İsrail'in Gazze'de Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşta verdiği kayıplar

Hamas'ın çabaları Filistin Yönetimi’nin elini güçlendirdi

Tel Aviv'de savaşın sona ermesi ve Gazze'deki İsrailli rehinelerin serbest bırakılması çağrısında bulunan bir protesto sırasında sokakta yatan ve trafiğin akışını engelleyen İsrailliler, 12 Nisan 2024 (Reuters)
Tel Aviv'de savaşın sona ermesi ve Gazze'deki İsrailli rehinelerin serbest bırakılması çağrısında bulunan bir protesto sırasında sokakta yatan ve trafiğin akışını engelleyen İsrailliler, 12 Nisan 2024 (Reuters)
TT

İsrail'in Gazze'de Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşta verdiği kayıplar

Tel Aviv'de savaşın sona ermesi ve Gazze'deki İsrailli rehinelerin serbest bırakılması çağrısında bulunan bir protesto sırasında sokakta yatan ve trafiğin akışını engelleyen İsrailliler, 12 Nisan 2024 (Reuters)
Tel Aviv'de savaşın sona ermesi ve Gazze'deki İsrailli rehinelerin serbest bırakılması çağrısında bulunan bir protesto sırasında sokakta yatan ve trafiğin akışını engelleyen İsrailliler, 12 Nisan 2024 (Reuters)

Macid Keyali

İsrail'in Gazze Şeridi'ne karşı altı aydır sürdürdüğü imha savaşında, askeri gücüne, teknolojik imkânlarına, Batı'dan aldığı desteğe ve Gazze Şeridi'ni yaşanmaz hale getirecek yeteneğe sahip olmasına rağmen ağır kayıplar verdiğini söylersek abartmış olmayız. Filistinlilerin verdiği kayıpların ise çok daha büyük ve ölçülemeyecek kadar korkunç olduğunu söylersek de ne abartmış ne de yanılmış oluruz.

Her şeyden önce İsrail geçtiğimiz yıl 7 Ekim’de güvenlik, askeri ve moral bakımından hiç beklemediği bir darbe aldı. İsrail’in savaşı kısa sürede sonuçlandıramaması, Hamas savaşçılarının çatışmaya ve füze fırlatmaya devam etmeleri ve İsrail ordusunun altı aydır tek bir rehineyi bile kurtaramamasının da gösterdiği üzere bu savaş İsrail’in tarihinin en uzun ve en maliyetli savaşı haline geldi.

sxdvfbrgnty
İsrail'in Gazze şehrindeki Firas Pazarı bölgesini bombalaması sırasında kendilerini korumaya çalışan Filistinliler, 11 Nisan 2024 (AFP)

Savaş, İsrail'in tüm alanlarda sahip olduğu muazzam potansiyele rağmen güvenliğini ve niteliksel üstünlüğünü garanti altına almak için ABD'ye (ve Batılı ülkelere) ihtiyaç duyduğunu, gösterdi. Çünkü bu ülkeler, İsrail’in akciğerleri olduğu yahut bir başka deyişle göbeğinin bu ülkelere bağlı olduğu söylenebilir. Yani bu ülkeler olmasaydı İsrail farklı bir durumda olacak, sürekli risk altında ve tehditlere maruz kalacaktı. Bu durum, İsrail'in bir ‘muz cumhuriyeti’ olmadığını, demokratik ve egemen bir devlet olduğunu ve sanki 7 Ekim'den bu yana Akdeniz'de demirli ABD, İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden haberdar değillermiş ya da bu ülkeler deniz ve hava filolarıyla İsrail'e silah sevkiyatında bulunmuyormuş yahut ABD İsrail’e 14 milyar dolar değerinde acil yardım göndermemiş, kısacası bu savaş İsrail'in ABD ile olan yakın bağlarını hiç olmadığı kadar derinleştirmemiş gibi ABD'ye hiçbir şey borçlu olmadığını söyleyerek övünen milliyetçi ve dinci Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi aşırı sağcıların gördüğü halüsinasyonların tam tersi bir tablo çiziyor.

Gazze’deki savaşı, her alanda muazzam bir potansiyele sahip olmasına rağmen İsrail'in gücünün sınırlarını ortaya koydu.

Öte yandan Gazze’deki savaş, Filistin'in yüzölçümünün yüzde 1,2'sine (365 kilometre kare) tekabül eden küçük bir bölgede mütevazı bir silahlı milis gücüyle karşı karşıya olan İsrail'in her alanda sahip olduğu muazzam potansiyele rağmen gücünün sınırlarını ortaya koydu. Peki ya daha büyük ve daha güçlü bir orduya karşı bir savaş söz konusu olursa ne olur?

Buradan düzenli bir savaşın hesaplarının, İsrail'i karşı tarafa felç edici darbeler indirebilecek hale getiren asimetrik bir savaşın hesaplarından farklı olduğu anlaşılsa da bu durum, İsrail'in sınırlı insan kaynağına sahip olduğu ve başka bir savaşta, düzenli ya da düzensiz daha büyük bir güçle, istikrarına, güvenliğine ve belki de bekasına yönelik daha fazla riskle karşı karşıya kalacağı gerçeğini gizleyemiyor.

xs dfbgn
Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) önünde toplanan ve Filistin bayrağı taşıyan göstericiler, 26 Ocak 2024

İsrail, uluslararası alanda Batılı ülkelerin kamuoyları nezdinde ‘taş atan çocuklar’ intifadasından (1987-1993) bu yana kaybetmeye başladığı mağdur statüsünü tamamen yitirdi ve Filistinlilere karşı soykırım uygulayan, sömürgeci, saldırgan ve ırkçı bir devlet olarak görülmeye başladı. Artık Filistinliler İsrail’in bu uygulamalarından ötürü küresel vicdanda kurban konumundaydı. Bu nedenle Batılı ülkelerin başkentlerinde ve şehirlerinde halk protestoları bazılarının hayal ettiği gibi, gerçeğe aykırı şekilde Hamas'ı desteklemek için değil, Filistinlileri desteklemek için protesto gösterileri başladı.

Söz konusu protesto gösterilerini, Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) kararı, dünyanın dört bir yanından edebiyat ve sanat camiasından çok sayıda ünlü sanatçının ortaya koydukları tutumlar ve Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda 193 ülkeden 153'ünün onayıyla alınan kararlar takip etti. Tüm bunlar, Batılı hükümetlerin tutumlarının değiştirmelerine, İsrail'e baskı yapmaktan yana olmalarına ve İsrail'in Gazze karşı yürüttüğü soykırım savaşını reddetmek de dahil olmak üzere Filistinlilerin acılarını ve haklarını daha anlayışla karşılayan mesajlar göndermelerine yol açtı.

İsrail'in imaj kaybıyla birlikte, tüm dünyada bazı Yahudi kesimleri nezdindeki itibarı da zedelendi.

İsrail içinde ise savaş, Netanyahu, Smitrich ve Ben-Gvir hükümetinin yargının altını oyma ve İsrail'in (Yahudi vatandaşlarına göre) Yahudi ve dini bir devlet kimliğini laik, liberal ve demokratik bir devlet kimliğinin önüne geçirme girişimi çerçevesinde savaştan önce patlak vermiş olan İsrail'deki iç krizi derinleştirdi.

Bu durum, Hamas’ın 7 Ekim saldırısının İsrailliler arasında varoluşsal bir tehlikeyle karşı karşıya oldukları fikrini uyandırdığı gerçeğini gizlemiyor. İsrail’deki farklı kesimler arasında var olan bölünmelerin ardından, dışarıdan, kendi algılarına göre özellikle de Filistinlilerden gelen bir tehdit karşısında kararlılıkları güçlense de kendi içlerindeki anlaşmazlıklar da bir o kadar güçlendi. Milliyetçi ve dinci aşırı sağın devleti ele geçirip karakterini değiştirmesinin tehlikelerine dikkat çekilerek Binyamin Netanyahu hükümetinin düşürülmesi ve erken seçime gidilmesi çağrıları bunun bir göstergesidir. Aynı zamanda Hamas'ın elindeki İsrailli rehinelerin ailelerinin rehinelerin serbest bırakılmalarını sağlayacak bir anlaşma yapılması taleplerini destekleyen protesto gösterilerindeki artış da bu durumun bir işareti.

sy6mu7ö8ıl
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu haftalık kabine toplantısında Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ile konuşurken, 7 Ocak 2024 (AP)

Tüm bunlarla birlikte, savaş nedeniyle laiklere tanınmayan ayrıcalıklardan yararlanan, vergiden ve askerlikten muaf tutulan ve yine de devletin kimliğini kendi lehlerine değiştirmek isteyen ultra Ortodoks Yahudilerin de askere alınmaları çağrıları ülkede bölünme yarattı.

İsrail'in imaj kaybıyla birlikte, İsrail'in dünya Yahudileri için güvenli bir sığınak olduğu fikrinin sarsılırken tüm dünyada bazı Yahudi kesimleri nezdindeki itibarı da zedelendi. Kendi ülkelerinde daha güvende olan İsrailli Yahudiler, hükümetlerinin Filistinlilere karşı düşman, faşist ve ırkçı politikalarının kurbanı oldular.

İsrail’in, Nekbe'ye rağmen Filistinlilerin varlığının üstesinden gelmesi ve onları siyasi haritadan silmesi mümkün görünmüyor.

Ayrıca İsrail'in Filistinlilere karşı yürüttüğü soykırım savaşı, dünya Yahudilerinin bir kısmında Holokost'un (Nazilerin Yahudi soykırımı) hatırlanmasına ve İsrail’in Filistinlilere karşı Nazilerin Yahudilere karşı izlediği politikanın aynısını izlediği, bu devletin kendileri ve yaşadıkları ülkeler için siyasi, ahlaki ve güvenlik yükü haline geldiği izlenimi uyanmasına yol açtı. ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya'da önde gelen Yahudi isimlerin yanı sıra Yahudi aydınlar, sanatçılar ve akademisyenler tarafından yapılan tarafından açıklamalarda ve Yahudilerin bu ülkelerde Gazze’deki savaşa karşı düzenlenen protesto gösterilerine katılmaları sırasında okunan bildirilerde İsrail'in Yahudileri ya da tek başına Holokost'u temsil ettiği iddiası ve antisemitizmi İsrail karşıtlığıyla bir tutulmasına karşı çıkıldı.

Filistin tarafında ise Nekbe'ye (İsrail güçlerinin Filistinlilere ait yüzlerce köy ve kasabayı yok ettiği Büyük Felaket) rağmen İsrail'in bu halkın varlığının üstesinden gelememiş ve onları siyasi haritadan silememiş gibi görünüyor. Hatta bu savaş Netanyahu hükümetinin isteklerinin aksine, elbette Batı vizyonuna göre olmak kaydıyla bağımsız bir Filistin devleti kurulması ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı verilmesi fikrini, özellikle de sadece Filistin-İsrail çatışmasından çıkış yolları bulmak için değil, aynı zamanda İsrail'in bölgedeki varlığını normalleştirmek için de bir anahtar olarak yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı. Hatta ve hatta Hamas'ın çabalarının Arap ülkelerinin ve uluslararası kamuoyununun nazarında yeni Nekbe'den sonra Filistin'in durumunu yeniden düzenlemek için en uygun merci haline gelen Filistin Yönetimi'nin konumunu güçlendirdiği ya da başka deyişle normalleştirdiği bile söylenebilir. Hani derler ya: “Bazen rüzgarlar gemilerin istemediği taraftan eser.”

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Moskova, Tahran'ın silah talebinde bulunmadı

Kremlin'in Büyük Çan Kulesi (EPA)
Kremlin'in Büyük Çan Kulesi (EPA)
TT

Moskova, Tahran'ın silah talebinde bulunmadı

Kremlin'in Büyük Çan Kulesi (EPA)
Kremlin'in Büyük Çan Kulesi (EPA)

Kremlin bugün İran'ın Moskova'ya silah tedariki talebinde bulunmadığını ve Rusya'nın bu konudaki tutumunun herkesçe bilindiğini vurguladı. Bu arada, Rusya Dışişleri Bakanlığı, ABD ve İsrail'i İran'ı kışkırtarak ve bölgedeki hedeflere yönelik saldırılar başlatmaya zorlayarak Arap ülkelerini Ortadoğu'da daha geniş bir çatışmaya sürüklemeye çalışmakla suçladı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “Onlar (ABD ve İsrail) kasıtlı olarak İran'ı bazı Arap ülkelerindeki hedeflere karşı misilleme saldırıları düzenlemeye kışkırttılar ve bu da insan ve maddi kayıplara yol açtı; Rusya bundan derin üzüntü duyuyor” iadelerini kullandı.

Açıklamada ayrıca, “Böylece (ABD ve İsrail) Arapları başkalarının çıkarlarına hizmet eden bir savaşa sürüklemeye çalışıyorlar” denildi.

Bakanlık, Ortadoğu'da daha fazla istikrarsızlığın önlenmesinin tek yolunun Amerika ve İsrail'in "saldırganlığını" durdurmak olduğunu vurgulayarak, şu ana kadar iki "saldırgan" ülkenin saldırılarını durduracağına dair hiçbir işaret olmadığını ifade etti.

İngiliz gazetesi Financial Times, geçtiğimiz hafta bilgilendirilmiş kaynaklara ve sızdırılmış Rus belgelerine dayanarak, 12 günlük savaşın bitiminden birkaç gün sonra, geçen yılın temmuz ayında İran'ın Rusya'dan 500 milyon euro (545 milyon dolar) değerinde hava savunma sistemi talep ettiğini ayrıntılarıyla anlatan bir İran-Rusya anlaşmasını ortaya koydu.


Savaşın kapsamı, ‘füze avcılığından’ rejimin ardından ne olacağı sorusuna kadar genişliyor

Tahran’ın merkezinde, ABD-İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların önünden geçen bir adam, 4 Mart 2026 (AFP)
Tahran’ın merkezinde, ABD-İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların önünden geçen bir adam, 4 Mart 2026 (AFP)
TT

Savaşın kapsamı, ‘füze avcılığından’ rejimin ardından ne olacağı sorusuna kadar genişliyor

Tahran’ın merkezinde, ABD-İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların önünden geçen bir adam, 4 Mart 2026 (AFP)
Tahran’ın merkezinde, ABD-İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların önünden geçen bir adam, 4 Mart 2026 (AFP)

Trump yönetiminin “bir ay veya daha uzun sürebilir” dediği savaşın beşinci gününde, sahadaki ve siyasi tablo paralel yönde ilerliyor. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, gerçekleştirilen saldırıları ‘başarılar’ olarak nitelendirerek, operasyonun ‘sonsuz bir savaş’ olmayacağını vurguladı ve İran’ın füze kapasitesi ile ilgili altyapılarını hedef almanın öncelikli olduğunu açıkladı.

Buna karşın, İran ile Washington arasında çatışmayı sonlandırma şartlarını keşfetmeye yönelik gizli temaslar olduğu yönünde sinyaller sızıyor. Ancak Tahran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilcisi, resmi bir kanal bulunmadığını belirterek söz konusu iddiayı yalanladı.

Bölgesel boyut da genişliyor. Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) ait hava ve füze savunma sistemlerinin, hava sahasına doğru ilerleyen bir İran füzesini düşürdüğünü duyurdu. Bu gelişme, NATO’yu fiilen -en azından savunma anlamında- çatışma sahnesine dahil ediyor.

xzsvdf
İran’dan Türkiye hava sahasına doğru ateşlenen bir füzenin düşürülmesinin ardından Hatay Dörtyol’da bir mühimmat parçasını çevreleyen Türk askerleri (AFP – AA)

Washington’da ise ‘savaş sonrası’ dilinin yükseldiği görülüyor. Başkan Donald Trump, ileride kurulacak İran hükümeti üzerinde düşündüğünü ima ederek, operasyonun sadece ‘askeri zayıflatma’ ile sınırlı kalmayıp olası siyasi sonuçları şekillendirme boyutunu da kapsadığını gösterdi.

Bu çerçevede, ABD’nin Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı David Schenker, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “Başkan Trump’ın bir ay veya daha uzun sürebileceğini söylediği operasyonun yalnızca birkaç gününde İran savaşını değerlendirmek için çok erken” dedi.

İran’ın ‘açık şekilde önemli liderlik kayıpları yaşadığını, askeri gücünün zayıfladığını ve nükleer programının ciddi şekilde zarar gördüğünü’ ifade eden Schenker, “Buna rağmen rejim şimdiye kadar ayakta kalma kapasitesini gösterdi” dedi. Schenker, İran’ın fırlattığı bazı füzelerin ve insansız hava araçlarının (İHA) İsrail’e, çoğunluğunun ise Körfez ülkelerine yöneldiğini aktardı.

Acil hedef: Füze fırlatma rampalarını avlamak

Schenker’e göre Washington ile Tel Aviv’in kısa vadeli en önemli hedefi, İran’ın füze fırlatma kapasitesini zayıflatmak. Bunu ‘zaman alan bir görev’ olarak nitelendiren Schenker, 1991’de Kuveyt’in kurtarılmasının ardından Irak’taki Scud füzelerinin avlanmasını hatırlattı. Sorun yalnızca füze stoklarında değil; ‘stok ve fırlatma platformları’ denkleminde yatıyor. Schenker’e göre İran büyük bir füze stokuna sahip, ancak daha az sayıda fırlatma platformu bulunuyor. Ayrıca, geniş İran coğrafyası ile buna bağlı tüneller ve sığınaklar, platformların bulunmasını ve etkisiz hale getirilmesini zorlaştırıyor.

Schenker, bu durumun Washington ve Tel Aviv’in ‘fırlatma sıklığının azalmasının görevin tamamlandığı anlamına gelmediğini’ vurgulamalarını açıkladığını söyledi. “Platformlar aktif kaldığı sürece, Tahran savaşın canlı kalması için ara saldırılar düzenleyebilir; bu durum savunma sistemlerini zorlar ve bölge ülkelerinin, özellikle Körfez devletlerinin, siyasi hesaplarını karıştırır” diyen Schenker, füze savunma maliyetlerinin yüksek olduğunu ve saldırılar uzun süreli hale gelirse bunun psikolojik ve ekonomik bir yıpranmaya yol açabileceğini ifade etti.

fvrgr
Tahran’da İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) askeri geçit töreninde sergilenen İran füzeleri (Reuters)

Schenker, sosyal ve siyasi bir boyutu da işaret etti: “İsrail toplumu görece olarak sığınak yaşamına alışkın durumda. Oysa Körfez ülkeleri bu tür bir şoku neredeyse ilk kez yaşıyor ve sığınak altyapısına sahip değil. Bu nedenle, bazı Körfez ülkelerindeki iç baskılar, savaş süresinin kısaltılması veya seyrinin kontrol altına alınması yönünde bir faktör haline gelebilir.”

Rejim değişikliği: Garantisi olmayan beyan edilmiş bir istek

Siyasi düzlemde, söylem ile kapasite arasındaki fark giderek belirginleşiyor. Schenker’e göre Washington, savaşın hedefini ‘rejim değişikliği’ olarak tanımlamış olsa da, en üst düzey isim (Dini Lider Ali Hamaney) öldürülmesine rağmen sistem hâlâ ayakta. Burada, ‘hava baskısı’ stratejilerinde bilinen bir ikilem ortaya çıkıyor: Lider figürlerin ortadan kaldırılması geçici bir kafa karışıklığı yaratabilir, ancak güvenlik kurumları sağlam kaldığı sürece güç yapılarının dağılmasını garanti etmez; iç çatlaklar veya anlamlı bir ihanet dalgası görülmezse rejim direnç gösterebilir.

İşgal senaryosu için pratik bir kırmızı çizgi çizen Schenker, “Trump yönetiminin İran’a kara birlikleri göndermesi olası değil” dedi. “Sadece hava saldırıları, rejimin temellerini sarsacak yeterli zararı verebilir mi?” sorusuna Schenker, “Belirsiz” cevabını verdi. Şu ana kadar, güvenlik birimleri içinde ‘ihanet veya bölünme’ raporları yok ve mevcut elitlerin ‘dışa açılacak bir çıkış’ ya da anlaşma arayışı içinde olduğuna dair bir işaret de bulunmuyor.

fvf
Geçtiğimiz salı günü Tahran’da ABD-İsrail askeri saldırısının ardından Azadi (Özgürlük) Kulesi’nin arkasından yükselen dumanlar (AP)

Buna karşın İsrail giderek artan bir baskı stratejisine yaslanıyor gibi görünüyor. Tehdit tonları, gelecek İran lideri için benzeri görülmemiş bir seviyeye yükseldi ve aynı politikaları sürdürmesi halinde herhangi bir halefin de hedef alınabileceği ima edildi. Bu tür mesajlar iki şekilde okunabilir: Birincisi, liderliğin ‘yeniden üretilmesini’ caydırma girişimi; ikincisi ise, özellikle hassas bir geçiş döneminde, daha sert ve pazarlık yapmaya daha az yatkın bir liderliğin ortaya çıkmasını teşvik etme amacı.

Savaşın devamı mı yoksa müzakere yoluyla çözüm mü?

Gündemde artık sadece “Savaş devam edecek mi?” sorusu yok; esas soru “Nasıl devam edecek ve hangi sınırlar içinde?” şeklinde. NATO savunma sistemleri tarafından Türkiye’ye yönelen bir İran füzesinin düşürülmesi, kazara tırmanma riskinin somut bir örneğini sunuyor: Füzelerin rota hatası, üçüncü bir tarafın hedef alınması ya da geniş çaplı bir misilleme, ilgili başkentlerin çoğunun istemeyeceği sonuçlara yol açabilir.

ABD ve İran açısından savaşın devam etme olasılığına dair göstergeler, her iki tarafın da motivasyon sahibi olduğunu gösteriyor. Schenker’in değerlendirmesine göre Washington, füze fırlatmalarını azaltma görevini tamamlamayı önceliyor; bu, Körfez’deki sivil ve enerji altyapısı tehditlerini sınırlamanın koşulu olarak görülüyor. Aynı zamanda Washington, operasyonun ABD’yi açık bir batağa sürüklemediğini iç kamuoyuna göstermek istiyor.

İran ise füze ve İHA’larla zarar verebilme kapasitesine sahip görünüyor. Ancak hava üstünlüğünü tersine çevirecek gücü sınırlı; bu nedenle Tahran, resmi temasları reddederken, gizli kanallardan ateşkesi veya gerilimi sınırlayacak şartları test etme yoluna da başvuruyor.

ntht
İran yapımı Şahed İHA (AP)

Bu tablo ışığında, önümüzdeki haftalarda üç olası pratik senaryo öne çıkıyor: Birincisi, ‘kontrollü’ bir tırmanışın sürdürülmesi; öncelik fırlatma platformlarının takip edilmesi ve füze atışlarının azaltılması. Bu yol, zaman ve hassas istihbarat gerektiriyor.

İkincisi, bir kaza veya misilleme kararı nedeniyle bölgesel çatışmanın genişlemesi; özellikle füzelerin Türkiye gibi ülkelere yakın geçişlerinin tekrarlanması veya Körfez’deki hassas altyapıların büyük saldırılara maruz kalması durumunda bu risk artıyor.

Üçüncü yol ise ‘ateş altında’ müzakere ile bir çıkış arayışı; bu kapsamlı bir barış anlamına gelmiyor. Daha çok, Washington’da ‘zafer’ ve Tahran’da ‘direnç’ olarak sunulabilecek geçici bir ateşkes sağlanması hedefleniyor.


Suriye ve İran'daki savaş: Arap dünyasının açıkça dayanışması ve sınırları korumak için acil önlemler

Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
TT

Suriye ve İran'daki savaş: Arap dünyasının açıkça dayanışması ve sınırları korumak için acil önlemler

Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)

Subhi Franjieh

Suriye hükümeti, ABD ve İsrail'in 28 Şubat Cumartesi günü İran'a karşı başlattığı savaşı son derece ihtiyatlı bir şekilde ele alıyor. Irak ve Lübnan sınır bölgelerinde yoğun güvenlik önlemleri alınması ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani'nin Arap ve komşu ülkelerin liderleriyle yoğun iletişim halinde olmaları, bu ihtiyatlılığın birer göstergesi.

Suriye hükümeti, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper'dan bölgede büyük bir tırmanış olacağına dair mesajları daha önce birkaç kez duymuştu. Bu mesajlar, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile bir anlaşmaya varılması ve Fırat'ın doğusundaki coğrafi parçalanmanın sona erdirilmesi gerektiği bağlamında verildi. ABD tarafı, Suriye hükümetine ve SDG lideri Mazlum Abdi'ye, bölgenin büyük bir savaşın eşiğinde olduğunu ve Washington'ın Suriye'nin bu savaşı karmaşıklaştıracak veya Washington'ın hedeflerine ulaşma hızını etkileyecek bir kaos kaynağı olmasını istemediğini defalarca kez garanti etti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriye hükümeti yetkilileri, ABD güçlerinin Suriye'den Irak'a çekilmesi ve tutuklu DEAŞ’lıların Suriye hapishanelerinden Irak hapishanelerine nakledilmesi ile bahsi geçen savaşın yaklaştığını hissettiler. ABD'nin aldığı hızlı önlemler, Washington’ın Suriye'deki üslerinin saldırıya uğrayarak kuvvetlerinde kayıplara yol açacağı ve İran destekli milislerin ya da DEAŞ’ın bölgede daha da genişlemesine olanak sağlayacak bir güvenlik boşluğu yaratacağı endişesini yansıtıyor. Bu durum, Beşşar Esed rejiminin düşüşünün ilk günlerinde İsrail'in Suriye'deki askeri üslere düzenlediği yüzlerce saldırı sonucunda askeri kapasitesinin büyük çoğunluğunu kaybeden Suriye hükümetinin askeri hava gücü (önleme kabiliyeti) zayıflığı çerçevesinde değerlendirilmeli.

Bunun yanında Suriye İran'ın füzelerini ve saldırılarını önleyebilecek gelişmiş yeteneklere sahip değil. İran yanlısı hücrelerin Suriye topraklarında faaliyet gösterme olasılığı, Washington'ın Amerikan askerlerinin Suriye topraklarından ve yakın mesafeden saldırılara maruz kalacağına dair endişelerini artırdı.

İran, Irak'taki milislerini Irak ve Erbil'deki ABD üslerine saldırılara katılmaya zorlayarak savaş alanını genişletirken, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ve Ürdün'ü hedef almaya başladı. Suriye hükümeti, Arap ülkelerine desteğini açıklayıp İran'ın bu ülkelere yönelik saldırılarını kınamanın yanı sıra, sınır bölgelerinde derhal önlemler aldı. Bu durum, Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın 28 Şubat Cumartesi günü yayınladığı açıklamada açıkça belirtildi. Açıklamada, ‘İran’ın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Ürdün’ün egemenliğini ve güvenliğini hedef alan saldırıları’ şiddetle kınandı. Suriye, ‘bu saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu’ da ekledi.

Al Majalla, Suriye hükümetinin Irak, Lübnan ve Irak Kürdistanı'na, güvenliği sağlamak için Irak ve Lübnan sınır bölgelerine takviye kuvvetler gönderdiğini ve Suriye'nin kendi topraklarından silah veya savaşçıların geçişini engellemek için her türlü çabayı göstereceğini garanti ettiğini bildiriyor. Suriye hükümeti, Suriye'nin topraklarının herhangi bir saldırı için kullanılmasını istemediğini vurguladı.

İran yanlısı hücrelerin Suriye topraklarında faaliyet gösterme olasılığı, Washington'ın Amerikan askerlerinin Suriye topraklarından ve yakın mesafeden saldırılara maruz kalacağına dair endişelerini artırdı.

Sınırların destek koridoru haline gelmesini önlemeyi amaçlayan seferberlik

28 Şubat Cumartesi günü, Suriye hükümeti Suriye-Lübnan ve Suriye-Irak sınırlarına takviye kuvvetler göndermeye başladı. Takviye kuvvetler, Savunma ve İçişleri Bakanlıklarından Lübnan sınırına gruplar gönderilmesiyle başladı. Sınırı kontrol etmek ve Suriye'den Lübnan'a yahut tersi yönde silah veya insan kaçakçılığını önlemek şeklindeki talimatlar açıktı.

Suriye'nin endişeleri, Suriye'de saklanan silahların sınırdan Lübnan’daki Hizbullah’a ulaşması ya da Hizbullah'ın silahlarının Suriye'de onunla birlikte hareket eden gruplara ulaşarak Suriye topraklarından İsrail veya ABD üslerine saldırılar düzenlenmesi olasılığından kaynaklanıyor. Suriye, Hizbullah ile İsrail arasında Lübnan topraklarında savaşın tırmanması durumunda, Hizbullah ile bağlantılı Suriyelilerin Lübnan'a kaçak olarak sokulup Hizbullah'a katılarak olası askeri operasyonlara katılmaları konusunda da endişelerini dile getirdi.

Görsel kaldırıldı.
Lübnan'da ikamet eden Suriyeliler, Hizbullah ile İsrail arasında savaşın patlak vermesinin ardından Suriye'ye dönmek üzere Suriye-Lübnan sınırındaki İçişleri Bakanlığı Göçmenlik ve Pasaport Dairesi önünde beklerken, 3 Mart 2026 (Reuters)

Al Majalla’ya konuşan güvenlik kaynakları, sınırların kontrol edilmesinin zorluğuna rağmen, Suriye hükümetinin ilk üç gün içinde sınır bölgelerine binlerce personel ve savunma silahları gönderdiğini, bunun amacının Hizbullah'ın sınırları kullanarak güvenliği bozma ve Suriye'yi devam eden savaşa sürükleme girişimlerini önlemek olduğunu vurguladılar. Savunma ve İçişleri bakanlıkları da İsrail yakınlarındaki bölgenin Suriye'yi savaş ve kaos durumuna sürükleyecek saldırılar düzenlemek için kullanılmasını önlemek amacıyla, Suriye'nin güneyinde güvenlik ve istihbarat varlıklarını güçlendirerek azami hazırlık durumuna geçtiler. Zira bu tür saldırılar, Suriye hükümetinin güvenlik ve istikrarı sağlama çabalarını baltalar.

Suriye'nin endişeleri, Suriye'de saklanan silahların sınırdan Lübnan’daki Hizbullah’a ulaşması ya da Hizbullah'ın silahlarının Suriye'de onunla birlikte hareket eden gruplara ulaşarak Suriye topraklarından İsrail veya ABD üslerine saldırılar düzenlenmesi olasılığından kaynaklanıyor.

Irak sınırında, güvenlik ve DEAŞ hücreleriyle mücadele için bölgeye getirilen iç güvenlik güçleri ve Savunma Bakanlığı’na bağlı birimlerle zaten kalabalık olan bölgede, son günlerde takviye güçlerinin gelme hızı yavaşladı. Bu güçler bugün DEAŞ hücrelerini takip edip bunlarla çatışmak ve yeteneklerini ortadan kaldırmak, İran bağlantılı Iraklı milislerin sızmasını veya Suriye'deki hücrelere silah getirme ya da bunları Hizbullah'a aktarma girişimlerini önlemek için Suriye-Irak sınırını korumak gibi karmaşık bir görev üstleniyor. Al Majalla’nın edindiği bilgilere göre Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri arasında güvenlik koordinasyonu yoğunlaştırıldı. Özellikle İran, uluslararası toplumu kendisine yönelik ABD-İsrail saldırılarını sona erdirmek için baskı yapmak amacıyla kaosa güveniyor olması nedeniyle, bölgede daha fazla tırmanışın önlenmesi amacıyla taraflar arasında istihbarat alışverişi de son günlerde artırdı.

Görsel kaldırıldı.
Golan Tepeleri yakınlarındaki Suriye'nin güneyindeki Kuneytra kırsalında İsrail savunma sistemleri tarafından önlenen İran füzesinin enkazını inceleyen BM barış gücü askerleri, 28 Şubat 2026 (AFP)

Suriye’de faaliyet gösteren ‘Suriye İslamî Direnişi – Uli’l-Ba’s’ adlı grup, 28 Şubat Cumartesi günü, bu duruma seyirci kalmayacağını açıkladı. Grup, ‘herkesin kendi konumuna ve yeteneklerine göre kişisel gayret ve farkındalıkla ve mümkün olduğunda üst makamlar ve referanslarla koordineli olarak direniş savaşçılarını ve onurlu insanları, tarihsel sorumluluklarını üstlenmeye’ çağırdı. Bu açıklama ve çağrı, İran'a bağlı grupların, meseleyi ve eylemin niteliğini bireylere ve gruplara bırakarak yaygın bir kaos yaratma arzusunu gösteriyor. Aynı grup, 2 Mart Pazartesi günü, ABD güçlerinin haftalar önce tahliye ettiği Şeddadi Üssü’ne düzenlenen saldırının sorumluluğunu üstlendi. Saldırı, ABD'nin çıkarlarını doğrudan hedef almamasına rağmen, grubun Suriye'de İran'ın çıkarları için çalışan ve hizmet eden herhangi bir kişi veya grubu harekete geçmeye teşvik etme girişiminin bir parçası olarak değerlendirilebilir.

İran bağlantılı milislerin bölgeyi kaosa sürüklemek istediğini gösteren bir başka faktör ise, bir yılı aşkın bir sürenin ardından ‘Irak İslam Direnişi’ adının yeniden gündeme gelmesiydi.

İran bağlantılı milislerin bölgeyi kaosa sürüklemek istediğini gösteren bir başka faktör ise, bir yılı aşkın bir sürenin ardından ‘Irak İslam Direnişi’ adının yeniden gündeme gelmesiydi. Bu grubun, Irak'ta organize ve organize olmayan gruplar tarafından gerçekleştirilen saldırıların sorumluluğunu üstlenmek amacıyla kurulmuş sahte bir çatı örgütü veya sahte operasyon odası olduğu düşünülüyor. Böylelikle, bu gruplar saldırıların sorumluluğunu gerçek isimleriyle üstlenerek kendilerini tehlikeye uzak tutuyor. Suriye'de son birkaç yıldır, uluslararası koalisyon ve SDG üslerine saldırı planlayan iki grup bulunuyor. Bunlardan biri Halk Direnişi, diğeri ise İslam Direnişi. Bu iki grup, SDG'nin 2023 yılının ağustos ayında Deyrezor Askeri Meclis Başkanı Ahmed el-Habil'i (Ebu Havle) tutuklamasının ardından Arap aşiretleri ile SDG arasında gerginlik ve çatışmaların yaşandığı dönemde aktifti. Suriye İslam Direnişi – Uli’l-Ba’s grubu, Irak ve Lübnan’daki İran yanlısı milislerle halen temas halinde olan kişiler tarafından gerçekleştirilen saldırıların yanı sıra, grubun kendisi tarafından gerçekleştirilebilecek saldırılar için yeni bir çatı örgütü olabilir. 

Suriye hükümeti, bölgenin içinde bulunduğu zorlu dönemin farkında ve sahada bu durumu ihtiyatlı bir şekilde ele alıyor. İran'ın Arap ülkeleri üzerindeki saldırganlığına karşı siyasi olarak Arap ülkeleriyle birlikte hareket ediyor. Ancak aynı zamanda, savaşın daha da karmaşık hale gelmesi ihtimaline karşı tüm askeri ve güvenlik seçeneklerini değerlendiriyor. İran'ın vekilleri, Suriye'yi devam eden savaşa sürüklemek amacıyla Suriye'ye ve güvenliğine doğrudan tehdit oluşturmaya başladı. Önümüzdeki dönemde cevap bekleyen en önemli soru şu: Suriye'nin Irak ve Lübnan sınırlarındaki seferberliği sınır güvenliğiyle sınırlı kalacak mı, yoksa bir noktada bölgedeki İran'ın vekilleriyle doğrudan çatışarak Suriye'nin güvenliğini savunma görevine dönüşecek mi?