Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Avrupa'nın altın çağına katkıda bulunan Rothschild ailesinin uzantıları başka ülkelere ve kıtalara yayılırken ailenin etrafı komplo teorileriyle dolu hikayelerle ve söylentilerle örüldü

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
TT

Para ve politika “Rothschild ailesi” adlı efsanede bir araya gelince

Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)
Rothschild ailesinin ataları (AnaBritannica Ansiklopedisi)

Rothschild ailesi, özellikle bu ismin 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki mali piyasalar ve bankacılıkla köklü bağlantılara sahip olması nedeniyle son üç yüzyıldır Avrupa’nın​​ en önemli aileleri arasında yer alıyor.

Peki, bu ailenin geçmişini, tüm tarihi gerçekleriyle ve bazılarının kendilerine bir efsane olarak dayatıldığına inandığı propaganda iddialarıyla yeniden okunmasını gerektiren sebep neydi?

Elbette ünlü Rothschild bankacılık ailesinin bir üyesi olan İngiliz iş adamı Baron Jacob Rothschild'in 87 yaşında ölmesiydi. Bu ölüm, hikâyenin boyutlarını insanlara bir kez daha hatırlattı.

Başarılı bir kariyeri olan Baron Jacob, ilk kez 1963 yılında ailenin yatırım bankası NM Rothschild & Sons'da işe başladı. Ardından İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin aktardığına göre 1980 yılında finansçı Sir Mark Weinberg ile birlikte (şu an St. James's Place adıyla bilinen) J Rothschild Assurance Group adlı kendi finans zincirini kurdu.

Fertleri dünyanın dört bir yanına dağılmış halde olan ve insanları meşgul eden bu ailenin adı anıldığında, özellikle gerçeklerin yalanlarla karıştırıldığı modern dönem bilgi bombardımanı nedeniyle bir tür entelektüel inceleme yapılması gerekiyor.

Öyleyse nereden başlamalı?

Rothschild hanedanının kurucusu Mayer Amschel Rothschild

Okuyucuların gözüne ilk çarpan ‘Rothschild’ ismidir. Rothschild kelimesi, ‘kırmızı kalkan’ (Roth-child) anlamına gelen iki kelimenin birleşiminden türemiştir. Kırmızı kalkan,18’inci yüzyılın ortalarında Frankfurt'taki bir Yahudi mahallesinde yaşayan ailenin evinin kapısında asılı bir tabela iken daha sonraları ailenin simgesi haline gelmiştir.

devdefv
Baron Jacob Rothschild (AP)

Ailenin kurucusu Mayer Amschel (Rothschild), Roth-child ifadesini ailesinin soyadı, kırmızı kalkanı da değerlerinin bir simgesi olarak benimsedi. Bronzdan yapılma kırmızı kalkan simgesinin ortasında beş oğlunu simgeleyen beş ok taşıyan bir kol bulunur. Alt kısımda ise ailenin son üç yüzyıldır temel değerleri olarak gördüğü ‘birlik, çalışkanlık ve dürüstlük’ sözcükleri yer alır.

Bankacı olan Mayer Amschel Rothschild, 18’inci yüzyılda başarı üstüne başarı elde ederek Rothschildleri küresel alanda faaliyet gösteren bir bankacı aile haline getirdi. Daha sonra servetini Londra, Paris, Frankfurt, Viyana ve Napoli gibi Avrupa'nın büyük metropollerinde ticari faaliyetlerde bulunan beş oğluna miras bıraktı. Bu da ailenin, hayatın can damarı olan para aracılığıyla her zaman varlığını koruyan ve aktif olan güçlü bir mali ağa sahip olduğunu gösteriyor.

Para, ailenin (başta Almanya olmak üzere) Kutsal Roma İmparatorluğu'nda ve ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Birleşik Krallık'ta soylu aileler arasında yer almasının önün açtı.

Rothschild ailesi 19’uncu yüzyılda, hem dünyadaki hem de modern dünya tarihindeki en büyük özel servete sahipti.

Bu servet, 20’nci yüzyıla gelindiğinde özellikle nesilden nesle geçerek, çocuklar ve torunlar arasında paylaştırıldıktan sonra azalmaya başladı. Her ne kadar hepsi bir süre aynı alanlarda yani finans ve bankacılık alanlarında faaliyet göstermeye devam etseler de daha sonra emlak, madencilik, enerji, tarım ve şarapçılık alanlarına da yönelmeye başladılar.

Rothschildler, siyasi ve sivil rollerini yerine getirmekten de hiç kaçınmayıp ABD’de, Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde hayatları boyunca belirgin izler bıraktılar.

Ancak burada sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu:

“Rothschild ailesine yöneltilen ve yöneltilmeye devam eden suçlamaların başlıca ve doğrudan sebebi Mayer Rothschild'in (1744-1812) yaşadığı ve çalıştığı dönemde Avrupa'daki antisemitizm miydi?

Aile kurucusunun mali zekasıyla erken dönemde atılan temeller

Rothschild ailesinin tarihiyle Avrupa'daki Yahudi varlığı arasındaki bağ neredeyse hiç kopmamıştır. Aile, başta ‘Engizisyon mahkemeleri’ olmak üzere tarihteki bir olay nedeniyle büyük hayati zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Avrupa’daki ​​Yahudi ailelerin çoğu, herhangi bir Avrupalı kralın istediği anda kendilerinden alabileceği topraklar ve gayrimenkuller edinmek yerine, para ve bankacılık sektörü gibi hızlı gelişen alanlara yöneldiler.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild, ölmeden önce aileyi çok zekice bir finansal yöntemle organize etti. İmkanları açısından bazı Avrupa ülkelerini geride bırakan, eşi ve benzeri görülmemiş bir mali ağın temellerini attığı söylenebilir.

Mayer A. Rothschild, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’nın beş ülkesine (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) gönderdi ve onlara, o dönem dünyanın en önemli ülkelerinde çalışmak üzere görevler verdi.

Söz konusu ülkelere yerleşen ailenin her kolu için bir finans kurumu kurmaya ve aralarında yakın bir bağ oluşturmaya çalışan Mayer A. Rothschild, bu kurumlar arasında yüksek hızda bilgi alışverişine ve uzmanlık aktarımına olanak tanıyan, maksimum düzeyde fayda ve kâr elde edilmesini sağlayan kurallar getirdi.

Mayer A. Rothschild’in ailesinin finans alanındaki nüfuzunun haritası, Almanya'yı oğlu Amschel’e, Avusturya'yı oğlu Salomon'a, Birleşik Krallığı oğlu Nathan'a ve Fransa'yı oğlu James'e teslim ettikten sonra ortaya çıktı.

Burada üzerinde durup derin düşünmeyi gerektiren ilginç nokta ise Mayer A. Rothschild’in o dönem henüz devlet olarak ilan edilmemiş olan Vatikan Şehri'ne olan yoğun ilgisidir. Son derece zeki bir adam olan Mayer A. Rothschild, ‘Katolik Kilisesi’nin başta Avrupa kıtasının tüm ülkeleri olmak üzere dünya genelinde de önemli ve etkili bir rol oynadığını kavramıştı. Bundan dolayı o dönemde Vatikan'da gelişmiş finans merkezleri olmamasına rağmen oğlu Karl'ı oraya yerleştirdi.

Mayer A. Rothschild’in zekası, ailesinin coğrafi ve demografik dağılımı ve kollarının dünya geneline yayılmalarıyla sınırlı değildi. Mayer A. Rothschild, ailenin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan kırmızı çizgiler çizerek ‘ailenin soy saflığını’ da koruma altına almıştı. Bunun için beş oğlu arasındaki ilişkileri, evliliklerinden başlayarak çeşitli düzeyler belirledi. Zamanla ailenin genişleyeceğini ve torunların daha sonra aile dışından evlenmeyi tercih edeceğini tahmin ettiğinden seçecekleri eşlerin zengin ve statü sahibi Yahudi ailelerden olması gerektiğini şart koştu. Böylece ailenin Avrupa kıtasındaki nüfuzu güçlenecekti.

dscvdev
Ailenin şu anki baronu Nathaniel Rothschild'in arması (Sosyal medya siteleri)

Fakat Rothschild ailesinin sadece barış zamanlarında değil, savaş zamanlarında da oynadıkları önemli ve hayati rol, ailenin hikayesindeki en ilginç sorudur. Nasıl oldu da finans ve bankacılık ağlarını, başta Birleşik Krallık olmak üzere bazı ülkelerin komşularıyla, özellikle de Fransa ile olan savaşlarında yardım ve destek için kullanabildiler?

Nathan Rothschild ve Birleşik Krallığa savaşlarında verdiği destek

Metinde Rothschild ailesinin Fransa ile olan savaşları sırasında Birleşik Krallığı destekleyen rolünden bahsedilmesi gerekiyor. Zira 1803-1815 yılları arasındaki dönemde gücün nasıl elde edildiğine dair kapsamlı detaylar söz konusu.

Nathan Rothschild, Rothschild ailesinin Birleşik Krallık’taki planlarının ve işlerinin başındaki isimdi. Artık herkes ailenin başta külçe altın olmak üzere büyük bir servet biriktirdiğini biliyor.

Nathan Rothschild'in Birleşik Krallık ordularının, özellikle de ünlü İngiliz General Mareşal Arthur Wellesley komutasındaki orduların donatılmasında nasıl önemli bir rol oynadığı tarihi belgelerde yer alıyor. Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine mali destek sağlamanın yanı sıra, külçe altın sevkiyatlarını organize ederek savaş giderlerinin finansmanında da etkili ve önemli bir rol oynadı. Rakamlardan bahsetmişken, Nathan Rothschild, Birleşik Krallığın müttefiklerine bugün yaklaşık bir milyar ABD doları değerinde olan yaklaşık 9,8 milyon İngiliz Sterlini sağladı.

Avrupa, o dönem iç savaşlar ile uluslararası savaşlar arasında kalan ve 1648 yılında Vestfalya Barış Antlaşması imzalanana kadar durmayan Otuz Yıl Savaşları'nın neden olduğu acıları yaşıyordu.

Rothschild ailesi, Avrupa’ya hakim olan bu atmosferden nasıl yararlanacağını biliyordu ve savaşların yaşandığı kıtada altın sevkiyatı için casuslardan bir ağ oluşturdu.

Ailenin kurucusu Mayer A. Rothschild’in ustaca planı yavaş yavaş meyve vermeye başlamış gibi görünüyordu. Siyasi ve askeri açıdan Avrupa başkentlerinde ve gelişmiş merkezlerde görevlendirilen kardeşlerin dördü, Birleşik Krallık’taki kardeşleri Nathan'a önemli haberleri ve çok gizli bilgileri sağlıyorlardı. Nathan'a özellikle piyasalarda avantaj sağlayacak ve Rothschild'lerin evini İngiliz hükümeti için daha da değerli bir yer haline getirecek finansal haberleri ve gizli bilgileri aktarıyorlardı.

Nathan ve kardeşlerinin özellikle General Arthur Wellesley'in eliyle Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan Waterloo Muharebesi sırasında Birleşik Krallığın savaşan ordularının tam kalbinde gözleri ve kulakları olduğuna şüphe yok.

Nathan askeri bilgileri önemli mali çıkarlara nasıl dönüştüreceğini iyi biliyordu. Waterloo Muharebesi zaferinden sonra hemen Birleşik Krallığın ihraç ettiği devlet tahvillerini satın aldı ve iki yıl bekledi. Bu bekleyişin ardından 1917 yılında tahvilleri yüzde 40 kârla sattı.

Nathan, olağanüstü bir mali zekaya sahipti. Devlet tahvilleriyle ilgili anlaşma, o dönem için çok yüksek bir fiyat olduğundan finans tarihindeki en cesur anlaşma olarak nitelendirildi. Rothschild ailesinin elindeki mali güç göz önüne alındığında elde edilen bu kâr, yine o dönem için çok büyük bir miktardı.

Rothschild ailesinin Mayer A. Rothschild’in torunları aracılığıyla nesiller boyu devam eden faaliyetleri, ‘yaşlı kıtayla’ (Avrupa kıtası) sınırlı kapmayıp ötesine uzandı.

Bu kadar da değil. Nathan'ın ölümünden sonra ailenin baronluğu en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild’e geçti. Lionel, ailenin İngiliz başkentindeki hisselerinin yönetimini devraldı.

İngiliz Avam Kamarası’nın ilk Yahudi üyesi olan Lionel, Kırım Savaşı'nın giderlerinin finansmanı için 16 milyon sterlin değerinde bir kredinin ayarlanması da dahil olmak üzere önemli mali işlerde yer aldı.

Lionel ayrıca Birleşik Krallık Başbakanı Benjamin Disraeli'ye (1804-1881) 1875 yılında Mısır'ın Süveyş Kanalı hisselerinden pay satın alması için gerekli mali desteği sağladı. Bu işlem, Birleşik Krallık Hazinesi'nden uzakta, tam bir gizlilik içinde yürütüldü ve tamamlanana kadar İngiliz Avam Kamarası’na bu konuda bilgi verilmedi.

Lionel N. Rothschild, aynı zamanda Mısır Valisi (Hidivi) İsmail Paşa’ya ve o dönemde devasa borçları olan Mısır’ın ileri gelenlerine bol miktarda kredi sağladı.

Lionel N. Rothschild ailenin bu iki ülkedeki kollarıyla iş birliği yaparak, Mısır'dan Fransa ve Avusturya'ya,uzanan demiryolları döşenmesi için başlatılan çalışmalara katıldı.

Bu projeleri, ailenin demiryolları projeleri başlatan ilk ülke olan Birleşik Krallık’taki kollarının uzmanlık ve deneyim alışverişini yansıtan öneminin ve başarısının boyutunu anladıktan sonra başlatan Lionel N. Rothschild, kendi adını taşıyan vakıf aracılığıyla İngiliz asıllı Güney Afrikalı politikacı ve kaşif Cecil John Rhodes'un Güney Afrika'da büyük bir elmas üretim ve ticaret imparatorluğu kurma çabalarını da finanse etti.

fervbfr
James Mayer de Rothschild tarafından yaptırılan ressam Eugène Lamy'ye yaptırılan ‘Le Grand Hall du château de Ferrières’ (Ferrières Kalesi'nin Büyük Salonu) adlı malikanesinin suluboya tablosu (Christie's)

Rothschild ailesi ve İsrail Devleti'nin kuruluşuna verdiği destek

Peki, Rothschild ailesinin İsrail Devleti'nin kuruluşunda herhangi bir rolü var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için derinlemesine bir araştırma yapmanın yanında çok fazla nesnellik ve güvenilirliğe ihtiyaç var. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda adeta tersten okumaya benzeyen ilginç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Rothschild ailesi, 19’uncu yüzyılın sonlarında hepsi olmasa da genel olarak Avrupa ülkelerinin çoğuna ve özelde Birleşik Krallığı benimseyen diğer zengin Yahudi aileler gibi Siyonizm'in politik kurucusu Theodor Herzl’in Filistin topraklarında Yahudiler için bir ulus devlet kurma önerisini reddediyor gibi görünüyordu, ama neden?

Söz konusu aileler, bu fikrin sadakat açısından yol açabileceklerine dair bir endişe taşıyorlardı. Bu fikir, o dönem için toplumsal duruşlarını ve elbette mali durumlarını tehdit ediyordu. Mesele, Rothschild ailesinin, Herzl'in fikrine ve çağrısına karşı çıkan ve o dönemde ‘İngiliz-Yahudi Birliği’ adlı bir örgüt kurulmasına katkıda bulunduğu noktaya kadar geldi.

Rothschild ailesi bu tutumunu uzun süre devam ettirdi mi?

Tarih, bir tutumun daha sonra değiştiğini ortaya koymuştur. Bu tutum değişikliğinin arkasında, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasının Birleşik Krallık İmparatorluğu'nun çıkarlarına hizmet ettiği şeklinde daha geniş ve kapsamlı bir anlayış yatıyordu. Beklenen bu durumu destekleyen de Doğu Avrupa’da yaşayan ​​Yahudilerin Filistin'e göçünü İngiltere ve Batı Avrupa'dan uzaklaştıracak pratik bir çözüm olarak sunulması oldu.

Tarihi veriler, ailenin Birleşik Krallık’taki kolunun baronu ve oradaki Yahudi cemaatinin lideri Lionel Rothschild’in (1868-1937) kendisini İsrail'in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'a ve Polonyalı Yahudi gazeteci ve yazar Nahum Sokolow'a yakın hissettiğini ve bu iki ismin, Lionel Rothschild’i Yahudilerin Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmaları için Birleşik Krallık hükümetinden yardım istemeye ikna edebildiklerini ortaya koyuyor.

Bu konuda hiç tereddüt etmeyen Lionel Rothschild, Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ordusu içinde ‘Yahudi Lejyonu’ adlı bir birlik kurulması için çaba sarf etti.

Ardından ailenin Fransa'daki kolunun lideri olan Edmond Rothschild (1845-1934), Yahudilerin Filistin'e göçünün finanse edilmesinde ve göç sırasında güvenliklerinin sağlanmasında rol oynadı. Daha sonra kendi adını taşıyan ve 1967 yılında İsrail ile Dayanışma Komitesi'nin başkanlığını üstlenen torunu, 1950'li ve 1960'lı yıllarda İsrail'e büyük yatırımlarda bulundu.

Komplo teorisiyle hedef alınan Rothschild ailesi

Rothschild ailesi geçmişte komplo teorileriyle hiç kandırıldı mı?

Komplo teorileri, meseleleri ve gerçekleri güç ve nüfuz sahiplerinin ‘entrikalarına’ indirgeyen ve bu karmaşık gerçeklerin basit ve yüzeysel bir anlatısını aktaran sahte hikayelerdir. Bu hikayelerle nüfuz sahiplerinin olayların gidişatını etkiledikleri, dünyadaki önemli gerçeklerin bir kısmının ya da tamamının onların isteklerine göre değiştirdikleri, modern dünyamızda olup biteni kontrol ettikleri iddia edilir.

Bu teoriler iki yönlü olarak birbirini destekliyor. Bunlardan birincisi yukarıdan aşağı yönlü olarak Rothschild ailesinin kurucusu Mayer A. Rothschild’in eleştiri oklarının hedefi olduğunu ve Avrupa kıtasının imkanlarını mali olarak manipüle ettiğine dair hikayeler anlatıldığını görüyoruz. İkincisi ise aşağıdan yukarı yönlü olarak Mayer A. Rothschild’in modern çağda yaşayan torunları aracılığıyla ailenin ve çeşitli kollarının şikayet ettiği konunun da bu olduğunu görüyoruz.

Belki de Rothschild ailesini inceleyen biri, 300 yıl öncesinden bugüne aileyle ilgili anlatılan çeşitli hikayeler arasında radikal bir ilişki olduğunu görecektir.

Avrupalılar, 19’uncu yüzyılda birçok sanatsal çizimi biliyordu. Bu da Mayer A. Rothschild ve ailesinin imajını çarpıtmaya katkıda bulundu. Belki de o dönem Avrupa'da hüküm süren ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna, Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle tüm kıta vicdan azabı çekene kadar da sürmeye devam eden antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) buna yardımcı olmuştu.

Ailenin halen kötü şöhretle anılmaya devam etmesinin belki de en ilginç kavşaklarından biri, Kovid-19 salgınının ortaya çıktığı dönemde ailenin virüsle ilişkilendirilmesi, virüsün yayılmadan yıllar önce ortaya çıkacağını bildiği ve aşı üreten şirketlerden maddi kazanç elde etmek için sessiz kaldığı şeklindeki haberlerin yayılması olabilir.

Aileyle ilgili yalan gibi görünen haberler arasında, gerçek dışı görünen bir rakam olan yaklaşık 500 trilyon dolara sahip olduğu ve ABD Federal Bankası'nın (FED) yarı ortağı olduğuna dair iddialar da yer alıyor.

Buradan bakıldığında Rothschild ailesinin fertleri, ‘dünyanın bütün günahlarından’ ve son otuz yılda insanlığın başına gelen ‘tüm hastalıklardan’ sorumlu gibi görünüyorlar.

Belki de bir finans imparatorluğunu yöneten böylesine efsanevi bir ailenin kendi çıkarlarını gözetmesi, ülkelerle ve hükümetlerle anlaşmalar yapması ve başka kurumlarla ve başta ABD’deki Rockefeller ailesi olmak üzere çeşitli ailelerle köken ve yol bakımından neredeyse benzer olan ilişki ağları örmesi gerekiyordur. Ancak her halükarda gerçek iki uç noktanın arasında bir yerde kalıyor ve birçok gerçeği yanılsamalarla iç içe geçiren komplocu hafıza harekete geçiyor.

Papa Francis aile fertlerinin elini öptü mü?

Rothschild ailesiyle ilgili son yıllarda dünyanın dört bir yanında çıkan haberlerden biri de 2020 yılının haziran ayı başlarında yayınlanan ve Papa Francis’in Vatikan’da Rothschild ailesinin zengin üyelerinin elini öperken görüldüğü bir görseldi.

O dönemde İtalyan göstergebilimci ve filozof Umberto Eco, Papa’yı ‘ahmaklar lejyonu’ olarak tanımladığı bu ünlü ve zengin aileye dalkavukluk yapmakla suçlayarak, Papa’ya karşı yoğun bir eleştiri kampanyası başlattı. Eco, olayın arkasında Vatikan Şehri ile Rothschild ailesi arasındaki derin mali ilişkilerin olduğunu, özellikle Avrupa'da, Papa Francis'i eski çağlardan beri Avrupa'da faaliyet gösteren gizli gruplarla, özellikle de Masonlarla ilişkileri olmakla suçlayan sesler yükseldiğinden belki de durumun mali ilişkilerden daha karmaşık olabileceğini öne sürdü.

Görsel, çeşitli yorumlarla dünyaya servis edildi. Hatta bir yorumda, “Hıristiyan dininde Papa dışında herkes Papa’nın elini öperken o da bu ailenin elini öpüyor” ifadeleri yer aldı. Tüm bunlar Papalık Makamı’nın statüsüne gölge düşürdü.

Peki görsel gerçek miydi yoksa Vatikan ile Rothschild ailesi arasındaki komplolar için kullanılan bir araç mıydı?

Ancak gerçek tamamen farklıydı. Papa Francis, 25 Mayıs 2014 tarihinde, yani görselin ortaya çıkmasından birkaç gün önce Kudüs ve Beytüllahim'i kapsayan Kutsal Topraklar’a yönelik bir ziyaret turuna başladı.

Bu ziyaret turu çerçevesinde Papa Francis, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımında hayatını kaybeden Yahudilerin anısına Kudüs'te inşa edilen Yad Vashem anıtını ziyaret etti ve burada anıt meşalesini yakarak çelenk koydu.

Papa ayrıca dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hahamların katılımıyla soykırımdan sağ kurtulanlar için saygı duruşunda bulundu.

Burada Nazilerin yaptıklarından duyduğu üzüntüyü dile getiren Papa Francis, “Sen kimsin, insan mı? Artık seni tanımıyorum. Sen kimsin, insan mı? Kim oldun? Hangi vahşeti gerçekleştirmeyi başardın? Kendini iyinin ve kötünün efendisi ilan edebileceğini sana kim söyledi? Kim seni Tanrı olduğuna inandırdı? Kardeşlerinize işkence edip öldürmekle kalmadınız, kendinizi Tanrı olarak gördüğünüz için onları kendinize kurban ettiniz” ifadelerini kullandı.

Papa, o gün törene katılan ve Nazilerin soykırımından sağ kurtulan altı kişinin elini öptü. Sosyal medyada bu kişilerin Rothschild ailesinin üyeleri olduklarına dair söylentiler ortaya atıldı.

En nihayetinde bir ailenin ne melek ne de şeytan olduğu iddia edilebilir. Gerçekse her zaman bir yanda göreceli, diğer yanda iki uç ya da aşırı uçlar arasında bir yerde kalmaya devam eder.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



Dondurulmuş varlıklar, ABD ile İran arasındaki uzlaşma sürecini zorlaştırıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio dün Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Zvartnots Uluslararası Şarku’l Avsat
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio dün Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Zvartnots Uluslararası Şarku’l Avsat
TT

Dondurulmuş varlıklar, ABD ile İran arasındaki uzlaşma sürecini zorlaştırıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio dün Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Zvartnots Uluslararası Şarku’l Avsat
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio dün Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Zvartnots Uluslararası Şarku’l Avsat

ABD ile İran arasındaki müzakereler, İranlı müzakere heyetinin dün Doha’da gerçekleştirdiği temasların ardından Tahran’a dönmesiyle kritik bir aşamaya girdi. Görüşmelerde, dondurulmuş İran varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasına yönelik mekanizmaların ele alındığı belirtilirken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da Güney İran’daki son ABD saldırılarına ve Tahran’ın ateşkes ihlali suçlamalarına rağmen taraflar arasında günler içinde anlaşmaya varılmasının hâlâ mümkün olduğunu söyledi.

İran devlet televizyonu, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlığındaki heyetin, Katarlı yetkililerle yapılan görüşmelerin ardından Tahran’a döndüğünü duyurdu.

Kalibaf’ın, savaşı sona erdirmeye yönelik mutabakat taslağına son şeklin verilmesi amacıyla pazartesi günü üst düzey bir heyetle Doha’ya gittiği belirtildi. Heyette Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Himmeti’nin de yer aldığı kaydedildi.

Görüşmelerin, savaşın sona erdirilmesi, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve başta İran’ın nükleer programı olmak üzere daha karmaşık dosyalar üzerinde kapsamlı müzakere sürecinin yeniden başlatılmasını içeren ön mutabakat metni üzerinde yoğunlaştığı ifade edildi.

Ancak Washington’un ‘meşru müdafaa’ kapsamında sürat tekneleri ve füze mevzilerini hedef aldığını açıkladığı son saldırılar, ateşkesin kırılganlığını yeniden gündeme taşıdı. Buna rağmen Tahran ve Washington tarafı, müzakerelerin devam etme ihtimaline ilişkin açıklamalarını sürdürdü.

Rubio, dün sabah Hindistan’ın Caypur kentinde gazetecilere yaptığı açıklamada, Katar’da görüşmeler gerçekleştirildiğini belirterek, “Herhangi bir ilerleme kaydedip kaydedemeyeceğimizi göreceğiz. İlk taslak metindeki belirli maddeler üzerinde çok sayıda tartışma yürütülüyor. Bu nedenle sürecin birkaç gün alacağını düşünüyorum” dedi.

Rubio, “Başkan anlaşmaya varma isteğini ortaya koydu. Ya iyi bir anlaşma yapılır ya da hiç anlaşma yapılmaz” ifadelerini kullandı.

Hürmüz Boğazı’nın açık kalması gerektiğini vurgulayan Rubio, “Boğazlar bir şekilde açık olacaktır, dolayısıyla açık kalmalıdır” dedi. Rubio, Hürmüz Boğazı’nda yaşananları ise ‘hukuka aykırı, gayrimeşru, dünya açısından sürdürülemez ve kabul edilemez’ olarak nitelendirdi.

Doha istasyonu

İran tarafına yakın kaynaklar ise müzakerelerin mali boyutuna ilişkin yeni ayrıntılar paylaştı.Şarku'l Avsat'ın Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) yakınlığıyla bilinen Tesnim Haber Ajansı'ndan aktardığına göre müzakere heyetine yakın bir kaynak, Kalibaf’ın Katar’daki temaslarında olası anlaşmanın ilk aşamasında 12 milyar dolarlık İran varlığının serbest bırakılma mekanizmasını görüştüğünü belirtti. Haberde, 14 maddeden oluşan mutabakat taslağının, müzakere süreci boyunca toplam yaklaşık 24 milyar dolarlık dondurulmuş İran varlığının aşamalı olarak serbest bırakılmasını öngördüğü ifade edildi.

Kaynak, Tahran yönetiminin söz konusu miktarın yarısının mutabakatın ilan edilmesiyle birlikte erişime açılmasını, kalan kısmın ise 60 gün içinde aktarılmasını talep ettiğini ifade etti. Kalibaf’ın Katar ziyaretinin de ilk aşamada serbest bırakılması planlanan 12 milyar doların nasıl aktarılacağı ve buna ilişkin engellerin nasıl aşılacağı konularını ele almak amacıyla gerçekleştirildiği kaydedildi.

Kaynak ayrıca, Güney Kore ve Katar’daki İran varlıklarının daha önce serbest bırakılması sürecinde yaşanan deneyimlerin, Tahran’ı uygulama aşamalarını daha dikkatli takip etmeye yönelttiğini söyledi. Aynı kaynak, önceki süreçlerde yaşanan karmaşık durumların tekrar etmemesi için gerekli önlemlerin alındığını ve Katar’daki görüşmelerin bu konuda ‘olumlu sonuçlar’ verdiğini belirtti.

Tesnim’e konuşan kaynak, “Katar’daki müzakereler genel olarak olumlu geçti ve geniş kapsamlı görüşmelerde ilerleme sağlanmasına katkıda bulundu” dedi. Ancak Tahran yönetiminin sürece ‘son derece temkinli’ yaklaştığını vurgulayan kaynak, ABD’yi ‘taahhütlerine sadık kalmayan taraf’ olarak nitelendirdi.

Öte yandan Katar, İsrail basınında yer alan ve Doha yönetiminin İran’a ABD ile barış anlaşmasını garanti altına almak amacıyla 12 milyar dolarlık kredi teklif ettiği yönündeki haberleri yalanladı.

Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari, Doha’nın İran’a 12 milyar dolar ‘teklif ettiğine’ ilişkin iddiaların ‘asılsız ve gerçeği yansıtmayan’ haberler olduğunu söyledi. Ensari, söz konusu haberlerin, ‘anlaşmayı sabote etmeyi ve bölgede tansiyonu düşürmeye yönelik diplomatik çabaları baltalamayı amaçlayan taraflar’ tarafından yayıldığını ifade etti.

İran Parlamentosu Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Beyrut'ta düzenlediği basın toplantısında (Arşiv-DPA)İran Parlamentosu Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Beyrut'ta düzenlediği basın toplantısında (Arşiv-DPA)

Bir başka bilgi sahibi kaynak ise el-Ensari’nin, Doha yönetiminin İran ile ABD arasındaki mutabakatı güvence altına almak için mali destek sağlamadığı yönündeki açıklamalarını değerlendirerek, “Katarlı yetkililerin açıklamaları genel olarak yanlış değil” ifadesini kullandı.

İran’ın geçmiş deneyimleri nedeniyle söz konusu varlıkların geri alınması konusunda ‘son derece hassas ve kararlı’ davrandığını belirten kaynak, Tahran’ın süreci sıkı biçimde takip ettiğini ifade etti.

Tesnim, İran heyetinin Doha ziyaretinin, olası mutabakatın ilk aşamasında dondurulmuş İran varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasını sağlama amacı taşıdığını yazdı. Haberde, İran’ın ABD tarafına güvenmemesi nedeniyle süreç içerisinde bu varlıkların bir bölümünün fiilen serbest bırakılmasında ısrarcı olduğu, böylece somut kazanım ve kesin sonuç elde etmeyi hedeflediği belirtildi.

Ajans, konunun taşıdığı önem nedeniyle müzakere heyeti başkanı sıfatıyla Kalibaf’ın süreci bizzat takip etmek üzere Doha’ya gittiğini ve Katar Emiri ile görüşmeler gerçekleştirdiğini aktardı. Tesnim’e konuşan bir kaynak, görüşmeler sırasında ‘ilerleme sağlandığını’ ve müzakerelerde ‘ileri yönlü adımlar atıldığını’ söyledi.

Dondurulmuş varlıklar

İran’ın yurt dışındaki dondurulmuş varlıklarının toplam miktarına ilişkin veriler farklılık gösteriyor. Resmî olmayan bazı tahminlerde bu miktarın 100 ila 120 milyar dolar arasında olduğu ifade ediliyor.

İran Merkez Bankası’nın eski Başkanı Veliyullah Seyf, 2015 yılında nükleer anlaşmanın ilan edilmesinin ardından yaptığı açıklamada, söz konusu anlaşmanın İran’a ait yaklaşık 30 milyar dolarlık dondurulmuş varlığın serbest bırakılmasını sağlayacağını söylemişti.

Mart 2022’de sonuçsuz kalan Viyana müzakereleri sırasında ise İran, Japonya ve Güney Kore’de petrol satışlarından elde edilen gelirlerinden dondurulan varlıkların yanı sıra Irak’tan doğalgaz ve elektrik ihracatı karşılığındaki alacaklarının serbest bırakılmasını talep etmişti. Bu miktarın yaklaşık 6 milyar dolar olduğu belirtilmişti.

İran’ın Güney Kore’deki dondurulmuş varlıklarının yaklaşık 7 milyar dolar, Japonya’dakilerin 1,6 milyar dolar ve Lüksemburg’dakilerin ise 1,5 milyar dolar düzeyinde olduğu ifade ediliyor. İran basını ise o dönemde Çin’de yaklaşık 20 milyar dolarlık İran varlığının bulunduğunu yazmıştı.

2023 yılında Güney Kore bankalarında tutulan 6 milyar dolarlık İran varlığı, İran’da tutuklu bulunan beş ABD vatandaşının serbest bırakılması karşılığında Katar’a transfer edilmişti. Ancak söz konusu fonların İran tarafından kullanımına izin verilmedi. Bunun nedeni olarak, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırının ardından başlayan Gazze savaşıyla birlikte Washington-Tahran ilişkilerinin yeniden kötüleşmesi gösterildi.

İran Hükümet Sözcüsü Fatma Muhacerani ise Tahran yönetiminin müzakerelerde karşı karşıya olduğu sorunlardan birinin ‘ABD’nin söylemleri ile uygulamaları arasındaki çelişki’ olduğunu söyledi. Muhacerani, buna rağmen İran’ın askeri gücüne ve diplomasi ekibine güvendiklerini belirterek ‘kalıcı bir barışa’ ulaşılmasını umduklarını ifade etti.

Muhacerani ayrıca, hükümetin enflasyonu kontrol altına almaya çalıştığını, ancak uluslararası gelişmelerin enflasyon oranlarını etkilediğini söyledi. Hükümetin, bütçe disiplinini sağlayarak enflasyonu dengelemeye çalıştığını belirten Muhacerani, yaptırımlar ve küresel dalgalanmaların tüm sektörleri etkilediğini, ilaç sektörünün de bundan muaf olmadığını kaydetti.

Rubio, anlaşma ve baskı arasında

Rubio’nun açıklamaları, İran’ın ateşkesin açık ihlali olarak nitelendirdiği yeni ABD saldırılarının ardından geldi. İran Dışişleri Bakanlığı, ülkenin güneyindeki Hürmüzgan eyaletinde düzenlenen saldırıların ‘kırılgan ateşkesin açık şekilde ihlali’ anlamına geldiğini duyurdu. İran medyası da dün sabah eyalette patlama sesleri duyulduğunu bildirdi.

ABD tarafı ise saldırıların, mayın döşemeye çalışan sürat tekneleri ile füze fırlatma noktalarını hedef aldığını açıkladı. Saldırıların ardından konuşan Rubio, taraflar arasında anlaşmaya varılmasının hâlâ mümkün olduğunu ancak ilk taslak metindeki bazı maddeler üzerindeki görüş ayrılıkları nedeniyle sürecin ‘birkaç gün’ daha alabileceğini söyledi.

İranlı ve Amerikalı kaynaklar, savaşın sona erdirilmesi ve Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden başlamasını öngören bir ön mutabakat taslağında ilerleme sağlandığını aktardı. Söz konusu çerçevede müzakerecilere, İran’ın nükleer programı da dahil olmak üzere daha karmaşık başlıkları görüşmeleri için 60 günlük süre tanınmasının planlandığı belirtildi.

İran tarafının anlatımına göre ön anlaşma, tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi, Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş düzenine ilişkin 30 günlük bir çerçeve oluşturulması ve dondurulmuş varlıkların bir kısmının serbest bırakılması yoluyla mali destek sağlanmasıyla sınırlı olacak. Nükleer program gibi daha hassas konuların ise ikinci aşamada ele alınacağı ifade edildi.

Washington’daki ABD Kongre Binası (Arşiv – Reuters)Washington’daki ABD Kongre Binası (Arşiv – Reuters)

Üst düzey bir İranlı kaynak Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran yönetiminin Katar’daki görüşmeler sırasında milyarlarca dolarlık dondurulmuş varlığın serbest bırakılmasına ilişkin maddenin mutabakat metnine dahil edilmesi için baskı yaptığını söyledi. DMO’ya yakınlığıyla bilinen Fars Haber Ajansı da bilgi sahibi bir kaynağa dayandırdığı haberinde, söz konusu varlıkların serbest bırakılması konusunun, mutabakatın tamamlanmasının önündeki ‘son ciddi anlaşmazlık noktası’ olduğunu aktardı.

Nükleer toz

ABD Başkanı Donald Trump, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumu imha edilmek üzere ABD’ye teslim etmesini ya da uluslararası gözlemciler eşliğinde bulunduğu yerde yok etmesini beklediğini söyledi.

Trump paylaşımında, “Zenginleştirilmiş uranyum (nükleer toz) derhal ABD’ye teslim edilerek ülkeye getirilmeli ve imha edilmelidir. Ya da tercihen İran İslam Cumhuriyeti ile koordinasyon içinde, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) veya benzeri bir kuruluşun gözetiminde bulunduğu yerde ya da kabul edilecek başka bir noktada yok edilmelidir” ifadelerini kullandı.

Trump, savaşın temel amacının İran’ın yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum kullanarak nükleer silah üretmesini engellemek olduğunu savunuyor. Tahran yönetimi ise nükleer silah geliştirme yönünde herhangi bir planı bulunduğu iddialarını sürekli reddederken, uranyum zenginleştirmenin barışçıl ve sivil amaçlarla yürütüldüğünü belirtiyor.

Öte yandan İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, Hac sezonu dolayısıyla yaptığı konuşmada, “Saatin ibreleri geriye döndürülemez” ifadesini kullandı. Hamaney ayrıca, eski Dini Lider Ali Hamaney’in Ortadoğu’daki ABD güçlerine yönelik tehditlerini yineledi. Konuşmasında ‘Amerika’ya ölüm’ ve ‘İsrail’e ölüm’ sloganlarının tekrarlanması gerektiğini söyleyen Hamaney, İsrail’in ‘yok olacağı’ yönündeki söylemleri de yineledi. Bu açıklamalar, Trump’ın İran’a İbrahim Anlaşmaları’na katılma çağrısına dolaylı bir yanıt olarak değerlendirildi.

Aynı zamanda Hürmüz Boğazı, müzakerelerin merkezindeki başlıklardan biri olmaya devam ediyor. Boğazın fiilen kapanması, petrol arzında benzeri görülmemiş bir krize yol açarken, ham petrol, yakıt, gübre ve gıda fiyatlarında sert yükselişlere neden oldu. İran ise 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail saldırılarına karşılık olarak, Körfez bölgesinde ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkelere insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle saldırılar düzenledi.

Küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin, savaş öncesi seviyelerin çok altına gerilediği belirtildi. ABD saldırılarına ilişkin haberlerin ardından Brent petrolün dün yaklaşık yüzde 3,5 yükselerek varil başına 99 doların üzerine çıktığı kaydedildi.

Gözler bugün Camp David başkanlık yerleşkesine çevrildi. Beyaz Saray’dan bir yetkilinin AFP’ye yaptığı açıklamaya göre Trump, İran ile yürütülen görüşmeler kritik bir aşamaya yaklaşırken burada nadir görülen bir kabine toplantısı gerçekleştirecek.

Maryland dağlarında bulunan ve önceki ABD başkanlarına kıyasla Trump’ın nadiren kullandığı Camp David yerleşkesinin tercih edilmesinin, görüşmelerin hassasiyetini yansıttığı değerlendiriliyor. New York Post gazetesi, toplantıya tüm kabine üyelerinin katılmasının beklendiğini ve İran dosyasının gündemin ana maddesini oluşturacağını yazdı. Haberde ekonomik başlıkların da ele alınacağı belirtildi.

Camp David daha önce de önemli diplomatik süreçlere ev sahipliği yapmıştı. Bunlar arasında, Jimmy Carter döneminde 1978’de Mısır ile İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşması ile Bill Clinton dönemindeki 2000 tarihli başarısız İsrail-Filistin zirvesi yer alıyor. Bu ziyaret, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde Camp David’e gerçekleştirdiği yalnızca ikinci ziyaret olacak. İlk ziyaretin ise Haziran 2025’te ABD’nin İran’daki nükleer tesislere yönelik saldırılarından birkaç gün önce gerçekleştiği belirtildi.


Trump’ın Gazze’deki Barış Kurulu: “Kasa boş”

TT

Trump’ın Gazze’deki Barış Kurulu: “Kasa boş”

ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze'deki Barış Kurulu beklenen yatırımları alamadı.

Trump, ocak ayında duyurduğu Barış Kurulu'na daimi üyelik için 1 milyar dolar istemişti.

Kurucuları arasında Türkiye dahil 28 ülkenin yer aldığı platforma üye bazı devletler, fona 7 milyar dolar yardım taahhüt etmişti. Trump da ABD'den 10 milyar dolarlık fon sözü vermişti.

Ancak kimliklerinin açıklanmaması şartıyla Financial Times'a konuşan yetkililer, kurul için Dünya Bankası tarafından oluşturulan finans fonunun "hiç yatırım almadığını" savunuyor.  

ABD arabuluculuğunda 10 Ekim 2025'te sağlanan ateşkes kapsamında Hamas'ın silah bırakması, İsrail ordusunun bölgeden tamamen çekilmesi ve yeni bir geçiş yönetimi altında Gazze'nin tekrar inşa edilmesi planlanıyor.

Ancak kaynaklar, bu çok aşamalı planda ilerleme kaydedilemediğini, Gazze'nin yeniden inşası için "tek bir dolar bile harcanmadığını" iddia ediyor.

Trump yönetimi adına Hamas'la müzakerelere destek olan Filistinli-Amerikalı iş insanı Bishara Bahbah, kurulun "sahada faaliyet göstermesini sağlayacak finansman alamaması" nedeniyle Gazze'de henüz çalışmaya başlamadığını söylüyor:

Gazze'ye giderlerse insanların yardım istemek için akın edeceğini biliyorlar. Ancak ellerinde ne bir araç ne de imkan var. Durum gerçekten içler acısı.

Kurulun faaliyetlerini geciktiren hukuki ve siyasi bir belirsizlik de var.

ABD'li siyasetçiler kurulun faaliyetleri ve hukuki statüsü hakkında daha fazla bilgi almak için Trump yönetimine baskı uyguluyor. Kurulun ABD fonlarından yararlanabilecek bir uluslararası kuruluş olarak kabul edilebilmesi için gerekli hukuki şartları karşılayıp karşılamadığı sorgulanıyor.

Ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) kurulu "geçiş yönetimi" diye tanımlaması da hukuki sorunlara yol açıyor.

Barış Kurulu'ndan adının paylaşılmasını istemeyen bir yetkili, kuruluşun "uygun görülen bir zamanda mali durumuyla ilgili bilgilendirme yapacağını" belirtiyor. Ayrıca Dünya Bankası dahil fon için çeşitli mekanizmalar kurulduğunu ekliyor.

Kurul yetkilisi ve bir başka kaynak, fona Dünya Bankası değil JPMorgan üzerinden bağış yapıldığını iddia ediyor.

Dünya Bankası, Gazze fonunun mali durumunu bağışçılara ve yönetim kurulu üyelerine raporlamakla yükümlü olsa da, JPMorgan hesabı için buna benzer bir şart bulunmuyor.

Fas'ın fona yaklaşık 20 milyon dolar gönderdiği, bunun Barış Kurulu'nun Gazze Şeridi'nin yönetilmesi için kurduğu Filistinli teknokratlardan oluşan komitenin maaşlarının ödenmesine katkı sağlayacağı belirtiliyor.

Birleşik Arap Emirlikleri de Gazze'de yeni bir polis gücü kurulması için 100 milyon dolarlık destek sağladı. Ancak konuyla ilgili iki kaynağın belirttiğine göre, program henüz başlamadı ve fonlar dondurulmuş durumda.

Independent Türkçe, Financial Times, Guardian


Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim anlaşma sürecini sekteye uğratıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio dün Ermenistan'ın başkenti Erivan'daki Zvartnots Uluslararası Havalimanı'na geldi (EPA)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio dün Ermenistan'ın başkenti Erivan'daki Zvartnots Uluslararası Havalimanı'na geldi (EPA)
TT

Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim anlaşma sürecini sekteye uğratıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio dün Ermenistan'ın başkenti Erivan'daki Zvartnots Uluslararası Havalimanı'na geldi (EPA)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio dün Ermenistan'ın başkenti Erivan'daki Zvartnots Uluslararası Havalimanı'na geldi (EPA)

Hürmüz Boğazı yakınlarında yaşanan yeni askerî gerilim, ABD ile İran arasındaki uzlaşı sürecini yeniden zora soktu. Tahran, Washington’u ateşkesi ihlal etmekle suçlarken, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) saldırıların, mayın döşemeye çalışan botlar ile füze fırlatma noktalarını “meşru müdafaa kapsamında” hedef aldığını açıkladı.

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD saldırılarını ateşkesin “açık bir ihlali” olarak nitelendirerek, bunun savaşı sona erdirmeye yönelik diplomatik sürece zarar verdiğini bildirdi. İran Devrim Muhafızları ise misilleme haklarını saklı tuttuklarını duyurdu. Olaylarda dört Devrim Muhafızı mensubunun öldüğü yönünde haberler yayımlandı.

Gerilime rağmen ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, birkaç gün içinde anlaşmaya varılmasının hâlâ mümkün olduğunu söyledi. Ancak Rubio, ilk taslak metindeki bazı maddeler üzerinde görüşmelerin sürdüğünü kabul ederek, “Boğazların bir şekilde açık kalması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Öte yandan, Katar’ın başkenti Doha’da İran Meclis Başkanı ve baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf liderliğinde yürütülen görüşmelerin ardından “dondurulmuş varlıklar” meselesi daha da karmaşık hale geldi. Tahran yönetimi, olası anlaşma kapsamında toplam yaklaşık 24 milyar dolarlık fonun ilk aşamada 12 milyar dolarlık kısmının serbest bırakılmasında ısrar ediyor ve sürecin gecikmesinden bu dosyayı sorumlu tutuyor. Kalibaf’ın Doha temaslarının sonuçları ise henüz netleşmedi.

ABD Başkanı Donald Trump ise “nükleer toz” olarak tanımladığı zenginleştirilmiş uranyumun teslim edilmesi veya imha edilmesi gerektiğini belirtti. İran lideri Mücteba Hamaney ise ABD güçlerini tehdit ederek, “Saatin ibreleri artık geriye döndürülemez” ifadesini kullandı.