Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İran’ın yeni planı... İslamabad Mutabakatı’ndan ne değişti?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları kapsamında (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları kapsamında (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

İran’ın yeni planı... İslamabad Mutabakatı’ndan ne değişti?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları kapsamında (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları kapsamında (İran Dışişleri Bakanlığı)

İran’ın ABD’ye sunduğu yedi günlük planın akıbetine ilişkin belirsizlik sürerken taraflar, arabulucular üzerinden mesaj ve öneri alışverişinde bulunuyor.

İran’ın ABD’ye sunduğu yedi günlük plan, 14 maddeden oluşan İslamabad Mutabakatı’nda yer alan taahhütlere dayanıyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın şartlarının “yeni olmadığını” ve mutabakatta öngörülenlerin ötesine geçmediğini söyledi. Ancak yeni plan bu taahhütlerin uygulanma sırasını değiştiriyor ve bir haftalık takvime bağlıyor.

Planın resmi metni yayımlanmadı. “Yedi şartın” numaralandırılmış resmi bir listesi de bulunmuyor. Teklifin ayrıntıları, Arakçi ve İranlı yetkililerin açıklamalarının yanı sıra temaslar hakkında bilgi sahibi kaynaklara dayandırılan basın haberlerinden derleniyor.

İslamabad Mutabakatı 17 Haziran’da imzalandı ancak uzun süre yürürlükte kalmadı. Washington, Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik İran saldırılarının ardından 7 Temmuz’da petrol yaptırımlarını yeniden uygulamaya koydu. ABD Başkanı Donald Trump 8 Temmuz’da mutabakatın sona erdiğini açıkladı ve 13 Temmuz’da deniz ablukası yeniden uygulamaya konuldu. İran ise ABD’yi taahhütlerini yerine getirmemekle suçladı.

Yedi gün nasıl işleyecek?

İran planı New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları sırasında sundu. Arakçi, 24 Eylül’de Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın da katıldığı toplantıda gazetecilere planın ayrıntılarını anlattı. Pezeşkiyan da ABD medyasına ülkesinin şartlarını açıkladı.

Arakçi, yedi günlük sürenin ABD’nin planı kabul ettiği anda başlayacağını söyledi. Gerekli adımların dört veya beş gün içinde tamamlanabileceğini belirten Arakçi, Hürmüz Boğazı’nın altıncı gün açılacağını ve ABD’nin yedinci gün nihai anlaşma için devreye gireceğini ifade etti.

dfthyj
Pezeşkiyan başkanlığındaki İran heyetiyle New York’ta istişarelerde bulunan Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve beraberindeki heyet (İran Cumhurbaşkanlığı)

Arakçi, Washington’dan istenen adımların daha önce ABD tarafına iletildiğini ve bunların “mutabakat çerçevesinde” olduğunu söyledi. İranlı bakan, ABD tarafında samimiyet olması halinde “bunun gerçekleşeceğini ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılacağını” belirtti.

Mutabakatın üçüncü maddesi, tarafların en fazla 60 gün içinde nihai anlaşma için müzakere yürütmesini ve anlaşmaya varmasını öngörüyordu. Bu süre tarafların karşılıklı onayıyla uzatılabilecekti. İran’ın yeni teklifindeki yedi günlük süre ise nihai anlaşmanın tamamlanması için değil, anlaşma öncesinde karşılıklı atılacak adımlar için öngörülüyor.

Yeni teklifin farkı, İran’ın nükleer dosyaya ilişkin müzakerelere 60 gün yerine yedi gün içinde başlamaya hazır olması.

Çatışmaların durdurulması

Mutabakatın birinci maddesi “Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirilmesini” öngörüyordu. Ayrıca ABD, İran ve müttefiklerinin birbirlerine karşı savaş veya askeri operasyon başlatmaması, güç kullanma tehdidinde bulunmaması veya güç kullanmaktan kaçınması taahhüt ediliyordu.

İranlı yetkililere göre yeni teklif, Lübnan da dahil olmak üzere cephelerde çatışmaların durdurulmasını içeriyor.

Deniz ablukasının kaldırılması

İslamabad Mutabakatı’nın dördüncü maddesi, ABD’nin deniz ablukasını ve İran’ın önündeki diğer engelleri kaldırmaya başlamasını ve bunları 30 gün içinde tamamen sona erdirmesini öngörüyordu. ABD’nin nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde güçlerini İran çevresinden çekmesi de planlanıyordu.

ghyju
İran petrol tankerleri, CENTCOM’a göre 8 Eylül 2026’da ABD saldırılarında hedef alınmadan önce (Reuters - ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı)

Yeni teklifte ise ablukanın kaldırılması yedi gün içinde atılması gereken adımların bir parçası haline geliyor.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bagai, şartların “deniz ablukasının ve ABD’nin ekonomik baskısının sona erdirilmesini” içerdiğini söyledi.

Hürmüz: Altıncı gün

Mutabakatın beşinci maddesinde İran’ın Basra Körfezi ile Umman Denizi arasında ticari gemilerin “60 gün boyunca herhangi bir ücret alınmadan güvenli geçişi” için düzenlemeler yapması öngörülüyordu. Gemilerin geçişinin derhal başlaması ve mayınların temizlenmesi ile teknik ve askeri engellerin kaldırılması dikkate alınarak 30 gün içinde tamamen normale dönmesi planlanıyordu.

Yeni teklifte ise Arakçi, boğazın açılmasını ilk günlerde gerekli adımların tamamlanmasına bağlıyor. Buna göre Hürmüz Boğazı altıncı gün açılacak.

fvghjuk
Nükleer Natanz tesisinin yakınındaki “Cevz-i Balta” tünel girişleri, İran, 30 Haziran 2026 (Reuters - Vantor)

İran medyası, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’nün açıklamalarına dayanarak yeni şartlar arasında “iki kıyıdaş ülke arasındaki mutabakata dayanarak güvenli bir deniz ulaşımı güzergahının kabul edilmesinin” bulunduğunu aktardı. Açıklamada Körfez’e kıyısı bulunan diğer ülkelere değinilmedi.

Reuters 24 Eylül’de İran’ın geçiş ücretleri konusunu ana anlaşmadan ayırarak daha sonraki düzenlemelere bırakmaya hazır olduğunu bildirdi. Ancak ajansın kaynakları bunun Tahran’ın bu talepten tamamen vazgeçtiği anlamına gelmediğini belirtti.

Petrol muafiyetleri

Mutabakatın 10. maddesi, ABD Hazine Bakanlığı’nın anlaşmanın imzalanmasının ardından yaptırımlar kaldırılana kadar İran’ın ham petrol, petrol ürünleri ve türevleri ile bunlarla bağlantılı hizmet ihracatına yönelik muafiyetler çıkarmasını öngörüyordu. Bankacılık işlemleri, sigorta ve taşımacılık da bu kapsamdaydı. Söz konusu muafiyetler 7 Temmuz’da kaldırıldı.

Yeni plana göre İran, ABD’den İran petrolünün ihracatına yönelik muafiyetler çıkarmasını talep ediyor.

Dondurulmuş varlıklar

Mutabakatın 11. maddesi, mutabakatın uygulanmasıyla birlikte ABD’nin dondurulmuş veya kısıtlanmış İran paraları ve varlıklarını “tam kullanım için” erişilebilir hale getirmesini öngörüyordu. Tarafların müzakereler sırasında bu varlıkların serbest bırakılmasına ilişkin mekanizmalar üzerinde anlaşması planlanmıştı. Maddede herhangi bir miktar belirtilmemişti.

İlk aşamada İran basınında Trump’ın, yurtdışındaki finans kuruluşlarında tutulan 100 milyar dolardan fazla İran varlığının yaklaşık 24 milyar dolarının serbest bırakılmasını kabul ettiği yönünde haberler yayımlandı.

Yeni teklif ise en az 12 milyar dolarlık dondurulmuş varlığa erişim sağlanmasını talep ediyor.

Nükleer dosya

İslamabad Mutabakatı’nın sekizinci maddesinde İran’ın nükleer silah edinmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini teyit etmesi öngörülüyordu. Zenginleştirilmiş malzeme stokunun üzerinde anlaşılacak bir mekanizmaya göre ele alınması ve bunun asgari olarak İran içindeki zenginleştirme seviyesinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetiminde düşürülmesini içermesi planlanıyordu. Zenginleştirme meselesinin nihai anlaşmada ele alınması öngörülmüştü.

scdvfb
Trump ve Pezeşkiyan, savaşı sona erdirmeye yönelik mutabakatın imzalanması sırasında ayrı görüntülerde (AFP)

Dokuzuncu madde ise nihai anlaşmaya kadar mevcut durumun korunmasını öngörüyordu. Buna göre İran nükleer programının mevcut durumunu koruyacak, Washington ise yeni yaptırımlar uygulamayacak ve ilave asker konuşlandırmayacaktı.

madde, nihai anlaşma müzakerelerinin başlaması için beş maddenin uygulanmaya başlamasını ve uygulanmaya devam etmesini şart koşuyordu. Bunlar çatışmaların durdurulması (1. madde), ablukanın kaldırılması (4. madde), Hürmüz’de deniz ulaşımının güvence altına alınması (5. madde), petrol muafiyetleri (10. madde) ve dondurulmuş varlıkların erişime açılmasıydı (11. madde). Bu unsurlar, yedi günlük plandan kamuoyuna açıklanan ayrıntıların da büyük bölümünü oluşturuyor.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai 23 Eylül’de İran’ın Haber kanalına yaptığı açıklamada ABD’nin önce Tahran’ın şartlarını yerine getirmesi gerektiğini söyledi. Rızai, bu gerçekleşene kadar “Hürmüz Boğazı’nı açmayacağız ve müzakere yapılmayacak” dedi. Şartların daha önce kesinleştirildiğini ve arabulucular aracılığıyla iletildiğini belirten Rızai, bunlardan herhangi birinin çıkarılması veya yeni bir şart eklenmesinin söz konusu olmadığını ifade etti.

Fark nerede?

İranlı yetkililere göre yeni plan ile haziran ayındaki mutabakat arasındaki temel fark, uygulamanın hızında yatıyor. İlk adımlar Washington’ın planı kabul etmesiyle başlayan bir haftalık süreye sıkıştırılıyor.

Yeni planda Hürmüz’ün açılması, söz konusu adımların tamamlanmasına bağlanarak altıncı güne çekiliyor. Mutabakat ise anlaşmanın imzalanmasının ardından deniz ulaşımının derhal başlamasını öngörüyordu.

Plan hakkında mevcut bilgiler ayrıca dondurulmuş varlıklar için en az 12 milyar dolarlık bir miktarın belirlenmesini, geçiş ücretleri konusunun sonraki düzenlemelere bırakılabilmesini ve deniz ulaşımına ilişkin düzenlemelerin İran ile Umman arasındaki mutabakatla sınırlandırılmasını içeriyor.


Tahran-Washington arasında kritik pazarlık: Önce Hürmüz mü nükleer dosya mı?

Tahran’daki Baharistan Meydanı’nda sergilenen askeri insansız hava araçlarının yanından geçen bisikletliler (AFP)
Tahran’daki Baharistan Meydanı’nda sergilenen askeri insansız hava araçlarının yanından geçen bisikletliler (AFP)
TT

Tahran-Washington arasında kritik pazarlık: Önce Hürmüz mü nükleer dosya mı?

Tahran’daki Baharistan Meydanı’nda sergilenen askeri insansız hava araçlarının yanından geçen bisikletliler (AFP)
Tahran’daki Baharistan Meydanı’nda sergilenen askeri insansız hava araçlarının yanından geçen bisikletliler (AFP)

İran hükümeti bugün (Çarşamba) yaptığı açıklamada Tahran’ın savaşı sona erdirmeye yönelik devam eden temaslar kapsamında ABD’nin bir önerisini aldığını ve önerinin incelendiğini bildirdi. Görüşmeler hakkında bilgi sahibi bir yetkili ise taraflar arasındaki temel anlaşmazlığın yedi günlük planın unsurlarından ziyade adımların sıralanmasına ilişkin olduğunu söyledi.

Tahran, ABD’nin yanıtının içeriğini veya Washington’ın planı reddedip reddetmediğini açıklamadı. Reuters’ın görüşmeler hakkında bilgi sahibi bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve beraberindeki heyet salı akşamı Doha’da Katarlı arabulucularla görüştü. Arakçi, güven tesis etmek amacıyla hazırlanan yedi günlük plana ilişkin ABD’nin yanıtını aldı. Bakanın yanıtı çarşamba günü Tahran’da görüşmesi bekleniyordu.

Yetkili, üzerinde müzakere edilen belgenin güven tesis edilmesi ve ABD ile İran’ın haziran ayında imzaladığı mutabakat zaptının güçlendirilmiş bir versiyonuna dönülmesi için yedi günlük bir plan ortaya koyduğunu belirtti. Yetkiliye göre temel anlaşmazlık planın unsurlarında değil, uygulanacak adımların sıralamasında.

yjukıo
Arakçi, geçen hafta New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmalarına katılırken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Arakçi daha önce Katarlı arabulucuların, “İran’ın şartlarının hayata geçirilmesinin önünü açacak yollar konusunda bazı fikirler” sunduğunu ve bunları nihai yanıtla geri dönmeden önce ABD tarafına ileteceklerini söylemişti. Tahran’a varışında açıklamalarda bulunan Arakçi, Katarlı ve Pakistanlı arabulucuların ilettiği mesajların “her zaman mevcut olduğunu”, ancak İran’ın önerisinin ardından “daha ciddi bir şekil aldığını” belirterek ülkesinin tutumunun “değişmediğini” ifade etmişti.

İran hükümeti Sözcüsü Fatıma Muhacirani, Arakçi’nin çarşamba günü yapılan hükümet toplantısında New York ziyaretine ilişkin raporunu sunarken ABD’nin önerisini aldıklarını bildirdiğini söyledi.

Muhacirani, X platformundaki paylaşımında Arakçi’nin “New York ziyareti ve burada gerçekleştirilen görüşme ve toplantılara ilişkin bir rapor” sunduğunu belirtti. Muhacirani, bu temaslar arasında “İran’ın, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması için gerekli şartlara ilişkin önerisinin ABD’ye arabulucular aracılığıyla iletilmesinin” de bulunduğunu kaydetti.

İran heyetinin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında çok sayıda görüşme gerçekleştirdiğini belirten Muhacirani, “Dış politikada bir çıkış yolu bulmaya yönelik diplomatik hareketlilik ciddi biçimde sürdürülüyor” dedi. Muhacirani, Arakçi’nin “ABD’nin önerisini aldığını açıkladığını” ancak önerinin içeriğine ilişkin bilgi vermedi.

“Kazan-kazan”

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, reformist isimler ile siyasi ve sosyal aktivistlerle yaptığı görüşmede hükümetinin “İslamabad Mutabakatı’nı hayata geçirmek için tüm çabasını göstereceğini” söyledi. Pezeşkiyan, mutabakatın “kazan-kazan stratejisine dayanması gerektiğini” belirtti.

Pezeşkiyan, müzakerelerin gerekliliğinin kamuoyuna anlatılması ve savunulması çağrısında bulunarak müzakerelerin avantaj ve kazanımlarının ortaya konulmasının “düşmanların önünde eğilmek anlamına gelmediğini” söyledi.

İran Cumhurbaşkanlığı’nın resmi internet sitesine göre Pezeşkiyan, anlaşmanın “hiçbir şekilde onurlarına dokunmadığını”, aksine ABD’yi aşamalı olarak yerine getirilmesi gereken belirli taahhütler altına soktuğunu ifade etti. Pezeşkiyan, İran’ın mutabakatın herhangi bir maddesinde ilkelerinden geri adım atmadığını vurguladı.

Buna karşılık İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi Vahid Ahmedî, “Zamanla müzakerenin işe yaramadığı ve buna fazla güvenilemeyeceğinin kanıtlandığını” söyledi. Ahmedî, “Eğer durum buysa plan hâlâ İran’a karşı savaşmaktır” dedi.

sxvdfbtr
25 Eylül 2026’da Tahran’da düzenlenen yürüyüş sırasında slogan atan İranlı kadın (Reuters)

Ahmedî, “ekonomik savaş” olarak nitelendirdiği ve hava, kara ve deniz yoluyla uygulandığını söylediği yaptırımlara dikkat çekti. “Hava ablukası da başladı ve ekonomik savaş zirveye ulaştı” diyen Ahmedî, şöyle konuştu:

“Bu şekilde devam etmek istiyorlarsa ülkemiz kesinlikle daha fazla zarar görecek. Başka bir ifadeyle direnişin ve onlara karşı durmanın maliyeti, uzlaşmanın maliyetinden çok daha yüksek hale gelecek. Bu aşamaya gelmemek için başka şeyler yapmalıydık.”

ABD’ye atıfta bulunan Ahmedî, “Ne zaman zayıflasalar ve özellikle ekonomik bir çıkmaza girseler bir arabulucu ve müzakere arıyorlar. Aslında güçlerini yeniden düzenlemek için zaman satın alıyorlar” ifadelerini kullandı.

İran Meclisi 90. Madde Komisyonu Sözcüsü Muhammed Emir de çarşamba günü yaptığı açıklamada Tahran’ın “İslamabad Mutabakatı’nın tüm maddelerinde, özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kendi mekanizması doğrultusunda yönetmesi ve denetlemesi konusunda” ısrarcı olduğunu söyledi.

Emir, ABD’nin daha önce İran’ın şartlarını kabul ettiğini açıkladığını ancak şu anda ekonomik baskı yoluyla Tahran’ı taleplerinden geri adım atmaya zorlamaya çalıştığını öne sürdü.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ise salı günü Tahran’ın şartlarını ABD’ye ilettiğini ancak Trump’ın “karar alma konusunda aciz olduğunu” ve “ne müzakere edebildiği ne de savaşabildiği bir bataklığa saplandığını” söyledi.

İran Savunma Bakanlığı Sözcüsü Rıza Talayi Nik ise çarşamba günü yaptığı açıklamada büyük güçlerin “İran’ın şartlarını ve haklarını kabul etmesi” halinde çatışmaların sona erdirilmesinin önünün açılacağını söyledi. Talayi Nik, “Bunun dışında İslam Cumhuriyeti onların baskı ve tehditleri karşısında duracak ve ülkenin haklarının ve çıkarlarının göz ardı edilmesine izin vermeyecek” dedi.

Trump: Teslim olacaklar

Washington’da ABD Başkanı Donald Trump salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Henüz teslim olup olmayacaklarını bilmiyorum ama teslim olacaklar” dedi. Trump, İranlıların “iyi durumda olmadığını” söyledi.

Trump, İran’ın nükleer silaha sahip olmasının engellenmesi gerektiğini yineleyerek savaşın yakında sona ereceğini belirtti. Hürmüz Boğazı üzerinden son birkaç gün içinde daha önce hiç olmadığı kadar petrol sevkiyatı yapıldığını da söyledi.

Trump pazartesi akşamı ise kimlikleri açıklanmayan ABD’li yetkililere dayandırılan ve nihai bir anlaşma kapsamında Tahran’ın nükleer programında “somut ilerleme” göstermesi halinde İran’a yönelik yaptırımları hafifletmeye ve dondurulmuş varlıklarının bir bölümünü serbest bırakmaya hazır olduğu yönündeki haberleri yalanladı.

Trump, Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda “Bu doğru değil. Onlara hiçbir şey teklif etmedim” ifadelerini kullandı.

Trump, İran’ın nükleer bomba edinmesini engellemenin savaşın temel hedeflerinden biri olduğunu söylüyor. Buna İran’ın komşularına saldırma kapasitesine son verilmesi ve İranlıların rejimi devirmesinin önünü açacak koşulların oluşturulmasını da ekliyor.

Trump savaşın başında çatışmaların yalnızca birkaç hafta süreceğini öngörmüştü. Ancak son dönemde savaşın 3 Kasım’daki ara seçimlerden önce sona ermesini beklemediğini söyledi.

Görüşmeler tıkanmış durumda

Trump’ın öneriyi kamuoyu önünde reddetmesine rağmen arabulucular, çatışmaları sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak amacıyla Washington ve Tahran arasındaki temaslarını sürdürdü.

Axios, görüşmeler hakkında bilgi sahibi üç kaynağa dayandırdığı haberinde Katarlı arabulucuların bu hafta yürüttüğü çabaların kayda değer bir ilerleme sağlamadığını bildirdi. Habere göre tarafların kendi pozisyonlarında ısrar etmesi, askeri çatışmaların yeniden başlamasının daha olası hale geldiği yönündeki kanaati her iki tarafta da güçlendirdi.

ABD’li yetkililer Trump’ın ara seçimlerin ardından büyük çaplı askeri operasyonların yeniden başlatılması emrini verebileceğine inanıyor.

Kaynaklardan biri, “İşler tıkanmış durumda. İranlılar ABD’nin kabul edemeyeceği şeyler istiyor. ABD ise kazandığına inanıyor ve bu nedenle taviz vermeye gerek görmüyor” dedi.

İki kaynak, Katarlı yetkililerin çabalarını sürdüreceğini ancak her iki taraf karşısındaki hayal kırıklıklarının arttığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığı habere göre Katarlı arabulucu Ali el-Zuadi pazartesi günü New York’ta Arakçi ve ekibiyle saatler süren bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede, İran’ın ABD’nin deniz ablukasını kaldırması talebi ile Washington’ın nükleer konuda taviz alma talebini ele almayı amaçlayan iki sayfalık Katar uzlaşı önerisi görüşüldü.

El-Zuadi aynı akşam Washington’a geçti. Burada Jared Kushner ve diğer ABD’li yetkililerle görüştü. Başkan Yardımcısı JD Vance de toplantının kısa bir bölümüne katıldı. Beyaz Saray konuya ilişkin yorum yapmadı.

Axios, ABD’li yetkililerin pazartesi sabahı basına görüşmelerin “olumlu ve yapıcı” geçtiğini ve İran’ın “nükleer konularda esneklik gösterdiğini” söylediğini aktardı. Yetkililer, Trump’ın somut adımlar karşılığında yaptırımları hafifletmeye hazır olduğunu ifade etti.

Ancak Trump birkaç saat sonra bu açıklamayı yalanladı. Bu sırada Katarlı yetkililer Beyaz Saray’da bulunuyordu.

Axios’un haberine göre Pakistan ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu diğer bölgesel arabulucular İran’a nükleer konuda taviz vermesi çağrısında bulundu. Ancak İranlı yetkililer, Washington’ın haziran ayındaki mutabakata dönmeyi kabul etmesinden önce bu konuyu görüşmeyeceklerini söyledi.

Yedi günlük öneride neler var?

İran, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları sırasında bir öneri sundu. Önerinin kabul edilmesi halinde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve çatışmaların durdurulması için yedi günlük geri sayım başlayacaktı.

Trump öneriyi cumartesi günü reddetti. Ancak daha sonra görüşmelerin yeniden başlamasını beklediğini söyledi. Trump, İranlıların “bir anlaşma yapmak istediğini ancak benim yapmak istediğim anlaşmanın bu olmadığını” ifade etti.

Arakçi ise ertesi gün arabulucuların Tahran’a önerinin reddedildiğine ilişkin resmi bir bildirimde bulunmadığını söyledi.

Öneri, Lübnan da dahil olmak üzere cephelerde çatışmaların durdurulmasını ve milyarlarca dolar değerindeki dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını içeriyor. Buna karşılık ABD’nin İran limanları üzerindeki ablukayı kaldırması ve İran’ın anlaşmaya varılmasından sonraki yedi gün içinde Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması öngörülüyor.

Şartlar, haziran ayında varılan ve askeri operasyonların yeniden başlaması ve boğazın tamamen açılmaması nedeniyle hayata geçirilemeyen mutabakatın şartlarından farklı değil.

Ancak Fransız haber ajansının aktardığı medya haberlerine göre yeni önerideki fark, İran’ın nükleer program konusunda müzakerelere mutabakattaki 60 günlük süreden daha kısa bir süre içinde, yani yedi gün içinde başlamaya hazır olması.

Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari salı günü yaptığı açıklamada son günlerde New York’taki temaslar da dahil olmak üzere görüşmeler gerçekleştirildiğini ve mesaj alışverişinde bulunulduğunu söyledi. Ensari, taraflar arasındaki görüşmelerin yapılması ve mesajların iletilmesi için çalışmaların sürdüğünü belirtti.

Ensari, “Çatışmanın sonuçlarından hepimizi kurtaracak bir anlaşmaya ulaşmak amacıyla taraflar arasında ortak bir zemin bulmaya çalışıyoruz” dedi. Doha’nın rolünün “zorlukları aşmak ve taraflar arasındaki açığı kapatmaya çalışmak” olduğunu ifade etti.

İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Birimi çarşamba günü yaptığı açıklamada üç geminin, salı günü Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri sırasında “kimliği belirsiz” mühimmatlarla vurulduğunu bildirdi. Gemiler arasında bir petrol tankeri, bir başka gemi ve bir sıvılaştırılmış doğal gaz tankeri bulunuyor.

İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibbi ise çarşamba günü devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, “Bir süredir Hürmüz Boğazı’ndaki gemileri, özellikle geçmeye çalışan küçük gemileri hedef alıyoruz. Geçişlerini engelliyoruz. Buna rağmen ABD bir süredir yanıt vermedi” dedi.

Savaş öncesinde dünya petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyordu. Savaş, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başladı. Tahran buna İsrail ve ABD’nin askeri üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerine yönelik saldırılarla karşılık verdi ve boğazdan petrol tankerlerinin geçişine kısıtlamalar getirdi. ABD ise İran limanlarına deniz ablukası uygulamaya başladı.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf salı günü yaptığı açıklamada, “Petrolümüzü satmadığımız bölgede hiç kimse petrol satmayacak. Güvenliğimiz sağlanmazsa hiçbir altyapı güvende olmayacak” dedi.

Washington ekonomik baskıyı da artırdı. ABD, aralarında Rusya, Çin, Hong Kong ve Pakistan’da bulunan bazı kişi ve kuruluşların İran’ın silah ve parça satın almasına yardımcı olduğunu belirterek 13 kişi ve kuruluşa yaptırım uyguladı.

Washington ayrıca kısa süre önce İran havacılık sektörünün tamamını yaptırım kapsamına aldı. Bunun üzerine çok sayıda ülke İranlı havayolu şirketlerinin uçuşlarını askıya aldı.

İran para birimi de salı günü yeni bir rekor düşük seviyeye geriledi. Şarku’l Avsat’ın Associated Press’ten aktardığı habere göre Tahran piyasasında doların değeri 2,5 milyon riyali aşarak 2 Eylül’de kaydedilen 2,2 milyon riyallik önceki rekor düşük seviyenin üzerinden çıktı. İki rekor arasındaki süre 27 gün oldu.


Washington Devrim Muhafızları'nın füze yetkililerinin peşinde

18 Eylül 2026'da Tahran'da düzenlenen askeri geçit töreni sırasında füze maketleri taşıyan Besic üyeleri (Reuters)
18 Eylül 2026'da Tahran'da düzenlenen askeri geçit töreni sırasında füze maketleri taşıyan Besic üyeleri (Reuters)
TT

Washington Devrim Muhafızları'nın füze yetkililerinin peşinde

18 Eylül 2026'da Tahran'da düzenlenen askeri geçit töreni sırasında füze maketleri taşıyan Besic üyeleri (Reuters)
18 Eylül 2026'da Tahran'da düzenlenen askeri geçit töreni sırasında füze maketleri taşıyan Besic üyeleri (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanlığı, Devrim Muhafızları Ordusu'nun füze birimindeki üç üst düzey yetkili ile birimin finansal mekanizmaları, bu yapıyla bağlantılı kişi, kuruluş ve faaliyetler hakkında bilgi sağlayanlara 15 milyon dolara kadar ödül vereceğini açıkladı.

Bakanlığa bağlı “Adalet İçin Ödüller” programı tarafından salı günü yayımlanan duyuruda üç yetkilinin isimleri Ahmed Caferabadi, Abdullah Mehrabi ve Ali Asgar Nuruzi olarak açıklandı.

Tuğgeneral Abdullah Mehrabi, füze biriminin Araştırma ve Kendine Yeterlilik Cihadı Teşkilatı'nın başında bulunurken Ali Asgar Nuruzi, Devrim Muhafızları'nda lojistik ve destek biriminin başkan yardımcısı olarak görev yapıyor.

Duyuruda Caferabadi, birimin operasyonel yönetiminden sorumlu üst düzey bir komutan olarak tanımlandı. Ancak burada Devrim Muhafızları'nın Uzay Birimi Komutanı Tuğgeneral Ali Caferabadi'nin mi yoksa başka bir kişinin mi kastedildiği netlik kazanmadı.

Program, söz konusu birimin silah sistemleri geliştirme, İran'ın insansız hava araçları ve füzelerini üretip konuşlandırma ve ABD'nin “yabancı terör örgütü” olarak sınıflandırdığı Devrim Muhafızları için ekipman tedarikinden sorumlu olduğunu belirtti.

Duyuruda, bilgi sağlayanların para ödülü ve yeniden yerleştirme imkanından yararlanabileceği belirtildi. Bilgilerin Signal uygulaması veya Tor ağı üzerinden çalışan bir iletişim kanalı aracılığıyla gönderilebileceği kaydedildi.

Silahlanma ağlarına yaptırımlar

Duyuru, ABD'nin yeni yaptırım kararlarıyla eş zamanlı olarak geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı salı günü yaptığı açıklamada, İran'ın silah ve askeri parçaları tedarik etmesi ve bunları konuşlandırmasıyla bağlantılı 8 kuruluş ve 5 kişiye “ekonomik izolasyon operasyonu” kapsamında yaptırım uygulandığını bildirdi.

Bakanlık, 15 milyon dolarlık ödülün Devrim Muhafızları ve bağlı birimlerinin finansal mekanizmalarının sekteye uğratılmasını ve “ekonomik damarlarının kesilmesini” sağlayacak bilgileri kapsadığını belirtti.

dfgtrhy
Tahran'ın batısındaki Azadi Meydanı'nda balistik füzenin sergilendiği devrim yıldönümü törenine katılan iki din adamı (Reuters)

Açıklamada, adımların bir yıldan uzun süre önce “snapback” mekanizmasının devreye sokulmasının ardından İran'a yeniden uygulanan Birleşmiş Milletler yaptırımlarını desteklemek amacıyla atıldığı ifade edildi. Tahran'ın silah ve silahlarla bağlantılı malzemeleri satın alma girişimlerini sürdürdüğü öne sürüldü.

Bakanlık, Başkan Donald Trump'ın “İran'ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiği ve füze ve silah programlarının uluslararası barış ve güvenliği tehdit etmesine izin verilmemesi gerektiği” konusunda net olduğunu belirtti.

ABD'nin Eylül 2025'ten bu yana İran'ın yayılma programlarıyla bağlantılı tedarik ağlarına yönelik onlarca yaptırım uyguladığı ve yeniden yürürlüğe konulan kısıtlamaların uygulanmasını güçlendirmek amacıyla 40 ülkenin temsilcileriyle çalıştığı kaydedildi. Açıklamada ayrıca Rusya ve Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin yaptırım listesinde yer alan İranlı kişi ve kuruluşlara ilişkin bilgilerin güncellenmesini engellemekle suçlandı.

ABD'nin bu adımlarıyla eş zamanlı olarak Devrim Muhafızları'nın füze birimi komutanının danışmanı Ali Bilali çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran'ın düşmanın “vur-kaç” döneminin sona erdiğini anlaması için “gereken sayıda” füze fırlatacağını söyledi.

Devrim Muhafızları'na bağlı Fars haber ajansının Bilali'den aktardığına göre, “Son operasyonlarda düşman sınırlı sayıda füze fırlattı, biz ise bunun katbekat fazlasıyla karşılık verdik.”

Bilali, füze fırlatma hızının İran'ın çatışmaların birkaç yıl sürmesi halinde dahi operasyonlarını aynı tempoda sürdürmesine imkan verdiğini ifade etti.