Moskova ile Kiev arasındaki “kilise savaşı” İskenderiye'ye kadar uzandı

Hem Rusya hem de Ukrayna, dini söylemi milliyetçi gündemlerini desteklemek için kullandı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill’e çiçek verirken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill’e çiçek verirken (AFP)
TT

Moskova ile Kiev arasındaki “kilise savaşı” İskenderiye'ye kadar uzandı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill’e çiçek verirken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill’e çiçek verirken (AFP)

İsa en-Nehari

Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş, yalnızca Kiev, Zaporijya ve Donetsk’te değil, kilisede de yaşanıyor. Kilisenin savaşa dahil olması, her iki ülkenin medya ve siyasi çevrelerinin kitlelerin sempatisini kazanma çabalarında ve milliyetçilik odaklı nüfuz mücadelesinde dinin rolünü ortaya koyuyor.

'Kilise savaşı', Rus Ortodoks Patriği Kirill'in Rusya-Ukrayna savaşında Rusya’nın yanında yer almasıyla daha da netleşti. Kirill'in Patrik olarak seçildiği 2009 yılındaki törene dönemin başbakanı olarak katılan Vladimir Putin ile arasındaki giderek yakınlaşan ilişkisi göz önüne alındığında Kirill’in ağırlığını Rusya’dan yana koyması şaşırtıcı olmadı.

Öte yandan Ukrayna hükümeti 2019 yılında Batı yanlısı bir Ortodoks kilisesinin kurulmasına destek verdi. Dünyada ‘Constantinopolis Ekümenik Patrikhanesi’ olarak bilinen İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi tarafından bağımsızlığı tanınan Ukrayna Ortodoks Kilisesi, hükümet tarafından 1970 yılında kurulan Ukrayna'daki daha büyük kilisenin etkisine ve nüfuzuna karşı koymak için kullanıldı. Ukrayna Ortodoks Kilisesi (Kiev Patrikliği), bağlarını koparıp tam bağımsızlığını ilan ettiği Mayıs 2022'ye kadar Rusya Ortodoks Kilisesi’ne (Moskova Patrikliği) bağlıydı.

Kilise savaşı, Rusya ve Ukrayna sınırlarında kalmadı. Moskova, Ortadoğu ve Afrika'da kendi davası için destek toplamaya devam etti. Ukrayna'daki yeni kiliseyi tanıyan kiliselere karşı çıktı. Ayrıca bazı ABD’li Hıristiyanları ve Amerikan sağını da yanına çekmeye çalıştı. Putin'in Batılı liberal değerleri kınayan açıklamaları, muhafazakarların Rusya'ya yönelik olumlu duygularını harekete geçirdi.

Ukrayna savaşının ardından ortaya çıkan kilise savaşı, 2023 yılında yayımlanan “Kutsal Rusya mı? Kutsal Savaş mı? Rus Ortodoks Kilisesi Neden Ukrayna'ya Karşı Putin'i Destekliyor?” (“Holy Russia? Holy War?: Why the Russian Church is Backing Putin Against Ukraine”) adlı kitabı kaleme alan ABD’li araştırmacı yazar Dr. Katherine Kelaidis’e ilham verdi. Dr. Kelaidis kitabında, Rusya Devlet Başkanı Başkan Putin ile Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill arasındaki çarpıcı ittifakı ve bunun Moskova'nın uluslararası imajı üzerindeki etkilerini ele aldı.

Kutsal Rusya mı? Kutsal Savaş mı? Rus Ortodoks Kilisesi Neden Ukrayna'ya Karşı Putin'i Destekliyor? kitabının kapağı (Amazon)

“Ahlak bekçisi” olarak Rusya

Dr. Kelaidis, Independent Arabia'ya verdiği röportajda Rusya'nın kimliğinin büyük bir kısmının geçmişteki ‘Ortodoksluğun koruyucusu’ algısına dayandığını ve Hıristiyan ahlakının koruyucusu olarak görüldüğünü söyledi. Dr. Kelaidis’e göre Rusya, Ukrayna'ya karşı savaş başlattığında bu imajını destekleyen yoğun çabalar sarf etti ve savaşı ‘Doğu'nun Hıristiyanlığı’ ile ‘Batı'nın çöküşü’ arasındaki bir mücadele olarak göstermeye çalıştı. Dr. Kelaidis, Moskova’nın aynı zamanda Ukrayna'yı farklı kılan kültürü ve Kiev'in Slav inancının merkezi olma statüsünü de silmeye çalıştığını vurguladı.

Savaş devam ederken Rusya, siyasi değil tarihi nedenlerle Rus Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olan Ukrayna'nın en eski ve en büyük kilisesi olan Ukrayna Ortodoks Kilisesi'ni destekliyordu. Ancak Ukrayna Ortodoks Kilisesi savaşı protesto etmek amacıyla Rus Ortodoks Kilisesi’nden ayrıldı. Dr. Kelaidis’e göre Ukrayna hükümeti, bundan önce Rusya ile olan bağlarını bir tehdit olarak gördüğünden Ukrayna Ortodoks Kilisesi'ni baskı altına almak için çeşitli önlemler almış ve Moskova'yı bazı din adamlarını ve dini mekanları casusluk amacıyla kullanmakla suçlamıştı.

Dr. Kelaidis, Patrik Kirill'in bir arada yaşamayı ve Kremlin'in izin verdiği ölçüde kilisenin başı olarak etkisini en üst düzeye çıkarmayı seçtiğini söylüyor (Athens Democracy Forum/Atina Demokrasi Forumu)

Ukrayna hükümetinin Rusya karşıtı milliyetçi söylemlerini yoğunlaştırdığı bir dönemde, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi, Ukrayna Ortodoks Kilisesi'nin bağımsızlığını tanıdı. Dr. Kelaidis, Ukrayna Ortodoks Kilisesi'nin bağımsızlık kararının arkasında ‘açıkça siyasi nedenler’ olduğunu, Kiev hükümetinin İstanbul Rum Ortodoks Patrikliğine kilisenin bağımsızlığını tanıması için baskı yaptığını ve kendilerine sorulması halinde kilisenin ‘köklerinin Slav Ana Kilisesine dayandığını’ ve bir yenilik olmadığını söyleyeceklerini vurguladı.

Yom Kippur vaazı

Rusya’da milliyetçiliği teşvik etmek için dini söylemin kullanılmasının en bariz örneği, Patrik Kirill’in 2022 martında Yom Kippur'da verdiği vaaz oldu. Patrik Kirill, Batı'nın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy hükümetine verdiği desteği ‘yozlaşmış’ diyerek eleştirdiği vaazında, Rusya'nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşın iyi ve kötü güçler arasında kutsal bir savaş olduğunu ve Rusya'nın Slav inancının anası olan Ukrayna'yı savunmak için Tanrı tarafından seçildiğini açıkça ifade etmişti.

Dr. Kelaidis kitabında, Patrik Kirill’in Rusya Ortodoks Kilisesi’ni Kremlin’e yaklaştırarak eski prestijini yeniden kazandırma çabalarına ve 2009 yılında Patrik olduktan sonra Putin yönetimiyle derinleşen ilişkisine ve aynı yıl, Putin'in büyükannesinin torununu bebekken vaftiz ettirmek istediğinde St. Petersburg'daki bir rahibe götürdüğüne ve bu rahibin Kirill'in babası olduğuna dair uydurma olması muhtemel bir hikâyenin dilden dile nasıl dolaştığına işaret ediyor.

Kitabında kilise ile Kremlin arasındaki bu ittifakı Kirill’in şahsı üzerinden anlamak için Kirill'in aile geçmişine ışık tutan Dr. Kelaidis, Kirill'in büyükbabasının, Sovyetler Birliği'nin ikinci lideri Joseph Stalin döneminde hapse atılan ve komünist ayaklanmaya katılmayı reddettiği için toplama kampında ölen bir din adamı olduğunu, ancak babasının bir rahip olarak Sovyetler Birliği'nin yapısına uygun hareket ettiğini aktarıyor. Yazar Dr. Kelaidis’e göre Kirill’e anlatılan hikayelerde ‘hükümete direnmek ya da onunla bir arada yaşamak’ şeklinde iki seçeneğe yer verildiğinin altını çiziyor.

Kirill’in, Kremlin’in izin verdiği ölçüde kilisenin başı olarak varlığını sürdürmeyi ve nüfuzunu en üst düzeye çıkarmayı seçtiğini ve kürtaj gibi Kremlin'i kızdırabilecek dini konulara girmekten kaçındığını belirten Dr. Kelaidis, şunları söylüyor:

“Rusya dünyada kürtajın en çok yapıldığı ülkelerinden biri, ancak Kirill devlete meydan okumaktan kaçınıyor. Bununla birlikte Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ayasofya'yı camiye çevirmeye karar verdiğinde tek kelime dahi etmedi.”

ABD’liler Putin'e güveniyor

Rusya'nın Hıristiyan dünyasını etkileme çabalarında en büyük rakibi ABD'nin bazı çevrelerinin entelektüel ve siyasi kalelerine nüfuz etmiş olmasının dikkat çekici olduğunu vurgulayan ABD’li araştırmacıya göre Kremlin, Rusya Ortodoks Kilisesi'ni yumuşak gücünün bir aracı olarak kullanmasaydı ve ‘kutsal savaş’ gibi ifadeleri öne çıkarmasaydı, bu gerçekleşemezdi.

Dr. Kelaidis, şöyle devam etti:

“Eğer elinizde bir zaman makinesi olsaydı ve 1961 yılına gitseydiniz, Cumhuriyetçi Parti'nin çoğunluğunun bir gün Rusya devlet başkanına ABD başkanından daha fazla güveneceğine dair bahse girseydiniz, bu bahsi kesinlikle kaybederdiniz.”

Yazara göre Putin'in ‘Batılı değerler’ aleyhinde konuşması ve ‘Batı gündeminin dayattığı cinsel sapkınlıkları’ eleştirmesi doğaçlama değil, aksine Putin'in geleneksel muhafazakâr bir adam imajıyla kendi tarafına çekmek istediği dünyanın dört bir yanındaki muhafazakâr Hıristiyanların endişelerini yansıtıyor.

Ülkelerin sınırları içinde kalmayan bir kavga

Moskova ve Kiev arasındaki kilise savaşı, Hıristiyanlığın İslam'dan sonra nüfus olarak en yaygın ikinci din olduğu Mısır'a kadar uzandı. Dr. Kelaidis’e göre bu savaş Rusya, Mısır ve Sahra altı Afrika'daki kiliseler üzerinde otoritesi olan İskenderiye Ortodoks Kilisesi'nin de altını oymaya çalıştı. Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre Kahire'de ayrılıkçı bir kilisenin kurulmasına destek verildi ve İskenderiye Ortodoks Kilisesi, Kiev’in desteklediği Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin bağımsızlığını tanıdığı için eleştirildi.

Rusya, Kosta Rika gibi nüfusunun çoğunluğu Hıristiyan olsa bile, dış politikası açısından önemli olmayan ülkelerde bu tür bir baskı uygulama ihtiyacı duymuyor.

Bu savaştaki büyük resim, Batı'daki insanların geleneksel olarak dini anlama biçimlerinin değişmekte olduğunu gösteriyor. Batı’da insanlar artık teolojik varsayımları ve meseleleri önemsemiyor. Oysa 16. yüzyılda Hıristiyanlar ‘arınma ve vaftiz’ gibi meseleler yüzünden birbirlerini öldürüyorlardı. Bugün ise Ukrayna'nın NATO üyeliği gibi, Dr. Kelaidis’in ‘laikliğin nihai zaferi’ olarak tanımladığı siyasi meseleler yüzünden savaşıyorlar.

Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!
TT

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Grönland'a hastane gemisi göndereceğini duyurdu (Reuters)

Ancak adanın neden böyle bir gemiye ihtiyaç duyduğu, Trump'ın hangi gemiyi ne zaman göndereceği belirsiz.

Başkan, duyurusunu cumartesi akşamı, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Truth Social hesabından paylaştı. Trump, geçen yılın sonlarında Grönland'a ABD özel elçisi olarak atadığı Louisiana'nın Cumhuriyetçi valisi Jeff Landry'yle birlikte çalıştığını belirtti.

Trump, Truth Social'da şöyle yazdı:

Louisiana'nın harika valisi Jeff Landry'yle birlikte, orada hasta ve bakıma muhtaç birçok insanın bakımını üstlenecek büyük bir hastane gemisini Grönland'a göndereceğiz. Yolda!!!

Başkanın paylaşımında, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi de vardı. Geminin ne zaman varacağı veya ne kadar süre kalacağı konusunda bilgi vermedi. Trump'ın bu kararına neyin sebep olduğu da belirsiz. Grönland hükümeti sakinlerine ücretsiz sağlık hizmeti sağlıyor.
 

Görsel kaldırıldı.
Başkan Donald Trump'ın Truth Social'daki duyurusunda, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi yer aldı (Donald Trump/Truth Social)

Donanma takip sistemlerine göre USNS Mercy ve kardeş gemisi USNS Comfort, Alabama eyaletinin Mobile kentinde demirli durumda.

The Independent, Beyaz Saray, ABD Savunma Bakanlığı ve Landry'nin ofisinden daha fazla bilgi talep etti.

Reuters'a göre, duyuru ayrıca Danimarka'nın Ortak Arktik Komutanlığı'nın Grönland sularında ABD denizaltısından bir mürettebat üyesini tahliye etmesinden saatler sonra geldi. Yetkililer, mürettebat üyesinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

ABD Donanması denizcisi, görevinden ayrılan ve Grönland'ın Nuuk kentinden yaklaşık 13 km açıkta yüzeye çıkan nükleer denizaltıdan tıbbi sebeple tahliye edilmek zorunda kaldı.

Landry, Trump'ın duyurusunu X'te yeniden paylaşarak, "Teşekkürler Başkan @realDonaldTrump! Bu önemli konuda sizinle çalışmaktan gurur duyuyorum!" diye yazdı.

Önde gelen Grönlandlı aktivist Orla Joelsen, Trump'ın duyurusuna X'te "Hayır teşekkürler!!!" diye tepki gösterdi.

"Biz Grönlandlılar sağlıklı ve iyi durumdayız, nesillerdir nüfusumuzu güçlü tutan vitamin ve besin açısından zengin fok yağı da dahil kendi geleneksel yiyeceklerimizle besleniyoruz" dedi.

Trump ve müttefikleri, ulusal güvenlik amacıyla ABD'nin Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı satın alması gerektiğini defalarca savundu. Öte yandan Grönlandlı yetkililer adanın satılık olmadığını ve Danimarka'nın bir bölgesi olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor.

Geçen ayın sonlarında Trump, Grönland konusunda "gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini" duyurmuştu.

Truth Social'da, "NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'yle yaptığım çok verimli görüşmeye dayanarak, Grönland ve aslında tüm Arktik Bölgesi'yle ilgili gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini oluşturduk" diye yazmıştı.

Trump'ın Grönland'a yönelik çabalarının birçok Amerikalı arasında popüler olmadığı anlaşılıyor. Bu ay yayımlanan AP-NORC anketine göre ABD'li yetişkinlerin yüzde 72'si Trump'ın Grönland'ı ele alma biçimini onaylamazken, sadece yüzde 24'ü onaylıyor.

Independent Türkçe


Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
TT

Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki Perşembe günü Cenevre’de yapılmasına karar verildiğini açıkladı. Busaidi, nihai bir anlaşmaya varılması amacıyla “ilave çaba gösterilmesi için olumlu bir ivme” bulunduğunu belirtti.

Umman’dan gelen bu teyit, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bugün (Pazar) yaptığı açıklamanın ardından geldi. Arakçi, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Perşembe günü Cenevre’de görüşmesinin muhtemel olduğunu söyledi ve Tahran’ın nükleer programına ilişkin diplomatik bir çözüme ulaşılması için hâlâ “iyi bir fırsat” bulunduğunu ifade etti.

Arakçi bu açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik olası askeri saldırı seçeneğini değerlendirdiği bir dönemde, CBS News kanalına verdiği mülakatta yaptı.

Başkan Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ise, İran’ın bugüne kadar neden “teslim olmadığını” ya da nükleer programını sınırlamayı kabul etmediğini başkanın sorguladığını söyledi. Washington’ın Ortadoğu’daki askeri kapasitesini artırmayı sürdürdüğü bir süreçte bu değerlendirmelerin yapıldığını kaydetti.

Witkoff, dün (Cumartesi) , Fox News’te yayımlanan ve başkanın gelini tarafından sunulan “My View with Lara Trump” programında şu ifadeleri kullandı: “Onu (Trump’ı) ‘hayal kırıklığına uğramış’ olarak tanımlamak istemem; çünkü önünde çok sayıda seçenek olduğunu biliyor. Ancak neden onların... ‘teslim oldular’ kelimesini kullanmak istemem ama neden teslim olmadıklarını soruyor. Bu baskılar altında ve orada bu kadar büyük bir deniz gücü varken neden bize gelip ‘Nükleer silah istemediğimizi ilan ediyoruz ve atmaya hazır olduğumuz adımlar şunlardır’ demediler?... Buna rağmen onları o aşamaya getirmek bir şekilde zor.”

Trump, Orta Doğu’da büyük çaplı bir askeri yığınak talimatı vermiş ve haftalar sürebilecek bir hava saldırısı ihtimaline karşı hazırlık yapılmasını istemişti. Tahran ise saldırıya uğraması hâlinde bölgedeki Amerikan üslerini vurmakla tehdit etmişti.

Tekrarlanan yalanlama

ABD, İran’dan Washington’a göre bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesini talep ediyor.

Tahran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor. Bununla birlikte, mali yaptırımların kaldırılması karşılığında programa bazı kısıtlamalar getirilmesini kabul edebileceğini belirtiyor; ancak nükleer dosyanın füze programı ya da silahlı gruplara destek gibi diğer başlıklarla ilişkilendirilmesini reddediyor.

Witkoff, “Uranyumu sivil nükleer enerji için gerekli seviyenin çok üzerinde zenginleştirdiler. Saflık oranı yüzde 60’a ulaşıyor... ve muhtemelen bomba yapımına uygun endüstriyel düzeyde malzemeye sahip olmaya sadece bir hafta uzaktalar. Bu gerçekten tehlikeli” dedi.

Öte yandan, üst düzey bir İranlı yetkili bugün (Pazar) Reuters ajansına yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında yaptırımların hafifletilmesinin mekanizması ve kapsamı konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğünü söyledi.


Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.