Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Çin'in İran'a desteği: Gölgeden savaş alanına

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
TT

Çin'in İran'a desteği: Gölgeden savaş alanına

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)

İsa Nehari

Çin, İran'ın yanında savaşmıyor, ancak bu, Ortadoğu'daki şiddetli savaştan kendisini uzak tuttuğu anlamına gelmiyor. Tahran'ın en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturan petrolden, ticaret, finans ve çift kullanımlı teknoloji ağlarına ve hatta Washington'un İran'ın ABD güçlerini hedef almasına yardımcı olduğunu söylediği uydu görüntülerine kadar, savaş, Pekin'in ateşkes ve müzakere çağrılarıyla çelişen Çin müdahalesinin birçok yönünü ortaya koyuyor. Bu ikilik, Çin'in savaşa girmenin maliyetini üstlenmeden İran'ı Washington tarafından uğratılacağı bir yenilgiden kurtarmaya çalıştığı bir politikayı yansıtıyor. Ne var ki, çatışmaların devam etmesi ve enerji yollarına yönelik artan tehditler, bu dengeyi korumayı giderek daha zor hale getirebilir.

Ürdün saldırısı

Savaş boyunca Washington, Çin'in İran'a verdiği askeri desteğin önemini küçük göstermeye çalıştı. Ancak Wall Street Journal'ın cuma günü yayınladığı yeni bir haber, Tahran'ın Çinli kaynaklardan yüksek çözünürlüklü uydu görüntüleri edinmesinin, 17 Temmuz'da Ürdün'deki Muvaffak Salti Hava Üssü’nü hedef almasını ve üç Amerikan askerinin ölümüne neden olmasını sağladığını ortaya koydu. ABD’li yetkililere göre bu, Çin'in İran'a verdiği desteğin doğrudan ve ölümcül sonuçlarının şimdiye kadarki en açık kanıtı.

ABD’li yetkililer uydu görüntülerini sağlayan Çinli tarafların isimlerini vermezken ve Pekin'i doğrudan suçlamaktan kaçınırken, Çin Washington Büyükelçiliği Sözcüsü Liu Chang, iddialar hakkında yorum yapmayı reddetti. Sadece adını vermediği eleştirmenlerin “kötü niyetle diğer ülkeleri çatışmaya bağladığını ve itibarlarını lekelediğini” belirtti ve Çin'in İran ile iş birliğinin uluslararası hukuka uygun olduğunu ekledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Temmuz ayındaki saldırı, nisan ayındaki ateşkesin ardından ilk kez Amerikan can kayıplarına neden oldu ve bu durum, ABD'nin İran radarlarına, uydularına ve ekipmanlarına karşı daha önceki saldırılarının etkinliği konusunda şüpheler uyandırdı. Savaşın başında düşük değerli hedefleri vururken, yaz aylarında İran'ın saldırılarındaki hedefleme doğruluğunun artmasıyla ilgili endişeleri artırdı. Bu nedenle, ABD’li yetkililer, İran'ın ABD üslerini ve savaş gemilerini hedef almak için Çin’in verilerini veya teknolojisini kullanma olasılığını araştırıyorlar.

Son günlerde Tahran, bir uçak gemisi ile ABD savaş gemilerini balistik füzelerle hedef aldı. Merkez Komutanlığı (CENTCOM) saldırıların başarısız olduğunu söylese de, yetkililer bazılarının hedeflerine tehlikeli derecede yaklaştığını belirtti. Ayrıca İran'ın hareket halindeki deniz araçlarını hedef alma kabiliyetlerinde bir iyileşme olduğunu da kaydettiler. Eğer Çin uydu görüntülerinin veya verilerinin buna katkıda bulunduğu kanıtlanırsa, Çin'in rolü artık yaptırımlar karşısında İran'ı desteklemekle sınırlı kalmayıp, hedef tespiti, konum güncellemeleri ve doğru zamanın seçilmesi yoluyla savaş stratejilerine kadar uzanıyor demektir.

Temmuz saldırısı, Çin'in rolüyle ilgili endişelerin ilk kıvılcımı değildi. Mayıs ayında Trump yönetimi, İran'ın askeri amaçlarla kullanabileceği ABD hedeflerine ait görüntüleri sunmak veya toplamakla suçladığı MizarVision, EarthEye ve ChangGuang dahil olmak üzere Çinli şirketlere yaptırımlar uyguladı. Washington daha önce de ChangGuang şirketini Yemen'deki İran destekli Husi milislerine yardım eden görüntüler sağlamakla suçlamıştı.

Kongre’ye bağlı ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İnceleme Komisyonu, Çin desteğinin uydu görüntülerinin ötesine uzandığının altını çiziyor. Komisyona göre bu destek, çift kullanımlı malzemeler ve teknolojiler, füze ve insansız hava aracı üretiminde kullanılan bileşenler ve İran'ın petrol ihracatını sürdürmesine yardımcı olan ağları içeriyor.

Temmuz ayı sonlarında Reuters, İran ve Çin arasında 60 ila 70 milyon dolar değerinde en az 300 adet Çin yapımı omuzdan fırlatılan hava savunma füzesi satın alma anlaşması olduğunu ortaya çıkardı. Bu sistemler alçak irtifada uçan uçaklar, helikopterler ve insansız hava araçlarına karşı kullanılabilme özelliğiyle öne çıkıyor ve İran'a askeri ve enerji tesislerini koruma imkanı sağlıyor. Bu haberden önce NBC News kanalı, ABD'li yetkililerden, nisan ayında İran'ın güneybatısında düşürülen bir Amerikan F-15 savaş uçağının muhtemelen Çin yapımı omuzdan fırlatılan bir füze ile vurulduğunu nakletmişti. Çin Dışişleri Bakanlığı, anlaşmaya ilişkin haberleri “asılsız” olarak nitelendirerek yalanladı.

Pekin ile ilişkiler

İronik bir şekilde, Trump yönetimi bu Çin faaliyetleri hakkında büyük ölçüde bilgi sahibiydi, ancak aynı zamanda İran savaşının Pekin ile ilişkilerini zehirlemesini önlemeye çalıştı. Trump, ekibine Çin ve Başkan Şi Jinping ile iyi bir ilişki sürdürmenin öncelik olduğunu bildirdi. Wall Street Journal'a göre, üst düzey yetkililer, 24 Eylül'deki liderler zirvesini raydan çıkarabilecek kamuoyu önünde bir çekişme ve yüzleşmeden kaçınmaya çalıştılar.

ABD yönetimi, Pekin ile iletişim kanallarını açık tutmaya ve medyada İran konusunda çatışmaktan kaçınmaya özen gösterdi. Bu tutum, Ürdün saldırısından günler sonra, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Çinli mevkidaşı Wang Yi ile görüşmesinin ardından, Çin'in İran'a ABD güçlerini hedef almasına yardımcı olan istihbarat sağlayıp sağlamadığı sorulduğunda açıkça görüldü. Rubio doğrudan cevap vermeyip, sadece “Çin'in yaptığı hiçbir şey çatışmanın seyrini hiçbir şekilde değiştirmedi” demekle yetindi.

Bu ihtiyatlılık, ekonomik savaşta da kendini gösterdi; Washington, şimdiye kadar büyük Çinli kurumlar ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınarak, yaptırımları daha küçük şirketlere ve aracı kurumlara uygulamakla yetindi. Hem de Trump yönetiminin İran rejimini destekleyen “her ekonomik can damarını” kesme sözüne rağmen. Çin, İran'ın en büyük ekonomik can damarını temsil ediyor ve petrolünün yüzde 80'inden fazlasını satın alıyor.

Çin'in rolü, Tahran'ın yaptırımları absorbe etmesine olanak tanıyan bir ekonomik ağ sağlamaya kadar uzanıyor. Reuters yakın zamanda, İran petrol gelirlerinin geleneksel bankacılık kanallarından uzakta Çin'den alımlara yönlendirildiği bir mekanizmaya dair bir haber yayınladı. Bu mekanizma aracılığıyla yaklaşık 2 ila 2,5 milyar dolar aktarıldığı ve bunların Çin malları ve ekipmanlarının satın alınmasında kullanıldığı tahmin ediliyor. Bu mekanizma, Çin'in İran için öneminin sadece en büyük petrol alıcısı olmakla kalmayıp, aynı zamanda petrol gelirlerinin ekonomik ve endüstriyel ihtiyaçları karşılamak amacıyla kullanılması için kendisine bir yol sunmasından da kaynaklandığını ortaya koyuyor. Bu durum, Çin'in ekonomik rolünü, Tahran'ın yaptırımların etkisini absorbe etme, savaşı sürdürme ve ABD saldırılarının hedef aldığı bazı askeri yeteneklerini yeniden inşa edebilme gücünün bir parçası haline getiriyor.

Sürdürülemez bir durum

Gelgelelim savaşın Çin'in enerji güvenliğine yönelik artan maliyeti, Pekin'de, bizzat Çin çıkarlarını etkilemeye başlayan bir savaşı uzatmaya katkıda bulunuyorsa, İran'a askeri ve teknolojik desteği sürdürmenin ne kadar akıllıca olduğu konusunda soruları gündeme getirebilir. Hürmüz Boğazı'ndan petrol trafiğinin aksaması, bölgenin en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan'ın, Hürmüz Boğazı yerine doğudaki sahalarından Kızıldeniz'deki Yanbu Limanı’na ham petrol taşımak için Doğu-Batı boru hattına daha bağımlı hale gelmesine neden oldu. Ancak Riyad, 11 Eylül'de saldırıya uğradıktan sonra önlem olarak boru hattını kapatacağını duyurdu ve böylece başta Çin olmak üzere Asya pazarlarına petrol ihracatı seçenekleri azaldı.

Aynı zamanda, Husilerin Babu’l Mendeb yakınlarındaki stratejik konumları kontrol altına almasıyla Kızıldeniz’den geçen rota da daha savunmasız hale geldi ve Husilerin seyrüseferi tehdit etme potansiyelleri arttı. Bu nedenle Çin, aynı anda iki rota üzerinden uygulanan bir baskıyla karşı karşıya; Körfez petrol ihracatının çoğunun geçtiği Hürmüz ve Asya'ya ulaşmak için en önemli alternatif rotalardan birini temsil eden Babu’l Mendeb. Bu durum, ABD Enerji Bilgi İdaresi'ne göre, 2026 yılının ikinci çeyreğinde günlük yaklaşık 8,1 milyon varile düşen ve bir önceki çeyreğe göre yüzde 32 azalan Çin'in ithalatına da yansıdı. Bu arada, eylül ayında Umman Körfezi'nden Çin'e dev tankerlerle ham petrol taşıma maliyeti varil başına yaklaşık 11,50 dolara yükseldi.

Çin, yıllardır Tahran ile olan ilişkisinden ve İran petrolünü indirimli fiyatlarla satın almaktan faydalandı. ABD baskısı karşısında İran'ı desteklemenin maliyeti, çatışma büyük ölçekte enerji arzını aksatmadığı sürece nispeten sınırlı kaldı. Ancak, Hürmüz Boğazı'ndan geçen petrol trafiğine getirilen kısıtlamalar, Suudi Arabistan'ın alternatif güzergahının da kesintiye uğraması ve Babu’l Mendeb'deki artan riskler nedeniyle, uzayan savaş Çin'in çıkarlarını giderek daha fazla tehdit ediyor. Bu baskılar, Çin'den gelen uzlaşma çağrılarının artmasını açıklamaya yardımcı olabilir. Nitekim cumartesi günü, Başkan Şi Jinping, BRICS ülkelerine Ortadoğu çatışmasında “barış yapıcı” bir rol oynama çağrısında bulundu.

 Yeni Delhi'deki BRICS zirvesinde yaptığı konuşmada Şi Jinping, Çin'in, “uluslararası toplumun ortak çıkarlarına hizmet etmeyen” şeklinde nitelendirdiği savaşı sona erdirmek için bloğun üyeleriyle birlikte daha büyük bir rol oynayacağını belirtti. Bu duruş, çatışma tırmanmaya devam ederken Pekin'in katlandığı artan maliyetler bağlamında yorumlanabilir. Çin'in Tahran üzerindeki etkisi, Tahran'ın savaşı sürdürmesine yardımcı olmakla yetinmek yerine, savaşı sona erdirmek için bir araç olarak daha da önemli hale gelebilir.


Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
TT

Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Libya’da, Ukrayna basınında yer alan ve batıdaki Misrata kentinde bulunan bir askeri üssün Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere yönelik saldırılarda kullanıldığını öne süren haberlerin ardından siyasi ve güvenlik endişeleri arttı. Gözlemciler ise ülkenin Moskova ile Kiev arasındaki çatışmanın içine çekilmesi konusunda uyarıda bulunuyor.

Söz konusu endişeler, CNN’in yayımladığı bir haberin ardından daha da arttı. CNN, Libya’da bulunduğunu belirttiği “Ukraynalı bir deniz İHA operatörünün”, biriminin Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere saldırmak üzere Misrata’daki bir askeri üssü kalkış noktası olarak kullandığını ve bunun karşılığında yerel güçlere eğitim verdiğini söylediğini aktardı.

Cumartesi günü yayımlanan haberde, “istihbarat kaynakları ve Ukraynalı askeri yetkililere” dayandırılan bilgilere göre, deniz İHA’ları konusunda uzman Ukraynalı unsurlar 2025 yılının sonlarından bu yana Libya’nın batısında bulunuyor.

Batı Libya’daki makamlar aylardır gündeme getirilen iddialara ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, geçici Ulusal Birlik Hükümeti’ne bağlı Savunma Bakanlığı sessizliğini bozarak Misrata askeri üssünün dış taraflara veya çıkarlara yönelik operasyonlarda kullanıldığı yönündeki “iddiaları” yalanladı.

Savunma Bakanlığı’nın açıklaması, Ukrayna merkezli “UNITED24 Media” platformunun 6 Eylül’de yayımladığı ve Ukrayna’nın Libya’dan havalanan 12 İHA ile yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”yı Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef aldığı yönündeki iddiaların ardından geldi.

Ulusal Birlik Savunma Bakanlığı cumartesi akşamı yaptığı açıklamada, “Misrata askeri üssünün veya herhangi bir ulusal askeri tesisin Libya devletinin egemenlik görevleri dışında herhangi bir saldırının başlatılması ya da herhangi bir tür askeri operasyonun gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılmasına izin veren hiçbir anlaşma, düzenleme veya koordinasyonun bulunmadığını kesin bir dille reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu, mart ayından bu yana Akdeniz’de Rus yük gemilerinin Libya topraklarından kalkan İHA’larla hedef alındığına ilişkin haberlerin ikinci kez gündeme gelmesi. İddialar, Libya’nın Rusya-Ukrayna çatışmasının içine çekilmesi yönündeki siyasi ve güvenlik endişelerini artırıyor.

Bununla birlikte, Savunma Bakanlığı, Başbakan Abdülhamid Dibeybe’nin de yürüttüğü bakanlık sıfatıyla yaptığı açıklamada, gündeme getirilen tüm iddialara ilişkin olarak “hiçbir yabancı tarafa herhangi bir ülke veya taraf aleyhine düşmanca eylemlerde bulunmak amacıyla Libya topraklarını, tesislerini, hava sahasını veya karasularını kullanma izni vermediğini” vurguladı. Bakanlık ayrıca hiçbir ulusal askeri tesisin bu amaçla tahsis edilmediğini veya kullanılmadığını belirtti.

Sorumlu taraf kim?

Askeri araştırmacı Şerefeddin Ali el-Alvani, Libya’nın batısındaki Trablus, Misrata ve Zaviye gibi kentleri “devlet içinde devlet” olarak nitelendiriyor. Alvani, grupların, milislerin ve mevcut durumdan fayda sağlayan tüm kesimlerin “para karşılığında açık silah pazarının anahtarlarını elinde tuttuğunu” belirtiyor.

cdgbthynj
Mart ayından bu yana Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Alvani, bunun yalnızca Ukrayna yapımı silah ve İHA ticaretiyle sınırlı olmadığını, “her şeyin mubah hale geldiği bir karaborsa ekonomisini canlandırdığını” ifade ediyor.

Alvani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu gerçeklik, Libya’daki askeri ve güvenlik kurumlarını birleştirme çabalarının başarıya ulaşması ve tüm silah depolarının Genel Komutanlığın çatısı altında toplanmasıyla sona erebilir” dedi.

Trablus’taki Ulusal Birlik Hükümeti 6 Eylül’de, “Trablus ve Zaviye’deki petrol depoları ile Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin dağıtıldığını” açıklamıştı.

Özellikle hükümete muhalif kesimler arasında “tartışma ve şüphelerin” sürdüğü bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti, Savunma Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen “nitelikli güvenlik ve istihbarat operasyonunun” sonucunda Libyalı ve yabancı 5 kişinin yakalandığını ve petrol depolarını hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin çökertildiğini bildirmişti.

Eski Libya Savunma Bakanı Muhammed el-Bergasi ise daha önce Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”nın Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef alındığı iddia edilen 12 İHA’nın Libya topraklarından havalandığı ihtimalini dışlamıştı.

Bergasi, “Bu İHA’ların denizdeki bir geminin üzerinden havalanmış olması daha muhtemel. Çünkü bunların çalıştırılması için pist veya karada bulunan fırlatma platformlarına ihtiyaç yok” değerlendirmesinde bulundu.

Bergasi’nin değerlendirmesinin yanı sıra güvenlik uzmanları da “söz konusu İHA’ların Libya’dan havalandığını gösteren gerçek bir kanıt bulunmadığını” belirtiyor.

Daha önce de “kimliği belirsiz İHA’lar” Trablus ve Zaviye’deki petrol tesislerinin yanı sıra Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef almıştı. Saldırıların arkasında kimin bulunduğuna ilişkin belirsizlik sürerken, dikkat çeken nokta ise İHA’ların Libya’nın diğer bölgeleri yerine yalnızca ülkenin batısındaki kritik tesislere yönelmesi oldu.

 Mart ayındaki saldırı

Rusya’ya ait “Arctic Metagaz” isimli tanker, mart ayının başlarında Libya açıklarında ağır hasar almıştı. Rusya Ulaştırma Bakanlığı o dönemde yaptığı açıklamada, Arktik bölgesindeki Murmansk Limanı’ndan sıvılaştırılmış doğal gaz taşıyan tankerin “Ukrayna donanmasına ait İHA’ların saldırısına uğradığını” ve saldırıda kullanılan silahların “Libya kıyılarından fırlatıldığını” açıklamıştı.

Rus haber ajansı Interfax da dönemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yardımcılarından Nikolay Patruşev’in, Akdeniz’de Rusya’ya ait sıvılaştırılmış doğal gaz tankerine düzenlenen saldırıyı “uluslararası terör eylemi” olarak nitelendirdiğini aktarmıştı.

Şüphelerin arttığı ve Ukrayna’nın Libya’nın batısındaki varlığına ilişkin iddiaların önüne geçilmek istendiği bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti Savunma Bakanlığı, “dost ülkelerle gerçekleştirilen her türlü askeri iş birliği ve teknik eğitimin resmi ve yasal çerçevelere tabi olduğunu” vurguladı.

Bakanlık ayrıca “Libya devletinin egemenliğine tam bağlılığını” ve “Libya topraklarının, ulusal güvenliği veya ülkenin dış ilişkilerini tehlikeye atabilecek eylemler için bir üs olarak kullanılmasını reddettiğini” belirtti.

Fransa’nın RFI radyosu tarafından geçen nisan ayında hazırlanan araştırma da Ukrayna ile Rusya arasındaki Afrika’daki “gizli çatışmanın” boyutlarını ele almış ve Libya’nın bu mücadelenin yeni sahnelerinden birine dönüştüğüne dikkat çekmişti.


ABD ablukası İran petrolünün can damarını sıkıştırıyor

Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
TT

ABD ablukası İran petrolünün can damarını sıkıştırıyor

Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)

Hürmüz Boğazı’nda pazar günü iki geminin saldırıya uğraması, İran’ın petrol ihracatının ABD’nin İran limanlarına uyguladığı deniz ablukasının etkisiyle giderek daha fazla baskı altında kaldığına ilişkin göstergelerle aynı döneme denk geldi.

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki Kişm Adası yakınlarında bir ticari gemiye düzenlenen saldırıda 1 kişi hayatını kaybetti, 3 kişi yaralandı. Olay, stratejik su yolunda gerilimin tırmandığını gösteren son gelişme oldu.

İran makamları, yerel saatle sabah 05.00 sıralarında Hürmüzgan eyaletine bağlı Kişm Adası’nın Hengam Adası ile Şibderaz sahili arasındaki bölgede bir ticari geminin hedef alındığını bildirdi. Kişm Kaymakamı Hüseyin Emirtemuri, devlet televizyonu ile Tesnim Haber Ajansı’nın aktardığı açıklamasında olayda 1 kişinin öldüğünü, 3 kişinin yaralandığını söyledi.

gthy
Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler, 7 Eylül 2026 (AFP)

Tesnim, gemiye isabet eden cismin kaynağının bilinmediğini ve türünün henüz belirlenemediğini bildirdi. Daha önce de Hürmüz Boğazı’nın en büyük adası olan Kişm çevresinde gece boyunca çok sayıda patlama sesi duyulduğu yönünde haberler yayımlanmıştı.

Bu olaydan birkaç saat sonra İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO), bir geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında kimliği belirsiz bir cisimle hedef alındığına ilişkin ihbar aldığını açıkladı. Kurum, saldırının ardından gemide yangın çıktığını ve yerel makamların mürettebatın tahliyesine yardımcı olmak üzere olay yerine ulaştığını belirtti.

Kurum, olayın meydana geldiği bölgeye ilişkin kesin bir bilgi vermedi. Saldırının yol açtığı hasarın boyutu, mürettebatın son durumu veya saldırının sorumlusunun kimliği de hemen netleşmedi.

Hürmüz çatışmanın merkezinde

Hürmüz Boğazı, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşının başlamasından bu yana Tahran ile Washington arasındaki çatışmanın başlıca cephelerinden birine dönüştü. İran saldırılara boğazı kapatarak ve gemi trafiğine sıkı kısıtlamalar getirerek karşılık verirken ABD de İran limanlarına abluka uygulamaya başladı.

Savaş öncesinde dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık yüzde 20’si bu bölgeden geçiyordu.

sdfrgt
Hürmüz Boğazı'nda sis ortasında demirli yüzer tarak platformu ve ticari gemiler (AP)

Tahran, boğazdan geçmek isteyen gemilerin kendisinden izin almasını şart koşuyor. İran ayrıca gemilerden boğazın kuzey kesiminde kendi kıyılarına yakın belirlediği güzergâhı kullanmalarını istiyor. Bunun yanı sıra gemilere sunulan hizmetler karşılığında ücret alınmasını da değerlendiriyor.

Kısıtlamalar ve saldırılar devam ederken Hürmüz’de seyrüsefer güvenliği, İran ve Körfez ülkelerinin petrol ihracatı yapabilme kapasitesinin belirlenmesinde temel unsurlardan biri haline geldi. Bunun etkileri bölgeyle sınırlı kalmayarak küresel enerji piyasalarına da yansıyor.

Tanker izleme verileri

Tanker hareketlerine ilişkin son takip verileri, ablukanın etkisinin yalnızca gemi trafiğiyle sınırlı kalmadığını, İran’ın petrol ihracatını da doğrudan etkilediğini gösteriyor.

Petrol tankerlerini takip eden TankerTrackers kuruluşu, 12 Eylül’e kadar 60 günlük dönemde tanker hareketlerini inceleyen son verilerinde, Umman Denizi ile Arap Denizi arasındaki bölgede ABD’nin deniz ablukası hattını geçen yeni bir İran ham petrolü sevkiyatı tespit edilmediğini bildirdi.

Buna karşılık Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’dan petrol taşıyan tankerler bölgeden geçmeye devam etti. Aynı dönemde günlük ortalama geçiş yaklaşık 7,85 milyon varil olarak kaydedildi.

Bazı günlerde miktar önemli ölçüde yükseldi. 9 Ağustos’ta yaklaşık 16,6 milyon varile ulaşan günlük geçiş, 25 Ağustos’ta da 14 milyon varile yaklaştı.

TankerTrackers, altı Arap ülkesinden ham petrol taşıyan ortalama 5 tankerin her gün söz konusu bölgeden geçtiğini, buna karşılık 60 günlük dönemde takip ettiği abluka hattını “tek bir varil” İran ham petrolünün dahi geçmediğini belirtti.

Bu sonuçlar, diğer tanker takip kuruluşlarının verileriyle de örtüşüyor. Reuters, eylül ayının başında Kpler, Vortexa ve TankerTrackers verilerine dayanarak yayımladığı haberinde, ABD’nin 14 Temmuz’da deniz ablukasını yeniden başlatmasından bu yana hiçbir yeni İran ham petrolü sevkiyatının Hürmüz Boğazı’ndan geçerek Çin’e ulaşamadığını bildirmişti.

Körfez petrolü abluka hattını geçiyor

Buna karşılık deniz ablukası Körfez ülkelerinin petrol ihracatını durdurmadı. TankerTrackers verilerine göre son yedi günde abluka hattının bulunduğu bölgeden geçen toplam petrol miktarı günlük 10 milyon varili aştı.

Veriler, özellikle Umman petrolünün bir bölümünün açık denizlere ulaşmak için Hürmüz Boğazı’ndan geçmesine zaten ihtiyaç duymadığını gösteriyor.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) da son 60 günde Amerikan güçlerinin “Çelik Duvar” adı verilen deniz operasyonu kapsamında yaklaşık 100 ticari geminin güzergâhını değiştirdiğini açıkladı. CENTCOM, gemilerin hiçbirinin ABD güçlerinin izni olmadan abluka bölgesinden geçmediğini belirtti.

ABD Enerji Bakanı Chris Wright ise geçen hafta yaptığı açıklamada, ABD’nin deniz operasyonlarının Hürmüz Boğazı’ndaki petrol tankerlerinin hareketliliğinin yeniden başlamasına yardımcı olduğunu söyledi. Wright, boğazdan günlük ortalama 9 milyon varilden fazla petrol geçtiğini ifade etti.

İran’ın dışarıdaki petrol stokları eriyor

Tahran yeni petrol sevkiyatlarını bölgeden çıkarmakta zorlanırken, ablukanın başlamasından önce Körfez’in dışına taşınmış İran petrolünün miktarı da azalıyor.

ABD merkezli Wall Street Journal’ın Kpler verilerine dayandırdığı haberine göre Körfez bölgesinden uzaktaki sularda tankerlerde bulunan İran petrolü stoklarında ciddi düşüş yaşandı.

Kpler, İran’ın Körfez içinde tankerlerine sınırlı miktarda petrol yüklemeye devam ettiğini ancak bu tankerlerin abluka hattının gerisinde kaldığını belirtti. Ağustos ayında günlük ortalama yükleme yaklaşık 255 bin varil oldu. Bu miktar, şubat-nisan dönemindeki ortalamaya kıyasla yüzde 85’lik düşüş anlamına geliyor.

kıoşp
Basra Körfezi bölgesinde Amerikan uçak gemisi ve savaş uçağı filosuna ait arşiv görüntüsü (AFP)

Buna karşılık Tahran, ablukanın yeniden uygulanmasından önce bölgeden ayrılan ve uzak bölgelerde tankerlerde bekleyen petrol sevkiyatlarından hâlâ gelir elde ediyor. Kpler’in tahminlerine göre bu stoklar temmuz ortasında yaklaşık 90 milyon varilden eylül başında yaklaşık 29 milyon varile geriledi.

Tahminlere göre bu petrolün günlük yaklaşık 1 milyon varili teslim ediliyor ve sevkiyatların büyük bölümü Çin’e yapılıyor. Bu hız devam ederse tankerlerde bulunan mevcut stokların ekim ortasına kadar tükenebileceği belirtiliyor. Daha önce teslim edilmiş bazı sevkiyatların bedellerinin ödenmesi ise aralık ortasına kadar devam edebilir.

İran’ın petrol satma kapasitesi

Bu gelişmeler, İranlı yetkililerin ülkenin petrol satışlarını sürdürme kapasitesi konusunda birbirinden farklı açıklamalar yaptığı bir dönemde yaşanıyor.

İran Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Himmeti, ağustos ayının sonlarında İran televizyonuna verdiği röportajda, “petrol ihraç etmediklerini” söyledi. Himmeti, petrol gelirleri, vergi gelirleri ve sosyal güvenlik primlerindeki düşüşün ekonominin farklı sektörlerine yansımaya başladığını belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da bundan birkaç gün önce yaptığı açıklamada, ülkesinin daha önce sattığı petrolü “şimdi satamadığını” söylemişti.

Ancak İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad farklı bir tablo çizdi. Bakan, “petrol satışlarının durmadığını” belirterek uzak sularda müşterilere petrol teslimatının sürdüğünü, ancak ihracatın gerilediğini ifade etti.

Paknejad geçen hafta yaptığı açıklamada, petrol satışlarının ve müşterilere teslimatların Körfez ve Umman Denizi’nden binlerce kilometre uzaktaki bölgelerde gerçekleştirildiğini söyledi ancak satışların miktarına ilişkin bilgi vermedi.

Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı olmayı sürdürüyor. Tahran savaş ve abluka öncesinde, “gölge filo” olarak bilinen tanker ağı ve sevkiyatların kaynağını gizlemeye yönelik çeşitli yöntemler aracılığıyla Çin’deki bağımsız rafinerilere yüksek miktarlarda petrol ihraç ediyordu.

Abluka ihracat güzergâhını hedef alıyor

Mevcut deniz ablukası ile İran’ın yıllardır maruz kaldığı ABD petrol yaptırımları arasındaki temel fark, önceki yaptırımların büyük ölçüde Tahran’ın petrol satma kapasitesini hedeflemesi, mevcut ablukanın ise sevkiyatların bölgeden çıkmak için kullandığı güzergâha odaklanması.

Yaptırımların uygulandığı yıllarda İran, karmaşık yaptırım delme ağları aracılığıyla petrol ihracatını sürdürmeyi başardı. Tahran sevkiyatların kaynağını gizlemek ve petrolün alıcılara ulaşmasını sağlamak için tanker filosundan ve çeşitli yöntemlerden yararlandı.

Mevcut durumda ise sorun daha doğrudan bir nitelik taşıyor. Tahran alıcı bulmayı başarsa bile yeni petrol sevkiyatlarını Körfez ve Umman Denizi bölgesinden çıkarmak, deniz ablukası nedeniyle daha zor hale geldi.

Bölge dışındaki İran petrol stoklarının azalmasıyla birlikte ülkenin petrol sektörüne yönelik baskı da artıyor. Petrol, İran ekonomisinin başlıca döviz ve hükümet gelir kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Hürmüz Boğazı ise Tahran ile Washington arasında açık bir çatışma noktası olmayı sürdürürken küresel enerji arzının güvenliği konusunda da sürekli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor.