Putinizm Batı'nın korktuğu gibi kalıcı bir tehdide dönüşür mü?

Putin emperyalist ulus devlet fikrini destekleyen bir ideolojiyi sağlamlaştırırken gözlemciler uyardı: Rusya baş belası olmaya devam edecek! ABD ile müttefikleri savunmalarını güçlendirmeli

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı önünde düzenlenen miting sırasında konuşma yaparken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı önünde düzenlenen miting sırasında konuşma yaparken (AFP)
TT

Putinizm Batı'nın korktuğu gibi kalıcı bir tehdide dönüşür mü?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı önünde düzenlenen miting sırasında konuşma yaparken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı önünde düzenlenen miting sırasında konuşma yaparken (AFP)

İnci Mecdi

Önümüzdeki yıllarda Rusya'nın siyasi hayatı ‘yeni Putinizm’ tarafından şekillendirilecek gibi görünüyor. Peki, Batı bunun karşısında nasıl bir tutum sergileyecek?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu ayın başlarında yapılan başkanlık seçimlerini oyların yüzde 87,2’sini alarak kazandı. Putin’in muhalifleri, baskılar ve kısıtlayıcı genel atmosfer nedeniyle seçim arenasından uzak dururken, anketler Putin’in ‘büyük bir halk desteğine’ sahip olduğunu gösterdi.

Almanya merkezli istatistik şirketi Statista'nın yayınladığı son verilere göre Putin'in popülaritesi geçtiğimiz şubat ayında yüzde 86'ya ulaştı. Aynı veriler, 10 Rus'tan 8’inin Putin’i desteklediğini gösterirken rakamlar, Putin’in popülaritesinin Ukrayna savaşı öncesine kıyasla arttığını ortaya koydu.

Batı'nın Rusya'ya hem Ukrayna'daki savaşa, hem de öncesinde 2008 yılında Gürcistan’daki savaşa ve 2014 yılında Kırım Yarımadası'nı ve Sivastopol şehrini ilhakına yanıt olarak uyguladığı yaptırımlara rağmen Putin’e birinci başkanlık döneminin başladığı 2000 yılından bu yana verilen en yüksek destek oranı yaklaşık yüzde 88 olarak kayıtlara geçti. Rus halkının Putin’e verdiği destek oranı sonraki yıllarda da yüksek olarak devam etti.

Şu an 71 yaşında olan Putin, 2030 yılına kadar iktidarda kalacağı yeni başkanlık dönemine başladı. Bunun yanında Putin, 2020 yılında yapılan anayasa değişikliğine göre 2036 yılına kadar iktidarda kalabilecek.

Doğal olarak birçok kişi, otuz yılı aşkın bir süre iktidarda kaldıktan sonra Putin'in yerini kimin alacağını merak ediyor? Ancak bu soru, özellikle gözlemcilerin ‘Putinizm’ olarak tanımladığı sürecin devam etmesi çerçevesinde Rusya’nın Putin'den sonra nasıl bir rejim olabileceği gibi daha acil cevap bulunması gereken sorulardan kaynaklanıyor. Peki Rusya, Batı'nın sonsuza dek mücadele etmesini gerektirecek şekilde Doğu'dan gelen tehdit olarak kalmaya devam edecek mi?

Putinizm kalıcı

Gözlemciler, Rus liderin yirmi yılı aşkın süredir devam eden iktidarı boyunca, kendisi iktidardan ayrıldıktan sonra da kalıcı olacak bir rejim kurduğunda hemfikirler ve bu rejime ‘Putinizm’ adını verdiler.

Washington'daki Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) araştırmacılarına göre Putin, Rusya'nın büyüklüğü, istisnacılığı ve Batı'ya karşı tarihi mücadelesi sayesinde güçlenen emperyal bir ulus devlet fikrini destekleyen 'Putinizm' ideolojisini kurdu.

CSIS tarafından geçtiğimiz yıl eylül ayında yayınlanan "Putinizmin İdeolojisi: Sürdürülebilir mi?" başlıklı araştırmada Putin'in ideolojisinin temel dayanağını oluşturan devlet doktrininin, güçlü, istikrarlı bir devlete saygı duyma ve Rusların Rus olmasına izin verme temeline dayandığını ve bu devletin istisnacılık ve geleneksel değerlere bağlı olduğu belirtildi.

Araştırmaya göre bir diğer temel dayanak ise Batı karşıtlığı ve bu dayanak Rusya'nın istisnacılığıyla birleştiğinde; Rusya merkezli çok kültürlülüğü, geleneksel aileyi ve cinsiyet rollerini koruyan, materyalizme ve bireyciliğe karşı bekçilik yapan büyük bir güç ve medeniyet devleti olarak Rusya'nın ‘mesihçi fikrini’ teşvik ediyor.

Bu ideoloji, felsefi metinlerde açıkça ifade edilmese de çoğu zaman atıflar, semboller ve popüler kültür tarafından özümsenir. Bu durum daha az eğitimli insanlar için esnek ve benimsenmesinin kolay hale gelmesini sağlar.

Araştırma, Putin'in ideolojisinin esnekliğinin ve yaydığı anlatıların basitliğinin ‘yakın bir gelecekte yok olmayacağını, hatta Ruslar arasında daha da yerleşebileceğini’ öne sürüyor. Bu da Putin, ister yaşlılığa bağlı olarak isterse askeri darbe nedeniyle iktidardan uzaklaşsa bile, Putinizmin devam edeceği anlamına geliyor. Gözlemciler ayrıca Rusya'nın siyaset ve ekonomi çevrelerindeki seçkinlerinin ‘iktidarın Putin'den, Putin'e benzeyen başka bir kişiye devredilmesini’ sağlayacaklarını düşünüyor.

Moskova Ekonomik ve Sosyal Bilimler Yüksekokulu öğretim görevlisi Nikita Shavin, yaptığı değerlendirmede “Bir rejim için daha gerçekçi ve dolayısıyla tehlikeli olan, rejimi içeriden kurtarma ve normalleştirme girişimleridir” ifadelerini kullandı.‘Putin'siz Putinizm' gibi bir senaryo, yalnızca söz konusu seçkinler için değil, aynı zamanda son yıllardaki ekonomik başarılardan büyük ölçüde memnun olan Rus nüfusunun büyük bir kesimi için de çekici görünebilir. Putin yönetimi askeri başarısızlıklarını baskılayıcı ve istikrarsızlaştırıcı histerik tutumlarla ve irrasyonel ekonomik davranışlarla telafi etmeye çalışırken, böyle bir alternatife olan talepte doğal olarak artış oldu.

Putinizmin Putin olmadan da devam edeceği tahmin edilirken ‘Bu, Rusya’nın NATO'nun doğu kanadına yönelik tehdidinin devam ettiği anlamına mı geliyor?’ sorusu halen cevap bekliyor.

Orta ve Doğu Avrupa yıllarca, Rusya’nın zayıf olduğu 1990'lı yıllarda bile Rusya'nın gölgesinde yaşadı. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan'ın NATO'ya üye olmasına karşı çıkmadı. Rusya'ya dair korku, tarihten gelen bir travmadan ve onlarca yıllık hakimiyetin ve sert siyasi, askeri ve ekonomik tutumların bıraktığı izden kaynaklanıyordu. Ardından, Gürcistan ve Ukrayna'da olduğu gibi komşularına karşı ya korkutarak ya da doğrudan ordusunu kullanarak baskı uygulayan saldırgan eylemlere başlayan Putin dönemi geldi. Gözlemcilere göre bu dönem, ulusal emperyalist devlet fikrini kanıtlamada Putinizmin temel direklerinden biriydi.

Üç jeostratejik hedef

Avrupa Politika Analizi Merkezi’nin (CEPA) geçtiğimiz şubat ayında ev sahipliğini yaptığı sempozyumda, araştırmacılar, Rusya'nın üç jeostratejik hedefe kalıcı olarak bağlı göründüğünün altını çizdiler. Araştırmacılara göre bu üç jeostratejik hedeften ilki, eski Rus İmparatorluğu üzerindeki bölgesel, siyasi, ekonomik ve askeri hakimiyet. İkincisi, Batılı güçlerin Rusya’nın bu hegemonyasını engelleyen kurumlarını ve yapılarını (bu ister askeri uyum olsun ister Avrupa projesinin, Kuzey Atlantik projesinin ve NATO'nun bütünlüğü olsun, ister ekonomik güç yapıları olsun) zayıflatmaktır. Çünkü Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlar etkili oluyor ve Rus politikasını engelliyor. Üçüncüsü ise içerideki baskıcı ortamın uluslararası çatışmayla birleşmesi. Kremlin bu sayede uluslararası ve jeopolitik çatışmayı, iç siyasi ve ekonomik hegemonyayı dayatmak ve aynı zamanda esasen tüm Rus sistemini silahlandırmak için kullanabiliyor.

ABD'nin Virginia eyaletindeki Regent Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan Robert F. Schwarzwalder, Putinizmin seçkinlerden oluşan devlete, hükümete ve toplumsal yaşamın tüm yönlerine ‘milletin genel gerçekliği’ olarak baktığını söylerken, Putinizmi, Nazizme ve Marksizme benzetti. Hem Nazizm hem de Marksizm aileyi, kiliseyi, orduyu, ekonomiyi ve diğer her alanı kontrol ediyordu. Schwarzwalder’e göre Putin de Rusya'yı, tüm ulusun kendi ideolojisine karşı çıkmadan hareket ettiği bir varlık olarak görüyor.

Schwarzwalder, Putin’in bir Ortodoks Hıristiyan olmasına rağmen gerçek inancının, Rusya'nın benzersiz bir dini ve siyasi varlık olduğuna dair belirsiz bir inanca dayandığını söyledi. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre daha önce de bir araştırmacı Putin ile ilgili “Rus halkının kimliğine ve yüzyıllar boyunca değişmeyen değerlerine inanıyor” diye yazmıştı. Bu daha çok vatanseverliğin ötesinde, anavatan Rusya’nın uluslar topluluğu arasındaki benzersizliğini ve üstünlüğünü vurgulayan kibirli bir milliyetçilik. Bu aynı zamanda Putin'in barışçıl bir komşuya yönelik haksız, kanlı saldırıyı neden meşrulaştırabildiğini de açıklıyor. Zira Rus halkının tek devlet çatısı altında bir araya gelmesi, isteseler de istemeseler de bir ananın dağılan evlatlarını bir araya getirme meselesidir.

Schwarzwalder ve diğer araştırmacılar, Rusya'nın ‘başa bela olmaya devam edeceğine’ inanıyor ve bu yüzden sakin ve kararlı bir şekilde “ABD ve müttefikleri savunmalarını güçlendirmeli” diyorlar. Schwarzwalder ve diğer araştırmacılara göre ABD ve müttefiklerinin aynı zamanda Putin'e (ve ondan sonra gelecek olanlara) Rusya'nın başka bir ülkeye yapacağı herhangi saldırının ‘rejiminin toparlanmakta zorlanacağı bir darbeyle karşılanacağını’ öğretmeleri de gerekiyor.

CEPA ve Tufts Üniversitesi'nden Pavel Luzhin, Rusya'nın yenilgiden kaçamayacağını belirterek, “Çünkü bu, Rusya-Ukrayna savaşı meselesi değil, Avrupa ülkelerinin, ABD’nin, demokrasinin ve dünyanın güvenliği meselesi” değerlendirmesinde bulundu.

King's College London'da (KCL) öğretim görevlisi ve Washington merkezli Quincy Enstitüsü'nde Avrasya Programı direktörü olan Anatole Levin, Ukrayna'da devam eden savaşa rağmen, NATO ile Rusya'nın istenmeyen bir çatışma sonucu savaşa girme riskinin arttığını düşünüyor. Levin’e göre Rusya, daha doğrusu Putinizm, Avrupa Birliği'ne (AB) ve NATO'ya geniş çaplı bir saldırı başlatma niyetinde olmadığından Avrupa için ciddi bir tehdit oluşturmuyor. Putin, son olarak ABD'li televizyon sunucusu Tucker Carlson'a verdiği röportajda, NATO Rusya'ya saldırmadığı sürece Rusya'nın da NATO'ya saldırmayacağını birkaç kez vurguladı.

Putinizm tehlikesini abartmak

Putin'in açıklamalarının doğruluğunun en azından nesnel olmak üzere bir dizi nedeni olduğunu düşünen Levin’e göre Rusya’nın, sanılandan ve Putin'in savaş öncesinde tahmin ettiğinden çok daha zayıf bir askeri güç olduğunun ortaya çıktığını söyledi. Ukrayna'daki savaşı hızlı bir şekilde çözememesinin yanı sıra, Rus ordusunun mevcut ilerleme ve elde edilen başarılara rağmen 2022 yılı boyunca kayıplar vermesi ve Ukrayna’nın Rus Donanması’nın Karadeniz Filosuna ağır darbe indirmesi bunu net bir şekilde ortaya koydu. Putin'in nükleer silah kullanma tehditleri ABD ve NATO'yu Ukrayna'ya doğrudan müdahale etmekten caydırmayı amaçlasa da Rus hükümeti, NATO'ya karşı hamleleri konusunda NATO’nun Kiev'e sağladığı muazzam yardıma rağmen şimdiye kadar oldukça temkinli davrandı.

Rusya'nın Batı'nın düşündüğü gibi bir tehdit olmadığını düşünen Levin, bu düşüncesini şu sözlerle teyit etti:

“NATO'nun genişlemesi konusu ilk kez 1990'lı yılların ortalarında gündeme geldi. Rus yetkililer, gazeteciler ve dış politikanın öncüleri bana Doğu Avrupa'yı ve hatta Baltık ülkelerini pek umursamadıklarını söylediler. Korkuları şey, NATO'nun nasıl bir tutum sergileyeceğini bilememesi ve Ukrayna’yı tamamen ele geçirmekle tehdit etmesi durumunda Rusya ile savaşmak zorunda kalacak olmasıydı.”

İngiliz profesör, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Geçtiğimiz otuz yıl içinde hiçbir Rus kurumu bana Moskova'nın Polonya'ya saldırabileceğini söylemedi. Baltık ülkeleriyle ilgili olarak konunun gündeme getirildiği tek zaman, Litvanya'nın Rusya'nın Kaliningrad bölgesini ablukaya aldığı dönemdi.”

Levin, bu yüzden Rusya’ya yalnızca askeri bir perspektiften bakmak yerine Putin'in barış görüşmeleri ve itidalli, bilgece, Avrupa’nın ​​çıkarına ve gerçekçi diplomasi önerisinin kabul edilmesini savunuyor.

“Neoputinizm”

Öte yandan Nikita Shavin, önümüzdeki yıllarda Rus siyaset sahnesini şekillendirecek olan ‘neoputinizm’ ya da ‘neo-Putinizm’den bahsetti. Shavin’e göre Rus oligarkları, devlet bürokratlarını ve savaştan ve ekonomik zorluklardan bıkan ama aynı zamanda radikal değişime hazır olmayan vatandaşları birleştirmeyi başaran neo-Putinizm, Putin'in iktidarına yönelik en ciddi iç tehditlerden birini oluşturuyor.

Neo-Putinizmin savaşı sona erdirmek ve iktidarı değiştirmek için itici güç olma potansiyeline sahip olduğunu söyleyen Shavin, bunun işaret ettiği belirsizliğe rağmen Putin’in iktidarını baltaladığını ve onu içeriden böldüğünü belirtti. Shavin’e göre Ukrayna savaşı devam ederken neo-Putinizm giderek daha fazla savaş karşıtı bir tutum sergilemeye başlayacak ve diğer savaş karşıtı güçlerle ortak zemin arayışına girecek. Neo-Putinizmin o an için doğal bir müttefik olacağını vurgulayan Shavin, “Neo-Putinizm, diğer savaş karşıtı güçlerle birleşerek ideolojik bir biçim alabilir ve Putin iktidarına uygun bir alternatif haline gelebilir” değerlendirmesinde bulundu.

*Bu makale Şarku’ Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi?

Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
TT

Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi?

Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)
Netanyahu, Trump'la ilişkisini sık sık seçimlerde kazandıran bir koz olarak kullandı (AFP)

Ortadoğu'daki en etkili kişisel ve siyasi ilişkilerden birinde dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. ABD Başkanı Donald Trump, gazetecilerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya yönelik tutumunu defalarca sormasına rağmen, 27 Ekim'de yapılacak seçimler öncesinde Netanyahu'ya şimdiye kadar açık bir destek vermekten kaçındı. Trump yalnızca iki ay önce Netanyahu'yu muhtemelen destekleyeceğini söylemiş, ancak önce rakiplerinin kim olacağını görmek istediğini belirtmişti.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığı habere göre Trump, son haftalarda Netanyahu'yu destekleyip desteklemeyeceği sorusuyla defalarca karşılaştı ancak İsrail Başbakanı'nın beklediği yanıtı vermekten kaçındı. Habere göre bu tereddüt, Netanyahu'nun zorlu bir seçim kampanyası yürüttüğü bir döneme denk geliyor. Anketler, Netanyahu'nun liderliğindeki bloğun 120 sandalyeli Knesset'te yalnızca 49 ila 53 sandalye kazanabileceğine işaret ediyor. Bu sayı, hükümet kurmak için gereken 61 sandalyenin oldukça altında. Netanyahu'nun mevcut koalisyonu ise 68 sandalyeye sahip.

Trump, geçen haziran ayında bu kadar temkinli değildi. İsrail Yayın Kurumu'na verdiği röportajda, "Kimin aday olacağını görmem gerekecek ama Bibi'yi çok seviyorum" diyen Trump, Netanyahu'yu "muhtemelen" destekleyeceğini söylemişti. Ancak bu eğilimini hiçbir zaman resmî bir desteğe dönüştürmedi. Seçimler yaklaşırken eski açıklamasından ziyade Trump'ın sessizliği önem kazandı.

thyju
Trump ve Netanyahu, 28 Temmuz 2026'da Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde görüşmeleri öncesinde (AFP)

Axios, Netanyahu'nun iki hafta önce Beyaz Saray'daki Oval Ofis görüşmesinin ayrıntılarını da yayımladı. Buna göre Trump, İsrail Başbakanı'na kamuoyu yoklamalarındaki durumunu sordu. Netanyahu yanıt vermekte tereddüt edince danışmanlarından biri araya girerek Trump'a başbakanın seçimlerde önde olduğunu söyledi. Ancak analistler, seçim tablosunun daha karmaşık olduğuna ve anketlerin büyük bölümüne göre Netanyahu'nun koalisyonunun hâlâ yeni bir hükümet kurmak için gereken çoğunluktan uzak bulunduğuna dikkat çekiyor.

Seçim kartı mı, baskı aracı mı?

Binyamin Netanyahu, Donald Trump ile ilişkisini uzun süredir güçlü bir seçim kozu olarak kullanıyor. Netanyahu, 2019 seçimlerinde Trump ile ilişkisini kampanyasının önemli unsurlarından biri haline getirmiş, İsrail genelindeki dev seçim afişlerinde Trump'la birlikte çekilmiş fotoğraflarını kullanmıştı. Netanyahu bunu, Trump'ın İsrail toplumunun geniş kesimleri arasındaki popülaritesinden yararlanmak amacıyla yapmıştı.

Trump da Netanyahu'ya Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği'ni Kudüs'e taşıması, İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıması ve ardından İbrahim Anlaşmaları gibi önemli siyasi kazanımlar sağlamıştı.

hyju
İsrail Genelkurmay eski Başkanı Gadi Eisenkot, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun başlıca rakibi konumunda (AFP)

Bu nedenle analistler, Netanyahu'nun bu kez Trump'ın desteğini alamamasının yalnızca protokol düzeyinde bir mesele olmadığını düşünüyor. Onlara göre bu durum, Netanyahu'yu İsrailli seçmen karşısında uzun süredir kullandığı önemli bir argümandan mahrum bırakıyor: Rakiplerinin elde edemeyeceği kazanımları doğrudan Beyaz Saray'a ulaşarak sağlayabilecek lider olma iddiası.

Ancak iki lider arasındaki ilişki bugün o dönemden farklı. Trump, geçen temmuz ayında Axios’a yaptığı açıklamada Netanyahu'ya, "Başkanın kim olduğunu biliyor" demişti. Bu ifade, büyük kararların nihai çerçevesini belirleyen tarafın Tel Aviv değil Washington olduğunu vurgulama isteğinin açık bir göstergesi olarak değerlendirildi.

Gazze ayrılığı büyütüyor

İki lider arasındaki en belirgin anlaşmazlık Gazze konusunda ortaya çıktı. Netanyahu bu hafta Trump'ın, Hamas'ın silahsızlandırılmasını İsrail güçlerinin aşamalı olarak çekilmesi ve uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasıyla eş zamanlı öngören 15 maddelik planını reddetti.

İsrail Başbakanı, Hamas tamamen silahsızlandırılmadan İsrail güçlerinin çekilmeyeceğinde ısrar etti.

Washington Post, seçim baskısının iki lideri zıt yönlere ittiğini belirtiyor. Trump'ın ABD'deki ara seçimler öncesinde savaşları sona erdirdiğini ve diplomatik atılımlar gerçekleştirdiğini göstermesi gerekiyor. Netanyahu ise sağ seçmeni, Hamas karşısında veya ABD'nin baskısı nedeniyle geri adım atmadığına ikna etmek zorunda.

Associated Press ise Netanyahu'nun ABD başkanlarına meydan okumasının yeni olmadığını, ancak bu kez daha riskli olduğunu belirtiyor. İsrail'in uluslararası alanda giderek daha fazla yalnızlaşması, İsrail Başbakanı'nın Beyaz Saray'a olan bağımlılığını artırırken Trump ile ilişkisini de daha öngörülemez hale getiriyor.

İran en derin anlaşmazlık noktası

Gazze'nin yanı sıra İran konusunda da daha önemli bir görüş ayrılığı bulunuyor. Trump son haftalarda askeri operasyonları genişletmekten, müzakere yoluyla çıkış aramaya ve yaptırımlar ile ekonomik baskıya daha fazla ağırlık vermeye yöneldi.

Netanyahu ise Tahran'ı müzakereler yoluyla kontrol altına almanın mümkün olup olmadığı konusunda daha kuşkucu bir tutum sergiliyor. Trump yönetiminin İran'la yeni bir girişime yönelmesinin ardından iki lider arasında gergin bir telefon görüşmesi yaşanmıştı. Trump ayrıca Netanyahu karşısındaki üstünlüğünü vurgulayan dikkat çekici ifadeler kullanmıştı.

dfgtyu7
Yair Lapid, Netanyahu'nun önde gelen siyasi rakiplerinden biri (AFP)

Lübnan dosyası da bu denklemde yer alıyor. ABD'nin eleştirilerinin ardından İsrail hükümeti, güney Lübnan'dan çekilme konusundaki tutumunu açıklamak ve bunu Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına ilişkin düzenlemelerin uygulanmasına bağlamak zorunda kaldı. Washington ise arabuluculuk yaptığı anlaşmaya uyulması gerektiğini vurguladı.

Trump fikrini her an değiştirebilir. Ancak seçimlere yalnızca 75 gün kalmış olması nedeniyle Netanyahu açısından zaman daralıyor. Analistler, Trump'ın Netanyahu'ya seçim desteğini esirgemesini bir kopuş ilanından ziyade potansiyel bir nüfuz ve baskı aracı olarak değerlendiriyor.

Trump Netanyahu'ya karşı olduğunu söylemiyor ancak istediği siyasi ödülü de karşılıksız vermiyor. Desteği askıda tutmak, Beyaz Saray'a Gazze, İran ve Lübnan'ın yanı sıra olası diğer bölgesel düzenlemeler konusunda Netanyahu üzerinde daha fazla baskı kurma imkânı sağlıyor.

Trump Netanyahu'dan vazgeçti mi? Şimdilik yanıt hayır. Trump'ın İsrail'le stratejik ittifaktan vazgeçtiğine veya Netanyahu'yu desteklememe yönünde kesin bir karar aldığına dair herhangi bir işaret bulunmuyor. Aksine ABD Başkanı kapıyı açık bırakıyor ve Netanyahu'ya destek vermenin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine inanması halinde seçimlerin son haftalarında devreye girebilir.

Ancak ABD'li siyasi analistlere göre yeni olan şu: Netanyahu'ya destek artık otomatik değil. 27 Ekim'de yapılacak seçimler, 7 Ekim 2023 saldırısından bu yana gerçekleştirilecek ilk seçim olacak.

Reuters, Netanyahu'nun aralarında eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile eski başbakanlar Naftali Bennett ve Yair Lapid'in bulunduğu önemli rakiplerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Bu arada seçim ittifaklarının şekillenme süreci de devam ediyor.

ABD'deki kamuoyu araştırmaları ise İsrail'e yönelik desteğin zayıfladığına işaret ediyor. Associated Press'in NORC ile temmuz ayında gerçekleştirdiği ankette, ABD'de İsrail'in imajında geniş çaplı bir gerileme ve Cumhuriyetçiler arasında dahi görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı görüldü.

Bu durum, Trump'ın Netanyahu ile koşulsuz biçimde özdeşleşmesinin ABD iç siyasetinde geçmişe kıyasla daha az siyasi getiri sağlamasına yol açıyor.

Buna karşılık Trump'ın kendisi de İsrail'de Netanyahu'nun geçmişte yararlandığı yüksek popülariteye artık sahip değil. Axios, Trump'ın İran konusundaki tutumu ve Washington'ın İsrail'in İran, Gazze, Suriye ve Lübnan'daki bazı hamlelerine getirdiği kısıtlamaların, Trump'ın İsrail sağındaki bazı kesimler nezdindeki konumunu zayıflattığına dikkat çekiyor.

Koşulsuz ittifaktan çıkar temelli ilişkiye

Bazı analistler, Trump'ın mevcut sessizliğinin Trump-Netanyahu ittifakının sonu anlamına gelmediğini, ancak ilişkinin niteliğinde bir değişime işaret ettiğini düşünüyor.

Onlara göre daha önce neredeyse tamamen kişisel bir ittifak olarak sunulan ilişki, artık daha çıkar odaklı ve karşılıklı pazarlığa dayalı bir niteliğe bürünüyor.

Trump, Netanyahu'nun savaşların sona erdirilmesine ve ABD Başkanı'nın Amerikan seçmenine sunabileceği diplomatik kazanımlar elde edilmesine yardımcı olmasını istiyor. Netanyahu ise İsrailli seçmene pazarlayabileceği daha geniş askeri ve siyasi hareket alanı talep ediyor.

Analistler, ABD'nin İsrail'e desteğinin sürdüğünü ancak Netanyahu'ya verilen kişisel siyasi desteğin artık açık çek olmadığını vurguluyor. Trump, destek kartını elinde tutarak ancak karşılığında ne elde edebileceğini gördüğü anda kullanmak istiyor.


Vance: İran'la savaşta öncelik nükleer program değil, petrol fiyatları

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AP)
TT

Vance: İran'la savaşta öncelik nükleer program değil, petrol fiyatları

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AP)

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, İran'la yürütülen savaşta önceliğin artık nükleer program değil, akaryakıt fiyatlarını düşürmek olduğunu söyledi. Donald Trump yönetiminin, yaklaşık altı ayını doldurmak üzere olan savaşta yeni askeri saldırılar düzenlemek yerine Tahran üzerindeki ekonomik baskıyı artırmaya yöneldiği bir dönemde Vance'in açıklaması geldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de İran'ı yeni ekonomik yaptırımlarla tehdit ederek, Washington'ın Tahran'a karşı 40 yılı aşkın süredir uyguladığı baskı politikasını daha da sertleştireceğinin sinyalini verdi.

ABD ve İsrail, 28 Şubat'ta İran'a karşı savaşı başlatırken, açıklanan hedefler arasında Tahran'ın nükleer silah geliştirmesinin engellenmesi de bulunuyordu. İran ise bölgedeki ülkelere saldırılar düzenleyerek ve enerji sevkiyatları açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nı kapatarak karşılık verdi. Bu durum piyasalarda dalgalanmaya yol açarken akaryakıt fiyatlarının yükselmesine neden oldu.

Fransız Haber Ajansı AFP’nin haberine göre Vance ve Bessent'in açıklamaları, İran'ın boğazdaki deniz trafiğini stratejik bir pazarlık kozu haline getirme çabalarını yansıtırken, ABD'de ara seçimlere aylar kala akaryakıt fiyatlarının giderek artan önemine de işaret ediyor.

Trump'ın saldırıları yeniden başlatma konusunda tereddütlü göründüğü bir dönemde Cumhuriyetçiler, Amerikalılar arasında popüler olmayan savaşın ve Trump'ın politikalarının kasım ayında yapılacak seçimlerde Kongre'deki çoğunluklarını kaybetmelerine yol açmasından endişe ediyor.

Vance, Fox News kanalına yaptığı açıklamada, önceliğin petrol sevkiyatının Hürmüz Boğazı üzerinden yeniden akışını sağlamak olduğunu ve bunun nükleer meselenin önüne geçtiğini belirtti.

Vance, "Petrol fiyatlarının bugünlerde düşük olduğunu biliyorum ve çatışmanın ilk günlerinde ulaştığı yüksek seviyelerin oldukça altında. Birinci hedefimiz, ülkemizin dört bir yanındaki Amerikalılar için petrol ve doğal gaz fiyatlarını düşük tutmak. İkinci hedefin ise İran'ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak" dedi..

Savaş nedeniyle petrol fiyatları sert şekilde yükselerek zaman zaman varil başına 110 doların üzerine çıktı. Bu, Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgalinden bu yana görülmeyen bir seviyeydi. Petrol şu anda 80 ila 86 dolar aralığında işlem görürken piyasalar çatışmanın gelişmelerine karşı hassasiyetini koruyor.

"Dünyanın daha önce benzerini görmediği" ekonomik izolasyon

Vance, Washington'ın zaman zaman enerji meselesine odaklandığını belirterek bunun nedenini "Amerikalıların petrol ve doğal gaz fiyatlarını karşılayabilmesini istememiz" şeklinde açıkladı. Vance, diğer zamanlarda ise "açıkça askeri boyuta ve nükleer programa" odaklandıklarını söyledi.

Çatışmanın ekonomik boyutu da belirginleşirken Hazine Bakanı Bessent, İran'ı ekonomik izolasyonla tehdit etti ve gelecek hafta yeni yaptırımlar açıklanabileceğinin sinyalini verdi.

Bessent, alınacak önlemlerin "dünyanın daha önce benzerini görmediği bir ekonomik izolasyon" karışımı olacağını söyledi. Hazine Bakanı ayrıca Hürmüz Boğazı'ndaki devam eden ablukaya işaret ederek bunun "İran limanlarına herhangi bir şeyin girmesini veya limanlardan çıkmasını engelleyeceğini" belirtti.

Bu açıklamalar, Trump'ın son dönemde tercih ettiği daha temkinli yaklaşımı ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, İran'ı yeni saldırılarla hedef almak yerine limanlarını kuşatma ve petrol satışlarını engelleme yoluyla ekonomik baskı altına almayı öngörüyor.

İranlı yetkililer daha önce ekonomik baskıların Tahran'ın tutumunu değiştirmeyeceğini vurgulamıştı.

Vance, Trump yönetimi içinde İran'a yönelik saldırı konusunda en fazla kaygı duyan isimlerden biri olmuştu. Pakistan'ın arabuluculuğunda İran'la yürütülen müzakerelerde ABD heyetine başkanlık eden Vance'in çabaları, haziran ortasında savaşı sona erdirmeyi amaçlayan bir mutabakat zaptının ortaya çıkmasını sağlamıştı.

Hürmüz'de saldırılar

Ancak iki taraf temmuz başında çatışmaları kısa süreliğine yeniden başlattı ve bu gelişme fiilen mutabakatın çökmesine yol açtı. İran Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini yeniden kısıtlarken Washington da İran limanlarına yönelik ablukasını yeniden uygulamaya koydu.

İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO) cuma günü yaptığı açıklamada, perşembe günü Hürmüz Boğazı'nda bir petrol tankerinin insansız hava aracı saldırısına uğradığını bildirdi. Saldırıda tankerde hafif hasar meydana gelirken yaralanan olmadı.

Saldırı, Birleşik Arap Emirlikleri'nin İran'ın Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi'ne (ADNOC) ait iki gemiyi Hürmüz Boğazı'ndan geçişleri sırasında hedef almasını kınamasından birkaç saat sonra gerçekleşti.

BAE Dışişleri Bakanlığı, "Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı'ndan geçişleri sırasında ADNOC'a ait iki tankeri hedef alan İran'ın saldırgan saldırısını şiddetle kınıyor ve reddediyor. Olayda herhangi bir yaralanma meydana gelmedi" açıklamasını yaptı.

Tahran ise gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan yalnızca İran kıyılarına paralel bir güzergâhtan ve İran'la koordinasyon halinde geçmesine izin vereceğini belirtiyor. İran, boğazdaki deniz trafiğinin savaş öncesindeki haline dönmeyeceğini ve boğazın yönetimi konusunda Umman'la görüşmeler yürüttüğünü bildiriyor. Bu düzenlemenin gemilerden "hizmet bedeli" alınmasını da içerebileceği belirtiliyor.

Washington ve diğer birçok taraf ise Hürmüz'de herhangi bir ücret uygulanmasını reddediyor ve boğazda kısıtlama olmaksızın serbest seyrüsefer hakkının güvence altına alınmasını talep ediyor.

Trump, geçen hafta Tahran'a yönelik ekonomik baskının artırılacağı yönündeki açıklamalarından önce İran'a yeni ve güçlü saldırılar düzenlenebileceğinin sinyalini vermişti. Ancak Amerikan basınında çıkan haberlerde ABD'nin pahalı hava savunma füzeleri ve diğer silahlardan büyük miktarlarda stok tükettiği, bunun da mevcut aşamada Washington'ın askeri seçeneklerini sınırladığı bildirildi.

Trump Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasında ısrar ederken Tahran bunun için bir dizi şart ortaya koydu. İran'ın şartları arasında bölgedeki savaşın tamamen sona erdirilmesi, ABD'nin deniz ablukasını kaldırması, ekonomik yaptırımların sonlandırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve savaş nedeniyle tazminat ödenmesi bulunuyor.


Trump: Hürmüz'ün ABD toprağı olduğunu yakında açıklayacağım, İran'ı ekonomik olarak sert biçimde vuracağız

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump: Hürmüz'ün ABD toprağı olduğunu yakında açıklayacağım, İran'ı ekonomik olarak sert biçimde vuracağız

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, cuma günü yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nı “yakında” ABD toprağı ilan edeceğini belirterek İran’ın ağır bir yenilgiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. New York eyaletindeki bir polis akademisinde düzenlenen mitingde konuşan Trump, gülerek, “Çok yakında Hürmüz Boğazı’nı ABD toprağı ilan edeceğim. Bu doğru” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump, iki ülke arasında yaklaşık altı aydır devam eden savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılması konusunda Washington ile Tahran'ın ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, ABD'nin İran'ı ekonomik açıdan ağır şekilde vuracağını söyledi.

ABD Donanması'nın Hürmüz Boğazı'nda tam bir abluka uyguladığını ifade eden Trump "İran'ı tamamen mağlup ettikten sonra, çok geçmeden Hürmüz Boğazı'nı ABD toprağı ilan edeceğim" dedi. Bu açıklama, Ortadoğu'dan dünya piyasalarına yönelik petrol arzının önemli bir bölümünün geçtiği stratejik su yolu üzerindeki kontrol konusunda karşılıklı sert açıklamaların dozunu daha da artırdı.

Hürmüz Boğazı'ndaki geçiş trafiği, iki geminin daha saldırıya uğramasının ardından bugün (Cuma) neredeyse durma noktasına geldi. ABD ise İran'a yönelik deniz ablukasını süresiz olarak sürdürebileceğini açıkladı.

Reuters'ın çarşamba günü üst düzey bir İranlı kaynağa dayandırdığı haberine göre haziran ayında savaşı sona erdirmek amacıyla varılan anlaşmanın temelini oluşturacak görüşmelerde ilerleme sağlanamadı.

Ateşkesin uzatılmasının ardından yeniden bozulmasıyla birlikte İran, boğazdan izinsiz geçmeye çalıştığını öne sürdüğü gemilere yönelik saldırılarını yeniden başlattı.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin resmi haber ajansı, Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi'ne (ADNOC) ait iki geminin perşembe akşamı boğazdan geçerken saldırıya uğradığını bildirdi. BAE hükümeti saldırıdan İran'ı sorumlu tutarken Tahran'dan konuya ilişkin henüz açıklama gelmedi.

Başlıca nüfuz kaynağı

Gemi takip şirketi Kpler'ın verilerine göre perşembe günü Körfez'in girişindeki su yolundan 9 gemi geçti. Bu sayı çarşamba günü 5 olarak kaydedilmişti. Ancak rakam, ağustos ayındaki günlük 12 gemilik ortalamanın altında kaldı.

Gemi takip verilerinde cuma gününün ilk saatlerinde izlenebilen herhangi bir geçiş görülmedi.

Bazı gemilerin transponder cihazlarını kapatarak takip sistemlerinden kaçması mümkün olsa da söz konusu rakamlar, ABD ve İsrail'in şubat ayında İran'a karşı başlattığı savaş öncesinde Hürmüz Boğazı'ndan günlük ortalama 130'dan fazla geminin geçiş yaptığı seviyeye yaklaşmıyor.

Risk istihbaratı şirketi Verisk Maplecroft'un Ortadoğu başanalisti Torbjorn Soltvedt, "Bölgedeki enerji altyapısına yönelik tehdidin yanı sıra İran'ın boğazdaki deniz taşımacılığını kısıtlama kapasitesi, müzakerelerdeki başlıca nüfuz kaynağını oluşturuyor" dedi.

Yeni tedbir tehdidi

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, gazetecilere yaptığı açıklamada, ABD ordusunun İran'a yönelik ekonomik açıdan ağır sonuçlar doğuran deniz ablukasını sürdürmek için bölgede deniz kuvvetleri bulundurmaya devam edebileceğini söyledi.

Hegseth, Panama ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, "ABD Donanması böyle bir ablukayı süresiz olarak sürdürebilir. Gemileri bölgeye girip çıkacak şekilde dönüşümlü olarak kullanacağız. Bunu daha önce de yaptık ve yapmaya devam edeceğiz" dedi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de perşembe günü Washington'ın İran'a daha fazla mali zarar vermeyi planladığını söyledi.

Bessent, Newsmax'te yayımlanan "Rob Schmitt Tonight" programına verdiği röportajda, "Gelecek hafta daha fazla karar bekleyin. Çünkü herhangi bir ülkenin ekonomik izolasyonu tarihinde daha önce görülmemiş tedbirleri uygulayacağız" ifadelerini kullandı.

Başkan Donald Trump, Amerikalıların çoğunun karşı çıktığı savaşı sona erdirmesi yönündeki iç siyasi baskıyla karşı karşıya. Yakıt fiyatlarındaki yükseliş, Trump'ın kamuoyu desteğini aşağı çekerken, bu durum Cumhuriyetçi Parti'nin kasım ayında yapılacak ara seçimlerde Kongre'deki çoğunluğunu koruma ihtimalini de zayıflatabilir.

Geçiş yasağı

Hindistan'ın Rus ham petrolüne bağımlılığı temmuz ayında rekor seviyeye yükseldi.

Trump, savaş öncesinde küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı üzerinde ABD'nin "tam kontrolü" bulunduğunu defalarca söyledi. İran ise bu iddiayı reddediyor.

Tahran, kendi şartları karşılanıncaya kadar su yolunun yeniden açılmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Bu şartlar arasında ekonomik yaptırımların kaldırılması ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması bulunuyor.

İran parlamentosunun bir komisyonu da boğazla ilgili bir planı onayladı. Devrim Muhafızları'na bağlı Tasnim haber ajansının bildirdiğine göre plan, ABD, İsrail ve diğer "düşman" ülkelerin varlık ve ekipmanlarının boğazdan geçişinin yasaklanmasını öngören bir madde içeriyor.

ABD, haziran ortasında İran'ın deniz taşımacılığı ve limanlarına yönelik ablukasını bir aylığına kaldırmış, ancak daha sonra yeniden uygulamaya koymuştu. Bu adım, Tahran'ın başlıca döviz kaynağını keserken savaş sırasında enerji altyapısına yönelik saldırıların yol açtığı kayıpları da artırdı.

Washington daha önce, İran ile boğazın karşı kıyısında bulunan Umman'ın ticari deniz taşımacılığının yeniden başlatılması konusunda anlaşmaya varması halinde ablukayı kaldıracağını açıklamıştı.

Tehdit ve çekimserlik

Trump, kara birlikleri konuşlandırma, stratejik adaları ele geçirme ve su arıtma tesislerini bombalama konusunda şimdiye kadar çekimser kalmasına rağmen askeri operasyonları tırmandırmak ve "İran'ı sert biçimde vurmakla" defalarca tehdit etti.

Trump, haftanın başlarında yaptığı açıklamada ise askeri operasyon yerine ekonomik baskıya ağırlık vereceğinin sinyalini verdi.

ABD, İran'a ve Tahran'ın silah edinmesine yardımcı olduğunu söylediği kişi ve kuruluşlara yönelik ekonomik yaptırımları sıkılaştırdı. Ancak "azami baskı" kampanyası şimdiye kadar Tahran'ı yeniden müzakere masasına döndürmeyi başaramadı.

Ekonomi uzmanları, savaşın uzaması halinde küresel büyümede sert bir düşüş yaşanacağını ve bazı ülkelerin resesyona girebileceğini öngörüyor. Uzmanlar, savaşın kısa sürede sona ermemesi halinde ekonomik etkilerin daha da ağırlaşacağı uyarısında bulunuyor.