Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



Laricani suikastı savaşı nasıl uzatabilir?

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin merhum Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin merhum Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
TT

Laricani suikastı savaşı nasıl uzatabilir?

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin merhum Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin merhum Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)

İran’ın ulusal güvenlikten sorumlu en üst düzey yetkilisi olarak öne çıkan Ali Laricani, ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın başlangıcından bu yana ülkenin askeri ve diplomatik stratejisinin başlıca mimarlarından biri olarak tanınıyordu.

İsrail dün düzenlediği hava saldırısında Laricani’nin öldüğünü açıkladı. Uzmanlar, bu adımın savaşın süresini uzatabileceği konusunda uyarılarda bulundu.

ABD merkezli CNN, uzmanlara dayandırdığı haberinde, Laricani’nin yokluğunun İran yönetiminden en etkili ve söz sahibi seslerden birini kaybettireceğini ve savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakereleri zorlaştırabileceğini aktardı. Birçok gözlemciye göre Laricani, özellikle son haftalarda yaşanan istikrarsızlık ve Ali Hamaney’in vefatının ardından, fiilen İran’ın lideri konumundaydı.

Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nden araştırmacı Hamid Rıza Azizi, Laricani’nin rejimin derinliklerini iyi bilen bir isim olduğunu, on yıllar boyunca rejimin merkezinde bulunmasının farklı elit kesimler nezdinde geniş bir güven sağladığını söyledi.

Azizi, İran rejiminin birey kayıplarını aşacak kapasitede eğitimli olduğunu, ancak Laricani gibi çok yönlü deneyime sahip kişilerin kolayca yerinin dolmayacağını vurguladı.

Laricani’nin ölümünün savaşın gidişatına hemen yansımayacağını, ancak siyasi kriz yönetimini zorlaştıracağını belirten Azizi’ye göre Laricani, İran’ın siyasi söylemi ve uluslararası ilişkiler konusunda derin bilgiye sahipti.

Azizi, “Savaşın sona erdirilmesi için müzakere edebilecek bir koalisyon oluşturacak kişi, Laricani gibi farklı akımları bir araya getirebilecek eşsiz bir yetkiye sahip olmalı. Mevcut durumda, başlangıcından itibaren büyük ölçüde etkisizleştirilen ılımlı bir lider olan Mesud Pezeşkiyan, böyle bir rolü üstlenemez” değerlendirmesinde bulundu.

Yarım asırlık hizmet

Laricani, yaklaşık elli yıl boyunca, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), güvenlik kurumları, resmi medya ve İran parlamentosunda önemli görevler üstlendi.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, Laricani’nin uzun siyasi kariyerini övdü; onu, ‘hayatının son anına kadar İran’ın ilerlemesi için çalışan bir isim’ olarak nitelendirdi ve dış tehditlere karşı birlik çağrısında bulundu.

Azizi, Laricani tarzı bir kariyerin İran’da nispeten nadir görüldüğünü belirterek, tek eksik konumunun devlet başkanlığı olduğunu ifade etti.

Azizi’ye göre Laricani, İran rejiminin değişken siyasi dinamiklerinde usta bir liderdi ve ‘pragmatik bir muhafazakâr’ olarak sistem içindeki farklı akımlarla çalışabilme kapasitesine sahipti.

1980’lerde İran-Irak Savaşı sırasında DMO’da komutanlık yapan Laricani, daha sonra resmi radyo ve televizyon kurumunun başkanlığını üstlendi.

Laricani, 2000’li yılların başında İran’ın başlıca nükleer müzakerecisi olarak görev yaptı. Batılı diplomatlar onu ‘deneyimli ve zeki’ olarak nitelendirdi. 2004’te Ali Hamaney’in danışmanı olarak atanmasının ardından güvenlik konularında etkisi giderek arttı.

Laricani, 2020 yılına kadar 12 yıl boyunca İran parlamentosuna başkanlık ederek nüfuz alanını genişletti.

2015 yılında CNN ile yaptığı röportajda Laricani, Obama yönetiminin müzakere ettiği ve İran’ın nükleer programını kısıtlaması karşılığında yaptırımların hafifletilmesini öngören anlaşmayı överek, bunu ‘diğer meseleleri daha iyi anlamanın bir başlangıcı’ olarak nitelendirdi.

Geçen yıl İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından Laricani, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri olarak yeniden ön plana çıktı ve birçok analist onu ülkenin en etkili karar vericisi olarak gördü.

Laricani’nin ölümü, savaşın süresini uzatabilir. İran devlet medyası pazartesi günü, 71 yaşındaki eski DMO komutanı Muhsin Rızai’nin emeklilikten dönerek yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı olduğunu duyurdu.

Azizi’ye göre bu gelişme, liderliğin giderek ‘Irak Savaşı kuşağına’ bağımlı hale geldiğini ve Laricani’nin pragmatik ağırlığı olmadan daha militarist bir tutum benimsemeye meyilli olduğunu gösteriyor.

DMO, Laricani’nin öldürülmesinin yeni saldırılara yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.

İran devlet televizyonu ise bugün, Laricani suikastına yanıt olarak Tel Aviv’in kümelenmiş savaş başlıklı füzelerle hedef alındığını bildirdi.


Tahran'dan Hartum'a stratejik kaos dönemi

Fotoğraf: AFP / Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: AFP / Reuters / Al Majalla
TT

Tahran'dan Hartum'a stratejik kaos dönemi

Fotoğraf: AFP / Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: AFP / Reuters / Al Majalla

Emced Ferid et-Tayyib

Günümüz dünyası, felaket boyutlarına ulaşan bir stratejik kaos ortamında yaşıyor. Öyle ki çatışmalar artık coğrafi sınırlarla sınırlı kalmayıp giderek artan bir eğilimle açık bölgesel çatışmalara dönüşüyor ve zamanla kapsamları genişliyor. Bu durum, caydırıcılığın aşınması, büyük güçlerin kutuplaşması ve dışarıdan desteklenen devlet dışı aktörlerin yükselişi sonucunda, uluslararası sistemin bölgesel çatışmaları kontrol altına alma ve bunların sınır ötesi çatışmalara dönüşmesini önleme kapasitesinin azalmasıyla öne çıkıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası çok taraflı uluslararası sistemi saran bu yapısal yetersizlik durumu, Rusya-Ukrayna savaşından başlayarak, ulusal dokunun parçalanması ve Sudan’da patlak veren savaşa, ardından Gazze’deki savunmasız halkın karşı karşıya kaldığı korkunç insani trajediye kadar, arka arkaya gelen silahlı jeopolitik patlamalar karşısında çaresiz kaldı. Bu yetersizliğin en kritik tezahürü ise ABD ve İsrail ile İran arasında doğrudan çatışmanın fitilinin ateşlenmesine kadar uzanıyor. Bu durum, mevcut dünya düzenini en zorlu beka sınavlarıyla karşı karşıya bırakıyor. Bu sınavlar, birbiri ardına çatışmaların fitilinin ateşlenmesine tanık olurken, öncekilerin ateşi sönmeden ya da biraz olsun yatışmadan devam ediyor.

ABD-İsrail ortak askeri operasyonları, 28 Şubat 2026 tarihinde, İran’ın Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney dahil olmak üzere İranlı üst düzey yetkilileri, nükleer tesisleri ve önemli askeri mevzileri hedef alan yoğun hava saldırılarıyla başladı. İran ise buna, sadece İsrail'e değil, saldırıya katılmayan Arap ülkelerine de yüzlerce balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) fırlatarak karşılık verdi. Hatta saldırıya uğrayan ülkelerden bazıları, İran'a yönelik saldırıda hava sahalarının kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkça ilan etmişti. İran'ın gerekçeleri ne olursa olsun bu misillemenin, gerginliğin tırmanmasını durdurmak için uluslararası destek elde etmekte kullanılabilecek siyasi sağduyudan yoksun olduğu da bir gerçekti. Ancak İran, komşularını da çatışmanın içine çekerek, bir nevi acı ortaklığı dayatarak, çatışma çemberini genişletmeyi tercih etti. Bu durum, petrol fiyatlarının yükselmesi, gaz üretiminin durması, Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı ve diğer önemli deniz geçitlerinin kapatılması nedeniyle, bölgeyi ve hatta tüm dünyayı muazzam ekonomik ve güvenlik risklerine açık hale getirdi.

Etiyopya’nın kuzeyinde Eritre ve güneyinde Somali ile yaşadığı gerilimler, konumunu daha hassas hale getirirken başka ülkelerde savaşa girme seçeneğinin riskini artırıyor. Zira bu, söz konusu ülkelere Etiyopya’ya saldırmak için meşru bir siyasi gerekçe sunabilir.

Kızıldeniz'in karşı kıyısında ise, Afrika Boynuzu'ndaki istikrarsızlığın en belirgin göstergesi, 2023 yılının nisan ayından beri süregelen Sudan’daki savaş olmaya devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Sudan'ın komşusu olan birçok ülke bölgesel düzeyde savaşa müdahil oldu. Çad, Sudan'ın batısındaki Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin operasyonları için bir harekat üssü, ikmal merkezi ve taktiksel derinlik olmaya devam etti. Ardından, Libya, Uganda ve Kenya'nın milislere silah ve paralı askerlerin ulaşımını kolaylaştırmanın yanı sıra siyasi ve diplomatik destek sağlama ve kendi topraklarında barındırma konusunda da rol oynadığına dair bilgiler ortaya çıktı. Ancak 2 Mart 2026'da Sudan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan resmi bir açıklamada, Sudan'ın Etiyopya topraklarından kalkan İHA’larla saldırılara maruz kaldığını duyuruldu. Ertesi gün ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü yaptığı açıklamada, ABD'nin Etiyopya topraklarının Sudan'a insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlemek için kullanıldığına dair raporlardan haberdar olduğunu doğruladı. Bu bilgiler, dünyanın İran'daki çatışmaya odaklandığı bir dönemde ve geçtiğimiz yıldan bu yana HDK ile onu destekleyen bölgesel aktörlerin Etiyopya topraklarında bazı kişileri silah altına aldıkları, askeri eğitim kampı kurdukları ve paralı askerlere başvurdukları yönündeki haberlerin tekrarlanmasının ardından aktarıldı.

devfd
Sudan'ın başkenti Hartum'un yakınlarındaki Lamab Mahallesi’nde hasar görmüş bir binanın önünde bir işçi, 30 Temmuz 2025 (AFP)

Sudan, geçmişte olduğu gibi bugün de çok sayıda bölgesel müdahalenin kurbanı olsa da Etiyopya'nın Sudan savaşına müdahil olması, tüm bölgeyi tehdit eden ciddi bir dönüm noktası. Sudan-Etiyopya denklemi, birçok faktörün karmaşıklığıyla iç içe geçti. Bunların başında Sudan'ın iç kesimlerinde Addis Ababa hükümetiyle çatışan Etiyopyalı milis grupların varlığı geliyor. Bu milisler arasında Fano milisleri (Amhara etnik grubu) ve Tigray güçleri bulunuyor. Ayrıca, Aromo güçleri Sözcüsü’nün ‘Etiyopya hükümetinin Sudan halkı ve ordusunun aleyhine yabancı güçleri desteklemesinin kabul edilemez olduğu’ yönündeki açıklamaları da dikkat çekti. Bunların hepsi, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed'in hükümetiyle geçmişte ve günümüzde gerginlikler ve çatışmalar yaşayan başlıca güçler.

Bunun yanında Etiyopya’nın kuzeyinde Eritre ve güneyinde Somali ile yaşadığı gerilimler, konumunu daha hassas hale getirirken başka ülkelerde savaşa girme seçeneğinin riskini artırıyor. Zira bu, söz konusu ülkelere Etiyopya’ya saldırmak için meşru bir siyasi gerekçe sunabilir. Öte yandan Sudan, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nın inşasının tamamlanmasının ardından Mısır ile Etiyopya arasında Nil Nehri suları konusunda yaşanan bölgesel gerginliğin üçüncü önemli tarafı. Tüm bu faktörler, Sudan-Etiyopya arasındaki sürtüşmeleri çok taraflı bir patlama potansiyeli barındıran bir alana dönüştürüyor.

Uluslararası alanda tutarlı bir güvenlik sistemini yeniden inşa etme iradesi yok ve bölgeyi tehdit eden en büyük tehlike belirli bir saldırı ya da sınır ihlali değil, çatışmaların topyekûn savaşlara dönüşmesini engelleyen kuralların zayıflaması.

Bazı ülkeleri -finansman, silahlandırma veya lojistik destek yoluyla- Sudan savaşına çekip bu savaşa dahil etmeye teşvik eden bölgesel güçler, şimdi tüm bölgeyi tehdit eden stratejik bir geri tepmeyle karşı karşıya. Ayrıca, sınır ötesi kimliklerin, kontrolsüz silahların ve çökmüş ekonomilerin kesiştiği bir bölgede, küçük bir kıvılcımın ittifak haritalarını zorla yeniden çizebileceği, kontrol edilemez yollar açıyor.

Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa'yı siyasi, askeri ve mali açıdan tüketti. Avrupa'nın bir uzlaşma sağlamadaki ya da hatta bağımsız bir güvenlik vizyonu oluşturmadaki yetersizliği, kıtayı dış güçlerin iradesinin esiri haline getirdi. Bu zayıflık, Afrika Boynuzu gibi kırılgan bölgelerdeki rolümüze doğrudan yansıdı. Avrupa, Sudan'daki savaşı ve ondan önceki Etiyopya iç savaşı gibi çatışmaları durdurmada herhangi bir aktif rol oynamakta başarısız oldu. Avrupa güçleri Avrupa-Avrasya sahnesiyle meşgulken, kenarlardaki patlamaları kontrol altına alma yeteneği geriliyor.

ds
Gondar ile Sudan sınırını birbirine bağlayan yolda bir kamyonun üzerindeki Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri’nden askerler, 24 Şubat 2024 (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM), bu bağlamda varoluşsal bir çıkmaza girmiş görünüyor. İran'daki ve ondan önce Ukrayna'da süper güçlerin çatışmaya doğrudan müdahil olması sonucu yaşanan felç hali, Sudan'daki savaşı durdurmadaki başarısızlığı, Gazze'deki insani kriz ve bağlayıcı bir müzakere süreci dayatmadaki zayıflığı, sivilleri koruma konusundaki yetersizliği; bunların hepsi, kolektif güvenlik kavramındaki derin krizin göstergeleridir. BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları büyük güçler arasındaki kutuplaşmanın gölgesinde kaldığında, BMGK felç olmuş durumda uluslararası düzenin garantörü olmaktan çıkıp onun parçalanışının tanığına dönüşür.

Çatışmalar genellikle açıkça ilan edilmiş bir topyekûn savaş kararıyla değil, yanlış değerlendirmeler, hesaplanmamış tepkiler ya da daha geniş çaplı hesaplaşmalar için kırılgan bir alanın kullanılmasıyla başlar. İran'da olanlar buna bir örnek teşkil ediyor. Afrika Boynuzu'nda şekillenen durum ise bunun daha tehlikeli bir versiyonu olabilir. Çünkü buradaki devletlerin kırılganlığı daha derin, sınırları daha akışkan ve çatışmalarının tarihi daha karmaşık. Uyumlu bir güvenlik sistemini yeniden inşa etmeye yönelik uluslararası bir irade olmazsa, bölgeyi tehdit eden en büyük tehlike, belirli bir saldırı ya da sınır ihlali değil, çatışmaların topyekûn savaşlara dönüşmesini engelleyen kuralların zayıflaması olur.


Laricani suikastıyla Ayetullah'a gönderilen “sert mesaj”

Tahran'daki bir spor kompleksi dün düzenlenen hava saldırılarında hasar gördü (DPA) Fotoğrafta, geçtiğimiz cuma günü başkentte düzenlenen bir mitingde son kez görünen Laricani yer alıyor (Reuters)
Tahran'daki bir spor kompleksi dün düzenlenen hava saldırılarında hasar gördü (DPA) Fotoğrafta, geçtiğimiz cuma günü başkentte düzenlenen bir mitingde son kez görünen Laricani yer alıyor (Reuters)
TT

Laricani suikastıyla Ayetullah'a gönderilen “sert mesaj”

Tahran'daki bir spor kompleksi dün düzenlenen hava saldırılarında hasar gördü (DPA) Fotoğrafta, geçtiğimiz cuma günü başkentte düzenlenen bir mitingde son kez görünen Laricani yer alıyor (Reuters)
Tahran'daki bir spor kompleksi dün düzenlenen hava saldırılarında hasar gördü (DPA) Fotoğrafta, geçtiğimiz cuma günü başkentte düzenlenen bir mitingde son kez görünen Laricani yer alıyor (Reuters)

İsrail, dün, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani ile Besic Güçleri Komutanı Gulamrıza Süleymani'nin, savaşın başlamasından ve çatışmaların ilk gününde Dini Lider Ali Hamaney'in öldürülmesinden bu yana gerçekleştirilen en hassas suikast operasyonlarından biri olan saldırılarla öldürüldüğünü duyurdu. Bu hamle, yeni Dini Lider Mücteba Hamaeney’e gönderilen ‘sert bir mesaj’ olarak değerlendirildi.

Tahran, Laricani'nin akıbeti konusunda ilk saatlerde sessizliğini korudu. Resmi haber ajansları ise iki ismin öldürüldüğüne dair herhangi bir imada bulunmadan Laricani'nin el yazısıyla yazılmış bir mektubu ve Süleymani'ye ait başka bir mektubu yayınlamakla yetindi. Ancak daha sonra İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), Süleymani'nin ABD-İsrail saldırılarında öldürüldüğünü doğruladı. Ardından İran Ulusal Güvenlik Konseyi gece saatlerinde bir taziye açıklaması yayınlayarak Laricani'nin de öldürüldüğünü teyit etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Laricani'nin ‘İran'ı fiilen yöneten bir çete lideri’ olduğunu belirterek, ona yönelik saldırının Tahran'daki yönetim yapısını zayıflatma ve İranlılara ‘kendi kaderlerini tayin etme fırsatı’ verme çabalarının bir parçası olduğunu söyledi. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise, saldırının İran'ın en önde gelen devlet adamlarından birini ve DMO'nun askeri kanadı olan Besic’in komutanını hedef aldığını doğruladı.

Savaşın on sekizinci günü, Tahran ve çevresinde eşzamanlı patlamalarla İran’a yönelik en şiddetli bombardıman gecelerinden biri yaşandı. Öte yandan İran, İsrail’e ve ABD’nin bölgedeki üslerine yönelik yeni füzeli ve insansız hava araçlı (İHA) saldırılar düzenlediğini duyurdu.

Bu arada Reuters, üst düzey bir İranlı yetkilinin, Ayetullah Mücteba Hamaney başkanlığındaki yeni liderliğin, gerilimi azaltmaya yönelik arabuluculuk önerilerini reddettiğini aktardı. Yetkili, ABD ve İsrail boyun eğmeden önce ‘barış için zamanın uygun olmadığını’ vurguladı.

Washington'da ise ABD Başkanı Donald Trump, gerginliği tırmandıran söylemlerini sürdürdü. ABD'nin İran'ın askeri kapasitesini yok ettiğini vurgulayan Trump, Hürmüz Boğazı meselesinin çatışmanın odak noktası olmaya devam edeceğini belirterek, müttefiklerini boğazın güvenliğini sağlamaya davet etti.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Hürmüz Boğazı’nın ‘savaş öncesindeki haline dönmeyeceğini’ söyledi. Kalibaf, boğazın, devam eden çatışmada stratejik bir koz haline geldiğini de sözlerine ekledi.