmanlıktan kazanç sağlıyor. Bununla birlikte şimdiye kadar sözlerden eylemlere geçme konusunda temkinli davrandılar; çünkü bu, hem mantığa hem de çıkarlarına aykırı” ifadelerini kullandı.

Zisser, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak tırmandığımız yol kaçınılmaz bir çatışma yoludur. Bundan kaçınılacağını hayal etmek zor. Fakat umudumuz, birilerinin son anda bu süreci frenlemesi olmalı.”


Tahran: Hürmüz’ü yeniden açmak için acelemiz yok

26 Ağustos 2026 Çarşamba günü İran’ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Reuters)
26 Ağustos 2026 Çarşamba günü İran’ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Reuters)
TT

Tahran: Hürmüz’ü yeniden açmak için acelemiz yok

26 Ağustos 2026 Çarşamba günü İran’ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Reuters)
26 Ağustos 2026 Çarşamba günü İran’ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Reuters)

Tahran, Umman Sultanlığı ile gemilerin geçişine ilişkin düzenlemeler konusunda mutabakata varılmasına rağmen Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için acele etmediğini açıkladı. İran, seyrüseferin yeniden başlatılmasına ilişkin uygulama aşamasına geçilmesini ise önce ABD’nin, Tahran’ın deniz ulaşımının yeniden başlaması için temel bir şart olduğunu belirttiği yükümlülükleri yerine getirmesine bağladı.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, varılan mutabakatın “otomatik olarak uygulama aşamasına geçmeyeceğini” söyledi. Garibabadi, İran’ın üzerinde anlaşmaya varılan adımları, “karşı taraf, özellikle de ABD, yükümlülüklerini yerine getirdiğinde” uygulayacağını belirtti.

Garibabadi ayrıca, bazı gemilerin Tahran’la koordinasyon olmaksızın boğazdan geçtiğine ilişkin haberleri yalanladı. İranlı yetkili, güzergâhı kullanan herhangi bir geminin bunu “İran İslam Cumhuriyeti ile koordinasyon ve onun izniyle” yaptığını savundu.

İran’ın resmi Mehr Haber Ajansı, İran Silahlı Kuvvetlerinin 22 Ağustos’tan bu yana boğazdan izinsiz geçmeye çalıştığını belirttiği 30 gemiyi engellediğini bildirdi. Ajans, halen sınırlı bir deniz trafiğinin Tahran’ın onayladığı bir güzergâh üzerinden, “koordinasyon ve ücret ödenmesi” şartıyla gerçekleştirildiğini aktardı.

Mehr, savaştan önce yaklaşık 1.500 petrol tankeri ve 1.700 ticari geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini, ancak mevcut durumda deniz ve ticaret trafiğinde büyük bir düşüş yaşandığını belirtti.

Petrol rakamları üzerinden mücadele

Tahran ayrıca ABD güçlerinin Hürmüz Boğazı’ndaki mayınları temizlediği yönündeki iddiaları da reddetti. İran, Washington’ın buna ilişkin herhangi bir kanıt sunmadığını savunurken, boğazdan geçen petrol ihracatının hacmine ilişkin ABD tarafından açıklanan rakamlara da itiraz etti.

csdfrgthy
ABD Hava Kuvvetleri’ne ait KC-46 Pegasus uçağı, Orta Doğu üzerinde uçuş sırasında KC-135 Stratotanker uçağından havada yakıt ikmali yapıyor (ABD Hava Kuvvetleri)

Bağımsız bir kuruluş olan TankerTrackers.com’un pazar günü yayımladığı son tahmine göre, ABD’nin uyguladığı deniz ablukası hattından ayrılan ham petrol ihracatı son yedi tam gün içinde günlük ortalama 6,7 milyon varil olarak gerçekleşti.

Şirket, tahminlerinin Otomatik Tanımlama Sistemi (AIS) verileri ile her gün çekilen yüzlerce uydu görüntüsüne dayandığını belirtti. Verilere, AIS cihazlarını kapatan tankerlerin yanı sıra abluka hattından ayrıldıktan sonra cihazlarını yeniden çalıştıran tankerlerin de dahil edildiği kaydedildi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ise ABD güçlerinin son aylarda yaklaşık 750 milyon varil ham petrol taşıyan 1.500 ticari geminin geçişine yardımcı olduğunu söylemişti.

Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşen petrol akışına ilişkin rakamlar, Tahran ile Washington arasında yeni bir tartışmaya yol açtı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, iki hafta içinde Basra Körfezi’nden 130 milyon varil petrolün çıkarılmasına ABD’nin yardımcı olduğunu söylemişti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD hükümeti içindeki bazı çevreleri enerji piyasalarını etkilemek ve “kişisel çıkarlar” elde etmek amacıyla “saf” olarak nitelendirdiği medya kuruluşlarını kullanmakla suçladı.

Arakçi, Tahran’ın elindeki “istihbarat bilgilerinin”, “enerji piyasalarını manipüle etmek için büyük çabalar” yürütüldüğünü gösterdiğini söyledi. Ancak İranlı bakan, kamuoyuna açık herhangi bir kanıt sunmadı ve suçladığı ABD’li aktörlerin kim olduğunu belirtmedi.

sdfvgthy
İranlılar, başkent Tahran’da üzerinde ABD Başkanı Donald Trump’ın patlamaların ortasında tasvir edildiği ve “Büyük Zafer! Hürmüz Boğazı” yazısının yer aldığı bir reklam panosunun önünden motosikletleriyle geçiyor, 24 Ağustos 2026 Pazartesi (AP)

Arakçi, söz konusu çevrelerin Başkan Donald Trump’ı kaybedilen bir savaşın içinde boğulmuş halde tutmaya çalıştığını savundu. Ayrıca İsrail’le özdeşleşen tarafları, savaşın sonuçlarına ilişkin iyimser değerlendirmeler sunarak çatışmaların sürmesini teşvik etmekle suçladı.

İranlı bakan, sonunda “gerçek maliyeti Amerikan tüketicilerinin hissettiğini” söyledi.

Brent petrolünün varil fiyatı son günlerde 90 doların altında kaldı. Bu fiyat, savaş öncesindeki yaklaşık 70 dolarlık seviyenin üzerinde bulunurken, savaşın bazı aşamalarında petrol fiyatı 110 doların üzerine çıkmıştı.

Arakçi, savaşın devam etmesi halinde İran güçlerinin bölgedeki “herhangi bir Amerikan hedefini” vuracağını belirterek bunlar arasında üsler, tesisler ve askerlerin toplandığı noktaların bulunduğunu söyledi.

Tahran’ın daha önce bölge ülkelerine, İran’ın bir Amerikan saldırısına maruz kalması halinde ABD üslerinin misilleme hedefleri arasında yer alacağını bildirdiğini belirten Arakçi, İran’ın füze kapasitesinin savaş sırasında etkinliğini kanıtladığını savundu.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da tartışmaya dahil olarak Bessent’i abluka koşullarında Basra Körfezi’nden geçen petrol miktarına ilişkin yalan söylemekle suçladı. Kalibaf, Bessent’in paylaşımına “Yalancı, yalancı” şeklinde alaycı bir ifadeyle karşılık verdi.

Kalibaf ayrıca Moody’s Analytics tarafından yapılan ve savaşın maliyetini 130 milyar doların üzerinde gösteren bir tahmine işaret etti. Kuruluş, savaşın maliyetini haziran ortası itibarıyla yaklaşık 130 milyar dolar olarak hesaplamıştı.

Kalibaf ayrıca, ticaret şirketi Jane Street’in vadeli işlem sözleşmelerinin bir döneminde petrol fiyatlarının düşeceğine yönelik yaptığı bir bahiste 130 milyon dolardan fazla kaybettiğini öne sürdü. Ancak bu rakama ilişkin herhangi bir kaynak göstermedi.

Abluka ithalat üzerinde baskı oluşturuyor

İranlı yetkililer, deniz ablukasının ithalat üzerindeki etkisini kabul etti.

İran Meclisi Ekonomi Komisyonu üyesi Cafer Kadiri, ülkenin toplam 210 milyon tonluk ithalatının yüzde 83’ünün güneydeki deniz sınırları üzerinden gerçekleştirildiğini ve ABD ablukasının bu güzergâhta sorunlara yol açtığını söyledi.

Kadiri, İran’ın günlük 15 ila 20 milyon litre arasında benzin açığıyla karşı karşıya olduğunu, bir litre benzinin ithalatının hükümete yaklaşık 1 dolara mal olduğunu belirtti.

Kadiri, benzinin herhangi bir kısıtlama olmaksızın tedarik edilmeye devam edilmesinin ve bunun bir bölümünün kaçakçılığa gitmesinin “mantıklı olmadığını” söyledi. İranlı milletvekili, dengeyi sağlamak amacıyla hükümetin yakıt kotalarını düşürmeyi veya fiyatları değiştirmeyi değerlendirmesi çağrısında bulundu.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da cuma günü devlet televizyonunda yayımlanan bir röportajda ülkesinin “savaş halinde” olduğunu söyledi. Pezeşkiyan, ithalat güzergâhlarının kapatılmasının benzin de dahil olmak üzere bazı ürünlerin tedarikinde zorluklara yol açtığını belirtti.

CFGTHY
28 Ağustos 2026 Cuma günü Umman Sultanlığı’ndaki Musandam’dan görülen Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler (Reuters).

Pezeşkiyan, devlet gelirlerinin düştüğünü ve petrol ile doğal gaz tesislerinin hedef alınmasının üretimde gerilemeye yol açtığını ifade etti. İran Cumhurbaşkanı, ithalat yollarının yeniden açılması halinde dahi dışarıdan yakıt tedarik edilebilmesi için mali kaynaklara ihtiyaç duyulacağını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre Pezeşkiyan,  ABD yaptırımları ve deniz ablukası nedeniyle İran’ın ihracat ve ithalatının yaklaşık yüzde 35 oranında gerilediğini belirtti.

Buna karşılık Devrim Muhafızları’na yakın Fars Haber Ajansı pazar günü, Petrol Bakanlığından elde ettiğini belirttiği verilere dayanarak İran’ın hâlâ satışa yetecek miktarda petrol rezervine sahip olduğunu bildirdi.

Ajans, petrol gelirlerinin yılın ilk dört ayında bütçede öngörülen hedefin yüzde 99’una ulaştığını ve Petrol Bakanlığının petrol satışlarından elde edilen döviz gelirlerinden 7,5 milyar doları Merkez Bankasına aktardığını belirtti.

Washington’ın adımları bekleniyor

Tahran ve Maskat, geçen hafta Hürmüz Boğazı’nda gemilerin geçişine ilişkin yeni düzenlemeler konusunda müzakerelerde ilerleme kaydedildiğini açıklamıştı.

Pezeşkiyan cuma günü yaptığı açıklamada, görüşmeler sonucunda Devrim Muhafızları, İran Silahlı Kuvvetleri ve İran müzakere ekibi tarafından hazırlanan bir yol haritasına ulaşıldığını ve bunun İran liderine sunularak onayının alındığını söyledi.

Pezeşkiyan’ın anlatımına göre Umman başlangıçta düzenlemeleri kabul etti, ancak daha sonra bazı çekincelerini dile getirdi. Taraflar, bunun ardından koordineli yol haritası doğrultusunda güzergâhın yeniden açılması konusunda mutabakata vardı.

Pezeşkiyan, uygulamanın ABD’nin ablukayı ve yaptırımları kaldırmasına, petrol ve petrokimya ihracatıyla bağlantılı İran fonlarını serbest bırakmasına, yatırımların yeniden başlamasına ve Lübnan’daki savaşa ilişkin bazı yükümlülüklerin yerine getirilmesine bağlandığını belirtti.

Buna karşılık İran’ın, “rejimin kararları ve politikaları doğrultusunda” Hürmüz Boğazı’nı yeniden açacağını söyledi.

Daha önce İran Genelkurmay Başkanlığına bağlı Defa Press Haber Ajansı, Tahran ve Maskat’ın ticari gemiler için geçici bir koridor oluşturulmasını görüştüğünü bildirmişti. Buna göre koridor, birbirine zıt yönde hareket edecek iki güzergâhtan oluşacak, bu güzergâhlar arasında yaklaşık iki deniz mili mesafe bulunacak ve toplam genişlik yaklaşık yedi deniz mili olacaktı.

Ajans, Umman Denizi’nden Basra Körfezi’ne giriş güzergâhının tamamen İran karasularından geçeceğini, çıkış güzergâhının bir bölümünün de İran sularında bulunacağını aktardı.

Geçici düzenlemelerin, kalıcı bir sistem konusunda 30 ila 60 gün sürmesi beklenen müzakerelerin önünü açabileceği belirtildi.

Pezeşkiyan, mevcut düzenlemeleri daha önce kısa süre içinde çöken İslamabad Mutabakatı ile ilişkilendirmişti.

İran Cumhurbaşkanı, mutabakattan önceki anlaşmayı Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin 13 üyesinden 12’sinin desteklediğini ve mutabakatın çökmesinden önce uygulamasının başladığını söyledi. Buna göre abluka ve yaptırımların hafifletilmesi için adımlar atılmış, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması da görüşülmeye başlanmıştı.

Pezeşkiyan, Washington’ın İran petrolünün satışına izin verdiği mutabakatın yürürlükte olduğu dönemde İran’ın yaklaşık 90 milyon varil petrol sattığını da belirtti.

İran’ın aynı dönemde 300 milyar dolara kadar ulaşabilecek yabancı yatırımlara yönelik planlar hazırladığını da sözlerine ekledi.


Tahran’da savaş alarmı: İran yönetimi ABD’ye meydan okurken içeride muhalefeti hedef alıyor

Cuma günü Tahran Büyük Musallası dışında, İran’ın dini lideri Ali Hamaney için düzenlenen veda töreni sırasında görev yapan Besic güçlerinden iki kişi (Reuters)
Cuma günü Tahran Büyük Musallası dışında, İran’ın dini lideri Ali Hamaney için düzenlenen veda töreni sırasında görev yapan Besic güçlerinden iki kişi (Reuters)
TT

Tahran’da savaş alarmı: İran yönetimi ABD’ye meydan okurken içeride muhalefeti hedef alıyor

Cuma günü Tahran Büyük Musallası dışında, İran’ın dini lideri Ali Hamaney için düzenlenen veda töreni sırasında görev yapan Besic güçlerinden iki kişi (Reuters)
Cuma günü Tahran Büyük Musallası dışında, İran’ın dini lideri Ali Hamaney için düzenlenen veda töreni sırasında görev yapan Besic güçlerinden iki kişi (Reuters)

Savaşın başlamasının üzerinden 6 ay geçerken İran yönetimi, uzun yıllardır iktidar sisteminin içinde yer alan üst düzey generaller ve din adamlarından oluşan sert bir çekirdek etrafında yeniden şekillendi. Bu isimler, ABD ile uzun sürebilecek bir karşılaşmaya hazır olduklarını ortaya koyarken, ülke içinde herhangi bir huzursuzluğun yaşanmasını engelleme konusunda kararlı görünüyor.

Bu tablo, ABD Başkanı Donald Trump’ın başlangıçta İran’daki yönetim kurumunu devirmeye yönelik umutlarından ve daha sonra “rejim değişikliğinin”, uzlaşmaya daha yatkın yetkilileri ön plana çıkardığı yönündeki iddialarından oldukça uzak. Şarku’l Avsat’ın  Associated Press’ten aktardığı analize göre İran’ın yeni liderleri, ülkelerinin müzakereler yürütürken iki kez saldırıya uğramasının ardından Trump ile bir anlaşmaya varılabileceğine pek güvenmiyor. ABD’nin önleme füzeleri stoklarını yeniden doldurmasının ardından yeni bir saldırıya hazırlıklı oldukları da değerlendiriliyor.

İranlı liderler aynı zamanda savaşı tırmandırmakla tehdit ediyor. Bu durum, devam eden ABD kuşatmasının ve Trump’ın yeni yaptırımlar uygulama planlarının, giderek daha fazla kötüleşen İran ekonomisini boğma tehdidi oluşturduğu bir döneme denk geliyor.

xfrgt
Devrim Muhafızları komutanlarından Ahmed Vahidi (fotoğrafta sağ ortada), geçen 5 Temmuz’da Tahran Musallası’nda eski İran dini lideri Ali Hamaney’in cenaze törenine katılırken (AP)

İran’ın yeni Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, geçen hafta sonu yaptığı açıklamada, “Eğer (Trump) bir şey yapmak isterse, biz de sarsıcı bir şekilde karşılık veririz” dedi. Rızai, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Ekonomik savaş devam ederse Körfez’den bir damla petrol bile ihraç edilmeyecek” ifadelerini kullandı.

İçeride teyakkuz

Rızai’nin atanması, İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in kısa süre önce yayımladığı ve İran’ın yeni üst düzey yönetimini, aralarında kilit askeri makamların da bulunduğu şekilde resmen belirleyen bir dizi kararname kapsamında gerçekleşti. Hamaney’in babası ve rejimin çok sayıda üst düzey yetkilisi, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail tarafından başlatılan bombardıman sırasında öldürülmüştü.

En dikkat çekici atamalardan biri, ülke genelinde ocak ayında düzenlenen ve binlerce kişinin öldürüldüğü protestoların bastırılmasında kilit rol oynayan Devrim Muhafızları’nın seferberlik gücü Besic’in yeni komutanının belirlenmesi oldu.

Bu görev, 2009 yılında protestolara yönelik ilk büyük baskı operasyonlarından birini yöneten, radikal din adamı ve deneyimli istihbarat yetkilisi Hüseyin Taib’e verildi.

Taib’in atanması, ekonomik koşullara yönelik hoşnutsuzluğun artmasıyla birlikte yönetimin yeni bir toplumsal huzursuzluğu önleme konusunda kararlı olduğuna işaret ediyor.

56 yaşındaki Hamaney, babası Ali Hamaney’in öldürüldüğü İsrail saldırılarından bu yana kamuoyu önüne çıkmadı; herhangi bir görüntülü veya sesli kayıt da yayımlanmadı. Ali Hamaney, yaklaşık 37 yıl boyunca İran’ın dini liderliğini yürütmüştü.

Hamaney’in oğlunun söz konusu saldırılarda yaralandığına inanılıyor. Kamuoyu önündeki yokluğu, İsrail’in muhtemel hedeflerinden biri olması nedeniyle etrafındaki güvenlik önlemlerinin boyutunu veya yaralarının ciddiyetini yansıtıyor olabilir.

Dini lider kendisini sertlik yanlısı müttefiklerle çevreliyor

Hamaney, 11 ve 12 Ağustos’ta açıklanan atamalarla birlikte kendisini Rızai ve Taib’in de aralarında bulunduğu eski kişisel müttefikleriyle çevreledi.

Bahreyn’deki Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün Orta Doğu ofisinde görev yapan analist Sasha Broachman, söz konusu isimlerin “geçtiğimiz on yıllar boyunca birlikte görev yapmış, daha yaşlı üst düzey subaylardan oluşan bir grup” olduğunu söyledi.

71 yaşındaki Rızai, Devrim Muhafızları’nı kuruluş yıllarında ve 1980-1988 arasındaki İran-Irak Savaşı boyunca yönetti ve 1997’ye kadar örgütün başında kaldı. Ayrıca 2009’dan itibaren radikal muhafazakâr bir aday olarak birkaç kez cumhurbaşkanlığına aday oldu.

68 yaşındaki Tuğgeneral Ahmed Vahidi ise selefinin Ali Hamaney’le birlikte öldürülmesinin ardından vekâleten yürüttüğü Devrim Muhafızları Komutanlığı görevine asaleten getirildi.

htnjyukı
Pezeşkiyan, 3 Temmuz 2026’da Tahran’da Ali Hamaney için düzenlenen veda töreni sırasında Rızai’nin yanında (Reuters)

Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutan Vekili Tümgeneral Ali Azmai ile Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Ali Abdullahi de mevcut görevlerinde asaleten görevlendirildi.

Rızai’nin uzun yıllar Vahidi’nin komutanlığını yaptığını belirten Broachman, atamalarda önceliğin birlik ve bütünlüğün güvence altına alınmasına verilmiş göründüğünü söyledi. Broachman, “Bu, iç bütünlükle ilgili görünüyor. Sert çekirdekten isimler iç çevreye dahil ediliyor” dedi.

İtidal çağrıları

Küresel ticaret istihbaratı şirketi Kpler’in kıdemli petrol analisti Homayoun Falakshahi, Rızai ve Vahidi’nin atanmasının “daha sert bir tutumla bağlantılı yetkililerin etkisinin arttığını” gösterdiğini yazdı.

Bununla birlikte, gerilimin tırmanması kaçınılmaz değil. Falakshahi’ye göre İran, “durumunu daha da kötüleştirecek bir misillemeye yol açmadan caydırıcılığını yeniden tesis edecek ölçüde gerilimi tırmandırmakta” zorlanabilir.

Haziran ayında varılan ateşkes anlaşması, karşılıklı saldırılar sürerken kısa sürede çöktü. Anlaşmaya göre İran, dondurulmuş varlıklarından milyarlarca doların serbest bırakılmasını ve Hürmüz Boğazı üzerinde resmi yetki verilmesini talep etmişti.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, müzakere yoluyla çözüm çağrısını sürdüren en önde gelen seslerden biri. Müttefikleri, savaş devam ederken ekonomisi zorlanan İran’ın elindeki kozları olduğundan fazla değerlendirme riski taşıdığını belirtiyor.

Pezeşkiyan geçen hafta, “Savaşı sona erdirmek daha iyi olacaktır. Çünkü bugün güce ve onura sahibiz, tüm dünya zaferimizi kabul etti ve ABD’den nefret ediliyor” dedi.

Pezeşkiyan ayrıca, radikal muhafazakârların gereğinden fazla taviz verdiği yönündeki suçlamalarına karşı haziranda varılan ateşkes anlaşmasını savundu.

Her türlü müzakereyi reddeden aşırı sertlik yanlılarının aksine Rızai, ABD’nin geri adım atması halinde bir anlaşmaya varılabileceği ihtimaline kapıyı açık bıraktı.

Rızai, pazartesi günü Pakistanlı arabulucu General Asım Münir’e yaptığı açıklamada, ABD’nin yaklaşımını değiştirmesi ve ateşkes anlaşmasının şartlarının uygulanması konusunda somut adım atması gerektiğini söyledi.

Tahran merkezli siyasi analist Ahmed Zeydabadi ise ülkenin gelecekte izleyeceği yol konusunda “ciddi görüş ayrılıkları” bulunduğunu belirtti. Zeydabadi, Pezeşkiyan’a yakın Hem-Mihan gazetesinde kaleme aldığı yazıda, radikal muhafazakârların ABD ile ilişkilerin normalleşmesine karşı çıktığını, çünkü varlıklarını çatışma ve düşmanlığın sürmesine borçlu olduklarını ifade etti.

Huzursuzluk endişesi

Şu ana kadar yeni protestoların patlak verdiğine dair herhangi bir işaret görülmedi. Ancak İranlıların temel ihtiyaç maddelerinin artan maliyetlerini karşılamakta yaşadığı zorluklar giderek büyüyor.

Broachman, Taib’in Besic’in başına getirilmesinin yönetimin olası toplumsal huzursuzluğu “daha ortaya çıkmadan önce” önlemeye çalıştığını gösterdiğini söyledi. Broachman, “Baskıyı uygulayacak gücün başına istihbarat geçmişine sahip birinin getirilmesi mantıklı” dedi.

63 yaşındaki din adamı Taib, Besic’in 2009 yılında radikal muhafazakâr Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın yeniden seçilmesine karşı ülke genelinde düzenlenen geniş çaplı protestoların bastırılmasında kilit rol oynadığı dönemde örgütün başındaydı. O dönemde onlarca kişi öldürülmüştü.

Taib kısa süre sonra Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatı’nın başına getirildi. İsrail’in casusluk operasyonlarında elde ettiği başarıların ardından gerçekleştirildiği belirtilen değişiklikler kapsamında 2022’de görevden alınana kadar yaklaşık 13 yıl boyunca teşkilatı yönetti.

cvfgthy
İranlı bir kadın, geçen 29 Temmuz’da Tahran’daki Azadi Caddesi’nde dini lider Ali Hamaney’in fotoğrafının yer aldığı bir duvar resminin önünden geçerken (AP)

Besic, ülke genelinde bir gönüllüler ağı işletiyor. Örgütün sokaklarda, devlet kurumlarında ve kültür merkezlerinde varlığı bulunuyor ve İran’daki iktidardaki dini sisteme bağlılığı ve ideolojik sadakati güvence altına almaya çalışıyor.

Hamaney, Taib’i Besic’in başına getiren kararnamede, örgütün İran toplumundaki varlığını güçlendirmesini, yeni teknolojilerden yararlanmasını ve Siyonist-Amerikan emperyalizmine karşı Besic’i dünya genelinde tanıtmasını emretti. Bu ifade, gücün İran’ın yurt dışındaki müttefik gruplarıyla ilişkiler kurmaya başlayabileceği ihtimaline işaret ediyor.

Besic, savaş sırasında da sahadaki varlığını güçlendirdi. Radikal muhafazakârlar, destek toplamak ve olası muhalifleri sindirmek amacıyla Tahran ve diğer kentlerde gece mitingleri düzenledi.

Taib’in Besic’in rolünü tam olarak nasıl güçlendireceği henüz netlik kazanmış değil. Ancak son konuşmalarından birindeki ifadeleri, toplum üzerindeki kontrolün artırılabileceğine işaret etti.

Taib, ABD’nin ekonomi üzerindeki baskısının İran içinde bölünmeler yaratmayı hedeflediği uyarısında bulunarak, “Cami mahallenin merkezi haline gelirse millet birliğini korur ve bu, herhangi bir füzeden daha büyük bir caydırıcılık olur” dedi.