Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Arabulucular, Hürmüz mayın tarlası ortasında Tahran’da bir çıkış yolu arıyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından 30 Ekim 2026’da yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, Ortadoğu’da belirtilmeyen bir bölgede bir tanker gemisinin üzerinde uçan ABD helikopteri görülüyor.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından 30 Ekim 2026’da yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, Ortadoğu’da belirtilmeyen bir bölgede bir tanker gemisinin üzerinde uçan ABD helikopteri görülüyor.
TT

Arabulucular, Hürmüz mayın tarlası ortasında Tahran’da bir çıkış yolu arıyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından 30 Ekim 2026’da yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, Ortadoğu’da belirtilmeyen bir bölgede bir tanker gemisinin üzerinde uçan ABD helikopteri görülüyor.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından 30 Ekim 2026’da yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, Ortadoğu’da belirtilmeyen bir bölgede bir tanker gemisinin üzerinde uçan ABD helikopteri görülüyor.

ABD ile İran arasındaki savaşı kontrol altına almayı amaçlayan diplomatik girişimlerin yoğunlaştığı bir dönemde, Hürmüz Boğazı’nda ticari gemilere ve petrol tankerlerine yönelik İran saldırıları artıyor. Bu gelişmeler, deniz ulaşımının güvenliği ve stratejik su yolunun kontrolüne ilişkin karşılıklı suçlamaların gölgesinde yaşanıyor.

Katar heyeti, arabuluculuk çabalarını ilerletmek ve müzakereleri yeniden canlandırmak amacıyla Tahran’a ulaşırken, ABD Başkanı Donald Trump da İran’a karşı izlenebilecek olası seçenekler konusunda askerî bir brifing aldı. Bu durum, diplomatik sürecin askerî tırmanma ihtimalini ortadan kaldırmadığına işaret ediyor.

Müzakereleri yeniden canlandırmaya yönelik Katar girişimi

Katar heyeti, Washington ile Tahran arasındaki müzakereleri yeniden başlatmak ve savaşı sona erdirecek bir uzlaşmaya varılmasını sağlamak amacıyla yürütülen çabalar kapsamında, cuma günü üst düzey İranlı yetkililerle görüşmek üzere yeniden Tahran’a gitti.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA’dan aktardığına göre heyete, Katar Başbakanı’nın Birinci Danışmanı başkanlık ediyor. Görüşmelerde iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin yanı sıra bölgesel gelişmelerin ele alınacağı belirtildi.

Ziyaret, İran medyasında Tahran’ın ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’den İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’ye hitaben gönderilmiş bir mesaj aldığı yönünde haberlerin yayımlanmasından bir gün sonra gerçekleşti. Wall Street Journal (WSJ), mesajın bir barış anlaşmasına varılmasına ilişkin belirli şartları değil, müzakerelerin yeniden başlatılması için olası bir çerçeveyi içerdiğini ve Katarlı arabulucular aracılığıyla iletildiğini yazdı.

Nisan ayında varılan ancak çatışmayı sona erdirecek kalıcı bir anlaşmaya dönüşmeyen ateşkesin ardından Katar ve Pakistan, müzakerelerin yeniden canlandırılmasına yönelik arabuluculuk çabalarında rol üstleniyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi çarşamba günü yaptığı açıklamada, ülkesinin savaşı sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak amacıyla arabulucu iki ülkeyle bir plan üzerinde görüşmeler yürüttüğünü duyurmuştu. Ancak çözümün şartlarına ilişkin görüş ayrılıkları, somut ilerleme kaydedilmesini engellemeye devam ediyor.

Tahran, boğazın yeniden açılması için Washington’dan yedi şartı kabul etmesini istiyor. Bu şartlar arasında Ortadoğu genelinde ateşkes ilan edilmesi, yurt dışındaki dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması, petrol sektörüne uygulanan yaptırımların kaldırılması ve ABD’nin İran limanlarına yönelik deniz ablukasına son vermesi bulunuyor.

Trump askeri brifing alıyor

Diplomatik girişimlerin sürdüğü bir dönemde Trump, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper tarafından İran’a karşı olası askerî seçenekler konusunda bilgilendirildi. Beyaz Saray’da gerçekleştirilen brifinge Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine de katıldı.

WSJ, Cooper'ın brifingi bizzat sunmak üzere Beyaz Saray’a gelmesinin nadir görülen bir durum olduğunu belirtti. Bu gelişmenin, siyasi girişimlerin sonuçsuz kalması ve bölgedeki gerilimin sürmesi karşısında gündeme gelen askerî değerlendirmelerin önemini yansıttığı ifade edildi.

Trump dün bir Amerikan radyo kanalına verdiği röportajda, İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmeyeceği yönündeki tutumunu yineledi. Trump, “Nükleer silahlardan arındırılmış bir İran göreceğiz. İran nükleer silaha sahip olmayacak ve bu durum çok yakında değişecek” dedi.

Tahran’ın anlaşmaya varmak istediğini belirten Trump, İran’ın hiçbir zaman nükleer silah edinmeyeceğine dair güvence verilmesi gerektiğini vurguladı. Trump ayrıca İran’ı, kendi ifadesiyle, dünyada teröre en fazla destek veren ülke olarak nitelendirdi.

Trump, 1979’dan bu yana İran’la yaşanan çatışmaların geçmişine de değinerek, İran yönetimini Amerikalıları hedef alan yıllar süren şiddet olayları ve saldırılardan sorumlu tuttu. ABD’nin düzenlediği bir saldırıda öldürülen eski Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi ‘şeytani bir dahi’ olarak nitelendiren Trump, Süleymani’yi ABD güçlerine karşı el yapımı patlayıcıların kullanılmasının arkasındaki isim olmakla suçladı.

ABD’nin askerî operasyonlarının sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Trump, İran’ın 159 gemi ve 268 uçağını kaybettiğini, radar sistemleri ile hava savunma unsurlarının imha edildiğini öne sürdü. İran’ın askerî ve siyasi lider kadrosunun ağır darbeler aldığını belirten Trump, Washington’ın şu anda kiminle müzakere ettiğini tam olarak bilmediğini söyledi.

ABD Başkanı’nın açıklamaları, yönetiminin İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme talebindeki ısrarını sürdürdüğünü ve anlaşmaya varılamaması durumunda askerî seçeneği de gündemde tuttuğunu ortaya koyuyor.

Hürmüz Boğazı’nı kim kontrol ediyor?

Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)
Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)

Sahadaki gelişmeler kapsamında iki taraf, savaşın 28 Şubat’ta ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlamasından bu yana başlıca çatışma alanlarından birine dönüşen Hürmüz Boğazı’ndaki duruma ilişkin karşılıklı açıklamalarda bulundu. Tahran, söz konusu saldırılara İsrail’i ve bölgedeki ABD tesislerini hedef alan saldırılarla karşılık verirken boğazdaki deniz trafiğine de kısıtlamalar getirmişti.

Cooper dün yaptığı açıklamada, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) güçlerinin artık Hürmüz Boğazı’nda bulunmadığını belirterek, Tahran’ın deniz trafiğini tehdit etme girişimlerine rağmen su yolu üzerinde kontrol sahibi olmadığını savundu.

CENTCOM tarafından yayımlanan görüntülü mesajında Cooper, ABD güçlerinin seyrüsefer özgürlüğünü korumaya bağlı olduğunu belirterek, yaz aylarından bu yana yaklaşık 1,5 milyar varil petrolün taşınmasına yardımcı olduklarını söyledi. Cooper, ABD’nin deniz ablukasının İran’ın herhangi bir petrol ihraç etmesini engellediğini öne sürerek, deniz yollarının güvenliğini ve uluslararası ticaretin kesintisiz sürmesini sağlamaya yönelik ABD çabalarının devam ettiğini vurguladı.

Buna karşılık Tahran, gemilerin geçişine yönelik kısıtlamaları sürdürerek kendi güçlerinin belirlediği güzergâhın kullanılmasını ve geçiş öncesinde kendileriyle koordinasyon sağlanmasını talep ediyor. İran, Umman kıyılarına daha yakın olan güney güzergâhının yetkilendirilmediğini savunuyor. Bu durum, boğazdan geçen gemileri giderek artan kısıtlamalar ve risklerle karşı karşıya bırakıyor.

ABD ise İran limanlarına yönelik deniz ablukasını sürdürüyor. Bu uygulama, Tahran’ın petrol ihracatı yapma ve ticari faaliyetlerini yürütme kapasitesini daha da sınırlandırıyor.

Petrol tankerlerine yönelik saldırılar

 2 Ekim 2026’da Umman’ın Musandam vilayetinden çekilen fotoğrafta Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler görülüyor. (Reuters)
2 Ekim 2026’da Umman’ın Musandam vilayetinden çekilen fotoğrafta Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler görülüyor. (Reuters)

Sahadaki yeni bir gelişmede, DMO Deniz Kuvvetleri, Tahran’ın izinsiz olarak nitelendirdiği güzergâhları kullanarak Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye çalışan üç petrol tankerinde patlamalar meydana geldiğini ve yangın çıktığını duyurdu.

DMO, tankerlerden ikisinin boğazın doğu ve batı kesimlerinde çeşitli olaylara maruz kaldığını, ardından boğazın güneyindeki sularda durdurulduklarını bildirdi. Açıklamada, gemilerin mürettebatı seyrüsefer ve konum belirleme sistemlerini kapatmakla ve ABD güçlerinin desteğiyle boğazdan geçmeye çalışmakla suçlandı.

Açıklamada ayrıca, yaklaşık 2 milyon varil ham petrol taşıyan üçüncü bir tankerin deniz mayınına çarptığı, bunun sonucunda gemide patlamalar meydana geldiği ve yangın çıktığı belirtildi.

Reuters, İran’ın açıklamalarının doğruluğunu veya duyurulan olayların ayrıntılarını bağımsız olarak doğrulayamadı.

Ayrı bir olayda Umman, Hürmüz Boğazı’na kıyısı bulunan Musandam vilayeti açıklarında saldırıya uğrayan Panama bayraklı bir ticari geminin 25 kişilik mürettebatının tahliye edildiğini duyurdu. Saldırı sonucunda gemide yangın çıktığı belirtildi.

Umman Deniz Güvenliği Merkezi, Umman Kraliyet Donanması’nın merkezle koordinasyon içinde tahliye operasyonunu gerçekleştirdiğini ve mürettebatın tamamına gerekli sağlık hizmetlerinin sağlandığını bildirdi.

Birleşik Krallık Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO) ise daha önce Umman’ın Hasab kenti açıklarında, kuzeydoğu yönünde yaklaşık 25 deniz mili mesafede bir petrol tankerinin saldırıya uğradığını duyurmuştu. Kurum, küçük bir teknenin gemiye yaklaşarak su hattının üzerindeki gövdesine iki patlayıcı düzenek yerleştirdiğini belirtmişti.

İki patlamanın makine dairesinde yangına yol açtığı ve geminin geçici olarak devre dışı kaldığı bildirildi. Yangının söndürülmesinin ardından tanker seyrine devam ederek bir sonraki uğrak limanına doğru hareket etti. Kurum, mürettebatın güvende olduğunu ve herhangi bir çevre kirliliğinin kaydedilmediğini teyit etti.

Deniz güvenliğiyle ilgili üç kaynağa göre, saldırıya uğrayan ve Panama bayrağı taşıyan Louise 1 adlı tankere iki yapışkan mayınla saldırı düzenlendi. İki kaynak, olayın geçtiğimiz şubat ayında ABD ile İran arasında savaşın başlamasından bu yana bölgede bu tür patlayıcıların bilinen ilk başarılı kullanımı olduğunu söyledi.

Merkezi Yunanistan’da bulunan ve denizcilik riskleri konusunda uzmanlaşan Marisks Grubu, küçük bir teknenin seyir halindeki bir petrol tankerine yaklaşarak geminin gövdesine patlayıcı düzenekler yerleştirmesinin ve ardından bölgeden uzaklaşmasının ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturduğuna dikkat çekti. Gruba göre bu tehdit, özellikle yoğun deniz trafiğinin bulunduğu geçiş güzergâhlarında daha büyük önem taşıyor.

Grup ayrıca, yapışkan mayınların düşük maliyetli olduğunu ve gelişmiş teknolojiler gerektirmediğini, bu nedenle ticari gemileri hedef almak için nispeten etkili bir yöntem olarak kullanılabildiğini belirtti.

Gerilim artarken petrol fiyatları yükseliyor

Hürmüz Boğazı’nı gösteren haritanın önündeki petrol varili maketleri (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nı gösteren haritanın önündeki petrol varili maketleri (Reuters)

Öte yandan İran resmi medyası, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nın doğu kesiminde ABD’ye ait insansız bir deniz aracını imha ettiğini bildirdi. ABD tarafından ise olayı doğrulayan veya yalanlayan herhangi bir açıklama yapılmadı.

Bu olaylar, İran Silahlı Kuvvetleri’nin perşembe günü bölgede en az dört petrol tankerinin mayınlara çarpması sonucu durduğunu açıklamasının ardından yaşandı. İran tarafı, gemilerin telsiz üzerinden yapılan çok sayıda uyarıyı dikkate almadığını ileri sürdü. Bu gelişmeler, dünyanın petrol taşımacılığı açısından en önemli deniz geçiş güzergâhlarından birinde seyrüsefer güvenliğine ilişkin endişeleri artırıyor.

Siyasi ve askerî gelişmeler enerji piyasalarına da yansıdı. ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlatabileceği ve bölgedeki çatışmanın genişleyebileceğine ilişkin endişelerin artmasıyla petrol fiyatları dün yükseldi.

Gösterge niteliğindeki Brent petrolün varil fiyatı, işlemlerin başlangıcında 116,43 dolara yükselerek perşembe günkü kapanışına kıyasla yüzde 1,35 artış kaydetti.

Fiyatlardaki yükseliş, küresel petrol ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler karşısında enerji piyasalarının ne kadar hassas olduğunu ortaya koyuyor. Deniz trafiğinin aksamasının sürmesi veya tankerlere yönelik saldırıların artması, arzda aksamalara yol açabileceği gibi nakliye ve sigorta maliyetlerini de yükseltebilir.

Katar ve Pakistan’ın arabuluculuk girişimleri yeni bir müzakere zemini oluşturmayı hedeflerken, sahadaki gelişmeler ile ABD ve İran’dan gelen açıklamalar, gerilimin düşürülmesinin önünde hâlâ ciddi engeller bulunduğuna işaret ediyor. Hürmüz Boğazı ise taraflar arasında gelecekte varılabilecek herhangi bir anlaşmanın temel sınama noktası olmayı sürdürecek.


İsrail ülkeyi yönetecek koalisyon arayışında

Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. (AFP)
Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. (AFP)
TT

İsrail ülkeyi yönetecek koalisyon arayışında

Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. (AFP)
Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. (AFP)

İsrail’in, tarihindeki 26. Knesset seçimlerinde oy sayımının tamamlanmasını beklemesine gerek kalmadı. Sandıkların kapanmasının hemen ardından, toplu savaşlar yürüten ülkeyi yönetebilecek olası koalisyon formülleri tartışılmaya başlandı. “Yahudi toplumunun iç meselesi” olarak görülen bu seçimler, bölgenin tamamını etkileyebilecek bir gelişme olarak komşu ülkeler tarafından da yakından takip edildi.

Başbakan Binyamin Netanyahu ile en önemli rakibi Gadi Eisenkot’un çoğunluğu elde edemediği, ancak her iki ismin de hükümet kurabileceklerine inandığı seçimlerin ardından en önemli soru şu oldu: Ülkeyi yönetebilecek bir koalisyona ulaşmak için hangi seçenekler mümkün?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, sandık çıkış anketlerinin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından 28 Ekim 2026 sabahı Kudüs’te düzenlenen seçim mitinginde. (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, sandık çıkış anketlerinin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından 28 Ekim 2026 sabahı Kudüs’te düzenlenen seçim mitinginde. (AFP)

Seçim sonuçlarının kesin bir tablo ortaya koymaması nedeniyle, hükümet kurmak isteyen iki liderin de kendi siyasi bloklarını genişletmenin yollarını bulması gerekiyor. Ancak şu ana kadar perde arkasında yürütülebilecek olası müzakerelere ilişkin çok az bilgi kamuoyuna yansıdı.

Liderlerden hiçbirinin koalisyon kurmayı başaramaması halinde İsrail yeniden sandık başına gitmek zorunda kalacak. İşte tarafların hükümet kurabilmek için önündeki en olası senaryolar:

Netanyahu liderliğinde hükümet

Başbakan Netanyahu ve aşırı sağcı müttefikleri ile ultra-Ortodoks Yahudi siyasi akımları, oyların kesin sayımında toplam 53 sandalye elde ederek ilk sırada yer aldı. Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi 27 sandalye kazanırken, bu toplam hükümet kurmak için gereken 61 sandalyelik çoğunluğun altında kaldı.

Netanyahu iktidarda kalmayı umuyorsa muhalefet partileriyle temasa geçerek onları hükümetine katılmaya davet etmek zorunda. Bu ise özellikle Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırma vaadi üzerine kurulan muhalefet kampanyası göz önüne alındığında, siyasi tutumlarda köklü bir değişiklik anlamına geliyor.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ise hükümeti kurabilecek en uygun adayı belirlemekle görevlendirilmiş durumda. Herzog, ne pahasına olursa olsun yeni bir seçime gidilmesinden kaçınılması çağrısında bulundu.

Gadi Eisenkot, geçtiğimiz salı günü sandıkların kapanmasının ardından Yashar Partisi’nin genel merkezinde İsrail bayrağını sallıyor. (DPA)
Gadi Eisenkot, geçtiğimiz salı günü sandıkların kapanmasının ardından Yashar Partisi’nin genel merkezinde İsrail bayrağını sallıyor. (DPA)

Eisenkot’un oluşturduğu blokta yer alan dört partiden, Yair Golan liderliğindeki ve sekiz sandalye kazanan sol eğilimli Demokratlar Partisi, Netanyahu ile yakınlaşmaya en az sıcak bakan parti olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun eski müttefiki, şimdiki en sert rakiplerinden biri olan Avigdor Lieberman’ın da bu seçeneği kesinlikle reddetmesi bekleniyor. Lieberman’ın sağcı İsrail Evimiz Partisi yedi sandalye kazandı.

Lieberman, perşembe günü yaptığı açıklamada, “Tasavvur edilebilecek tek koalisyon, Netanyahu’nun şahsen yer almadığı koalisyondur” dedi. Bununla birlikte, Likud Partisi’nin diğer üyelerinin hükümete katılmasına açık kapı bıraktı.

Merkez sağ çizgideki Naftali Bennett liderliğindeki Birlikte Partisi’nin tutumu ise daha belirsiz görünüyor. Parti seçimlerde 12 sandalye kazandı.

Bennett başlangıçta belirli koşulların yerine getirilmesi halinde Netanyahu bloğuyla ittifaka karşı çıkmayacağının sinyalini verdi. Bu koşulların başında, 7 Ekim 2023 saldırılarına ilişkin derhal bir soruşturma komisyonu kurulması geliyor. Ancak daha sonra açıklamalarının yanlış anlaşıldığını belirterek geri adım attı.

Son olarak, 21 sandalye kazanan Eisenkot liderliğindeki Yashar Partisi ile ittifak ihtimali oldukça düşük görünüyor. Eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot, seçim kampanyasını liderlik vasfından yoksun olmakla suçladığı Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırma vaadi üzerine kurmuştu.

Bununla birlikte, siyasi rakiplerin iktidarı paylaşma konusunda beklenmedik anlaşmalara vardığı yakın dönemden bir örnek de bulunuyor.

2020 yılında Netanyahu ile merkez siyasetçi Benny Gantz, aralarındaki derin anlaşmazlıklara rağmen başbakanlık görevini dönüşümlü yürütme konusunda anlaşmaya varmıştı. Ancak bu ortaklık yalnızca bir yıl sonra çöktü.

Eisenkot ise bu tür bir anlaşma ihtimalini defalarca reddetti. Oylama öncesinde yaptığı açıklamada, “Başbakanlık görevinde dönüşümlü bir sistemin hiçbir türü söz konusu olmayacak. Tek bir başbakan olacak, o da ben olacağım” ifadelerini kullandı.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, erken seçime gidilmesinin önlenmesi gerektiğini vurguluyor. (AFP)
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, erken seçime gidilmesinin önlenmesi gerektiğini vurguluyor. (AFP)

Muhalefet bloğunun dışında ise Netanyahu için oldukça düşük ihtimalli bir seçenek daha bulunuyor: Toplam 19 sandalye kazanan iki Arap siyasi listesiyle iş birliği yapmak.

Ancak Netanyahu, seçim kampanyası boyunca Arap listelerini eleştirmiş, oylamanın ardından geçen günlerde ise bu listeleri seçimlerde hile yapmakla suçlamıştı.

Ancak, siyasi manevralarıyla bilinen Netanyahu söz konusu olduğunda hiçbir ihtimal tamamen dışlanamıyor. Nitekim Netanyahu, 2015 ve 2021 yıllarında da Arap partileriyle temas kurmuştu.

Eisenkot liderliğinde hükümet

Eisenkot, seçim akşamı yaptığı açıklamada, İsrail halkının Netanyahu’ya çoğunluğu vermeyerek “değişimi seçtiğini” söyledi.

Kendi siyasi bloğunun 48 sandalyeye sahip olması ve Netanyahu ile iktidarı paylaşma anlaşmasını reddetmesi nedeniyle Eisenkot’un önünde iki seçenek bulunuyor: Diğer partilerin desteğiyle bir azınlık hükümeti kurmak ya da Arap milletvekillerini veya karşı bloktan ayrılacak isimleri yanına çekerek koalisyonunu genişletmeye çalışmak.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre sekiz sandalyeye sahip Birleşik Arap Listesi lideri Mansur Abbas, daha önce kısa ömürlü bir koalisyon hükümetine katıldı. Abbas, benzer bir deneyimi yeniden yaşamaya hazır olduğunun sinyalini de verdi. Ancak bu seçenek, muhalefet bloğundaki bazı kesimlerin tepkisini çekiyor.

İsrail’in merkezindeki Lod kentinde, cuma günü Arap Ortak Listesi’ne ait seçim afişi. (AP)
İsrail’in merkezindeki Lod kentinde, cuma günü Arap Ortak Listesi’ne ait seçim afişi. (AP)

Arap Ortak Listesi’nin lideri Yusuf Cabbarin ise Eisenkot’un hükümetine katılmadan Knesset’te kendisini desteklemeye hazır olduğunu açıkladı. Cabbarin, özellikle Gazze’deki yıkıcı savaşa ilişkin çekincelerini dile getirdi.

İki Arap listesinin desteği, Eisenkot’a hükümet kurma girişimini sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu sandalyeleri sağlayabilir. Ancak bu desteğe dayanmak, seçim kampanyasında verilen bir sözden geri adım atılması ve uzun süre ayakta kalması beklenmeyen kırılgan bir azınlık hükümeti riskinin üstlenilmesi anlamına geliyor.

Eski bir Genelkurmay Başkanı olan Eisenkot, barış yanlısı bir siyasetçi olarak görülmüyor. Gelecekte yeni askeri operasyonların düzenlenmesi ihtimali, özellikle Gazze’de Hamas yönetimini 18 ay içinde sona erdirme taahhüdü, Arap listelerinin kendisine verdikleri desteği geri çekmelerine yol açabilir.

Eisenkot ayrıca Netanyahu’nun siyasi bloğunda bölünme yaratmaya çalışabilir.

Likud Partisi içinde ayrılık yaşanması pek olası görünmüyor. Zira parti, Netanyahu’nun arkasında güçlü biçimde kenetlenmiş durumda. Aşırı sağcı müttefikleri ise Değişim Bloğu açısından siyasi olarak kabul edilemez görülüyor.

Buna karşılık, şu anda Netanyahu ile ittifak halinde bulunan ve toplam 13 sandalyeye sahip ultra-Ortodoks partilerin daha esnek bir tutum sergilemesi mümkün.

Gazze savaşında oğlunu kaybeden Eisenkot, Haredi Yahudilerine tanınan askerlik muafiyetlerinin kaldırılmasını savunuyor. Bu talep, söz konusu toplumu temsil eden partilerin karşı çıktığı başlıca konular arasında yer alıyor. Ancak bu partiler, kendilerine bazı tavizler verilmesi halinde tutumlarını değiştirmeye hazır olabilir.

Araplar açısından tarihî başarı

Bu seçimler, Arap seçmenlerin tarihî düzeyde sandığa katılımına sahne oldu. Arap partilerinin toplam 19 sandalye kazanması, toplumsal öfkeyi önemli bir siyasi baskı unsuruna dönüştürerek Netanyahu’nun hesaplarını zorlaştırdı. Aynı zamanda Eisenkot liderliğindeki muhalefeti, hükümeti değiştirmek için bu desteği kullanıp kullanamayacağı konusunda önemli bir sınavla karşı karşıya bıraktı.

İsrail Knesset seçimlerinin sonuçları, Arap toplumunun siyasi temsilinin boyutlarını yeniden şekillendirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre sandığa katılımın benzeri görülmemiş seviyelere ulaşması ve Arap partilerinin toplam 19 sandalye kazanması, hükümetin politikalarına yönelik toplumsal tepkinin ve ayrımcı olarak nitelendirilen uygulamalarına karşı mücadele kararlılığının öne çıktığı seçimlerin en dikkat çekici gelişmelerinden biri oldu.

Oy verme oranının yaklaşık yüzde 80'e ulaşmasıyla ortaya çıkan bu geniş katılım, Arap toplumu açısından önemli bir siyasi kazanım niteliği taşıyor. Ancak seçim başarısının hükümetin yapısı üzerinde somut bir etkiye dönüştürülmesi, hâlâ ciddi siyasi ve parlamenter engeller barındırıyor.


İran müzakere için kapıyı aralarken Hürmüz’ü ateş hattında tutuyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) dün servis ettiği videodan alınan, bölgedeki savaş gemileri, (CENTCOM)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) dün servis ettiği videodan alınan, bölgedeki savaş gemileri, (CENTCOM)
TT

İran müzakere için kapıyı aralarken Hürmüz’ü ateş hattında tutuyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) dün servis ettiği videodan alınan, bölgedeki savaş gemileri, (CENTCOM)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) dün servis ettiği videodan alınan, bölgedeki savaş gemileri, (CENTCOM)

İran, Tahran’a dönen Katarlı arabuluculuk heyetini kabul ederek müzakerelerin yeniden başlatılması için diplomatik bir kapı araladı. Tahran ile Washington arasındaki görüşmeleri canlandırmayı amaçlayan bu yeni diplomatik girişim, Hürmüz Boğazı’nda daha fazla gerilime işaret eden sahadaki gelişmelerle eş zamanlı gerçekleşti.

Katarlı heyet, ABD Başkanı Donald Trump’ın, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper tarafından sunulan bir brifingi almasından saatler sonra Tahran’a ulaştı. Savaş Bakanı Pete Hegseth ile Genelkurmay Başkanı General Dan Caine’in de katıldığı brifingde, İran’a karşı izlenebilecek olası askerî seçenekler ele alındı. Bu gelişme, diplomatik sürecin askerî gerilim ihtimalini dışlamadığını gösterdi.

Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak Trump perşembe günü bir Amerikan radyo istasyonuna verdiği demeçte, İran’la yürütülecek olası yeni müzakerelerin temelinde nükleer meselenin yer alması gerektiğini yineledi. Trump, bu konunun müzakerelerin ilerleyen aşamalarında değil, en başından itibaren gündeme alınması gerektiğini vurguladı.

Trump, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin vermeyeceğiz. İran’ı nükleer silahlardan arındırılmış göreceğiz. Bu durum çok yakında değişecek” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Tahran, Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerine ve ticari gemilere yönelik saldırılarını artırdı. Devrim Muhafızları, perşembe günü üç petrol tankerinin boğazdan geçmeye çalıştıkları sırada patlama ve yangınlara maruz kaldığını duyurdu. İngiliz denizcilik kaynakları ise başka bir tankerin, yangına yol açan iki yapışkan mayınla hedef alındığını bildirdi.

Buna karşın General Cooper, Devrim Muhafızları’nın deniz trafiğini tehdit etme girişimlerine rağmen artık Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol sahibi olmadığını söyledi.