İran’ın nükleer doktrinini değiştirme tehdidi ve nükleer bomba yapma kararı

İran geçtiğimiz nisan ayında İsrail ile yaşanan gerilimin ardından nükleer doktrinini değiştirmekle tehdit etti

Tahran'da İran-Irak Savaşı ile ilgili kurulan bir müzede sergilenen İran füzeleri, 7 Şubat 2024 (AFP)
Tahran'da İran-Irak Savaşı ile ilgili kurulan bir müzede sergilenen İran füzeleri, 7 Şubat 2024 (AFP)
TT

İran’ın nükleer doktrinini değiştirme tehdidi ve nükleer bomba yapma kararı

Tahran'da İran-Irak Savaşı ile ilgili kurulan bir müzede sergilenen İran füzeleri, 7 Şubat 2024 (AFP)
Tahran'da İran-Irak Savaşı ile ilgili kurulan bir müzede sergilenen İran füzeleri, 7 Şubat 2024 (AFP)

Hanan Azizi

İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in Dış Politika Danışmanı ve İran Dış İlişkiler Stratejik Konseyi Başkanı Kemal Harrazi, İsrail'in İran’ın bekasını tehdit etmesi halinde Tahran'ın nükleer doktrinini değiştirebileceğini söyledi.

Harrazi, bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada, “İran henüz nükleer bomba yapmaya karar vermedi, ama eğer bekası tehdit edilirse askeri doktrinini değiştirmekten başka çaresi kalmaz. Siyonist oluşum (İsrail) nükleer tesislerimize saldırırsa caydırıcılığımız değişir. İran nükleer silah üretebilecek teknik kapasiteye sahip” ifadelerini kullandı.

Harrazi’nin bu açıklamasından kısa bir süre önce Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Mariano Grossi, İran'a yaptığı son ziyaret sırasında Tahran'ı UAEA müfettişleriyle iş birliği yapmadığı ve çözüm bekleyen sorunları masaya yatırmadığı için eleştirmişti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Nükleer Merkezleri Koruma Birlikleri Komutanı Tuğgeneral Ahmad Haktaleb, geçtiğimiz nisan ayında İsrail'in nükleer tesisleri vurmakla tehdit ederek İran üzerinde baskı kurmaya çalışması halinde İran'ın nükleer politikalarını gözden geçirebileceğini açıklamıştı.

İran Meclisi Ulusal Güvenlik Konseyi Üyesi Cevad Kerimi Kuddusi, iznin çıkarılmasıyla ilk nükleer silah denemesinin yapılması arasındaki sürenin bir hafta olduğunu söyledi.

Civan gazetesinde Hamid Habiri imzasıyla yayınlanan ‘(İsrail ile İran arasındaki) gerilim nisan ayında artarken İran nükleer doktrinini değiştiriyor’ başlıklı makalede şu ifadeler yer aldı:

“İsrail'in İran'ın Şam’daki konsolosluğuna düzenlediği hava saldırısından İran’ın İsrail’e düzenlediği el-Vaat es-Sadık Operasyonu arasında geçen 18 gün içinde İran ile Siyonist oluşum arasında eşi ve benzeri görülmemiş bir gerilim yaşanırken birçok şey de değişti. Artık daha büyük gelişmeler ve değişimler de olacak. Dış İlişkiler Stratejik Konseyi Başkanı Kemal Harrazi’nin de belirttiği gibi, bu saldırılardan sonra değişebilecek şeylerden biri de İran'ın nükleer programının yönüdür.”

Hamid Habiri: İsrail'in İran'ın Şam’daki konsolosluğuna düzenlediği hava saldırısından 18 gün sonra İran ile Siyonist oluşum arasında eşi ve benzeri görülmemiş bir gerilim sırasında birçok şey de değişti.

Bu değişimin nedeninin temelde Tahran ve Tel Aviv arasındaki eşi ve benzeri görülmemiş gerginlik döneminden kaynaklandığını belirten Habiri, “Bu gerginlik dönemi bir ölçüde ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki 1962 Küba Füze Krizi benzetilebilir” yazdı.

Aynı zamanda İran’ın Dini Lideri Hamaney’in dış politika danışmanı olan Harrazi'nin sözlerinin nedenlerini sorgulayan Habiri, “Harrazi’nin sözlerinin nedenleri konusunda, (ABD Başkanı Joe) Biden yönetimini İran'la müzakere masasına oturmaya zorlamak için tehditkâr bir tutum olduğunu söyleyenlerin yanı sıra bunun İran'ın nükleer bombaya yaklaştığına dair bir tehdit olduğunu düşünenler de olduğundan farklı analizler ve görüşler söz konusu” ifadelerini kullandı.

Bazı uzmanların Harrazi’nin sözlerini 7 Ekim'den sonraki gelişmelerin bir parçası olduğunu düşündükleri belirtilen makalede, “Gazze’deki savaş devam ederken İran, UAEA ile iş birliğini azaltmış ve UAEA Başkanı Raphael Grossi'nin İran'ın nükleer bomba yapmaya yaklaştığından bahsetmesine yol açmıştı” denildi.

xcvfgb
İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney Tahran'da düzenlenen bir toplantıda İranlı din adamlarına hitap ederken, 16 Ocak 2024 (AFP)

Uluslararası Kriz Grubu (Crisis Group) İran Program Direktörü Ali Vaez, Gazze’deki savaşın koşullarının İran'ı nükleer bir güç olmaya doğru ittiğini ve Tahran'ın Gazze’deki savaştan sonra daha güçlü olduğunu, ancak kendisini her zamankinden daha savunmasız hissettiğini değerlendirdi.

Mevcut şartların durumu Tahran ve Tel Aviv arasında nisan ayında yaşanan gerginlikten daha fazla kötüleşmesine yol açtığını söyleyen Vaez, “Çünkü Tahran, İsrail'in nükleer tehdidine maruz kalabileceğini düşünüyor. Askeri liderler kriz zamanlarında en kötüsünü beklerler. Bu yüzden Tahran ve İsrail arasında nisan ayında yaşanan gerilimin ardından İran rejiminin üst düzey yetkililerinin gerilimin tırmanması halinde nükleer bir devletle nasıl baş edebileceklerini düşünmeye başlamış olabilirler” ifadelerini kullandı.

Harrazi’nin sözleriyle ilgili olarak BBC Farsça'ya konuşan Uluslararası ilişkiler uzmanı Sina Hadadi, “Harrazi'nin tehdidini dikkate almalıyız. Çünkü İran nükleer silah yapabilecek kapasiteye, teknolojiye, bilime ve kapsamlı bilgiye sahip bir ülke. İran şu an tarihi bir dönüm noktasında. Nükleer doktrinini yeniden gözden geçirebilir. Harrazi'nin sözleri, ABD ve İsrail'e yönelik doğrudan bir tehdit ve uyarı niteliği taşıyor” yorumunda bulundu.

İran Şura Meclisi Ulusal Güvenlik Komitesi eski üyesi Ahmed Ardestani, Ham-Mihan gazetesi tarafından aktarılan açıklamasında “İran'ın nükleer bombayı çoktan yaptığını ve Harrazi'nin sözlerinin Tahran'ın nükleer silah elde ettiğinin duyurulmasının bir başlangıcı olduğunu düşünüyorum” dedi. Ham-Mihan gazetesi tarafından Ardestani'nin açıklamalarına dair “Bu açıklamalar pek inandırıcı olmayabilir, ancak gerçek şu ki nisan ayında İran ve İsrail arasında yaşanan askeri gerilim İran'ın nükleer programı konusundaki tutumunda radikal bir değişikliğe yol açtı” değerlendirmesi yapıldı.

Tahran, Gazze’deki savaştan sonra daha güçlü, ama kendini her zamankinden daha savunmasız hissediyor.

Resul Salimi, KhabarOnline tarafından yayınlanan ‘İran'ın Nükleer Yaklaşımını Değiştirmek: Tahran tarafından gönderilen önemli mesaj ne?’ başlıklı makalesinde, Dış İlişkiler Stratejik Konseyi Başkanı Kemal Harrazi’nin İran'ın nükleer programının askeri niteliğine değindi.

xcfvgbnth
Arad bölgesinde İran’a ait bir füzenin parçalarını inceleyen İsrail askerleri, 24 Nisan 2024 (AFP)

Makalede eski İran Dışişleri Bakanı ve Atom Enerjisi Kurumu eski Başkanı Ali Ekber Salihi’nin şubat ayında yaptığı bir açıklamada nükleer bombanın bir arabaya benzediğini, İran’ın bu arabanın tüm parçalarına sahip olduğunu, ancak bunları başka amaçlar için kullandığını söylediği hatırlatıldı.

Makalede şöyle deniyordu:

“Yetkililer nükleer silahların İslam hukukunda yer olmadığını altını her zaman çizdiler. Buna Hamaney'in nükleer bomba ve tüm kitle imha silahlarının üretiminin haram olduğuna dair fetvası da dahil. Ancak İran'ın nükleer doktrini Gazze'deki savaş ve İsrail'in artan tehditleri sonrasında taktiksel bir değişim geçirdi. Kemal Harrazi'nin açıklaması, İran'ın nükleer doktrininin yeniden gözden geçirilmesinin İran'ın bekasına yönelik bir tehditle karşı karşıya kalmasına bağlı olduğunu ve ülkenin siyasi ve askeri yetkililerinin İran'ın konvansiyonel silahlarının kullanımını yeniden tanımlayacağı konusunda hemfikir olduklarını gösteriyor. Dolayısıyla siyaset uzmanları, İran'ın nükleer tesislerinin hedef alınmasının, İran için bekasına yönelik bir tehdit oluşturan ülkelere karşı caydırıcılığı arttırmak amacıyla nükleer silah yapımına yönelik ilk adımların başlangıcı olacağını düşünüyorlar. Kemal Harrazi'nin sözleri ve İranlı yetkililerin İran'la gayri resmi olarak savaş halinde olan ülkelere yaptıkları uyarılar, İranlı siyasetçilerin kararlarını öngörülebilir kılmaya çalıştıklarını gösteriyor. Çünkü İran'ın öngörülemeyen eylemlerden uzak durması, uluslararası sahnede bilinçli hareket eden aktif bir devlet olduğunun önemli bir göstergesidir. İran'ın nükleer doktrinini yeniden gözden geçirmesine yol açan faktörlere ABD ve İsrail'in nasıl tepki vereceği ve Batılı ülkelerin sahadan ziyade diplomasiye yönelip yönelmeyeceği ise henüz netleşmiş değil.”

İran'ın yarı resmi ajansı ISNA, ‘İran askeri doktrinini yeniden mi gözden geçiriyor?’ başlıklı bir haber yayınladı. İran’ın nükleer doktrinin değiştirilmesinin çeşitli programların ve projelerin hayata geçirilmesi anlamına geldiği belirtilen haberde, “Ancak bu İranlı yetkililer tarafından yasaklanan ve UAEA tarafından kabul edilmeyen nükleer bir bomba yapılması anlamına gelmiyor” denildi.

Siyaset uzmanları, İran'ın nükleer tesislerinin hedef alınmasının, İran için bekasına yönelik bir tehdit oluşturan ülkelere karşı caydırıcılığı arttırmak amacıyla nükleer silah yapımına yönelik ilk adımların başlangıcı olacağını düşünüyorlar.

Arif Dehgan Dar, İtimad gazetesinde yayınlanan ‘İran ve gizli caydırıcılık stratejisi’ başlıklı makalesinde, Kemal Harrazi'nin sözlerinin, İsrail'in eylemlerini kontrol altına almak için bir baskı aracı olarak kullanılmak istendiğini öne sürdü. DMO Nükleer Merkezleri Koruma Birlikleri Komutanı Tuğgeneral Haktaleb’in İran’n nükleer tesislerinin hedef alınmasının İran'ın nükleer ve savunma doktrininde değişikliğe yol açabileceğini söylediğini hatırlatan Dar, “Bu açıklamaların ardından İran ve İsrail arasındaki gerginliğin büyük ölçüde azaldığını, nükleer ve uranyum zenginleştirme tesislerini hedef alınmadığını gördük” diye yazdı.

Arif Dehgan Dar, makalesinde şu ifadelere yer verdi:

Ancak her şey bölgedeki gelişmelere, Gazze'deki savaşın devam etmesine ve İran ile ABD arasında yeni bir müzakere turunun başlamasına bağlı. İranlı yöneticiler, Gazze'de derhal ateşkes talep etmeli ve ABD’lilerle müzakerelerde Gazze'deki savaşın sona ermesini ve İsrail'in ateşkesi kabul etmesini şart koşmalı.



Fransa üç zorlukla karşı karşıya: durgun bir ekonomi, borçlar ve öfkeli halk

Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
TT

Fransa üç zorlukla karşı karşıya: durgun bir ekonomi, borçlar ve öfkeli halk

Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)

Büyümesi neredeyse duran bir ekonomi, borçların tükettiği kamu maliyesi ve protesto dilini yeniden benimseyen sokaklarla karşı karşıya olan Fransa, son derece karmaşık bir denklem içinde. Hükümet, ücretler, satın alma gücü ve kamu hizmetlerine ilişkin talepleri yatıştırmak zorunda bulunurken aynı zamanda harcamaları milyarlarca euro azaltması öngörülen kemer sıkma bütçesine hazırlanıyor. Ülkenin cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması da her türlü ekonomik kararı daha hassas hale getiriyor.

Fransa ekonomisinin bu yılki performansı incelendiğinde olumlu göstergelere rastlamak kolay değil. Resmi veriler, ülkenin karşı karşıya olduğu baskıların boyutunu ortaya koyuyor. Sahada ise 29 Eylül’de yeni bir gösteri ve grev dalgası başladı. Yaz aylarında çıkan yangınlarla mücadelede kritik rol oynayan itfaiyecilerin yürüyüş ve toplantılarıyla başlayan eylemlere, sendikaların çağrıları üzerine kamu çalışanları, ardından da eğitim koşullarının iyileştirilmesini talep eden devlet liselerindeki öğrenciler katıldı. Talepler listesinin bununla sınırlı kalması beklenmiyor.

Sendikalar, 17 Ekim’de hayat pahalılığı ve satın alma gücündeki gerilemeye karşı düzenlenecek protestolarla eylemlerini tırmandırmayı planlıyor. Eylemlerde ayrıca, genel ücret artışı, okullar ve hastanelere ayrılan bütçelerin artırılması, daha fazla personel istihdam edilmesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talep edilecek. Buna paralel olarak Sarı Yelekliler hareketinden aktivistler de enerji ürünlerindeki fiyat artışlarını protesto etmek, fiyatların dondurulmasını ve sektörde faaliyet gösteren şirketlere daha yüksek vergiler uygulanmasını talep etmek amacıyla yeniden sokaklara ve kavşaklara çıkmaya hazırlanıyor.

cdfrgty
Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu, 2027 yılı bütçesinin kabul edilmesinde büyük zorluklarla karşılaşacak. (Reuters)

Bu hareketlilik, Fransa’nın 2018 ve 2019 yıllarında Sarı Yelekliler adı altında yaşadığı protesto dalgasını hatırlatıyor. Söz konusu gösteriler bazı aşamalarda güvenlik güçleriyle çatışmaların yanı sıra şiddet olayları, yangınlar ve mülklerin tahrip edilmesine dönüşmüştü. O döneme ait görüntüler Fransız kamuoyunun hafızasındaki yerini korurken, mevcut ekonomik ve mali baskıların gölgesinde protestoların yeniden başlaması ülkede sürece ilişkin hassasiyeti artırıyor.

Güçsüz bir hükümet

Toplumsal taleplerin genişlemesi karşısında Sebastien Lecornu hükümeti, bu taleplere yanıt verebilmek için dar bir hareket alanına sahip. Hükümet ayrıca protesto dalgasının, 2027 ilkbaharında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki siyasi hareketlilikle kesişmesinden endişe ediyor.

Bu gelişmeler, enflasyonun yeniden ivme kazandığı bir döneme denk geliyor. Ulusal İstatistik ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (INSEE), Fransa’da enflasyon oranının ağustostaki yüzde 2,6’dan eylülde yüzde 3,4’e yükseldiğini açıkladı. Fiyatlardaki artış, özellikle düşük gelirli kesimler başta olmak üzere haneler üzerindeki baskıyı artırırken satın alma gücünün de erimesine yol açıyor.

Akaryakıt fiyatlarındaki artış karşısında hükümet, benzin ve motorin fiyatlarındaki yükselişten etkilenenlere mali yardım sağlama yoluna giderken doğal gaz ve elektrik fiyatlarından kaynaklanan baskılar da devam etti.

Buna karşılık hükümet, 2027 bütçe tasarısını perşembe günü sunmaya hazırlanıyor. Bütçenin kemer sıkma ve harcamaların azaltılması yönünde şekillenmesi beklenirken, bu durum yeni mali tedbirlerin protestocuların dile getirdiği taleplerin büyük bölümünü karşılamasını zorlaştırıyor.

Hükümet, harcamaları azaltarak ve gereksiz olduğunu değerlendirdiği kalemleri gözden geçirerek 54 milyar euro tasarruf sağlamayı hedefliyor. Önerilen tedbirler arasında emekli maaşlarına ilişkin düzenlemeler de bulunuyor.

cdvfgbhycdvgth
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, dün gerçekleşen ikili görüşme sırasında (EPA)

Finansman ihtiyacı, Fransa kamu maliyesinin karşı karşıya olduğu baskının boyutunu ortaya koyuyor. Hükümet kaynaklarına göre Paris, 2027’de yaklaşık 340 milyar euro borçlanmaya hazırlanırken ülkenin borcu 3,6 trilyon avroya yaklaşıyor. Bu rakam, mart sonundaki seviyenin yaklaşık 60 milyar euro üzerinde bulunuyor.

Bu tablo, hükümeti zor bir denklemle karşı karşıya bırakıyor: Kamu maliyesinin mevcut durumu harcamaların azaltılmasını gerektirirken toplumsal baskıların kontrol altına alınması gerekiyor. Seçimlerin yaklaşması ise ücretler, kamu hizmetleri ve sosyal harcamalara ilişkin kararların siyasi hassasiyetini daha da artırıyor.

Borç maliyeti baskıyı artırıyor

Büyümenin zayıf seyretmesi ve kamu maliyesinin kötüleşmesi, Fransa’nın piyasalardan borçlanma maliyetini artırıyor. Bazı tahvil getirileri yaklaşık yüzde 4,8’e ulaşırken, Fransız ekonomisinin 2026’da yalnızca yaklaşık yüzde 0,05 büyümesi bekleniyor. Bu oran, Avrupa Birliği’ndeki (AB) en düşük büyüme oranlarından biri olacak.

Buna karşılık ülkenin borçluluğu gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yaklaşık yüzde 119’una ulaşmış durumda. Bu oran, AB kurallarında belirlenen yüzde 60’lık tavanın oldukça üzerinde bulunuyor. Borç servisinin maliyeti de artarken, faiz ödemelerinin bu yılın sonunda yaklaşık 79 milyar euroya ulaşması bekleniyor.

Mevcut durum ile 2019-2021 yılları arasında Fransız borç piyasalarında yaşanan tablo arasındaki değişim dikkat çekiyor. O dönemde bazı Fransız devlet tahvillerinin getirileri negatif seviyelere gerilemişti. Bu ortam, Paris’in son derece düşük maliyetlerle borçlanmasına imkan sağlarken, yatırımcılar bazı durumlarda Fransız tahvillerini ellerinde tutmak karşılığında negatif getiriyi kabul ediyordu.

Bugün ise Fransa’nın borçlanma maliyeti, geçmişte borç piyasalarında daha fazla baskıyla karşı karşıya kalan Yunanistan, İspanya ve İtalya gibi bazı Avrupa ekonomilerinde kaydedilen seviyelerin üzerine çıkmış durumda. Fransız ve Alman tahvillerinin getirileri arasındaki fark da 1,2 puanın üzerine çıkarak yatırımcıların Fransa’yı finanse etmek için talep ettiği risk priminin yükseldiğine işaret ediyor.

Borçların artmaya ve büyümenin zayıf kalmaya devam etmesiyle Fransız kamu maliyesinin faiz oranlarına duyarlılığı da artıyor. Borçlanma maliyeti yükseldikçe bütçeden borç servisine ayrılan pay büyüyor ve bu durum kamu hizmetleri, sosyal politikalar ve yatırımlara yönelik harcamalar için mevcut alanı daraltıyor.

2027 yılı bütçesinin kabul edilmesindeki zorluklar

Fransa bütçesinin karşı karşıya olduğu baskılar, 2026’da enerji krizinin maliyeti yaklaşık 9 milyar euro artırmasından bağımsız değerlendirilemiyor. Yakın gelecekte bu baskıların hafifleyeceğine ilişkin de herhangi bir işaret bulunmuyor. Lecornu’nun, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşması ve buna bağlı siyasi hesapların artması nedeniyle 2027 bütçe tasarısını parlamentodan, özellikle de Ulusal Meclis’ten geçirme konusunda zorlu bir süreçle karşılaşması bekleniyor.

hyt6jk8
Paris’te genel greve katılan göstericiler (EPA)

Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte siyasi gruplar, kemer sıkma politikası içeren herhangi bir bütçenin kendi seçmen tabanları üzerindeki etkilerini dikkate alma konusunda artan bir baskıyla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, zorlu müzakerelerin ve parlamentoda birbiriyle çelişen taleplerin önünü açabilir. Geçen yıl yaşananlar da bu açıdan önem taşıyor. İki hükümet, 2026 bütçesini geçirmek için gerekli çoğunluğu sağlayamamalarının ardından düşmüş, bu durum Lecornu’yu bütçenin kabulü için gereken desteği sağlamak amacıyla Sosyalist Parti milletvekillerine taviz vermeye yöneltmişti.

Büyük bir ekonomi ve siyasi ağırlık

Mali baskılara rağmen Fransa ekonomisi, Avrupa ve küresel ölçekte önemli bir ağırlığını koruyor. Dünya Bankası’nın 2025 verilerine göre Fransa, GSYİH büyüklüğü bakımından AB ekonomileri arasında Almanya’nın ardından ikinci sırada yer alıyor. Fransa’nın GSYİH’si yaklaşık 3,366 trilyon dolar olurken, Almanya’nın GSYİH’si 5,051 trilyon dolar olarak kaydedildi. Daha geniş Avrupa ölçeğinde ise Fransa, yaklaşık 4,003 trilyon dolarlık GSYİH’ye sahip İngiltere’nin ardından Almanya ve İngiltere’nin gerisinde üçüncü sırada bulunuyor.

Aynı verilere göre Fransa, dünya genelinde GSYİH büyüklüğü açısından ABD, Çin, Almanya, Japonya, Hindistan ve İngiltere’nin ardından yedinci sırada yer alıyor. Ekonomik ağırlığının yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olması ve nükleer kapasitesi, Fransa’ya yalnızca ekonomik büyüklüğünün yansıttığının ötesinde siyasi nüfuz sağlıyor.

Ancak mevcut mali ve ekonomik baskılar, Fransa’nın AB içindeki bu ağırlığını korumasını zorlaştırabilir. Fransa ve Almanya, onlarca yıldır Avrupa bütünleşme sürecinin ilerletilmesinde başlıca eksenlerden birini oluşturuyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ikinci döneminin 2027 ilkbaharında sona yaklaşmasıyla birlikte, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi Fransız ekonomi ve maliye politikaları açısından daha da önem kazanıyor. Bu dönemde başta Ulusal Birlik (RN) olmak üzere milliyetçi sağın yükselişi, maliye ve ekonomi politikaları da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda değişim ihtimalini gündeme getiriyor.


Havacılıkta 7700, 7600 ve 7500 acil durum kodları ne anlama geliyor?

Fotoğraf: Wikipedia
Fotoğraf: Wikipedia
TT

Havacılıkta 7700, 7600 ve 7500 acil durum kodları ne anlama geliyor?

Fotoğraf: Wikipedia
Fotoğraf: Wikipedia

Havacılık dünyasında uçuşlar büyük ölçüde önceden belirlenmiş senaryolar doğrultusunda yürütülüyor. Ancak kokpitlerin görünürdeki sakinliğinin ardında, gökyüzündeki dengeleri saniyeler içinde değiştirebilecek şifreli bir dijital iletişim dili bulunuyor.

Flydubai'nin son uçuşunda yaşanan ve 7700 ile ardından 7500 acil durum kodlarının kullanıldığı olay, hava trafik kontrol merkezlerinin karmaşık krizleri yönettiği katı ve büyük ölçüde görünmeyen protokollere dikkatleri çekti.

Teknik arıza alarmının yanıp sönmesinden, gerilim filmlerini andıran dramatik bir şekilde yasa dışı müdahale koduna geçişe kadar, yerdeki gölge askerler gökyüzü ile yeryüzü arasında kalan bir uçağın güvenli piste ulaşmasını sağlamak için krizi nasıl yönetiyor?

Kontrol merkezlerinde sessiz şifre ve tehlikenin coğrafyası

Hava trafik kontrol merkezleri uçuşları, uçaktaki alıcı-verici cihazın gönderdiği kesintisiz radyo sinyalleri üzerinden takip ediyor. Kokpit ekibi ciddi bir sorunla karşılaştığında kelimeler yük haline gelirken cihazdaki birkaç düğmeye basmak yardım çağrısının en hızlı yolu haline geliyor.

Bu yardım çağrıları, yerdeki radar ekranlarında kontrolörün dikkatini hemen çeken, belirgin renklerle yanıp sönen ışıklı kodlar şeklinde görülüyor. Bunlar, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) tarafından belirlenen ve uluslararası düzeyde acil durum kodları olarak bilinen sinyaller.

fvghy
Kokpitlerin mühendislik yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

7700 kodu, teknik ve operasyonel savunmanın ilk hattını oluşturuyor. Bu kod, ciddi yakıt eksikliği, motor arızası veya kritik tıbbi durumlar gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanabilecek genel bir acil durumu bildiriyor ve güvenli bir iniş için derhal harekete geçilmesini gerektiriyor.

Ancak kodun, yasa dışı müdahale ve uçak kaçırma anlamına gelen 7500'e dönüşmesiyle tehlikenin niteliği ve boyutu değişiyor. Bu korkutucu sinyal, yerdeki operasyon merkezlerine kokpitin dışarıdan bir kişinin kontrolüne geçmiş olabileceğini veya uçağın ve yolcularının silahlı tehdit ya da zor kullanma yoluyla ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu bildiriyor.

Radyo sessizliğinin bilmecesi: 7600 kodunun anlamı

Bu iki tehlike arasında, havacılıkta iyi bilinen üçüncü kod 7600 öne çıkıyor. Bu kod, uçağın radyo iletişim sistemlerinde tamamen arıza meydana geldiğini bildirmek için kullanılıyor.

Bu kod, kendine özgü bir sorun oluşturuyor. Uçak havada adeta sağır ve dilsiz hale geliyor; yerden gelen talimatları alamıyor ve kendi durumuyla ilgili bilgi gönderemiyor. Ancak radar ekranlarında görünür olmaya devam ediyor.

Hava trafik kontrol birimleri 7600 koduyla karşılaştığında belirli bir varsayımla hareket ediyor. Kontrol merkezi, pilotun uçuş planına mümkün olduğunca bağlı kalacağını varsayıyor ve kontrolörler uçağın öngörülen güzergâhına göre önündeki hava sahasını boşaltmaya başlıyor.

frgthy
Uçağın kokpit yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

Asıl tehlike ise bu kodlar arasındaki bağlantıda ortaya çıkıyor. 7600 kodu masum bir elektrik arızasından kaynaklanabileceği gibi bazı senaryolarda iletişim cihazlarını kapatarak uçağı izole etmek isteyen hava korsanlarının bilinçli bir hamlesi de olabilir. Bu durumda kontrol merkezleri, belirsizliği ortadan kaldırmak ve durumun 7500 koduna dönüşüp dönüşmediğini belirlemek için en üst düzeyde alarma geçiyor.

Hava sahasında hassas operasyon ve güvenli koridorların oluşturulması

Teknik acil durum kodu 7700 tespit edildiği anda hava trafik kontrol merkezleri, uçağın çevresindeki hava sahasında adeta hassas bir operasyon yürütmeye başlıyor.

Kontrolörler normal ticari hava trafiğinin yönetimini ikinci plana bırakarak tüm dikkatlerini acil durumdaki uçağın güvenli güzergâhını oluşturmaya yoğunlaştırıyor.

Yakındaki uçaklara irtifalarını değiştirmeleri ve söz konusu uçağın uçuş hattından uzaklaşmaları yönünde kesin talimatlar veriliyor. Böylece uçağın çevresindeki hava sahası olası bir çarpışmayı önleyecek şekilde boşaltılıyor.

Yerdeki yetkililer, acil durumdaki uçağa diğer tüm uçuşların önünde mutlak öncelik tanıyor. Uçağın standart hava seyrüsefer hızlarına ve irtifalarına uyma zorunluluğu da kaldırılıyor.

Birkaç dakika içinde kontrol kuleleri hedef havalimanındaki yer birimleriyle koordinasyon kuruyor. İtfaiye ve kurtarma araçları pist boyunca konuşlandırılarak mekanik veya teknik açıdan acil müdahale gerektirebilecek bir iniş için hazır bekletiliyor.

Örtülü iletişim protokolü ve güvenlik müdahalesinin yönetimi

Alarmın 7500, yani uçak kaçırma koduna dönüşmesi halinde operasyon merkezlerindeki tablo tamamen değişiyor.

Kriz artık sıradan bir havacılık olayı olmaktan çıkıp devletlerin egemenlik yetkileri kapsamında ele alınan bir ulusal güvenlik meselesine dönüşüyor.

Uluslararası kurallar uyarınca hava trafik kontrolörlerinin, açık radyo frekanslarında uçağın kaçırıldığını veya bir güvenlik tehdidi bulunduğunu doğrudan ifade etmesi yasak. Bunun amacı, kabinde bulunan saldırganların hava trafik iletişimini dinlemesi halinde paniğe kapılmalarını veya müdahalede bulunmalarını önlemek.

Bu durumda kontrolörler, rutin ve örtülü mesajlara başvuruyor ve pilottan kullandığı acil durum kodunu yeniden kontrol etmesini istiyor.

Pilotun 7500 kodunu yeniden doğrulaması veya sinyal devam ederken yanıt verememesi halinde en üst düzey güvenlik planları devreye sokuluyor. Krizin yönetimi sivil havacılık makamlarından hava savunma ve silahlı kuvvetler komutanlıklarına aktarılıyor.

Askeri kuşatma ve en ağır seçenekler

7500 güvenlik kodunun doğrulanmasının ardından savaş uçakları, hızlı müdahale kapsamında sivil uçağı havada çevrelemek üzere harekete geçirilebiliyor.

Askeri pilotlar, kokpiti görsel olarak takip etmelerine ve içerideki durum hakkında bilgi edinmelerine imkân verecek güvenli mesafeyi koruyor. Ayrıca 7600 kodunun kullanılması nedeniyle veya iletişim kesildiği için radyo sessizliği yaşanıyorsa uçağı kimin kullandığını belirlemeye çalışıyorlar.

Bu askeri refakat, son derece hassas bir güvenlik ve egemenlik tedbiri olarak değerlendiriliyor. Amaç, uçağın kritik tesislere veya nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu büyük kentlere yaklaşmasını engellemek.

Devletler en ağır senaryoları da hesaba katıyor. Uçağın stratejik bir tesisi yok etmeye yönlendirilmiş bir uçan bombaya dönüştüğüne ilişkin kesin kanıtların bulunması halinde, askeri olarak düşürme kararı ülkenin ulusal güvenliğini korumak amacıyla üst düzey makamların başvurabileceği son ve son derece ağır seçenek olarak kalıyor.

İzole park alanı ve yerde yetkinin devri

7500 koduyla güvenlik tehdidi altındaki uçak, havalimanının normal park alanlarına yönlendirilmiyor. Hava trafik kontrol birimleri uçağı, havalimanının uzak bir bölümünde bulunan ve izole park alanı olarak bilinen özel bir bölgeye götürüyor.

vfghy
Uçağın kokpitlerinin mühendislik yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

Bu alan, yolcu terminallerinden, kritik tesislerden ve büyük yakıt depolarından uzakta, pistlerin en uç noktalarında bulunuyor. Amaç, olası bir patlama veya sabotaj durumunda meydana gelebilecek kayıpları en aza indirmek.

Uçağın izole piste inmesi ve tamamen durmasıyla birlikte hava trafik kontrolörlerinin hukuki ve operasyonel yetkisi sona eriyor.

Kontrol kulesi teknik süreci kapatırken yerdeki yönetim kolluk kuvvetlerine, terörle mücadele birimlerine ve güvenlik müzakere ekiplerine geçiyor. Bu ekipler, yolcuların hayatını kurtarmak ve kabinin kontrolünü sağlamak amacıyla belirlenen taktik planlar doğrultusunda hava korsanlarıyla doğrudan mücadeleye başlıyor.

Kodların ardışıklığı: Gerçek tehlike mi, insan hatası mı?

Tek bir uçuş sırasında acil durum kodlarının art arda kullanılması ve birbirine dönüşmesi, havacılık uzmanları ve soruşturmacılar açısından alarm ve kapsamlı bir analiz sürecini beraberinde getiriyor.

Havacılık uygulamalarında bu tür bir kod dizisinin iki temel açıklaması bulunuyor.

İlk ihtimal, olayın gerçekten tırmanması. Buna göre süreç 7700 koduyla bildirilen mekanik bir arıza veya 7600 koduyla bildirilen iletişim kesintisiyle başlayabiliyor. Ardından bir tarafın ortaya çıkan karmaşadan veya uçağın acil iniş sürecinden yararlanarak kokpitin kontrolünü ele geçirmesi ve mürettebatı 7500 kodunu kullanmaya zorlaması mümkün.

İkinci ihtimal ise yüksek stres altında meydana gelen teknik bir insan hatası. Kumanda panelindeki rakamların birbirine yakın olması, pilotun yoğun korku ve stres altında genel acil durum veya iletişim arızası kodu yerine yanlışlıkla uçak kaçırma kodunu girmesine yol açabiliyor.

Ancak hata ihtimaline rağmen hava trafik kontrol protokolleri ve dünya genelindeki havacılık makamlarının uygulamaları, bu tür bir kod dizisini gerçek bir güvenlik tehdidi olarak ele almayı gerektiriyor. Askeri ve güvenlik alarmı, uçak güvenli şekilde yere indikten, tamamen arandıktan ve yolcular ile mürettebatın güvenliği doğrulandıktan sonra kaldırılıyor.


Washington-Tahran diplomatik süreci arabulucuların çabalarına rağmen tıkandı

Washington-Tahran diplomatik süreci arabulucuların çabalarına rağmen tıkandı
TT

Washington-Tahran diplomatik süreci arabulucuların çabalarına rağmen tıkandı

Washington-Tahran diplomatik süreci arabulucuların çabalarına rağmen tıkandı

ABD ile İran arasındaki diplomatik süreç, arabulucuların iki taraf arasında ilerleme sağlama çabalarının sonuçsuz kalması ve tarafların herhangi bir taviz vermeye yanaşmaması nedeniyle tıkandı.

«Axios» haber sitesinin aktardığına göre ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, aralarında Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin de bulunduğu İran heyetinden ABD’den ayrılmasını istedi. Site bu adımı, iki ülke arasındaki derin güvensizliği ortaya koyan alışılmadık bir diplomatik kınama olarak nitelendirdi.

Buna karşılık İran’ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği, heyetin New York’tan Tahran’a hareketinin daha önce bildirilen takvim doğrultusunda gerçekleştiğini açıkladı.

Beyaz Saray, haftanın başında İran’la yürütülen müzakerelerde ilerleme kaydedilmesini bekliyordu. Ancak savaşın sona erdirilmesine yönelik çabalar sürerken görüşmelerin daha sonra çıkmaza girdiği ortaya çıktı.