Antoine el-Hac
Ortadoğu’da son dönemde yaşanan gelişmeler ve bunlara eşlik eden jeopolitik şoklar ile ekonomik sıkıntılar, on yıllardır uluslararası ilişkileri şekillendiren yapının kırılganlığını gözler önüne serdi. Krizler artık birbirinden ayrı ya da geleneksel yöntemlerle sınırlandırılabilir olmaktan çıkmış durumda; aksine, coğrafi sınırları aşan ve küresel sistemi bütünüyle etkileyen, birbirine bağlı ve zincirleme sonuçlar üreten bir nitelik kazanmış bulunuyor. Bu bağlamda, çok kutuplu olduğu varsayılan ve çok taraflı olmasını arzu ettiğimiz uluslararası düzenin çözülme sürecine girdiğine, daha yüksek düzeyde bir istikrarsızlık, düzensizlik ve muhtemelen yakın gelecekte kapsamlı bir kaos döneminin başladığına yönelik kanaat giderek güçleniyor.
Bu dönüşüm sürecinde, ‘çok kutupluluk’ kavramı ve bunun ne anlama geldiği meselesi de kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Bu kavram, uluslararası ilişkilerin dinamiklerini açıklayan teorik bir çerçeve mi, yoksa daha adil bir küresel düzenin inşası için işlevsel bir araç mı? Gerçekte, bu kavrama dair tek ve ortak bir tanımın bulunmaması -onu savunan ülkeler arasında bile- derin görüş ve çıkar farklılıklarının varlığına işaret ediyor.
Hürmüz Boğazı’ndaki bir yük gemisi... Yeni bir çatışmanın sahnesi haline gelen su yolu (Reuters)
Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından bu yana uzun süre ‘tek kutuplu güç’ konumunu elinde bulunduran ABD, geleneksel olarak çok kutupluluğu stratejik konumuna yönelik bir tehdit olarak görmekte. Buna karşılık Rusya ve Çin, bu kavramı ABD etkisini dengelemeye yönelik bir araç olarak değerlendirmekte; ancak Moskova hızlı bir dönüşümü savunurken, Pekin daha kademeli bir geçişi tercih eden farklı yaklaşımlar benimsemekte. Öte yandan Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika gibi diğer yükselen güçler ise çok kutupluluğu, dış politika alanındaki hareket serbestilerini genişletme ve uluslararası sistemi içeriden reforme etme imkânı olarak görmekte.
Buna karşılık Avrupa, bu kavramı tamamen reddetmek ya da yalnızca Amerikan etkisini zayıflatmaya yönelik bir araç olarak görmek yerine yeniden değerlendirme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmakta. Özellikle son yıllarda Atlantik’in iki yakası arasında ticari ilişkiler konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları ve hatta çatışmalar ile dört yılı aşan Ukrayna savaşı, bu ihtiyacı daha da belirgin hale getirdi.
Teoriler ve pratik adımlar arasında
Çok kutupluluk, yaşanan dönüşümleri anlamak ve bunlarla başa çıkma yolları geliştirmek için ortak bir çerçeve sunabilir. Ancak aynı zamanda farklı siyasi yükler ve değişken ekonomik hedefler taşıdığı için bu sürecin yönü ve sonuçları ciddi riskler de barındırmakta.
Bu nedenle yalnızca teorik tartışmalara dahil olmak yeterli değil; uluslararası sistemin ticaret, sağlık, enerji ve iklim gibi hayati alanlarda reforme edilmesine yönelik somut adımların atılması gerekiyor. Ayrıca tek kutupluluğa yönelik yaygın itirazlar ve çok taraflı bir dünya düzeni çağrılarının artması, derin yapısal reform ihtiyacına işaret ediyor. Bu da devletler arasında yeni müzakere mekanizmalarının devreye sokulmasını zorunlu kılıyor. Bununla birlikte, böyle bir dönüşümün gerçekleşebilmesi için öncelikle dünyanın geleceğine dair net bir vizyonun ortaya konması gerekiyor. Bu vizyon, iş birliğine hazır aktörlerin belirlenmesini ve son derece karmaşık bir dünyaya uyum sağlayabilecek kurumların inşasını mümkün kılacaktır. Bu karmaşıklığın temelinde ise zengin toplumların servet biriktirme eğilimi ile yoksul toplumların hayatta kalmayı sağlayacak imkânlara erişme mücadelesi arasındaki derin uçurum yer alıyor. Bu iki uç arasında ise bir yandan yükselme umudunu taşıyan, diğer yandan aşağı doğru kayma ve daha alt bir sınıfa düşme korkusu yaşayan orta gelirli toplumlar bulunuyor.
Ukrayna’nın Dnipro kentinde Rus saldırısının ardından meydana gelen yıkım... Dört yıldır süren savaş (Reuters)
Karar vericiler arasında genel bir uzlaşı bulunduğu görülüyor: Dünya, başta teknolojik gelişmelerin etkisiyle hızlanan ve derinleşen kapsamlı dönüşümlerden geçiyor. Ancak mevcut dönemin niteliğine ilişkin yaklaşımlar farklılık gösteriyor. Bazı ülkeler dünyanın halihazırda çok kutuplu bir yapıya geçtiğini savunurken, bazıları bu sürecin kademeli olarak bu yöne evrildiğini öne sürüyor. Bir diğer kesim ise mevcut durumu, belirsizlik ve istikrarsızlıkla karakterize edilen açık uçlu bir geçiş aşaması olarak değerlendirmekte. Dolayısıyla bir diğer temel tartışma, bu dönüşümlerin beraberinde olumlu fırsatlar mı sunduğu, yoksa giderek artan ve derinleşen riskler mi barındırdığı sorusu etrafında şekilleniyor.
Yaklaşımlar ve bakış açıları
Bu bağlamda Rusya ve Çin, çok kutupluluk kavramını uluslararası dengeleri değiştirmek, küresel güç dağılımını yeniden şekillendirmek ve ABD’nin küresel hâkimiyetine meydan okumak için bir araç olarak kullanıyor. Pekin’deki siyasi elitler, uluslararası sistemin ABD merkezli tek kutupluluktan daha çoğulcu bir düzene doğru kademeli olarak geçiş yaptığını düşünüyor. Bu yaklaşım, Çin resmî söyleminde sıkça yer alan “Dünya, son yüzyılda görülmemiş derin değişimler yaşıyor” ifadesinde özetleniyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu söylem, Çin’in küresel bir güç olarak yükselişine yön veren düşünsel çerçevenin de bir parçası haline gelmiştir. Çin perspektifine göre bu süreç, ABD’nin etkisinin görece zayıflamasıyla bağlantılı olup, daha dengeli bir uluslararası sisteme geçişin hem fırsatlarını hem de zorluklarını beraberinde getirmektedir.
Rusya ise yaşanan dönüşümü daha radikal bir şekilde yorumluyor. Moskova’ya göre mesele yalnızca Amerikan ‘tekeline’ son verilmesi değil, aynı zamanda Batı’nın kurumsal ve yapısal bütünlüğünün de aşınmasıdır. Rusya, bu sürecin Soğuk Savaş’ın 1990’ların başında sona ermesiyle başladığını ve Çin ile Hindistan gibi güçlerin yükselişiyle hızlandığını, bunun da ABD hegemonyasını zayıflatarak çok kutuplu bir dünya düzeninin önünü açtığını savunuyor. Moskova ayrıca Batı’nın bu değişime gerçekçi yaklaşmamasını ve hâkim konumundan vazgeçmemesini, uluslararası çatışmaların ve gerilimlerin başlıca nedenlerinden biri olarak görüyor.
Buna karşılık, ‘çok kutupluluk’ kavramı ABD resmî söyleminde nadiren açık biçimde kullanılıyor. Washington’da genellikle ‘liderlik’ ya da ‘üstün konum’ gibi ifadeler tercih edilmekte, küresel sistemin tanımı tek kutupluluk üzerinden yapılmamaktadır. Bazı Amerikalı yetkililer dünyanın giderek daha çoğulcu bir yapıya evrildiğini kabul etse de bu dönüşüm resmî politika çerçevelerine sistematik biçimde yansımamış, daha çok akademik ve düşünce kuruluşu tartışmalarında gündeme gelmiştir.
Somali’de yerinden edilme ve açlık (AFP)
Bu farklı bakış açıları ışığında, dünyanın yalnızca güç dengelerinde bir dönüşüm yaşamadığı, aynı zamanda bu dönüşümün nasıl yorumlanacağı ve ne anlama geldiğinin de bir mücadele konusu haline geldiği açıkça görülmektedir. Bu nedenle uluslararası sistemin geleceği, yalnızca bu değişimlerin doğasına değil, aynı zamanda devletlerin bu süreci nasıl anladığına ve nasıl tepki verdiğine de bağlı olacaktır. Ortak bir anlatının ve tek bir referans çerçevesinin yokluğunda, bu yorum farklılıkları belirleyici bir rol oynamaktadır.
Karar anı
İnsanlık, sekiz milyarı aşkın nüfusuyla kritik bir dönüm noktasından geçiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen ve kalıcı barışı tesis etme fikrine dayanan uluslararası düzen, giderek artan bir şekilde bütünlüğünü kaybediyor.
1945’ten itibaren bazı devletlerin, savaşları önlemek ve güç ile servetin az sayıda elde toplanmasını sınırlamak amacıyla uluslararası hukuka (antlaşmalar, sözleşmeler, teamüller ve genel ilkeler bütünü) dayalı bir sistem kurmaya çalıştığı inkâr edilemez. Bu sistem, eğer tam anlamıyla uygulanmış olsaydı, adaletin ve eşitliğin hâkim olduğu, hakların ihlal edilmek yerine korunduğu bir dünya düzenini güvence altına alabilirdi.
Ancak son yıllar, özellikle de mevcut dönem, bu yapının hızla aşındığını gösteriyor. Uluslararası hukuk yalnızca ihlal edilmekle kalmamakta, aynı zamanda mutlak hâkimiyet ve sınırsız genişleme mantığıyla hareket eden bazı güçler tarafından açıkça meydan okunmaktadır. Ukrayna’dan Ortadoğu’ya uzanan çatışmalar, bu hukuki çerçevenin maruz kaldığı baskının boyutunu ortaya koymakta; onu temsil eden kurumlar ise etkinliklerini, hatta varlık gerekçelerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.
Bu tablo, temel soruları da beraberinde getirmekte: Uluslararası hukuk neden doğrudan hedef haline gelmiştir? Büyük güçler bundan neyi tehdit olarak görmektedir? Ve tam da bu dönemde, onu savunma ihtiyacı neden daha da artmaktadır?
ABD’nin Colorado eyaletinde kuraklık (AP)
Cevap aslında açık: Uluslararası hukuk, salt güç mantığına bir sınırlama getirir. Genişlemeye sınırlar çizer, kaynakların hukuksuz biçimde ele geçirilmesini engeller ve eksik ya da eşitsiz biçimde uygulansa bile hesap verebilirlik mekanizmaları sunar.
Buna rağmen uluslararası hukukun hâlâ canlı olduğu, hatta bugün küresel tartışmalarda hiç olmadığı kadar merkezî bir konuma sahip bulunduğu söylenebilir. Tüm trajedilere ve ihlallere rağmen, özellikle 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere uluslararası hukuka saygı çağrıları yükselmeye devam etmektedir. Acil ihtiyaç, bu metinlere yeniden hayat verilmesi ve bunların, dünyayı mutlak kaosa ya da ‘güçlünün hukukuna’ sürüklenmekten alıkoyacak temel engeller haline getirilmesidir.
Bununla birlikte, uluslararası hukuka bağlılık tek başına yeterli değildir; bunun ardından daha düzenli ve hatta yeni bir dünya sistemi inşa etmeye yönelik sürekli ve kararlı bir çaba gelmelidir. Aksi halde, kuralların giderek aşındığı ve siyasetin kontrolsüz güç mücadelesine indirgendiği bir dünyada sıkışıp kalınacaktır. Üstelik bu durum, nükleer silaha sahip dokuz devletin varlığı gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde daha da kritik hale gelmektedir.
Fransız hukukçu ve insan hakları savunucusu olarak uzun yıllar farklı görevlerde bulunmuş ve şu anda Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreterliği görevini yürüten Agnes Callamard şu sözleriyle bu tabloyu özetlemektedir: “Bu sistem (uluslararası sistem) şimdiye kadar vaatlerini yerine getirmemiş olsa da o vaatleri bozanların onun hayal ürünü olduğunu iddia etme hakkı yoktur.”
İdeal olan ise yalnızca çok kutuplu bir dünya değil, aynı zamanda çok taraflı bir düzendir; her devletin, büyüklüğü ne olursa olsun, güvenli bir şekilde var olma ve kendi kaynaklarından adil biçimde yararlanma hakkına sahip olduğu bir sistemdir.
Thomas More’un Ütopya’sından biraz esinlenmek fena olmaz...