Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İsrail'in Suriye'nin güneyinde kurduğu Sufa 53 hattı nedir?

İsrail'in Suriye'nin güneyinde kurduğu Sufa 53 hattı nedir?
TT

İsrail'in Suriye'nin güneyinde kurduğu Sufa 53 hattı nedir?

İsrail'in Suriye'nin güneyinde kurduğu Sufa 53 hattı nedir?

“Sufa 53”, İsrail'in Kuneytra şehrinin kuzeyinden güneyine, Golan Tepeleri boyunca uzanan bir askeri ve mühendislik projesinin genel adıdır; bu bölgenin büyük bir kısmı İsrail tarafından Haziran 1967’deki savaş sırasında işgal edilen Suriye topraklarıdır.

Proje yeni bir sınır veya Suriye ile İsrail arasında siyasi olarak tanınmış bir hat değil, toprak setler, siperler, mevziler ve gözlem noktalarıyla birlikte güçlendirilmiş bir askeri yoldur. Önemi, bazı bölümlerinin 1974’te imzalanan Suriye-İsrail Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması ile tanımlanan tampon bölge içinde inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor.

- Neden Sufa 53 olarak adlandırılıyor?

İbranicede Sufa kelimesi “fırtına” anlamına gelirken, 53 sayısı İsrail ordusunun 188. “Barak” Tugayı'na bağlı 53. Sufa Zırhlı Taburu’na atıfta bulunmaktadır.

İsrail ordusu daha önce 53. Taburun, 210. Tümenin mühendislik birimleriyle iş birliği içinde Suriye cephesinde yol ve eksenlerin inşasına katıldığını bildirmişti. Bu nedenle, yaygın olarak kullanılan “Sufa 53” adının, bu eksenin kurulmasına katılan askeri birlikle ilişkili olması muhtemel.

Ancak, İsrail ordusunun Sufa 53 adını tüm proje için resmi bir isim olarak benimsediğini doğrulayan hiçbir resmi İsrail belgesi bulunmuyor. Bu nedenle, bunu hattın yaygın olarak kullanılan adı olarak tanımlamak daha doğru olur.

- Proje ne zaman başladı?

Projenin kökenleri, Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te devrilmesinden önce, 2022 yılına dayanıyor. Bölgedeki yol yapımı ve tahkimat çalışmaları o zaman başladı ve sonraki yıllarda kademeli olarak genişletildi.

Suriye rejiminin devrilmesinden sonra askeri durum önemli ölçüde değişti. İsrail ordusu tampon bölge içindeki varlığını genişletti ve Hermon Dağı'nın Suriye tarafı da dahil olmak üzere yeni mevzilere konuşlandı. Yollar ve tahkimatlar, güney Suriye'deki daha geniş bir İsrail askeri konuşlandırmasının parçası haline geldi.

- Sufa 53 ne kadar uzun?

En yaygın tahminlere göre proje yaklaşık 70 kilometre uzunluğundadır.

Bazı tahminler, toplam uzunluğu bu rakamı aşan daha geniş bir İsrail yol, mevzi ve tahkimat ağından bahsediyor, ancak Sufa 53’e atıfta bulunurken kullanılan rakam yaklaşık 70 kilometredir.

Proje, kuzeydeki Hermon Dağı bölgesinden İsrail ile Suriye cephesinin en güney noktasına kadar uzanan bir askeri eksen oluşturuyor

- Nerede başlıyor ve nerede sonlanıyor?

Proje, Kuneytra şehrinin kuzeyindeki Hadar kasabası yakınlarında, Hermon Dağı'nın eteklerinde başlıyor ve daha sonra işgal altındaki Golan Tepeleri boyunca güneye doğru uzanıyor.

Cabata el-Haşab, el-Hamidiye, el-Kahtaniye, Ruvayhina, Bir Acem, Barika ve el-Aşa'tan veya yakınlarından geçiyor, ardından Kuneytra'nın en güney noktasına ve Suriye, Ürdün ve işgal altındaki Golan Tepeleri arasındaki sınır üçgenine doğru uzanıyor.

Böylece proje, kuzeydeki Hermon Dağı bölgesinden İsrail ile Suriye cephesinin en güney noktasına kadar uzanan bir askeri eksen oluşturuyor.

- Hattın genişliği ne kadar?

Askeri yolun kendisi bazı bölümlerde yaklaşık sekiz metre genişliğinde, ancak sadece askeri araçların kullandığı bir yol değil.

cfgth
İsrail'in ilhak ettiği ve Lübnan ile Suriye sınırında bulunan Golan Tepeleri'ndeki Hermon Dağı'nda devriye gezen bir İsrail askeri, 15 Ocak 2026 (AFP)

Yol boyunca toprak setler, hendekler, gözlem noktaları, tahkimatlar ve askeri mevziler bulunuyor. Bazı setlerin yüksekliği yaklaşık beş metreye ulaşırken, sahadan gelen haberlerde bazı yerlerde derin hendeklerin kazılı olduğundan bahsediliyor.

Bu nedenle, yaklaşık sekiz metre olan yolun genişliği ile, bir bölgeden diğerine değişen çevredeki askeri ve mühendislik kuşağının genişliği arasında bir ayrım yapılmalıdır.

- 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması ile ilişkisi nedir?

1973 Ekim Savaşı'ndan sonra Suriye ve İsrail, 31 Mayıs 1974'te Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması imzaladı. Anlaşma bir barış antlaşması veya sınırın nihai olarak belirlenmesi değil, iki orduyu ayırmak ve savaşın tekrarını önlemek için hazırlanmış askeri düzenlemelerdi.

Şam projeyi reddediyor ve İsrail'in tampon bölge içindeki eylemlerini Suriye egemenliğinin ve Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın ihlali olarak değerlendiriyor

Anlaşmaya göre, Suriye ve İsrail güçleri arasında bir tampon bölge kuruldu ve Birleşmiş Milletler Ayrılma Gözlem Gücü (UNDOF) bu bölgeye konuşlandırıldı.

Haritayı basitçe anlamak için iki ana hattın bulunduğunu söylemeliyiz: İsrail tarafındaki “Alfa Hattı” ile Suriye tarafındaki “Bravo Hattı”. Bu iki hat arasında, BM tarafından denetlenen ve özel askeri düzenlemelere tabi olan bir tampon bölge bulunuyor.

Sufa 53’ün hassasiyeti, projenin bazı bölümlerinin sadece İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri'nde değil, bu bölge içinde de inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Sahadan gelen haberler ve insan hakları raporları, İsrail'in bazı yerlerdeki eylemlerinin Bravo Hattı'nı da aşarak Suriye topraklarına uzandığını gösteriyor.

cvgthyju
Suriye'nin güneyinde, İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri sınırına yakın Kuneytra'daki gözlem noktasında bir UNDOF askeri nöbet tutuyor, 21 Eylül 2025 (AFP)

Bu nedenle, proje üzerindeki anlaşmazlık sadece bir askeri yol ile ilgili değil, aynı zamanda 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması ile belirlenen hatlara göre konumuyla da ilgilidir.

-Şam'ın pozisyonu nedir?

Şam projeyi reddediyor ve tampon bölge içindeki İsrail eylemlerini Suriye egemenliğinin ve  Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşmasının ihlali olarak görüyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre 4 Ekim'de Suriye Dışişleri Bakanlığı, İsrail'in Sufa 53 hattındaki çalışmalarını tamamlamasını kınayarak, bunu 1974 Anlaşmasının “açık bir ihlali” ve Suriye egemenliğine bir tecavüz olarak değerlendirdi.

Yol, İsrail ordusunun Kuneytra cephesi boyunca kuzeye ve güneye hareket etmesine ve farklı mevziler arasında asker ve teçhizat taşımasına olanak tanıyor. Bu arada, toprak setler, siperler ve gözlem noktaları, onlarca kilometre boyunca uzanan sürekli bir savunma yapısı sağlıyor

Şam, tüm toprakları üzerindeki egemenliğine olan bağlılığını vurguladı ve BM ile uluslararası toplumu İsrail’in eylemlerini durdurmaya ve anlaşmanın düzenlemelerine geri dönmeye çalışmaya çağırdı.

- Esed rejiminin devrilmesinden sonra ne değişti?

Aralık 2024'te Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden sonra, İsrail ordusu tampon bölgeye girdi ve Hermon Dağı'nın Suriye tarafındaki stratejik konumlar da dahil olmak üzere ek mevziler ele geçirdi.

cdvfbhj
İsrail güçleri, İsrail'in 23 Temmuz 2025'te ilhak ettiği Golan Tepeleri'ndeki Dürzi köyü Mecdel Şems yakınlarındaki Suriye sınırında devriye geziyor (AFP)

İsrail, Suriye'deki değişen güvenlik ve askeri durum ışığında Golan Tepeleri yakınlarında tehditlerin ortaya çıkmasını önleme ihtiyacını gerekçe göstererek bu hamlesini haklı gösterdi.

Şam ise, 1974 anlaşmasının bu cephedeki durumu düzenleyen çerçeve olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor ve İsrail güçlerinin ilerledikleri mevzilerden çekilmesini talep ediyor.

-Peki Sufa 53 neden önemli?

Projenin önemi, yolun kendisinden ziyade, konumu ve etrafında inşa edilen askeri altyapıda yatıyor.

Yol, İsrail ordusunun Kuneytra cephesi boyunca kuzeye ve güneye hareket etmesine ve farklı mevziler arasında asker ve teçhizat taşımasına olanak tanıyor. Bu arada, toprak setler, siperler ve gözlem noktaları, onlarca kilometre boyunca uzanan sürekli bir savunma yapısı sağlıyor.

Siyasi önemi ise bu tesislerin geçici mi yoksa Güney Suriye'deki uzun vadeli bir İsrail konuşlandırmasının parçası mı olacağında yatıyor.

Eğer yollar, toprak setler, siperler ve askeri mevziler kalıcı hale gelirse, o zaman mesele sadece bir askeri yol inşa etmekten öteye geçerek, 1974'ten beri Suriye-İsrail cephesini yöneten düzenlemelerden farklı, yeni bir güvenlik gerçekliği tesis etmeye dönüşecektir.


Üç Deniz Krizi, petrol ve gaz akışlarını nasıl yeniden şekillendirdi?

Almanya’nın Gelsenkirchen kentinde, dizel, benzin ve kalorifer yakıtının üretildiği Klesch Petrol Rafinerisi’nin tanker parkında demirlemiş bir tanker, 2 Ekim 2026 (AP)
Almanya’nın Gelsenkirchen kentinde, dizel, benzin ve kalorifer yakıtının üretildiği Klesch Petrol Rafinerisi’nin tanker parkında demirlemiş bir tanker, 2 Ekim 2026 (AP)
TT

Üç Deniz Krizi, petrol ve gaz akışlarını nasıl yeniden şekillendirdi?

Almanya’nın Gelsenkirchen kentinde, dizel, benzin ve kalorifer yakıtının üretildiği Klesch Petrol Rafinerisi’nin tanker parkında demirlemiş bir tanker, 2 Ekim 2026 (AP)
Almanya’nın Gelsenkirchen kentinde, dizel, benzin ve kalorifer yakıtının üretildiği Klesch Petrol Rafinerisi’nin tanker parkında demirlemiş bir tanker, 2 Ekim 2026 (AP)

Enes bin Faysal el-Hacci

ABD’de dizel rafinaj kârları tüm zamanların en yüksek seviyesine çıkarken, Rusya’nın dizel ihracatının tamamen durduğu bir dönemde ABD’nin dizel ihracatı da rekor seviyelere ulaştı.

Bu gelişme, ABD üretiminin rekor seviyelere yaklaşması, New Mexico eyaletindeki Permian Havzası’nın batı kesimindeki üretimin tarihi zirvesine ulaşması ve ABD Stratejik Petrol Rezervi’nin kaydedilen en düşük seviyeye gerilemesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Bu çerçevede G7 ülkeleri, başta dizel olmak üzere bir kısmı işlenmiş petrol ürünlerinden oluşmak üzere stratejik rezervlerden 100 milyon varil çekilmesi konusunda anlaştı.
G7 ülkeleri, ABD’nin baskısı üzerine dizel ve petrol rezervlerini serbest bırakmayı kabul etti

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre G7 ülkeleri geçtiğimiz cuma günü, Arap Körfezi, Kızıldeniz ve Karadeniz’i kapsayan ‘Üç Deniz Krizi’ ile bağlantılı fiyat artışlarını yatıştırmayı hedefleyen ABD baskılarının ardından, ticari rezervlerden 100 milyon varil dizel ve ham petrol serbest bırakma konusunda uzlaştı.

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) koordinesinde yürütülecek olan bu tahliye derhal başlayacak ve dört ay sürecek. Trump, Almanya ve Fransa’dan rezervlerini kullanmalarını istemiş, aksi takdirde ABD’nin dizel ihracat kısıtlamasıyla karşı karşıya kalacakları uyarısında bulunmuştu.

Ancak bu kararın piyasalardaki etkisi, birkaç temel nedenden ötürü oldukça sınırlı:

Birincisi; bu miktarların krizin başında çekilmesi gerekiyordu, ancak Avrupalı ülkelerin bunu yapmadığı, yükü ABD ve Japonya’nın üzerine bıraktığı anlaşıldı. Başka bir ifadeyle bu miktarlar, geçtiğimiz mart ayında duyurulan 400 milyon varile ek bir miktar niteliği taşımıyor.

İkincisi; rezerv çekimi isteğe bağlı olup bağlayıcı bir nitelik taşımıyor.

Üçüncüsü; bu miktarların tamamı çekilse dahi, haftalık bazdaki hacmi oldukça sınırlı kalacağı için fiyatlar üzerindeki etkisi zayıf olacak.

Dördüncüsü; tamamı piyasaya sürülse bile bu miktar, Pekin’in bu ekim ayında ihracatı durdurma kararının ardından Çin petrol ürünlerinde yaşanan kayıp ile Rusya’nın dizel ihracat yasağını aynı ayın sonuna kadar uzattığını açıklamasının yarattığı açığı kapatmaya ancak yetmekte.

Beşincisi; ABD Stratejik Petrol Rezervi’nden yapılan çekimlerde yaşanan keskin düşüşün ardından, şirketlerin bu miktarları hükümetlerden satın mı alacağı yoksa ödünç mü alacağı henüz netlik kazanmış değil.

ABD’nin Venezuela’dan petrol ithalatı günlük 700 bin varili aştı

Tarihsel olarak Venezuela petrolünün büyük kısmı üç ülkeye gitmekteydi: ABD, Çin ve Hindistan. Trump’ın ilk başkanlık döneminde 2018 yılında uygulanan ABD yaptırımlarının ardından bu akışın çoğu Çin ve Hindistan’a kaydı. Başkan Biden’ın Chevron şirketine muafiyet tanımasıyla petrol yeniden ABD’ye akmaya başladı. Ancak ABD’nin geçen 3 Ocak’ta düzenlenen özel bir operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu tutuklaması üzerine bu sevkiyatlar durdu. Yaptırımların askıya alınmasının ardından ise ihracat, özellikle de ABD yönlü olmak üzere, keskin bir artış gösterdi.

Venezuela ihracatındaki bu artışın petrol piyasalarındaki etkileri, son aylarda ve gelecekte -gecikmeler olabileceği varsayılsa dahi- oldukça büyük. Bu artış, ABD ticaret savaşları, enerji hakimiyeti ve yapay zekâ hakimiyeti denkleminin bir parçası olarak değerlendirilmekte. Tarihsel verilere bakıldığında şu hususlar netleşiyor:

Birincisi; Venezuela ham petrol ihracatını artırma fırsatları, özellikle de mevcut seviyelerin üç katından fazla olan eski düzeylerine dönmesi halinde son derece yüksek.

İkincisi; ABD yaptırımlarından en çok zarar gören ülkeler İspanya, Hindistan ve bazı Güney Amerika ülkeleri.

Üçüncüsü; Hürmüz krizinden bu yana Venezuela petrol ihracatındaki artıştan faydalanan ülkeler ABD, Hindistan ve İspanya olurken, Venezuela petrolünü kaybeden ülke Çin.

Dördüncüsü; ABD’nin Venezuela’dan yaptığı petrol ithalatındaki artış, başta Irak olmak üzere diğer ülkelerden yapılan ithalatın pahasına gerçekleşti; gelecekteki olası artışlar ise Kanada petrolünün pahasına olacak.

Çin artık Venezuela petrolü alamamakta ve onun yerini ana ithalatçı olarak ABD almış durumda. Olayların kronolojisine bakıldığında bir başka detay daha ortaya çıkıyor: ABD, Meksika Körfezi’nde Venezuela ham petrolü stokladı ve Hürmüz’ün kapatılmasının ardından Irak’tan yapılan ithalatın yerini bu ham petrol ile doldurdu. ABD rafinerileri açısından bakıldığında, fiili farklılıklarına rağmen Venezuela ve Irak petrolleri birbirinin ikamesi işlevini görüyor. Dolayısıyla bunun etkisi şimdiden görülmüştür; Venezuela ham petrolü olmasaydı ABD, Hürmüz krizinden daha fazla zarar görecekti ve bu petrol, Irak ham petrolünün yokluğunun yarattığı etkiyi hafifletmiştir.

Geleceğe gelince; veri kayıtları tek bir şeyi gösteriyor: Kanada’dan yapılan ithalat artışı Venezuela ham petrolünün pahasına gerçekleşmiştir ve aralarındaki ters korelasyon açıktır. Kanada’dan yapılan ithalat ne zaman yükselse, Venezuela’dan yapılan ithalat düşmektedir. Ham petrol kalitelerinin farklılığı nedeniyle bunun gerçekleşemeyeceğini söyleyenler aynı anda hem haklı hem de haksızdır; teknik açıdan iki petrolün kalitesi birebir aynı değildir ancak rafinaj açısından bakıldığında küçük bir ayarlama onları birbirinin ikamesi haline getirmeye yetmektedir.

Rusya’nın LNG ihracatı eylül ayında rekor seviyeye yükseldi

Hürmüz krizi Rusya’ya büyük ölçüde yaradı. Ukrayna saldırıları nedeniyle bir miktar üretim kaybı yaşamış olsa da, yükselen fiyatlar üretim ve ihracattaki düşüşten kaynaklanan kayıpları telafi etti. Sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tarafında ise Rusya yalnızca fiyat artışlarından yararlanmakla kalmadı; aynı zamanda Kuzey Deniz Yolu üzerinden Çin’e yapılan sevkiyatları ve miktarları da artırdı. Rusya’nın LNG ihracatı eylül ayında rekor kırmakla kalmayıp, Çin’e yapılan kargolar da tarihi zirvesine ulaştı; Avrupa’ya yapılan ihracat ise aylık bazda yüzde 44 oranında artış gösterdi. Bu durum iki net göstergeye işaret ediyor: İlki; Çin yönlü artışın, ABD yaptırımlarına tabi olan Arctic LNG 2 projesindeki hareketliliğin yükselmesinden kaynaklanmasıdır. Bu durum, yaptırımlara rağmen Rusya’nın bu tür projelere devam etme kararlılığını göstermektedir. Tüm bu ihracatın Çin’e gitmiş olması, ABD’nin bu akışı engelleyemediği anlamına gelmektedir. İkincisi; Avrupa’ya yapılan artışın, yaptırıma tabi olmayan tek tesis konumundaki Yamal LNG Tesisi’nden kargoların bu bölgeye yönlendirilmesinden kaynaklanmasıdır. Avrupa’nın Rus gazına olan bu bağımlılığı AB’nin Rus gazı ithalat yasağını uygulamayı büyük olasılıkla erteleyeceğini göstermektedir. Başka bir deyişle, yasak kararı bir gün uygulanana kadar kâğıt üzerinde kalmaya devam edecektir.

Özetle; ne dizel krizinden ne de gaz krizinden bir çıkış yolu bulunmaktadır. Üç Deniz Krizi varlığını sürdürdüğü sürece, dizel ve gaz krizleri de devam edecektir.


7 Ekim’in üzerinden 3 yıl geçti... İsrail istihbaratında neler değişti?

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir (ortada), yanında Askeri İstihbarat Başkanlığı Aman Başkanı Şlomi Binder (sağdan ikinci) ve üst düzey ordu komutanları, 22 Haziran 2025'te İsrail ordusuna ait yeraltındaki komuta merkezinde (IDF)
İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir (ortada), yanında Askeri İstihbarat Başkanlığı Aman Başkanı Şlomi Binder (sağdan ikinci) ve üst düzey ordu komutanları, 22 Haziran 2025'te İsrail ordusuna ait yeraltındaki komuta merkezinde (IDF)
TT

7 Ekim’in üzerinden 3 yıl geçti... İsrail istihbaratında neler değişti?

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir (ortada), yanında Askeri İstihbarat Başkanlığı Aman Başkanı Şlomi Binder (sağdan ikinci) ve üst düzey ordu komutanları, 22 Haziran 2025'te İsrail ordusuna ait yeraltındaki komuta merkezinde (IDF)
İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir (ortada), yanında Askeri İstihbarat Başkanlığı Aman Başkanı Şlomi Binder (sağdan ikinci) ve üst düzey ordu komutanları, 22 Haziran 2025'te İsrail ordusuna ait yeraltındaki komuta merkezinde (IDF)

7 Ekim 2023 saldırısının üzerinden üç yıl geçerken İsrail, istihbarat kurumlarının çalışma yöntemlerinde bir dizi değişikliğe gitti. Bu kapsamda bazı öncelikler yeniden belirlenirken bilgi toplama, analiz, eğitim ve kurumlar arası koordinasyon süreçlerinde de düzenlemeler yapıldı. Adımlar, saldırı öncesindeki eksiklikleri ele alan iç soruşturmaların ardından geldi. Ancak bu değişikliklerin kapsamını ve ne ölçüde etkili olduğunu değerlendirirken İsrail kurumlarının açıkladıklarıyla sahada fiilen ortaya konulabilen sonuçları birbirinden ayırmak gerekiyor.

İsrail ordusunun saldırının üçüncü yıl dönümünün arifesinde pazar günü üst düzey subaylarına “7 Ekim’den çıkarılan dersler” olarak tanımladığı değerlendirmeleri sunması, açıklanan yeni yaklaşımın son örneklerinden biri oldu. Şarku’l Avsat’ın Times of Israel gazetesinden aktardığı habere göre  bu yaklaşım, birden fazla cephede sürpriz bir saldırı ihtimaline hazırlıklı olmayı, düşmanın hedeflerinin değerlendirmenin yanı sıra sahip olduğu kapasiteyi de dikkate almayı ve tehdit senaryolarını altı ayda bir güncellemeyi içeriyor. İstihbarat alanında ise ordu, Askeri İstihbarat Başkanlığı Aman’ın görevleri arasında erken uyarıya öncelik verildiğini yeniden vurguladı.

İsrail istihbaratı nerede başarısız oldu?

Değişiklikler, son iki yılda başarısızlığın nedenlerine ilişkin daha ayrıntılı bir tablo ortaya koyan soruşturmaların ardından geldi. Times of Israel tarafından 2025'te Aman'ın soruşturmalarına dayanılarak yayımlanan bir rapora göre başlıca üç sorun tespit edildi. Bunlar Hamas'ın stratejisi, planları ve kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, saldırıdan önceki günlerde yakın bir saldırı tehdidine ilişkin uyarı verilmemesi ve Hamas'ın hedefleri ile planlarına ilişkin bilgi toplamadaki eksikliklerdi.

Bu bulgular, sorunun yalnızca mevcut bilginin miktarıyla değil, aynı zamanda bu bilgilerin nasıl yorumlandığı ve tehdit seviyesine ilişkin bir değerlendirmeye nasıl dönüştürüldüğüyle de bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

cvfbgnh
Filistinliler, silahlı grupların 7 Ekim 2023'te sınırı aşmasının ardından Gazze Şeridi ile İsrail arasındaki sınır çitinden İsrail tarafına geçiyor (Reuters)

Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir tarafından görevlendirilen uzmanlar ekibinin yaptığı inceleme de bu sonucu güçlendirdi. 25 soruşturmayı inceleyen ve yaklaşık 80 yetkiliyle görüşen ekip, saldırı gecesi çeşitli ve önemli bilgilerin mevcut olduğunu, bunların farklı şekilde analiz edilmesi halinde alarm seviyesinin yükseltilmesine yol açabileceğini belirtti.

Ekip ayrıca örgütsel kültürdeki sorunlara, Hamas'ın anlaşılma ve değerlendirilme biçimine ve İsrail istihbaratının Eriha Duvarı kod adını verdiği plana yönelik yaklaşımda yaşanan eksikliklere dikkat çekti. İsrail'in saldırıdan bir yıldan fazla süre önce elde ettiği bu belgede Gazze sınırından gerçekleştirilecek geniş çaplı bir saldırıya ilişkin senaryo yer alıyordu. Söz konusu senaryonun birçok unsuru daha sonra 7 Ekim saldırısında ortaya çıktı.

Erken uyarı Aman'ın çalışmalarının merkezinde

Aman'da yapılan açıklanan değişikliklerin en belirginlerinden biri, erken uyarının kurum içindeki konumuyla ilgili. Genelkurmay Başkanı Zamir, Eylül 2025'te 9900 Birliği'ni ziyareti sırasında, 7 Ekim'den çıkarılan dersler doğrultusunda Askeri İstihbarat Başkanlığı'nda bir değişim süreci yürütüldüğünü ve erken uyarının kurumun çalışmalarının merkezine yerleştirildiğini söyledi. İsrail ordusuna göre önceliklerin yeniden düzenlenmesi süreci aslında önceki iki yıl içinde başlamıştı.

Ancak 2026'da daha belirgin hale gelen değişiklik, sürpriz saldırı ihtimalinin nasıl ele alındığıyla ilgili. İsrail ordusunun 4 Ekim'de sunduğu dersler, caydırıcılık ve erken uyarının başarısız olması durumunda dahi sürpriz bir saldırıya hazırlıklı olunması ve istihbaratın yalnızca düşmanın ne yapmak istediğine değil, ne yapabileceklerine de odaklanması gerektiğini ortaya koyuyor.

dfrgthy
İsrail Askeri İstihbarat Başkanlığı “Aman” bünyesindeki 8200. Birlik personeli, verilerin analizi üzerinde çalışırken (IDF)

Bu yaklaşım, 7 Ekim öncesinde ortaya çıkan sorunlardan birine yönelik. Hamas'ın geniş çaplı bir savaş istemediğine ilişkin değerlendirmelerin, sahadaki bazı göstergelerin bu varsayım çerçevesinde yorumlanmasına katkıda bulunduğu görülmüştü.

İnsan kaynakları ve açık kaynaklara dönüş

İncelemeler, bilgi toplama araçlarını da kapsadı. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS), başarısızlığa ilişkin analizinde iletişim dinleme ve teknik istihbarat kapasitesine büyük ölçüde güvenildiğine, buna karşılık insan kaynakları ve açık kaynaklar olarak adlandırılan medya, sosyal medya, yayınlar ve kamuya açık açıklamalar gibi kaynakların kullanımında görece zayıflık bulunduğuna dikkat çekti.

Bu çerçevede, İsrail Askeri İstihbarat Başkanlığı Aman bünyesindeki açık kaynak istihbaratı toplamakla görevli Hatsav Birimi'ne yeniden önem verilmeye başlandı. Birimin geçmişteki çalışmaları Arap medyasının takibini kapsarken daha sonra sosyal medya platformlarını da içine alacak şekilde genişletildi.

Birim 2021'de kapatılmıştı. Ancak Aman, 7 Ekim saldırısından yaklaşık yedi ay önce, Mart 2023'te birimi yeni bir yapıyla yeniden oluşturma sürecini başlattı. Saldırı gerçekleştiğinde birimin yeniden yapılandırılması hâlâ devam ediyordu. Şarku’l Avsat’ın Jerusalem Post gazetesinden aktardığı habere göre savaşın başlamasının ardından birimin faaliyetleri genişletildi.

İnsan istihbaratı alanında ise Aman bünyesindeki 504. Birlik, Gazze'ye yönelik faaliyetlerini genişletti. Jerusalem Postun askeri kaynaklara dayandırdığı haberine göre birlik, saldırıdan önceki yıllarda Gazze'de daha sınırlı faaliyet gösteriyordu. Bölgede insan istihbaratının önemli bölümünü ise İsrail İç Güvenlik Teşkilatı Şabak yürütüyordu. 7 Ekim'in ardından 504. Birlik, bu dosyaya yönelik personel ve kaynaklarını artırdı.

Şabak'ta değişiklik ve Aman ile koordinasyon

Şabak da kendi iç soruşturmasının ardından Gazze dosyasının yönetim biçiminde değişikliklere gitti. Jerusalem Postun haberine göre kurum, Gazze'deki bilgi toplama faaliyetlerini Batı Şeria'da kullanılan modele benzer şekilde daha küçük coğrafi bölgelere ayırdı.

Şabak ayrıca, iletişim dinleme, elektronik istihbarat toplama ve analiz alanında faaliyet gösteren Aman bünyesindeki 8200 Birliği ile işbirliği mekanizmalarını da değiştirdi. Amaç, iki kurum arasındaki bilgi paylaşımını artırmaktı.

Bununla birlikte bu değişikliklerin etkisini şu aşamada değerlendirmek zor. Gazete, Şabak ile 8200 Birliği'nin 7 Ekim öncesinde de geniş çaplı bilgi paylaşımı yaptığını belirtiyor. Dolayısıyla iki kurum arasındaki koordinasyonun artırılması, sorunun mutlaka paylaşılan bilginin miktarından kaynaklandığı anlamına gelmiyor. Soruşturmalar, başarısızlığın bir bölümünün bilgilerin nasıl yorumlandığı ve taşıdığı anlamın nasıl değerlendirildiğiyle bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

Çalışma yöntemleri ve istihbarat anlayışı gözden geçiriliyor

Açıklanan değişiklikler arasında istihbarat teşkilatlarındaki örgütsel kültürün bazı unsurlarının gözden geçirilmesi de bulunuyor. Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Aralık 2025'te Aman Araştırma Birimi'nin yıllık konferansında yaptığı konuşmada, devam eden değişikliklerin istihbarat kültürünü, çalışma yöntemlerini, rütbeler arasındaki diyaloğu ve eğitimi kapsadığını söyledi.

Zamir, Askeri İstihbarat Başkanlığı içinde eleştirel düşüncenin ve farklı görüşlerin güçlendirilmesi, istihbarat subaylarının kurumda hâkim olan mesleki kabulleri sorgulamasına imkân tanınması çağrısında bulundu.

İstihbarat alanındaki değişiklikler sınanıyor

İsrail istihbaratında açıklanan değişiklikler, erken uyarıdan bilgi toplamaya, kurumlar arası koordinasyondan analiz yöntemleri ve eğitime kadar birçok alanı kapsıyor. Ancak kurumların faaliyetleri ve alınan önlemlerin sonuçlarına ilişkin kamuya açık bilgilerin sınırlı olması nedeniyle her bir değişikliğin etkisini ortaya koymak şimdilik zor.

c dvfbgtnyjh
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Askeri İstihbarat Başkanlığı “Aman” Başkanı Şlomi Binder ve üst düzey askeri komutanların katılımıyla 7 Mart 2026'da Tel Aviv'de güvenlik durumunu değerlendirmek üzere toplantı düzenledi (Reuters)

ABD Kara Harp Okulu West Point bünyesindeki Terörle Mücadele Merkezi tarafından yayımlanan bir çalışma, 7 Ekim'deki istihbarat başarısızlığının tek bir nedene indirgenmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Çalışmada stratejik varsayımlar, bilişsel önyargılar, bilgi toplama ve analiz süreçlerindeki sorunların birbirleriyle iç içe geçtiği belirtiliyor. Başarısızlığa ilişkin bilgilerin bir bölümünün hâlâ kamuoyuna açıklanmamış olması da kapsamlı bir değerlendirme yapılmasının önünde sınır oluşturuyor.

7 Ekim saldırısının üzerinden üç yıl geçerken İsrail'in yürüttüğü incelemeler, erken uyarı ve bilgi toplamadan kurumlar arası koordinasyona, analiz yöntemlerinden eğitim süreçlerine kadar istihbarat çalışmalarının çeşitli alanlarında değişikliklere gidildiğini gösteriyor. Bu değişiklikler, saldırıyla ilgili soruşturmaların ortaya çıkardığı eksikliklerin gözden geçirilmesi çerçevesinde hayata geçiriliyor.

Ancak bu adımların sonuçlarını değerlendirmek için henüz erken. Değişikliklerin etkinliği, yeni tehditler ve krizlerle karşılaşıldığında, istihbarat kurumlarının bunları zamanında tespit etme, elde edilen bilgileri doğru analiz etme ve gerekli uyarıları zamanında yapma kapasitesi üzerinden daha net görülebilecek.