Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



FT: Rusya, İran'a 90 adet füze fırlatma sistemi gönderecek

İran ordusunun elinde Rus menşeli saldırı helikopterleri de var (AFP)
İran ordusunun elinde Rus menşeli saldırı helikopterleri de var (AFP)
TT

FT: Rusya, İran'a 90 adet füze fırlatma sistemi gönderecek

İran ordusunun elinde Rus menşeli saldırı helikopterleri de var (AFP)
İran ordusunun elinde Rus menşeli saldırı helikopterleri de var (AFP)

Rusya'nın, İran'a hassas güdümlü füzeler için fırlatma sistemi tedarik edeceği savunuluyor.

Financial Times'ın (FT) ulaştığı Rus savunma sanayisine ait üretim belgelerine göre APU-L adlı fırlatma sistemleri, Rusya'nın LMUR veya İzdeliye 305 diye bilinen hafif çok amaçlı güdümlü füzesini taşımak üzere tasarlandı.

2021'de ilk kez tanıtılan ve ertesi yıl Rus ordusunun envanterine giren bu füzelerin, Ukrayna'daki savaşta da yaygın olarak kullanıldığı aktarılıyor.

Rus yapımı Mi-28 taarruz helikopterlerine monte edilebilen fırlatma sistemleri ikişer füze taşıyabiliyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun envanterinde de bu helikopterlerden var.

Tahran, Rusya'dan Mi-28 alımı için anlaşma sağlandığını 2023'te duyurmuştu. Sipariş edilen 6 helikopterin tamamının 2024'te teslim edildiği belirtiliyor.

FT'nin ulaştığı belgelere göre 90 adet APU-L fırlatma sistemi siparişi üretim planı dahiline alındı. Dokümanlarda Çin'in de 192 adet APU-305 tipi fırlatma sistemi sipariş ettiği görülüyor.

Belgelerde ayrıca Rusya'nın iki farklı fırlatma sistemi için gerekli parçaların teslimatını hızlandırması gerektiği, aksi takdirde 9 ayrı sözleşmenin riske girebileceği uyarısı yapılıyor.

Washington merkezli düşünce kuruluşu Carnegie Uluslararası Barış Vakfı'ndan Nicole Grajewski, bu siparişin Rusya'nın Ukrayna savaşındaki ihtiyaçlarına rağmen İran'a silah tedarik etmeyi sürdürme isteğini gösterdiğini söylüyor.

Batılı istihbarat yetkililerine göre Rusya'yla İran arasındaki askeri işbirliği, ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı savaşın ardından daha da derinleşti.

Diğer yandan Kaliforniya merkezli James Martin Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Merkezi'nden (CNS) Hanna Notte, Rusya'nın İran'a desteğinin sınırları bulunduğunu belirtiyor.

Analiste göre Moskova, Ortadoğu'daki diğer ülkelerle ve ABD'yle ilişkilerini riske atmamak için temkinli davranıyor. Rusya'nın sağladığı desteğin İran açısından operasyonel fayda taşıdığını ancak savaşın seyrini tek başına değiştirecek ölçekte olmadığını söylüyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Ocak 2025'te "Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması" imzalamıştı. 20 yıllık anlaşma savunma ve güvenlik alanlarında işbirliğinin geliştirilmesini öngörüyor.

Kremlin, ABD ve İsrail'in başlattığı İran savaşının ardından taraflara ateşkes ve müzakerelere dönme çağrısını sürdürüyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 18 Ekim'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi'yle Tahran'da görüşmüştü. ABD'nin İran'a yönelik saldırılarını kınayan Lavrov, diplomatik çözüm için katkı sağlamaya hazır olduklarını belirtmişti.

Independent Türkçe, Financial Times, Tesnim


İsrail siyasetinin en büyük bilinmezi: Gadi Eisenkot nasıl bir yol izleyecek?

İsrail’deki Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi (AFP)
İsrail’deki Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi (AFP)
TT

İsrail siyasetinin en büyük bilinmezi: Gadi Eisenkot nasıl bir yol izleyecek?

İsrail’deki Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi (AFP)
İsrail’deki Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi (AFP)

İsrail’de, bölgede ve bir ölçüde uluslararası kamuoyunda gözler, ülkenin bir sonraki başbakanı olmayı hedefleyen Gadi Eisenkot’un nasıl bir siyasi yol izleyeceğine çevrilmiş durumda. Ancak yakın çevresindekiler, Eisenkot’un henüz planlarını açıklamadığını ve bütün seçeneklerini kendisine sakladığını belirtiyor. Eisenkot şimdilik, “İsrail’in iç durumundaki büyük gerilemeyi durdurabilecek güçlü bir hükümet kurmaya” odaklanmış görünüyor.

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı olan 66 yaşındaki General Eisenkot, açıklamalarından ve destekçilerinin değerlendirmelerinden anlaşıldığı kadarıyla, İsrail’in uluslararası alanda, özellikle Avrupa’da ve daha da önemlisi ABD’de itibar kaybını durdurmayı öncelikleri arasında görüyor. ABD’deki ara seçim sonuçları, Tel Aviv’le ilişkilerin bazı adayların seçim performansını olumsuz etkileyen faktörlerden biri olduğunu ortaya koydu.

Eisenkot, Avrupa ülkelerinin İsrail’i ve dünyayı mevcut Başbakan Binyamin Netanyahu’dan kurtarmasını beklediğinin farkında. İsraillilerin yarısından fazlası da seçimlerde bu yöndeki iradesini ortaya koyarak Netanyahu döneminin sona ermesini istedi. Bu nedenle Eisenkot, öncelikli olarak mevcut hükümetin mümkün olan en kısa sürede yerine geçecek bir azınlık hükümeti kurmayı hedefliyor.

Eisenkot, Netanyahu’nun ne pahasına olursa olsun başbakanlık koltuğunu korumak için bütün gücünü kullanacağını da biliyor. Netanyahu seçim sonuçlarını sorguluyor, seçimlerin iptal edilmesini istiyor ve hükümeti kurmak için 67 milletvekilinin desteğini alan Eisenkot’un meşruiyetini tartışmaya açmaya çalışıyor. Netanyahu, kendisinin yer almadığı bir hükümetin kurulmasını engellemek için şiddet dahil her türlü yönteme başvurabileceği mesajını veriyor. Eisenkot’un karşı karşıya olduğu en büyük sınav da bu.

dvf
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump, Ekim 2025’te Şarm eş-Şeyh’te Gazze’de ateşkes anlaşmasını imzalıyor (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Bu nedenle Eisenkot, kurmayı hedeflediği yeni hükümetin politikalarına ilişkin açıklamaları şimdilik erteliyor ve hemen hemen bütün konularda belirsiz ifadeler kullanmakla yetiniyor.

Acil gündem başlıkları

Eisenkot, ABD yönetimiyle ele almak zorunda kalacağını bildiği acil meselelerde şu yaklaşımları benimsiyor:

İsrail-Filistin çatışması

Eisenkot, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği sürpriz saldırıdan önce belirgin bir siyasi tutuma sahip olmasıyla biliniyordu. İki devletli çözümü destekliyor, ancak bunu daha örtülü bir ifadeyle, “Filistinlilerden ayrılmak ve İsrail’in büyük bir Yahudi çoğunluğuna sahip olacağı sınırlar içinde yaşamasını güvence altına almak” şeklinde dile getiriyordu.

İsrail’de “Filistinlilerden ayrılma” söylemi, iki halk için iki devletli çözümü savunan ancak bu ifadeyi kullanmaktan çekinen ya da korkan kesim tarafından tercih ediliyor. Bu kesim, 7 Ekim’den sonra Filistin devletinin kurulmasını desteklemenin Hamas’a, “İsrail yalnızca güçten anlıyor ve Filistin halkına devleti Hamas kazandırdı” mesajını verme ödülü anlamına geleceğini düşünüyor.

Gazze ve Batı Şeria’da İsrail’in yürüttüğü acımasız imha savaşı ve yol açtığı büyük yıkımın nedeni sorulduğunda ise bu kesim, “Filistinlilerin, Hamas’ın kendilerine ikinci bir Nekbe yaşattığını, İsrail’e karşı kazanılacak bir savaş olmadığını ve İsrail’e saldırmaya cesaret edenlerin en azından evlerini ve topraklarını kaybederek ağır bedel ödeyeceğini anlamaları gerektiğini” savunuyor.

İsrail’de, ülkenin geleneksel işgal politikasını sürdürmek ve barıştan uzaklaşmak üzerine kurulu yaklaşımının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmeye cesaret edenlerin sayısı son derece az.

Eisenkot da gerçeği bilmesine rağmen bunu açıkça dile getirmeye cesaret edemiyor. Seçimlerden önce kendisine, ABD’nin de desteklediği Filistin devletinin kurulması fikrine karşı olup olmadığı sorulduğunda şu yanıtı vermeyi tercih etti:

“Bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyorum. Ancak Başkan Trump’ın girişimiyle hazırlanan ve Netanyahu’nun da onayladığı 20 maddelik plana olumlu yaklaşacağım.”

Eisenkot, Trump’ın İsrail’de Netanyahu ile kendisi arasında bir ittifak kurulmasını, böylece özellikle Ortadoğu barış planının uygulanması gibi zor kararları alabilecek güçlü bir hükümet oluşturulmasını istediğinin farkında. Eisenkot’un Trump’la bu açmazı, söz konusu planı aşamalı biçimde uygulayarak ve eş zamanlı olarak hükümetin kapsamını genişleterek aşmaya çalışması bekleniyor.

İran’la çatışma

Eisenkot, İsrail ordusu ve Mossad’ın İran rejimini devirmek amacıyla bu ülkeye yönelik saldırıları sürdürme planlarını desteklediğini gizlemiyor. İran ile ABD arasında iyi ve sonuç alıcı bir anlaşmaya varılabileceği konusunda kuşkular taşıyor. Ancak İsrail’in ABD ile koordinasyon sağlamadan herhangi bir operasyon düzenlemesine karşı çıkıyor ve İsrail’in kendi gündemini Washington’a dayatmasını desteklemiyor.

İbranice yayın yapan medyada Eisenkot’u yakından takip edenler, onun “ABD’den gelen ve İsrail’i Başkan Trump’ı savaşa sürüklemekle suçlayan sesleri dikkatle dinlediğini, bu suçlamanın İsrail’e ABD’de ağır zarar verdiğinin farkında olduğunu” aktarıyor.

Lübnan ve Suriye

Eisenkot’un askerî komutanlık dönemi, “Dahiye Doktrini” olarak bilinen ve Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesine atıf yapan yaklaşımla özdeşleşmiş durumda. “Düşmanları orantısız güç kullanarak ezmeyi” öngören bu doktrin, Gazze’nin yok edilmesi fikrinin de temelini oluşturuyor.

Ancak Eisenkot, sonsuza kadar devam edecek bir savaşa da inanmıyor. Ağır bir darbe indirdikten sonra ortaya çıkan durumu siyasi açıdan değerlendirmeye çalışıyor. Bu nedenle Lübnan’la uzun vadeli bir anlaşmayı, benzer şekilde Suriye ile de bir mutabakata varılmasını destekleyebilir.

İbrahim Anlaşmaları

Eisenkot, İbrahim Anlaşmaları'nın kapsamının genişletilmesi için çalışılmasını güçlü biçimde destekliyor. Bunun İsrail-Filistin çatışmasının çözüme kavuşturulmasını gerektirdiğinin de farkında. Eisenkot, bu konuda ilerleme sağlayabileceğine inanıyor. Netanyahu ve benzerlerinin kibirli üslubunu benimsemeyen, daha ılımlı bir siyasi söylemin Arap ülkeleriyle uzlaşmanın önünü açabileceğini düşünüyor.

İsrail’in uluslararası konumu

Eisenkot, dış politikadaki öncelikli konuların başında İsrail’in uluslararası alandaki konumunu güçlendirmeyi görüyor. Başbakan olması halinde görevdeki ilk 100 gün için hazırlanan plan üzerinde çalışan ekibi de bu meseleyi öncelikler arasına aldı. Bu kapsamda başta Washington olmak üzere Batı ülkelerine bir dizi ziyaret gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Eisenkot, Batılı ülkelerin iktidarını sağlamlaştırabilmesi için kendisine baskı uygulamadan bir deneme süresi tanıyacağına inanıyor.

Eisenkot’un öne çıkan özellikleri neler?

Eisenkot’u 2019’a kadar devam eden askerî hizmet döneminden tanıyan uzmanlar, İsraillilerin kendisini beklemesini ve yaklaşımlarını desteklemesini sağlayan özelliklere sahip olduğunu düşünüyor.

Eski Genelkurmay Başkanı’nın kişiliği üzerine bir radyo programı hazırlayan Tzahi Dabush, Eisenkot’un siyasi yaklaşımını askerî kimliğiyle ilişkilendirerek, “Siyasetçi Eisenkot da general Eisenkot gibi düşünüyor. Geleneksel siyasi kalıpların dışında hareket ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Dabush, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Alçakgönüllü geçmişi ve ailesinin yaptığı fedakârlıklar, Netanyahu’nun üst düzey görevlerde geçirdiği onlarca yıl ve hâlâ sonuçlanmamış yolsuzluk dosyalarıyla keskin bir tezat oluşturuyor. Eisenkot ahlaki değerleri, öncelikleri ve hesaplama biçimi bakımından farklı. En önemlisi, gerçekten de ülkenin çıkarlarını kendi kişisel çıkarlarının üzerinde tutuyor.”

Bununla birlikte Eisenkot’un önünde önemli engeller bulunuyor. Netanyahu’nun planlarını boşa çıkarması ve aşırı sağın oluşturduğu engelleri aşması gerekiyor.

df
Polis, 29 Ekim 2026’da İsrail’in Herzliya kentinde Gadi Eisenkot’un evinin önünde Netanyahu destekçileri ile Arap partilerinin de yer alacağı bir hükümet kurulması çağrısı yapan sol görüşlü aktivistleri birbirinden ayırıyor (AP)

Eisenkot’un başbakanlık ihtimalinin güçlendiğinin anlaşılmasından bu yana destekçileri, onun Netanyahu’dan farklı ahlaki değerlere sahip olduğunu, popülizme önem vermediğini ve danışmanlarının görüşlerini dinlemeye öncelik verdiğini vurguluyor. Bununla birlikte Eisenkot’un zaman zaman herkesi şaşırtan, hızlı ve beklenmedik kararlar aldığı da belirtiliyor.

Eisenkot’un söz konusu özelliklerinin başbakanlık görevinde nasıl bir karşılık bulacağını görmek için fazla beklemek gerekmeyebilir. Ancak Netanyahu’nun kendisini siyasi açıdan zayıflatmaya yönelik girişimlerini engelleyemezse, bütün bu hesapların ve destekçilerinin umutlarının gerçekçi bir temeli kalmayacak.


Demokratlarda 2028 hesaplaşması: Merkez ve sol kanat karşı karşıya... 30’dan fazla aday adayı

Washington’daki Beyaz Saray’ın genel görünümü, 12 Haziran 2023 (Reuters)
Washington’daki Beyaz Saray’ın genel görünümü, 12 Haziran 2023 (Reuters)
TT

Demokratlarda 2028 hesaplaşması: Merkez ve sol kanat karşı karşıya... 30’dan fazla aday adayı

Washington’daki Beyaz Saray’ın genel görünümü, 12 Haziran 2023 (Reuters)
Washington’daki Beyaz Saray’ın genel görünümü, 12 Haziran 2023 (Reuters)

ABD’de ara seçimlerin sona ermesiyle birlikte Demokratlar, 2028’de yapılacak başkanlık seçimleri öncesinde yılardır görülmemiş ölçüde kalabalık ve sonucu tahmin edilmesi güç bir ön seçim sürecine hazırlanıyor. Şarku’l Avsat’ın  Reuters’tan aktardığı habere göre başlayacak yarışın Beyaz Saray’ı yeniden kazanmak için izlenecek yol konusunda parti içindeki görüş ayrılıklarını gün yüzüne çıkarması bekleniyor.

Demokratlar cephesinde henüz açık ara öne çıkan bir aday bulunmazken, yarışa onlarca kişinin katılması ihtimali gündemde. Cumhuriyetçilerde ise Başkan Donald Trump’ın yerine geçebilecek isimler arasında Başkan Yardımcısı JD Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio başta olmak üzere daha sınırlı sayıda aday öne çıkıyor. ABD Anayasası, Trump’ın üçüncü kez başkanlık için aday olmasına izin vermiyor.

Aralarında eyalet valileri ve görevdeki senatörlerin de bulunduğu muhtemel Demokrat adaylar, aylardır bağışçılarla ilişkilerini güçlendirmek, ön seçimlerin erken yapılacağı eyaletleri ziyaret etmek ve ülke genelindeki tanınırlıklarını artırmak için çalışmalar yürütüyor. Stratejistler, ara seçimlerin tamamlanmasıyla 2028 yarışı için hazırlıkların artık ciddi biçimde başlayacağını öngörüyor.

g
ABD Temsilciler Meclisi üyesi Demokrat Susan DelBene ile Temsilciler Meclisi Demokrat Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, 4 Kasım 2026’da Demokratların seçim kampanyası komitesinin merkezinde düzenlenen basın toplantısında el ele tutuşarak poz veriyor (AP)

Salı günü Demokratların elde ettiği ezici zaferler, seçmenlerin Trump’a ve politikalarına ağır bir darbe indirmesiyle birlikte, her iki partide de ülkenin mevcut gidişatından hoşnutsuz seçmenlerin desteğini kazanmanın yollarına ilişkin tartışmaları yoğunlaştıracak.

Demokratlar, salı günü elde ettikleri büyük seçim başarısına rağmen 2028 kampanyasına parti içindeki görüş ayrılıklarıyla giriyor. Sağlık hizmetlerinden vergilere, güvenlikten dış politikaya kadar uzanan başlıklarda merkeze mi yaklaşmaları yoksa daha sola mı yönelmeleri gerektiği konusunda uzlaşma bulunmuyor.

dfvghy
Kaliforniya Valisi Demokrat Gavin Newsom, 28 Ekim 2026’da Los Angeles’ta düzenlenen bir etkinlikte konuşuyor (Reuters)

Cumhuriyetçi adaylar ise farklı bir sınavla karşı karşıya kalacak. Trump’ın politikalarının salı günü seçmenlerden gördüğü tepkinin ardından, kendilerini başkandan ayrıştırmaları gerekecek. Adayların, Trump’ın mevcut seçmen tabanının ötesine geçerek desteklerini genişletmeleri, ancak aynı zamanda Cumhuriyetçi Parti’nin belirleyici kimliği haline gelen “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) hareketiyle bağlarını koparmamaları gerekiyor.

On yıldır ABD siyasetinin merkezinde yer alan Trump’ın liderliği bırakmaya yanaşmaması ihtimal dahilinde. MAGA hareketinin destekçileri üzerindeki etkisini sürdürmesi de Cumhuriyetçi Parti’nin bayrağını devralacak adayın önünü zorlaştırabilir.

Demokratları zorlu bir iç mücadele bekliyor

Demokrat stratejist Doug Sosnik, hem ilericilerin hem de ılımlıların kendi ideolojik yaklaşımlarının doğru olduğunu savunacağını belirterek, 2028 başkanlık yarışı ciddi biçimde başladığında partinin geleceği konusunda sert bir iç mücadelenin yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu söyledi.

İlericilerin en önemli kazanımlarından biri, Michigan eyaletinde yapılan Senato seçimlerini Abdulrahman El-Seyid’in kazanması oldu. El-Seyid, Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’ı rahat bir şekilde mağlup etti. 2028 başkanlık seçimlerinde belirleyici olması beklenen Michigan’da elde ettiği zaferle El-Seyid, ABD Senatosu’na seçilen ilk Müslüman oldu.

cdthyju
ABD Senatosu adayı Demokrat Abdulrahman El-Seyid, 26 Ekim 2026’da Michigan eyaletinde düzenlenen bir toplantıda Senatör Bernie Sanders’ı dinliyor (Reuters)

Sosnik, çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Demokrat Parti’nin bütün kanatları, önceki gece seçim sonuçlarında kendi pozisyonlarının doğruluğunu destekleyen unsurlar bulabilir” dedi.

Sosnik, “Parti olarak aramızdaki görüş ayrılıklarını herhangi birinin kontrol altına almaya çalışabileceğini ya da çalışması gerektiğini düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.

Muhtemel adaylardan bazıları başkanlık yarışına katılmayı düşündüklerini kabul ederken, bazıları da aday olma ihtimalini dışlamadı. Bu isimlerin çoğu, ara seçim kampanyasının son haftalarında Nevada, New Hampshire ve Güney Carolina gibi ön seçimlerin erken yapılacağı eyaletlerdeki Demokrat adaylara destek vermek için çalışmalar yürüttü.

Bu isimler arasında 2024’te Trump’a karşı seçimi kaybeden eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris; Kaliforniya Valisi Gavin Newsom ve Kentucky Valisi Andy Beshear; eski Ulaştırma Bakanı Pete Buttigieg ile ilerici kanadın önde gelen isimlerinden New York Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez bulunuyor.

fvgbhyju
Teksas Valiliği seçimlerini kazanan Demokrat aday Gina Hinojosa’nın destekçileri, Vali Greg Abbott’ın yenilgiyi kabul etmesinin ardından 3 Kasım 2026’da Austin’de zaferi kutluyor (Reuters)

Reuters, Demokrat Parti’nin önde gelen dokuz muhtemel adayının temsilcileriyle görüştü. Ancak bu isimlerin hiçbiri 2028 seçimlerinde aday olacağını doğrulamadı.

3 Kasım’daki seçimlerden dokuz gün sonra, aralarında Buttigieg ve Kaliforniya’dan ilerici kanadın bir diğer temsilcisi Temsilciler Meclisi üyesi Ro Khanna’nın da bulunduğu bazı muhtemel Demokrat adaylar, “Demokrat Çoğunluk” adlı grubun Denver’da düzenleyeceği toplantıya katılacak.

Ilımlı Demokratlar ve milyarder bağışçı Steve Mandel’den güçlü destek alan grup, partide daha genç liderlerin öne çıkmasını ve daha ılımlı bir siyasi program benimsenmesini savunuyor.

Grubun başkanı olan Massachusetts Temsilciler Meclisi üyesi Jake Auchincloss, etkinliğin amacının 2028 yarışının şekillenmesinden önce partinin geleceği konusunda tartışma başlatmak ve yalnızca Trump’a karşı çıkmak yerine Demokratların neyi temsil ettiğini ortaya koyan olumlu bir siyasi gündem oluşturmak olduğunu söyledi.

Demokrat stratejist Scott Ferson ise başkan adayını belirleyecek ön seçimlerin çok sayıda adayın katıldığı bir yarışa dönüşebileceğini belirtti. Ferson, “En az 30 Demokrat, yakın çevresindeki kişilere aday olmam gerektiğini düşünüyor musunuz diye soruyor” dedi.

Cumhuriyetçiler Trump’ın gölgesinde

Buna karşılık, 2028’de Cumhuriyetçi Parti’den başkanlığa aday olması beklenen isimler daha temkinli bir tutum sergiliyor. Bu isimlerin çoğu, Trump’ın gölgesinde kalmayı ve başkana saygı gösteren bir söylem benimsemeyi tercih ediyor.

Ancak seçmenlerin Trump’ın ekonomi ve dış politikayı yönetme biçiminden duyduğu derin rahatsızlığı ortaya koyduğu ve hükümetteki yolsuzlukla mücadele için daha fazla adım atılmasını istediği salı günkü ağır yenilginin ardından bu tablo değişebilir.

ghyju
Öğrenciler ve destekçiler, 26 Ekim 2026’da Michigan’da düzenlenen Demokrat Parti etkinliğine katılıyor (Reuters)

Cumhuriyetçi stratejist Matt Dole, Başkan Yardımcısı Vance’in özellikle zor bir konumda bulunduğunu söyledi. Dole’a göre Vance, başkan yardımcılığı görevi nedeniyle 2028 seçimleri için adı geçen diğer Cumhuriyetçi adaylara kıyasla daha sınırlı hareket alanına sahip. Zira bu görev, geleneksel olarak başkanı ve politikalarını savunmayı gerektiriyor.

Dole, “Vance, hükümetteki diğer isimlerin aksine istifa edip kenara çekilme seçeneğine sahip olmadığı için hareket alanı bakımından çok daha dezavantajlı” değerlendirmesinde bulundu.

Bununla birlikte Vance, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Trump’ın şubat ayında başlattığı ve Amerikalılar arasında büyük tepki çeken İran savaşının Cumhuriyetçilere seçim kaybettirdiğini kabul etti. Ancak bu açıklama, salı akşamı benzer bir değerlendirmede bulunan Trump’la açık bir fikir ayrılığına düştüğü anlamına gelmedi.

Cumhuriyetçi Parti’nin yeni lideri kim olursa olsun, Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) hareketini destekleyen seçmenlerin bağlılığını korurken, Trump’ın 2024’te zafer kazanmasını sağlayan daha geniş seçmen ittifakını yeniden kurma sorunuyla karşı karşıya kalacak.

Salı günü sandık çıkışlarında yapılan anketler, genç seçmenler, Hispanik kökenliler ve siyah erkeklerin bir bölümü dahil olmak üzere bu ittifakın önemli kesimlerinin Cumhuriyetçi Parti’den uzaklaştığını ortaya koydu.

Vance, ailevi nedenleri gerekçe göstererek başkanlığa aday olmayabileceğini belirtirken, Rubio da şu aşamada başkanlık yarışına girmeyi planlamadığını söyledi.

2024’te Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adaylığı için Trump’la yarışan ancak başarılı olamayan Florida Valisi Ron DeSantis ise Beyaz Saray’a ulaşmak için yeniden aday olma ihtimalini dışlamadı.

Muhtemel Cumhuriyetçi adaylar arasında Arkansas Valisi Sarah Huckabee Sanders ve Teksas Senatörü Ted Cruz da yer alıyor.