Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Brezilya’da Lula da Silva’nın seçilmesi Latin Amerika’da Trumpçı dalganın önünü kesti

Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva (AFP)
Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva (AFP)
TT

Brezilya’da Lula da Silva’nın seçilmesi Latin Amerika’da Trumpçı dalganın önünü kesti

Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva (AFP)
Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva (AFP)

Brezilyalılar, Latin Amerika’daki birçok komşularından farklı tercihte bulunarak solcu lider Luiz Inácio Lula da Silva’yı yeniden seçti. Lula, böylece eşi benzeri görülmemiş dördüncü dönemine hazırlanırken, aşırı sağcı senatör Flavio Bolsonaro’nun siyasi çizgisini reddeden seçmenlerin desteğini aldı. Flavio Bolsonaro, ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı siyasi ve güvenlik odaklı “Amerika Kalkanı” girişimine katılmayı vaat etmişti.

Dünya başkentlerinden Lula’ya tebrik mesajları yağarken, seçim sonuçlarının açıklanmasının üzerinden saatler geçmesine rağmen Washington’da sessizlik hâkimdi. Bu sırada Trump’ın çevresinden sonuçlara yönelik itirazlar yükselirken Demokratlar, solcu liderin zaferinin derhâl tanınması çağrısında bulundu.

Oyların yüzde 99,88’inin sayılmasının ardından Yüksek Seçim Mahkemesi, Lula’nın oyların yüzde 51,76’sını, eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun büyük oğlu Flavio Bolsonaro’nun ise yüzde 48,24’ünü aldığını açıkladı. İki aday arasındaki fark yaklaşık 4,4 milyon oy oldu.

Yenilgiyi kabul etmeyen Flavio Bolsonaro, seçim sonuçlarına itiraz edeceğini ve seçimin iptalini talep edeceğini bildirdi.

Oy verme işlemi sona ermeden önce Trump, ikinci turu takip ettiğini söylemekle yetindi ve adaylardan hiçbirine destek açıklamadı. Ancak sonuçların ilan edilmesinin ardından İspanyol haber ajansı EFE, Trump’ın Brezilya’nın eski ABD Başkanı Joe Biden’ın “kural kitabını” uyguladığını söylediğini aktardı. Trump, herhangi bir usulsüzlüğe ilişkin kanıt sunmadı.

Ajans, bu açıklamayı Trump’ın 2020’de Biden karşısında aldığı yenilgiyi kabul etmeyi reddetmesiyle karşılaştırdı. Trump’ın daha önce komünistlerin iktidarı bırakmadığını da söylediği hatırlatıldı.

Bu tutum, Trump’ın seçim yarışına yönelik açık ilgisinin devamı niteliğinde. Trump, ilk turun ardından Flavio Bolsonaro’nun performansını “yakın bir yarış ama çok ama çok büyük bir zafer” olarak nitelendirmişti. Trump ayrıca geçen mayıs ayında Flavio Bolsonaro’yu Beyaz Saray’da ağırlamıştı.

Resmî düzeyde ise Beyaz Saray veya ABD Dışişleri Bakanlığı, dün itibarıyla seçim sonuçlarını tanıyan ya da sorgulayan herhangi bir açıklama yapmadı.

Olası yaptırımlar

Görsel kaldırıldı.
Rio de Janeiro’da Flávio Bolsonaro’yu destekleyenler. (AFP)

ABD Dışişleri Bakanlığının sessizliği özellikle dikkat çekiyor. Şarku’l Avsat'ın Reuters’ın cumartesi günü yayımladığı haberden aktardığına göre, ABD Dışişleri Bakanlığından bazı yetkililer Lula’yı zayıflatmak ve Bolsonaro ailesinin yeniden iktidara gelmesinin önünü açmak amacıyla Brezilya’ya yaptırım uygulanmasını savundu. Beyaz Saray ise Brezilya seçimlerine müdahale edildiği yönündeki suçlamaları kesin bir dille reddetti.

Trump yönetimi daha önce Brezilya ürünlerine gümrük vergileri uygulamış ve Jair Bolsonaro hakkındaki davanın düşürülmesi için baskı amacıyla üst düzey yetkililere yaptırımlar getirmişti. Yönetim ayrıca geçen yaz seçimlerin dürüstlüğünü sorgulamak üzere üst düzey yetkililer göndermeyi planlamıştı. Bolsonaro’nun geçen yıl mahkûm edilmesinin ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, X platformunda yaptığı açıklamada Trump yönetiminin buna uygun şekilde karşılık vereceğini yazmıştı.

Trump’ın çevresinde de sonuçlara yönelik eleştiriler dile getirildi. Donald Trump Jr., oy verme süresinin iki saat uzatılmasına dikkat çekerek, Brezilya’da muhafazakâr bir hükümetin benzer bir karar alması hâlinde ABD’nin büyük medya kuruluşlarının sert tepki göstereceğini savundu.

Buna karşılık önde gelen Demokratlar seçim sonucunu memnuniyetle karşıladı. Bağımsız ve ilerici Senatör Bernie Sanders, Lula’yı yeniden seçilmesi dolayısıyla tebrik ederek işçilerin ve demokrasinin savunuculuğunu yaptığını, önümüzdeki dört yıl boyunca da bunu sürdüreceğini belirtti. Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Ro Khanna, Trump’ın sonuçlara saygı göstermesi ve Brezilya seçimlerini baltalamaması gerektiğini söyledi. Demokrat Kongre üyesi Joaquín Castro da Lula’nın zaferine ilişkin değerlendirmede bulundu.

Seçim öncesinde Kongre’de Demokratlar tarafından bir girişim de başlatılmıştı. Üç Demokrat senatör, Rubio’ya gönderdikleri mektupta Trump yönetimini, Brezilya’daki demokratik kurumları zayıflatma riski taşıyan diplomatik, ekonomik ve siyasi baskı uygulamakla suçlamıştı.

ABD yönetiminin resmî sessizliğinin aksine, çok sayıda dünya lideri Lula’yı tebrik etti. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum ve Kanada Başbakanı Mark Carney de tebrik mesajları gönderen liderler arasındaydı. Çin, Lula’yı kutlayarak, Brezilya ile iş birliğini sürdürmeye hazır olduğunu bildirdi. Kremlin, Lula’nın yeniden seçilmesini memnuniyetle karşıladı ve BRICS içindeki rolünü övdü. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise Brezilya’da demokrasi ve çok taraflılığın kazandığını söyledi.

Seçim sonucu bölgede Arjantin, Kolombiya ve diğer ülkeleri kapsayan, Washington’a yakın muhafazakâr bir blok oluşturmayı hedefleyen Trump yönetimi açısından bir gerileme olarak değerlendiriliyor. Sonuç, Ekvador, Bolivya, Honduras, Şili, Kosta Rika, Kolombiya ve Peru’da sağcı adayların iktidara gelmesini sağlayan sağa yöneliş dalgasıyla da tezat oluşturuyor.

Brezilya’daki sonuç, kamuoyunun genel eğiliminin sağa kaydığına ilişkin işaretler nedeniyle ayrıca önem taşıyor. Datafolha’nın temmuz ayında yaptığı bir ankete göre Brezilyalıların yüzde 44’ü kendisini sağ veya merkez sağda konumlandırırken yüzde 39’u sol görüşlere yakın olduğunu belirtiyordu.

Flavio Bolsonaro, sonuçların açıklanmasının hemen ardından yaptığı itirazda, oy verme süresinin iki saat uzatılması yönündeki emsalsiz karara dayandı. Her iki adayın kampanyası da uzatma talep etmişti: Lula’nın kampanyası, kalesi olarak görülen bölgelerde otobüs yetersizliğini gerekçe gösterirken, Bolsonaro’nun kampanyası güneydeki yağışları öne sürmüştü.

Lula tarafından Yüksek Mahkeme üyeliğine atanan yargıç Cristiano Zanin, oy verme merkezlerinin saat 19.00’a kadar açık kalmasına karar verdi. Ancak Yüksek Seçim Mahkemesi Başkanı, uzatmanın seçim sonucunu değiştirmediğini vurguladı.

Lula, zafer konuşmasında “inkârcılığı ve yalanları” yendiğini söyledi. Yönetim anlayışını değiştirme ve dijital platformlar üzerindeki denetimi sıkılaştırma sözü verdi. Lula, gelecek 5 Ocak’ta göreve başladığında, 1985’te askerî diktatörlüğün sona ermesinden bu yana ülkenin en muhafazakâr parlamentosuyla karşı karşıya kalacak.


İsrail seçimlerinin seyrini belirleyecek 4 başlık

Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
TT

İsrail seçimlerinin seyrini belirleyecek 4 başlık

Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)

İsrailli seçmenler bugün 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırıya yol açan güvenlik zaaflarının soruşturulması, Ultra-Ortodoks Yahudilerin zorunlu askerlik hizmeti ve ekonomi başta olmak üzere temel konulardaki tercihlerini belirleyecek.

İşte İsrail’deki parlamento seçimlerinin gündemini oluşturan başlıca konular:

7 Ekim saldırısına ilişkin hesap verebilirlik

Çok sayıda İsrailli, 7 Ekim 2023’te Gazze’den İsrail’in güneyine düzenlenen ve benzeri görülmemiş boyutlara ulaşan saldırı öncesindeki güvenlik zaaflarının nedenlerini araştırmak üzere bağımsız ve resmî bir soruşturma komisyonu kurulmasını talep etti.

İsrail tarihinin en fazla can kaybına yol açan saldırısı olan olayda bin 221 kişi hayatını kaybetti. Saldırı, ülkede derin bir ulusal travmaya neden oldu. Etkileri, İsrail’in siyasi yaşamında, toplumunda ve kolektif hafızasında hâlâ hissediliyor.

Muhalefet partileri, iktidara gelmeleri hâlinde böyle bir komisyon kurulmasını en öncelikli hedefleri arasına alacaklarını belirtiyor. Muhalefet, İsrail’in geçmişte yaşanan ulusal krizlerin ardından benzer soruşturma komisyonları kurduğunu hatırlatıyor.

Ancak Başbakan Binyamin Netanyahu hükümeti bu öneriye karşı çıkıyor ve saldırının önlenememesinden güvenlik kurumlarını sorumlu tutuyor.

Hükümet bunun yerine üyeleri siyasetçiler tarafından atanacak ortak bir soruşturma komisyonu kurulmasını önerdi. Muhalefet lideri Yair Lapid ise önerilen komisyonun amacının “sorumluları aklamak ve Yahudi halkının Holokost’tan bu yana yaşadığı en büyük felakete ilişkin gerçek bir soruşturmayı engellemek” olduğunu savundu.

Güvenlik stratejisi

İsrail’in güvenlik doktrini onlarca yıl boyunca üç temel ilkeye dayanıyordu: güçlü istihbarat, caydırıcılık ve kısa süreli savaşlar. Ancak bu yaklaşım, 7 Ekim 2023 saldırısının ardından değişti.

Hükümet, uzun süreli askerî harekâtlara yöneldi. Hamas’ın saldırısının ardından başlayan savaşın üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail, kırılgan bir ateşkes ilan edilmiş olmasına rağmen Gazze Şeridi’nin geniş bölgelerini işgal altında tutmaya devam ediyor.

İsrail ayrıca Gazze’deki savaş ve İran’la yaşanan çatışmalar bağlamında Hizbullah’a karşı Lübnan’da yürüttüğü iki ayrı savaşın ardından ülkenin güneyindeki geniş bölgeleri kontrol altında tutuyor. Beşşar Esed yönetiminin devrilmesinden sonra Suriye’de de bazı bölgelere ilerleyen İsrail, bu bölgelerde kalma niyetini açıkladı.

İşgal altındaki Batı Şeria’da art arda askerî operasyonlar düzenleyen İsrail, nisan ayında ateşkes ilan edilmesinden bu yana çatışmalara katılmamış olsa da ABD ile birlikte İran’la savaş hâlini sürdürüyor. Ayrıca Yemen’de İran destekli Husilere yönelik saldırılar gerçekleştiriyor.

İsrail içinde bu yeni güvenlik doktrini, ülkenin aynı anda birden fazla cephede askerî güçlerini seferber durumda tutma kapasitesine ilişkin soru işaretleri yaratıyor. 2023’ten bu yana on binlerce yedek asker defalarca göreve çağrıldı. Bu durum, aile ve iş yaşamı açısından ciddi maliyetlere yol açarken, askerî komutanlar da ordudaki personel eksikliği konusunda uyarılarını sürdürüyor.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü araştırmacısı Ofer Şelah yaptığı açıklamada, “Savaşlar arasındaki dönemlerde caydırıcılık ve refah üzerine kurulu bir politikadan, sürekli savaş ve teyakkuz hâlinde yaşayan bir topluma dönüştük” değerlendirmesinde bulundu.

Askerî harekâtlar İsrail’in uluslararası itibarını da olumsuz etkiledi. Gazze Şeridi’nde hayatını kaybedenlerin sayısı 74 bin 498 kişiyi aşarken, Lübnan ve İran’da da binlerce kişi öldü.

İsrail, işgal altındaki Batı Şeria’daki askerî operasyonlarını da yoğunlaştırıyor. Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilen uluslararası bir soruşturma komisyonu, dün İsrail’i Batı Şeria’daki Filistinlilere karşı “soykırım” da dâhil olmak üzere insanlığa karşı suçlar işlemekle suçladı.

Birleşmiş Milletler ayrıca İsrail’in El Halil kentinde sürdürdüğü askerî operasyonun “etnik temizlik” konusunda ciddi endişelere yol açtığı uyarısında bulundu.

Din, kimlik ve zorunlu askerlik

İsrail ordusunun personel sıkıntısı yaşamasıyla birlikte ultra-Ortodoks Yahudilerin (Harediler) askerlikten muaf tutulması konusundaki tartışma, İsrail’in kimliği ve devletin niteliğine ilişkin daha geniş bir siyasi tartışmaya dönüştü.

Dindar-muhafazakâr partiler, dinî eğitim kurumlarında öğrenim gören öğrencilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasına imkân sağlayan uygulamanın devam etmesini istiyor. Bu talepler, Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi ile koalisyondaki aşırı sağcı ortakları tarafından da destekleniyor.

Buna karşılık muhalefet partilerinin çoğu, söz konusu muafiyetlerin sona erdirilmesini savunuyor. Muhalefet partileri ayrıca Haredi partilerinin yer aldığı herhangi bir hükümete katılmayacaklarını açıkladı.

Anlaşmazlık yalnızca askerlik hizmetiyle sınırlı değil. Knesset’in feshedilmesinden birkaç gün önce görev süresi sona eren hükümet, bazı kamusal alanlarda kadınlarla erkeklerin ayrı tutulmasını teşvik eden düzenlemeler önerdi. Ayrıca Tevrat eğitiminin önemini vurgulayan bir yasayı kabul etti.

Bu politikaları destekleyenler, söz konusu adımların İsrail’in Yahudi kimliğini güçlendirdiğini savunuyor. Eleştirenler ise bu politikaların dinî etkinin kamusal yaşam üzerindeki ağırlığını artırdığını ve nüfusun çoğunluğunun görüşlerini yansıtmadığını düşünüyor.

Artan yaşam maliyetleri

Ekonomi, çok sayıda seçmen için başlıca kaygı kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. İsrail ekonomisi güçlü bir büyüme kaydetmiş ve ülkenin gayrisafi yurt içi hasılası 2000 yılından bu yana iki kattan fazla artmış olsa da işsizlik tarihsel olarak düşük seviyelerde seyrediyor. Buna rağmen İsrailliler, dünyadaki en yüksek yaşam maliyetlerinden biriyle karşı karşıya.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerine göre İsrail, özellikle gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçların maliyeti bakımından dünyanın en pahalı üç ülkesi arasında yer alıyor. Öte yandan ortalama ücretler OECD ülkelerinin ortalamasının altında kalıyor. Bu durum, hane halkları üzerindeki geçim baskısını artırıyor.

Ekonomistler, yüksek fiyatların konut yetersizliği, ticaret üzerindeki kısıtlamalar ve temel sektörlerde rekabetin zayıf olması gibi uzun süredir devam eden yapısal sorunlardan kaynaklandığını belirtiyor.

Savaşlar da ekonomiye yeni bir yük getirdi. İsrail’in savunma bütçesi 2023’ten bu yana iki katına çıktı. Bu artış kamu maliyesi üzerindeki baskıyı artırırken güvenlik harcamaları ile ülke içindeki toplumsal ve ekonomik ihtiyaçlar arasında denge kurmayı daha da zorlaştırdı.


Netanyahu neden Batı’da ‘yanmış kâğıt’ haline geldi?

Pete Reynolds
Pete Reynolds
TT

Netanyahu neden Batı’da ‘yanmış kâğıt’ haline geldi?

Pete Reynolds
Pete Reynolds

Brian Katulis

ABD Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz hafta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya verdiği destekte dikkat çekici olan şey, bu çağrıyı yaparken ne kadar yalnız olduğuydu. İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaşının ardından -ki İsrail burada savaş suçları işledi- Netanyahu dünya çapında nefret edilen bir figür haline geldi. Bu, eylül ayında New York’ta, Netanyahu’nun konuşması sırasında onlarca diplomatın salondan dışarı akın etmesiyle açıkça görüldü.

Ancak belki de daha önemlisi, Batı’daki birçok önemli figürün onun tartışmalı politika ve eylemlerinden uzaklaşıyor gibi görünmesi. Trump’ın kendi yardımcısı JD Vance bile, önümüzdeki ayın başlarında yapılacak Amerikan ara seçimlerindeki adayları desteklemeye odaklandığını söyleyerek Netanyahu’yu desteklemeyi reddetti ve Trump’la ters düştü.

İsrail’in büyük çekişmeye sahne olacak seçimlerine doğru giderken, Batı’daki kilit sesler Netanyahu’yu gözden çıkarıyor gibi görünüyor. Bu durum, İsrail siyasetinde otuz yılı aşkın süredir lider konumda olan ve 2021-2022 yıllarındaki kısa bir dönemin dışında 2009’dan bu yana ülkenin liderliğini yürüten bu adamdan artık bıktıklarının bir işareti.

Eylül ayında Birleşik Krallık, Fransa ve Kanada, 12 uluslu bir grubun parçası olarak Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini hedef alan ticaret ve ekonomi yasakları açıkladı; bu hamle, işgal altındaki arazide bulunan İsrail yerleşimlerine yönelik malların yasaklanmasını, hizmetlerin ve finansmanın kısıtlanmasını amaçlıyordu. Aynı zamanlarda, eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Netanyahu’ya yönelik sert eleştirilerde bulunarak “İsrail’i seviyorum ama Netanyahu’nun hükümetinden ve politikasından nefret ediyorum” dedi ve yeniden iktidara gelmesi durumunda ona karşı sert olacağını belirtti.

Görsel kaldırıldı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yapmak üzere geldiği New York’ta Genel Kurul salonundan ayrılan delegelere el sallıyor, 24 Eylül 2026. (Reuters)

Netanyahu’nun ABD-İsrail ilişkilerini Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında bir anlaşmazlık konusuna dönüştürme çabaları, Demokratlar nezdindeki imajını olumsuz etkiledi. Zira birçoğu, Obama yönetiminin en önemli siyasi önceliklerinden ve başarılarından biri olan İran nükleer anlaşmasına karşı çıkmak için 2015 yılında Kongre’ye gitmesini unutmadı.

Buna ek olarak, sonbahar boyunca Netanyahu ve hükümetinin, 7 Ekim saldırılarının gerçekleşebileceği konusunda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır gibi ülkeler tarafından önceden uyarılıp uyarılmadığını gösteren bir dizi eşgüdümlü sızıntı yaşandı; bu sızıntılar Batı medyasında ve siyasi muhalefetle aynı çizgideki İsrail medyasında geniş yankı uyandırdı.

Çetin geçen İsrail siyasetinde seçimler kıyasıya bir rekabetle yürütülür; bu olağan bir durumdur. Ancak Netanyahu’ya karşı küresel muhalefet, 2026 seçimlerinin ilginç bir unsuru olmakla birlikte, bunun sonuçları etkileyip etkilemeyeceği henüz bilinmiyor.

Batı’daki pek çok sesin Netanyahu’dan uzaklaşmasının birbiriyle bağlantılı üç ana nedeni var. Bunlardan ilki ve en yakın tarihli olanı, İsrail’in Ortadoğu’daki askeri eylemlerinin -özellikle de bu yıl ve geçen yıl gerçekleşen sonuçsuz İran savaşlarının- yol açtığı istikrarsızlık ve ekonomik sıkıntılar. Ancak İsrail’in Gazze Şeridi, Lübnan ve Suriye’deki eylemlerinin yanı sıra geçtiğimiz yıl eylül ayında Katar’a yönelik düzenlediği askeri saldırı da İsrail’in Netanyahu yönetimindeki davranışlarının ne kadar öngörülemez bir hal aldığına dair büyüyen bir huzursuzluk hissi uyandırdı.

Bu eylemler, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ilişkileri normalleştirme fikrinden uzaklaşmasına neden oldu ve İsrail’in halihazırda bağlarının bulunduğu Ortadoğu ülkeleriyle de ciddi gerilimler yaşamasına yol açtı. Netanyahu’nun ne kadar yalnızlaştığının ve çaresiz kaldığının bir göstergesi de bu sonbaharın başlarında Abu Dabi’ye gerçekleştirdiği ziyaret için verdiği çaba ve yürüttüğü kulislerdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre İsrail kamuoyuna bağları koruyabildiğini göstermek ve onlara 2020 yılındaki başarısını -BAE, Bahreyn ve Fas ile ilişkileri başlatan İbrahim Anlaşmaları’nı- hatırlatmak istiyordu.

İkinci önemli faktör ise Netanyahu’nun, on binlerce Filistinlinin ölümüne yol açan Gazze’deki agresif askeri operasyonlar vasıtasıyla İsrail’i nasıl yalnızlaştırdığı. İsrail’in 2023-2024 yıllarında Gazze Şeridi’nde işlediği savaş suçları ve ihlaller unutulmayacağı gibi, Netanyahu’nun mevcut bölgesel çatışmaları tetikleyen 7 Ekim’deki Hamas saldırısına karşı kendi halkını koruyamayan bir lider olduğu gerçeği de unutulmayacak. Buna, Netanyahu’nun iki devletli çözümü yıllardır reddettiği gerçeği de eklendiğinde, kendisine karşı alınan bu tavrı anlamak kolaylaşıyor.

Son neden, dünyadaki birçok lider ve figürün Netanyahu’ya güvenmemesi ve onu İsrail içindeki iktidarını korumaktan başka pek bir şeyle ilgilenmeyen bir lider olarak görmesi. 1996 yılında Bill Clinton, Netanyahu’nun agresif ve ders verici tavrından rahatsız olarak şu ifadeyi kullanmıştı: “Buradaki süper güç kim?”

Görsel kaldırıldı.
Filistinlileri destekleyen göstericiler, üniversitenin İsrail ile iş yapan şirketlere yaptığı yatırımları protesto etmek amacıyla New York Üniversitesi binalarının önünde toplanıyor, New York, 3 Mayıs 2024 (AFP)

Netanyahu’nun yönetim ve diplomasi tarzı on yıllardır birçok lideri rahatsız ediyor. O, İsraillilere, bölgeye ve giderek tüm dünyaya maliyeti ne olursa olsun iktidarda kalmak için mümkün olan her şeyi yapan biri olarak görülüyor.

İsrail seçimleri öncesinde anketler kafa kafaya seyrediyor ve ülkenin karmaşık parlamenter demokrasisi sıklıkla koalisyon kurmak için uzayıp giden müzakerelere yol açıyor. Bazı işaretler, İsrail’in 2010’ların sonlarında gördüğü gibi art arda çok sayıda seçimin yaşandığı bölünmüş bir belirsizlik dönemine geri dönebileceğini gösteriyor. Ancak bir sonraki seçimi kim kazanırsa kazansın, Batı’da giderek artan sayıda ses başka biriyle muhatap olmayı tercih ediyor gibi görünüyor. Yine de İsrail’in son birkaç yıldaki sağa kayışı göz önüne alındığında, yeni bir liderin Netanyahu’nun yıkıcı politikalarından radikal biçimde farklı bir yaklaşım benimseyip benimsemeyeceği belirsizliğini koruyor.