Putinizm Batı'nın korktuğu gibi kalıcı bir tehdide dönüşür mü?

Putin emperyalist ulus devlet fikrini destekleyen bir ideolojiyi sağlamlaştırırken gözlemciler uyardı: Rusya baş belası olmaya devam edecek! ABD ile müttefikleri savunmalarını güçlendirmeli

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı önünde düzenlenen miting sırasında konuşma yaparken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı önünde düzenlenen miting sırasında konuşma yaparken (AFP)
TT

Putinizm Batı'nın korktuğu gibi kalıcı bir tehdide dönüşür mü?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı önünde düzenlenen miting sırasında konuşma yaparken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı önünde düzenlenen miting sırasında konuşma yaparken (AFP)

İnci Mecdi

Önümüzdeki yıllarda Rusya'nın siyasi hayatı ‘yeni Putinizm’ tarafından şekillendirilecek gibi görünüyor. Peki, Batı bunun karşısında nasıl bir tutum sergileyecek?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu ayın başlarında yapılan başkanlık seçimlerini oyların yüzde 87,2’sini alarak kazandı. Putin’in muhalifleri, baskılar ve kısıtlayıcı genel atmosfer nedeniyle seçim arenasından uzak dururken, anketler Putin’in ‘büyük bir halk desteğine’ sahip olduğunu gösterdi.

Almanya merkezli istatistik şirketi Statista'nın yayınladığı son verilere göre Putin'in popülaritesi geçtiğimiz şubat ayında yüzde 86'ya ulaştı. Aynı veriler, 10 Rus'tan 8’inin Putin’i desteklediğini gösterirken rakamlar, Putin’in popülaritesinin Ukrayna savaşı öncesine kıyasla arttığını ortaya koydu.

Batı'nın Rusya'ya hem Ukrayna'daki savaşa, hem de öncesinde 2008 yılında Gürcistan’daki savaşa ve 2014 yılında Kırım Yarımadası'nı ve Sivastopol şehrini ilhakına yanıt olarak uyguladığı yaptırımlara rağmen Putin’e birinci başkanlık döneminin başladığı 2000 yılından bu yana verilen en yüksek destek oranı yaklaşık yüzde 88 olarak kayıtlara geçti. Rus halkının Putin’e verdiği destek oranı sonraki yıllarda da yüksek olarak devam etti.

Şu an 71 yaşında olan Putin, 2030 yılına kadar iktidarda kalacağı yeni başkanlık dönemine başladı. Bunun yanında Putin, 2020 yılında yapılan anayasa değişikliğine göre 2036 yılına kadar iktidarda kalabilecek.

Doğal olarak birçok kişi, otuz yılı aşkın bir süre iktidarda kaldıktan sonra Putin'in yerini kimin alacağını merak ediyor? Ancak bu soru, özellikle gözlemcilerin ‘Putinizm’ olarak tanımladığı sürecin devam etmesi çerçevesinde Rusya’nın Putin'den sonra nasıl bir rejim olabileceği gibi daha acil cevap bulunması gereken sorulardan kaynaklanıyor. Peki Rusya, Batı'nın sonsuza dek mücadele etmesini gerektirecek şekilde Doğu'dan gelen tehdit olarak kalmaya devam edecek mi?

Putinizm kalıcı

Gözlemciler, Rus liderin yirmi yılı aşkın süredir devam eden iktidarı boyunca, kendisi iktidardan ayrıldıktan sonra da kalıcı olacak bir rejim kurduğunda hemfikirler ve bu rejime ‘Putinizm’ adını verdiler.

Washington'daki Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) araştırmacılarına göre Putin, Rusya'nın büyüklüğü, istisnacılığı ve Batı'ya karşı tarihi mücadelesi sayesinde güçlenen emperyal bir ulus devlet fikrini destekleyen 'Putinizm' ideolojisini kurdu.

CSIS tarafından geçtiğimiz yıl eylül ayında yayınlanan "Putinizmin İdeolojisi: Sürdürülebilir mi?" başlıklı araştırmada Putin'in ideolojisinin temel dayanağını oluşturan devlet doktrininin, güçlü, istikrarlı bir devlete saygı duyma ve Rusların Rus olmasına izin verme temeline dayandığını ve bu devletin istisnacılık ve geleneksel değerlere bağlı olduğu belirtildi.

Araştırmaya göre bir diğer temel dayanak ise Batı karşıtlığı ve bu dayanak Rusya'nın istisnacılığıyla birleştiğinde; Rusya merkezli çok kültürlülüğü, geleneksel aileyi ve cinsiyet rollerini koruyan, materyalizme ve bireyciliğe karşı bekçilik yapan büyük bir güç ve medeniyet devleti olarak Rusya'nın ‘mesihçi fikrini’ teşvik ediyor.

Bu ideoloji, felsefi metinlerde açıkça ifade edilmese de çoğu zaman atıflar, semboller ve popüler kültür tarafından özümsenir. Bu durum daha az eğitimli insanlar için esnek ve benimsenmesinin kolay hale gelmesini sağlar.

Araştırma, Putin'in ideolojisinin esnekliğinin ve yaydığı anlatıların basitliğinin ‘yakın bir gelecekte yok olmayacağını, hatta Ruslar arasında daha da yerleşebileceğini’ öne sürüyor. Bu da Putin, ister yaşlılığa bağlı olarak isterse askeri darbe nedeniyle iktidardan uzaklaşsa bile, Putinizmin devam edeceği anlamına geliyor. Gözlemciler ayrıca Rusya'nın siyaset ve ekonomi çevrelerindeki seçkinlerinin ‘iktidarın Putin'den, Putin'e benzeyen başka bir kişiye devredilmesini’ sağlayacaklarını düşünüyor.

Moskova Ekonomik ve Sosyal Bilimler Yüksekokulu öğretim görevlisi Nikita Shavin, yaptığı değerlendirmede “Bir rejim için daha gerçekçi ve dolayısıyla tehlikeli olan, rejimi içeriden kurtarma ve normalleştirme girişimleridir” ifadelerini kullandı.‘Putin'siz Putinizm' gibi bir senaryo, yalnızca söz konusu seçkinler için değil, aynı zamanda son yıllardaki ekonomik başarılardan büyük ölçüde memnun olan Rus nüfusunun büyük bir kesimi için de çekici görünebilir. Putin yönetimi askeri başarısızlıklarını baskılayıcı ve istikrarsızlaştırıcı histerik tutumlarla ve irrasyonel ekonomik davranışlarla telafi etmeye çalışırken, böyle bir alternatife olan talepte doğal olarak artış oldu.

Putinizmin Putin olmadan da devam edeceği tahmin edilirken ‘Bu, Rusya’nın NATO'nun doğu kanadına yönelik tehdidinin devam ettiği anlamına mı geliyor?’ sorusu halen cevap bekliyor.

Orta ve Doğu Avrupa yıllarca, Rusya’nın zayıf olduğu 1990'lı yıllarda bile Rusya'nın gölgesinde yaşadı. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan'ın NATO'ya üye olmasına karşı çıkmadı. Rusya'ya dair korku, tarihten gelen bir travmadan ve onlarca yıllık hakimiyetin ve sert siyasi, askeri ve ekonomik tutumların bıraktığı izden kaynaklanıyordu. Ardından, Gürcistan ve Ukrayna'da olduğu gibi komşularına karşı ya korkutarak ya da doğrudan ordusunu kullanarak baskı uygulayan saldırgan eylemlere başlayan Putin dönemi geldi. Gözlemcilere göre bu dönem, ulusal emperyalist devlet fikrini kanıtlamada Putinizmin temel direklerinden biriydi.

Üç jeostratejik hedef

Avrupa Politika Analizi Merkezi’nin (CEPA) geçtiğimiz şubat ayında ev sahipliğini yaptığı sempozyumda, araştırmacılar, Rusya'nın üç jeostratejik hedefe kalıcı olarak bağlı göründüğünün altını çizdiler. Araştırmacılara göre bu üç jeostratejik hedeften ilki, eski Rus İmparatorluğu üzerindeki bölgesel, siyasi, ekonomik ve askeri hakimiyet. İkincisi, Batılı güçlerin Rusya’nın bu hegemonyasını engelleyen kurumlarını ve yapılarını (bu ister askeri uyum olsun ister Avrupa projesinin, Kuzey Atlantik projesinin ve NATO'nun bütünlüğü olsun, ister ekonomik güç yapıları olsun) zayıflatmaktır. Çünkü Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlar etkili oluyor ve Rus politikasını engelliyor. Üçüncüsü ise içerideki baskıcı ortamın uluslararası çatışmayla birleşmesi. Kremlin bu sayede uluslararası ve jeopolitik çatışmayı, iç siyasi ve ekonomik hegemonyayı dayatmak ve aynı zamanda esasen tüm Rus sistemini silahlandırmak için kullanabiliyor.

ABD'nin Virginia eyaletindeki Regent Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan Robert F. Schwarzwalder, Putinizmin seçkinlerden oluşan devlete, hükümete ve toplumsal yaşamın tüm yönlerine ‘milletin genel gerçekliği’ olarak baktığını söylerken, Putinizmi, Nazizme ve Marksizme benzetti. Hem Nazizm hem de Marksizm aileyi, kiliseyi, orduyu, ekonomiyi ve diğer her alanı kontrol ediyordu. Schwarzwalder’e göre Putin de Rusya'yı, tüm ulusun kendi ideolojisine karşı çıkmadan hareket ettiği bir varlık olarak görüyor.

Schwarzwalder, Putin’in bir Ortodoks Hıristiyan olmasına rağmen gerçek inancının, Rusya'nın benzersiz bir dini ve siyasi varlık olduğuna dair belirsiz bir inanca dayandığını söyledi. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre daha önce de bir araştırmacı Putin ile ilgili “Rus halkının kimliğine ve yüzyıllar boyunca değişmeyen değerlerine inanıyor” diye yazmıştı. Bu daha çok vatanseverliğin ötesinde, anavatan Rusya’nın uluslar topluluğu arasındaki benzersizliğini ve üstünlüğünü vurgulayan kibirli bir milliyetçilik. Bu aynı zamanda Putin'in barışçıl bir komşuya yönelik haksız, kanlı saldırıyı neden meşrulaştırabildiğini de açıklıyor. Zira Rus halkının tek devlet çatısı altında bir araya gelmesi, isteseler de istemeseler de bir ananın dağılan evlatlarını bir araya getirme meselesidir.

Schwarzwalder ve diğer araştırmacılar, Rusya'nın ‘başa bela olmaya devam edeceğine’ inanıyor ve bu yüzden sakin ve kararlı bir şekilde “ABD ve müttefikleri savunmalarını güçlendirmeli” diyorlar. Schwarzwalder ve diğer araştırmacılara göre ABD ve müttefiklerinin aynı zamanda Putin'e (ve ondan sonra gelecek olanlara) Rusya'nın başka bir ülkeye yapacağı herhangi saldırının ‘rejiminin toparlanmakta zorlanacağı bir darbeyle karşılanacağını’ öğretmeleri de gerekiyor.

CEPA ve Tufts Üniversitesi'nden Pavel Luzhin, Rusya'nın yenilgiden kaçamayacağını belirterek, “Çünkü bu, Rusya-Ukrayna savaşı meselesi değil, Avrupa ülkelerinin, ABD’nin, demokrasinin ve dünyanın güvenliği meselesi” değerlendirmesinde bulundu.

King's College London'da (KCL) öğretim görevlisi ve Washington merkezli Quincy Enstitüsü'nde Avrasya Programı direktörü olan Anatole Levin, Ukrayna'da devam eden savaşa rağmen, NATO ile Rusya'nın istenmeyen bir çatışma sonucu savaşa girme riskinin arttığını düşünüyor. Levin’e göre Rusya, daha doğrusu Putinizm, Avrupa Birliği'ne (AB) ve NATO'ya geniş çaplı bir saldırı başlatma niyetinde olmadığından Avrupa için ciddi bir tehdit oluşturmuyor. Putin, son olarak ABD'li televizyon sunucusu Tucker Carlson'a verdiği röportajda, NATO Rusya'ya saldırmadığı sürece Rusya'nın da NATO'ya saldırmayacağını birkaç kez vurguladı.

Putinizm tehlikesini abartmak

Putin'in açıklamalarının doğruluğunun en azından nesnel olmak üzere bir dizi nedeni olduğunu düşünen Levin’e göre Rusya’nın, sanılandan ve Putin'in savaş öncesinde tahmin ettiğinden çok daha zayıf bir askeri güç olduğunun ortaya çıktığını söyledi. Ukrayna'daki savaşı hızlı bir şekilde çözememesinin yanı sıra, Rus ordusunun mevcut ilerleme ve elde edilen başarılara rağmen 2022 yılı boyunca kayıplar vermesi ve Ukrayna’nın Rus Donanması’nın Karadeniz Filosuna ağır darbe indirmesi bunu net bir şekilde ortaya koydu. Putin'in nükleer silah kullanma tehditleri ABD ve NATO'yu Ukrayna'ya doğrudan müdahale etmekten caydırmayı amaçlasa da Rus hükümeti, NATO'ya karşı hamleleri konusunda NATO’nun Kiev'e sağladığı muazzam yardıma rağmen şimdiye kadar oldukça temkinli davrandı.

Rusya'nın Batı'nın düşündüğü gibi bir tehdit olmadığını düşünen Levin, bu düşüncesini şu sözlerle teyit etti:

“NATO'nun genişlemesi konusu ilk kez 1990'lı yılların ortalarında gündeme geldi. Rus yetkililer, gazeteciler ve dış politikanın öncüleri bana Doğu Avrupa'yı ve hatta Baltık ülkelerini pek umursamadıklarını söylediler. Korkuları şey, NATO'nun nasıl bir tutum sergileyeceğini bilememesi ve Ukrayna’yı tamamen ele geçirmekle tehdit etmesi durumunda Rusya ile savaşmak zorunda kalacak olmasıydı.”

İngiliz profesör, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Geçtiğimiz otuz yıl içinde hiçbir Rus kurumu bana Moskova'nın Polonya'ya saldırabileceğini söylemedi. Baltık ülkeleriyle ilgili olarak konunun gündeme getirildiği tek zaman, Litvanya'nın Rusya'nın Kaliningrad bölgesini ablukaya aldığı dönemdi.”

Levin, bu yüzden Rusya’ya yalnızca askeri bir perspektiften bakmak yerine Putin'in barış görüşmeleri ve itidalli, bilgece, Avrupa’nın ​​çıkarına ve gerçekçi diplomasi önerisinin kabul edilmesini savunuyor.

“Neoputinizm”

Öte yandan Nikita Shavin, önümüzdeki yıllarda Rus siyaset sahnesini şekillendirecek olan ‘neoputinizm’ ya da ‘neo-Putinizm’den bahsetti. Shavin’e göre Rus oligarkları, devlet bürokratlarını ve savaştan ve ekonomik zorluklardan bıkan ama aynı zamanda radikal değişime hazır olmayan vatandaşları birleştirmeyi başaran neo-Putinizm, Putin'in iktidarına yönelik en ciddi iç tehditlerden birini oluşturuyor.

Neo-Putinizmin savaşı sona erdirmek ve iktidarı değiştirmek için itici güç olma potansiyeline sahip olduğunu söyleyen Shavin, bunun işaret ettiği belirsizliğe rağmen Putin’in iktidarını baltaladığını ve onu içeriden böldüğünü belirtti. Shavin’e göre Ukrayna savaşı devam ederken neo-Putinizm giderek daha fazla savaş karşıtı bir tutum sergilemeye başlayacak ve diğer savaş karşıtı güçlerle ortak zemin arayışına girecek. Neo-Putinizmin o an için doğal bir müttefik olacağını vurgulayan Shavin, “Neo-Putinizm, diğer savaş karşıtı güçlerle birleşerek ideolojik bir biçim alabilir ve Putin iktidarına uygun bir alternatif haline gelebilir” değerlendirmesinde bulundu.

*Bu makale Şarku’ Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
TT

Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)

Antoine el Hac

Küresel ekonomiyi tehdit eden riskler artık yalnızca büyümenin yavaşlaması, fiyatların yükselmesi veya borçların birikmesiyle sınırlı değil. Asıl tehlike, bu krizlerin birbirini beslemesinde yatıyor. Bunların en önemlisi olan borç krizi ise uluslararası çatışmaların arttığı, ittifakların değiştiği, enerji, kaynaklar ve sermaye üzerindeki rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda giderek daha karmaşık bir hâl alıyor.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki, borç krizi savaşlarla başlamıyor. Ancak savaşlar bu süreci hızlandırabiliyor. Krizin kökleri, yıllar boyunca artan borçlanmaya, finansman maliyetlerinin yükselmesine ve kamu yükümlülüklerinin büyümesine dayanıyor. Mevcut dönemi daha tehlikeli kılan ise ülkelerin krizlerin sonuçlarıyla mücadele etmek için borçlanmaya ihtiyaç duyması, buna karşılık aynı şokların borçlanma maliyetlerini artırarak geri ödeme kapasitelerini zayıflatması.

Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)
Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)

Borçlar ve ekonomik egemenlik

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre gelişmekte olan ülkelerin iç ve dış borçlarının toplamı 2025 yılında yaklaşık 35 trilyon dolara ulaştı. Aynı dönemde faiz yükü de kaygı verici seviyelere yükseldi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'na (UNDP) göre ortalama bir gelişmekte olan ülke, kamu gelirlerinin yaklaşık yüzde 9,5'ini faiz ödemelerine ayırıyor. Bu, son 25 yılın en yüksek oranı.

Ancak sorun yalnızca borcun büyüklüğünden ibaret değil. Borcun çevrilme maliyeti ve yeniden finansman koşulları da büyük önem taşıyor. Faiz oranlarının düşük olduğu dönemlerde borçlanan ülkeler, bugün daha ağır koşullarda yeni borç yükümlülükleriyle karşı karşıya kalıyor. Üstelik kamu gelirleri, artan yükümlülükleri karşılayacak hızda büyümüyor. Uzun vadede borcunu ödeme kapasitesine sahip bir ülke bile borçlarını yenileyememesi veya yeniden yapılandıramaması durumunda ciddi bir likidite krizi yaşayabiliyor.

Finansman ihtiyacının ülkelerin dış politika tercihlerini etkileyen bir unsura dönüşmesiyle birlikte, mesele jeopolitik bir boyut kazanıyor. Finansal seçenekler daraldıkça alacaklılarla, uluslararası kuruluşlarla ve kredi ya da yatırım sağlayabilecek ülkelerle ilişkiler daha fazla önem kazanıyor. Böylece borçlar yalnızca mali bir yükümlülük olmaktan çıkıyor; özellikle dış finansman kaynakları sınırlı olan ülkelerin siyasi ve ekonomik hareket alanını daraltan bir faktöre dönüşebiliyor. Buna karşılık mali açıdan güçlü ülkelerin siyasi nüfuzu da artıyor.

Mali açıdan yeterli güce sahip olmayan ülkelerin, özellikle gerilimli bölgelerde bulunmaları veya çatışmalara sahne olmaları hâlinde ciddi risklerle karşı karşıya kaldıkları açık. Özel sektör alacaklılarıyla borçların yeniden yapılandırılması yıllar sürebiliyor. Bu durum belirsizlik dönemini uzatırken, yatırımların ve ekonomik büyümenin yeniden canlanmasını da geciktiriyor.

Enerji, savaşlar ve silahlanma yarışı

Finansman krizlerinin küresel ekonominin can damarı olan enerji piyasalarındaki dalgalanmalarla aynı dönemde gerçekleşmesi riskleri katlıyor. Enerji fiyatlarında yaşanan kalıcı artışlar üretim, ulaşım ve gıda maliyetlerini yükseltiyor. Enerji ithalatçısı ülkeler ise daha yüksek dış ödeme faturaları, para birimleri üzerindeki baskı ve ilave finansman ihtiyacıyla karşı karşıya kalıyor.

Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)

Merkez bankaları ise son derece zor bir denklemle karşı karşıya. Enflasyonla mücadele etmek için faiz oranlarını yüksek tutmaları durumunda hükümetlerin, şirketlerin ve hane halklarının borçlanma maliyetleri artıyor. Faizleri hızlı biçimde düşürmeleri hâlinde ise arz ve talep arasındaki dengesizliklerden kaynaklanan yeni enflasyon baskılarıyla karşılaşabiliyorlar. Bunun yanı sıra para birimlerinin değer kaybetmesi riski de ortaya çıkıyor.

Böylece herhangi bir jeopolitik şok, enerji piyasalarından para politikasına, oradan da tahvil piyasalarına ve kamu bütçelerine yayılıyor.

Bu finansal açmaz yalnızca gelişmekte olan ülkelerle sınırlı değil. Büyük ekonomilerin artan finansman ihtiyaçları ve savunma harcamalarındaki yükseliş, hükümetleri küresel tasarruf kaynakları için rekabete itiyor. Örneğin, savaşın sürdüğü Ukrayna'nın kamu borcu 212 milyar doları aşarken, rakibi Rusya'nın borcu 491 milyar doların üzerine çıkıyor. Avrupa Savunma Ajansı verilerine göre Avrupa Birliği'nin 27 üyesi 2026 yılında yaklaşık 454 milyar avro, yani gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2,4'ü oranında savunma harcaması yapacak.

Bunlara, özellikle yapay zekâ alanında faaliyet gösteren büyük teknoloji şirketlerinin veri merkezleri ve dijital altyapıya yönelik dev yatırımlarını finanse etmek için borç piyasalarına yönelmesi de eklenirse, daha küçük ve kırılgan borçlular açısından finansman maliyetleri yükselebilir.

Böylece stratejik gücü artırmanın araçları olarak görülen silahlanma yarışı ve teknolojik yatırımlar, kalkınma, temel kamu hizmetleri ve altyapı için finansmana ihtiyaç duyan ülkelerin mali hareket alanını daraltabilir.

Uluslararası reformlar uygulama sınavında

Uluslararası toplumun bu sorunlarla mücadeleye sıfırdan başlamadığını belirtmek gerekir. İspanya'nın Sevilla kentinde 2025 yılında düzenlenen Dördüncü Uluslararası Kalkınma Finansmanı Konferansı, borç yönetiminin iyileştirilmesini ve borçlu ülkelerin şoklarla mücadele kapasitesinin artırılmasını amaçlayan girişimlere ivme kazandırdı.

Bu girişimler arasında doğal afetler veya krizler sırasında borç ödemelerinin askıya alınması, borçların kalkınma finansmanı karşılığında takas edilmesi ve borçların yeniden yapılandırılmasının kolaylaştırılması bulunuyor.

Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)
Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)

İklim kaynaklı, askerî ve finansal risklerin iç içe geçtiği bir dünyada bu araçlar büyük önem taşıyor. Borç ödemelerinin askıya alınması, olağanüstü bir şoktan etkilenen ülkelere kaynaklarını borç servisine harcamak yerine acil ihtiyaçlara yönlendirme fırsatı sağlayabilir. Borç takası uygulamaları ise mali yükün hafifletilmesini, yenilenebilir enerji yatırımları, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve altyapının modernleştirilmesi gibi kalkınma projelerinin finansmanına bağlayabilir.

Ancak bu girişimlerin etkili olabilmesi, ne kadar hızlı uygulandıklarına ve alacaklıların sürece katılmaya ne ölçüde istekli olduklarına bağlı. Ağır baskı altındaki ülkeler, reformların somut mekanizmalara dönüşmesi için yıllarca bekleyemez. Bu nedenle kalkınma bankalarının sağladığı uygun koşullu finansmanın genişletilmesi, mali garantilerin güçlendirilmesi ve krizlere hızlı müdahale mekanizmalarının oluşturulması gerekiyor.

Bu çerçevede Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, Eylül 2026'da yoksul ülkelerde borç sürdürülebilirliğinin değerlendirilmesine ilişkin reformları onayladı. Reformlar, ülke içi ve uzun vadeli risk analizlerinin iyileştirilmesini de kapsıyor. Revize edilen çerçevenin 2027'nin ikinci yarısında uygulanmaya başlanması bekleniyor.

Tasarruf politikaları krizden çıkış stratejisi değil

Hükümetler bütçe açığını kontrol altına almak amacıyla harcamaları kısmaya yönelebilir. Ancak tasarruf politikaları tek başına borç sürdürülebilirliğini garanti etmiyor. Altyapı, eğitim ve sağlık yatırımlarının azaltılması kısa vadede mali baskıyı hafifletebilir; ancak uzun vadede verimliliği, ekonomik büyümeyi ve gelecekteki kamu gelirlerini zayıflatır. Kamu hizmetlerinin gerilemesi ve istihdam olanaklarının daralması da toplumsal gerilimleri artırabilir ve artık seçimlerin bile sona erdiremediği siyasi istikrarsızlığı derinleştirebilir.

Dolayısıyla mali disiplin ile üretken yatırımların bir arada yürütülmesi, iç ve dış borç yönetiminin iyileştirilmesi, döviz kuru dalgalanmalarından ve ülkeleri sürekli borçlanma döngüsünde tutabilecek yeniden finansman risklerinden kaynaklanan tehlikelerin azaltılması gerekiyor. Arjantin bunun açık örneklerinden biri. Uluslararası düzeyde ise en kırılgan ülkelerin yeniden borç batağına sürüklenmeden kalkınmayı finanse edebilmeleri sağlanmalı.

Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)
Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak küresel borç krizini, uluslararası çıkarlar haritasını yeniden şekillendiren jeopolitik dönüşümlerden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre savaşlar enerji maliyetlerini yükseltiyor, stratejik rekabet askerî harcamaları artırıyor, yüksek faiz oranları mali seçenekleri daraltıyor; hükümetler ve şirketler ise finansman kaynakları için giderek daha fazla rekabet ediyor.

Asıl tehlike tek bir ülkenin borçlarını ödeyemez hâle gelmesi değil; çok sayıda ülkede finansman krizlerinin aynı anda yaşanması ve mali baskıların bir kalkınma ve istikrar krizine dönüşmesi. Borç servisinin maliyeti yatırımları engelleyecek seviyelere ulaştığında mesele bütçelerin ve rakamların ötesine geçiyor. Bu durum, küresel ekonomik sistemin büyük güçlerin çıkarları ile daha az zengin ülkelerin büyüme, istikrar ve barış içinde yaşama hakkı arasında denge kurabilme kapasitesini sınayan bir teste dönüşüyor.


Trump, İran konusunda karar aşamasında... Seçim yenilgisi seçeneklerini daraltıyor

24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
TT

Trump, İran konusunda karar aşamasında... Seçim yenilgisi seçeneklerini daraltıyor

24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, perşembe günü ulusal güvenlik ekibiyle gerçekleştirdiği toplantının ardından geniş çaplı savaşın yeniden başlatılması konusunda “yakında” karar vereceğini açıklayarak, İran'la yaşanan gerilimi yeniden askerî tırmanma ihtimaliyle karşı karşıya bıraktı. Ülkenin geri kalanını da yok etmeyi tercih etmediğini ancak bunu yapmak zorunda kalabileceğini söyleyen Trump, olası saldırıları İran'ın nükleer programının yeniden kapasite kazanmasının engellenmesi şartına bağladı.

Trump'ın açıklamaları, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki yenilgisinin ardından yapıldı. Seçim sonuçları, başkanın karar alacağı siyasi ortamı değiştirse de elindeki güç araçlarını ortadan kaldırmadı.

Tahran, seçim sonuçlarını kendi zaferi olarak sunmaya çalışırken, Amerikan seçmeninin başkanın partisini cezalandırması ABD'nin askerî açıdan yenilgiye uğradığı anlamına gelmiyor. Ancak bu sonuç Trump'ı daha zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: İç politikada kendisini zayıflatan bir çatışmayı, rakibi karşısında geri adım atmış görünmeden nasıl sona erdirebilir?

Şarku'l Avsat’a konuşan uzmanlar, seçim sonuçlarının çatışmayı birbirine zıt iki yönde etkileyebileceğini değerlendiriyor. Buna göre sonuçlar, yıpranmış iki taraf arasında bir uzlaşma için fırsat yaratabileceği gibi, İran'ın zafer ilan etmesini önlemek isteyen Trump'ı gerilimi daha fazla artımaya da yöneltebilir.

Üç seçenek

Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte (Reuters).
Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte (Reuters).

Axios'un haberine göre Trump üç seçeneği değerlendiriyor: Yeni saldırılar düzenlemek, İran yönetimini ekonomik açıdan daha fazla sıkıştırmayı sürdürmek veya önemli Amerikan tavizlerini içeren bir anlaşmaya ulaşmak.

Ancak bu seçeneklerin hepsi aynı sorunda düğümleniyor: İran'a zarar verme kapasitesine sahip olmak, Beyaz Saray'ın istediği siyasi sonucu elde etmeyi garanti etmiyor.

Yeni saldırılar İran'ın askerî kapasitesine daha fazla zarar verebilir ancak yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbetini tek başına belirleyemez veya Tahran'ın müfettişlerle iş birliği yapmasını garanti altına alamaz.

Ekonomik ablukanın sürdürülmesi baskıyı devam ettirebilir, ancak İran'ın misilleme riskini ve deniz ulaşımındaki aksama ihtimalini de uzatır. Bir anlaşmaya varılması ise her iki tarafın da kendi kamuoylarına kabul ettirebileceği adımlar atmasını gerektiriyor. Zira taraflar hem taleplerinin hem de söylemlerinin dozunu yükseltmiş durumda.

Axios, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) büyük çaplı askerî operasyonların yeniden başlatılması ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürdüğünü ancak henüz yeni bir talimat almadığını bildiriyor.

Üçüncü bir uçak gemisi grubunun bölgeye ulaşması da ilave işaret olabilir. Ancak Singapur'u ziyaret eden USS Theodore Roosevelt uçak gemisinin bölgeye kasım ayının ortasından önce ulaşması beklenmiyor. Bu durum askerî hazırlığın göstergesi olmakla birlikte, saldırının kesin tarihi veya gerçekleşmesi için zorunlu bir koşul anlamına gelmiyor.

Ortadoğu Forumu araştırmacısı Michael Rubin, askerî operasyonların devam etmesini bekliyor. Şarku'l Avsat’a konuşan Rubin, Trump'ın aldığı herhangi bir karara bağlı kalacağına inanmanın “aptallık” olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte, İran'ın zafer kazanmış gibi görünmesi hâlinde Trump'ın siyasi mirasının son derece olumsuz etkileneceğini ve bu nedenle saldırganlığını artıracağını değerlendiriyor.

Rubin, Trump'ın yeniden seçimlere katılmak zorunda olmadığını belirterek, Kongre'nin başkanın hamlelerini yasa dışı bulması durumunda bile fiilen ne yapabileceğini sorguluyor.

Rubin'in değerlendirmesi önemli bir motivasyona işaret ediyor: Seçim yenilgisi, başkanı iç siyasete çekilmek yerine kaybını telafi edecek bir dış politika başarısı aramaya yöneltebilir. Ancak bu, Trump'ın davranışlarına ilişkin bir öngörüden ibaret; kararın kesinleştiğini gösteren bir kanıt değil.

Felce uğratmayan kısıtlamalar

Enerji ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiler (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiler (Reuters)

Seçim sonuçları başkanı otomatik olarak yetkisiz veya etkisiz bir konuma getirmiyor. Ayrıca yeni seçilen Kongre, sonuçların açıklanmasıyla birlikte yetkilerini hemen devralmıyor. Yeni Kongre'nin görev süresi 3 Ocak'ta başlayacak. Dolayısıyla seçim yenilgisinin doğrudan siyasi etkisi ile yeni çoğunluğun denetim ve yasama araçlarını kullanmaya başlaması arasında bir zaman farkı bulunuyor.

Bununla birlikte Kongre'nin rolünü yalnızca sözlü itirazlarla sınırlamak doğru değil. Kongre; bütçe ödenekleri, denetim ve hesap verebilirlik mekanizmaları ile askerî güç kullanımına ilişkin yasama yetkilerine sahip. Ancak bu araçların bağlayıcı kısıtlamalara dönüşmesi için siyasi uzlaşma ve belirli prosedürlerin tamamlanması gerekiyor. Ayrıca başkanlık vetosuyla da karşılaşılabilir.

Bu nedenle seçim sonuçları tek başına yeni bir saldırıyı engellemiyor ancak uzun süreli bir askerî operasyonun finansmanını sağlamayı ve buna siyasi destek oluşturmayı zorlaştırabilir.

Trump üzerindeki en yakın kısıtlamalardan biri de siyasi nitelik taşıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance, seçim yenilgisinin nedenlerine ilişkin değerlendirmesinde savaşın kamuoyunda yeterli desteğe sahip olmamasının göz ardı edilmesine dikkat çekmişti.

Yeni bir gerilim artışı enerji maliyetlerini yükseltir veya kayıpları büyütürse, Cumhuriyetçi Parti içindeki ayrışmayı derinleştirebilir ve yönetimin diğer önceliklerini hayata geçirme kapasitesini zayıflatabilir.

Bu nedenle Trump'ın savunulabilir bir sonuç olarak sunabileceği hedefleri belirlemesi gerekiyor. Bunlar doğrulanabilir nükleer kısıtlamalar, deniz ulaşımının yeniden güvence altına alınması veya daha iyi şartlarda savaşın sona erdirilmesi olabilir.

Aksi hâlde yalnızca daha fazla yıkıma odaklanılması, seçimlerden önce de gündeme gelen temel soruyu yeniden ortaya çıkarabilir: Askerî kazanımlar nasıl kalıcı bir siyasi uzlaşmaya dönüştürülebilir?

Müzakere penceresi

Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in Tahran'daki görüşmesinden, (Arşiv-İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)
Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in Tahran'daki görüşmesinden, (Arşiv-İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Alex Vatanka, bu tablonun daha önce de yaşandığını belirterek, Trump'ın çatışmayı sona erdirme konusunda defalarca başarısız olduğunu ve zaferin nasıl tanımlanacağına henüz karar vermediğini söylüyor.

Şarku'l Avsat’a konuşan Vatanka, Trump'ın yarın ABD adına zafer ilan ederek savaşı sona erdirebileceğini, ancak “İran'ın da söyleyecek sözü olduğunu” belirtiyor. Ona göre belirsizliğin temel kaynağı da bu.

Bununla birlikte Vatanka, seçim sonuçlarının diplomasiye kapı aralayabileceği görüşünde. Trump siyasi açıdan zayıflamış durumda, Demokratlar savaşın yönetimi konusunda kendisine hesap soracak ve İran da ciddi sıkıntılar yaşıyor. Bu nedenle Vatanka, “Her iki tarafın da siyasi anlaşmaya varmak için geçerli nedenleri bulunuyor” değerlendirmesinde bulundu.

Tahran'ın Katar aracılığıyla Washington'a nükleer programına ilişkin bir öneri iletmesi ve müzakereler öncesinde kendi taleplerinin karşılanmasında ısrar etmesi, diplomatik hareketliliği destekleyen gelişmeler arasında yer alıyor. Bu bilgi Reuters tarafından aktarıldı.

Axios'a göre arabulucular, iki aşamalı bir düzenlemeyi ele alıyor. Buna göre ilk aşamada ablukanın kaldırılması ve dondurulmuş fonların serbest bırakılması karşılığında müfettişlerin saldırıya uğrayan tesislere erişimine izin verilmesi, ardından Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve nükleer müzakerelerin başlatılması öngörülüyor.

Ancak bu, üzerinde çalışılan öneri niteliğinde; henüz sonuçlandırılmış bir anlaşma değil.

Burada Trump'ın seçim yenilgisi ile İran'ın zaferi arasındaki fark ortaya çıkıyor. Seçim sonuçları Tahran'a propaganda açısından kullanabileceği bir zemin sağlıyor ancak ablukayı kaldırmıyor veya İran'ın askerî kapasitesini yeniden inşa etmiyor.

Trump'ın siyasi zayıflığının abartılı biçimde öne çıkarılması, Rubin'in öngördüğü gibi daha fazla gerilime yol açabilir. Buna karşılık bu durumun müzakere sürecinde değerlendirilmesi, Vatanka'nın işaret ettiği çıkış yolunu açabilir.

Seçimler, seçeneklerin siyasi maliyetini değiştirdi, ancak Trump'ın hangi yolu seçeceğini ve iki tarafın da yaşadığı yıpranmayı savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya dönüştürüp dönüştüremeyeceğini henüz belirlemedi.


Vance, İran'la müzakerelerin yeniden başlatılması için dolaylı temasları yürütüyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
TT

Vance, İran'la müzakerelerin yeniden başlatılması için dolaylı temasları yürütüyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in, yeni bir ateşkes anlaşmasına varılması ve müzakerelerin yeniden başlatılması amacıyla son iki hafta içinde İran'la yürütülen dolaylı görüşmelere bizzat katıldığı ortaya çıktı. Axios haber sitesi, söz konusu temaslar hakkında bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberinde bu bilgiyi aktardı.

Vance'in rolü, Washington'un savaştan çıkış arayışını yansıtıyor

Şarku’l Avsat’ın Axios'tan aktardığına göre Vance'in görüşmelere yoğun biçimde katılması, ABD'yi savaştan çıkarma sorumluluğunu üstlendiğini gösteriyor. Vance, savaşın Cumhuriyetçilerin bu haftaki seçimlerde aldığı ağır yenilgiden sorumlu olduğunu düşünüyor. Vance'in sürece dahil olması, dolaylı müzakerelerin son turunu ABD yönetimi içindeki en üst düzeyde yürütülen temaslar hâline getiriyor.

ABD'li yetkililer ve bölgesel kaynaklar, ABD Başkanı Donald Trump'ın şu aşamada diplomatik girişimlere ilerleme fırsatı vermeye hazır olduğunu ve herhangi bir anlaşmaya varılmasının mümkün olup olmadığını görmek istediğini belirtti.

Katarlı ve Pakistanlı arabulucularla neredeyse her gün temas

Görüşmeler hakkında doğrudan bilgi sahibi kaynaklar Axios'a, Vance'in İran'la yürütülen müzakereleri ele almak üzere Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ve diğer arabulucularla neredeyse her gün temas kurduğunu belirtti.

ABD'nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Trump'ın danışmanı ve damadı Jared Kushner de bu diplomatik girişimlerde yer alıyor.

Kaynaklar, Vance'in Katarlı ve Pakistanlı arabulucularla birlikte önümüzdeki günlerde ABD ile İran arasında uzmanlar düzeyinde teknik bir toplantı düzenlenmesi ihtimalini görüştüğünü, ancak söz konusu toplantının henüz gerçekleştirilmediğini belirtti.

Vance, daha önce savaşa karşı çıkmış ve diplomatik çözümü savunmuştu

Vance, şubat ayının sonunda savaş başlamadan önce Trump'ın yakın çevresinde savaşa en fazla şüpheyle yaklaşan isimlerden biriydi. Vance, bunun yerine diplomatik bir çözüm bulunması çağrısında bulunmuştu.

Vance, nisan ayında İslamabad'da düzenlenen İran konulu zirvede ABD müzakere heyetine başkanlık etmiş, haziran ayında ise ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptıyla sonuçlanan görüşmelere bizzat katılmıştı.

Ardından İsviçre'de İran'la gerçekleştirilen doğrudan görüşmelerde ABD heyetine başkanlık etti. Görüşmeler, İran'ın Birleşmiş Milletler müfettişlerini nükleer tesislerini ziyaret etmeye davet etme taahhüdüyle sonuçlanmıştı.

Ancak İran Devrim Muhafızları kısa süre sonra gemilere yönelik saldırılarına yeniden başladı ve bu gelişme mutabakat zaptının çökmesine yol açtı.

Vance'ten İranlı yetkiliye müzakerelerin yeniden başlatılması mesajı

Axios'un haberine göre en dikkat çekici gelişme yaklaşık iki hafta önce yaşandı. Vance, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye bir mesaj göndererek, doğrudan müzakerelerin yeniden başlatılmasını önerdi.

Habere göre İranlı yetkililer, Vance'in mesajının müzakerelerin yeniden başlaması yönünde olumlu bir ivme oluşmasına katkı sağladığını ifade etti.

Arabuluculukta yavaş ilerleme, anlaşma ihtimaline ilişkin işaretler

Axios'a göre arabuluculuk girişimlerinde yer alan kaynaklar, görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini ancak bu ilerlemenin oldukça yavaş olduğunu ifade etti.

Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, dün akşam yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Son iki hafta boyunca, durumu kontrol altına almak ve gerilimi düşürmek için gerçekten çözüm bulma niyetinde olan ABD yönetimindeki yetkililerle birlikte çalıştık. Onların ve Tahran'daki sağduyulu isimlerin katkıları sayesinde durumun kontrolden çıkmasını önlemeyi başardık.”

Katar Başbakanı ayrıca, ara seçimlerin ardından da Trump yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü, ancak yönetimin başka meselelerle de ilgilenmesi nedeniyle temasların önceki günlerdeki yoğunlukta devam etmediğini belirtti.