Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor
TT

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

ABD Başkanı Donald Trump, kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’daki çoğunluğu koruması halinde, her yetişkin Amerikan vatandaşına 5 bin dolar tutarında nakit ödeme yapma vaadinde bulundu. Toplam maliyetinin yaklaşık 1,35 trilyon dolara ulaşabileceği belirtilen bu teklif, çeklerin miktarından ziyade ‘Bu ödemelerin finansmanını kim sağlayacak?’ şeklindeki daha büyük bir ekonomik soruyu yeniden gündeme taşıdı.

Dün Dallas’ta düzenlenen Cumhuriyetçi Ara Seçim Konferansı’nda konuşan Trump, Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’da galip gelmesi durumunda her reşit vatandaşa 5 bin dolarlık bir ‘pay’ dağıtacağını açıkladı. Ödemeyi ‘Trump Temettüsü’ (Trump Dividend) olarak adlandıran Trump, bu paranın ABD sınırları içerisinde harcanması şartını koştu.

ABD’de reşit nüfusun yaklaşık 270 milyona ulaşması, kişi başı 5 bin dolarlık ödemenin toplam faturasını yaklaşık 1,35 trilyon dolara çıkarıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre bu rakam, Kovid-19 salgını döneminde belirli gelir sınırları dahilindeki yetişkinlere bin 200 dolar olarak verilen ilk nakit teşvik paketinin yaklaşık üç katına denk geliyor.

1,35 trilyon dolar... Bu para nereden geliyor?

Teklifin temel çıkmazı ise ödemelerin finansman kaynağı ve onaylanma mekanizmasında yatıyor. Trump, ‘temettü’ ödemelerinin nasıl finanse edileceğine dair henüz ayrıntılı bir plan sunmadığı gibi, bu boyuttaki bir programın hayata geçirilmesi tek taraflı bir başkanlık kararıyla mümkün görünmüyor. Zira böylesi bir adım, Kongre’nin onayını ve gerekli bütçe ödeneklerinin tahsis edilmesini gerektiriyor. AP de Trump’ın yasal bir onay almadan bu fonları serbest bırakma yetkisinin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Trump, geçtiğimiz yıl Amerikalılara 2 bin dolarlık bir ‘gümrük vergisi payı’ verilebileceğinden bahsettiği fikri yeniden gündeme getirerek, bu ödemelerin gümrük vergisi gelirleriyle finanse edilebileceğinin sinyalini verdi.

Ancak gümrük gelirleri ile programın muhtemel maliyeti arasındaki fark bir hayli yüksek. New York Times’ın Penn Wharton Bütçe Modeli’ne dayandırdığı verilere göre, Trump’ın gümrük vergilerinden elde edilen gelir yaklaşık 300 milyar dolara ulaşmıştı; fakat bu vergilere ilişkin yasal süreçler ve para iadelerinin başlamasıyla birlikte kullanılabilir toplam miktar yaklaşık 132,5 milyar dolara geriledi. 300 milyar doların tamamının hesaba katıldığı varsayılsa bile bu miktar, 1,35 trilyon dolarlık toplam maliyetin yalnızca yüzde 22’sini karşılıyor. 132,5 milyar dolarlık mevcut gelir ise maliyetin yüzde 10’undan daha azını kapatmaya yetiyor.

fverf
Trump’ın Dallas’taki American Airlines Merkezi’nde düzenlenen Cumhuriyetçi Parti Ara Seçimler Ulusal Kongresi’nde yaptığı konuşma sırasında dinleyiciler tezahürat yapıyor. (AFP)

Öte yandan, yönetimin yüksek gelir grubundakileri program kapsamı dışında tutmaya karar vermesi durumunda maliyet düşebilir. Başkan Yardımcısı JD Vance bu ihtimale işaret etse de Trump konuşmasında herhangi bir gelir sınırı belirtmedi. Wharton’da ekonomi profesörü ve Penn Wharton Bütçe Modeli Direktörü olan Kent Smetters’ın tahminlerine göre, yıllık geliri 400 bin doların üzerinde olan hanelerin kapsam dışı bırakılması, toplam maliyeti yaklaşık 1,15 trilyon dolara indirebilir.

Program maliyeti ile mevcut gümrük gelirleri arasındaki devasa fark varlığını korurken, bu açığın nasıl kapatılacağı kamusal maliye üzerindeki etkiyi belirlemede kritik bir faktör olacak. Açığın harcama kesintileri veya yeni gelir kaynaklarıyla kapatılamaması halinde borçlanmaya başvurulması en doğrudan seçenek olarak öne çıkıyor; bu durum ise kamu açığının ve federal borcun daha da artması anlamına geliyor.

Borç yükü altındaki maliyeye ek bir yük

Bu teklif, ABD kamu maliyesinin artan baskılarla karşı karşıya kaldığı bir dönemde geliyor. AP’nin teklife ilişkin haberinde yer alan verilere göre, ülkenin ulusal borcu 40 trilyon doları aşarken yıllık bütçe açığı da 1,8 trilyon dolara yaklaşmış durumda.

Bu açıdan bakıldığında, Trump Temettüsü’nün fiili maliyeti yalnızca yaklaşık 1,35 trilyon dolarlık çek ödemeleriyle sınırlı kalmayacak. Hükümetin programı borçlanma yoluyla finanse etmesi halinde ilave borç servis maliyeti de üstlenilecek ve bu durum mali etkinin ödemelerin yapıldığı yılın ötesine uzamasına yol açacak.

Bu denklem, vatandaşın tek seferde alacağı 5 bin doların, yeni gelir kaynakları veya eş değer harcama kesintileriyle dengelenmediği sürece kamu maliyesi perspektifinden borcun ve faiz giderlerinin artması yoluyla hükümetin üstlendiği uzun vadeli bir yükümlülüğe dönüşebileceğini gösteriyor.

Enflasyon ve faiz oranları üzerindeki potansiyel etki

Ayrıca, kısa bir süre içinde Amerikalı hanelerin eline 1 trilyon dolardan fazla nakit pompalanması tüketimi ve talebi artırabilir. Bu durum kısa vadede ekonomik aktiviteyi destekleyebilecek olsa da üretimde benzer bir genişlemeyle karşılanmadığı takdirde fiyat baskılarını da tırmandırabilir.

ABD piyasalarının enflasyon, bütçe açığı ve kamu borçlanmasına karşı hassasiyeti göz önüne alındığında bu husus ayrı bir önem kazanıyor. Piyasaların söz konusu ödemelerin bütçe açığını ve borcu artıracağı yönünde bir algıya kapılması durumunda, Hazine tahvil getirileri yükselebilir; bu da hükümet, özel sektör ve haneler için borçlanma maliyetlerini yukarı çekebilir.

Dolayısıyla programın ekonomik etkisi, her hak sahibinin 5 bin dolar almasıyla sınırlı kalmayıp tüketici talebine, enflasyona, Hazine ihraçlarına, faiz oranlarına ve borç servis maliyetine kadar uzanan geniş bir alana yayılıyor.

Bunlar ‘dağıtım’ mı yoksa seçim teşviki mi?

Teklifin siyasi boyutu da kısa sürede ekonomik tartışmaların odağına yerleşti. Fox News sunucusu Bret Baier, Başkan Yardımcısı JD Vance ile gerçekleştirdiği mülakatta programın yaklaşık 1,3 trilyon dolarlık maliyetine dikkat çekerek yönetime yüklendi. Baier, Trump’ın seçim sonrasına vaat ettiği bu ödemelerle ‘seçmenlere rüşvet vermeye’ çalıştığını savunan çevrelerin bulunduğunu ifade etti.

gb
Trump, Dallas’taki American Airlines Merkezi’nde düzenlenen ara seçimler için düzenlenen Cumhuriyetçi Ulusal Kongre’de konuşmasını tamamladıktan sonra (AFP)

Söz konusu soru, açıklamanın zamanlaması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor. Zira ödemeler, Cumhuriyetçilerin kasım ayındaki seçimlerde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da kontrolü sağlaması şartına bağlanmış durumda. Ancak vaadin ‘rüşvet’ olarak nitelendirilmesi, hukuki bir karardan ziyade eleştirmenlerin getirdiği siyasi bir yorum niteliği taşıyor.

Açıklamaya eşlik eden hukuki analizlere göre plan, yasal ve mali açıdan soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Başkan’ın, Kongre’nin onayı olmadan tek başına bu ölçekte bir harcama programı oluşturma yetkisi bulunmuyor.

Buna karşılık seçim hukuku uzmanları, seçmenlerin yararlanabileceği bir ekonomik politika vaadinde bulunmanın, söz konusu menfaatin uygulanması standart hükümet prosedürlerinden geçtiği sürece otomatik olarak hukuka aykırı sayılamayacağını belirtiyor.

Daha önceki ‘dağıtım’ deneyimleri

5 bin dolarlık vaat bir boşluktan doğmuş değil. Trump, geçen yıl da gümrük gelirlerinden Amerikalılara 2 bin dolar ödenmesi fikrini ortaya atmış, ancak bu teklif somut bir ödeme programına dönüşmemişti. ABD Başkanı, daha önceki açıklamalarında da kamu istihdamındaki kısıntılardan elde edilecek tasarruflara bağlanan 5 bin dolarlık ödemelerden bahsetmişti.

Söz konusu vaatler, Kovid-19 salgını döneminde hükümetin uygulamaya koyduğu teşvik ödemelerinden farklılık gösteriyor. Salgın dönemindeki ödemeler, derin bir ekonomik daralmayla mücadele amacıyla Kongre tarafından çıkarılan yasalar kapsamında hayata geçirilmişti. Mevcut vaat ise daha farklı bir ekonomik konjonktürde sunulmakla birlikte, çok daha ağır bir borç yükü ve borçlanma maliyetiyle karşı karşıya bulunuyor.

Bu nedenle 5 bin dolarlık vaadin arkasındaki gerçek ekonomik soru ‘Amerikalıların ne kadar alacağı’ değil, ‘1,35 trilyon dolarlık faturayı kimin ödeyeceği’ olarak öne çıkıyor.

40 trilyon doları aşan ulusal borç ve 1,8 trilyon dolara yaklaşan yıllık bütçe açığı ortamında Trump Temettüsü, ABD kamu maliyesi için yeni bir test niteliği taşıyor. Borçlanma yoluyla sağlanacak her türlü finansmanın borç stoğunu ve borç servis maliyetini artıracağı değerlendiriliyor. Bu noktada Trump’ın vaat ettiği ‘temettü’, şirketlerin dağıttığı kâr paylarından ayrışıyor. Zira birikmiş bir mali fazladan değil, hükümet ve Kongre tarafından belirlenecek bir finansman kaynağından beslenmesi gerekiyor.


Ahmed Şah Mesud: 11 Eylül saldırılarını öngören adam

Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
TT

Ahmed Şah Mesud: 11 Eylül saldırılarını öngören adam

Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)

Kemal Allam

Bugün, Wall Street Journal gazetesinin “Soğuk Savaşı kazanan Afgan” olarak tanımladığı Ahmed Şah Mesud'un suikastının üzerinden 25 yıl geçti.

Mesud, 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce suikasta kurban gitti. Amerikalılar, çeyrek asır sonra, ABD tarihinin en kötü ve sadece ABD'nin çehresini değiştirmekle kalmayıp, ardından gelen küresel terörle savaş yoluyla Ortadoğu'yu da yeniden şekillendiren terör saldırısını anarken, hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de Rusya'da önemli bir tarihi soru yeniden gündeme geliyor: “Ya olsaydı?”

Zira Mesud'un hikayesi, Afganistan'ın kendi hikayesi gibi, o ülkenin sınırlarını aşarak modern dünya tarihinin bir bölümü haline gelmiştir. Bu hikaye 1979'daki Sovyet işgaliyle başladı ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle ​​devam etti; bu çöküşte Afganistan bataklığı ve Mesud'un rolü, bu gücün zayıflamasına katkıda bulunan en önemli faktörler arasındaydı. 11 Eylül'den sonra ise paradoks tam tersine döndü ve Amerika Birleşik Devletleri kendini Sovyetler Birliği’nin daha önce Afganistan'da yaşadığına oldukça benzer bir durumda buldu.

Bugün, Trump yönetimi, Başkan'ın Asya'daki en önemli hava üssü olarak tanımladığı Bagram Hava Üssü konusundaki pozisyonunu yeniden değerlendiriyor. Her yıl 11 Eylül'de Amerikalılar, hüzün ve anımsamanın ağır bastığı bir atmosferde bir araya geliyorlar. Öte yandan, birçoğu, özellikle de İran'a karşı başlatılan bir başka savaşın gölgesinde, Afganistan ve Irak'taki savaşların tüm bu maliyet ve bedele değip değmediğini sorguluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre CIA, Ahmed Şah Mesud'un uyarılarını dikkate almış olsaydı, olayların seyri bütünüyle farklı olabilirdi. Bu adam, 1980'lerdeki Sovyet-Amerikan çatışmasında sadece kilit bir figür değildi. 11 Eylül saldırılarından sadece birkaç ay önce, neredeyse tarihsel bir paradoks gibi görünen bir şekilde, eski düşmanları kısa bir süreliğine de olsa ortak bir amaç etrafında birleştirmeyi başarmıştı.

Sovyetler Birliği’ni yenen adam

9 Eylül 2001'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı mevkidaşı George W. Bush'u arayarak endişeyle şunları söyledi: “Ahmed Şah Mesud öldürüldü ve çok endişeliyim.” Bu, Ruslar için son derece önemli ve pek çok anlamı olan bir değişimdi. Putin, Afgan Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nin istihbarat aygıtı olan KGB'de görev yapmıştı; bu savaş o zamandan beri Afganistan’ın Rus hafızasından asla silinmemesini sağladı.

Fotoğraf: Ahmed Şah Mesud ekibiyle konuşuyor (AFP)

csd
Ahmed Şah Mesud ekibiyle konuşuyor (AFP)

O dönemin birçok figürü gibi geçmiş Sovyet zaferlerine sıkıca bağlı kalan Putin, 11 Eylül'e kadar geçen aylarda Mesud ile savaşan bir düşmandan ona saygı duyan ve destekleyen birine dönüşmüştü. 9 Eylül 2001 akşamı Bush ile konuştuğunda, Mesud suikastının rastgele bir olay olmadığını ve ufukta büyük bir hadisenin belirmekte olduğunu biliyordu.

Saldırılardan önceki aylarda Ruslar ve Amerikalılar, Bin Ladin'in Afganistan'daki faaliyetleriyle ilgili istihbarat konusunda iş birliği yapmış ve bilgi paylaşmışlardı. Mesud'un suikastından 48 saatten kısa bir süre sonra, Moskova'dan gelen “büyük bir hadise yaşanmak üzere” uyarısı gerçekleşti.

O zamanlar kimse yaşanacak olanların büyüklüğünü anlamamıştı. Sadece birkaç gün sonra, Amerika Birleşik Devletleri küresel terörle savaşını başlattı ve o andan itibaren dünya etkileri bugün bile hissedilen yeni bir döneme girdi. Nitekim bugün Afrika geneli, birinci küresel terör örgütünün Afganistan'da üs kurmuş İslamcı savaşçılardan ilham aldığı yeni ve daha küçük ölçekli savaşlara sahne oluyor.

9 Eylül 2001'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı mevkidaşı George W. Bush'u arayarak onu endişeyle uyardı: “Ahmad Şah Mesud öldürüldü ve çok endişeliyim”

 Mesud, Dari ve Farsçada “Beş Aslan Vadisi” anlamına gelen ünlü Pençşir Vadisi'nde Sovyetleri beş ayrı saldırıda püskürtüp yenilgiye uğratması ile tanınıyordu. Hatta “Rambo-3” filmi bile kurgusal bir şekilde Mesud'u en önde gelen Afgan liderlerinden biri olarak tasvir etmişti; filmde Sylvester Stallone'a Sovyetlerle mücadelede yardım ediyordu.

Başkan Ronald Reagan, Rambo-3 filmini şimdiye kadar yapılmış en iyi film diyerek övmüş ve Sovyetleri yenmek için Rambo ruhuna ihtiyaç olduğunu söylemişti. Gerçekten de Amerikalılar Sovyetler Birliği ile mücadelelerinden zafer ile çıkarken, Mesud “Soğuk Savaşı kazanan Afgan” unvanını aldı.

Birçok belgesel, Sovyet güçlerine karşı sergilediği askeri yeteneklerini anlattı. Deneyimli ITV muhabiri Sandy Gall, “Afganistan'ın Napolyon'u” başlıklı resmi biyografisini yazdı. Gall, 1980'lerin başından itibaren Mesud'un kariyerini takip etmiş ve hatta Afgan mücahitlerini Sovyetlere karşı savaşmaya devam etmeleri için cesaretlendirmek amacıyla Hayber Geçidi'ni ziyaret eden Margaret Thatcher'ın destek mesajını kendisine iletmişti.

scdfrgth
Kabil'de bir camiye doğru yürüyen diğerlerinin yanında, bir Afgan adam merhum Ahmed Şah Mesud'un fotoğrafını taşıyor, 5 Aralık 2001 (AFP)

Batı'nın Sovyetler Birliği'ne karşı savaşında Afganlardan yardım aldığı, Sovyet tankları Kabil'den çekildikten sonra ise onlara sırtını döndüğü bugün artık çok iyi biliniyor. Daha sonra Afganistan iç savaşa sürüklendi ve bu arada komşu ülkeler, çatışmanın sonucunu etkilemek amacıyla rakip grupları destekledi.

Bu kaosun ortasında, Mesud, Afganistan'da yaşayan, savaşan ve ölen tek Afgan liderdi. Gülbeddin Hikmetyar, İsmail Han, Abdürreşid Dostum da dahil olmak üzere diğer liderler İran, Pakistan veya Türkiye gibi ülkelerde yaşadılar. Ancak Mesud, Afganistan'ı asla terk etmedi.

Sovyetlerin çekilmesi ve ardından Sovyetler Birliği'nin çöküşü, daha sonra da Boris Yeltsin'in yerine Putin'in başkanlığa gelmesinin akabinde, Rusya Devlet Başkanı, Mesud'a saygı duyan ve onun tarafından yenilgiye uğratılma gerçeğini kabullenen Soğuk Savaş figürlerinden biri oldu. Bu noktadan itibaren, Rusya Devlet Başkanı, Taliban ve Bin Ladin liderliğindeki el-Kaide'den terörist müttefiklerine karşı mücadelesinde Mesud'a destek vermeye başladı.

 Putin, büyük bir felaket yaşanmadan önce Amerikalıları Bin Ladin'i öldürme veya yakalama çabalarında Mesud'u desteklemeye ikna etmeye çalıştı, ancak başarısız oldu. Fakat o felaket gerçekten de yaşandı.

Mesud neden hala önemli?

2006 yılında ABC kanalı, 11 Eylül Komisyonu'nun bulgularına dayanan “11 Eylül'e Giden Yol” adlı mini bir televizyon dizisi yayınladı. Bu dizi, özellikle Clinton yönetiminin Bin Ladin'i hedef alma fırsatına sahip olduğu gerçeği de dahil olmak üzere bir dizi utanç verici gerçeği ortaya koydu.

Dizide kurgu olarak, Mesud “Hedefimizde” diyor. Ne var ki CIA daha sonra Bin Ladin'e insansız hava aracı ile düzenlenecek saldırıya yeşil ışık yakmayı reddediyor. Aynı şekilde Bin Ladin'in liderliğinde binlerce Arap ve Afgan olmayan kişinin safında savaştığı Taliban'a karşı savaşında Mesud'u desteklemekten de kaçınıyor.

def
Taliban'ın Afganistan'ın kontrolünü ele geçirmesinin ardından nöbet tutan Taliban savaşçıları, Kabil’de merhum Afgan komutan Ahmed Şah Mesud'un resmedildiği beton bir bariyer duvarın üzerinde oturuyor, 28 Ağustos 2021 (AFP)

Saldırıların 25. yıldönümü yaklaşırken, dizi yeniden gündeme gelerek tartışmaların başını çekmeye başladı. Mesud ise kaçırılmış bir fırsatın sembolü olarak anlatının merkezinde yer aldı. Dizinin etkisi o kadar güçlüydü ki, Bill Clinton ABC kanalına diziyi yayınlamayı durdurması için baskı yapmıştı.

Ancak hem Clinton hem de Bush yönetimlerinin gözünden kaçan daha büyük resim, Ahmed Şah Mesud'du. Eğer Bin Ladin ve Taliban'a karşı savaşında destek almış olsaydı, 11 Eylül saldırıları gerçekleşmeyebilirdi. Mesud'un olağanüstü önemi tam olarak burada yatıyor.

Mesud, Arap devletlerini de bu Arap savaşçıların tehlikeleri dikkate alınmazsa bir gün ülkelerine geri dönüp orada savaş çıkaracakları konusunda uyarmıştı. Nitekim, Mısır, Cezayir, Ürdün ve hatta Suudi Arabistan daha sonra 1980'ler ve 1990'larda Afganistan'da savaşmış olan savaşçılar tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinden ve saldırılarından çok çekti.

Abdullah Azzam'ın damadı Abdullah Enes'in Afganistan'daki Arap deneyimini ele alan anıları, günümüze kadar süregelen birçok anlatıyı ve özellikle de Mesud'un nihayetinde el-Kaide'yi kuran aynı radikal hareketin bir parçası olduğu kanaatini çürütmeye yardımcı oluyor.

Thomas Hegghammer'ın yazdığı ve Abdullah Azzam'ın bir biyografisi olan “Kervan” kitabı ise, Azzam'ın Mesud ile görüşmesinden sonra Azzam ve Bin Ladin arasında baş gösteren anlaşmazlıkları ayrıntılı olarak ele alıyor. Usame bin Ladin ve savaşçıları Mesud'dan hoşlanmıyordu; Mesud ise 1980'lerin ortalarından beri Usame bin Ladin ile bağlantılı Arap savaşçıların çoğunun radikal ideolojileri benimsediğine inanıyordu.

Azzam daha sonra, Bin Ladin ve Pakistanlı unsurların suikastın arkasında olduğu iddiaları arasında öldürüldü. Bunu takip eden olaylar bugün artık tarihin bir parçası.

Bugün, saldırıların 25. yıldönümünde, CIA içindeki birçok kişi ve 1980'ler kuşağından birçok Soğuk Savaş subayı, kaçırılan bu fırsatı hatırlatıyor.

cdfvgth
11 Eylül saldırılarında iki uçağın kulelere çarpmasının ardından Dünya Ticaret Merkezi bölgesinden yükselen dumanı gösteren bir uydu görüntüsü (Reuters)

Charlie Wilson'ın Savaşı filminde de gösterildiği gibi, ünlü Teksaslı kongre üyesi Senato ve Temsilciler Meclisi’nde güçlü olan İstihbarat ve Savunma Komitelerine şunları söylüyor: “Son aşamayı berbat ettik.”

1989'dan 11 Eylül saldırılarına kadar Amerika Birleşik Devletleri Afganistan'a sırtını döndü. Bunun sorumluluğu Amerikalıların kendilerinden başkasına yüklenemez, zira Mesud, 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce bir bombalı saldırıda suikasta kurban gidene kadar mücadelesini yalnız başına sürdürdü.


11 Eylül'den çeyrek asır sonra El-Kaide: Merkez çöktü, kollar devleşti

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
TT

11 Eylül'den çeyrek asır sonra El-Kaide: Merkez çöktü, kollar devleşti

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla

Maher Farghaly

11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçerken hikâye, yenilmiş ya da halen varlığını sürdüren bir örgütten bahsetmenin ötesinde çok daha karmaşık görünüyor. Çünkü özünde, “Merkezilikten daha bağımsız kollara, doğrudan saldırıdan hayatta kalma stratejilerine, tek darbe planlarından krizlerle beslenen bir şebekeye, güç kazandırma siyasetinden yayılıma, küreselleşmiş terörden yerel teröre nasıl evrildi?” sorusunun yanıtlanması gerekiyor.

El-Kaide, bugün dikkat çekici bir çelişkiyle karşı karşıya. Zira merkezi, gerilerken kolları merkezle bağını koparmadan genişliyor. Merkezi daralma ile bölgesel genişleme arasında, örgüt için yeni bir harita şekilleniyor. Bu harita, merkezi liderliğin gücünden ziyade kolların yerel çevreleri yatırım yapma ve buralarda nüfuz inşa etme becerisine dayanıyor.

Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI), West Point Akademisi'nin CTC Sentinel dergisi ve Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) küresel terörizm raporunun tahminlerine göre merkezi El-Kaide örgütü, maruz kaldığı darbelere rağmen varlığını sürdüren bir yapıya sahip olmakla birlikte, özellikle Afrika'daki bölgesel kolların büyümesiyle birlikte merkezi olarak gerilemiştir. Yeni katılımcı sayısının azlığı ve sürekli askeri baskı nedeniyle merkezi kapasiteler sınırlı hâle gelmiştir. Buna karşın, Es-Sahap ve 2023 yılında bomba yapımı ile sivil havacılığın hedef alınmasına dair talimatlar sunmak üzere yeniden yayımlanan Inspire dergisi gibi güçlü medya organlarıyla birlikte para toplama, medya üretimi ve saldırılara ilham verme konularında küresel ağlarını korumaya devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Küresel Terörizm Endeksi (GTI) ve Batılı araştırma merkezleri, El-Kaide'nin merkez oluşumunun yalnızca 150-200 üyeye kadar gerilediğini, ABD'nin değerlendirmesine göre İran'da bulunan ve yardımcısı Abdurrahman el-Mağribi ile birlikte Seyf el-Adl (Muhammed Salahaddin Zeydan) tarafından yönetilen zayıf bir liderliğe sahip olduğunu tahmin ediyor. Bu konuya dair bazı yorumlar da yapılıyor. “Seyf el-Adl gerçekten de El-Kaide'yi mi yönetiyor?” sorusu da bu yorumlara eşlik ediyor. Çünkü örgütü fiilen başka bir liderin yönettiğine, bunun Ebu Abdulkerim el-Mısri veya Ebu Muhsin el-Mısri olma ihtimalinin yüksek olduğuna dair çeşitli Batı raporları bulunuyor. Çünkü örgüt kolları, Şii Tahran'da ev hapsinde tutulan birinin kendilerini yönetmesini kabul etmiyor. Ayrıca Seyf el-Adl'ın kişiliği ve küresel liderliğe uygun olmadığına dair eski bir tartışma da devam ediyor.

Al Majalla’ya konuşan terörle mücadele uzmanı ve eski CIA ajanı Sara Adams’a göre El-Kaide'nin, kollarla bağlarını korurken nispeten bağımsız kolların bir şebekesine dönüştüğü, 2022 yılında Eymen ez-Zevahiri'nin öldürülmesinden bu yana resmi olarak bir lider ilan edilmese de Taliban koruması altında Afganistan'da altyapıyı yeniden kurmaya odaklandığı değerlendiriliyor.

Örgütün 2022-2026 döneminde karşılaştığı tehditlere ve yaşadığı birçok aksiliğe karşı direnmenin yanı sıra örgütün askeri kapasitesini inşa etmeyi ve ittifaklarını genişletmeyi başardığına inananlar da var.

El-Kaide, merkezi örgütten merkeziyetsiz bir yapıya dönüştü ve 11 Eylül olayının üzerinden 25 yıl geçtikten sonra örgüt, bölgesel kollar aracılığıyla uygulamada bir ölçüde merkeziyetsizliğe sahip merkezi bir üst yönetime dayanmaktadır. Katı hiyerarşik bir yapıdan, nispi özerkliğe sahip olan ancak küresel cihat hedeflerine bağlı kalan bölgesel bağlı yapılardan oluşan bir şebekeye evrildi.

Aşırı gruplar ve uluslararası terörizm uzmanı araştırmacı Munir Edib, Al Majalla dergisine yaptığı açıklamada, “El-Kaide artık 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları büyüklüğünde operasyonlar gerçekleştirebilecek merkezi bir örgüt değil. Çünkü liderlerinin ve kapasitesinin büyük bir kısmını kaybetti ve varlığı başta DEAŞ olmak üzere daha dinamik örgütler lehine geriledi. Ancak örgüt, son yıllarda yerel yapılara daha fazla dayanarak merkezi modelden merkeziyetsiz bir yapıya dönüşmeyi başardı. Cihadçı düşüncenin kırılgan ortamlarda, çatışma ve kaos bölgelerinde kendini yeniden üretme becerisinin küresel cihadın geleceğini belirleyeceğine işaret eden Edib, örgütlerin askeri açıdan yenilebileceğini, ancak fikirlerin yalnızca güvenlik darbeleriyle ortadan kaybolmayacağını, aksine yeni biçimlerde ve farklı isimlerle geri dönebileceğini vurguluyor.

El-Kaide’nin yapısı ve bölgesel kolları

Al Majalla’ya konuşan Mısır’daki İslami Cihad örgütünün kurucularından ve Eymen ez-Zevahiri'nin arkadaşı olan Şeyh Nebil Naim, merkezi liderliğin stratejik kararları tartıştığı bir Şura Konseyi (20-30 üye) tarafından yönetilmeye devam ettiğini düşünüyor. Naim’e göre Şura Konseyi’nin yanı sıra eğitim ve operasyon planlamasından sorumlu Askeri Komite, havale ve ticari faaliyetler gibi ağlar aracılığıyla finansmanı yöneten Mali ve Ticari İşler Komitesi, İslam şeriatı ile uyumu sağlayan Şeriat Komitesi, dini fetvalar çıkaran Fetva Komitesi ve medya için es -Sahab gibi araçlar vasıtasıyla propagandayı yöneten Medya Komitesi bulunuyor.

Naim, örgütsel yapıda büyük kollara önemli bir rol düştüğüne işaret ederek 2024 yılından bu yana Yemen kolunun liderliğini yürüten, yardımcılığını ise Ebu Aymen el-Mısri'nin (İbrahim el-Banna) yaptığı ve silah ile eğitim konusunda Husilerle iş birliği yapan yaklaşık 2 bin ila 3 bin üyeye sahip Sa'd bin Atıf el-Evlaki, yerel şikâyetlere ve küresel cihada odaklanan, yaklaşık 10-18 bin üyesiyle en güçlü kol olan Somali kolunu yöneten Ahmed Diri, etnik ve ekonomik çatışmaları sömüren geniş toprakları kontrol eden yaklaşık 9 bin savaşçıyla birlikte Afrika Sahel'ini (Mali, Nijer, Çad vb.) yöneten İyad Ag Gali ve Amadou Koufa, ve son olarak merkezi örgüt Şura Konseyi üyesi olup Kuzey Afrika kolunu (Cezayir, Mali, Moritanya, Nijer) yöneten Ebu Ubeyde Yusuf el-Enabi gibi isimleri saydı.

2022 ile 2026 yılları arasında El-Kaide'nin direnci ve kapasitelerinin genişlemesi

Örgütün 2022-2026 döneminde karşılaştığı tehditlere ve yaşadığı birçok aksiliğe karşı direnmenin yanı sıra askeri kapasitesini inşa etmeyi, ittifaklarını genişletmeyi, yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya geçmeyi, kollarını ve kendisine bağlı grupları birleştirmeyi, daha fazla şiddet ve aşırılığa yönelerek ideolojik dönüşümlerini pekiştirmeyi başardığına inananlar var. Al Majalla’ya konuşan araştırmacı Münir Edib de bunlardan biri. Merkezi örgüt çökmeden kollar lehine gerilediğini belirten Edib’e göre bunun sebebi, son yıllarda otorite kurma modelinden merkeziyetsiz bir şebekeye dönüşmeyi başarırken yerel kollara ve örgütlere daha fazla dayandı. Bu yerel yapılar, kırılgan ortamlarda, çatışma ve kaos bölgelerinde kendilerini yeni biçimlerde ve farklı isimlerle yeniden üreteceklerini düşünüp buna göre hareket ettiler.

Bu başarılara dair göstergeleri Strategics merkezinin hazırladığı ayrıntılı bir çalışmada bulabiliriz. Bu çalışmada askeri kapasitenin inşa edilmesi, örgütün kendisine bağlı terör gruplarını kaynaklarını ve yerel savaşçılarla olan ittifaklarını değerlendirmeye yöneltmesi, Somali, Batı Afrika ve Yemen'in bazı bölgelerinde güvenli sığınaklarını koruma çıkarlarını organize etmesi ele alınıyor. Örgüt, tamamen kuzey Gana, Togo, Mali, Nijer ve diğer yerlerdeki altın madenlerine ve kaçırma eylemleri için talep edilen fidyelere dayanan yeni finansman yolları elde etti. Ardından, El-Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) ile iş birliği yaparak Mali'nin kuzeyinden güneyine, oradan da Burkina Faso'ya doğru yöneldi. Sonrasında unsur toplama merkezi haline getirdiği Nijer'e ulaşmasıyla birlikte haritasını ve ittifaklarını genişletti.

hm
İslamabad'da yayımlanan Pakistan'ın günlük The News gazetesinde yer alan bir ilan. İlan, El-Kaide üyelerinin yakalanmasını sağlayabilecek her türlü bilgi karşılığında 27 Ağustos 2005 (AFP)

“El-Kaide merkezindeki zayıflığına rağmen yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya ve toprak kontrolü sağlamaya geçmeyi başardi ve bu durum Mali ile Somali'nin bazı bölgelerinde açıkça görüldü.

El-Kaide'nin Afganistan ve Güney Asya'da yayılması ve ittifakları

Sara Adams, değerlendirmesinde şunları söyledi:

“Örgüt, geçmiş yıllarda Güney Asya'daki eski lideri Asim Ömer'in (Afganistan’daki ortak bir askeri operasyonda öldürüldü) Leşker-i Cendvi el-Alemi, Cendullah, Leşker-i İslam, Sa’d bin Ebi Vakkas Cephesi, Tevhid vel-Cihad ve Özbekistan İslami Hareketi gibi örgüt ve gruplarla ittifak kurmasıyla birlikte, Afganistan'da Taliban Hareketi’nden bağımsız savaş yapısını inşa etmek için ciddi adımlar attı. Aynı zamanda Hakkani Ağı ile yakın ilişkilerini korudu. Pakistan'da Hakkani Ağı ile müttefik olan Gul Bahadur grubu ve Mahsud kabilesinden iki grup ile bağ kurdu. Aralarında çok sayıda Arap unsurun da bulunduğu Veziristan'ın kabile bölgelerinde üye toplama ve eğitim faaliyetlerini sürdürdü ve Benin, Fildişi Sahili ile Burkina Faso gibi yeni yerel terör gruplarının temellerini atarak Senegal'deki altın madenlerine yaklaştı.”

El-Kaide'nin kolları yerel kontrole yöneliyor

Bölgesel güvenlik ve terörizm araştırmacısı Ahmed Sultan, Al Majalla’ya yaptığı açıklamada, El-Kaide’nin merkezdeki zayıflığa rağmen yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya ve toprak kontrolü sağlamaya geçmeyi başardı. Bu durum, örgüt kolları ve gruplarının faaliyetlerini sınır ötesi uluslararasılaştırmadan yalnızca yerel faaliyetlerle sınırlı tuttuğu Mali ve Somali'nin bazı bölgelerinde açıkça görüldü. Örgüt, önceki merkeziyetsiz eylem stratejisinden türetilen ve ideolojik benzerliğe dayanan geleneksel modelin bir alternatifi olarak, kendisine bağlı ya da sadık grupları ortak ve birleşik bir liderlik şemsiyesi altında ve tek bir örgütsel yapı içinde birleştirdi.

Örgütün en önemli ana faaliyet alanları; Etiyopya, Uganda ve Kenya'ya yayılan, Somali'nin güneydoğusunda geniş bir coğrafi alanı kontrol eden, kaçakçılık ve deniz yoluyla geçiş için okyanusta büyük bir varlık sürdüren Doğu Afrika kolu (Eş-Şebab), Sahel ve Sahra bölgeleri kolu (Nusretü'l-İslam vel-Müslimin/CNIM), Ebu Bekir Adem Kamber, Ebu Usame el-Ensari lakaplı ve gerçek adı Muhammed Evvel İbrahim Gumbe olan liderleri yönetimindeki Ensar grubu liderliğindeki Batı Afrika Kolu, Ebu Ubeyde el-Enabi liderliğindeki Kuzey Afrika Kolu, Ebu İhlas el-Mısri, Libyalı Abdulazim bin Ali ve eğitim kampları sorumlusu komutan Hakim el-Mısri liderliğinde Ömer el-Faruk Tugayı'nı barındıran Hint Alt Kıtası Kolu ve ayrıca Hurras ed-Din grubunu fesheden, ancak Suriye içinde sembolik olarak varlığını koruyan Irak ve Suriye El-Kaidesi ve son olarak Arap Yarımadası Kolu olarak sıralayabiliriz.

zrbg
Afganistan’ın Kandahar eyaletindeki Daman bölgesinde Taliban’a bağlı bir güvenlik görevlisi, 20 Temmuz 2026 (AFP)

Terör örgütleri uzmanı Muhammed bin Faysal'a göre Arap Yarımadası Kolu, en önemli kol olma özelliğini taşıyor. Al Majalla’ya yaptığı değerlendirmede, bu bölgedeki örgütün rotasını 3 noktada özetleyen Faysal’a göre Arap Yarımadası El-Kaidesi’ne karşı askeri ve güvenlik operasyonlarının yapılmaması, kapasitesini yeniden inşa etmek, saflarını yeniden düzenlemek ve yıpratmadan uzak bir şekilde kendini geliştirmek için bir kazanç ve fırsat oldu. İkinci olarak örgüt, şu anda yerel taraflara karşı her türlü askeri çatışmayı dondurdu, ki bu durum mutlaka kapasitesinin gerilediği veya zayıfladığı anlamına gelmez. Son olarak, Halit Batarfi ve Seyf el-Adl'ın oğlu Halit'in ölümünden ve Sa'd bin Atif el-Evlaki'nin liderliği devralmasından bu yana, Seyf el-Adl ile ilişkilendirilen vizyonu net bir rotaya dönüştürmeyi başaramadı. Bu vizyonun özü İran siyasetiyle bütünleşiyor. Dolayısıyla Husilerle olan ilişkisi, aralarındaki iletişim ve koordinasyon kanalları açık kalmaya devam etmekle birlikte, bugün daha donuk görünüyor.

İkiz kulelerin vurulmasından çeyrek asır sonra El-Kaide, küresel ve yerel mücadeleyi birleştirdi ve son zamanlarda kendine ait emirlikler kurmaya yöneldi.

Araştırmacı Ahmed Sultan sözlerini şöyle sürdürdü:

“Yerel faktörlerin yanı sıra, El-Kaide'nin Yemen, Somali ve Afrika Sahel'indeki kollarının bazı bölgelerde mekânsal kontrol yaklaşımına ve bölgesel emirlikler kurmaya yöneldiğini görüyoruz. Bu durum, El-Kaide'nin genel liderliğinin direktifleriyle, Eymen ez-Zevahiri'nin, ondan önce Usame bin Ladin'in ve ayrıca 2020 yılında öldürülen Mağrib El-Kaidesi emiri Ebu Musab Abdulvedud'un mesajlarıyla çelişiyor. Mevcut gerçeklik de El-Kaide’nin kollarının kendi vizyon ve stratejilerine sahip olduğunu, bu doğrultuda hareket ettiğini, küresel veya sınır ötesi cihat meselesini umursamadığını veya buna çok fazla ilgi göstermediğini söylüyor. Zira genel olarak cihatçı durumda, bir kısmı Heyetu Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) iktidara gelmesi ve El-Kaide ile geçmişteki bağını kopardıktan sonra uluslararası topluma kademeli olarak entegre olmasının başarısından kaynaklanan bir dönüşüm söz konusu. Bu dönüşüm, yerel cihada odaklanmak ve küresel cihat ajandasından vazgeçmek şeklinde kendini gösteriyor. Özellikle örgütün Afrika’daki kollarının, Suriye’de yaşananlara benzer şekilde El-Kaide’nin genel liderliğiyle olan bağlarını koparmayı düşünmesi bekleniyor. Çünkü bu kollar ile örgütün merkezi liderliği arasındaki bağ zayıf ve iki taraf arasındaki bağlantıyı sağlayan liderler ya öldürülmüş ya vefat etmiş ya da en azından yeni koşullara uyum sağlamış ve kendi ülkelerindeki ile dünyadaki gerçekliğin verilerinden hareketle küresel cihad yaklaşımından vazgeçmiş durumdalar.

Özetle, İkiz Kuleler'in vurulması olayından çeyrek asır sonra El-Kaide, küresel ve yerel mücadeleyi birleştirdi ve hayatta kalma stratejileri doğrultusunda son zamanlarda kendine ait emirlikler kurma eğilimine girdi. Çünkü hiçbir zaman tek bir merkeze veya belirli bir coğrafi alanda hareket eden bir liderliğe dayanan sıradan bir örgüt olmadı. Daha ziyade darbeler şiddetlendikçe şekil değiştiren bir yapıya benziyordu. Liderlerini ve yapılarını hedef alan yıllarca süren güvenlik ve askeri operasyonlarına rağmen, merkezi örgüt tamamen ortadan kaybolmamış, aksine varlığı ve etkisi kademeli olarak gerilemiş, geride daha karmaşık koşullarda varlığını sürdürmeye ve kendini yeniden üretmeye muktedir bir örgütsel yapı bırakmıştır. Merkezin küresel cihat sahnesine ritmini dayatmada daha az muktedir göründüğü sırada, bölgesel kolları zıt yönde hareket ediyor. Bazı devletlerin kırılganlığında, yerel çatışmalarda, güvenlik boşluklarında ve toplumsal çalkantılarda nüfuzlarını genişletmek için elverişli bir ortam buluyorlardı. Öyle ki bu kollar artık merkezin sadece marjinal uzantıları olmaktan çıkıp, bazı bölgelerde ana örgütün kendisinden bile daha fazla varlık ve etki kazanmış durumdalar. Bu durum tam olarak, “El-Kaide doğrudan saldırıdan hayatta kalma stratejilerine, küresel savaştan yerel savaşa ve yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya evrilmiştir” şeklinde ifade edilebilir.