İsrail'in normalleşmeye olan coşkulu yaklaşımı Filistinlilerle çözüme ilişkin daha büyük bölünmeleri ve yanılsamaları gizledi

İsrail barış sürecine geri dönmenin bir yolunu bulmayı istiyor mu?

Beyaz Saray'da yapılan İbrahim (Abraham) Anlaşmaları imza töreni, Washington, 15 Eylül 2020 (AFP)
Beyaz Saray'da yapılan İbrahim (Abraham) Anlaşmaları imza töreni, Washington, 15 Eylül 2020 (AFP)
TT

İsrail'in normalleşmeye olan coşkulu yaklaşımı Filistinlilerle çözüme ilişkin daha büyük bölünmeleri ve yanılsamaları gizledi

Beyaz Saray'da yapılan İbrahim (Abraham) Anlaşmaları imza töreni, Washington, 15 Eylül 2020 (AFP)
Beyaz Saray'da yapılan İbrahim (Abraham) Anlaşmaları imza töreni, Washington, 15 Eylül 2020 (AFP)

Michael Horowitz

İsrail’de yapılan anketlerin, halkın büyük çoğunluğunun herhangi bir siyasi programı ya da hareketi desteklediğini göstermesi nadir bir durum olsa da Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) İsrail ile normalleştirmeye yönelik daha önce eşi ve benzeri görülmemiş bir adım atmasından sadece birkaç hafta önce yapılan anketler normalleşme fikrini destekleyen İsraillilerin oranının yüzde 80 gibi emsalsiz bir seviyeye yükseldiğini ortaya koymuştu.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarından Batı Şeria’yı ilhak etmek için yeni bir yasa tasarısı sunduğu ve tasarının büyük gerilimlere yol açtığı bir dönemde imzalandı. Ancak Netanyahu’nun desteklediği yasa tasarısı, İbrahim Anlaşmaları lehine rafa kaldırıldı. Anketlerden biri, İsraillilerin büyük bir çoğunluğunun, eğer yasa tasarısından vazgeçilmesi Abu Dabi ile ilişkilerin normalleşmesinin önünü açacaksa bölünmeye neden olan yasa tasarısından vazgeçilmesini desteklediğini gösterdi.

Anketin ortaya koyduğu bu sonuç, İsraillilerin gerçekten normalleşmeyi benimsediklerini ve bölgeye entegre olmayı istediklerini teyit etti. Ancak İsraillilerin İbrahim Anlaşmalarına verdiği bu geniş desteğin ardındaki motivasyonlar, siyaset sahnesindeki taraflara göre farklılık gösteriyor. İsraillilerin, 2020 yılında imzalanan anlaşmalara eşi ve benzeri görülmemiş bir destek vermelerinin nedeni, İsrail'in önemli tavizler vermesini gerektirmemesiydi.

Batı Şeria’nın ilhakıyla ilgili tartışmalara dönecek olursak, bu tartışma özelde daha çok Netanyahu tarafından seçim odaklı olarak körükleniyor. Netanyahu, bu sayede sağcı müttefikleri ile merkez sol kamp arasında geniş bir uçurum yaratmayı ve aşırı sağcılardan aldığı desteği artırmayı amaçlıyor. Genel anlamda ise tamamlanmamış bir projeden vazgeçmek, daha derin, daha kalıcı tavizler vermekle (gelecekteki herhangi bir anlaşmada verilmesi gereken türden tavizler) aynı değil.

İsraillilerin büyük çoğunluğu bölgeye açılımı desteklese de bu yaklaşım Filistinlilere taviz verilmesiyle ilişkilendirildiğinde İsrailliler arasında bölünmeler yeniden başlıyor.

Sonraki yıllar normalleşmenin ardındaki asıl sorunun yani İsrailliler arasında büyük anlaşmazlıklara yol açan, İsrail'in gelecekteki herhangi bir anlaşmada hangi anlaşmayı sonuçlandırmaya hazır olacağı sorusu olduğunu ortaya çıkardı. İsraillilerin büyük çoğunluğu, bölgeye açılımı destekleyen bir yaklaşım sergiliyor. Ancak bu yaklaşım ‘bir bedel’ ile yani Filistinlilere taviz verilmesiyle ilişkilendirildiğinde İsrailliler arasında bölünmeler yeniden başlıyor.

Bu soru, İsrail'e karşı tarihinin en kötü saldırılarından birinin gerçekleşmesinin ve İsrail'in Gazze'ye kitlesel saldırılarla misillemede bulunmasının ardından hiç bu kadar önemli olmamıştı.

İsrail siyaset sahnesinden bazı kişilerin İbrahim Anlaşmalarını Filistin meselesini daha da derinlere gömmek açısından yararlı olacağı düşüncesiyle benimsediği açık. Bu kişilerin başında, normalleşme sürecinin hiçbir zaman Filistinlilerle barış sürecinin yeniden başlamasını gerektirmeyeceğini defalarca kez vurgulayan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu geliyor. Netanyahu, 7 Ekim saldırılarından sadece birkaç hafta önce Filistinlilerin gelecekte normalleşme konusunda herhangi bir ‘veto’ hakkına sahip olmaması gerektiğini söylemişti. Birçok defa açık ve net konuşan Netanyahu, Arap dünyasıyla normalleşmenin aynı zamanda İsrail-Filistin çatışmasının çözümünde işe yarayacağı ve her türlü diplomatik çözüme olan ihtiyacı azaltacağı yönündeki gerçek inancını ifade etti.

Netanyahu, Arap dünyasıyla normalleşmenin aynı zamanda İsrail-Filistin çatışmasının çözümünde işe yarayacağına ve her türlü diplomatik çözüme olan ihtiyacı azaltacağına inanıyor.

Netanyahu, 7 Ekim saldırılarından sadece birkaç hafta önce Suudi Arabistan'la bir anlaşma yapılması halinde her türlü tavizi vermeye hazırdı. O dönemde ABD Başkanı Joe Biden yönetimi tarafından müzakere edilen anlaşma, ABD’nin Suudi Arabistan nükleer programı projesine yönelik onayını ve maddi desteğini de içeriyordu. Suudi Arabistan’ın nükleer programı projesi meselesi, bölgede, hatta dost ülkelerde bile nükleer silahların yayılmasından endişe eden İsrail güvenlik servislerini telaşlandırsa da Netanyahu, bu anlaşmayı değerlendirip onaylamaya hazırdı. Ama konu Filistinlilere verilecek olası tavizlere gelince Netanyahu, buna itiraz etti.

dfervfe
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, (arka planda) Kudüs'ün güneyindeki Ebu Ganim Dağı'nda yer alan Har Homa Yahudi yerleşim birimi yakınlarında, 20 Şubat 2020 (AFP)

Netanyahu’nun bu tutumunun bir başka nedeni olarak aşırı sağcı müttefikleri Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich'i memnun etmeyi amaçladığına şüphe yok. Bu aşırı sağcı iki politikacı, Filistinlilerin hayat şartlarını iyileştirmeye ve Hamas'a denk Filistinli tek gücü olan Filistin Yönetimi’ni güçlendirmeye yönelik her türlü çabaya kesinlikle karşılar.

Smotrich, İbrahim Anlaşmaları sebebiyle rafa kaldırılan Batı Şeria'yı ilhak etme planının en büyük destekçilerinden biriydi. Geçtiğimiz eylül ayında Suudi Arabistan'la olası bir normalleşme anlaşması imzalanmasına karşı heyecanın giderek büyüdüğü bir dönemde Ben-Gvir, Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümetinden çekilme tehdidinde bulundu ve “Filistinlilere taviz verilirse hükümette kalmayacağız” diye uyardı. Smotrich ise daha akıllıcı hareket ederek ‘barış için barış’ formülünü, yani her ne kadar iki ülke resmi olarak savaşta olmasa da Suudi Arabistan’ın İsrail’le barış yapması halinde İsrail'in Suudi Arabistan ile barışmasını kabul edeceğini söyledi. Barış için barış formülüyle, ülkeler arasındaki ilişkileri normalleştirmeye yönelik herhangi bir anlaşmanın kendi içinde yeterli olması ve diğer barışı, yani aşırı sağcıların kesinlikle istemediği Filistinlilerle barışı gerektirmemesi fikri kast ediliyor.

Ben-Gvir, Suudi Arabistan’la olası normalleşmesi anlaşması imzalanması ve bu anlaşma çerçevesinde Filistinlilere birtakım tavizler verilmesi halinde Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümetinden çekilme tehdidinde bulundu.

Ancak Netanyahu, Filistinlilerle ilgili tutumundan taviz vermek istemediğinden sadece aşırı sağcı müttefiklerini suçlamak, ona hak etmediği bir ayrıcalık sunuyor. Netanyahu'ya muhalefet etmek ise daha derin bir mevzu ve kökü İsrail sağının önde gelen kurucularından biri olan Ze'ev Jabotinsky’nin orijinal fikrinden doğan ideolojisinin özüne kadar uzanıyor.

Netanyahu'nun babasının sekreterliğini yaptığı Jabotinsky, ünlü makalelerinden birinde, İsrail’in çevresinde ‘demir duvar’ örmediği sürece Arapların müzakere masasına gelip İsrail'in varlığını kabul etmeyeceklerini ve İsrail’in onlara asla boyun eğmeyeceğini yazmıştı.

Peki, İsrailliler ne istiyor?

Netanyahu’ya göre İbrahim Anlaşmalarının bunun yani, İsrail’in bu tutumunda ısrar etmesi halinde bölge ülkelerinin önünde sonunda İsrail’in varlığını kabul etmek zorunda kalacağı kehanetinin somutlaşmış hali olduğuna şüphe yok. Bu da Suudi Arabistan'ın (ve ABD'nin) barışa yönelik önemli bir adım talep edeceğine dair açık işaretler varken Netanyahu'nun 7 Ekim'den sonra dahi neden bu tür fikirleri aklına getirmek istemediğini, hatta dikkate almadığını açıklıyor. Bunun nedeni aşırı sağcı müttefiklerine bağlı olması değil, normalleşmeye verdiği desteğin arkasında yatan inancına aykırı olması.

Daha somut bakımdan Netanyahu’nun itirazı, sadece hükümet koalisyonundaki ortaklarının itirazıyla ilgili olsaydı onları değiştirmeye çalışabilirdi. İsrail'de ana muhalefet lideri Yair Lapid’in partisi Yesh Atid (Gelecek Var) yetkilileri, 7 Ekim'den önce, İsrail parlamentosu Knesset'e sunulması halinde partinin (Filistinlilere tavizler veren) bir anlaşmayı destekleyebileceklerini söylediler. Bunun Netanyahu'yu ikilemde bırakacağı kesindi. Çünkü Lapid, Netanyahu’nun aşırı sağcı müttefiklerinin yerini almak üzere koalisyon hükümete girmeye niyetli değildi.

İsrail’deki merkez partiler, normalleşmenin barışa ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik bir ilerlemenin önünü açması karşısında daha esnek ve daha anlayışlı bir tutum sergilediler.

Ancak burada Netanyahu’dan başka bir İsrailli siyasetçiden bahsediyor olsaydık, bu en önemli ülkeyle yapılan anlaşmanın tarihi niteliği, bilinmeyene yönelik bu atılımı haklı gösterebilirdi. Bu durum aynı zamanda İsrail'de Lapid'in partisi gibi Arap-İsrail çatışmasının Filistin dosyasında ilerleme kaydedilerek (ve normalleşme anlaşmalarıyla) çözülmesi gerektiğini anlayışla karşılayan ve bu meseleleri birbiriyle ilişkilendirmek isteyen tarafların olduğunu da gösterdi.

İsrail’deki merkez partiler, normalleşmenin barışa ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik bir ilerlemenin önünü açması karşısında daha esnek ve daha anlayışlı bir tutum sergilediler.

Ancak belki de asıl sorun şu an İsraillilerin iki meselenin birbiriyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu anlamamasıdır. İbrahim Anlaşmaları, Batı Şeria’nın ilhakı tehlikesini ortadan kaldırmış olsa da çok az İsrailli anlaşmaları bu şekilde hatırlıyor. Netanyahu'nun yıllardır öne sürdüğü, normalleşme sürecinin Filistinlilerle yaşanan çatışmayla hiçbir ilgisinin olmadığı iddiaları, İsrailliler arasında değişmesi kolay olmayacak kalıcı bir izlenim bıraktı.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!
TT

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Grönland'a hastane gemisi göndereceğini duyurdu (Reuters)

Ancak adanın neden böyle bir gemiye ihtiyaç duyduğu, Trump'ın hangi gemiyi ne zaman göndereceği belirsiz.

Başkan, duyurusunu cumartesi akşamı, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Truth Social hesabından paylaştı. Trump, geçen yılın sonlarında Grönland'a ABD özel elçisi olarak atadığı Louisiana'nın Cumhuriyetçi valisi Jeff Landry'yle birlikte çalıştığını belirtti.

Trump, Truth Social'da şöyle yazdı:

Louisiana'nın harika valisi Jeff Landry'yle birlikte, orada hasta ve bakıma muhtaç birçok insanın bakımını üstlenecek büyük bir hastane gemisini Grönland'a göndereceğiz. Yolda!!!

Başkanın paylaşımında, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi de vardı. Geminin ne zaman varacağı veya ne kadar süre kalacağı konusunda bilgi vermedi. Trump'ın bu kararına neyin sebep olduğu da belirsiz. Grönland hükümeti sakinlerine ücretsiz sağlık hizmeti sağlıyor.
 

Görsel kaldırıldı.
Başkan Donald Trump'ın Truth Social'daki duyurusunda, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi yer aldı (Donald Trump/Truth Social)

Donanma takip sistemlerine göre USNS Mercy ve kardeş gemisi USNS Comfort, Alabama eyaletinin Mobile kentinde demirli durumda.

The Independent, Beyaz Saray, ABD Savunma Bakanlığı ve Landry'nin ofisinden daha fazla bilgi talep etti.

Reuters'a göre, duyuru ayrıca Danimarka'nın Ortak Arktik Komutanlığı'nın Grönland sularında ABD denizaltısından bir mürettebat üyesini tahliye etmesinden saatler sonra geldi. Yetkililer, mürettebat üyesinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

ABD Donanması denizcisi, görevinden ayrılan ve Grönland'ın Nuuk kentinden yaklaşık 13 km açıkta yüzeye çıkan nükleer denizaltıdan tıbbi sebeple tahliye edilmek zorunda kaldı.

Landry, Trump'ın duyurusunu X'te yeniden paylaşarak, "Teşekkürler Başkan @realDonaldTrump! Bu önemli konuda sizinle çalışmaktan gurur duyuyorum!" diye yazdı.

Önde gelen Grönlandlı aktivist Orla Joelsen, Trump'ın duyurusuna X'te "Hayır teşekkürler!!!" diye tepki gösterdi.

"Biz Grönlandlılar sağlıklı ve iyi durumdayız, nesillerdir nüfusumuzu güçlü tutan vitamin ve besin açısından zengin fok yağı da dahil kendi geleneksel yiyeceklerimizle besleniyoruz" dedi.

Trump ve müttefikleri, ulusal güvenlik amacıyla ABD'nin Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı satın alması gerektiğini defalarca savundu. Öte yandan Grönlandlı yetkililer adanın satılık olmadığını ve Danimarka'nın bir bölgesi olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor.

Geçen ayın sonlarında Trump, Grönland konusunda "gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini" duyurmuştu.

Truth Social'da, "NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'yle yaptığım çok verimli görüşmeye dayanarak, Grönland ve aslında tüm Arktik Bölgesi'yle ilgili gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini oluşturduk" diye yazmıştı.

Trump'ın Grönland'a yönelik çabalarının birçok Amerikalı arasında popüler olmadığı anlaşılıyor. Bu ay yayımlanan AP-NORC anketine göre ABD'li yetişkinlerin yüzde 72'si Trump'ın Grönland'ı ele alma biçimini onaylamazken, sadece yüzde 24'ü onaylıyor.

Independent Türkçe


Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
TT

Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki Perşembe günü Cenevre’de yapılmasına karar verildiğini açıkladı. Busaidi, nihai bir anlaşmaya varılması amacıyla “ilave çaba gösterilmesi için olumlu bir ivme” bulunduğunu belirtti.

Umman’dan gelen bu teyit, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bugün (Pazar) yaptığı açıklamanın ardından geldi. Arakçi, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Perşembe günü Cenevre’de görüşmesinin muhtemel olduğunu söyledi ve Tahran’ın nükleer programına ilişkin diplomatik bir çözüme ulaşılması için hâlâ “iyi bir fırsat” bulunduğunu ifade etti.

Arakçi bu açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik olası askeri saldırı seçeneğini değerlendirdiği bir dönemde, CBS News kanalına verdiği mülakatta yaptı.

Başkan Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ise, İran’ın bugüne kadar neden “teslim olmadığını” ya da nükleer programını sınırlamayı kabul etmediğini başkanın sorguladığını söyledi. Washington’ın Ortadoğu’daki askeri kapasitesini artırmayı sürdürdüğü bir süreçte bu değerlendirmelerin yapıldığını kaydetti.

Witkoff, dün (Cumartesi) , Fox News’te yayımlanan ve başkanın gelini tarafından sunulan “My View with Lara Trump” programında şu ifadeleri kullandı: “Onu (Trump’ı) ‘hayal kırıklığına uğramış’ olarak tanımlamak istemem; çünkü önünde çok sayıda seçenek olduğunu biliyor. Ancak neden onların... ‘teslim oldular’ kelimesini kullanmak istemem ama neden teslim olmadıklarını soruyor. Bu baskılar altında ve orada bu kadar büyük bir deniz gücü varken neden bize gelip ‘Nükleer silah istemediğimizi ilan ediyoruz ve atmaya hazır olduğumuz adımlar şunlardır’ demediler?... Buna rağmen onları o aşamaya getirmek bir şekilde zor.”

Trump, Orta Doğu’da büyük çaplı bir askeri yığınak talimatı vermiş ve haftalar sürebilecek bir hava saldırısı ihtimaline karşı hazırlık yapılmasını istemişti. Tahran ise saldırıya uğraması hâlinde bölgedeki Amerikan üslerini vurmakla tehdit etmişti.

Tekrarlanan yalanlama

ABD, İran’dan Washington’a göre bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesini talep ediyor.

Tahran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor. Bununla birlikte, mali yaptırımların kaldırılması karşılığında programa bazı kısıtlamalar getirilmesini kabul edebileceğini belirtiyor; ancak nükleer dosyanın füze programı ya da silahlı gruplara destek gibi diğer başlıklarla ilişkilendirilmesini reddediyor.

Witkoff, “Uranyumu sivil nükleer enerji için gerekli seviyenin çok üzerinde zenginleştirdiler. Saflık oranı yüzde 60’a ulaşıyor... ve muhtemelen bomba yapımına uygun endüstriyel düzeyde malzemeye sahip olmaya sadece bir hafta uzaktalar. Bu gerçekten tehlikeli” dedi.

Öte yandan, üst düzey bir İranlı yetkili bugün (Pazar) Reuters ajansına yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında yaptırımların hafifletilmesinin mekanizması ve kapsamı konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğünü söyledi.


Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.