Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Alman yapımı denizaltı İsrail'e doğru yola çıktı

İsrail donanması personeli, “INS Drakon” denizaltısının üzerinde. (İsrail ordusu)
İsrail donanması personeli, “INS Drakon” denizaltısının üzerinde. (İsrail ordusu)
TT

Alman yapımı denizaltı İsrail'e doğru yola çıktı

İsrail donanması personeli, “INS Drakon” denizaltısının üzerinde. (İsrail ordusu)
İsrail donanması personeli, “INS Drakon” denizaltısının üzerinde. (İsrail ordusu)

Alman yapımı denizaltının birkaç gün içinde İsrail donanmasına katılması bekleniyor. Şarku’l Avsatın DPA’dan aktardığı habere göre söz konusu denizaltı İsrail donanmasının filosuna dahil edilecek.

Alman TKMS şirketi tarafından inşa edilen “INS Drakon” denizaltısı, salı günü Kiel'deki tersaneden ayrılarak Kiel Kanalı'nı geçti ve İsrail'e doğru ilerliyor.

Denizaltı, İsrail için üretilen bu sınıftaki altı denizaltının sonuncusu. 68 metre uzunluğundaki denizaltı, 10 torpido tüpüyle donatıldı.

İsrail'in Berlin Büyükelçisi Ron Prosor, teslimatın Alman donanmasının İsrail yapımı “LORA” füzesine yönelik gerçekleştirdiği ilk testle eş zamanlı olduğuna dikkat çekti.

Prosor, DPA'ya yaptığı açıklamada, “Bu bir tesadüf değil; yıllar içinde gelişen yakın stratejik iş birliği ve ortaklığın bir sonucu. Eşit ortaklar olarak yan yana duruyor ve bizi ortaklaşa etkileyen zorluklarla mücadele ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Alman donanması, daha önce kamuoyuna açıklanmayan bir test kapsamında, İsrail yapımı “LORA” füze sistemini Kuzey Atlantik'te başarıyla test etti. Deniz Kuvvetleri Komutanı Jan Christian Kaack'ın açıklamasına göre test, füzenin Alman gemilerinde konuşlandırılabileceğini gösterdi. Füzenin menzilinin ise benzeri görülmemiş seviyede olduğu ifade edildi.

Almanya şimdi menzili 500 kilometreyi aşan bu füzelerin satın alınmasına yönelik hazırlıkları ilerletmeyi planlıyor.


Trump: Harry ve Meghan'ın ABD'den ayrılmasından memnunum

Sussex Dükü ve Düşesi Prens Harry ve Meghan (AFP)
Sussex Dükü ve Düşesi Prens Harry ve Meghan (AFP)
TT

Trump: Harry ve Meghan'ın ABD'den ayrılmasından memnunum

Sussex Dükü ve Düşesi Prens Harry ve Meghan (AFP)
Sussex Dükü ve Düşesi Prens Harry ve Meghan (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump Prens Harry ve ailesinin ABD'den ayrılarak İngiltere'ye dönmesinden “memnuniyet duyduğunu” söyledi. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre Trump dün, Harry ve Meghan'ın ülkeden ayrılma kararına ilişkin açıklamalarda bulundu.

Harry ve Meghan'ın, Sussex Dükü ve Düşesi olarak, son dönemde altı yılın ardından Kaliforniya'dan ayrılma niyetlerini açıklamalarının hatırlatılması üzerine Trump, “Bundan memnunum. Onların hayranı değildim” ifadelerini kullandı.

Trump sözlerini şöyle sürdürdü: “Kraliyet ailesine karşı son derece saygısız davrandıklarını düşünüyorum. Bu hoşuma gitmedi. Kraliyet ailesinin yerinde olsaydım onları bir daha kabul etmezdim.”

Kraliyet ailesindeki görevlerinden çekilmelerinin ve ABD'ye taşınmalarının üzerinden altı yıldan fazla bir süre geçtikten sonra Prens Harry ve eşi Meghan Markle, 28 Ağustos'ta İngiltere'ye döndü.

Harry ve Meghan, 2020'den beri kraliyet ailesinin aktif üyeleri arasında yer almıyor. Çiftin herhangi bir resmi görev üstlenmesi de beklenmiyor.


İran savaşı ABD'nin ittifakları hakkında ne söylüyor?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

İran savaşı ABD'nin ittifakları hakkında ne söylüyor?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Christopher Phillips

Ulchi Özgürlük Kalkanı, Kuzey Kore tehdidine karşı Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Kore tarafından yıllık olarak düzenlenen ortak bir askeri tatbikattır. Ne var ki bu yıl ağustos ayında başlamadan hemen önce, Washington aniden tatbikatın süresini kısalttı. Başkan Donald Trump, tatbikatların maliyetini, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile ilişkilerini geliştirme arzusunu ve Güney Kore'nin İran'a karşı savaşını desteklemeyi reddetmesini gerekçe göstererek, tatbikatların 11 günden beş güne indirilmesi direktifini verdi.

Bu karar Seul'de ve ötesinde şok dalgaları yarattı. ABD'nin Doğu Asya’daki müttefikleri, Trump'ın demokrat ortaklarına taahhütlerine bağlılıktan bu kadar kolay vazgeçmeye istekli gibi görünmesinden endişe duymakla kalmıyor, aynı zamanda İran ile savaş konusundaki tutumlarının Washington ile ilişkilerine daha fazla zarar vermesinden de korkuyorlar. Ancak Kore’nin durumu benzersiz değil. ABD’nin NATO ve Asya'daki diğer müttefikleri, Trump tarafından İran ile uzun süren çatışmasını desteklemedikleri için defalarca eleştirildi ve savaş, zaten baş göstermiş olan gerilimleri daha da büyütmüş gibi görünüyor.

 Savaş öncesindeki gerilimler

Trump'ın, ABD'nin müttefiklerinin İran'daki savaşına yeterince destek vermediği yönündeki şikayetlerine rağmen, çatışmayı Washington'un birçok müttefikiyle ilişkilerinin zaten önemli ölçüde gergin olduğu bir dönemde başlattı. Trump'ın Beyaz Saray'daki ilk yılında Washington'un Batılı müttefikleri, Amerikan yönetiminden yayılan düşmanlığın yoğunluğu karşısında şaşkına döndüler. Kanada başlangıçtan itibaren bir ticaret savaşı ve örtülü ilhak tehditleriyle karşı karşıya kalırken, Avrupa Birliği (AB) mallarının çoğuna yüzde 15 oranında gümrük vergisi uygulandı. İngiltere'ye ise yüzde 10 oranında temel gümrük vergisi uygulandı.

Trump'ın İran'a karşı savaşı, ABD'nin ittifak ağında zaten genişleyen çatlakları daha da derinleştirdi. Batılı ve Asyalı müttefikleri çatışmayı desteklemeyi reddettikten sonra, Trump Seul ile askeri tatbikatların süresini kısaltarak ve İspanya'yı tehdit ederek misillemede bulundu

Buna rağmen, yönetimin ilk aylarında NATO liderlerinin çoğu, özellikle Ukrayna bağlamında, Amerikan güvenlik şemsiyesine olan sürekli bağımlılıklarının bir göstergesi olarak, Trump'ı olabildiğince yatıştırmaya çalıştılar ve bir dereceye kadar ekonomik bedel ödemeyi kabul ettiler.

Gelgelelim Washington'un devam eden çatışmacı yaklaşımı bu stratejinin sürdürülmesini zorlaştırdı. Aralık ayında yayınlanan yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’nın “medeniyetinin yok oluşuyla” karşı karşıya olduğunu iddia etti ve çoğu AB liderinin Birliğe tehdit olarak gördüğü Macaristan Başbakanı Viktor Orban gibi sağcı popülistlere destek çağrısında bulundu.

Bunu, Trump'ın Danimarka'dan Grönland'ı alma kampanyasını tırmandırması ve Kopenhag'ı destekleyen Avrupa ülkelerini gümrük vergileriyle tehdit etmesi izledi. Kısa süre sonra, Davos'ta, NATO'nun ABD için “hiçbir şey yapmadığını” söyledi ve daha sonra da Washington'un müttefiklerinin Afganistan'da iyi savaşmadığını ima etti.

Bu açıklamalar NATO’lu müttefikleri arasında geniş çaplı öfke uyandırdı. İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Finlandiya, Grönland anlaşmazlığında Danimarka'yı desteklerini açıkça ilan ettiler. Hatta Fransız lider Jordan Bardella gibi bazı sağcı popülistler bile Trump'ın eylemlerini “zorlama” olarak nitelendirdi.

cdfgrthyju
ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Hollanda'nın Lahey kentinde düzenlenen NATO zirvesinde toplu fotoğraf çekiminde, 25 Haziran 2025 (AFP)

Asyalı müttefikleri ile arasındaki durum da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının arifesinde aynı derecede gergindi. Pete Hegseth de dahil olmak üzere yönetiminin üst düzey yetkililerinin, ABD'nin bölgeye yönelik taahhütlerinin 2025'te en önemli öncelik olduğu ve Çin tehdidinin “gerçek” ve “yakın” olduğu yönündeki güvencelerine rağmen, Japonya, Güney Kore ve Tayvan, Washington'un bölgeye eskisinden daha az bağlı olduğu endişesine kapıldı.

Nitekim Dış İlişkiler Konseyi'nden Joshua Kurlantzick, Trump'ın Ulusal Güvenlik Stratejisinin büyük ölçüde Batı Yarımküre'ye odaklandığını ve 29 sayfalık belgenin sadece 19. sayfasında Çin'den bahsettiğini belirtti. Bu arada Washington hem Güney Kore'ye hem de Japonya'ya yüzde 15 oranında gümrük vergisi uyguladı.

Washington, Avrupa'nın “medeniyetinin yok oluşu” ile karşı karşıya olduğunu söylerken Grönland meselesinde gerilimi artırdı. Öte yandan Tokyo, Seul ve Taipei ise Çin tehdidini “yakın” olarak sınıflandırmasına rağmen ABD'nin Asya'ya yönelik taahhütlerine bağlılığının azalmasından giderek daha fazla endişe duyuyor

Bu endişe en çok Seul'de belirgindi. Trump, ilk döneminde Kim Jong-un ile kişisel diplomasi yürütmüş ve Güney Kore'yi müzakerelerden dışlamıştı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre 2026'da Ulchi Özgürlük Kalkanı tatbikatlarının süresini ve kapasitesini azalttığında bile, “Kim Jong-un ile çok iyi bir ilişkim var” dedi ki, bu da Seul'ü kızdırdı.

Trump ayrıca Güney Kore'de konuşlandırılmış 28 bin 500 ABD askerinin oradaki varlığının yararını da sorguladı. İran'a saldırıdan önce, Kore Yarımadası'ndaki birliklerini Ortadoğu'ya göndererek yeniden konuşlandırdı. Mart ayında savaşın başlamasının ardından, Patriot füze sistemleri ve THAAD önleme füzeleri Güney Kore'den Ortadoğu'ya nakledildi; bu da Seul'ü derinden endişelendirdi.

Savaş korkusu

 Savaş, ilişkileri daha da bozarak kötüleştirdi; Japonya deniz kuvvetleri göndermeyi reddederken, Güney Kore de Beyaz Saray'ın büyük hoşnutsuzluğuna rağmen, Trump'ın daha fazla katılım taleplerine direndi.

16 Mart'ta Trump, iki ülkenin Çin ile birlikte İran'a karşı düzenlenen saldırılar için ABD'ye “teşekkür etmesi gerektiğini” ve Hürmüz Boğazı'na savaş gemisi gönderme konusundaki isteksizliklerine “şaşırdığını” söyledi.

Truth Social platformundaki daha yakın tarihli bir paylaşımındaysa, Ulchi Özgürlük Kalkanı tatbikatının süresini azaltma kararını açıklarken, “biraz alakasız” olduğunu söyleyerek, “yakın zamanda Güney Kore Cumhurbaşkanı'na İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer silahlardan arındırılmasında bize katılmak isteyip istemediklerini sorduğunu ve onların 'Hayır, teşekkürler!' dediğini” belirtti.

Bu söylem, İran konusunda kendisiyle aynı fikirde olmayan Batılı müttefiklerine yönelik eleştirilerine de yansıyor. Bir zamanlar yakın ilişkilerine rağmen, Trump eski İngiltere Başbakanı Keir Starmer hakkında savaşı desteklemediği için “Winston Churchill değil” demiş ve İspanya'yı tutumu nedeniyle “kayıp bir dava” olarak tanımlamış ve hatta onunla ticaretin tamamen durdurulmasını önermişti.

Bir zamanlar en yakın müttefiklerinden biri olan İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni bile eleştirilerinden nasibini aldı; Trump, NATO’lu müttefiklerinin İran konusunda yardım sağlamayı reddetmesini “çok aptalca bir hata” olarak nitelendirdi.

cdfgt
Yeoju'da düzenlenen yıllık Ulchi Özgürlük Kalkanı adlı Güney Kore-ABD ortak eğitim tatbikatı sırasında bir ABD Stryker piyade savaş aracı yüzer bir köprü üzerinden nehri geçiyor, 27 Ağustos 2025 (AFP)

Trump'ın hem Güney Kore örneğinde olduğu gibi fiilen gerçekleştirdiği hem de tehdit ettiği misilleme eylemleri, savaştan önce zaten büyüyen Batılı ve Asyalı müttefiklerinin endişelerini daha da büyütüyor.

Asya'da, Amerika Birleşik Devletleri'nin müttefiklerinin güvenliğine yönelik taahhütlerine daha az bağlı olabileceği algısı, uzun süredir kabul edilen varsayımların gözden geçirilmesine neden oluyor. Financial Times gazetesi yakın zamanda, Trump'ın tutarsız davranışlarının, ABD'nin rolündeki potansiyel gerileme göz önüne alındığında, Doğu Asya demokrasileri için bağlarını güçlendirme ve belki de Hindistan ve Güneydoğu Asya demokrasileriyle daha yakın ilişkiler kurma konusunda bir motivasyon olması gerektiğine işaret etti.

Aynı şekilde, bağımsız nükleer güç geliştirme tartışması, özellikle ABD ve daha geniş ölçüde uluslararası toplumun Kuzey Kore'nin nükleer programını dizginleyememesi nedeniyle, Güney Kore ve Japonya'da yoğunlaştı.

NATO veya Asya ittifaklarını zayıflatan her şey Moskova ve Pekin için bir kazanç olurken, Washington kendi yarattığı bir stratejinin bedelini ödüyor. Düşmanları, savaşın sonuçlarının kendi lehlerine işleyip işlemeyeceğini izliyorlar

NATO’lu müttefikleri Trump'ın hakaretlerine büyük ölçüde alıştılar ve İran sebebiyle kendilerine yönelik sözlü saldırılarına yanıt vermekte acele etmeyebilirler. Ancak savaşın sonuçlarının, ilişkilerdeki daha geniş bir bozulmanın son belirtisi olduğu konusunda da artan bir farkındalık var.

Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki son gümrük vergileri ve Trump'ın Ontario Gölü'nün adını kışkırtıcı bir şekilde değiştirmesi, ABD ile müttefikleri arasındaki gergin ilişkilerin sıradan hale geldiğine dair daha fazla işaret veriyor.

Bu açıdan bakıldığında İran ile savaş, ABD hakkındaki görüşlerini temelden değiştirmeyecektir. Zaten Trump'ı mümkün olduğunca yatıştırma, gerektiğinde onunla yüzleşme ve transatlantik ittifak içindeki karışıklığın 2028'de başkanlığının sona ermesiyle yatışacağını umma, aynı zamanda bunun gerçekleşmeyebileceği ihtimaline de hazırlık yapma stratejisini benimsemişlerdi.

cdf
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi, başkent Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşme sırasında, 19 Mart 2026 (Reuters)

İran ile savaşın neden olduğu gerilimlerden en çok faydayı büyük olasılıkla Rusya ve Çin elde ediyor. Zira NATO veya ABD'nin Doğu Asya'daki ittifak ağını zayıflatan her şey Moskova ve Pekin için bir kazançtır.

Washington savaşı bizzat kendisi yürütmeyi seçtiğinden ve stratejik maliyetinin büyük bir kısmı kendisinden kaynaklandığından, ABD'nin rakipleri, savaşın sonuçlarının nihayetinde kendi lehlerine işleyip işlemeyeceğini muhtemelen sessiz bir rahatlıkla izliyorlar.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."