Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İsrail, Güney Lübnan’daki kara operasyonlarını genişletirken Şekif Kalesi’ni ele geçirdi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
TT

İsrail, Güney Lübnan’daki kara operasyonlarını genişletirken Şekif Kalesi’ni ele geçirdi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)

İsrail ordusu bugün, Lübnan’daki kara operasyonlarının ülkenin güneyinde bulunan Litani Nehri’ni geçmesinin ardından ‘yeni bölgelere doğru genişletildiğini’ açıkladı. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise birliklerinin Güney Lübnan’daki tarihi ve stratejik öneme sahip Şekif Kalesi’ni ele geçirdiğini duyurdu. Katz, Telegram kanalından yaptığı açıklamada, “Kahramanca mücadelenin üzerinden kırk dört yıl geçtikten sonra ve Birinci Lübnan Savaşı’nda (1982) hayatını kaybeden askerleri anma gününde, askerler yeniden Şekif Kalesi’nin zirvesine çıktı ve İsrail bayrağını bir kez daha burada göndere çekti” ifadesini kullandı.

Katz, daha sonra yaptığı açıklamada, “Birlikler Lübnan’daki güvenlik bölgesi kapsamında Şekif’te kalmaya devam edecek” dedi.

İsrail ordusu da askerlerinin Şekif Kalesi olduğu değerlendirilen bir bölgede çekilmiş fotoğraflarını yayımladı. Haçlı Seferleri dönemine uzanan tarihi bir yapı olan kale için Lübnan Kültür Bakanı daha önce doğrudan bombardıman uyarısında bulunmuştu. İsrail güçleri, 2000 yılında sona eren ve yaklaşık yirmi yıl süren Güney Lübnan işgali sırasında Şekif Kalesi’ni askeri üs olarak kullanmıştı.

Öte yandan İsrail ordusunun bir sözcüsü, bugün sabah saatlerinde X platformundan yaptığı açıklamada, birliklerin ‘Litani Nehri’ni geçtiğini ve Hizbullah’a yönelik saldırılarını nehrin kuzeyine doğru genişlettiğini’ belirterek, operasyonların eş zamanlı olarak yeni bölgelere yayıldığını ifade etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu cuma günü yaptığı açıklamada, birliklerinin sınırdan yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki Litani Nehri’ni geçtiğini ve Güney Lübnan’ın önemli bir bölümünün ilan edilen ateşkese rağmen ‘çatışma bölgesi’ haline geldiğini söylemişti.

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, ‘birkaç gün önce Şekif Tepeleri ve Seluki Vadisi bölgesinde geniş çaplı bir operasyon’ düzenlediğini duyurdu. Açıklamada, operasyonun ‘Güney Lübnan’daki operasyonel kontrolü güçlendirmek ve Celile ile Metulla yerleşimine yönelik doğrudan tehdidi ortadan kaldırmak’ amacıyla gerçekleştirildiği belirtilirken, faaliyetlerin ‘ek bölgelere doğru genişletildiği’ ifade edildi.

Ordudan yapılan açıklamada ayrıca, çok sayıda askerin ‘ön savunma hattını genişletmek’ amacıyla saldırı başlattığı kaydedildi.

Öte yandan Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam dün, İsrail’i ülkesine karşı ‘yakılmış toprak’ politikası izlemekle suçladı.

İsrail ile İran destekli Hizbullah arasında, 17 Nisan’da ilan edilen ancak sahada fiilen uygulanmayan ateşkese rağmen çatışmalar neredeyse her gün sürüyor.

Bu arada İsrail ordusu, olası hava saldırıları öncesinde Güney Lübnan’da Zehrani Nehri’nin güneyinde yaşayan sivillere tahliye çağrısında bulundu.

Bir İsrail askeri saldırıda öldürüldü

Diğer yandan İsrail ordusu, Güney Lübnan’da yaşanan bir çatışmada bir askerin öldüğünü duyurdu.

İsrail'in Yedioth Ahronoth gazetesine bağlı Ynet haber sitesinin aktardığına göre, ordu tarafından yapılan açıklamada, Givati Tugayı’na bağlı keşif birliğinde görev yapan Başçavuş Michael Tiyukin’in (21) Hizbullah tarafından Güney Lübnan’daki bir İsrail birliğine yönelik düzenlenen insansız hava aracı (İHA) saldırısında öldüğü belirtildi. Saldırıda ayrıca 4 askerin hafif yaralandığı kaydedildi.

İsrail ordusu, İHA’nın dün akşam askeri birliğin faaliyet yürüttüğü bölgeyi hedef aldığını açıklarken, Tiyukin’in Lübnan’daki ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana ölen 13’üncü İsrail askeri olduğunu bildirdi.


Suriye, Hürmüz Boğazı'na alternatif bir rota haline gelir mi?

Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Suriye, Hürmüz Boğazı'na alternatif bir rota haline gelir mi?

Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)

Charles Lister

Aralık 2024'te Beşşar Esed rejimi devrildiğinde, geçici Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, ülkesinin “sıfır sorun” ilkesine dayalı bir dış politika izleyeceğini duyurdu. Bunun, ülkesine izolasyondan çıkış yolunu açacağını ve bazı ekonomik krizlerini çözmesine yardımcı olacağını umuyordu. Suriye'nin istikrara kavuşması olasılığı, Ortadoğu ülkelerini 2025 yılında en az 28 milyar dolarlık yatırım anlaşması imzalamaya teşvik etti ve ülke 2026 yılında kendisine daha da fazla yatırım anlaşması çekmeye devam etti.

İran ile devam eden savaşın ortasında bu eğilim sürerken, Suriye'nin en önemli jeopolitik ve ekonomik iddiası giderek daha belirgin hale geldi: Ortadoğu'nun kalbinden geçerek Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan ve enerji, ticaret ve teknolojik bağlantı için hayati bir koridora dönüşme potansiyeli. Hürmüz Boğazı'nın fiilen kapalı olması ve Kızıldeniz'de güvensizliğin artmasıyla birlikte, Suriye kendisini daha doğrudan karasal bir alternatif olarak sunuyor.

Bu jeopolitik önerinin güncelliği sebebiyle, Suriye Maliye Bakanı Mayıs ayındaki G7 zirvesine davet edilirken, Cumhurbaşkanı Şara da haziran ortasında benzer bir zirveye katılmak üzere davet aldı. Suriye'nin G7 gibi taraflarla olan ilişkisinin düzeyindeki bu ani yükseliş, Şam'ın İran ile savaşın ortaya çıkardığı sorunlara sunduğu potansiyel uzun vadeli çözümlerin giderek daha fazla farkına varıldığını yansıtıyor.

cdcfv
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Brüksel'de düzenlenen AB-Suriye Yüksek Düzey Diyaloğu sırasında AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ile tokalaşıyor, 11 Mayıs 2026 (AP)

Böyle bir fırsat, nisan ayında Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde (GKRY) düzenlenen acil bir AB zirvesinde ortaya çıktı; burada Şara, Suriye'yi Avrupa'nın enerji güvenliği endişelerine bir çözüm olarak sundu. “Bir zamanlar başkalarının çatışmalarının savaş alanı olan Suriye, bugün güvenlik için bir köprü ve çözümün temel taşı olmayı seçti” diyen Şara, ülkesini “Orta Asya ve Körfez'i Avrupa'nın kalbine bağlayan güvenli ve alternatif bir arter” olarak tanıttı.

Suriye'nin istikrara kavuşması olasılığı, Ortadoğu ülkelerini 2025 yılında en az 28 milyar dolarlık yatırım anlaşmaları imzalamaya teşvik etti

GKRY’de, Şara, uzun süredir rafta duran “Dört Deniz” projesini yeniden canlandırmayı önerdi. Bu projeye göre Suriye, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Körfez'deki denizcilik rotalarını birbirine bağlayan demiryolu, karayolu ve boru hatları yoluyla bir ticaret ve lojistik merkezine dönüşebilir.

Bu tür bir sınır ötesi proje, Ortadoğu'dan Avrupa'ya uzanan bir kara yolu ağı kurarak bölgenin ve dünyanın Hürmüz Boğazı'na olan bağımlılığını önemli ölçüde azaltacaktır. Bu açık öneri, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski'nin Şam ziyaretinden ve Türkiye'nin Ermenistan ile gümrük kısıtlamalarını kaldırma kararından sonra geldi; bu iki gelişme, Hazar ve Karadeniz'e giden yolun açılması ve stratejik konumlarından yararlanılması için gerekli görünüyor.

Gelgelelim Şara'nın vizyonunu gerçeğe dönüştürmek yıllar alacaktır. Bugün Suriye, yüz milyarlarca doları bulan devasa bir yeniden inşa maliyetiyle karşı karşıya bulunurken, kamu çalışanlarının maaşlarını ödemekte bile zorlanıyor.

Ancak en önemli sorun, ne kadar hızlı olursa olsun kara taşımacılığının kapasite açısından deniz taşımacılığının gerisinde kalmasıdır. İran ile yaşanan mevcut savaştan önce, Hürmüz Boğazı, dünyanın petrolünün yaklaşık yüzde 27'si, sıvılaştırılmış doğal gazının yüzde 20'si ve gübrelerinin yüzde 30'u için bir geçiş güzergahıydı. Tüketim mallarına gelince, boğazdan yılda en az 26 milyon konteyner geçiyor ve bu da boğazın kapanmasını küresel ithalat için doğrudan bir tehdit haline getiriyor. Körfez ülkelerinde gıda güvenliği büyük bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor, çünkü bu ülkeler gıda tedariklerinin yaklaşık yüzde 85'ini boğaz üzerinden ithal ediyor.

dddfv
 Suriye sahilindeki Baniyas rafinerisinin açıklarında demirlemiş bir petrol tankeri, 1 Mayıs 2026 (Associated Press)

Buna rağmen Suriye hedeflerini gerçekleştirmeyi ve küresel bir lojistik merkezi ve önemli bir ticaret koridoru olmayı başarırsa, Hürmüz Boğazı'na olan aşırı bağımlılığı azaltacaktır. Suriye, Körfez'den Mısır ve Ürdün'e uzanan daha geniş bir yeni arter ağı içinde alternatif bir kara yolu haline gelebilir.

Dört Deniz projesi, Suriye'yi Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Körfez'i birbirine bağlayan demiryolu, karayolu ve boru hattı ağları aracılığıyla bir bağlantı noktasına dönüştürüyor

Bu, Suriye'nin kendisinden önce, bölgedeki ülkelere, Körfez'deki enerji üreticilerine ve Avrupa'daki tüketicilere yansıyacak geniş kapsamlı küresel bir etkiye sahip olabilir. Zira İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması, deniz taşımacılığında sigorta maliyetlerinde önemli bir yükselişe neden oldu; bu maliyetin savaş sona erse bile önceki seviyelerine dönmesi olası değil, bu da kara taşımacılığına daha fazla rekabet gücü kazandırıyor. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Suriye gerçekten de birçok kişinin umduğu gibi bir ülke haline gelirse, toparlanması ve refahı yalnızca Suriye'yi etkilemekle kalmayacaktır. Etkisi komşu ülkelere de yayılacak ve Arap Maşrık (Levant) bölgesinin nadiren, hatta hiç yaşamadığı bir tür istikrar ve bölgesel bütünleşmeyi teşvik edecektir.

Cumhurbaşkanı Şara’nın, Suriye'nin toparlanması için uluslararası destek çekmeyi amaçlayan ekonomik vizyonunun, bugün dünyanın karşı karşıya olduğu güvenlik ve diplomatik zorluklarla kesişmesi tesadüf değil. Bu yaklaşıma ağırlık kazandıran jeopolitik itici güç olmasaydı, Suriye'ye yatırım çağrıları muhtemelen geniş çaplı bir ilgisizlikle karşılanırdı. Suriye'nin altyapısının ne kadar kötü durumda olduğuna dair uyarılar şüphesiz doğru olsa da, ileriye dönük her yol bir yerden başlamalıdır. Ortadoğu, bugün olduğu kadar daha büyük bir karşılıklı bağımlılık ve ortak faydalar vaat eden umut verici nedenlere nadiren ihtiyaç duymuştur.

Körfez'deki gıda güvenliği endişeleri, Suriye’nin önünde bir kapı daha açıyor; zira Körfez ülkelerinin gıda ithalatının yüzde 85'i Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Bölgedeki büyük gıda rezervleri ve kısa vadede diğer kaynaklardan ek tedarik sağlama gücü büyük kıtlıkları önlemiş olsa da, uzun vadeli belirsizlik bölge ülkelerini alternatifleri değerlendirilmeye yöneltti. Bu bağlamda, örneğin Suudi Arabistan, Suriye'den Ürdün üzerinden Krallığın kuzeyindeki Arar şehrine gıda ve diğer ticari malları taşımak için yüksek hızlı bir demiryolu hattı inşa etmenin fizibilitesini araştırıyor.

sdvfd
ABD yaptırımları altında bulunan ve İran bağlantılı bir nakliye ağıyla ilişkisi olan “Brilliant” tankerinin, Suriye'nin Baniyas Petrol Limanı yakınlarında çekilmiş bir fotoğrafı, 8 Nisan 2026 (Reuters)

Bu arada, Suriye, Ürdün ve Türkiye, bölgesel bir ticaret koridoru kurmayı amaçlayan üçlü bir kuruluş oluşturdu. Bu koridor başlangıçta kara yollarına, daha sonra ise Akabe Limanı’nı Suriye üzerinden Türk limanlarına bağlayan yeniden canlandırılacak Hicaz Demiryolu'na dayanıyor. Bir kez daha, bu tür bölgesel koridorların geliştirilmesi, Hürmüz Boğazı'na olan bağımlılığı azaltacak ve Suriye'yi potansiyel alternatiflerin merkezine yerleştirecektir diyelim.

Suriye, gıda ithalatının yüzde 85'i Hürmüz Boğazı’ndan geçen Körfez bölgesindeki gıda güvenliğiyle ilgili ciddi endişeleri giderme fırsatına sahip

Enerji sektöründeki bölgesel karşılıklı bağımlılık ve dayanışma da önümüzdeki yıllarda bir dönüşüme hazırlanıyor gibi görünüyor. Dört büyük sınır ötesi petrol ve doğalgaz boru hattı projesi, bazılarının rehabilitasyonu ve yeniden akışın başlatılması, bazılarının da Suriye ve ötesine uzatılması amacıyla teknik değerlendirmelerden geçiyor. Bu projeler arasında Mısır'dan Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye'ye uzanan Arap Doğalgaz Boru Hattı, Irak ve Suriye arasındaki Kerkük-Baniyas boru hattı ve Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye’den geçen Katar-Türkiye boru hattı yer alıyor. Buna ek olarak, Suudi Arabistan'dan Ürdün üzerinden Suriye ve Lübnan'a uzanan Trans-Arap Boru Hattı yeniden aktif hale getiriliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Azerbaycan'ı Türkiye'ye ve ardından kuzeye Avrupa'ya bağlayan Trans-Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP), güneyde Halep'e doğru uzatılarak kuzey Suriye'deki elektrik şebekesinin istikrarına katkıda bulunuyor. Bu dev projeler, petrol ve doğalgaz akışının rotalarını değiştirebilir, Hürmüz Boğazı üzerinden deniz yollarına olan bağımlılığı azaltabilir ve aynı zamanda Avrupa'nın enerji güvenliği konusundaki artan endişelerini hafifletebilir.

Bu dev projeler bir gecede gerçekleşmeyecek olsa da, bölgedeki enerji üreticileri Suriye'yi alternatif bir transit güzergahı olarak değerlendirmeye başladılar bile. Irak, petrolünü Suriye toprakları üzerinden Akdeniz'e ve oradan da Avrupa'daki alıcılara taşıyor. Haberler, BAE ve diğer Körfez ülkelerinin de aynı güzergahı kullandığına işaret ediyor.

xsvf
Irak’tan gelen tırlar, taşıdıkları petrolü boşalttıktan sonra Suriye'nin batısındaki Baniyas rafinerisinden ayrılıyor, 1 Mayıs 2026 (Associated Press)

Bu stratejik projeler, yeni güzergahlardan yararlanmak isteyen tarafların ciddi yatırımlar yapmasını gerektiriyor. Bölgede, Suudi Arabistan ve Katar, enerji ve havacılık sektörlerindeki yatırım anlaşmaları yoluyla önde gelen destekçiler olarak öne çıkıyor. Suudi Arabistan, bu bağlamda, doğudan Akdeniz'e uzanan bir veri koridorunun inşasına başladı. BAE de, Tartus Limanı’nı yönetmek ve genişletmek de dahil olmak üzere Suriye’deki varlığını genişletiyor. Bugüne kadar, Katar Enerji ve Arabian Drilling de dahil olmak üzere Ortadoğu enerji sektöründeki büyük oyuncuların çoğu, petrol ve doğalgaz alanlarında anlaşmalar imzaladı.

Büyük projelerin hayata geçmesi şüphesiz zaman alacak, ancak bölgedeki enerji üreticileri Suriye'yi alternatif bir rota olarak kullanmaya çoktan başladılar

 Öte yandan, Trump yönetimi de bir başka destekçi olarak öne çıktı; yaptırımların hafifletilmesini hızlandırdı, siyasi destek sağladı ve Chevron ile ConocoPhillips ile imzalanan anlaşmalar da dahil olmak üzere Amerikan enerji şirketlerinin Suriye pazarına girişine aracılık etti. Bu destek gibi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye'nin Esed döneminde girdiği terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarılacağına dair vaatleri hayati önem taşıyor.

Ne var ki Suriye'nin istikrara kavuşturulması ve uluslararası ekonomik ve ticari sistemlere entegrasyonunun desteklenmesi, rakiplerinin politikalarını yeniden gözden geçirmelerini gerektiriyor. Bunlardan biri olan İran, son aylarda önemli kayıplar yaşadı ve muhtemelen yakın gelecekte yaşadığı kayıpları telafi etmekle meşgul olacak.

vfvf
Beşşar Esed rejiminin devrilişinden sonra Suriye'ye petrol taşıyan ilk gemi olan “Nissos Christiana” petrol tankeri, Tartus Limanı’na yanaşıyor, 1 Eylül 2025 (Reuters)

Diğer düşman İsrail ise Suriye'yi zayıflatmayı ve daha fazla parçalanmaya doğru itmeyi amaçlayan politikasını sürdürüyor. İsrail, açık bir gerekçe olmaksızın, son iki haftada Suriye topraklarındaki askeri operasyonlarını önemli ölçüde artırdı, kara saldırıları çoğalarak tekrarlandı ve topçu saldırıları üç katına çıktı. Bu hamlelerin tehlikesi, Suriye'deki kırılgan siyasi geçişi tehdit etmekle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda gidişatının tahmin edilmesi zor olan çalkantılı bir bölgede uzun vadeli ekonomik güvenlik inşa etme fırsatını heba etme riskini de içeriyor


Hürmüz Boğazı kapanınca Pakistan ile Çin arasında harita yeniden açıldı

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
TT

Hürmüz Boğazı kapanınca Pakistan ile Çin arasında harita yeniden açıldı

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Shirley Ze Yu

Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif 23 Mayıs'ta Çin’in Hangzhou şehrine indiğinde sahne yeterince tanıdık görünüyordu. Bir Pakistan başbakanı Çin'i ziyaret ediyor, iki hükümet ‘her koşulda stratejik iş birliği ortaklığını’ yeniden teyit ediyor ve ortak bildiriler Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nda yeni bir sayfa açılacağını vaat ediyordu. Bu, on yıl boyunca her Pakistan-Çin ziyaretinin neredeyse değişmez senaryosuydu. Son ziyareti de alışılagelen diplomatik ritüelin bir tekrarı olarak okumak cazip gelebilir.

Ne var ki böyle bir okuma yapıldığında, mevcut jeopolitik konjonktürün sunduğu fırsat gözden kaçar. Şerif, bu hafta Pekin'e, son dönemde Pakistanlı hiçbir liderin bu ilişkiye taşımadığı kozlarla geldi. Pakistan'ın Çin için değeri 75 yıldır coğrafi ve askeri nitelikteydi. Hindistan'ın böğründe bir bıçak, Hint Okyanusu'na açılan bir koridor ve güvenilir bir silah alıcısıydı. İslamabad, 2026 baharında ise beklenmedik ve yeni bir stratejik sermaye edindi.

Pakistan, koronavirüs salgınından bu yana hiçbir olayın tehdit etmediği ölçüde Çin'in ekonomik can damarını tehdit eden bu savaşta vazgeçilmez bir eksen konumuna yükselerek deniz yollarının kapandığı dönemde mal hareketini ayakta tutan kara güzergahlarının bekçisi oldu.

Durup düşünmeyi hak eden resmi bir ziyaret

Olağan bir devlet ziyaretinin neden bu denli kritik bir önem kazandığını anlamak için ne Pekin'i ne de İslamabad'ı başlangıç noktası olarak bazı alınabilir. Burada asıl başlangıç noktası Hürmüz Boğazı.

ABD ve İsrail, 28 Şubat 2026'da İran'ın liderlerini, nükleer altyapısını ve füze programını hedef alan koordineli saldırılar düzenledi. Buna karşılık İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Hürmüz Boğazı’na deniz mayınları döşedi, ticaret gemilere çıkarma yaptı ve hiçbir geminin geçişine izin vermeyeceği uyarısında bulundu. Hürmüz Boğazı'ndaki trafik, çatışma öncesinde aylık üç bin gemi olan hacminin yaklaşık yüzde beşine geriledi. 13 Nisan'da ise Pakistan’ın arabuluculuğuyla sağlanan ateşkesin çökmesinin ardından Washington, İran’ın limanlarına deniz ablukası uygulamaya başladı. Böylece neredeyse gerçeküstü bir tablo ortaya çıktı. İran bir yandan boğazı kapatırken öte yandan ABD Donanması İran ihracatını boğuyordu. Adeta iç içe geçmiş çifte bir abluka!

Bu savaşın sonucunda kaybı en yüksek olacak olan büyük güç Çin. Pekin, ham petrol ithalatının yaklaşık yarısını Ortadoğu'dan sağlıyor. Normal bir yılda petrol arzının üçte birinden fazlası Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Çin, 2021 tarihli iş birliği anlaşması çerçevesinde İran'ın ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde doksanını Brent standardının altında indirimli fiyatlarla satın alıyordu. Savaş bu ekonomik can damarı bir gecede kopardı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'dan Çin'e akan ham petrol ithalatının durması, günlük bir milyar varili çok aşan anlık bir açık doğurdu. Mart ayı itibarıyla iki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık bazda yüzde seksen oranında çökmüştü. 2025 yılında net ihracatın gayri safi yurt için hasıla (GSYİH) büyümesine yaklaşık üçte bir oranında katkı sağladığı bir ekonomi için bu tablo ciddi bir tehdide işaret ediyordu. Uzun soluklu bir enerji şokunun, Çin'in en büyük yirmi ihracat pazarından sekizinde talep daralmasıyla eş zamanlı yaşanması, Çin ekonomisinin bağrında yapısal bir sarsıntıya dönüşme riskini beraberinde getiriyordu.
“Çin, Pakistan Başbakanı Şerif’in gelişiyle birlikte kendisine borçlu bir devletin ötesinde bir şeyle yüz yüze geliyor. Karşısında çatışmanın tam kalbine nüfuz etme ve savaşın seyrini etkileme kapasitesini kanıtlamış bir hükümeti, boğazın kapalı kaldığı süre boyunca Tahran ile Pekin arasındaki ticareti ayakta tutabilecek kara köprüsünü elinde bulunduran ülkeyi ağırlıyor.

Çin için denize alternatif bir koridor

Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, büyük stratejik mantığından dolayı tam da ABD denetimindeki küresel denizcilik boğaz noktalarına alternatif oluşturmak üzere tasarlandı. Bu fikir, projenin 2015 yılındaki resmi lansmanından tam 20 yıl önceye uzanıyor. 1993 yılında dönemin Çin Başbakan Yardımcısı Zhu Rongji ile Pakistanlı ekonomist Şahid Cavid Burki, Şincan'daki Kaşgar'ı Umman (Arap) Denizi'nde sıcak sulara açılan bir limana bağlayacak karayolları, demiryolları ve boru hatlarından oluşan bir ağ aracılığıyla batı Çin'i dış dünyaya açmanın yollarını tartışmıştı.

O liman sonradan Gwadar oldu. Şi Cinping, Kaşgar'a uzanan yaklaşık üç bin kilometre uzunluğundaki otoyolları, bin 800 kilometrelik demiryolu hattını, enerji projelerini ve planlanan boru hatlarını kapsayan koridorun güney terminali olarak Gwadar'ı hizmete açtı.

cvdf
ABD Başkanlık Danışmanı Henry Kissinger (solda) Pakistan'ın Rawalpindi şehrinde Cumhurbaşkanı Ağa Muhammed Yahya Han ile sohbet ederken, 8 Temmuz 1971 (AP)

Tüm bu beton blokların anlamı hiçbir zaman salt ticari olmadı. Asıl hedef Çin'e denize alternatif bir güzergah kazandırmaktı. Körfez'den batı Çin'e giden bir tankerin olağan rotası, Hürmüz ve Malakka boğazlarından geçerek yaklaşık 12 bin kilometreye ulaşıyor. Malakka Boğazı, Pekin'in kriz dönemlerinde Amerikan donanmasının kapatacağından uzun süredir çekindiği bir diğer kritik geçit. Buna karşılık petrolün Gwadar Limanı üzerinden karaya çıkarılıp Kaşgar'a kara yoluyla taşınması mesafeyi yaklaşık üç bin kilometreye indiriyor; teorik olarak deniz yoluyla kırk günü bulan ikmal süresini yaklaşık yedi güne düşürüyor. Çin'in Gwadar ile Kaşgar arasında planladığı ve günlük kapasitesinin yaklaşık bir milyon varile ulaşması öngörülen ham petrol boru hattı, Ortadoğu petrolünün ABD tarafından uygulanan tüm deniz ablukalarını tamamen devre dışı bırakarak Çin'e ulaşmasını sağlayabilirdi.

Geçtiğimiz on yılın büyük bölümünde bu uzun vadeli mantık, hiçbir zaman gerçekleşmeyebilecek bir senaryoya karşı alınan maliyetli bir önlem olarak kalmıştı; Karakurum dağları aşılarak boru hattı döşemenin önündeki devasa mühendislik engelleri de cabasıydı. Bu yüzden eleştirmenler boru hattını ekonomik açıdan sürdürülemez olarak nitelendirdi.

Ancak 2026 yılında patlak veren savaş, hesapları değiştirebilir. Ve koridorun başlangıçta önlem almak üzere inşa edildiği ve Körfez'den Batı Pasifik'e uzanan deniz güzergahının düşmanca bir eylemle kapatılması şeklindeki tehdit, artık teorik bir olasılık değil, Küresel ekonomiyi fiilen zorlayan somut bir gerçekliğe dönüştü.

Başbakan Şerif bu hafta Pekin'de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazına ilişkin bir foruma başkanlık ederken devasa stratejik getiri sağlayabilecek bir sigorta poliçesi üzerinde müzakere masasına oturmuş oldu.

Daha önce aşırı maliyetli bir tedbir olarak görünen bu hamle, bugün hayati bir enerji güvenliği meselesine dönüştü. Bu varlığın stratejik değeri de buna paralel olarak yükseldi. Başbakan Şerif bu hafta Pekin'de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazına ilişkin bir foruma başkanlık ederken devasa stratejik getiri sağlayabilecek bir sigorta poliçesi üzerinde müzakere masasına oturmuş oldu.

Koridorun bu kez işlevselliğini kanıtlayanın Pekin değil, İslamabad olduğunun en somut göstergesi olarak bir gümrük kararnamesiyle geldi. Pakistan Ticaret Bakanlığı, 25 Nisan'da ‘2026 Pakistan Toprakları Üzerinden Transit Mal Geçiş Kararnamesi’ni derhal yürürlüğe koydu. Bu kararname, Çin ve Avrasya'nın diğer bölgelerinden gelen üçüncü ülke mallarının Pakistan toprakları üzerinden İran'a taşınmasını resmen meşrulaştırdı. Kararname Gwadar, Karaçi ve Port Qasim'den İran sınırına uzanan altı kara güzergahını faaliyete açtı. Gwadar-Gabd Koridoru’ndan taşınan mallar için İran'a geçiş süresi iki ila üç saate inmiş oldu.

Zamanlamanın anlamı açıktı. ABD ablukasının 13 Nisan'da yürürlüğe girmesiyle birlikte İran'a gitmek üzere yola çıkmış yaklaşık üç bin konteyner Pakistan limanlarında mahsur kalmıştı. İslamabad'ın kararnamesi bu bekleyen yükler için deniz ablukasını aşan bir kara güzergahı açtı. Pakistan bu adımla Tahran'a ekonomik bir çıkış supabı sağlarken İran'ın ticaret altyapısını deniz merkezli modelden, abluka koşullarında ayakta kalacak şekilde tasarlanmış karma bir kara-deniz sistemine dönüştürdü.

sdds
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Çin'in başkenti Pekin’deki Büyük Halk Salonu'nda tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Peki İran, Pakistan üzerinden karayolula Çin'e petrol ithal ediyor mu? Bu sorunun açık cevabına göre bunun teorik altyapısı artık mevcut, siyasi irade de açıkça orada, yalnızca miktarlar halen belirsizliğini koruyor. Zira faaliyete açılan güzergahlar başlangıçta ham petrolden çok pirinç, et ve bebek maması taşıyor. Boru hatları bir ayda döşenmiyor. Analistler de İran'ın abluka başladığından bu yana fiilen ne kadar mal taşıdığının hâlâ netlik kazanmadığına işaret ediyor. Ancak genel tablo gözden kaçırılamayacak kadar belirgin. İran'ın gölge filosu gemiden gemiye aktarma operasyonlarını sürdürüyor. Varış noktası genellikle Çin. Orta Asya üzerinden geçen Çin-İran Demiryolu Hattı, denizin artık garanti edemediği teslimat sürelerine baskı uyguluyor. Pakistan’ın Transit Mal Geçiş Kararnamesi ise ABD’nin deniz ablukasını fiilen bypass eden gelişmekte olan bir kara koridorunun halkalarından sadece biri. Bu ağ Pakistan topraklarından geçiyor. Kapısının kulpunu elinde tutan adamsa bu hafta Pekin'e uçtu.

Şerif, önce dijital koridorun şifresi Hangzhou’ya gitti

Başbakan Şerif'in ziyaretine başkent Pekin'den değil, Hangzhou'dan başlamasının arkasındaki nedenleri dikkatle incelemek gerekiyor. Çünkü bu tercih, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazının ne olmasının hedeflendiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Hangzhou artık yalnızca Batı Gölü'nün büyüleyici manzarası ve Alibaba'nın merkezi olarak tanınmıyor; birkaç yıl içinde Çin'in öne çıkan derin teknoloji merkezi konumuna yükseldi. Bugün Hangzhou, Çin merkezli yapay zeka şirketi DeepSeek'in, ‘Çin'in Altı Küçük Ejderhası’ olarak anılan ve yapay zekadan robotik ile uzamsal bilişime kadar uzanan girişimlerin, dünyayı şaşırtan düşük maliyetli yapay zeka modelinin, Unitree ve Deep Robotics robot şirketlerinin, ‘Black Myth: Wukong’un arkasındaki oyun stüdyosunun, beyin-bilgisayar arayüzlerine odaklanan Brainco projesinin ve 3 boyutlu tasarım geliştirici Manycore'un evi. Bu teknoloji havzası, Alibaba'nın oluşturduğu ekosistemin etkisini, Zhejiang Üniversitesi'nin sağladığı yetenek havuzunu ve katı teknolojiye yönelik girişim sermayesi fonlarına milyarlar pompalayan yerel yönetimi yansıtıyor. Shenzhen Çin'in donanım başkentiyse Hangzhou da yazılım ve yapay zekanın başkentidir.

Şerif'in ilk durağının, bilgi ve iletişim teknolojileri, enerji depolama ve tarım teknolojisi üzerine bir forum, Alibaba genel merkezine ziyaret ve Çinli teknoloji şirketi yöneticileriyle toplantıları kapsayan Hangzhou olması, amacı kendiliğinden açıkça ortaya koyuyor. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ilk versiyonu karayollarına, limanlara ve enerji santrallerine, yani sanayileşmeye koşan bir ekonominin fiziksel iskeletine yapılan bir yatırımdı.

Hangzhou'ya yöneliş ise dijital altyapı, veri bağlantısallığı, yapay zeka ve fiziksel altyapının üzerine kurulan platformlar gibi çok daha ileri bir katmana yapılan bir yatırıma işaret ediyor.

Pakistan Bilgi Teknolojileri Bakanı Şaza Fatıma Hoca'nın heyete eşlik etmesi, ‘Pakistan yalnızca Çin malları için bir kara transit güzergahı olmayı değil, Çin'in dijital ve teknoloji ekosistemine asli bir ortak olarak dahil olmayı da istiyor’ şeklindeki üstü kapalı mesajı açıkça ortaya koyuyordu.

Çin açısından da çekim gücü bir o kadar kuvvetli. Pekin'in derin teknoloji devleri Batı pazarlarına erişimde giderek artan kısıtlamalarla karşılaşıyor. ABD’nin teknoloji ekosistemi dışında pazar ve veri ortağı bulma stratejik bir zorunluluk haline geliyor. Çin bulut altyapısıyla, Çin merkezli dijital bankacılık platformlarıyla, Çin'in inşa ettiği iletişim ve gözetim sistemleriyle ve 240 milyon nüfuslu dost bir ülkede eğitilip konuşlandırılan Çin yapay zeka modelleriyle dijital olarak entegre edilmiş bir Pakistan, Hangzhou'nun beslediği ekosistemi bölgesel bir teknolojik altyapı sistemine dönüştürebilir. Fiziksel koridor petrol ve konteyner taşırken dijital koridor veri, teknoloji paketi ve standartlar taşıyor. Ziyaretin Pekin'den değil, Hangzhou'dan başlaması, bu turun Çin'in teknolojik birikiminin Avrasya genelinde aktığı dijital altyapıyla ilgili olduğunun açık kanıtı.

Pakistan daha önce de dünyayı değiştirmişti

Pakistanlı bir lider ilk kez küresel düzende yeniden konuşlanmayı kolaylaştırmak için harekete geçmiyor. Bu ikinci kez oluyor.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Soğuk Savaş'ın zirveye çıktığı 1971 yılı ortalarında, Asya turu sırasında İslamabad'daki bir akşam yemeğinde mide rahatsızlığı geçirdiğini öne sürdü. Ardından dönemin Pakistan Cumhurbaşkanı Yahya Han'ın özel şoförü onu bir askeri havaalanına götürdü, oradan da Pakistan Hava Yolları'na ait bir uçakla Pekin'e hareket etti. Uçuş, bizzat ABD Dışişleri Bakanı'ndan bile gizli tutulan gizli bir misyona dönüştü. Amaç, henüz tanımadığı Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler kurmaktı.

fdvfdvfd
Umman'ın Musandam kentinden çekilen, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş gemileri gösteren bir hava fotoğrafı, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Bunun çıkış noktası olarak Pakistan'ın seçilmesinin nedeni bugün tanıdık gelecek. Kissinger'ın yardımcısı Winston Lord'un sonradan ifade ettiği gibi Pakistan, her iki tarafla da dost olma avantajına sahipti.

O gizli uçuş, 1972'deki Nixon-Mao buluşmasının ve Soğuk Savaş'ın merkezi üçgeninin yeniden düzenlenmesinin zeminini hazırladı. Buradaki paralellik birebir örtüşmeden ziyade farklılıkların da benzerlikler kadar anlamlı olmasıydı. Pakistan, 1971'de iki düşman gücün iletişim kurduğu sessiz bir kanalın işlevini gördü. Kendi çıkarları büyük ölçüde taşıdığı mesajın gölgesinde kaldı. Bugün ise Pakistan, ABD/İsrail-İran Savaşı’nı sona erdirmek için arabuluculuk yapıyor. Yalnızca mesaj iletmekle yetinmiyor, tarafları masaya taşıyor. İslamabad, müzakerelere ev sahipliği yapıyor. Çin ile barış önerisini birlikte şekillendiriyor ve sunduğu hizmete karşılık kendine bir fırsat penceresi açıyor.

Yine de özündeki varlık olan Pakistan'ın birbirleriyle doğrudan iletişim kuramayan taraflarla faal kanalları açık tutma konusundaki nadir görülen yeteneği aynı kalmaya devam ediyor. 1971'de söz konusu taraflar Washington ve Pekin'di. 2026'da ise Washington, Tahran, Körfez Arap ülkeleri ve Pekin.

Pakistan İran'la pratik bir sınır ilişkisiyle, Suudi Arabistan'la derin bir güvenlik anlaşmasıyla, Washington ile sağlam askeri kanallarla ve Çin'le köklü bir dostlukla hâlâ söz konusu tarafların tümünün kesiştiği noktada duruyor. Parçalanmış bir dünyada herkesle konuşabilen bir ülke, yalnızca tek bir tarafla güven tesis edebilen müttefikten çok daha değerli hale geliyor. Pakistan coğrafyasını bir kez siyasi bir sermayeye dönüştürmüş ve dünyanın yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştu. Şimdi bunu bir kez daha yapmayı hedefliyor.

İslamabad nasıl vazgeçilmez oldu

Pakistan'ın bu çatışmada güvenilir bir arabulucu olarak yükselmesi ne önceden belirlenmiş bir kaderin ürünüydü ne de yalnızca kendi diplomasisinin meyvesi. Bu süreç kısmen bir Çin projesiydi. Savaş patlak verdiğinde Pekin ve İslamabad birlikte beş maddelik bir barış önerisi sundu. Çin, son dakika müdahalesiyle Tahran'ı nisan ayı başlarında yürürlüğe giren iki haftalık ateşkese yaklaştırdı. Pakistan da ateşkesi koordine etti. Müzakereler sonradan ‘İslamabad görüşmeleri’ olarak anılacak süreçte yürütüldü. Ancak görüşmeler sonuçsuz kalırken ABD’nin ablukasına zemin hazırladı. Buna karşın süreç, İslamabad’ın konumunu Washington ile Tahran'ın kısa soluklu da olsa aynı masada bir araya getirilebileceği bir arena olarak pekiştirdi.

Temel mesele, bu düzenlemenin Pekin'e neden uygun geldiğini anlamakta yatıyor. Çin savaşın sona ermesine ya da boğazı yeniden açacak ölçüde gerilimin düşmesine ihtiyaç duyuyor. Fakat bunu sona erdiren arabulucu görüntüsü vermekten kaçınıyor. Aksi takdirde Tahran'la hizalanmasına ilişkin tüm Amerikan şüphelerini doğrulamış olacak. Washington, olası nihai bir anlaşmada esaslı bir taraf tutma olarak yorumlayabileceği bir tutumla karşılaşacak.

Pakistan, tarafsızlık görüntüsünü korurken çatışmanın gidişatını etkileme yeteneğiyle Pekin’e bir tür stratejik denge sağlıyor.

Bu açıdan bakıldığında Şerif'in ziyareti, Washington ve Tahran'ın ilerleme kaydettiklerine dair sinyaller verirken nükleer müzakereler ve Hürmüz Boğazı'ndan geçiş ücretleri meselesinde çıkmazın devam ettiği bir konjonktürde bir koordinasyon toplantısı ve sonraki adımları düzenleme fırsatı niteliği taşıyor.

Yeni adres Pekin mi?

Şerif'in ziyaret programının arka planında daha geniş bir jeopolitik örüntü beliriyor. Bu yılın ilk beş ayında yaklaşık on iki devlet ve hükümet başkanı Pekin'i ziyaret etti. Ziyaretlerin sıralaması da en az içeriği kadar dikkat çekiciydi. ABD Başkanı Donald Trump 14-15 Mayıs'ta bir zirve için Pekin’e geldi. Birkaç gün sonra, 19-20 Mayıs'ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin resmi bir devlet ziyaretinde bulundu. Çin devlet medyasının kendisi de ABD’li ve Rus liderleri art arda aynı hafta ağırlamanın Soğuk Savaş sonrası dönemde neredeyse emsalsiz bir durum olduğunu kabul etti. Trump'ın ziyaretinden kısa süre önce ise İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşın patlak vermesinden bu yana ilk kez Pekin'i ziyaret etmişti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geçtiğimiz aralık ayında, İngiltere Başbakanı Keir Starmer ise ocak ayında Pekin’e ziyarette bulunmuştu. Güney Kore, İspanya, İrlanda, Kanada, Almanya ve Finlandiya'dan liderlerin de yolu Pekin'e düştü. Şimdi sıra Şerif'e geldi.

Bu kesintisiz diplomatik hareketlilik en açık şekilde, Pekin’in giderek büyüyen jeopolitik nüfuzunu sergileme fırsatı yakaladığı anlamına geliyor. Rakip ve ortak ayrımı gözetmeksizin dünya liderlerinin küresel krizleri ele almak için Çin başkentine yönelmesi, diplomatik ağırlık merkezinin kayma işaretleri verdiğine işaret ediyor.

ABD uluslararası dengeleri hiçbir jeopolitik aktörün boy ölçüşemeyeceği bir kesinlikle sarsabilme kapasitesini koruyor. Ancak ticaret ya da güvenlik alanlarında kırılanı onarması beklenen taraf olma konumunu artık eskisi gibi üstlenemiyor. Pakistan Başbakanı Şerif, bu hafta Pekin'e yaptığı ziyaretle bu gerçeği hem kabul etmiş hem de onu bir fırsata çevirmeye soyunmuş gibi görünüyor.

Yeni haritanın hatları

Anlaşma metinlerinden ve ziyaret programından biraz geri çekilince, Ortadoğu ve Asya'nın sessiz sedasız yeniden çizilmekte olduğu anlaşılıyor.

ABD eşsiz askeri gücünü koruyor. İran limanlarını abluka altına alabiliyor, Hürmüz Boğazı’nı havadan vurabiliyor. Ancak askeri üstünlüğün savaşı kendi koşullarında sonlandırma kapasitesine eşdeğer olmadığını da artık anladı. Üstelik müttefikleri kendi tercihlerinin bedelini taşımaya giderek daha az istekli görünüyor. İspanya ABD'ye hava üslerini kullandırmayı reddetti. Körfez ülkeleri ise Washington'ı devre dışı bırakarak Pekin'e yöneldi.

Öte yandan Çin, ekonomik gücün onu destekleyecek siyasi ve askeri araçlardan yoksun kaldığında uzanabileceği noktaların sınırlarıyla yüzleşti. Devasa döviz rezervlerine ve muazzam satın alma gücüne karşın Pekin, enerjinin can damarını açık tutamakta başarılı olamadı. Hem diplomaside hem lojistikte üçüncü bir tarafa yaslanmak zorunda kaldı. Böylece dünyanın en büyük ticaret gücü, sert askeri güvenlik söz konusu olduğunda bir aracı üzerinden hareket etmek durumunda olan bir güç görünümüne büründü. Bu aracı da yine Pakistan’dı.

Pakistan, herkesle konuşabilen bir arabulucu, deniz yolları kapandığında kara köprüsünün anahtarını elinde tutan bir bekçi olduğunu iddia ederken çok kutuplu bir dünyada tek bir tarafın yanında duran büyük güçten çok daha değerli bir konuma yükseliyor.

Pakistanlı bir lider, 55 yıl önce ABD’li bir bakanı gizlice bir uçağa bindirip Pekin'e yolladı ve dünyanın yeniden şekillenmesine katkıda bulundu. Bu hafta bir başka Pakistanlı lider de Çin'e bizzat uçtu. Üstelik bunu ülkesini o gün vazgeçilmez kılan coğrafyanın bugün de aynı işlevi gördüğünü hatırlatmak için herkesin gözü önünde yaptı.