Fransız yazar Jelloun, İsrail'in Gazze'deki saldırıları ve İslamofobi'ye ilişkin AA'ya konuştu

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

 Fransız yazar Jelloun, İsrail'in Gazze'deki saldırıları ve İslamofobi'ye ilişkin AA'ya konuştu

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Birçok ülke ve Türkiye'de kitapları sevilerek okunan Fas asıllı Fransız yazar Tahar Ben Jelloun, İsrail'in Gazze'ye yönelik katliamlarının bir soykırım olduğunu belirterek, "Netanyahu'ya mektup yazdım. 'Savaşı kaybettiğini, çünkü herkesi öldürse bile Filistin'in orada kalacağını, Filistin halkının her zaman var olacağını' söyledim." ifadesini kullandı.

"Kum Çocuk", "Kutsal Gece", "Yoksullar Hanı", "Bay Ahlak'ın Çöküşü", "Kızıma Irkçılığı Anlatıyorum" gibi Türkçeye çevrilenlerin yanı sıra "Çocuklara İslam'ı Anlattım" ve "Kazablanka Aşıkları"nın da aralarında bulunduğu kitapların yazarı, Fransa'nın prestijli edebiyat ödüllerinden Goncourt Ödülü sahibi Tahar Ben Jelloun, Institut Français organizasyonuyla Ankara'ya geldi.

Fas'ta 1944'te doğan, ortaöğrenimi­ni Tanca şehrinde tamamlayan Ben Jelloun, 1971'de Fransa'ya göç ederek sosyoloji ve sosyal psikiyatri alanında öğrenim gördü.

30'dan fazla kitap kaleme alan Ben Jelloun, 1987'de "Kut­­sal Gece" romanıyla Gon­court Ödülü'nü alarak Fransa'da bu ödüle layık görülen ilk Faslı yazar oldu.

Eserlerinde ülkesinin sıkıntılarını, ırkçılık, göçmen soruları ve İslam karşıtlığını konu edinen Ben Jelloun, 1970'lerde başladığı gazeteciliği, Fransa'nın Le Monde gazetesinde sosyal ve siyasal konuları ele aldığı yazılarıyla sürdürüyor.

Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Ünüvar'ın ev sahipliğinde öğrenciler ve akademisyenlerle söyleşide bir araya gelen Ben Jelloun, öncesinde, yazarlık serüveni, kitaplarına konu aldığı Filistin ve Gazze'deki katliamlar ile dünyada artan İslamofobi'ye ilişkin Anadolu Ajansı (AA) muhabirinin sorularını yanıtladı.

Soru: Türkiye'yi gezme şansınız oldu mu?

Tahar Ben Jelloun: Ne yazık ki Türkiye'yi gezme şansım olmadı. İstanbul'a kitaplarımı tanıtmak için 20 sene önce geldim ve çok hızlı bir gezi olmuştu.

Soru: Şu an üzerinde çalıştığınız bir roman var mı? Edebiyatçılar hakkında merak edilen bir şeydir, eski romanlarınızı dönüp okuyor musunuz, "Bugün yazsam farklı yazardım." diyor musunuz?

Tahar Ben Jelloun: Geçen yıl çıkan "Kazablanka Aşıkları" adlı romanımın devamı üzerinde çalışıyorum. Günümüz Fas'ında, Kazablanka'nın orta sınıfında evlilik üzerine bir hikaye. Şu anda ikinci cildi üzerinde çalışıyorum. Kitaplarımı geriye dönüp okumuyorum. Kitaplarımı asla tekrar okumam ve sonra onları unuturum.

Soru: Fransa'da yaşıyorsunuz ve ana vatanınız Fas ile bağlantınızı asla kesmemişsiniz, öyle değil mi?

Tahar Ben Jelloun: Evet, tabii ki yılda 4-5 ay oraya gidiyorum. Fas'a ihtiyacım var çünkü kitaplarımın çoğu Fas hakkında. Balzac'ın bir romancının ne olduğuna dair tanımını ele alırsak, "Bir romancı kendi çağının tanığıdır." der ve benim çağım Fas. Ülkemden kopamam.

Soru: Edebiyatçılık yaş aldıkça farklı bir çehreye bürünüyor mu? Edebiyata başladığınız ilk dönem ile bugünü kıyasladığınızda değerlendirmeniz nasıl olur?

Tahar Ben Jelloun: Yazmaya ilk başladığımda çok zorlandım. Romanı beni eleştirmeyecek, "İyi, bu güzel." diyecek bir yayıncıya teslim etmek istiyordum. Bugün de aynı zorluğu yaşıyorum ancak buna alıştım ve bir romanın yayımlanmasından bir gün önce, 50 yıl önce hissettiğim kaygıyı, heyecanı hissediyorum. Her yaşta hata yapabilirsin, her yaşta kötü bir kitap yazabilirsin. Bir yazar kendinden çok şey talep etmelidir.

- "Sinemacılardan ilham aldım"

Soru: Kitaplarınız akıcı ve betimlemeyi çok seviyorsunuz. Gençliğinizde hangi edebiyatçılardan etkilendiniz? Yazın hayatınıza etki eden, besleyen unsurlar neler oldu?

Tahar Ben Jelloun: Gençliğimde Tanca'da olduğumuz için dikkatimizi dağıtacak çok az şey vardı. Haftada iki kitap ödünç alıp okuduğum bir Fransız kütüphanesi vardı. Balzac, Victor Hugo, Jules Verne ve farklı şairleri okudum. Yazmaya başladığımda, beni en çok etkileyen kişiler yazarlar değil, film yapımcıları, sinemacılardı. Hikaye anlatma tekniği, okuyucuyu ya da izleyiciyi sıkmamak için dikkatli olmanızı gerektirir. Alfred Hitchcock, Fritz Lang ve John Ford gibi büyük sinemacılardan, ülkelerini ve hikayelerini film aracılığıyla anlatmayı seven insanlardan ilham aldım. Yazarların da üzerimde etkisi vardı elbette çünkü sürekli okurdum.

- "İnsanoğluna güvenmiyorum"

Soru: İnsanı merkeze alan kitaplar yazıyorsunuz. 1970'lerden bu yana gittiğiniz ülkelerdeki gözlemlerinize göre toplumların ve insanların davranış modelleri değişti mi, değerlendirmeniz nedir?

Tahar Ben Jelloun: Her zaman bir hümanist oldum. Ülkem Fas'ta kadın haklarından başlayarak insan hakları için kampanya yürüttüm. İlk romanım kadınların durumuyla ilgiliydi ve sonra devam ettim. Şu anda dünyada neler olduğunu görüyoruz. Ukrayna, Gazze, Afrika'nın daha karmaşık hale gelmesi, bazı coğrafyalarda diktatörlerin iktidara gelmesi... Hepsi çok korkutucu çünkü hukuka ve adalete saygısı olmayan insanlarla uğraşıyoruz. Bu yüzden insanlığa, insanoğluna güvenmiyorum. Ancak sade bir vatandaş olarak yazmaya ve politikacılardaki bu insanlık yoksunluğunu kınamaya devam ediyorum.

- "Göçmenlik, edebiyatımda her zaman konu olmuştur"

Soru: Dünyanın her yerinde göçmen sorunu var. Siz de 27 yaşında Fas'tan Fransa'ya göç etmişsiniz ve belki de bir süre Fransa sizi göçmen olarak kabul etti. Kitaplarınızda da bu konuyu irdeliyorsunuz. Son 40-50 yılda göçmenlerin durumu nasıl bir hal aldı?

Tahar Ben Jelloun: Göçmenlerin her yerde olduğu bir zamanda yaşıyoruz ve bunlar önceki dönemin politikaları olan sömürge politikaları, az gelişmişlik ve ırkçı politikalardan kaynaklandı. Şimdi bu nedenlere bir de iklim sorununu ekliyoruz. Fransa'da göç, sömürgeciliğin doğrudan bir sonucuydu. 40'lı, 50'li ve 60'lı yıllarda Fransızlar fabrikalarında çalıştırmak ve insan gücü edinmek için Cezayir, Fas ve Tunus'a gitti. Fransız hükümeti 70'li ve 75'li yıllardan itibaren insani bir bakış açısıyla göçmenler ve ailelerini bir araya getirmeye karar verdi. Fransa'da çalışan erkekler, eşlerini ve çocuklarını ülkeye getirme hakkına sahip oldu. O andan itibaren yeni doğumlar başlayacak ve göçmenlerden değil ama göçmenlerin çocuklarından oluşan yeni bir nesil ortaya çıkacaktı. Bu çocuklar bunu çok ağır yaşadı. Tanınmadıklarını, düzgün bir şekilde karşılanmadıklarını hissettiler. Kalitesiz okullara devam ettiler ve sonuçta ikinci sınıf Fransızlar oldular.

Ben ekonomik bir göçmen değildim. Bir dönem entelektüeller için Fas'ta yaşamak çok zordu, bu yüzden Fransa'ya geldim çünkü bazı arkadaşlarım fikirleri yüzünden çeşitli sıkıntılar çekiyordu. Fransa'da göçmenlere okuma yazma dersleri verdim. Göçmenlik, edebiyatımda her zaman konu olmuştur. Günümüze kadar onların neler yaşadığına tanıklık etmenin ve buna yönelik yazmanın önemli olduğunu düşünüyorum çünkü pek de iyi şeyler yaşamıyorlar.

- "Gazze'de yaşananlar bir trajedidir, soykırımdır"

Soru: İslam'ı anlatmak için kitaplar yazdınız ve Fransa'da İslam'ı anlatıyorsunuz. Bugün artan bir şekilde İslamofobi var. Gazze'de 14 bin çocuk İsrail'in katliamlarıyla hayatını kaybetti. Bu katliam nasıl son bulacak, dünyanın her yerinde kaygı uyandıran bu sıkıntı için değerlendirmeniz nedir?

Tahar Ben Jelloun: Ben edebiyatçı, yazar ve sosyolog olarak değil, sıradan bir vatandaş, bir aile babası olarak, tıpkı "Kızıma Irkçılığı Anlattım" kitabını yazdığım gibi, "Çocuklara İslam'ı Anlattım" kitabını da Fransız çocukların İslam'ın ne olduğunu anlamalarını teşvik etmek için yazdım. Bu bir eğitim ve pedagoji meselesi. Ancak başörtüsüyle ilgili yaşanan olaylar, İslamcılığın bir ideoloji haline gelmesi, terörizm, pek çok konu var. İslam dininin kötüye kullanılmasını İslam devleti ideolojisiyle birbirine karıştırıyoruz. Batı'da İslam'ın ne olduğu konusunda bir bilgi eksikliği var, İslam farklı gösteriliyor. İslam hakkında doğru bir şekilde konuşabilen çok az insan var.

Gazze'de yaşananlar bizim için bir acıdır. Hamas'ın 7 Ekim'deki saldırısını bir makale yayımlayarak alenen kınadığım doğrudur. Ancak korkunç olan İsrail'in 6 aydır sivilleri bilerek katletmek, çocukları öldürmek ve her şeyden önemlisi Filistin halkını aç bırakmak için gıda yardımının gelmesini engellemesi. Gazze'de yaşananlar bir trajedidir ve dünyada suçu tersine çevirmek için çok fazla baskı var. Netanyahu ve ordusunun planı tüm Filistinlileri yok etmek. Bu kesinlikle onun saplantısı, mümkün olduğunca çok Filistinliyi öldürmek ve böylece yeryüzünde hiç Filistinli bırakmamak... İsrailliler, soykırım kelimesinin Yahudilerin soykırımından başka bir şey için kullanılmasını istemiyor. Ancak bir hastaneyi, bir okulu ya da sadece uyuyan ailelerin olduğu bir köyü bombaladığınızda ve herkesi katlettiğinizde, bu soykırımdır. Trajedi şu ki diyalog ve müzakere olabilmesi için herhangi bir uzlaşma göremiyoruz. Bunu istemiyorlar, İsrailliler barışla ilgilenmiyor. Dolayısıyla bu trajedinin olumlu bir sonuca ulaşacağını düşünmüyorum.

- Netanyahu'ya yazdığı mektupla BM'den arandı

Soru: Gazze'de yaşananları romanlaştırma düşünceniz var mı?

Tahar Ben Jelloun: Filistin hakkında şiirler, tiyatro piyesleri yazdım. Gazze'de olanlar için İtalya'da "Çığlık" adında küçük bir kitap yayımladım. Çünkü Fransa'da yayımlamak için ortam müsait değildi. Hem 7 Ekim'in dehşetini hem de İsrail ordusunun dehşetini anlattım. Bir yandan Hamas'ın saldırılarını yazdığım için Arap arkadaşlarım tarafından hakarete uğradım, diğer yandan da İsrail ordusuyla ilgili metinlerimi yayımladığımda Yahudi arkadaşlarım tarafından antisemitik olduğum söylenerek saldırıya uğradım. Düşündüğünü söyleyen özgür bir entelektüelim ve kimseyi memnun etmeye çalışmıyorum. Bir insan olarak her gün gördüklerimi kınıyorum. Ve yazıyorum, yapmam gereken tek şey bu. Ayrıca Netanyahu'ya bir ay önce açık bir mektup yazdım ve bu mektup birkaç gazetede yayımlandı, Netanyahu'ya 'savaşı kaybettiğini çünkü herkesi öldürse bile Filistin'in orada kalacağını, Filistin halkının her zaman var olacağını' söyledim. Bir gazete beni Yahudi karşıtı olarak suçladı. Le Point'te genç bir Yahudi kadın tarafından yayımlanan, bana hakaret eden ve beni karalayan bir yazı yazıldı. İsrail'den bana karşı çok fazla tepki geldi. Bu mektup BM'ye kadar ulaşan ve oradaki pek çok yetkili tarafından okunan bir mektuptu. BM'den bu konuda beni aradılar. Mektup hala sosyal ağlarda dolaşıyor.

- "Batı'daki entelektüeller İslam'a ve Müslüman nüfusa pek ilgi duymuyor"

Soru: Faslı Fransız yazar olarak İslamofobi'nin çözümleneceğini düşünüyor musunuz? Edebiyat ve edebiyatçılar bu soruna kulak tıkıyor mu?

Tahar Ben Jelloun: Fransa'da bir din olarak İslam'ın çok kötü bir imajı var. Hem İslam'ı ve Müslümanları sevmeyenler hem de İslamofobi olarak adlandırılan İslam karşıtı ırkçılığı savunanlar var. İslam'dan korkan pek çok kişi var. Batı'daki entelektüeller, sanatçılar ve yazarlar, İslam'a ve Müslüman nüfusa pek ilgi duymuyor.

İslam'ı nefret konusu haline getiren aşırı sağcı siyasi partilerimiz var. Örneğin Eric Zemmour adında, partisi olmayan ama seçimlere katılmış eski bir gazeteci, aşırı sağa çok bağlı bir politikacı, İslam'ın Fransa için bir tehlike olduğunu söylüyor. Ayrıca "Tesettürlü bir kadın hareket halindeki bir camidir." demiş ve bunu sık sık tekrarlamıştır. Irkçı nefreti kışkırtmaktan hüküm giydi. Ancak bu durum Müslüman karşıtı duyguların yayılmasını engellemedi.

- Fransız yazar, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve Nedim Gürsel okumuş

Soru: Türkiye, Fransa'nın prestijli ödüllerinden Goncourt'ta ödül alacak eserlerin seçimine dahil oldu. Pek çok ülke bu seçimi yapıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk edebiyatını ve kitaplarını okuma fırsatınız oldu mu?

Tahar Ben Jelloun: Gençken Yaşar Kemal'i okurdum, Fransa'da en çok tanınan Türk yazardı. Orhan Pamuk'un eserleri ile Fransızca ve Türkçe yazan arkadaşım Nedim Gürsel'i okudum. Türk kültürüne ve Türk sinemasına çok sempati duyuyorum. Fas ve Türkiye arasında pek çok benzerlik var. Fas'ta Türkiye'ye büyük saygı duyuluyor. Türkiye, Fas'ta endüstriyel, ticari ve zanaat düzeyinde varlık gösteriyor. İki ülke arasında büyük ilişkiler var. Bu da memnuniyet verici. Sizi şaşırtabilir belki ama yaklaşık 10 yıl önce Fas'ta Arapça yayımlanan bir Türk dizisi büyük beğeni kazandı. Dolayısıyla Türkiye bizim için çok tanıdık ve dost bir ülke.

Türkiye'nin Goncourt seçimini lanse etmek için Ankara'ya geldim ve perşembe günü İstanbul'a gidiyorum. Dünyada yaklaşık 42 ülkede öğrenciler bizim hazırladığımız kısa listedeki kitapları okuyor, bir araya gelip bir kitap için oy kullanıyor ve o kitap, prensip olarak Goncourt seçiminin yapıldığı ülkenin diline çevriliyor. Brezilya, Yunanistan ve Fas'tan Cezayir, Polonya ve Romanya'ya kadar, Goncourt seçimini yapan 42 ülke var ve bu Fransızca konuşulan ülkelerdeki gençlerin daha çok okumasını sağlıyor, bu yüzden önemli bir proje.

Yazar Ben Jelloun, röportaj sonrasında, Anadolu Ajansının, İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarında beyaz fosfor kullanması başta olmak üzere işlediği savaş suçlarına yönelik belge niteliğindeki fotoğrafların yer aldığı "Kanıt" kitabını inceleyerek, AA'ya tebrik ve çalışmadan dolayı teşekkürlerini iletti.



İran, Hürmüz Boğazı'nda askeri tatbikat başlattı

 Devrim Muhafızları Komutanı, bugün Hürmüz Boğazı’ndaki deniz tatbikatları sırasında bir helikopterde (Tesnim Haber Ajansı)
 Devrim Muhafızları Komutanı, bugün Hürmüz Boğazı’ndaki deniz tatbikatları sırasında bir helikopterde (Tesnim Haber Ajansı)
TT

İran, Hürmüz Boğazı'nda askeri tatbikat başlattı

 Devrim Muhafızları Komutanı, bugün Hürmüz Boğazı’ndaki deniz tatbikatları sırasında bir helikopterde (Tesnim Haber Ajansı)
 Devrim Muhafızları Komutanı, bugün Hürmüz Boğazı’ndaki deniz tatbikatları sırasında bir helikopterde (Tesnim Haber Ajansı)

İran Devrim Muhafızları, stratejik öneme sahip Hürmüz Boğazı bölgesinde “Hürmüz Boğazı'nın Akıllı Kontrolü” adlı bir deniz tatbikatı gerçekleştirdiğini duyurdu. Tatbikatın, Devrim Muhafızları Genel Komutanı Tümgeneral Muhammed Pakpur’un saha gözetimi ve takibi altında icra edildiği bildirildi.

Resmî IRNA ile Devrim Muhafızları’na yakın Tesnim Haber Ajansı, tatbikatın Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri ekseninde, “bileşik, canlı ve hedef odaklı” eğitimler kapsamında düzenlendiğini aktardı. Açıklamada, dünyanın en önemli enerji nakil güzergâhlarından biri olan bölgede muhtemel güvenlik ve askerî tehditlere karşı operasyonel hazırlık seviyesinin test edilmesinin amaçlandığı kaydedildi.

Şarku’l Avsat’ın IRNA’dan aktardığı habere göre tatbikat; deniz birliklerinin hazırlık düzeyinin değerlendirilmesi, güvenlik planlarının gözden geçirilmesi ve boğaz bölgesinde muhtemel askerî karşılık senaryolarının uygulanmasını kapsadı. Ayrıca İran’ın Basra Körfezi ve Umman Denizi’ndeki jeopolitik konumunun da tatbikat çerçevesinde değerlendirildiği belirtildi. Ajans, eğitimlerin hızlı reaksiyon ve “kararlı ve kapsamlı” tedbir alma kapasitesine odaklandığını; katılımcı birlikler için bilgi ve operasyonel tatbikatların icra edildiğini bildirdi.

Risk analiz şirketi EOS Risk Group ise bölgedeki denizcilere telsiz aracılığıyla, salı günü Hürmüz Boğazı’nın İran kara suları içindeki kuzey hattında gerçek mühimmatla bir eğitim icra edilebileceğine dair uyarı yapıldığını duyurdu. Buna karşılık İran devlet televizyonu, tatbikatta gerçek mühimmat kullanıldığına dair bir bilgi paylaşmadı.

Bu son haftalarda denizcilerin İran’ın gerçek mühimmatlı eğitimlerine ilişkin ikinci kez uyarıldı. Ocak ayı sonunda duyurulan bir tatbikat sırasında ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran’a ve Devrim Muhafızları’na sert bir uyarıda bulunmuş; “uluslararası hava ve sularda profesyonel şekilde hareket etme hakkını” teyit etmekle birlikte, Amerikan savaş gemileri ile bölgeden geçen ticari gemilere yönelik herhangi bir müdahale ya da tehdide karşı uyarı yapmıştı.

4 Şubat’ta gerilim tırmanmış; ABD Donanması’na ait bir savaş uçağı, Umman Denizi’nde uçak gemisi USS Abraham Lincoln’e yaklaşan bir İran insansız hava aracını düşürmüştü. Washington ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında Amerikan bayrağı taşıyan ve mürettebatı Amerikalılardan oluşan bir ticari geminin İran tarafından taciz edildiğini açıklamıştı.

sdvds
Uçak gemisi grubu USS Abraham Lincoln, ABD Beşinci Filosu’nun operasyonlarına ve Orta Doğu’da deniz güvenliğine destek amacıyla Umman Denizi’nde seyrediyor (Pentagon)

Tatbikat duyurusu, İran ile ABD arasında nükleer görüşmelerin yeniden başlaması arifesinde, bölgesel gerilim ve uluslararası deniz varlığının arttığı bir dönemde geldi. Son günlerde askerî ve diplomatik mesajların karşılıklı olarak iletildiği bir süreçte, deniz faaliyetleri müzakere hattıyla paralel ilerliyor.

ABD Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Denizcilik İdaresi, Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi’nden geçen gemilerin karşı karşıya kalabileceği risklere ilişkin uyarılarını yeniledi. İdare, İran unsurlarının ticari gemilere çıkması dâhil bazı vakalara işaret ederek, 3 Şubat’ta meydana gelen bir olaya dikkat çekti. Amerikan bayrağı taşıyan gemilere, boğazdan doğuya doğru geçişlerinde Umman kıyılarına yakın seyretmeleri tavsiyesinde bulunuldu.

Hürmüz Boğazı, küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği hayati bir su yolu niteliği taşıyor; bu durum onu muhtemel herhangi bir çatışmada kilit bir nokta hâline getiriyor.

Tahran, saldırıya uğraması hâlinde boğazı kapatma ihtimalini defalarca gündeme getirdi. İranlı yetkililer ise yeni bir savaşın “sınırlı kalmayacağı” ve küresel enerji güvenliğini tehdit edeceği uyarısında bulundu.

Rehber Ali Hamaney’in ofisine bağlı Dış İlişkiler Komitesi Genel Sekreteri Celal Dehkani Firuzabadi, yeni bir askerî çatışmanın “sınırlı kalmayacağını” ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasına yol açabileceğini söyledi.

Firuzabadi, geçen perşembe ISNA’ya verdiği demeçte, “İlk zarar görecek ülke Çin olacaktır” ifadelerini kullanarak Pekin’in bölge petrolüne bağımlılığına işaret etti. Rusya’nın “savaşa karşı çıktığını ve bunu engellemeye çalıştığını” belirten Firuzabadi, Moskova ve Pekin’den “gerçekçi beklentiler” içinde olunması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Buna karşılık ABD, geçen ay uçak gemisi USS Abraham Lincoln görev grubunu bölgeye göndermesinin ardından, ikinci bir uçak gemisi olan USS Gerald R. Ford’un Beşinci Filo’nun operasyon sahasına katılmaya hazırlandığını duyurarak deniz varlığını güçlendirdi.

Reuters’ın Amerikalı yetkililere dayandırdığı haberine göre, nükleer görüşmelerin başarısız olması hâlinde ordunun süreklilik arz eden bir askerî kampanya ihtimaline hazırlandığı bildirildi.

Söz konusu konuşlanma, Washington’un “baskı altında diplomasi” olarak tanımladığı strateji çerçevesinde, Umman arabuluculuğunda yürütülen dolaylı müzakerelerle eş zamanlı ilerliyor. Tahran ise ABD’nin askerî varlığının nükleer dosyada taviz koparmayı amaçladığını savunuyor.


Washington ile İran arasındaki gerginliklerde bir yumuşama mı yaşanıyor?

İlk tur dolaylı ve doğrudan müzakereler, İran ve ABD taraflarının tavizlerinin ardından Umman'ın bilgece himayesinde gerçekleştirildi (AFP)
İlk tur dolaylı ve doğrudan müzakereler, İran ve ABD taraflarının tavizlerinin ardından Umman'ın bilgece himayesinde gerçekleştirildi (AFP)
TT

Washington ile İran arasındaki gerginliklerde bir yumuşama mı yaşanıyor?

İlk tur dolaylı ve doğrudan müzakereler, İran ve ABD taraflarının tavizlerinin ardından Umman'ın bilgece himayesinde gerçekleştirildi (AFP)
İlk tur dolaylı ve doğrudan müzakereler, İran ve ABD taraflarının tavizlerinin ardından Umman'ın bilgece himayesinde gerçekleştirildi (AFP)

Nebil Fehmi

Burada daha önce yer alan makalemde, hızlı bir çözümün mümkün olmadığını belirtmiştim, ancak şubat ayının ilk haftasının, ya askeri operasyonların başlaması ya da gerilimin azaltılmasına yönelik adımların atılmasıyla, ABD ile İran arasındaki gerilimin gidişatını belirlemede kritik öneme sahip olacağını öngörmüştüm. Bunun sebebi hem ABD'de hem de İran'da durumun yüksek ve uzun süreli bir gerilime izin verilmemesiydi.

Özellikle büyük bir güç konuşlandırdıktan ve İran'a felaketle sonuçlanacak uyarılar yaptıktan sonra, Amerikan sağ kanadı ve İsrail destekçilerinin askeri operasyon için baskı yapması nedeniyle, ABD’nin somut ve belirgin sonuçlar elde etmeden askeri harekattan tamamen çekilmesinin zor olacağını savundu. Trump'ın çekirdek tabanı "Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Harika Yap!/MAGA) destekçilerinin, ABD'nin ulusal güvenliğine doğrudan bir tehdit oluşturmayan askeri operasyonlara katılmayı istemediği ve bunun da ABD'nin nihai kararını geciktirdiği unutulmamalı.

Önceki argümanımda İran rejiminin güvenilirliğinin ABD ve İsrail’in önceki operasyonları ve ülkenin dört bir yanındaki protesto gösterileriyle ciddi şekilde sarsıldığına dair inancımdan kaynaklanıyordu. Rejim, ABD tarafından öne sürülen, felsefesi ve temelleriyle çelişen zorlu ve temel taleplerle karşı karşıya kalmış ve bu durum bazı iç yorumcuların rejimin hayatta kalma kabiliyetini sorgulamasına neden olmuştu. Daha önce hiç duyulmamış bir şekilde, İran'ın Dini Lideri olmadan hayatta kalması için çeşitli senaryolar üzerinde tartışmalar başladı.

Askeri gerginliğin ardından bekleme süresini uzatmak, özellikle Trump yönetimi sırasında ABD’nin karakteristik bir özelliği değil ve çatışma İran'ın çıkarlarına aykırı düşüyor. Bu yüzden geçtiğimiz hafta taraflar arasında müzakereler gerçekleşti. Belki de bu, her iki tarafın da askeri çatışma olmadan bu krizden çıkma olasılığını değerlendirmesi için önemli bir ara olabilir.

İlk tur dolaylı ve doğrudan müzakereler hem İran hem de ABD’nin bazı tavizler vermesinin ardından Umman'ın bilgece himayesinde gerçekleşti. Tahran, aylar önce olduğu gibi saldırıya uğramayacağına dair ABD’den net garantiler almadan müzakereleri yeniden başlatmayı reddetme konusundaki ısrarından vazgeçti.

ABD, İran'ın bölgesel, iç, askeri ve nükleer politikalarında tam bir değişiklik yapılmasında ısrar etti, ancak bölgedeki bazı diğer ülkelerin katılımıyla İstanbul'da müzakerelerin yapılacağını duyurulmasından sonra Maskat'ta çok daha az şartlarla müzakerelere başlanmasını kabul etti.

Böylece her iki taraf da askeri operasyonların ciddi sonuçlarından ve bölgedeki çıkarlarına kısa ve uzun vadede yansıyacak etkilerinden sorumlu tutulmaktan korktukları için kısmen geri adım attılar ve bu tur ‘yapıcı ve olumlu’ bir başlangıç olarak nitelendirildi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail Başbakanı Bİnyamin Netanyahu’nun geçtiğimiz çarşamba günü Washington'a yaptığı ziyaret, Netanyahu'ya, İsrail'in özellikle son iki yıldır bölgede bağlı kaldığı önemli bir ilkeyi yeniden teyit etme fırsatı verdi. Bu ilke, İsrail'in tüm bölgesel düzenlemelerde varlık gösterdiği ve etkili olduğu, pozisyonunun İran rejiminin güvenilmez olduğu ve temel ve kararlı çözümlerin benimsenmesi gerektiği inancına dayanıyor. İsrail, Trump'a İran'ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılması, İran'da uranyum zenginleştirilmesinin reddedilmesi, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının imha edilmesi, balistik füzelerin menzilinin 300 kilometre ile sınırlandırılması ve İran'ın Ortadoğu'daki ilişki ağının ortadan kaldırılması konusundaki ısrarını iletti.

Öte yandan İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkını savunacağını ve bunun askeri müdahaleyle sonuçlanacak olsa bile bu haktan vazgeçmeyeceğini vurguladığında, İran ve ABD’nin söylemleri sertleştirdiler. ABD’li temsilciler, görüşmelerin hemen ardından Körfez'deki USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaret ederek askeri seçeneğin hala masada olduğu mesajını verdiler.

Gerginliğin azaltılması yönünde bir adım attık, ancak bir dönüm noktasına, gerginliğin azaltılmasına ve mevcut krizden çıkmaya çok yakın olduğumuzu düşünerek aceleci bir iyimserliğe kapılmak için henüz erken. Bunun nedeni, ABD'nin belirtilen tutumlarını tatmin edecek çözümlerin, İran'ın balistik füzelerden vazgeçmesi ve bölgesel olarak Ortadoğu'dan çekilmesi gibi siyasi ve güvenlik açısından son derece zor ve hassas tutumlar ve tavizler gerektirmesi. Bu da İran'ın nüfuz alanını genişletme ilkesiyle çelişiyor. İran, bunu kendisini dizginlemek ve tehdit etmek amacıyla İsrail'in hazırladığı bir plan olarak görüyor ve bu taleplerin bazılarına yanıt vermenin, rejim tamamen yıkılana kadar sayısız ve çeşitli taleplerin önünü açacağından korkuyor.

İran'ın, ABD'nin bombardımanından kaçınmak umuduyla medyadaki söylemini sertleştirdiği ve gerilimi tırmandırdığı, daha önce Katar'daki ABD üssüne sınırlı bir saldırı düzenlenmesi de dahil olmak üzere bazı operasyonlarını önceden ABD'ye bildirip itidal gösterdiği zamankinden farklı olarak, yanıtının yaygın ve çeşitli olacağı tehdidinde bulunduğunu belirtmekte fayda var.

ABD yönetimi bir anlaşmaya varmaya istekli olsa da İran'ın kaçamak tavırlarından kaçınmak için, ABD'nin askeri tırmanışının ölçeğine uygun olarak İran'dan geniş, önemli ve hızlı tavizler almak zorunda. Böylece Başkan Trump, eski ABD Başkanı Barack Obama'nın görev süresi sırasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) beş daimi üyesi ile İran (P5+1) arasında yapılan nükleer anlaşmada öngörülenlerden daha fazlasını başardığını övünebilmesi için, İran'ın kaçamak tavrını önlemek amacıyla, ABD'nin askeri tırmanışının ölçeğine uygun olarak, İran'dan geniş, önemli ve hızlı tavizler almak zorunda olduğunu fark etmektedir. İran'ın taviz vermeden veya önceden kararlaştırılanlardan daha azıyla geri adım atmasının, kendisinin ve genel olarak ABD'nin kişisel itibarını zedeleyeceğini ve Rusya ve Çin gibi ülkeleri diğer konularda ABD ile tırmanışa geçmeye itebileceğini çok iyi biliniyor.

Her iki tarafın da açıklanmamış müzakere sınırları var, ancak İran ya da ABD'nin şu anda önümüzdeki günlerde olayların nasıl gelişeceğini tahmin edebilecek durumda olduğunu düşünmüyorum. Bununla birlikte her iki tarafın da hızlı bir şekilde bir ilerleme sağlanmazsa mevcut gerginliğin askeri eyleme dönüşeceğini kabul etmesi kendi çıkarlarına olur. Bu durum umut vericidir ve müzakerelerin devam etme olasılığını artırıyor. Burada Netanyahu ve Trump arasındaki görüşmenin ortak bir basın toplantısı yapılmadan sona erdiğini hatırlatmakta fayda var. Bu durum, iki taraf arasındaki anlaşmazlıkların ve bunları kamuoyuna açıklamak istememelerinin bir işareti. Bunun hemen akabinde ABD'nin bu aşamada İran ile müzakereleri yeniden başlatmak istediği haberi sızdırıldı.

Trump'ın özellikle 18 veya 19 Şubat'ta Gazze Barış Kurulu’na ev sahipliği yapacağı ve bu konunun Ortadoğu'yu Amerikan siyasi gündeminin en üst sırasına taşıyacak olması nedeniyle, bunun mevcut eğilim olduğunu düşünüyorum. O tarihten önce bir saldırı gerçekleşirse, toplantı öncesinde yeniden sakinliğin hakim olduğunu görmek oldukça güç. Toplantının hemen sonrasına ertelenirse, bu durum tarafların gelecekte ne olacağı konusunda bir anlaşmaya vardıklarını veya Trump'ı geri adım atmaya ikna edemediklerini gösterir. Askeri harekatın ertelenmesi ise ABD'nin ara seçimlerle ilgili hesaplamalarında etkili olur.

Bunlar dikkatle yapılan hesaplamalar ve henüz kesinleşmemiş birtakım kararlar için bazı olumlu işaretler var.


Britanya ve Almanya, yeniden silahlanma için "ahlaki" gerekçe sunuyor

Alman Genelkurmay Başkanı General Carsten Breuer (solda) ve Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius arasında sözlü tartışma yaşandı (AFP)
Alman Genelkurmay Başkanı General Carsten Breuer (solda) ve Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius arasında sözlü tartışma yaşandı (AFP)
TT

Britanya ve Almanya, yeniden silahlanma için "ahlaki" gerekçe sunuyor

Alman Genelkurmay Başkanı General Carsten Breuer (solda) ve Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius arasında sözlü tartışma yaşandı (AFP)
Alman Genelkurmay Başkanı General Carsten Breuer (solda) ve Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius arasında sözlü tartışma yaşandı (AFP)

İngiliz ve Alman genelkurmay başkanları bugün, Rus tehdidi karşısında yeniden silahlanmanın "ahlaki" bir gerekçesi olduğunu açıkladılar.

İngiliz haber ajansı PA Media'ya göre, İngiliz Genelkurmay Başkanı Richard Knighton, Alman Genelkurmay Başkanı General Carsten Breuer ile birlikte savunma yatırımlarının artırılması gerektiği yönündeki argümanı sundu.

İngiliz gazetesi The Guardian ve Alman gazetesi Die Welt'te yayımlanan ortak mektupta, iki üst düzey askeri komutan, "sadece Avrupa'nın en büyük askeri harcama yapan iki ülkesinin askeri liderleri olarak değil, aynı zamanda güvenliğiyle ilgili rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmek zorunda olan Avrupa'nın sesi olarak" konuştuklarını belirtti.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle birlikte "kesin olarak batıya yöneldiğini" belirten komutanlar, Avrupa genelinde "savunma ve güvenliğimizde temel bir değişime" ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

Askeri liderlerin uyarısı, Avrupa'da savunmanın geleceği ve Ukrayna'daki savaş konularını görüşmek üzere birçok dünya liderinin bir araya geldiği yıllık Münih Güvenlik Konferansı'nın sona ermesinin ardından geldi.

Mektuplarında şu ifadelere yer verdiler: “Bu girişimin ahlaki bir boyutu da var. Yeniden silahlanma savaş kışkırtmakla ilgili değil; halklarını korumaya ve barışı sağlamaya kararlı uluslar için sorumlu bir eylem biçimidir. Güç saldırganlığı caydırır, zayıflık ise davet eder.”

Mesajda şu ifadeler de yer aldı: “Son olarak, tehditlerin karmaşıklığı, savunmanın yalnızca askeri personelin alanı olamayacağı konusunda tüm toplumu kapsayan yaklaşım ve vatandaşlarla kıta çapında açık bir diyalog gerektirmektedir. Bu, hepimizin sorumluluğunda olan bir görevdir.”