Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İran'la yaşanan çatışma Cumhuriyetçiler için seçimlerde bir yük haline mi gelecek?

Trump, 8 Temmuz'da Joint Base Andrews'e dönüş yolunda yeni Air Force One uçağında gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
Trump, 8 Temmuz'da Joint Base Andrews'e dönüş yolunda yeni Air Force One uçağında gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
TT

İran'la yaşanan çatışma Cumhuriyetçiler için seçimlerde bir yük haline mi gelecek?

Trump, 8 Temmuz'da Joint Base Andrews'e dönüş yolunda yeni Air Force One uçağında gazetecilere açıklama yaptı (AFP)
Trump, 8 Temmuz'da Joint Base Andrews'e dönüş yolunda yeni Air Force One uçağında gazetecilere açıklama yaptı (AFP)

Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde yarışacak Cumhuriyetçi adaylar, Başkan Donald Trump'ın kaçınma sözü verdiği İran savaşının parti açısından en büyük siyasi sınavlardan birine dönüşmesinden endişe duyuyor.

Karşılıklı saldırıların yeniden başlaması ve onlarca hedefin vurulmasının ardından Cumhuriyetçi çevrelerde, seçim vaatleri arasında yer almayan bir savaşı savunmak zorunda kalabilecekleri yönündeki kaygılar artıyor. Kamuoyu araştırmaları da seçmenlerin dış politikadan ziyade enflasyon ve hayat pahalılığına öncelik verdiğini gösteriyor.

Trump'ın İran'a yönelik askeri operasyonların geleceğine ilişkin çelişkili açıklamaları da endişeleri artırdı. ABD'nin geniş kapsamlı askeri operasyonlara yeniden dönüp dönmeyeceği sorusuna Trump, "Bilmiyorum. Onlar (İranlılar) gerçekten anlaşma yapmak istiyor. Ama buna layık olup olmadıklarını ve anlaşmaya uyup uymayacaklarını bilmiyorum. Sorun da bu" cevabını verdi.

Kapsamlı bir askeri çatışmaya dönülüp dönülmeyeceği sorulduğunda ise Trump, "Bilmiyorum. Çok hızlı kazanacağız... Kazanmanın birçok yolu var" dedi. İran'ın herhangi bir saldırısına ABD'nin "20 kat daha güçlü" karşılık vereceğini belirten Trump, dün akşam Ankara'daki NATO Zirvesi kapsamında yaptığı açıklamada, "Bir günde İran'daki bütün köprüleri yok edebiliriz. Buna karşı hiçbir şey yapamazlar... Gerekirse bunu yaparız. Tuzdan arındırma tesisleri var, gerekirse onları da yok ederiz. Belki de Hark Adası'nın kontrolünü ele geçiririz" ifadelerini kullandı.

Axios gazetesinin üst düzey yönetim yetkililerine dayandırdığı habere göre, ABD'nin askeri operasyonlarının birkaç gün, hatta haftalar sürebileceği değerlendiriliyor. Bu süreçte Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiği yeniden büyük ölçüde dururken, İran'ın baş müzakerecisi boğazın yalnızca Tahran'ın talimatıyla yeniden açılacağını söyledi.

Çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ABD'de dizel vadeli işlemleri son dört yılın en hızlı yükselişini kaydetti. Bu durum, kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Trump üzerindeki siyasi baskıyı artırdı.

Karmaşık siyasi denklem

Beyaz Saray, İran'a yönelik ABD saldırılarının başarılı olduğunu ve Washington'ın caydırıcılığını güçlendirdiğini savunurken, İran'ın ABD üslerine saldırması veya uluslararası deniz ulaşımını engellemesi halinde daha sert karşılık verileceğini kabul ediyor.

ABD Merkez Komutanlığı tarafından yayınlanan ve 9 Temmuz'da İran'a yönelik saldırıları gösteren videodan, (AFP)ABD Merkez Komutanlığı tarafından yayınlanan ve 9 Temmuz'da İran'a yönelik saldırıları gösteren videodan, (AFP)

Bu durum, başlangıçta planlanmayan ancak kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların çoğunluğunun karşı çıktığı bir savaşa kademeli olarak sürüklenme riskini artırıyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Olivia Wells, Şarku'l Avsat’ın sorularına e-postayla verdiği yanıtta, "Başkan Trump bu kararları değişken kamuoyu yoklamalarına göre değil, Amerikan halkının yüksek çıkarlarına göre alıyor" diyerek İran'a yönelik saldırıları savundu.

Beyaz Saray, saldırıların askeri hedeflerine ulaştığını vurgulasa da operasyonların sürmesi ve krizin nasıl sona ereceğine ilişkin net bir perspektif bulunmaması Trump yönetimini zor bir siyasi denklemle karşı karşıya bırakıyor.

Yönetim, bir yandan İran'ı caydırabilecek güçlü lider imajını korumaya çalışırken, diğer yandan kamuoyu desteğini azaltabilecek uzun süreli bir savaşa sürüklenmekten kaçınmaya çalışıyor. Böyle bir senaryo, Trump'ın siyasi söyleminin önemli bölümünü üzerine kurduğu uzun dış savaşlara karşı duruşuyla da çelişiyor.

Cumhuriyetçilerin kaygıları

Cumhuriyetçi Parti içinde tartışmalar, askeri operasyonların başarısından çok siyasi maliyetine odaklanıyor. Çatışmalar uzadıkça bunun yıpratma savaşına dönüşebileceği, Trump'ın seçmen tabanındaki desteğini azaltabileceği ve Cumhuriyetçi adayları seçim kampanyalarında savunma pozisyonuna itebileceği değerlendiriliyor.

Parti içinde ayrıca Demokratların ekonomik kötüleşmeden Trump ve Cumhuriyetçileri sorumlu tutarak, bunu seçim kampanyalarında kullanabileceği endişesi dile getiriliyor.

Washington Post, askeri çatışmanın genişlemesinin ABD yönetimini kamuoyunda geniş destek görmeyen bir savaşa sürükleyebileceğini, bunun da ara seçimlere aylar kala Cumhuriyetçi Parti içinde kaygıları artırdığını yazdı.

Cumhuriyetçilerin büyük bölümü İran'a yönelik sınırlı askeri operasyonlara karşı çıkmasa da uzun süreli bir çatışmaya sürüklenilmesine mesafeli yaklaşıyor.

Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Ryan Mackenzie, partinin "sonu gelmeyen bir savaşa sürüklenmemek konusunda son derece dikkatli olması gerektiğini" söyledi. Bu açıklama, özellikle ekonomi ve göç yerine savaşın seçimlerin temel gündemi haline gelmesinden çekinen kritik seçim bölgelerindeki Cumhuriyetçilerin kaygılarını yansıtıyor.

Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Thomas Massie ise Kongre onayı olmadan İran'a yönelik askeri operasyonların genişletilmesini sınırlamayı amaçlayan bir girişime öncülük ediyor. Massie, yeni bir savaşa girmenin "Önce Amerika" anlayışıyla bağdaşmadığını belirterek, X hesabından yaptığı paylaşımda "ABD savaşı genişletmek yerine sona erdirmeye çalışmalıdır" ifadelerini kullandı.

Eski Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Marjorie Taylor Greene de savaşın sürmesinin ara seçimlerde Cumhuriyetçilere kaybettirebileceği uyarısında bulundu. Greene, X platformundaki paylaşımlarında Trump'ın "dış savaşlara girmeme ve rejim değiştirme girişimlerinden kaçınma vaatlerinden vazgeçmiş gibi görünmesi halinde seçmen tabanının bir bölümünü kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu" savundu.

Temsilciler Meclisi Çoğunluk Lideri Steve Scalise (solda) ile Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, 30 Haziran'da Kongre Binası'nda (Capitol) görüntülendi, (AP)Temsilciler Meclisi Çoğunluk Lideri Steve Scalise (solda) ile Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, 30 Haziran'da Kongre Binası'nda (Capitol) görüntülendi, (AP)

Bu açıklamalar, parti içinde sınırlı askeri müdahaleyi destekleyenlerle daha fazla gerilimin Trump'ı yeniden Beyaz Saray'a taşıyan siyasi mesajı zayıflatacağından endişe edenler arasındaki görüş ayrılığını ortaya koyuyor.

Hürmüz Boğazı'ndaki olası aksaklıkların petrol fiyatlarını yükseltmesi, ABD'de akaryakıt fiyatlarının artmasına, enflasyon baskısının güçlenmesine, ulaşım ve temel tüketim maliyetlerinin yükselmesine ve ABD Merkez Bankası'nın (FED) olası faiz indirimlerini geciktirmesine yol açabilir.

Demokratlar harekete geçti

Demokratlar da bu dosyayı seçim kampanyalarında kullanmaya başladı. Parti, Trump yönetimini net bir strateji olmadan askeri maceraya girişmekle suçlarken, gerilimin sürmesinin Amerikalılara yeni ekonomik yükler getireceğini savunuyor.

Senato Dış İlişkiler Komitesi'nin kıdemli Demokrat üyesi New Hampshire Senatörü Jeanne Shaheen, İran'la yaşanan askeri gelişmeleri "tehlikeli bir tırmanış" olarak nitelendirerek, bunun "Başkan'ın bir planı, savaşın nasıl biteceğine dair vizyonu ve kalıcı bir anlaşma sağlama kapasitesi olmadan bu savaşa girdiğinin açık kanıtı" olduğunu söyledi.

Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Dan Goldman ise savaşın sürmesinin hava yolu ulaşımı ve enerji maliyetlerini artırdığını belirterek, yönetimin hayat pahalılığını düşürme vaatlerini yerine getirmediğini ve ABD'yi ekonomiye doğrudan yansıyacak bir çatışmanın içine soktuğunu ifade etti.

Demokratlar, bu gelişmelerin kendilerine seçim kampanyalarını yalnızca Trump'ın ekonomi politikalarını eleştirmekle sınırlamayıp, aynı zamanda onu halk desteği bulunmayan bir dış çatışmaya ABD'yi sürüklemekle suçlama fırsatı verdiğini değerlendiriyor.


DMO’nun deniz görevleri hakkında ne biliyoruz?

Deniz tatbikatı sırasında DMO’ya ait hızlı tekneler (Tesnim)
Deniz tatbikatı sırasında DMO’ya ait hızlı tekneler (Tesnim)
TT

DMO’nun deniz görevleri hakkında ne biliyoruz?

Deniz tatbikatı sırasında DMO’ya ait hızlı tekneler (Tesnim)
Deniz tatbikatı sırasında DMO’ya ait hızlı tekneler (Tesnim)

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) deniz gücü, İran'ın düzenli ordusuyla paralel bir yapı olarak faaliyet gösterse de geleneksel deniz kuvvetlerinden farklı bir işlev üstlenmektedir. Örgüt, enerji ticaretinin adalar, yabancı üsler ve uluslararası deniz yollarıyla iç içe geçtiği Arap Körfezi ve Hürmüz Boğazı'nın dar ve hassas sularına yönelik tasarlanmış bir doktrin üzerine inşa edildi.

Bu ortamda güç, geniş sularda yaygın konuşlanma hedefleyen büyük filo modeline değil, kıyıya yakın konuşlanmaya, hızlı botlara, füzelere ve engelleme birimlerine dayanıyor.

Resmi düzeyde ise İran Genelkurmay Başkanlığı, ordu ile DMO’nun görevleri arasında ‘paralellik’ bulunmadığını öne sürerek durumu tehditlerin niteliğinin dayattığı bir görev dağılımı olarak sunuyor.

Bununla birlikte konuşlanma haritası aynı askeri yapı içinde iki ayrı donanmanın varlığını gözler önüne seriyor. Orduya bağlı donanma Umman Denizi, Hazar Denizi ve uzak görevleri üstlenirken DMO’ya bağlı deniz gücü ABD ve müttefikleriyle en hassas sürtüşme noktaları olan Arap Körfezi ve Hürmüz Boğazı'nda mevzilenmiş durumda.

dfvgthyj
İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta düzenlediği hava saldırılarının ardından İran'ın Kanark Deniz Üssü'nde görülen ve yanmakta olan bir fırkateyn (Reuters)

Bu güç, DMO’ya bağlı küçük deniz birimlerinin bataklıklar, nehir geçitleri ve kıyı ortamlarında faaliyet gösterdiği yılların ardından resmi olarak 1985 yılında İran-Irak Savaşı'nın ortasında kuruldu. Savaşın sona ermesiyle birlikte kademeli olarak DMO bünyesinde bağımsız bir deniz koluna dönüştü. Yapısı sürat botlarına, kıyı-deniz füzelerine, komando birimlerine ve sahil savunmasına dayanıyor ve geleneksel donanmalarla kıyaslandığında büyük savaş gemilerine nispeten daha az yer veriyordu.

DMO’nun deniz gücünün konumu 1999 yılından itibaren güçlendi. Yaklaşık bin 200 kilometre deniz sınırını kapsayan bir alan içinde Arap Körfezi ve Hürmüz Boğazı'ndaki İran sularının güvenliğini sağlama görevi üstlendi. Bu görevlendirme, savaş içinde doğan gücü İran'ın en hassas deniz kozlarından birini elinde tutan bir teşkilata dönüştürdü: Küresel petrol ve doğalgaz ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği bu boğaz, dünya enerji piyasaları için kritik bir stratejik öneme sahip.

Beş deniz bölgesi

DMO, Arap Körfezi'ndeki operasyon sahasını beş bölgeye ayırdı. Birinci Bölge Hürmüz Boğazı'na en yakın deniz bölgesi olan Bender Abbas'ta bulunuyor ve ‘Sahibu'z-Zaman’ adıyla biliniyor. Bu bölgenin görevi boğaz içindeki savunma ve taarruz operasyonlarına odaklanıyor.

İkinci Bölge Buşehir'de bulunuyor ve ‘Nuh Nebi’ adını taşıyor. Temel görevi Hark Adası'nı korumak ve İran petrol ihracatının sürekliliğini güvence altına almak.

Üçüncü Bölge Ma'şur Limanı'nda bulunuyor ve Arap nüfusun çoğunlukta olduğu Ahvaz ilinin kıyı suları olan Ma'şur'dan Şattularab'a kadar Arap Körfezi'nin kuzeyini kapsıyor. Irak'ın Fav bölgesine komşu el-Kasaba şehrindeki Erundkunar üssü bu bölgeye bağlı en önemli üsler arasında yer alıyor.

Dördüncü Bölge Aseluye’de bulunuyor ve Kiş Adası'ndan Ras Mataf'a kadar yaklaşık 350 kilometre uzunluğundaki kıyı şeridini kapsıyor. Bu bölgenin önemi, İran ekonomisinin temel direklerinden biri olan ve jeolojik açıdan Katar'ın kuzey sahasıyla ortaklık içinde bulunan Güney Pars Doğalgaz Sahası’na olan yakınlığından kaynaklanıyor.

dvfgbhyjuk
DMO’ya bağlı deniz piyadeleri, Hürmüz Boğazı'ndan geçmeye çalışan bir gemiye baskın düzenlerken (AFP)

Beşinci Bölge ise merkezi Bender Lengeh'te olmak üzere Birinci Bölge'nin faaliyet alanından bir kısım ayrılarak 2012 yılında kuruldu. Ebu Musa, Büyük Tunb ve Küçük Tunb adaları ile Siri Adası'nı kapsayan bu bölgenin faaliyet alanı Keşm Adası'nın ucundan Kiş Adası'nın batısına uzanıyor. Bu bölünmenin amacı Birinci Bölge'nin görevlerini Hürmüz Boğazı'na odaklamak ve adalar için bağımsız bir faaliyet alanı oluşturmaktı.

Bu bölgelerin her birinde hız botlarının yanı sıra kıyı-deniz füze birlikleri, bağımsız hava savunma grupları, özel kuvvetler, komando ve deniz piyade birlikleri konuşlanıyor. Bu yapı, daha büyük bir düşmanı şaşkınlığa uğratmayı hedefleyen asimetrik, yoğun ve kıyıya yakın savaşa dayalı bir denizcilik doktrinini yansıtıyor.

Sürat botları bu doktrinin omurgasını oluşturuyor. Engelleme, manevra, gemilere yaklaşma ve vur-kaç operasyonlarında kullanılıyor. Bu botlar kıyı füzeleri, insansız hava araçları (İHA), mayınlar ve elektronik harp unsurlarını kapsayan çok katmanlı bir tehdit sisteminin parçası olarak sahaya sürülüyor.

DMO’nun deniz gücü ayrıca daha büyük platformlar ile helikopter, İHA kapasitesi ve Hordad-15 ile Tabas hava sistemleri gibi gibi denizden fırlatmalı hava savunma sistemleri de geliştirdi. Tahran bu platformları DMO’nun deniz gücünü yakın sulardaki konuşlanmanın ötesine taşıma yolundaki adımlar olarak sunuyor.

Ağırlık merkezine darbe

İran donanması son savaşta gemi, üs ve deniz askeri üretim tesislerini hedef alan kapsamlı bir saldırıya maruz kaldı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), yürüttüğü harekâtın füze ve İHA üretim tesislerinin, deniz kapasitelerinin ve tersanelerin üçte ikisinden fazlasını hasar gördürdüğünü ya da yok ettiğini açıkladı; bu durum söz konusu çatışmanın Tahran'ın deniz ulaşımını tehdit etmek için bel bağladığı altyapıyı hedef aldığına işaret ediyor.

dfvgthyju
DMO’ya ait bir savaş botu, geçtiğimiz aralık ayında ülkenin güneyindeki Hürmüz Boğazı'nda düzenlenen askeri tatbikat sırasında (arşiv - EPA)

CENTCOM verilerine göre İran donanmasının en büyük savaş gemilerinin yüzde 92'si tahrip edildi. Maddi kayıpların yanı sıra DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Rıza Tengsiri'nin savaş sırasında hayatını kaybetmesiyle birlikte komuta kademesine de ağır bir darbe vuruldu. Tengsiri, DMO içindeki deniz baskı doktrininin önde gelen isimlerinden biri olarak biliniyordu.

dfvgbhyj
Tahran'daki bir binada yer alan Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasını konu alan propaganda afişi. Afişin ortasında ABD ve İsrail’in hava saldırılarında hayatını kaybeden DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Rıza Tengsiri'nin fotoğrafı ve yanında Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz kuvvetlerine karşı savaşmış İranlı tarihî şahsiyet Reis Ali Delvari yer alıyor (Reuters)

Tahran, Tengsiri'nin ölümünün üzerinden yaklaşık dört ay geçtikten sonra Ali Azmai'yi DMO Deniz Kuvvetleri’nin yeni komutanı olarak atadığını resmen duyurdu. Değişiklik, yaşanan kayıpların ağırlığı altında İran'ın deniz caydırıcılık imajının sarsıldığı bir dönemde gerçekleşti. Bu durum yeni komutanlığın görevini hasarlı birliklerin yeniden düzenlenmesi, üs ve platform ağının onarılması ve Tahran'ın ABD ile yüzleşmede en önemli kozlarından biri olarak gördüğü sahada güvenin yeniden inşasıyla doğrudan ilişkilendiriyor.


Trump, bir yazara yönelik saldırı davasında 5,8 milyon dolar tazminata mahkûm edildi

Yazar E. Jean Carroll, New York'taki adliye binasından ayrılıyor (Reuters)
Yazar E. Jean Carroll, New York'taki adliye binasından ayrılıyor (Reuters)
TT

Trump, bir yazara yönelik saldırı davasında 5,8 milyon dolar tazminata mahkûm edildi

Yazar E. Jean Carroll, New York'taki adliye binasından ayrılıyor (Reuters)
Yazar E. Jean Carroll, New York'taki adliye binasından ayrılıyor (Reuters)

ABD'li bir yargıç, jüri heyetinin ABD Başkanı Donald Trump'ın yazar E. Jean Carroll'a cinsel saldırıda bulunduğu ve itibarını zedelediği sonucuna varmasının ardından Carroll'a 5,8 milyon dolar ödenmesine karar verdi.

Şarku’l Avsat’ın DPA’dan aktardığı habere göre Federal Yargıç Lewis A. Kaplan, dün verdiği kararla, yazara 5,8 milyon dolar ödenmesine hükmetti. Söz konusu miktar, üç yıl önce bir jüri heyetinin Trump'ın 1996 yılında başkanlık görevine başlamadan önce yazara cinsel saldırıda bulunduğu ve saldırıyı kamuoyuna açıklamasının ardından itibarını zedelediği sonucuna varmasının ardından belirlenmişti.

Yargıç Kaplan, ödemenin yanı sıra karar tarihinden itibaren biriken faizlerin de Carroll'a verilmesine karar verdi.

Carroll'ın avukatları, ABD Yüksek Mahkemesi'nin 2023 yılında verilen hukuk davası kararına yönelik temyiz başvurusunu incelemeyi reddetmesinin ardından ödemenin yapılmasını talep etmişti.

Trump'ın avukatları Yüksek Mahkeme kararının yeniden değerlendirilmesi için başvuru hazırlarken, Trump da Carroll'a yönelik saldırılarını yeniden sürdürdü.

Jüri kararı, Trump'ın katılmadığı bir duruşmanın ardından açıklandı. Carroll, duruşmada Manhattan'daki lüks bir mağazada Trump tarafından cinsel saldırıya uğradığını, ikili arasındaki dostane bir karşılaşmanın şiddet olayına dönüştüğünü anlatmıştı.

82 yaşındaki Carroll, söz konusu saldırıyı ilk kez 2019 yılında, Trump'ın başkanlığı döneminde yayımlanan anı kitabında kamuoyuna açıklamıştı. Trump ise defalarca Carroll'ı hiç tanımadığını savunmuş, onu kendi üzerinden kitap satmaya çalışmakla ve siyasi amaçlar taşımakla suçlamıştı.