Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İsrail, Tahran’ı bombalıyor... ABD operasyonları desteklemek için binlerce asker gönderiyor

İsrail, Tahran’ı bombalıyor... ABD operasyonları desteklemek için binlerce asker gönderiyor
TT

İsrail, Tahran’ı bombalıyor... ABD operasyonları desteklemek için binlerce asker gönderiyor

İsrail, Tahran’ı bombalıyor... ABD operasyonları desteklemek için binlerce asker gönderiyor

İsrail, Tahran’ı bombalıyor... ABD operasyonları desteklemek için binlerce asker gönderiyorİsrail ordusu ve İran medyası, İsrail’in bu sabah erken saatlerde başkent Tahran’a yönelik hava saldırıları düzenlediğini bildirdi. Bu gelişme, Donald Trump’ın, savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde ABD’nin ilerleme kaydettiğini açıkladığı ve Tahran’a 15 maddelik bir plan gönderildiğine dair haberlerin geldiği bir döneme denk geldi.

Amerikan medyası, Pentagon’un, İran’a karşı operasyonları güçlendirmek amacıyla Ortadoğu’ya 3 bin asker göndereceğini aktardı.

İsrail ordusu, Tahran genelinde altyapıya yönelik bir dizi saldırı düzenlediğini duyurdu. İran’daki yarı resmi İranlı Öğrenciler Haber Ajansı (ISNA), saldırıların kentin yerleşim bölgelerinden birine yöneldiğini ve kurtarma ekiplerinin enkaz altındakileri arama çalışmalarına başladığını bildirdi.

Öte yandan Kuveyt ve Suudi Arabistan bugün yeni insansız hava aracı (İHA) saldırılarını engellediklerini açıkladı; saldırıların kaynağı belirtilmedi. Kuveyt Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, İHA’ların Kuveyt Uluslararası Havalimanı’ndaki bir yakıt deposunu hedef aldığını ve yangın çıktığını, ancak can kaybı yaşanmadığını duyurdu.


Muhammed Bakır Zülkadir… Devrim Muhafızları Ordusu’nun kalbinde köklü bağlantılara sahip bir adam

Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda ​​konuşuyor. (Arşiv)
Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda ​​konuşuyor. (Arşiv)
TT

Muhammed Bakır Zülkadir… Devrim Muhafızları Ordusu’nun kalbinde köklü bağlantılara sahip bir adam

Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda ​​konuşuyor. (Arşiv)
Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda ​​konuşuyor. (Arşiv)

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliği görevine getirilen Muhammed Bakır Zülkadir, sürpriz bir isim olmadı. Ali Laricani’nin öldürülmesinden bir hafta sonra yapılan bu tercih, İran İslam Cumhuriyeti’nin sert yönetim yapısını şekillendiren derin devlet halkalarından birinden gelen bir isme işaret etti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın iletişim ve medya işlerinden sorumlu yardımcısı Mehdi Tabatabai dün yaptığı açıklamada, Zülkadir’ın Laricani’nin yerine atandığını duyurdu. Tabatabai, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in bu atamayı onayladığını belirtti.

Resmi olarak Pezeşkiyan’ın başkanlık ettiği Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, güvenlik konuları ve dış politikanın koordinasyonundan sorumlu bulunuyor. Konsey; ordu, istihbarat ve hükümetten üst düzey yetkililerin yanı sıra, devlet işlerinde son sözü söyleyen Dini Lider’in temsilcilerini de içeriyor.

Söz konusu atama, tehlike dönemlerinde devletin önceliklerinin doğrudan bir yansıması olarak değerlendirildi. Yeni Dini Lider’in, Zülkadir’i konseyde kendi temsilcisi olarak görevlendiren ikinci bir kararname yayımlaması ve böylece anayasa uyarınca oy kullanabilmesini sağlaması bekleniyor.

Zülkadir’ın önemi, klasik anlamda seçimler, kürsüler ya da kamuoyuna hitap gücü üzerinden yükselen bir siyasetçi olmamasından kaynaklanıyor. Daha farklı bir profil çizen Zülkadir, kurumların vitrininde değil, derinliklerinde güç biriktiren bir isim.

Bu nedenle kariyeri, birbirini izleyen idari görevlerden ziyade, İran’daki iktidar yapısının en sağlam noktaları arasında uzanan kesintisiz bir hat olarak öne çıkıyor.

Zülkadir’in en üst düzey güvenlik makamına yükselmesi, mevcut konjonktürde ayrı bir önem taşıyor. Kendisi yalnızca üstlendiği görevlerle değil, yönetim yapısı içindeki rolüyle değerlendiriliyor. Savaş döneminden organizasyon ve ağ yönetimi deneyimiyle çıkan Zülkadir, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) içinde derin devletin merkezinde yer aldı; ardından İçişleri Bakanlığı, yargı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi gibi kurumlar üzerinden nüfuz alanını genişletti.

Bu atama, görevin ötesinde daha geniş bir yönelim hakkında da ipuçları veriyor: Baskı ve daralma dönemlerinde, kamuoyu önündeki figürlerden ziyade, sistemin iç yapısını temsil eden isimler öne çıkıyor.

‘Mansurundan’ devlete

Zülkadir’i anlamak, yetiştiği siyasi ortamı dikkate almadan mümkün görünmüyor. Kendisi, daha sonra DMO içinde etkili konumlara gelen isimleri de barındıran erken dönem ağlardan biri olan ‘Mansurun’ halkasına mensup bir kuşaktan geliyor. Bu çevreden çıkan Muhsin Rızai, Ali Şemhani, Gulam Ali Reşid ile Muhammed ve Ahmed Furuzende kardeşler gibi isimler, ilerleyen yıllarda rejim içinde önemli roller üstlendi.

Bu noktada belirleyici olan yalnızca erken dönem örgütsel aidiyet değil, söz konusu yapının temsil ettiği formasyon. Mansurun halkası, devrim öncesine uzanan, ideolojik olarak sert çizgide konumlanan ve daha sonra DMO kapısı üzerinden devlet yapısı içine yeniden yerleşen bir ağ niteliği taşıyor.

ferfr
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi toplantısında Muhammed Bakır Zülkadir ile yan yana oturuyor. (Kalibaf’ın internet sitesi)

Zülkadir’in yükselişi, mevcut bir kurum içinde kariyer basamaklarını tırmanmaktan ziyade, ilişki ve sadakat ağı içinde gelişen bir süreç olarak öne çıkıyor. Bu nedenle kendisi, yalnızca profesyonel bir asker olarak değil; güvenlik ve siyaseti, rejimin korunması adına tek bir alan olarak gören bir kuşağın temsilcisi olarak değerlendiriliyor. Bu arka plan, ona rejim içinde kalıcılık ve yeniden konumlanma açısından önemli bir avantaj sağladı. Hükümetler, yüzler ve görevler değişse de Zülkadir’in merkezle olan yakınlığı büyük ölçüde korundu.

Ramazan Karargâhı ve savaş

Şah’ın devrilmesinin ardından Zülkadir, Mansurun halkasının diğer üyeleri gibi önce devrim komiteleri üzerinden yükseldi, ardından DMO saflarına katıldı. Ancak İran-Irak Savaşı yıllarında öne çıkan en belirgin görevi, Ramazan Karargâhı’nın komutanlığı oldu. Bu görev, uzun kariyerinde sıradan bir askeri durak değil, siyasi ve güvenlik kimliğinin şekillenmesinde temel eşiklerden biri olarak değerlendiriliyor.

Ramazan Karargâhı, sınır ötesi faaliyetlerin çekirdeğini oluşturdu. Irak içinde Saddam Hüseyin karşıtı Kürt ve Şii gruplarla koordinasyon, derinlikte operasyonlar yürütülmesi ve sınır ötesi ağların kurulması gibi görevler bu yapı üzerinden organize edildi. Söz konusu yapıdan daha sonra Kudüs Gücü doğdu.

dfvfd
Muhammed Bakır Zülkadir’in Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin internet sitesinde yayınlanan, bir toplantı sırasında çekilmiş fotoğrafı

Bu süreç, Zülkadir’in karakteristik özelliklerinden birini belirginleştirdi. O, yalnızca klasik bir saha komutanı olarak değil; askeri, istihbari ve siyasi alanların kesişiminde hareket eden bir isim olarak öne çıktı. Ramazan Karargâhı deneyimi, cephe yönetiminin ötesinde, ilişkiler kurma, ağları işletme ve savaşı kalıcı nüfuz üretme aracına dönüştürme pratiğini içeriyordu. Bu yaklaşım, sonraki kariyerinde de belirleyici oldu.

Bu yönüyle Ramazan Karargâhı, yalnızca bir operasyon sahası değil, İran sisteminde daha sonra kurumsallaşacak bir çalışma tarzının erken örneklerinden biri olarak görülüyor: askeri yapı, dolaylı faaliyetler, müttefik ve vekil grupların yönetimi ve çatışmanın nüfuz üretimine dönüştürülmesi. Bu ortamda Zülkadir, sahne önündeki bir figürden çok, perde arkasında düzen kuran ve kontrol sağlayan bir aktör olarak şekillendi.

DMO saflarında yükseliş

1980’li yıllardaki savaşın sona ermesinin ardından Zülkadir, DMO içinde en üst komuta kademesinde 16 yıl geçirdi. Bu sürenin 8 yılını Genelkurmay Başkanlığı, sonraki 8 yılını ise başkomutan yardımcılığı görevinde tamamladı. Bu uzun süreli üst düzey konumlanma, yalnızca unvanlardan ibaret olmayıp, onu tekil görevlerin ötesinde ‘yapı insanı’ haline getiren temel unsur olarak öne çıkıyor.

Bu noktada fark belirginleşiyor. Genelkurmay Başkanlığı ve başkomutan yardımcılığı gibi görevler, yalnızca saha deneyimi değil; yönetim, koordinasyon ve kurumsal disiplin içinde ustalaşmayı gerektiriyor. Bu nedenle Zülkadir’in gücü, popüler bir görünürlükten ya da hitabet gücünden değil, doğrudan DMO’nun kurumsal mekanizması içindeki konumundan kaynaklandı. Zülkadir, karmaşıklaştıkça güçlenen bir yapı içinde etkinliği artan isimlerden biri olarak değerlendiriliyor.

fgbgf
Muhammed Bakır Zülkadir, Genelkurmay Başkanlığı’nda Besic temsilcisi olarak görev yaparken (Arşiv – Fars Haber Ajansı)

Zamanla, Zülkadir’in rejim içindeki yeri, muhafazakâr sert kanat içinde daha da belirginleşti. O, yalnızca yükselen bir askeri figür değil, aynı zamanda rejim içi hizalanmalarda net bir pozisyona sahip bir aktör olarak öne çıktı. Bu durum, özellikle Muhammed Hatemi dönemindeki reform sürecinde daha görünür hale geldi. Söz konusu dönemde, askeri kurum ile siyasi alan arasındaki gerilimin artık sessizlik içinde tutulması mümkün olmaktan çıkmıştı.

DMO reformla karşı karşıya

Reform süreci sırasında Zülkadir, DMO içindeki muhafazakâr kanatla bağlantılı askeri figürlerden biri olarak öne çıktı. Bu dönemde reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, siyasi alanı genişletmeye ve devlet-toplum ilişkisini yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Süreç, Ali Ekber Haşimi Rafsancani döneminde başlatılan yeniden imar ve kalkınma politikalarının devamı niteliği taşırken, rejimin sert güç merkezleri bu yönelime giderek artan bir kaygıyla yaklaştı.

Tam da bu bağlamda Zülkadir, idari nitelikli bir askeri komutan profilinden, belirgin siyasi konuma sahip bir subay kimliğine evrildi. İsmi, o dönemde DMO komutanlarının Hatemi’ye gönderdiği ve askeri kurumun siyasi alana müdahale biçimini simgeleyen mektupla birlikte anıldı. Bu mektup, sistemin dengelerinin tehdit altında görüldüğü anlarda ordunun nasıl devreye girdiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak değerlendiriliyor. Ayrıca Zülkadir, çeşitli analiz ve biyografilerde, reform projesine karşı sert tutum alan çevrelerle ilişkilendirildi. 1990’ların sonlarında öğrenci hareketleri ve protestolarla yaşanan gerilim ortamında, bu çizginin parçası olarak öne çıktı.

Bu dönemin önemi yalnızca yaşanan olaylarla sınırlı değil, daha derin bir yapısal anlam taşıyor. Zira bu süreç, Zülkadir’in siyasete DMO’dan ayrıldıktan sonra değil, kurumun bizzat siyasileştiği bir dönemde, içeriden dahil olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla ilerleyen yıllarda güvenlik ve yürütme organlarında üstlendiği görevler, ani bir yön değişikliğinden ziyade bu çizginin devamı olarak değerlendiriliyor.

Ahmedinejad ve İçişleri Bakanlığı

Mahmud Ahmedinejad’ın 2005 yılında cumhurbaşkanlığına gelmesiyle birlikte Zülkadir, İçişleri Bakanlığı’nda güvenlikten sorumlu bakan yardımcılığı görevine getirildi. Bu pozisyon, özünde sıradan bir idari görevden daha fazlasını ifade ediyordu. Zira iç güvenlik, valiliklerin denetimi ve krizler, protestolar ile yerel gerilimlerin yönetimi gibi hassas alanların kesişim noktasında yer alıyordu. Bu da onun, askeri yapıdan yürütmenin merkezine geçiş yaptığını gösterdi.

Bu dönem, Zülkadir’in kurumsal karakterine dair önemli bir yönü ortaya koydu. Kendisi, DMO içinden ayrılarak İçişleri Bakanlığı’na geçmiş olsa da, kontrol ve denetim mantığını terk etmedi. Böylece sistemi koruma rolünü, doğrudan askeri güçten güvenlik bürokrasisi üzerinden yürütülen bir yapıya taşıdı. Bu tür bir geçiş, devlet içinde farklı bir ilişki ağına erişim anlamına geliyor. Aynı zamanda merkez ile taşra arasındaki dengeler, valilik mekanizmalarının işleyişi ve yerel güvenlik aygıtlarının merkezi otoriteyle ilişkisi konusunda derin bir tecrübe kazandırıyor. Bu da Zülkadir’in, yalnızca askeri değil, idari güvenlik mimarisi içinde de etkili bir aktör haline gelmesini sağladı.

Besic aracılığıyla yeniden konumlanma

Zülkadir’in İçişleri Bakanlığı’ndaki görevi uzun sürmedi; 2007 yılında, Mahmud Ahmedinejad ile yaşandığı belirtilen görüş ayrılıkları eşliğinde görevinden ayrıldı. Ancak bu ayrılık fiili bir geri çekilme anlamına gelmedi. Nitekim Aralık 2007’de Ali Hamaney tarafından, Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığı’nda Besic’ten sorumlu başkan yardımcılığı görevine atandı. Bu görev, o dönemde ilk kez oluşturulan bir pozisyondu.

Bu atama, Zülkadir’in kariyerinde kritik bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor. Zira hükümetten ayrılmasına rağmen merkezdeki güveni kaybetmediğini, aksine sistemin en hassas alanlarından biri içinde hızla yeniden konumlandırıldığını gösterdi. İran’da Besic, yalnızca yardımcı bir güç değil; ideolojik mobilizasyon ile DMO’nun toplum içindeki örgütlü varlığını birleştiren temel araçlardan biri olarak kabul ediliyor.

Hamaney’in bu göreve ilişkin yayımladığı kararname, yalnızca bir atama metni olmanın ötesine geçti. Kararnamede, Besic’in hem nicelik hem nitelik olarak güçlendirilmesi ve toplumsal hayatın farklı alanlarındaki etkisinin genişletilmesi vurgulandı. Bu ifade biçimi, Zülkadir’e verilen görevin kapsamını ve stratejik niteliğini açık biçimde ortaya koydu.

Güvenlik ve adalet

2010 yılından itibaren Zülkadir, yargı erkine geçti. Bu kapsamda önce suçun önlenmesi ve toplumsal koruma alanından sorumlu başkan yardımcılığı görevini üstlendi, ardından 2020’ye kadar yargı erki başkanının stratejik yardımcısı olarak görev yaptı.

Bu geçiş, askeri bir yapıdan hukuk alanına keskin bir sıçrama olarak değerlendirilmiyor. Zira İran’da bu iki alan arasında net bir ayrım bulunmuyor; yargı da doğrudan Ali Hamaney’e bağlı devlet aygıtının bir parçası olarak işliyor.

Bu dönem, Zülkadir’in devlet içindeki ilişkiler ağını daha da derinleştirdi. Her ne kadar kariyerine yeni bir katman eklemiş olsa da, üstlendiği temel işlev değişmedi: rejimi, farklı araçlar üzerinden korumak.

Rızai’nin mirasçısı...

Eylül 2021’de Zülkadir, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Genel Sekreterliği görevine, Muhsin Rızai’nin yerine atandı. Bu geçiş, yalnızca üst düzey bir kurum içindeki idari bir değişiklikten ibaret görülmedi. Bir yandan savaş dönemi ve DMO kökenli kuşağın stratejik karar mekanizmalarındaki yükselişinin devamı olarak değerlendirildi; diğer yandan ise yürütme ve güvenlik alanlarından, sistem içi dengelerin yönetildiği ve uzlaşmaların şekillendirildiği bir kuruma geçiş anlamı taşıdı.

sdvfdvf
İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi toplantısından (Konsey’in internet sitesi)

Konsey genel sekreterliği, salt protokol görevi değil. Bu makam, komisyonların yönetilmesi, kurumun bürokratik ve uzmanlık faaliyetlerinin denetlenmesi ve çoğu zaman en üst karar merciiyle bağlantının sağlanması gibi işlevler içeriyor. Bu yönüyle görev, kamuoyu önünde öne çıkan bir siyasetçiden ziyade; dosya yönetimi, kurumsal işleyiş ve ağlar üzerinden etkili olan Zülkadir’in profiliyle örtüşüyor.

Bu noktada Zülkadir’in etkisi, ailevi ve kurumsal bağlantılar üzerinden de genişliyor. Kendisi, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Kazım Garibabadi’nin kayınpederi konumunda. Garibabadi, İran diplomasi teşkilatında güvenlik kökenli öne çıkan isimlerden biri olarak biliniyor ve nükleer müzakere ekibinde de yer aldı.

Daha önce yargı erki başkan yardımcılığı ve İnsan Hakları Komisyonu başkanlığı gibi kritik görevlerde bulunan Garibabadi, aynı zamanda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) başta olmak üzere Viyana’daki uluslararası kuruluşlar nezdinde İran büyükelçisi olarak görev yaptı. İran içindeki değerlendirmelerde, bu ailevi yakınlığın Garibabadi’nin yükselişine katkı sağladığı sıkça dile getirilirken, bu durum Zülkadir’in etkisinin tek bir makamla sınırlı kalmayıp birden fazla kurum üzerinden genişlediğine işaret ediyor.

Laricani’den Zülkadir’e

Son savaşta Ali Laricani öldüğünde, sistem yalnızca müzakere yeteneğine sahip bir siyasi figürü kaybetmedi; aynı zamanda güvenlik, siyaset ve diplomasi arasındaki hassas kesişimlerde hareket edebilen bir ismi de yitirdi. Onun yokluğunda sorulması gereken soru, yalnızca yerine kimin geçeceği değil, sistemin bu aşamada hangi tür bir lidere ihtiyaç duyduğuydu.

Zülkadir’in seçilmesi, bu soruya net bir yanıt sundu. Hüseyin Dehgan’ın adı birkaç gün tartışıldıktan sonra ataması reddedildi. Dehgan, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile yakın ilişkileri nedeniyle beklenen bir isimdi ve mevcut Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın reformist eğilimleriyle uyumlu görünüyordu. Ancak Dehgan, Zülkadir’ın yıllar içinde edindiği politik ve kurumsal ağırlığa sahip değildi.

dsfvdvs
Muhammed Bakır Zülkadir, eski Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin seçim kampanyası sırasında (Mehr Haber Ajansı)

Zülkadir, Laricani’nin devamı değil, ondan sonraki dönemin bir yönelimi olarak görülüyor. Laricani, denge ve müzakere yeteneğiyle kurumlar arasında hareket edebilen bir isimdi; Zülkadir ise yapı, sağlamlık ve iç disiplin odaklı bir figür.

Bu yalnızca kişisel bir fark değil, aynı zamanda dönemin gerekliliğiyle ilgili bir fark. Savaş, rejimi, esnek müzakerecilerden ziyade, güvenlik ağları ve derin devlet yapısı açısından güvenilir bir isim aramaya yöneltti.

Bu açıdan Zülkadir’in atanması sürpriz sayılmıyor. Mansurun halkasından Ramazan Karargâhı’na, DMO liderliğinden İçişleri Bakanlığı’na, yargıdan Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ne uzanan kariyeri, farklı kurumlar arasında rastgele geçişler değil; çok yüzlü tek bir yapının içinde yükseliş olarak okunuyor. Bugün Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’ne, bu yapının bir parçası ve onun ifadesi olarak geliyor.

Ali Şemhani, Zülkadir için en uygun profilli isim olarak görülüyordu. Şemhani, savaş döneminde Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi şemsiyesi altında karar mekanizmasını elinde bulunduran Yüksek Savunma Komitesi’ni yönetiyordu. Şemhani’nin ölümünün ardından yeni Dini Lider, ilk adımı olarak Muhsin Rızai’yi askeri danışman olarak atadı. Zülkadir’in atanmasıyla, zaman zaman ‘güneyli komutanlar’ olarak anılan çevre, en üst düzeyde askeri ve güvenlik kararlarının şekillendirilmesindeki rollerini korumuş oldu.

Zülkadir, kamuoyunda en çok bilinen ya da İran siyasetinin dışındaki çevrelerce en tanınan isim olmayabilir. Ancak, rejimlerin ‘zor günler’ için sakladığı türden bir figür. İran İslam Cumhuriyeti varoluşsal bir sınavdan geçtiğinde, rejim yüzeydeki isimlere daha az, iç yapılardaki kilit adamlara daha fazla güveniyor. Zülkadir de bu isimlerden biri ve savaş onu tekrar ön saflara çıkardı.


Almanya'nın batısındaki Neuss limanında bir kargo gemisi köprüye çarptı

Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)
Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)
TT

Almanya'nın batısındaki Neuss limanında bir kargo gemisi köprüye çarptı

Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)
Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)

Polisin açıklamasına göre, Almanya'nın batısındaki Neuss limanında konteyner yüklü bir kargo gemisi köprüye çarptı ve iki boş konteyner suya düşerken, diğerleri de tehlikeli bir şekilde yana yattı.

Mevcut bilgilere göre olayda herhangi bir yaralanma bildirilmedi. Sadece liman trenlerinin kullandığı köprü, hasar tespiti için trafiğe kapatıldı.

Yetkililer, geminin köprünün altında sıkıştığını belirtti. Hidrolik sistemle çalışan hareketli bir köprü olduğu için gemiyi kurtarmak amacıyla mümkün olan en hızlı şekilde yukarı kaldırıldı; bu da daha fazla dengesiz konteynerin suya düşmesine neden oldu.

Birkaç saatlik çalışmanın ardından, uzman ekipler gemiyi başarıyla kurtardı.

dfvbfd
Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve bazı konteynerler suya düştü (DPA)

Olay yerine çok sayıda polis, su kurtarma ve itfaiye botu sevk edildi. Ayrıca, liman iş botları ve vinçler kayıp kargoyu emniyete alarak Ren Nehri'ne sürüklenmesini önledi.

Polis helikopteri de suya düşen konteynerlerin herhangi bir çevre kirliliğine neden olup olmadığını izlemek için kullanıldı ve raporlar kirlilik olmadığını doğruladı. Polis, geminin köprüye çarpmasının nedenini araştırıyor.