Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



Trump: Seçimlerden önce İran’a saldırı olmayacak

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) dün deniz taşımacılığı sektöründeki uluslararası ortaklarına Hürmüz Boğazı hakkında bir brifing verdi. (CENTCOM)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) dün deniz taşımacılığı sektöründeki uluslararası ortaklarına Hürmüz Boğazı hakkında bir brifing verdi. (CENTCOM)
TT

Trump: Seçimlerden önce İran’a saldırı olmayacak

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) dün deniz taşımacılığı sektöründeki uluslararası ortaklarına Hürmüz Boğazı hakkında bir brifing verdi. (CENTCOM)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) dün deniz taşımacılığı sektöründeki uluslararası ortaklarına Hürmüz Boğazı hakkında bir brifing verdi. (CENTCOM)

ABD Başkanı Donald Trump, 3 Kasım’da yapılması planlanan Kongre ara seçimleri öncesinde ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırılarını yeniden başlatmayacağını açıkladı. Trump, ABD’nin İran limanlarına yönelik ablukasının devam ettiğini ve Hürmüz Boğazı’ndan petrol akışının sürdüğünü belirtti.

Trump, bu hafta Cumhuriyetçi adaylara destek amacıyla düzenlenen seçim kampanyası sırasında yaptığı açıklamalarda, savaşın sona ermesinin seçimlerden önceki veya sonraki günlerde mümkün olabileceğine inandığını dile getirmişti. Ancak Trump, aynı zamanda İran’a karşı geniş çaplı askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazır olduğunu da vurgulamıştı.

Trump dün sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, ABD’nin “Kongre ara seçimlerinden önce hiçbir zaman İran’a saldırmayacağını” ifade etti.

Trump ayrıca, ekibinin ‘İran’la verimli görüşmeler yürüttüğünü’ belirtti. Trump’ın açıklaması, ABD ordusunun bölgeye daha fazla askeri teçhizat sevk ettiği bir dönemde geldi.

Trump’ın eylül ayının sonlarında, Washington’ın Tahran’ın belirlediği şartları kabul etmesi karşılığında Hürmüz Boğazı’nın 7 gün içinde yeniden açılmasını öngören İran teklifini kamuoyu önünde reddetmesinden bu yana müzakereler çıkmaza girmiş görünüyor.

Washington yönetimi de dün, Tahran’ın petrol ürünlerini dış pazarlara taşımak için kullandığı tankerlerden oluşan ‘İran’ın gölge filosunu’ hedef alan yeni yaptırımlar açıkladı. Bu adım, savaş kapsamında İran üzerindeki baskıyı artırmaya yönelik son hamle oldu.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, söz konusu önlemlerin amacının Tahran’ı ‘bölgede savaş yürütmek için ihtiyaç duyduğu kaynaklardan mahrum bırakmak’ olduğunu belirtti.


İran’ın son Dini Lideri… Ağlar halinde işleyen bir cumhuriyetin doğuşu

İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreni sırasında Tahran Büyük Musallası’nın dışında bulunan iki Besic üyesi, 3 Temmuz 2026 (Reuters)
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreni sırasında Tahran Büyük Musallası’nın dışında bulunan iki Besic üyesi, 3 Temmuz 2026 (Reuters)
TT

İran’ın son Dini Lideri… Ağlar halinde işleyen bir cumhuriyetin doğuşu

İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreni sırasında Tahran Büyük Musallası’nın dışında bulunan iki Besic üyesi, 3 Temmuz 2026 (Reuters)
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreni sırasında Tahran Büyük Musallası’nın dışında bulunan iki Besic üyesi, 3 Temmuz 2026 (Reuters)

Bomba, Ali Hamaney’in Haziran 1981’de Tahran’daki Ebu Zer Camii’nde cemaate ders verdiği sırada bir teybin içine gizlenmişti. Cihazın patlaması sonucu çok sayıda kişi yaralanırken, en ağır yaralanan Hamaney oldu.

Hamaney, patlama anını daha sonra şu sözlerle anlatmıştı: “Ölümün eşiğine geldim ama Allah beni geri döndürdü... O’nun benden büyük bir görevi yerine getirmemi beklediğini hissettim.”

Patlamadan sağ kurtulan Hamaney’in sağ eli felç kaldı. O, hayatta kalmasını, kendisini bekleyen o ‘görevle’ ilişkilendirmişti.

İran’ın ilk Dini Lideri Humeyni’nin ardından göreve gelen Hamaney, yaklaşık 37 yıl boyunca ülkenin dini liderliğini yürüttü. Nüfuzunun zirveye ulaştığı, İslam Devrimi’ni kontrol altında tutmak için karmaşık ağlar ve çok katmanlı araçlar üzerine kurulu bir sistemin merkezinde yer aldığı dönemde, geçtiğimiz şubat ayının sonlarında düzenlenen bir İsrail hava saldırısı, tanıdığımız İran döneminin sona ermesi için yetti. Ancak bu dönemin sona ermesiyle ortaya çıkan yeni İran’ın nasıl bir şekil alacağı belirsizliğini koruyor.

hnjmkılo
Eski Dini Lider Ali Hamaney, Haziran 1981’de bir suikast girişimine maruz kaldıktan sonra Tahran’daki Baharloo Hastanesi’nde tedavi görürken (Ali Hamaney’in resmi internet sitesi)

Üçüncü Dini Lider Mücteba Hamaney’in göreve gelmesiyle birlikte, babasından devraldığı miras; sınırsız yetkiler, yoğun dini sembolizm, iç içe geçmiş çıkar ağları ve siyasi, askeri ve mali alanlardaki merkeziyetçi yapıdan oluşuyor. Ancak oğul, bu mirası geleneksel anlamda bir dini lider olarak tek başına devralmadı. Aksine, bu yetki ve nüfuz alanları çok sayıda ‘oğul’ arasında paylaşıldı. Bu durum, köktendinci örgütlerin şok ve zorunluluk karşısında ağ tipi, birbirine bağlı bir yapılanmaya geçmesine benziyor.

Hamaney’in, İslam Devrimi’ni birbirinden büyük ölçüde bağımsız hareket eden birden fazla lider üzerinden, tek bir merkeze bağlı olmadan işleyebilecek şekilde hazırlayıp hazırlamadığı tartışılıyor. Bir diğer ihtimal ise Hamaney’in, kamuya açık konuşmalarında sık sık dile getirdiği gibi ‘Allah’ın elinin’ kendisini koruduğuna inandığı için böyle bir sonla karşılaşacağını hiç düşünmemiş olması. Ancak oğlu Mücteba, İran’daki derin devletin gizemine bir yanıt niteliğinde görünüyor. Ülke, ağlar halinde işleyen bir cumhuriyetin doğuşuna hazırlanmış durumda.

Her iki durumda da İran bugün, çalışma biçimi bakımından ‘direniş’ adı verilen kollarının işleyişine benzeyen, birbirinden ayrı hücrelerden oluşan bir cumhuriyet görünümünde.

“Şu anda savaştan söz etmiyoruz”

İslam Devrimi, ihtişamını uzak mesafeden caydırıcılık üzerine inşa etti. Hamaney de bu caydırıcılık anlayışı çerçevesinde, çatışmaların ateşinin kendisine kadar yaklaşabileceğini muhtemelen hiç düşünmemişti. Bu yaklaşımı en fazla dile getiren kişi de bizzat kendisiydi.

Hamaney, Mart 2011’de, o dönemde Arap Baharı olarak adlandırılan olayların başlamasından duyduğu memnuniyeti gizlemedi ve “Bu olaylarda Allah’ın kudret elini hissetmek mümkün” dedi. Mayıs 2019’da ise destekçileri, önünde coşkuyla ‘ABD’ye karşı savaş’ çağrısı yapan sloganlar atıyordu. Hamaney onları durdurarak, “Şu anda savaştan söz etmiyoruz. Mesele direniştir” diye konuştu.

7 Ekim 2023 olaylarının ardından İran, İsrail ve ABD’ye karşılık vermesi yönünde sürekli baskıyla karşı karşıya kaldı. Buna rağmen Tahran, ‘stratejik sabır’ olarak adlandırdığı bir yaklaşım geliştirdi. Bu çerçevede, vekil güçler ve farklı uzantılarından oluşan bölgesel aktörleri, kısa olmayan ateşkes dönemlerine uymaya yöneltti.

Hamaney’in stratejisinin, tarihe ilişkin dini tasavvuru ile çatışmayı Tahran’dan uzakta tutmayı esas alan İran taktiğinin bir bileşimi olduğu açıkça görülüyor. Bu yaklaşım, 7 Ekim 2023 olaylarının ardından da sürdü. Necef’ten Iraklı bir din adamı, söz konusu gelişmeleri “Yahya Sinvar’ın dini lidere içirdiği bir zehir kadehi” sözleriyle tanımlıyor.

jrgthyju
Tahran’ın bir caddesinde, eski Dini Lider Ali Hamaney’i tasvir eden bir duvar resminin yanından geçen insanlar, 13 Ağustos 2026 (Reuters)

Yaklaşık 40 yıl boyunca iktidarın zirvesinde yer alan Hamaney, doğrudan çatışmadan kaçınırken güvenlik, siyaset, ekonomi ve medya gibi kritik alanları yönetmek üzere sadık isimleri görevlendirerek sistemin ağlarını ördü.

Tahran, Bağdat ve Beyrut’taki bilgi sahibi çevreler arasında, Dini Lider’in ofisinin ‘başında bir güvenlik görevlisinin bulunduğu, kapısı olan geleneksel bir binadaki kurumdan’ ibaret olmadığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Aksine bu ofisin, beklenenden çok daha fazla sayıda yetkiliyi, temsilciyi, görevlendirilmiş kişiyi ve farklı uzantıları kapsayan geniş ve görünmez bir ağ olduğu belirtiliyor. Bu ağın, İran Cumhurbaşkanı’nın denetimindeki kurumlara kadar uzandığı ve bütün bu kişilerin görevinin ‘Dini Lider’in her şeyi görmesini, duymasını ve her konuda karar vermesini sağlamak’ olduğu ifade ediliyor.

Bu geniş yapılanmanın Bağdat’taki yansımalarından birini, adının açıklanmamasını isteyen eski bir yetkili anlattı. Yetkili, “İranlı bir din adamı, Dini Lider’in şahsi talimatıyla Irak’ın petrol politikasını her gün düzenli olarak denetliyordu” dedi. Söz konusu yetkili, “Hamaney veya ofisi, stratejik dosyalar hakkında günlük güncellemeler almaya büyük önem veriyor” ifadesini kullandı.

Kırmızı çizgiler

Hamaney’in konumu, dini liderlik makamının anayasal sınırlarını aşıyor. Iraklı araştırmacı Ali el-Müden, “1979’daki İslam Devrimi’nden önceye uzanan onlarca yıllık süreçte Hamaney, makamın anayasal yetkilerinin geleneksel sınırlarını aşmasını sağlayan etkenler ve kaynaklar biriktirdi. Siyasi tecrübesinin yanı sıra cumhurbaşkanlığı deneyimini, dinî konumunu ve kurumlar içindeki geniş ilişki ve bağlılık ağını bir araya getirdi” diyor.

İslam felsefesi alanında çalışan ve Kum’da 30 yılı aşkın süre eğitim görerek ve yaşayarak deneyim kazanan el-Müden, “Hamaney’in sahip olduğu konum yalnızca anayasal yetkilerinden kaynaklanmıyor. Birikmiş tecrübesi ve kurumlar ile farklı güç merkezleri arasındaki dengeyi yönetme becerisi de bunda etkili” görüşünü dile getiriyor.

Ancak Hamaney’in alışılmışın dışındaki yetkilerini inşa etme biçimi, muhtemelen caydırıcılık fikriyle korunuyordu. Hamaney, kamuoyu önüne her çıktığında, bağlam ne olursa olsun, bu güce ‘ilahi bir boyut’ kazandırıyordu.

2018’de ABD yaptırımlarının ağırlaşmasıyla İranlılar geçim sıkıntısının pençesindeydi. O yılın ağustos ayında binlerce kişi, Hamaney’in konuşmasını dinlemek üzere kürsüsünün etrafında toplandı. Hamaney, “Allah’ın güçlü elinin halkın gücünde tecelli ettiğini ve şekillendiğini hissediyorum” dedi. Böylece İran’da Dini Lider’in takipçilerine ve Direniş Ekseni olarak adlandırılan yapının bulunduğu ülkelerdeki kitlelere kırmızı çizgilerin neden kırmızı olduğu ve aşılamayacağı mesajı verildi.

xcvfgbh
Tahran’da eski Dini Lider Ali Hamaney’in cenaze töreni sırasında toplanan katılımcılar (Reuters)

Yıllarca Dini Lider’in ofisiyle yakın ilişkileri bulunan siyasetçilerle temas hâlinde olan Iraklı bir siyasetçi, bu kişilerin de Hamaney kadar ‘Allah’ın elinin’, İslam Devrimi’ni ve kendilerini koruduğuna inandıklarını söylüyor. Hatta doğrudan çatışma ihtimaline ilişkin öngörebildiği en ileri senaryonun, kendi ifadeleriyle, ‘Dini Lider’in yanında oturan kişinin hedef alınması, ancak Dini Lider’in hedef alınmaması’ olduğunu belirtiyor.

Hamaney, ABD Başkanı Donald Trump’ın veya İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun kendisine suikast düzenlenmesi emrini vermeyeceğinden emin miydi? Kesin bir yanıt bulmak zor. Ancak Dini Lider, olayların tamamen tersine dönmesini beklediği zamanlarda bile başkalarına işaret ediyordu. Hamaney, ilk Dini Lider’in ölüm yıl dönümü vesilesiyle 10 Haziran 2005’te yaptığı konuşmada, “Bu güçlü el (Allah’ın eli) bazen yumruğa dönüşebilir ve insanın başına vurabilir” demişti.

Iraklı siyasetçi, “Hamaney çatışmaya girmek istemiyordu. En azından, İsraillilerin ve Amerikalıların dayattığı şekilde değil, doğal nedenlerle hayatının sonuna kadar çatışmayı uzatmak istiyordu” görüşünü dile getiriyor.

Ona göre, çatışmanın Dini Lider’in öldürülmesi eşiğine ulaşması, İran tarihinin uzun bir döneminin sona erme noktasına geldiği anlamına geliyor.

Hamaney’in oğlu... DMO’nun lideri mi?

Hamaney’in, Mücteba’nın İran’ın yeni Dini Lideri olarak babasının yerine geçmesine karşı çıktığı görüşünü benimseyen çok sayıda kişi olsa da baba, oğlunu erken dönemde gözlerden uzak tutarak Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) üzerinden toplumun ve kurumların derinliklerine nüfuz etmesine imkân tanıdı. 1990’lı yıllarda İran’daki dönüşümlere tanıklık eden, isimlerinin açıklanmasını istemeyen Iraklı ve Lübnanlı bazı isimler, Mücteba’nın ‘Haşimi Rafsancani’nin esnekliğinden yararlandığını’ söylüyor. Rafsancani, 1989’da babasının Dini Lider seçilmesinde belirleyici rol oynadığı sırada İran Cumhurbaşkanı’ydı. Aynı isimlere göre Mücteba, DMO, medreseler, çarşı esnafı, ordu, Besic ve yargı içindeki herkesle ilişkiler kurmaya yöneldi.

Bu isimlerden biri, Hamaney’in oğlunun Mir Hüseyin Musevi’nin hapse atılmasında rol oynadığını, henüz doğuş aşamasında olan veya gelişmekte bulunan siyasi hareketleri ortadan kaldırdığını, İbrahim Reisi’nin cumhurbaşkanlığına gelişini tasarladığını ve devlet kurumlarının devletin merkezindeki bir Hizbullah benzeri yapıya dönüşmesini öngören yeni bir felsefe geliştirdiğini söyledi. Ona göre Mücteba, ‘derin devlet’ anlayışının ilkelerini erkenden öğrenmişti.

Peki baba Hamaney, Şah rejiminin yıkıntıları üzerinde yükselen İslam Devrimi’nin ilkelerine aykırı bir proje olarak gördüğü iktidarın babadan oğula geçmesine karşı çıkarken, kendisini Dini Lider olarak belirleyen derin devleti ya da Necefli din adamının ifadesiyle ‘onun vitrinini’ oğluna miras bırakmasına izin mi verdi?

fergthy
Tahran’ın bir caddesinde İran dini liderlerinin fotoğraflarının yer aldığı afişin yanından geçen bir kadın (Reuters)

El-Müden’e göre, “Mücteba Hamaney sistemin bir çocuğu; onun içinde yetişti ve büyüdü. Sistemin kurumlarının bir ürünü, kurucularından biri değil. Liderlik makamına gelmeden önce babasının üstlendiği türden bir siyasi kamu görevinde bulunmadı. Dinî kurumlar içindeki varlığı da şu ana kadar, babasının onlarca yıllık ilim tahsili ve iktidar pratiği boyunca kazandığı etki alanına ulaşmış değil. Dolayısıyla makamın ona devredilmesi, babasının şahsında biriken tüm kişisel ve siyasi kaynakların da kendisine aktarılacağı anlamına gelmiyor.”

Baba ile oğul arasında uzmanların büyük bir uçurum gördüğünü belirten Necefli din adamı, bu nedenle şu değerlendirmede bulunuyor: “Baba Hamaney, fıkıh alanında asgari yeterlilik koşullarını taşıyan son Dini Lider’di. Aynı zamanda DMO üzerinde gerçek bir hâkimiyete sahip olan son isimdi. Mücteba Hamaney ise bunun aksine, DMO’nun hâkimiyeti altında ve onun yönlendirdiği bir isim.”

Ancak bu durum, dini liderlik makamının sembolik hâle geldiği veya yetkilerinin başka bir kuruma devredildiği anlamına da gelmiyor. El-Müden, bu noktada Dini Lider’in ‘anayasal yetkileri’ ile karar alma sürecini fiilen kendi şahsında toplama kapasitesi arasında ayrım yapıyor.

Ağlar halinde işleyen bir cumhuriyet

Eğer iktidar, Hamaney’in elinden henüz gözlerden uzak yaşayan oğluna geçmediyse, peki kimin elinde toplandı? Cevap, “Her şeyi DMO kontrol ediyor” şeklinde. En azından nüfuzu ve güvenlik ile ekonomi alanlarındaki ağları Ortadoğu’daki başkentlere, Batı Asya’nın çeşitli bölgelerine ve daha uzak coğrafyalara uzanan bu kurum, Uzmanlar Meclisi’nin 8 Mart 2026’da Mücteba Hamaney’i seçtiği oturumu denetleyen ve yöneten yapıydı. Uzmanlar Meclisi üyeleri, DMO mensupları eşliğinde, İkinci Dünya Savaşı dönemini hatırlatan dramatik bir atmosferde seçim merkezine geliyordu. O dönemde Alman uçakları Londra’yı bombalarken İngiliz hükümeti Westminster’daki sığınaklarda toplanıyordu.

Iraklı siyasetçi, “İran’a yönelik son savaş, bölgede yaşanan en büyük askerî çatışma. Neredeyse Irak’la yaşanan sekiz yıllık savaşı bile geride bırakıyor” diyor.

Ancak İran’daki gelişmelerin sorunsuz ilerlediği ve bir liderin yerine diğerinin getirilmesinden ibaret olduğu yönündeki değerlendirmelere mesafeli yaklaşan el-Müden, yeni durumu ‘Dini Lider yönetiminden DMO yönetimine geçiş’ olarak tanımlamaya da temkinli yaklaşıyor. Çünkü böyle bir tanımlama, rejimin iç yapısının ve savaş ortamının ortaya çıkardığı zorlukların henüz izin vermediği doğrudan bir iktidar devrini varsayıyor.

İran’da nelerin değiştiğini anlamanın anahtarı belki de savaşın yarattığı atmosferde yatıyor. Büyük olasılıkla, Humeyni ve Hamaney dönemlerinde var olan biçimiyle İslam Devrimi rejimi, dağılmadan parçalanarak birbirine ince bağlarla tutunan örgütlerden oluşan bir cumhuriyete dönüştü. Iraklı siyasetçi, “Bugün İran’ın bir Dini Lider’e değil, gizli hücrelerin sorumluları gibi hareket eden ve tek görevi hayatta kalmak olan operasyon liderlerine ihtiyacı var” diyor.

dfv
Tahran’ın Azadi Caddesi’nde, eski Dini Lider Ali Hamaney’in resminin yer aldığı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 29 Temmuz 2026 (AP)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İran’ın son savaş sırasındaki stratejisini ‘adem-i merkeziyetçi savunma’ olarak nitelendirmişti. Arakçi bu ifadeyle, İran’ın üst düzey yöneticileri korumaya odaklanan anlayıştan, savaş boyunca ayakta kalmayı güvence altına alma yaklaşımına geçtiğini anlatmaya çalışıyordu. Görünen o ki bu strateji, kontrol edilmesi veya kolayca tespit edilmesi güç, çok sayıda silahlı unsurun devreye girmesiyle uygulanıyor.

Baba Hamaney’in örgütsel yapının bu şekilde parçalanmasına yönelik bir plan hazırladığına dair herhangi bir kanıt yok. Ancak sonuç değişmiyor: İran bugün hem ‘devlet’ hem de ‘devrim’.

İran’daki gelişmelerin Bağdat’a yansıması her zaman görülüyor. Bu kez yansıyan, parçalanmışlık durumu. Mart 2016’da Irak hükümeti, iki gün sürecek kısa bir ateşkes için bir silahlı grupla müzakere yürütüyordu. Amerikalılar, Bağdat’taki büyükelçiliklerine yönelik saldırıların durdurulacağına dair söz almıştı. Buna rağmen patlayıcı yüklü insansız hava araçları ABD’nin tesislerini vurmaya devam etti.

Kaynaklar, o dönemde ABD’li ve Iraklı yetkililer arasındaki temasların, ‘hükümetin bir grupla anlaşmaya varamaması nedeniyle’ dostane olmadığını belirtiyor. Güvenilir kaynaklar, Irak’ta görev yapan bir DMO subayının, saldırıların anlaşmaya rağmen neden sürdüğünü soran üst düzey bir Iraklı yetkilinin sorularına yanıt vermediğini aktardı.

Tek merkez ve iplikler

Bu keskin perspektiften bakıldığında, gerçekte nelerin değiştiği görülebiliyor. Hamaney döneminde İran’da çok sayıda kurum ve güç merkezi bulunuyordu. DMO da bunların en önemlilerinden biriydi. Ancak baba Hamaney gibi deneyimli bir Dini Lider’in varlığı, bu kurumların yönetiminde ve aralarındaki anlaşmazlıkların çözümünde yüksek düzeyde merkezîleşmeyi mümkün kılıyordu.

El-Müden, Hamaney’in yokluğunun ardından ‘karar alma sürecinin Dini Lider’in ofisi, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, askerî ve güvenlik yetkilileri, DMO ve diğer devlet kurumları arasındaki etkileşime daha fazla dayanır hâle geldiğini’ belirtiyor.

El-Müden’e göre İran’da yaşanan dönüşüm, güçlü ve belirleyici bir liderin şahsında yoğunlaşan merkezîleşmeden, daha karmaşık bir kurumsal merkezîleşmeye doğru gerçekleşen göreli bir geçiş niteliğinde. Savaşın kendisi ve haleflik sürecinin yaşandığı koşullar nedeniyle güvenlik ve askerî kurumların önemi de bu yeni yapıda arttı.

cvfgbhjk
 Tahran’da düzenlenen erbain töreninde Dini Lider Mücteba Hamaney’in resmini taşıyan İranlı bir kadın (AP)

Nitekim DMO, yerel ve bölgesel komutanlıkların belirli ölçüde operasyonel bağımsızlığa sahip olduğu, birbirinden ayrı ‘parçalar’ hâlinde hareket etme yöntemine yöneldi. Bu yapı, sanki ‘başkomutan’ sürekli öldürülmüş gibi işliyor.

El-Müden’e göre bugün İran’da sorulan soru artık “İran’ı kim yönetiyor?” değil, tüm ipleri tek merkezde toplayan kişinin ortadan kaybolmasının ardından karar alma mekanizmasının nasıl dağıldığı. Bu durum, ‘liderlik kurumu ile güç merkezleri arasındaki ilişkinin yeniden tanımlandığı, henüz tüm aşamaları tamamlanmamış bir oluşum süreci’ anlamına geliyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ‘hücrelerden oluşan İran’ konusunda duyduğu kaygıyı gizlemiyor. Pezeşkiyan kısa süre önce, “Hiçbir grubun İran’ı herhangi bir yöne sürüklemesine izin verilmeyecek” dedi. Çok sayıda analistin bu tür açıklamaları, İran’ın ‘iyi polis-kötü polis’ anlatısı oluşturmak için başvurduğu bir taktik olarak değerlendirdiği doğru. Ancak sahadaki gelişmeler, İran’ın birbirinden ayrı parçalar hâlinde hareket ettiği gerçeğiyle bağlantılı.

İran, belirsizlik içinde hareket edebildiği ve merkezi bir başın bulunmadığı bu ağ tipi yapıyı sürdürebilecek mi? Böyle bir merkezî liderin yarım saat içinde ortadan kaldırılması, bütün sistemi felç edebilir. Konuyla ilgilenen çevrelerde bu soruya yönelik farklı yanıtlar öne çıkıyor. Ancak bugün asıl önemli mesele, Tahran’daki yönetimin birbirinden ayrı ‘parçaların’ hareket temposunu kontrol etme kapasitesi ve bu parçaların sistem içindeki bağımsızlığının, dış saldırılardan daha fazla endişe yaratacak ölçüde aşırılaşıp aşırılaşmadığı. Böyle bir tablo, baba Hamaney’in kabul edebileceği ve tahammül gösterebileceği sınırları aşmış olabilir.


Putin, Türkmenistan’da Pezeşkiyan ile görüştü

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 17 Ocak 2025'te Moskova'da gerçekleştirdikleri görüşme sırasında (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 17 Ocak 2025'te Moskova'da gerçekleştirdikleri görüşme sırasında (Reuters)
TT

Putin, Türkmenistan’da Pezeşkiyan ile görüştü

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 17 Ocak 2025'te Moskova'da gerçekleştirdikleri görüşme sırasında (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 17 Ocak 2025'te Moskova'da gerçekleştirdikleri görüşme sırasında (Reuters)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkmenistan’da düzenlenecek bölgesel zirve öncesinde dün İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüştü. Rus haber ajanslarının aktardığına göre Putin, Moskova’nın Ortadoğu’daki savaşın sona erdirilmesine yönelik çözüm çabalarına katkıda bulunmaya hazır olduğunu yineledi.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Putin, “Bu durumun çözüme kavuşturulmasına katkıda bulunmak için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız” dedi. Putin ayrıca İran’ın, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in düzenlediği saldırılarla başlayan çatışmayı sona erdirmek için “gerçek çabalar” gösterdiğini ifade etti.

Görüşme, Washington ile Tahran arasında diyaloğun yeniden başlatılması ve gerilimin düşürülmesi amacıyla bölgesel girişimlerin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti. İran, ABD ve İsrail’e yönelik söylemini sertleştirerek yeni bir saldırıya karşılık vereceği uyarısında bulunurken, nükleer programına ilişkin müzakerelere açık olduğu mesajını da vermeyi sürdürüyor. Tahran yönetimi, buna karşın haklarından “hiçbir koşulda” taviz vermeyeceğini vurguluyor.