Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İsrail hava saldırıları Beyrut banliyölerini ve Güney Lübnan’ı hedef aldı

İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısı sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri (AFP)
İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısı sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri (AFP)
TT

İsrail hava saldırıları Beyrut banliyölerini ve Güney Lübnan’ı hedef aldı

İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısı sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri (AFP)
İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısı sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri (AFP)

İsrail’in saldırıları hız kesmeden devam ediyor; Güney Lübnan, Bekaa Vadisi ve Beyrut’un güney banliyösündeki farklı bölgeler hedef alınıyor.

Bugün sabaha karşı İsrail, güneydeki üç bölge ile Aramun’a hava saldırısı düzenledi. Resmî kaynaklara göre bu saldırılardan biri bir apartmanı hedef aldı.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), İsrail savaş uçaklarının el-Kafaat ve Haret Hreik bölgelerine iki ayrı saldırı gerçekleştirdiğini bildirirken, Aramun’daki saldırının ise bir binanın üst katlarındaki bir daireyi vurduğunu aktardı.

csde
İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısının ardından yol üzerinde görülen enkaz ve moloz yığınları (AFP)

NNA, şafak vakti gerçekleştirilen bir dizi hava saldırısı ve topçu atışının güneydeki bazı beldelere yöneldiğini de belirtti.

Güneyde şiddetli hava saldırıları

Güneyde ise İsrail savaş uçakları bu sabah, Sayda ilçesine bağlı Vadi Arab el-Cel köyüne yoğun hava saldırısı düzenledi. Saldırının etkisi Sayda ve doğusunda da duyuldu. Olay öncesinde İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, özellikle Vadi Arab el-Cel köyü sakinlerini acil uyarı yaparak bilgilendirdi.

Adraee, X hesabından yaptığı paylaşımda, “Yakın zamanda İsrail ordusu, Hizbullah’a ait askerî altyapıyı hedef alacak. Haritada kırmızı ile işaretlenmiş binadaki ve çevresindeki yapıların sakinlerini derhal tahliye etmeye ve binadan en az 300 metre uzaklaşmaya çağırıyoruz. Bu bölgede kalmanız tehlikeye yol açar” ifadelerini kullandı.

Gece yarısından itibaren İsrail savaş uçakları, Taybe, Debal, Deyr Kifa, Kana, Zebkin, Kafr Cuz, Habuş, el-Beyad, Secd, Bint Cubeyl, Arid, Debbin, el-Hıyam ve el-Kufur gibi güneydeki birçok beldeyi hedef alan bir dizi hava saldırısı gerçekleştirdi.

Deyr Kifa’daki saldırıda üç kişi enkaz altında kalarak yaşamını yitirdi, Kana beldesinin el-Huşne bölgesine düşen bir füze ise patlamadı.

fsvfd
İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (Reuters)

Hava saldırılarına paralel olarak, bazı beldelerin çevresi de İsrail topçu birliklerinin bombardımanına maruz kaldı. Bu kapsamda, Cibal el-Batm, Yatar, Zebkin, Taybe, el-Hıyam ve Kafr Şuba çevresindeki bölgeler hedef alındı.

Bir vatandaşın kaçırılıp ardından serbest bırakılması

Şarku’l Avsat’ın NNA’dan aktardığına göre İsrail birlikleri şafak vakti sınır kasabası Kafr Şuba’ya girerek beldenin çevresindeki bazı evleri bastı. Kasım el-Kadiri’yi alıkoyan birlikler, ardından beldenin yüksek kesimlerindeki mevzilerine geri çekildi.

Daha sonra NNA, İsrail güçlerinin el-Kadiri’yi serbest bıraktığını bildirdi; detay verilmedi.

Avichay Adraee, 36. Tümen’in Güney Lübnan’da yürütülen kara operasyonunu genişletmek için harekâta katıldığını ve bunun ‘ileri savunma hattını’ güçlendirme çerçevesinde gerçekleştiğini belirtti.

Adraee, tümen birliklerinin son günlerde, Güney Lübnan’daki ek hedeflere yönelik yoğun kara faaliyetleri yürüttüğünü ve bu sayede askerî varlığın artırıldığını ve savunma hattının güçlendirildiğini açıkladı.

Ayrıca, 36. Tümen’in, 91. Tümen ile birlikte daha önce başlatılan görevleri tamamlayarak ileri savunma hattını pekiştirdiğini ve hedefin İsrail’in kuzeyinde yaşayanlar için ek güvenlik katmanı oluşturmak ve tehditleri ortadan kaldırmak olduğunu vurguladı.

Adraee, kara birliklerinin girişinden önce bölgedeki bir dizi hedefin hem topçu hem de hava saldırılarıyla vurulduğunu da belirtti.

Lübnan ordusu Sadikin’deki Lübnanlıları tahliye etti

Buna paralel olarak, Lübnan ordusu gece yarısına doğru, Sadikin beldesinde kalan vatandaşların güvenli bir şekilde tahliye edilmesine eşlik etti ve yardımcı oldu. Bu adım, İsrail ordusunun, Sur’daki halka yaptığı uyarının ardından gerçekleşti.

Daha önce benzer bir uyarı Cibal el-Batm sakinlerine de iletilmişti.

Savaşın başlamasından bu yana 886 kişi hayatını kaybetti

Ortadoğu’daki savaş, Lübnan’ı 2 Mart’ta etkisi altına aldı. Hizbullah, ABD-İsrail saldırısının ilk gününde İran Dini Lideri Ali Hamaney’nin suikastına yanıt olarak İsrail’e roket attı. İsrail ise geniş çaplı hava saldırıları düzenleyerek, Güney Lübnan’a birliklerini soktu.

grfe
Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail hava saldırısı sonucu hasar gören bir bina (AP)

Lübnan Sağlık Bakanlığı dün yaptığı açıklamada, İsrail saldırıları sonucu 886 kişinin hayatını kaybettiğini, bunların arasında 67 kadın ve 111 çocuğun bulunduğunu; ayrıca 2 bin 141 kişinin yaralandığını duyurdu.

Yetkililer, 2 Mart’tan bu yana bir milyondan fazla kişinin göçmen kaydı yaptırdığını ve 130 binden fazla kişinin 600’ü aşkın toplu barınma merkezinde ikamet ettiğini bildirdi.

Öte yandan İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz dün yaptığı açıklamada, Lübnan’daki göçmenlerin Litani Nehri güneyindeki evlerine, İsrail’in kuzeyindeki halkın güvenliği sağlanmadan dönmeyeceklerini vurguladı.


Dünya daha geniş kapsamlı bir savaşa mı sürükleniyor?

Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)
Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)
TT

Dünya daha geniş kapsamlı bir savaşa mı sürükleniyor?

Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)
Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)

Christopher Phillips

Dünya bugün topyekun bir savaşın eşiğinde mi? İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırıları bazı çevrelerde bu konuyla ilgili endişe yarattı. İngiliz The Telegraph gazetesi 7 Mart’ta, ‘İngiltere’nin Üçüncü Dünya Savaşı'na sürüklenme olasılığına’ dair uyaran bir manşet yayınladı. Öte yandan NATO'nun eski üst düzey komutan yardımcısı Richard Shirreff, bu çatışmanın ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın son kıvılcımı olabileceği’ uyarısında bulundu. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy de bir ay kadar önce, BBC'ye verdiği röportajda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i ‘Üçüncü Dünya Savaşı'nın fitilini ateşlemekle’ suçladı.

1945 yılındaki son dünya savaşının sona ermesinden bu yana, analistlerin ‘dünya savaşından’ söz etmeleri alışılmış bir klişe haline geldi, fakat bu kez durum farklı mı? Ukrayna ve İran'daki savaşlar mağdurlar için trajik olmasına rağmen, önceki dünya savaşlarına kıyasla bu çatışmalara yönelik küresel müdahalenin kapsamı hala sınırlı kalmaya devam ediyor. Ancak, Richard Shirreff’in dünyanın bugün tanık olduğu olayların daha geniş çaplı bir savaşın kıvılcımını ateşleyebileceği yönündeki görüşü doğru olabilir mi? Peki, son dönemdeki küresel jeopolitik değişiklikler, bu çatışmaların ‘dünya savaşlarına’ dönüşme olasılığını artırmada bir rol oynadı mı?

Bir dünya savaşına doğru sürükleniş

İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde, iletişim ve sanayi kapasitelerinin yetersizliği nedeniyle dünya savaşları imkansızdı. Çin’deki Üç Krallık Savaşı, Asya’daki Moğol istilaları ya da Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşları gibi belli bir bölgede yaşanan çatışmalar her ne kadar korkunç olursa olsun, ‘dünya çapında’ değildi.

Ancak lojistik ve endüstriyel kapasitelerin bu genişlemeyi mümkün kılmasıyla durum değişti. 1914-1918 yılları arasında yaşanan Birinci Dünya Savaşı, ‘dünya savaşı’ olarak adlandırılan ilk savaş olsa da 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda Avrupa kıtasında yaşanan örneğin, Yedi Yıl Savaşları ve Napolyon Savaşları gibi çatışmalar, Kuzey ve Güney Amerika, Hindistan ve Karayipler'i de kapsayacak şekilde genişledi ve küresel bir boyut kazandı. Bu çatışmalar, 70'ten fazla ülkenin savaşa katıldığı ve çoğu sivil olmak üzere 75 milyondan fazla kişinin hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı'nda kanlı zirveye ulaştı.

Gelişmiş teknolojinin yardımıyla savaşlar küresel bir boyut kazandı; ancak bu savaşların kapsamını genişleten temel etken, iki savaşan taraf arasındaki çatışmanın daha fazla tarafı içine çekmesine olanak tanıyan ittifaklardı.

Bu savaşların, gemilerin ve daha sonra uçakların dünyanın en ücra köşelerine ulaşmasını sağlayan gelişmiş teknolojinin yardımıyla küresel bir nitelik kazandığına şüphe yok. Ancak aynı zamanda söz konusu savaşların kapsamını genişleten temel etken, iki savaşan taraf arasındaki çatışmanın daha fazla tarafı içine çekmesine olanak tanıyan ittifaklardı. Örneğin, bu tür ittifaklar, 1756'da Fransa ile İngiltere arasındaki rekabetin Kuzey Amerika'daki kolonileriyle sınırlı kalmayıp, Londra'nın müttefiki Prusya’nın (bugünkü Almanya'nın doğu kesiminde kurulmuş Berlin merkezli Alman krallığı), Avrupa'da Paris'in müttefikleri olan Rusya ve Avusturya’ya karşı savaşlar yürüttüğünü gördük. Öte yandan, İngiliz komutasındaki Hint askerler, Hindistan'da Fransız komutasındaki Hint askerlerle savaştı. Ayrıca Avrupa’daki karmaşık ittifaklar ağının, 1914 yılında Bosna'da bir Avusturya düküne yapılan suikastın kıtada bir çatışmanın fitilini ateşlemesi ve 1939 yılında Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesi, tarihin en yıkıcı savaşının başlamasına neden oldu.

fvgf
İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet roket fırlatma rampaları 1941 (AFP)

Ancak 1945'te bu savaşın sona ermesinden bu yana, dünya liderleri bu tür yıkıcı küresel çatışmaları önlemek için bilinçli çabalar sarf ettiler. Nükleer silahlar yoluyla kesinleşecek karşılıklı yıkım korkusu, ABD ve Sovyetler Birliği'nin hâkim olduğu iki kutuplu bir siyasi sistemin ortaya çıkması ve Birleşmiş Milletlerin (BM) kurulması, bu çabaları güçlendirmede önemli rol oynayan temel faktörlerdi. Savaşlar tamamen ortadan kalkmadı ve çoğu korkunçtu, ancak çoğu belirli bölgelerle sınırlı kaldı. Yayıldıklarında da bu ilgili bölge içindeydi, küresel düzeyde değildi. Örneğin, 1962 yılında Washington ve Moskova, büyük zorluklarla Küba konusunda doğrudan bir çatışmayı önleyebildi. Bunun yerine süper güçler, Vietnam, Afganistan ve Angola gibi yerlerde, dünya çapındaki iç savaşlarda rakip tarafları destekleyerek vekalet savaşları yürütmeyi tercih etti.

Ukrayna'daki savaşın aksine İran ile olan çatışma, hedef alınan ülkenin sınırlarının ötesine çoktan yayıldı. Tahran'ın misillemesi, insansız hava araçları (İHA) ve füzeler kullanılarak Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer yerlere ulaştı.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle dünya savaşları bir daha ortaya çıkmadı. ABD’nin ‘tek kutuplu’ hakimiyetiyle karakterize edilen 1991 sonrası dönemde, çoğu Washington'ın küresel egemenliğini dayatma arayışıyla kışkırttığı bir dizi savaş yaşandı. Ancak ABD’nin küresel hakem rolünü üstlenmesi, ona fiilen meydan okuyabilecek rakip bir ittifakın ortaya çıkmasını imkansızlaştırdı ve çatışmalar, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi yerel düzeyle sınırlı kaldı.

Çok kutuplu bir dünyada riskler artıyor mu?

Günümüzde çok kutuplu bir dünyaya geçiş tehlike çanlarını çaldırmalı. Çok kutupluluk, 1945'ten önce dünya savaşlarının patlak verdiği dönemde hâkim modeldi. Uluslararası ilişkiler uzmanları, çok kutupluluğun, çatışmayı tetikleyebilecek güç blokları arasında çok sayıda rekabetin varlığı nedeniyle, bu tür çatışmaların daha az olduğu ikili veya tek kutuplu sistemlere kıyasla, geniş çaplı çatışmaların çıkma olasılığını artırdığı görüşünde. Tüm bu endişelere rağmen, çok kutuplu dönemin henüz uluslararası ilişkiler uzmanlarının uyardığı ‘süper güçler’ çatışmasına tanık olmadığını belirtmekte fayda var.

dfv
İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Dragon destroyer gemisi, bölgedeki İngiliz savunmasına takviye sağlamak üzere Portsmouth Kraliyet Donanma Üssü'nden ayrılıp Doğu Akdeniz'e doğru yola çıktı, 10 Mart 2026 (AFP)

Ukrayna’daki Savaş, süresinin uzunluğuna ve şiddetine rağmen, şu ana kadar Soğuk Savaş döneminde görülen vekalet savaşlarına benziyor. Ukrayna’nın destekçileri olan ABD ve Avrupa güçleri, savaşa doğrudan müdahil olmaktan kaçındılar. Kiev'e para ve silah sağlamakla yetindiler. Bu tıpkı Washington’ın 1980’li yıllarda Afgan mücahitleri silahlandırmasına ya da Çin ve Sovyetler Birliği'nin Vietkong'u (Ulusal Kurtuluş Cephesi- NLF) silahlandırıp eğitmesine benziyor. Benzer şekilde, İran'a karşı savaş da şu ana kadar ABD'nin tek kutuplu hakimiyeti dönemindeki çatışmaları da andırıyor. ABD’nin 2000’li yıllarda Irak ve Afganistan'ı işgal ettiği, 1999 yılında Sırbistan'ı bombaladığı gibi, İran'a karşı başlattığı savaş da eşitliğin olmadığı bir çatışma oldu. ABD ve müttefiki İsrail, ezici bir askeri üstünlüğe sahipler ve süper güçlerden bir rakibe karşı değil, kendilerinden çok daha zayıf bir bölgesel güce hakimiyetini dayatmaya çalışıyorlar.

Ancak İran ile savaş, Ukrayna'daki savaşın aksine, hedef alınan ülkenin sınırlarının ötesine çoktan yayıldı. Tahran'ın misillemesi, İHA’lı ve füzeli saldırılarla Körfez ülkeleri ve diğer bölgesel hedeflere kadar uzandı. Hizbullah'a yönelik destek saldırıları ise İsrail'i Lübnan'ı çatışmanın merkezine yerleştiren geniş çaplı bir harekât başlatmaya itti. İran'ın müttefikleri olan Husiler, Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) ve Hamas, bulundukları Yemen, Irak ve Filistin'i çatışmayı genişletmek için birer arena olarak görebilirler, ancak Ortadoğu ve dünya ekonomisi üzerindeki yıkıcı etkilerine rağmen, bu durum bir küresel çatışmaya dönüşmeyecektir. Çatışmanın bu düzeye ulaşması için küresel güçlerin müdahalesi gerekli olsa da böyle bir şey şu anda olası görünmüyor.

Eğer Trump İran'da ya da Putin Ukrayna'da başarılı olursa, onların ya da onlardan sonra geleceklerin başka yerlerde de aynı yönteme başvurma olasılığı artar mı?

İran hem Rusya hem de Çin ile yakın ilişkilere sahip olsa da 1756'da İngiltere ile Fransa'yı ya da 1914'te Avrupa güçlerini bir araya getiren ittifaklara benzer bir askeri ittifaka sahip değil. Rusya, Tahran ile İHA’ların kullanımı konusunda deneyimlerini paylaştı ama bu durum Ukrayna ve İran savaşlarını, örneğin, 1941'den sonra İkinci Dünya Savaşı'nın bir parçası haline gelen Çin-Japonya Savaşı'nda olduğu gibi, tek bir bağlantılı çatışmanın parçası haline getirmez. Hatta Başkan Donald Trump, Rus petrolünün pazara girişini kolaylaştırmak için Moskova'ya yönelik yaptırımları geçici olarak hafifletti; bu da İran ve Rusya'yı tek düşman olarak gören bir hükümetin davranışını yansıtmıyor.

Normların yıkılması

Şu anda Ukrayna’daki savaşın ya da İran’a karşı savaşın, genişleyip küresel çatışmalara dönüşebileceğini hayal etmek zor. En büyük tehlike, bu savaşların daha da tırmanabilecek yeni bir çatışma dönemine zemin hazırlaması olacaktır. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Putin ve Trump, savaşlarını başlatırken uluslararası teamülleri hiçe saydılar. İkisi de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki çoğu çatışmada olduğu gibi, BM’de haklarını savunmaya ya da uluslararası destek toplamaya çalışmadı. Her ikisi de eylemlerini meşrulaştırmak için gerekçeler bulsa da bu gerekçelere ikna olan çok az kişi var ve çoğu insan bunu süper güçlerin bir güç gösterisi olarak görüyor. Bu da diğer küresel güçlerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için onların izinden gitme olasılığını artırıyor.

cd
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Umman Körfezi'nde, ABD'nin USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde bulunan F-18 tipi uçaklar, 15 Temmuz 2019 (Reuters)

Çin’in Tayvan’ı bir şekilde hedef almasını, Etiyopya'nın Eritre'ye baskı uygulamasını ya da Hindistan'ın Keşmir'de daha derin bir ilerleme kaydetmesini görebilir miyiz? Trump İran'da, Putin ise Ukrayna'da başarılı olursa, onların ya da onlardan sonra geleceklerin başka yerlerde de aynı yönteme başvurma olasılığı artar mı? Uluslararası ilişkiler araştırmacıları, çok kutuplu bir dünya sisteminde, hedeflerine ulaşmak için güç kullanmaya hazır aktörlerin sayısı arttıkça, çatışma çıkma olasılığının da arttığına işaret ediyor. Böyle bir ortamda, ülkeler gelecekte kendilerini savunmak için 1914 yılında görüldüğü gibi askeri ittifaklar kurmaya çalışacaklardır ki, İran şu anda böyle bir ittifaka sahip değil. Tüm bunlar, şu anda uzak görünse de gelecekte bir dünya savaşının patlak verme olasılığını artırıyor.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


ABD’deki bir jüri heyeti, Esed döneminden bir Suriyeli yetkiliyi işkence suçundan mahkûm etti

Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)
Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)
TT

ABD’deki bir jüri heyeti, Esed döneminden bir Suriyeli yetkiliyi işkence suçundan mahkûm etti

Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)
Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)

ABD Adalet Bakanlığı, Los Angeles’ta bir federal jüri heyetinin, eski Suriye hükümet yetkilisi ve Beşşar Esed döneminde Şam Merkez Hapishanesi’nin müdürü olan Semir Osman eş-Şeyh’i işkence suçlamasıyla mahkûm ettiğini açıkladı.

Bakanlık dün yayımladığı açıklamada, 73 yaşındaki eş-Şeyh’in bir işkenceyi planlama suçlaması ve Adra Hapishanesi’ndeki tutuklulara uygulanan işkenceye ilişkin üç ayrı suçtan mahkûm edildiğini duyurdu.

Resmî belgelerde eş-Şeyh’in 2005-2008 yılları arasında hapishanenin müdürü olduğu ve suçlamalar karşısında suçsuz olduğunu savunduğu belirtiliyor. Avukatları, karar karşısında ‘hayal kırıklığı’ yaşadıklarını belirterek, eş-Şeyh’in tüm itiraz ve temyiz yollarını kullanacağını açıkladı.

Adalet Bakanlığı, jüri heyetinin ayrıca eş-Şeyh’i Amerikan göçmenlik makamlarını yanıltmak, yeşil kart almak ve sahtecilik yoluyla Amerikan vatandaşlığı başvurusunda bulunmakla da suçladığını bildirdi.

Eş-Şeyh’e yönelik suçlamalar 2024 sonlarında yöneltilmişti. Savcılar, eş-Şeyh’in astlarına siyasi ve diğer tutuklulara ciddi fiziksel ve psikolojik acı çektirmeleri talimatını verdiğini, bazen kendisinin de bu eylemlere katıldığını ifade etti.

Bakanlık, işkencenin amacının halkı Esed rejimine karşı çıkmaktan caydırmak olduğunu belirtti.

Savcılar, güvenlik birimlerinde görev yapan eş-Şeyh’in, Esed’in üyesi olduğu Suriye Baas Partisi ile bağlantılı olduğunu ve 2011 yılında eski Devlet Başkanı tarafından Deyrizor Valisi olarak atandığını söyledi.

Adalet Bakanlığı, eş-Şeyh’in üç işkence suçundan ve bir işkenceyi planlama suçundan her biri için azami 20 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya olduğunu belirtti.

Ayrıca göçmenlik ve vatandaşlık sahtekârlığı suçları için her bir suçtan azami 10 yıl hapis cezası öngörülüyor. Eş-Şeyh, ABD’de tutuklu bulunuyor.

Suriye muhalefeti, 50 yılı aşkın süren Esed rejimini 2024 sonunda sonlandırmıştı. On yıldan uzun süren iç savaş, yüzbinlerce kişinin ölümüne ve mülteci krizine yol açarken şehirleri harabeye çevirmişti. Ardından Ahmed eş-Şera Cumhurbaşkanı olarak göreve gelmiş ve Batı ile ilişkileri geliştirmeye çalışmıştı.