İran-İsrail çatışmasının denklemleri ve yansımaları

İran ve İsrail arasındaki son gelişmeler, Ortadoğu'daki kırılganlığı daha da derinleştirdi

İran devlet televizyonu tarafından 19 Nisan günü sabahın erken saatlerinde yayınlanan ve İsrail saldırılarının ardından İsfahan şehrinin ana meydanından canlı aktarıldığı söylenen bir görüntü (AFP)
İran devlet televizyonu tarafından 19 Nisan günü sabahın erken saatlerinde yayınlanan ve İsrail saldırılarının ardından İsfahan şehrinin ana meydanından canlı aktarıldığı söylenen bir görüntü (AFP)
TT

İran-İsrail çatışmasının denklemleri ve yansımaları

İran devlet televizyonu tarafından 19 Nisan günü sabahın erken saatlerinde yayınlanan ve İsrail saldırılarının ardından İsfahan şehrinin ana meydanından canlı aktarıldığı söylenen bir görüntü (AFP)
İran devlet televizyonu tarafından 19 Nisan günü sabahın erken saatlerinde yayınlanan ve İsrail saldırılarının ardından İsfahan şehrinin ana meydanından canlı aktarıldığı söylenen bir görüntü (AFP)

Hattar Ebu Diyab

İran'ın 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece insansız hava araçları (İHA), kruz (seyir) füzeleri ve balistik füzelerle İsrail'e ilk kez doğrudan saldırmasının ardından Ortadoğu büyük bir savaşın eşiğine geldi.

Kırmızı çizgiler geçerliliğini yitirdi ve İran, yeni bir caydırıcılık denkleminin belirginleşmeye başladığını anladı. İran’ın İsrail’i hedef aldığı saldırıdan önce ise İsrail, İran’ın Şam'daki konsolosluk binasında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanlarını hedef almasının 7 Ekim’de Hamas Hareketi’nin gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonu sonrası sarsılan caydırıcılığını yeniden tesis etmesini sağladığına inanıyordu. Ardından İsrail'in İran'a verdiği karşılık sınırlı ve ölçülü olmuş, İsrail'in caydırıcılığını geliştirememişti.

gty6j7
İran’ın bu ayın ortalarında İsrail'e düzenlediği hava saldırısında düzen bir İran füzesinin kalıntılarının yakınlarında duran İsrail askerleri (AFP)

Belirleyici denklemler, bu yeni durum karşısında henüz netleşmedi. Çünkü her iki tarafın da caydırıcılığı vekalet savaşlarının ve uzaktan kontrol edilen doğrudan saldırıların ardından zayıfladı.

Dolayısıyla İsrail'in İsfahan saldırısı, İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki Refah cephesi ile Lübnan ve Suriye cephelerine odaklanması ile doğrudan angajman kuralları arasındaki boşluğu kapatabilir. Ancak durumun gelişimine bağlı olarak İsrail tarafı daha sonra kabul edilebilir bir caydırıcılık düzeyini yeniden tesis etmeye çalışacağına şüphe yok. İsrail, ‘çatışma mühendisliğinin’ ABD’li maestronun kontrolünden çıkması halinde bölgesel bir savaşın patlak vereceğini de göz ardı etmiyor.

“Gölge savaşından doğrudan çatışmaya”

İsrail ile İran arasında Şah dönemindeki tarihi ve yakın ilişki, İran'ın nükleer programını geliştirmesi ve (nükleer gücün tekelleştirilmesini ve 1981'de Irak'a karşı olduğu gibi, herhangi bir potansiyel düşmanın nükleer güç elde etmesinin önlenmesini amaçlayan) ‘Begin Doktrini’ni atlatma arayışıyla yaşanan gerilimler ile stratejik bölgesel denklemde Arap ülkelerinin aleyhine olan ortak çıkarlar bağlamında bu gerilimleri yatıştırma arasında gidip gelen bir ilişkiye dönüşmüştür.

Bununla birlikte İran, 2003 yılında Irak'a karşı başlatılan (stratejik olarak hem İran'a hem de İsrail'e hizmet eden) savaştan faydalanarak ‘direniş ekseni’ ve Filistin davası bayrağı altında emperyalist projesinin temellerini güçlendirmeye başladı.

Böylece Lübnan'da Hizbullah, Yemen'de Ensarullah (Husiler), Irak'ta Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi), Filistin'de İslami Cihad gibi vekillerden oluşan bir ağ aracılığıyla ya da Hamas Hareketi’ni destekleyerek ‘İsrail'e karşı bir vekalet savaşı’ geliştirmeyi başardı.

İsrail, son on yıldır İran ve desteklediği milis grupların Suriye'deki varlığına karşı ‘iki savaş arası savaş’ olarak adlandırdığı hava saldırıları düzenlese de Beşşar Esed'in liderliğindeki Suriye, İran için hayati bir koridor ve direniş ekseninin merkezi olmaya devam ettiğinden bu saldırılar etkili olamadı.

Washington, saldırıların çatışma mühendisliğini yapan ve her iki tarafın da imajını kurtaran maestro olmayı başardı.

Hamas Hareketi’nin 7 Ekim'de İsrail’e düzenlediği Aksa Tufanı Operasyonu sonrası İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti, İran'ı saldırının hazırlık aşamasında parmağı olmakla suçladı ve bu da riskleri arttırdı. Ancak Washington, kısa sürede İran'ı bu suçlamadan akladı. Ancak İran yönetimi, özellikle tüm işaretler Netanyahu'nun İran’ı savaşa çekme ve ABD'yi da dahil etmek istediğini gösterdiğinden, topyekûn bir savaşa girmemek şartıyla ‘saha birliklerini’ hafif ateş altında harekete geçirmeye karar verdi. Hizbullah Gazze'yi desteklemek için İsrail'e karşı harekete geçti, ABD’nin Irak ve Suriye'deki üsleri hedef alındı ve Husiler Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğine ve ticaret gemilerine karşı saldırılar başlattı.

cdfgb
Gazze Şeridi sınırına yakın İsrail tankı, 17 Nisan 2024 (AFP)

İsrail Gazze’deki başlattığı yıkıcı savaşla birlikte geçtiğimiz aralık ayında Lübnan ve Suriye’de ‘İran eksenine’ karşı saldırılarını da yoğunlaştırdı. İsrail son olarak İran’ın Şam’daki konsolosluk binasını hedef aldı. Saldırıda DMO’nun önde gelen komutanlarından Tuğgeneral Rıza Musavi ile yardımları öldürüldü. Bu gelişmelerle gerilim tırmandı ve eşiği aştı.

Tüm bunlar olurken Ortadoğu'daki başlıca iki karşıt güç olan ve her biri diğerini ulusal güvenliğine yönelik en önemli tehdit olarak gören İsrail ve İran arasında doğrudan çatışmaya doğru bir ilerleme olduğu görüldü.

İran saldırısı sonrası senaryolar ve İsrail'in tepkisi

Nisan 2024, 1 Nisan’da İsrail’in İran’ın Şam’daki konsolosluk binasını hedef alan saldırısı, 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece İsrail semalarında İran’a ait İHA’ların ve balistik füzelerin görülmesi ve 19 Nisan’da İsrail’in İran’a gerçekleştirdiği gizemli saldırıyla İsrail ile İran arasındaki gerilim ve çatışmada belirleyici bir dönüm noktası olarak tarihe not düşülebilir. Tüm bu güç gösterileri ve bunlarla verilen siyasi mesajlar, 2006 yılından bu yana devam eden ‘gölge savaşı’ ve ‘vekalet savaşı’ aşamasından ‘doğrudan çatışma’ aşamasına geçildiğini gösteriyordu.

Öte yandan Washington, saldırıların çatışma mühendisliğini yapan ve bir taraf için diğerine göre somut bir ilerleme sağlamadan her iki tarafın da imajını kurtaran maestro olmayı başardı. Elbette bu çaba, kasım ayında başkanlık seçimlerine sahne olacak olan ABD'nin 7 Ekim'den bu yana Ortadoğu'da geniş çaplı bir savaşın çıkmasını önleme ve hem Irak’ta hem de Afganistan’da yaşananlardan sonra ABD'nin müdahalesinden kaçınma stratejisinin bir parçası.

İran'ın inkârcı, İsrail'in ise gizemli tutumu, bölgede gerilimin tırmanmasını ve geniş çaplı bir savaşın patlak vermesini önlemeyi amaçlayan belirli bir sınırlama çerçevesinde olması dikkati çekiyor.

İran'ın İsrail’e misillemesi sınırlı ve kısıtlı, seviyesi ise askeri sonuçlar kaydetmeden taktiksel ve göstermelikti. Tahran, İsrail’e ya da ABD’ye topyekûn savaş açmadan ya da doğrudan bir çatışmaya girmeden İsrail karşısında caydırıcılığını yeniden tesis etmek istedi.

İran, tarihte ilk kez İsrail'e kendi topraklarından saldırdığından somut bir askeri sonuç alamasa da İsrail'in derinliklerini hedef almasına ahlaki, medyatik ve siyasi olarak yatırım yapması bekleniyor. Şarku’l Avsat’ın ABD televizyonu CNN'den aktardığı habere göre İran'ın saldırısı ‘insanlık tarihinde İHA’lar ve balistik füzelerle yapılan en büyük saldırıydı’ fakat sürpriz bir saldırı olmaması ivme kazanmasına engel oldu. Saldırı, iki ülke arasındaki gerilimin maestroluğunu yapan ABD önderliğinde Batılı güçlerin aktif katılımıyla engellendi.

Sonuç nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, bu saldırıyla bölgede yeni bir denklemin kurulduğunu söyledi. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ise buna “İranlılar, Ortadoğu’da hava sahası savaş uçaklarımıza açıkken bize karşı farklı bir caydırıcılık denklemi kuramazlar” diyerek yanıt verdi.

cdfbrgt
İran'ın İsrail'e İHA’lar ve balistik füzelerle düzenlediği saldırı sırasında Aşkelon'da füze savunma sistemi devreye girdi, 14 Nisan 2024 (Reuters)

İran'ın misillemesinin ardından İsrail'in karşılık vermesi bekleniyordu. Ancak ABD ve Batılı ülkeler, İsrail’e sadece saldırıyı önlemekle yetinmesi için baskı yaptılar. ABD, İngiltere ve Fransa'nın 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece gerçekleşen İran saldırısının püskürtülmesinde verdikleri koşulsuz destek nedeniyle İsrail'in ABD ve Batılı ülkelerin isteklerine yanıt vermekle İran’a karşılık vermek arasında seçim yapması kolay değildi. Bu yüzden ABD’nin özellikle Joe Biden yönetiminin İran’a karşı sert bir yanıt verilmemesi baskısı nedeniyle İran'a yönelik herhangi bir büyük saldırı planlamaktan kaçındı. Zira ABD, İngiltere ve Fransa'nın verdiği koşulsuz destek, her koşulda ve her seçenekte Binyamin Netanyahu'nun peşinden gidecekleri anlamına gelmiyordu. Ayrıca Washington, Hürmüz Boğazı'nın ablukaya alınmasını ve savaşın yayılması halinde küresel bir ekonomik krizin patlak vermesini istemiyor.

Nihayetinde hem İran hem İsrail, ihtiyatlı bir şekilde ele alınan sınırlı bir yanıt senaryolarına başvurdular. İki ülke arasındaki gerilim, diğer alternatif çatışma sahaları olarak siber uzayda ve istihbarat savaşı alanında yoğunlaşabilir. İsrail'in 19 Nisan Cuma günü sabaha karşı İran'ın orta kesimlerindeki İsfahan şehrine düzenlediği saldırının detayları halen belirsizliğini koruyor. İran'ın inkârı ve İsrail'in gizliliğinin, gerilimin tırmanmasını ve bölgesel bir yangının çıkmasını önlemek amacıyla belirli bir sınıra tabi olduğu dikkat çekiyor. İran'ın inkârcı, İsrail'in ise gizemli tutumu, bölgede gerilimin tırmanmasını ve geniş çaplı bir savaşın patlak vermesini önlemeyi amaçlayan belirli bir sınırlama çerçevesinde olması dikkati çekiyor. İran'a göre İsrail İsfahan’a küçük İHA’larla sınırlı bir saldırı gerçekleştirirken, İsrailli kaynaklar sessizliklerini koruyorlar. Batılı kaynaklardan sızdırılan bilgilerde İsrail’in üç adet F-35 savaş uçağıyla saldırdığı bildirilirken ABD'li bir kaynak saldırının amacının Natanz'daki hayati öneme sahip nükleer tesisin hava savunma sistemini test etmek olduğunu söyledi. Bu sebeple İsrail’in İran saldırısı, İran'ın iç kesimlerine kadar girebildiğine ve nükleer tesislerine ulaşabildiğine dair verilen bir mesajdı.

İsfahan saldırısından sonra bir çıkmaza daha girmek üzere olduğumuz ortada. Muhtemelen doğrudan çatışma faslını kapatan bir senaryoyla karşı karşıyayız.

İsrail tarafı caydırıcılık konusunda üstünlüğü yeniden ele geçirmeye çalıştı. Ancak bunu başarıp başaramadığı net değil. Çünkü verilen yanıt, bölgeyi topyekûn bir savaşa sürüklemeyecek, ABD tarafından kabul edilebilecek ve uluslararası müttefikleri kızdırmayacak ya da Gazze’deki savaşı ve orada yaşanan insani trajedinin bir sonucu olarak uluslararası tecridi sona erdirip Tahran'a karşı stratejik bir uluslararası koalisyon kurma fırsatını heba etmeyecek bir şekilde tasarlandı.

İsfahan saldırısından sonra bir çıkmaza daha girmek üzere olduğumuz ortada. Muhtemelen ya bu doğrudan çatışma faslını kapatıp vekalet savaşına dönme senaryosuyla ya da büyük bir savaşın ilk adımı olan bir senaryoyla karşı karşıyayız.

ABD bölgede topyekûn bir savaşın patlak vermesini istemiyor. Basına yapılan açıklamalarda, Gazze'deki askeri operasyonun sona erdiği vurgulanırken İsrail'in güvenliğinin korunacağının altı çiziliyor. Ama bu, İsrail'in Refah'a kara harekâtı düzenlemeyeceği ya da Lübnan’a ve Suriye'ye karşı askeri adımlar atmayacağı anlamına gelmiyor.

İran-İsrail çatışması, çok taraflı çatışmalara sahne olan, Filistin yarası kanamaya devam eden, devletlerin egemenliğinin aşındığı, adil bir barışın sağlanması ve bu yolda ilerlenmesi fırsatlarının kaybedildiği, dini saltanatların geri döndüğü ve uluslararası çatışma ve stratejik kaos arenasına dönüşen Ortadoğu'nun kırılganlığını daha da derinleştirdi.



Maduro'nun tutuklanması ve ‘Önce Amerika’... Trump, dış müdahale kurallarını yeniden yazıyor

Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
TT

Maduro'nun tutuklanması ve ‘Önce Amerika’... Trump, dış müdahale kurallarını yeniden yazıyor

Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’a gelişinden bu yana ‘mutlak kararlılık’, ‘Donroe Doktrini’ ve ‘Önce Amerika’ gibi ifadelerin yanı sıra ‘savaşçı zihniyet’ ve ‘2025 Projesi’ gibi kavramları sıkça kullanıyor.

İlk bakışta birbiriyle bağlantısız görünen bu söylemler, özünde yönetiminin titizlikle şekillendirdiği ve adım adım kamuoyuna sunduğu bir stratejiye işaret ediyor. Pek çok kişiyi şaşkına çeviren bir adım olarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun tutuklanması da rastlantı değil; Trump ve danışman ekibinin önceden hazırladığı planın bir sonucu olarak hayata geçirildi. Bu adım, önceki yönetimlerin yaklaşımından tamamen farklı bir yol izlerken, ABD içindeki yerleşik teamüllere ve uluslararası düzenin kurallarına açık bir meydan okuma anlamı taşıdı.

Trump, kararlarında Kongre’yi büyük ölçüde devre dışı bıraktı. Anayasal sorumlulukları arasında sıkışan Kongre’nin, hukuki boşlukları iyi bildiğini defalarca kanıtlayan ve yürütme yetkilerinin sınırlarını zorlayan bir başkana karşı koyması giderek zorlaştı.

Şarku’l Avsat ile eş-Şark televizyonu iş birliğiyle hazırlanan Washington Raporu programı, Trump yönetiminin Maduro’nun tutuklanmasında dayandığı hukuki zemini ve ABD’nin Venezuela’daki yönetim sürecindeki rolünü mercek altına aldı.

Demokrasi mi yoksa ekonomik hırslar mı?

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Batı yarımküreden sorumlu eski bakan yardımcısı ve Peru ile Zimbabve eski Büyükelçisi Brian A. Nichols, Trump’ın Maduro’yu tutuklaması ve başkanlık görevlerini vekâleten yürütmesi için yardımcısı Delcy Rodriguez’i görevde bırakması karşısında şaşkınlığını dile getirdi.

xsdcfrgt
Trump, 6 Ocak 2026'da Trump-Kennedy Merkezi'nde Cumhuriyetçilerle konuştu. (Reuters)

Nichols, asıl şaşırtıcı olanın, yönetimin 2024 seçimlerini kazandığını ilan eden muhalefet adayı Edmundo Gonzalez’i ve ABD ile serbest piyasa yanlısı, aynı zamanda Venezuela halkının desteğine sahip Maria Corina Machado’yu ülkenin başına getirmek için adım atmaması olduğunu söyledi.

Nichols, “Bu, Venezuela halkını yıllardır maruz kaldığı korkunç diktatörlükten kurtarmak ve ABD ile serbest piyasa yanlısı isimleri iktidara taşımak için bir fırsat. Umarım bu fırsat heba edilmez” değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan Trump’ın seçim kampanyasında görev yapan John Pence, Maduro’nun yardımcısının görevde tutulması kararının, Washington’un Venezuela’da istikrarı koruma isteğinden kaynaklandığını savundu.

Pence, “Yönetim, ABD’nin her şeyden önce gelmesini, Venezuela’nın Amerikan ürünlerini satın almaya başlamasını ve Venezuela petrolüne erişim sağlamamızı önemsiyor. Bu, aynı zamanda Venezuela halkına da fayda sağlayacaktır” dedi. Bu sürecin kısa sürede gerçekleşmeyeceğini vurgulayan Pence, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun üç aşamalı bir yol haritası ortaya koyduğunu hatırlattı: istikrarın sağlanması, toparlanma süreci ve geçiş dönemi.

xscdfrgthy
Maduro'nun yardımcısının neden iktidarda tutulduğuna dair sorular giderek artıyor. (AFP)

Trump yönetiminin Venezuela’da petrolü kontrol altına almak amacıyla bu yolu tercih ettiğine dair haberlerin gölgesinde, Pecos Energy şirketinin CEO’su Rey Trevino söz konusu değerlendirmeye katılmadığını belirtti.

Trevino, yaşananların petrol ya da uyuşturucudan ziyade Monroe Doktrini ile bağlantılı olduğunu savunarak, Amerikalıların güvenliği için ‘ABD’nin arka bahçesine’ odaklanmanın önemine vurgu yaptı.

Petrol konusuna da değinen Trevino, “Çin ve Rusya petrol için oradayken bizim orada olmamamız neden mümkün olsun?” sorusunu yöneltti.

Öte yandan Nichols, Venezuela’daki petrol programını fiilen Delcy Rodriguez’in yönettiği uyarısında bulunarak, onu ‘sadık bir sosyalist’ olarak niteledi ve ABD’nin nüfuzunu ortadan kaldırmaya çalışacağını ifade etti. Nichols, “Onun, kardeşi Jorge Rodriguez’in (Ulusal Meclis Başkanı) ve rejimin diğer isimlerinin varlığı sürerken istikrarın nasıl sağlanacağını öngöremiyorum. Serbest piyasa ekonomisine bağlı ve ABD ile yakın ilişkiler kurmaya istekli isimlerin varlığı, uzun vadede Venezuela için daha güçlü bir istikrar sağlar ve halkın taleplerine daha iyi karşılık verir” dedi.

Nichols ayrıca, Venezuela ile ilişkilerde ekonominin yeniden canlandırılmasının temel bir hedef olması gerektiğini, bunun da ülkede daha geniş bir ekonomik açılımı içermesinin şart olduğunu dile getirdi. Buna örnek olarak, Rodriguez’in geçici devlet başkanı olarak yemin ettiği gün, Venezuela halkının temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan, ifade ve seyahat özgürlüğüne yeni sınırlamalar getiren bir kararname çıkarıldığını hatırlattı. Bu süreçte bir grup gazetecinin gözaltına alındığını, gazetecilerden birinin ise sınır dışı edildiğini belirtti.

Nichols, “Eğer hedefimiz Venezuela’yı değiştirmekse, temel haklara saygı gösterilmesi konusunda ısrarcı olmalı ve ülkede demokrasinin tesis edilmesi yönünde ilerlemeliyiz” değerlendirmesinde bulundu.

Kongre ve ‘Önce Amerika’ ilkesi

Demokratlar, Maduro’nun yakalanması sürecinde Trump’ın yetkilerini aştığını savunuyor ve dünya çapındaki askeri müdahaleler üzerinde Kongre denetimini sağlamaya çalışıyor. Bu kapsamda, beş Cumhuriyetçinin de desteğiyle Venezuela’daki askerî operasyonları sınırlayan usul oylamasında başarı sağlandı. Söz konusu tasarı yasalaşması halinde başkanlık vetosuna takılacak olsa da Nichols, bu oylamanın Cumhuriyetçi Parti tabanının, yurt dışında askerî güç kullanımına ilişkin olarak yönetimden farklı görüşlere sahip olduğunu gösterdiğini ifade etti. Nichols’a göre Trump’ın izlediği politika, benimsediği ‘Önce Amerika’ sloganıyla da çelişiyor.

xsdcfrgt
ABD Senatosu Azınlık Lideri Demokrat Chuck Schumer ve Demokrat Senatör Tim Kaine, 7 Ocak 2026'da Trump'ın Venezuela'daki yetkilerini sınırlamak için yapılacak oylamayı görüşüyorlar. (EPA)

Bu noktada Pence savunmaya geçerek, izlenen yaklaşımın ‘Önce Amerika’ sloganıyla uyumlu olduğunu vurguladı. Pence, “Önce Amerika, ABD’nin yalnız bırakılması anlamına gelmez. Batı yarımkürede komünizmden kaçan 8 milyon insan var ve sonunda onların sorunları sınırlarımıza dayandığında bizim sorunlarımız haline geliyor. Son dört yıldaki zayıf liderlik nedeniyle göç krizi ve Venezuela kriziyle birlikte derinleşen büyük bir kaos yaşandı” dedi. Pence sözlerini şöyle sürdürdü: “Şimdi Başkan Trump, Batı yarımkürede barışı sağlamak için Amerikan gücünü kullanmayı hedefliyor. Bunun göç dosyasına da olumlu yansımaları olacak. Bu nedenle izlenen politika, yaklaşımımızla tamamen örtüşüyor.”

Trevino da Pence’in değerlendirmesine katılarak, Trump’ın tabanıyla iletişimini sürdürdüğünü ve onlara Önce Amerika ilkesinin Amerikalıların güvenliğini, ABD sınırlarının dokunulmazlığını ve ülkenin güvenliğini korumak anlamına geldiğini anlattığını söyledi. Trevino ayrıca, yönetimin hedefinin, Güney Amerika’dan akan uyuşturucular nedeniyle mümkün olan en fazla sayıda Amerikalıyı kurtarmak olduğunu belirtti. Demokratlara ve eski Başkan Joe Biden yönetimine sert eleştiriler yönelten Trevino, “Maduro hakkında çıkarılan tutuklama emri Biden döneminde de yürürlükteydi. O zaman neden yakalanmadı?” ifadelerini kullandı.

zxscdf
Cumhuriyetçi Senatör Josh Hawley, Trump'ın Venezuela'daki yetkilerini sınırlama yönünde oy kullananlar arasındaydı. (AP)

Biden döneminde Dışişleri Bakanlığı’nda Batı yarımküre dosyasından sorumlu olan Nichols, bu soruya açıklık getirerek şunları söyledi: “Eğer Maduro ABD yargı yetkisine giren bir bölgede ya da ABD ile iş birliği yapan bir ülkede bulunsaydı, hakkındaki tutuklama emrini uygular, kendisini gözaltına alırdık. Ancak o, ABD hukukuna tabi olabileceği yerlere gitmekten özellikle kaçındı. Uluslararası hukuka dayanan bir mekanizma olmaksızın Venezuela’ya girip onu çıkarmak, yapmak istediğimiz bir şey değildi. Amacımız, gayrimeşru Venezuela hükümetine karşı güçlü bir uluslararası ittifak inşa etmekti.” Uyuşturucu meselesine de değinen Nichols, yönetimin bu gerekçesine şaşırdığını belirterek, Amerikalıların bugün hayatını kaybetmesine neden olan uyuşturucunun Venezuela üzerinden geçmeyen fentanil olduğunu, bu nedenle söz konusu argümanın hiçbir mantığa dayanmadığını ifade etti.

Petrol anlaşmaları

Trump yönetimi, Venezuela’daki petrol sektörüne odaklanmış durumda. Trevino, ülkede istikrarın sağlanmasıyla birlikte Venezuela’ya yatırım yapmak isteyen Amerikan petrol şirketlerinin sayısının artacağını, ancak bunun zaman alacağını ifade etti. Trevino, “Exxon Mobil gibi ülkeden çıkarılan, varlıklarına ve petrolüne el konulan şirketlerin geri dönmeye hazır olduğunu biliyorum. Ancak bu bir gecede gerçekleşmez. Rafineri altyapısının ciddi şekilde tahrip olması nedeniyle, sahadaki gelişmeleri izlemek için yüksek alarm durumunda olmamız ve daha fazla güvenlik unsuruna ihtiyaç duymamız gerekecek. Ayrıca petrolü kuyulardan rafinerilere taşıdığımız yolların da yeniden inşa edilmesi şart” dedi.

Bu sürecin 18 ila 24 ay sürebileceğini öngören Trevino, büyük petrol şirketlerinin milyarlarca dolarlık yatırımlarıyla üretimin yeniden artırılacağını ve küresel piyasaya ilave petrol arzı sağlanacağını belirtti.

zxsdfrg
Exxon Mobil, Venezuela'da faaliyetlerine yeniden başlayabilecek Amerikan şirketlerinden biri (AP)

Nichols ise bu değerlendirmeye karşı çıkarak, Trevino’nun ortaya koyduğu takvimi ‘fazlasıyla iyimser’ olarak niteledi. Nichols, günlük üç milyon varil üretim seviyesine ulaşmanın on yıldan fazla süreceğini, bunun büyük çaplı yatırımlar gerektirdiğini ve Venezuela diasporasının ülkeye geri dönmesi için güven ortamının sağlanmasının şart olduğunu söyledi.

Venezuela’nın eski Devlet Başkanı Hugo Chavez’in, Petroleos de Venezuela (PDVSA) şirketinin tüm üst yönetimini görevden aldığını hatırlatan Nichols, bu politikalar nedeniyle ülkeyi terk eden uzman kadroların geri dönüşünün hayati önem taşıdığını vurguladı. Nichols, “Siyasi ortam ve insan hakları konusunda güven oluşmazsa, gerçekten nitelikli Venezuelalılar geri dönmez. Ayrıca Venezuela halkı, petrolün ABD’ye ya da dünya ülkelerine satışından adil payını aldığını bilmek isteyecektir. Eğer bu payın adil olmadığı düşünülürse, bu durum ABD’ye yönelik bir hoşnutsuzluk yaratır. Bu, önümüzdeki iki ya da üç yıl içinde sorun olmayabilir, ancak uzun vadede Hugo Chavez’i iktidara taşıyan koşulları yeniden üretir. Sadece kısa vadeli etkiyi değil, orta ve uzun vadeli sonuçları da hesaba katmalıyız” değerlendirmesinde bulundu.


Bangladeş, Gazze’deki ‘istikrar gücüne’ katılmak istiyor

İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
TT

Bangladeş, Gazze’deki ‘istikrar gücüne’ katılmak istiyor

İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)

Bangladeş dün, Gazze Şeridi’nde konuşlandırılması planlanan uluslararası istikrar gücüne katılma niyetini ABD’ye iletti. Bangladeş hükümeti, Ulusal Güvenlik Danışmanı Halil Rahman’ın Washington’da Amerikalı diplomatlar Allison Hooker ve Paul Kapoor ile görüştüğünü açıkladı. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre resmî açıklamada, Rahman’ın Bangladeş’in ‘Gazze’ye konuşlandırılacak uluslararası istikrar gücüne katılmaya ilgisi olduğunu’ dile getirdiği bildirildi.

Açıklamada, Bangladeş’in olası katılımının kapsamı veya niteliği hakkında bilgi verilmedi. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan konuya dair henüz bir açıklama yapılmadı. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, kasım ayı ortasında, Barış Konseyi ve onunla iş birliği yapan ülkelerin geçici bir uluslararası istikrar gücü kurması yönünde karar almıştı. Bu karar, ekim ayında başlayan ateşkesin ardından alınmıştı.

Ateşkes, ilk aşamadan öteye ilerleyemedi ve sonraki adımlarda kayda değer bir ilerleme sağlanamadı. Ateşkes yürürlüğe girdiğinden bu yana 400’den fazla Filistinli ve 3 İsrailli asker hayatını kaybetti. İsrail ile Hamas arasında ateşkesin daha zorlayıcı aşamalarına ilişkin ciddi anlaşmazlıklar sürüyor ve taraflar birbirini ihlallerle suçluyor. İsrail’in 2023 sonlarından itibaren Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları, on binlerce kişinin ölümüne, ciddi bir açlık krizine ve tüm Gazze nüfusunun yerinden edilmesine yol açtı. Birçok insan hakları uzmanı, araştırmacı ve BM soruşturması, İsrail’in saldırılarını ‘soykırım’ olarak değerlendiriyor.


Donroe Doktrini: Trump'ın Batı Yarımküre Vizyonu

Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
TT

Donroe Doktrini: Trump'ın Batı Yarımküre Vizyonu

Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026

Stephanie Potendek Ejera

Yüzyılı aşkın bir süredir Latin Amerika, egemenlik, müdahale ve Batı Yarımküre düzeniyle ilgili düzenlemeler gibi kavramlara ilişkin farklı vizyonların test alanı olmuştur. ABD Başkanı Donald Trump'ın Venezuela, Kolombiya, Meksika ve Küba'ya verdiği ültimatomlar, bölgedeki birçok kişinin geçmişte kaldığını umduğu gerilimleri yeniden canlandırdı. Bu adımlar güvenlik çerçevesinde olsa da, uluslararası hukuk, toprak egemenliği ve Batı Yarımküre'de müdahale etmeme ilkesinin uygulanabilirliği hakkında daha derin soruları gündeme getiriyor.

Bu endişenin merkezinde, bazı yorumcuların ve analistlerin gayri resmi olarak “Donroe Doktrini” olarak adlandırmaya başladığı şey yatıyor. Donald ve Monroe isimlerini birleştiren bu terim, özellikle ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısının ardından, Başkan Trump'ın Amerika kıtasına yönelik dış politikasında benimsediği sert yaklaşımı tanımlamak için 2025 ortalarından itibaren New York Post da dahil olmak üzere medya kuruluşlarında yaygınlaşmaya başladı.

Bu doktrin, yasayla ifade edilmiş veya resmi bir belgede yer alan bir doktrin değil, daha ziyade gazeteciler ve analistler tarafından ABD'nin bölgesel davranışındaki bir değişimi tanımlamak için kullanılan bir tanımlama. Popüler kullanımında, terim, kıtasal hakimiyete odaklanmayı, Çin gibi güçlerin dış etkisine direnmeyi ve zorlayıcı ekonomik, yasal ve diplomatik araçları kullanmaya hazır olmayı ifade ediyor.

Bu tanımlama, Başkan James Monroe tarafından Batı Yarımküre'deki sömürgeci Avrupa müdahalesine karşı koymak için formüle edilen 1823 tarihli Monroe Doktrini'nin mirasına dayanıyor. Donroe Doktrini’ne yapılan çağdaş atıflar, yeni bir yasal temelin ortaya çıktığı anlamına gelmiyor, aksine, bu, nüfuz alanları hakkındaki eski fikirlerin sağlam bir şekilde yeniden yorumlandığını yansıtıyor. Bu da egemenliğin hukuk metinlerinde nasıl tanımlandığı değil, pratikte nasıl test edildiğini yeniden şekillendiriyor. Bu ayrım, son ABD eylemleri etrafındaki hukuki tartışmayı anlamak açısından çok önemli.

Kıtasal doktrinden uygulama pratiğine

Uluslararası hukuk ve kuvvet kullanımı hukuku uzmanı Alonso Gurmendi Dunkelberg, “Donroe” teriminin kendisi üzerinde çok durmasa da, çalışmalarında “Monroe Doktrini”nin uluslararası hukuk söylemindeki geç mirasını incelemeye odaklandığını, mevcut ABD uygulamalarını “isteksiz veya yetersiz” kriteri etrafındaki tartışmalardan daha geniş bir bağlama yerleştirdiğini görüyoruz. Dunkelberg, bu sorunlu kavramı, bir ülkenin kendi sınırları içinde var olduğuna inandığı güvenlik tehditleriyle başa çıkmakta yetersiz olduğu düşünüldüğünde, sınır ötesi eylemi haklı çıkarmak için kullanıyor. Bu mantığa göre, egemenlik artık mutlak değil, dış değerlendirmeye tabi kabul edilir ve bu değerlendirmeye dayalı reaksiyonlar gerektirir.

Devletler arasında eşitlik ve müdahale etmeme ilkesi, özellikle daha güçlü aktörlerin zorlayıcı gücüne maruz kalan devletler için bölgesel uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturuyor

Bu mantık, uluslararası hukukçu ve daha sonra Uluslararası Adalet Divanı yargıçlığı yapan Alejandro Álvarez gibi erken dönem anayasa hukukçuları tarafından formüle edilen Latin Amerika'daki yerleşik hukuk gelenekleriyle çelişiyor. Álvarez, 20. yüzyılın başlarındaki (1909) yazılarında, devletler arasında eşitlik ve müdahale etmeme ilkesinin, özellikle daha güçlü aktörlerin zorlayıcı gücüne maruz kalan devletler için bölgesel uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturduğunu savunmuştu.

Bu fikirler daha sonra, iç hukuk yolları tüketilmeden önce herhangi bir diplomatik veya askeri müdahaleyi reddeden Calvo Doktrini ve devletler arasında eşitliği ve müdahale etmeme ilkelerini bölgesel normlar olarak benimseyen 1933 Montevideo Sözleşmesi gibi hukuki pozisyonlarla somutlaşmıştı. Tarih boyunca Latin Amerika ülkeleri, egemenliklerini dış müdahale mekanizmalarına tabi kılma girişimlerine karşı direnmiştir ve bu da uluslararası hukukun uzun soluklu bir mirasına katkıda bulunmuştur.

sdfrgty
Venezuela’nın geçici Başkanı Delcy Rodríguez ve Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez Padilla, Venezuela'daki ABD operasyonu sırasında öldürülen Venezuelalı ve Kübalı askerleri ve güvenlik personelini anıyor, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Bu perspektiften bakıldığında, Donroe Doktrini etrafındaki mevcut tartışmalar yeni bir doktrini yansıtmaktan ziyade, uzun süredir yerleşik müdahale etmeme ilkeleri ile siyasi davranışı, güvenlik, yönetişim ve uyumla ilgili dış değerlendirmelere bağlayan modern uygulamalar arasındaki yenilenen bir gerilimi gün yüzüne çıkarıyor. Bu gerilim, özellikle zorlayıcı uygulama araçları Venezuela'ya uygulandığında belirgin bir şekilde ortaya çıktı.

Venezuela ve çağdaş zorlayıcı mekanizmalar

Şarkul Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Venezuela, zorlayıcı uygulama baskısının pratikte nasıl işlediğine dair canlı bir örnek sunuyor. Birden fazla yaptırım sistemi, varlıkların dondurulması ve sınır ötesi icraatlar, bu hedeflerin resmi formülasyonlarından bağımsız olarak, siyasi hedeflere ulaşmak için kullanılan temel araçlar haline geldi. Bu uygulamalar, meşru baskı ile yasadışı müdahale arasındaki çizgileri bulanıklaştırarak, takdir yetkisinin kapsamını genişletiyor ve hesap sorma mekanizmalarını zayıflatıyor. Daha da önemlisi, Venezuela'ya uygulanan baskı sınırlarıyla sınırlı değil. Donroe yaklaşımıyla, zorlayıcı uygulama kullanılarak daha geniş bir bölgesel ölçekte siyasi davranışın yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor. Bu çapraz etki, son ABD eylemlerine kıtasal önem kazandırıyor ve komşu ülkelerin Caracas'taki olaylara ilişkin artan teyakkuzunu açıklıyor.

xscdfrgt
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026 (AFP)

Küba, enerji kaynaklarına olan yapısal bağımlılığı nedeniyle Venezuela'ya uygulanan baskının bir sonucu olarak en doğrudan ve somut kırılganlık biçimlerinden biriyle karşı karşıya bulunuyor. ABD Enerji Bilgi İdaresi'nin 2022 ve 2023 verilerine göre, Venezuela tarihsel olarak Havana'nın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 58'ini karşılarken, 2023 yılında ek olarak Meksika ihtiyacının yüzde 31'ini karşıladı. Tedarik kaynaklarını çeşitlendirme yönündeki sınırlı girişimlere rağmen, bu yapı Küba'yı Venezuela'dan gelen tedariklerde herhangi bir aksamaya karşı son derece savunmasız hale getiriyor (ABD Enerji Bilgi İdaresi - 2024).

Donroe yaklaşımıyla, zorlayıcı uygulama kullanılarak daha geniş bir bölgesel ölçekte siyasi davranışın yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor. Bu çapraz etki, son ABD eylemlerine kıtasal önem kazandırıyor ve komşu ülkelerin Caracas'taki olaylara ilişkin artan teyakkuzunu açıklıyor

Uygulama araçlarına dayanan politikaların şekillendirdiği bir bağlamda, enerji ilişkileri salt ticaretten siyasi hizalanmanın bir göstergesine dönüşmeye yatkın hale geliyor. Bu nedenle, Caracas'a ihracatını kısıtlaması için baskı yapmak sadece doğrudan hedefi etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda bu, ekonomik istikrarı büyük ölçüde dış enerji tedarikine bağlı olan üçüncü bir ülke üzerinde dolaylı baskı aracı olarak da kullanılacaktır.

Tedariklerdeki herhangi bir sürekli aksama, Küba ekonomisinin kırılganlığını derinleştirecek ve hükümete yöneltilen yasal ve ekonomik baskıyı, başka bir hükümeti etkileyen insani bir krize dönüştürecektir. Bu yol, dolaylı müdahale biçimlerini reddeden Latin Amerika'daki hukuki geleneklere aykırı. Calvo Hukuk Okulu, dış etkinin varlığını inkar etmez, ancak iç hukuk prosedürlerini atlayan veya ekonomik araçlar kullanarak sınır ötesi baskı uygulayan zorlayıcı uygulamaları reddeder.

Küba örneği, koşullu yaptırımın sınır ötesinde nasıl yankı bulduğunu ve bölgesel ilişkileri yeniden şekillendiren ikincil etkiler yarattığını somutlaştırıyor. Baskının düzeyinin farklı ancak doğasının aynı olduğu bu dinamik, enerji iş birliğinin stratejik hizalanma hesaplarıyla kesiştiği Meksika örneğinde daha da karmaşık bir hal alıyor.

Stratejik hizalanma hesapları

Meksika’nın konumu hem daha belirsiz hem de daha karmaşık. Küba'nın aksine, Meksika doğrudan maddi kırılganlıkla karşı karşıya değil, ancak Venezuela'ya yönelik uygulama politikalarından kaynaklanan siyasi ve hukuki baskıya giderek daha fazla maruz kalıyor. Tamamlayıcı bir enerji tedarikçisi olarak artan rolü, ekonomik iş birliğinin stratejik hizalanmayla ilgili beklentilerle nasıl kesişebileceğini gösteriyor.

swefrt6y
Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, Mexico City'deki Ulusal Saray'da düzenlenen bir basın toplantısında, 5 Ocak 2026 (AFP)

Meksika'nın tutumu, müdahale etmeme ilkesine ve diplomatik karar alma bağımsızlığına yönelik sağlam bir anayasal bağlılığın yanı sıra Washington ile karmaşık bir stratejik ilişkiyle tanımlanıyor. Buna ek olarak, enerji sektöründe veya bölgesel diplomaside Caracas ile yapılacak herhangi bir iş birliği, ekonomik değerinin ötesine uzanan yasal ve normatif sonuçları içinde taşıyor. İç politika açısından bölgesel istikrara doğru bir adım gibi görünen, dışarıda beklenen hizalanmadan bir sapma olarak yorumlanabilir.

Uluslararası ilişkilerde bu yaklaşım, devletlerin doğrudan çatışma yerine kurumsal konumlanma ve yasal çerçeveler aracılığıyla özerkliklerini korumaya çalıştıkları “yumuşak dengeleme” olarak tanımlanır. Ancak Donroe mantığı, tarafsızlığın kendisinin dış değerlendirmeye tabi olması nedeniyle bu tür manevraları daha sınırlı hale getiriyor.

Bu nedenle Meksika, karşıt beklentiler arasında sıkışıp kalmış bulunuyor. Enerji istikrarı çabalarına katılım ve diplomatik etkileşim, siyasi karar alma alanını daraltan bir uygulama merceğinden değerlendirilebilir. Meksika’nın, müdahale etmeme ilkesine bağlılığını ve dış baskıları reddettiğini kamuoyu önünde yeniden teyit etmesine rağmen, hizalanma beklentisinin devam etmesi, yasal özerkliğinin giderek artan bir baskıya maruz kalabileceğine işaret ediyor.

Bu dinamikler, farklı bir biçimde de olsa, Kolombiya’nın karşı karşıya kaldığı baskıları da yansıtıyor. Bogotá’dan bir güvenlik hizalanması talep edilirken, Meksika diplomatik ve yasal baskılarla karşı karşıya bulunuyor. İki vaka birlikte, yaptırıma dayalı bölgesel stratejilerin egemenlik üzerinde nasıl farklı, ancak benzer kısıtlamalar yarattığını ortaya koyuyor.

Devletler, doğrudan çatışma yerine kurumsal konumlanma ve yasal çerçeveler yoluyla özerliklerini korumaya çalışıyorlar. Ancak Donroe mantığı, tarafsızlığın kendisinin dış değerlendirmeye tabi hale gelmesi nedeniyle bu tür manevraları daha sınırlı hale getiriyor

Kolombiya ve güvenlik bağımsızlığının daralan sınırı

Kolombiya, Venezuela'ya uygulanan baskının paralel, ancak farklı türde sonuçlarıyla yüzleşiyor. Enerjiye güvenmek yerine, Bogotá'daki temel dinamik güvenlik hizalanması ve egemenliğin savunulması etrafında dönüyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla sonuçlanan ABD operasyonunun ardından, Kolombiyalı liderler, uluslararası hukuk uyarınca öz savunma, ulusal toprakların herhangi bir dış saldırıya karşı savunulması hakkı konusunda açık uyarılarda bulundular.

Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, ABD'nin saldırganlığını açıkça reddederek, Kolombiya'nın saldırıya uğraması durumunda kendini savunacağını vurguladı. Bu duruş, caydırıcılık ve hazırlığı diplomatik uzlaşmanın önüne koyan güvenlik reaksiyonlarını tetikleyebilecek uygulama odaklı söylemin nasıl işlediğini ortaya koyuyor.

sı8o9
Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Kolombiya'nın başkenti Bogotá'da, Güney Amerika’da bağımsızlık lideri Simón Bolívar'ın resminin bulunduğu pankartlar taşıyan destekçileriyle çevrili, 7 Ocak 2026 (Reuters)

Venezuela'daki istikrarsızlık uluslararası bir güvenlik tehdidi olarak gösterildiğinde, koordineli uygulama örtük bir yanıt haline geliyor. Bu durum, Kolombiya'yı özellikle sınır kontrolü, istihbarat iş birliği ve göç yönetimi konularında uyumluluk beklentilerinin ön saflarına yerleştiriyor. Aynı zamanda, bu süreç Bogotá'nın müzakereci barış süreçleriyle ilgili taahhütlerine ve bölgesel güvenlik politikasının özerkliğine baskı yapıyor.

Bu duruş, özellikle ABD müdahalesinden çekinenler arasında kısa vadeli iç siyasi kazanımlar sağlayabilir, ancak aynı zamanda diplomatik manevra alanını daraltma ve ikili bölünmeleri derinleştirme riskini de taşıyor. Egemenliğini koruma arayışında Kolombiya, arabuluculuk ve hukuki esneklik kapasitesinin, direnmeye çalıştığı dinamikler tarafından aşındırıldığını görebilir.

Egemenliğini koruma arayışında Kolombiya, arabuluculuk ve hukuki esneklik kapasitesinin, direnmeye çalıştığı dinamikler tarafından aşındırıldığını görebilir

Küba, Meksika ve Kolombiya'nın deneyimleri birlikte ele alındığında, tek bir devlete uygulanan baskının tüm bir bölgeyi nasıl yeniden şekillendirebileceğini ortaya koyuyor. Enerji bağları, diplomatik bağımsızlık ve güvenlik tercihleri, bir devletin etkisinin iç kurumlarıyla değil, siyasi hizalanmaya ilişkin dış beklentilere uygunluğuyla ölçüldüğü, birbirine bağlı sadakat testleri haline geliyor.

Donroe Doktrini olarak adlandırılan şey, eski bir kıta düzeninin yeniden canlanışını değil, kabulden ziyade uyumu önceliklendiren bir yeniden şekillendirmeyi yansıtıyor. Zorlayıcı araçların yasal ve idari süreçlere entegre edilmesiyle, hukuk ve güç arasındaki denge bölge genelinde değişiyor. Tehlike sadece istikrarsızlaştırmada değil, aynı zamanda iş birliğinin temelini oluşturan yasal güvenin kademeli olarak aşınmasında da yatıyor.

xdfergt
ABD güçleri tarafından tutuklanmasının ardından Havana'da Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu destekleyen bir mitingde Kübalılar Venezuela bayrakları sallıyor, 3 Ocak 2026 (AFP)

Uygulamanın alanı genişledikçe, Batı yanlısı gruplar bile ideolojik muhalefetten değil, yasal hayal kırıklığından kaynaklanan yabancılaşmaya karşı savunmasız hale gelirler. Gücün koşullu olarak ele alınması, hem müttefikler hem de rakipler arasında güveni aşındırır ve bölgesel iş birliğinin normatif temellerini zayıflatır.

Bu yaklaşımın nüfuzu artırıp artırmayacağı veya dağılmayı hızlandırıp hızlandırmayacağı henüz belli değil. Ancak kesin olan şey, hukuki terimlerle çerçevelenen baskının, doğrudan hedeflerinin ötesine uzanan sonuçlar doğurarak Amerika kıtasındaki güç, eşitlik ve özerklik kavramlarını yeniden şekillendirdiğidir.