Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



İsrail seçimleri: Oy sayımı sürerken neler bekleniyor?

Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
TT

İsrail seçimleri: Oy sayımı sürerken neler bekleniyor?

Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)

Başbakan Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin, dün (Salı) yapılan seçimlerin ardından İsrail parlamentosunda en fazla sandalyeyi kazanması bekleniyor. Ancak ne Netanyahu’nun ne de başlıca rakibi Gadi Eisenkot’un parlamentoda çoğunluğu sağlaması için net bir yol bulunuyor.

Oy sayım işlemi devam ederken, partilerin hükümet kurmak amacıyla muhtemelen uzun sürecek müzakerelere başlaması bekleniyor. Görüşmelerin başarısız olması halinde İsrail yeniden seçime gitmek zorunda kalabilir.

Kazanan partileri ne zaman öğreneceğiz?

İsrail Merkez Seçim Komitesi, oy sayımına bugün de devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre seçimlerin kesin sonuçlarının yarından (Perşembe) önce açıklanması beklenmiyor.

Komite ayrıca İsrail askerlerinin kullandığı yüz binlerce oyun yanı sıra yurt dışında oy kullanan diplomatların oylarını da sayacak.

Komitenin yürüttüğü sayım süreci, İsrail’in önde gelen televizyon kanallarının sandık çıkışlarında gerçekleştirdiği anketlerin ardından geliyor. Bu anketler partilerin göreceli gücüne ilişkin genel bir fikir verebilse de özellikle çok sayıda partinin faaliyet gösterdiği İsrail gibi siyasi sistemlerde gerçek sonuçların kesin bir göstergesi olarak kabul edilmiyor.

Oy sayımının 30 Ekim’e kadar tamamlanması, seçimlerin resmî sonuçlarının ise sandık gününden bir hafta sonra, 4 Kasım’da açıklanması bekleniyor.

Süreç neden bu kadar karmaşık?

Knesset’teki sandalyeler, nispi temsil sistemi kapsamında parti listelerine göre dağıtılıyor. Partilerin parlamentoda sandalye kazanabilmesi için ülke genelinde kullanılan oyların en az yüzde 3,25’ini alması gerekiyor.

Yaklaşık 12 partinin seçim barajını aşma ihtimali bulunduğu düşünülüyor. Bu nedenle toplam oy sayısının kesinleşmesi ve sandalyelerin dağılımının belirlenmesi zaman alacak.

Sonuçlar açıklandıktan sonra ne olacak?

Oyların kesin sayısı belirlenip sonuçlar açıklandıktan sonra Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, hükümetin başına geçmesini istedikleri adayı belirlemek amacıyla parti liderleriyle istişarelerde bulunacak. Ardından hükümeti kurma ihtimalinin en yüksek olduğunu düşündüğü adaya görevlendirme verecek.

Görevlendirilen adaya hükümeti kurması için 42 güne kadar süre tanınacak. İsrail’de şimdiye kadar hiçbir parti tek başına mutlak çoğunluğu elde edemedi. Bu nedenle hükümetler, birden fazla partinin bir araya geldiği koalisyonlar aracılığıyla kuruluyor. Hükümet kurmaya yönelik müzakereler de çoğu zaman haftalar sürüyor.

Knesset’teki her sandalye büyük önem taşıyor. Küçük partiler, hükümetin kurulmasında bir tarafın lehine dengeyi değiştirecek ölçüde belirleyici bir rol oynayabiliyor.

Görevlendirilen adayın hükümeti kuramaması durumunda başka adaylara da bu fırsat tanınabilir. Hükümetin kurulamaması halinde ise yeniden seçim kararı alınır ve mevcut hükümet, yeni hükümet göreve başlayana kadar geçici hükümet olarak görevini sürdürür.


Halkların Baharı’ndan Avrupa Sonbaharı’na

Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
TT

Halkların Baharı’ndan Avrupa Sonbaharı’na

Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)

Refik Huri

Sokaktaki her barışçıl veya şiddet içeren hareket bir devrim değildir. Lenin’in ‘net bir program uğruna mücadele eden bir devrimciler örgütü’ olarak adlandırdığı yapı olmaksızın devrim de olmaz. Baskın güçlerin ezdiği devrimler bir yana, zafer kazandıktan sonra ilan edilen amaçlarından saparak, kendilerine karşı ayaklanılan rejimlerden daha baskıcı ve yolsuz sistemlere dönüşen devrimlerden daha fazlası yoktur.

1948 yılında Marx ve Engels Komünist Manifesto’yu yayımladıklarında, Avrupa ‘Halkların Baharı’ başlığı verilen ayaklanma ve devrimlerle çalkalanıyordu. Ancak baskın güçler ‘Kutsal İttifak’ çatısı altında birleşerek sonunda bu devrimleri bastırmayı başardılar. Proletaryanın zayıf olduğu köylü Rusyası dışında hiçbir devrim başarıya ulaşamadı; ki orada da önce Aleksandr Kerenski liderliğindeki sosyalistler Çarlığın yönetimini sonlandırmış, ardından 1917’de Lenin liderliğindeki komünistler sosyalistlerin iktidarını devirmiş ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar hüküm sürmüşlerdi. Lenin’in dostu Amerikalı iş insanı Armand Hammer, ‘Tarihin Tanığı’ adlı kitabında, Lenin’in ‘1920 yılında komünizmin başarısız olacağını fark ettiğini’ aktarır.

21. yüzyılın ikinci on yılında ise birçok Arap ülkesinde, Halkların Baharı’ndan ilham alınarak ‘Arap Baharı’ devrimleri adı verilen bir ayaklanmalar dalgası patlak verdi. Tunus’ta başlayıp Libya, Mısır, Suriye ve Irak’a yayılan, 2019 sonbaharında Lübnan’da da bir eki bulunan bu ayaklanmalar ve devrimler, başlangıçta başarılı oldukları yerlerde bile felaketlerle sonuçlandı.

Bu yüzyılın üçüncü on yılında ise sıra, en büyüğü Fransa’da olmak üzere Arnavutluk, İtalya, Portekiz, İspanya, Belçika ve Yunanistan’a sıçrayan ayaklanmalarla yeniden Avrupa’ya geldi. Halkların Baharı’ndan bir parça, biraz kaos, vandalizm ve hırsızlık ile çokça ‘Avrupa Sonbaharı’ yaşandı; çünkü yaşlı kıta, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan nükleer şemsiyesi altında geçen onlarca yılın ardından gerçekten de yaşlandı. Kamu borçları artıyor, okul, sağlık ve konut altyapısı kötüleşiyor. Refah devletinin maliyeti; Avrupa'nın Rusya’ya karşı savaşında Ukrayna’ya yardım etmek için üstlendiği büyük mali ve askeri taahhütlerin, NATO’nun Avrupalı üyelerinin bütçelerindeki askeri harcamaları sosyal programların pahasına artırmak zorunda kalmasının ve yalnızca Avrupa'daki ırkçılıkla değil, aynı zamanda Afrika, Cezayir, Fas, Tunus, Suriye, Irak ve Pakistan’dan gelen birçok mültecinin radikalleşmesiyle de çatışan göç seviyelerinin artmasının ardı sıra katlanarak büyüdü.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez üçüncü bir dünya savaşı korkusu artık bir hayal olmaktan çıktı. Moskova’nın Kırım’ı ele geçirmesi, Gürcistan’a askeri müdahalesi, Ukrayna savaşı ve nükleer silah kullanımına dair gözdağı vermesi; Almanya’da Rusya karşıtı, Rusya’da ise Avrupa karşıtı duyguların yükselişi; Avrupa’nın dünyanın zirvesi için verilen Amerikan-Çin rekabetinde herhangi bir etki sahibi olmaktan aciz kalışı ve İran’ın savaşı ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması sebebiyle artan fiyatlar bu durumun en açık göstergeleri.

Yönetimlerin, gösterilerdeki tek bir yönü -yani vandalizm, hırsızlık ve kaos boyutunu- öne çıkararak aşırı solu ve göçmenleri bu eylemlerle suçlaması, hatta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ‘Cumhuriyeti devirme komplosundan’ bahsetmesi kolay bir yoldur. Ancak ayaklanmalara yol açan yapısal faktörleri ve nedenleri göz ardı etmek hem zor hem de bir yanılgıdır. Avrupa toplumlarındaki değişimler, merkez sağ ve merkez sol partiler arasındaki klasik iktidar nöbeti sayfalarını neredeyse kapatmaktadır. Fransa, Almanya, İtalya ve benzeri ülkelerde merkez zayıflıyor; nitekim Almanya’da Almanya için Alternatif (AfD) partisi, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) önüne geçmektedir. İtalya’da, on yıllar boyunca iktidarda kalmış sosyalist ve Hristiyan demokrat partiler ile güçlü Komünist Parti’nin ardından bugün aşırı sağ iktidarda. Fransa’da ise Komünist Parti, Sosyalist Parti, Gaullist parti ve Macron’un merkezci partisi, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağcı Ulusal Birlik’in (RN) ve Jean-Luc Melenchon liderliğindeki aşırı solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) kaydettiği ilerleme karşısında son derece zayıf bir konuma düşmüştür.

Ayaklanmalar sokaklardan çekilse dahi krizler bütün canlılığıyla ortada. Zira baskı sorunu çözmez; bütçelerde ve vergi adaletinde yapılması gereken reformların önünde ise iş insanları, devasa şirketler ve onların adına hükmeden muhafızları birer set gibi durmaktadır. Le Pen ve sağ kolu Jordan Bardella’nın programına göre göçü sınırlamak ya da aşırı sağın en uç isimlerinden Eric Zemmour’un talep ettiği şekliyle ‘yeniden sınır dışı/göç ettirme’ (re-migration) politikasını uygulamak gerçekleştirilmesi imkânsız bir görevdir. Zira Avrupa ülkelerindeki yaklaşık 90 milyon göçmeni yeniden nasıl sınır dışı edebilirsiniz?.. Aşırı sağın ve aşırı solun iktidara gelmeleri halinde varacakları son nokta, mevcut hükümetler gibi acil sosyal talepleri karşılamaktan aciz kalmak değil midir? Fransızların yüzde 15’inin yoksulluk sınırının altında olduğu gerçeği nasıl göz ardı edilebilir?

Paris’te öğrencilerin 1968 yılında okul ve müfredat talepleriyle başlattıkları ayaklanma, Fransa’da önemli bir değişime yol açmış ve General de Gaulle’ün, bir halk oylamasında istediği oranı alamayınca istifa etmesine neden olmuştu. Andre Malroux kendisine, “Böyle saçma bir şey yüzünden mi istifa ediyorsun?” diye sorduğunda, şu yanıtı vermişti: “Bu saçma şey yüzünden istifa edeceğim.” Mevcut ayaklanmanın, Macron’un görev süresinin son aylarında neleri değiştireceğini kimse bilmiyor. Ancak görünen o ki Beşinci Cumhuriyet sona ermiştir. Çünkü bu, anayasası tamamen General de Gaulle’ün ölçülerine göre dikilmiş bir cumhuriyettir. Pompidou, Giscard d’Estaing ve Mitterrand dönemlerinde işler kabul edilebilir düzeyde kalmıştı; fakat Sarkozy ve Macron dönemlerinde bu anayasa ‘üzerlerine bol gelen’ bir hal aldı.

Gelecekteki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, seçmenlerin aşırı sağ ve aşırı sol bir başkanlığı reddetmesi karşısında geriye tek bir seçenek kalmaktadır: Le Pen ve Melenchon gibi isimlerin iktidara gelmesini engellemek için ‘oldukça sıradan’ bir başkan seçmek. İşin şaşırtıcı ve garip yanı ise İtalya’nın Mussolini’siz faşizme, Almanya’nın ise Hitler’siz nasyonal sosyalizme (nazizme) geri dönmesidir.


Düşmanlıktan ittifaka: Afganistan İran için nasıl stratejik bir derinliğe dönüştü?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
TT

Düşmanlıktan ittifaka: Afganistan İran için nasıl stratejik bir derinliğe dönüştü?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)

Kemal Allam

1998 yılında, Taliban'ın kuzeydeki Mezar-ı Şerif şehrinde 10 İranlı diplomatı ve bir gazeteciyi öldürmesinin ardından İran güçleri Afganistan'ı işgal etmenin eşiğine gelmişti. Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani, 11 Eylül 2001 saldırılarına kadar 1990'ların büyük bir bölümünde Pakistan destekli Taliban'a karşı bir vekalet savaşı yürüttü. Amerikalı diplomatlar, Süleymani'nin bizzat ABD'ye sahada kritik istihbarat ve operasyonel destek sağlayarak Taliban'ı devirmesine yardım ettiğini doğruladı. İran ve Taliban arasındaki düşmanlık, Washington ve İran Devrim Muhafızları'nın ortak bir düşmana karşı iş birliği yaptığı bir noktaya ulaşmıştı.

Bugün, neredeyse otuz yıl sonra ise, denklem tersine döndü. İran, Taliban'ın en önde gelen askeri ve bölgesel müttefiki haline gelerek Pakistan'ı uzun süredir sahip olduğu etki konumundan uzaklaştırdı. Rusya ve Çin ise, Orta ve Güney Asya'daki Amerikan etkisine karşı koymak için Tahran-Kabil eksenine güveniyor. Amerika Birleşik Devletleri, ara dönem kongre seçimlerinin ardından İran'a karşı savaşını yeniden başlatmaya hazırlanırken, Tahran ve Taliban arasında gelişen ilişki, İran rejimine yeni bir stratejik derinlik sağlıyor.

Taliban gibi Şii karşıtı bir İslamcı hareket, İran ile bu kadar yakın bir ittifaka nasıl girdi? Cevap, ilk bakışta göründüğünden daha karmaşık ve aynı zamanda Tahran ile el-Kaide arasındaki uzun süreli bağları da ortaya koyuyor.

İran, Taliban'ın birincil müttefiki konumunu Pakistan'dan nasıl aldı?

Yaklaşık olarak 2010 yılında, üst düzey Amerikalı komutanlar, İran'ı Afganistan'daki NATO güçlerine karşı Taliban isyanını desteklemekle suçlamaya başladılar. Pakistan hareketi kucaklamış, ona güvenli bir sığınak sağlamış ve koalisyon güçlerine karşı zaferine katkıda bulunmuş olsa da, hareket üzerindeki kontrolü giderek azalırken, İran hem Pakistan hem de Amerikan istihbaratına karşı manevralarda üstünlük kazandı.

Amerikalılar, Afganistan'daki en önde gelen Şii gruplardan biri olan Hazara'lardan çok sayıda kişiyi yanlarında savaşmaları için saflarına kattılar; bu da İran'ın onları en azından Afganistan arenasında kendi tarafına çekmesini zorlaştırdı

Süleymani ve Devrim Muhafızları tarafından desteklenen ve Taliban rejiminin devrilmesine neden olan ABD liderliğindeki işgalden kısa bir süre sonra, Tahran ve Washington arasında Afganistan'ın gelecekteki yönetimi konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıkmaya başladı ve Süleymani ile ABD ordusu arasındaki iş birliğini baltaladı. Ancak, bu ortaklığın çöküşünde en önemli faktör Irak oldu. Orada da Süleymani, Amerikalıların Saddam Hüseyin'i devirmesine yardım etmişti; ancak birkaç yıl sonra iki taraf, ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahipti.

 Irak'taki çatışmanın doğasını büyük ölçüde Sünni-Şii ayrımı açıklarken, Afganistan'daki durum çok daha karmaşıktı. 11 Eylül saldırılarından sonra iktidara gelen ve Farsça konuşan Tacikler, Sünni Müslümanlardır ve İranlılarla yakın kültürel bağlarına rağmen, dini olarak aynı mezhebi paylaşmıyorlar. Buna karşılık, Amerikalılar, Afganistan'daki en önde gelen Şii gruplardan biri olan Hazara'lardan çok sayıda kişiyi yanlarında savaşmaları için saflarına kattılar; bu da İran'ın, en azından Afganistan arenasında, onları kendi tarafına çekmesini zorlaştırdı.

ascdvg
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova'da Afganistan konusunda istişareler için düzenlenen “Moskova Formatı” toplantısında Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki'yi kabul ediyor, 5 Ekim 2026 (Reuters)

Bu arada, Molla Abdusselam Zaif'in “Taliban'la Hayatım” adlı kitabında anlattığı gibi, Taliban'ın Pakistan'a olan güveni azalıyordu. Zira Pakistan ordusu, Zaif de dahil olmak üzere birçok Taliban liderini tutuklamış ve onları Guantanamo’ya gönderen Amerikalılara teslim etmişti. Taliban liderliği, kendisine yönelik baskı arttığında Pakistan'ın liderlerini Amerika Birleşik Devletleri'ne teslim etmekten çekinmeyeceğini anladı.

Böylece hareket, yeni müttefikler ve hamiler aramaya başladı ve en şiddetli düşmanlarından ikisi olan İran ve Rusya'da potansiyel ortaklar buldu. Buna paralel olarak, Taliban Şii karşıtı ideolojik duruşunu gözden geçirmeye ve Afganistan içindeki Şii Müslümanlara karşı daha fazla hoşgörü göstermeye başladı.

Afganistan'daki artan Rus ve Çin yatırımlarıyla birlikte, özellikle Pekin, Pakistan'ın şahit olduğu karışıklıkların aksine, bu ülkenin istikrar kazanması için gayret etmeye yöneldi; zira Pakistan'daki karışıklık, Pekin'in Belucistan'daki yatırımlarını sekteye uğratmıştı

 Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Taliban'ın bakış açısına göre, Pakistan nihayetinde Batı destekli bir ordu tarafından yönetilen ve her zaman Amerikan politikalarıyla uyumlu hareket etmeye hazır bir ülkeydi. Tahran da burada bir fırsat yattığını gördü. Doksanlı yıllarda Pakistan'ın Afganistan’da baskın hale gelmesi  ve İran'ın Afganistan arenasından dışlanmasının ardından, İran ve Süleymani bu yenilginin intikamını almak istediler. Bu durum, Afganistan-Pakistan sınırını aşan dağlarda saklanan el-aKaide'yi desteklemeyi de gerektiriyordu.

İran'ın Taliban ve el-Kaide'ye verdiği destek, güç dengesini değiştiriyor

Irak ve Afganistan'daki ABD askeri istihbaratının başında bulunan Korgeneral Michael Flynn, İran'ın el-Kaide'ye verdiği desteğe ve örgütün kalıntılarını Afganistan'dan Irak'a taşıma rolüne dair kanıt sunan ilk Amerikalı generaldi.

Adrian Levy, “Sürgün: Usame bin Ladin'in Kaçışı” adlı kitabında, İran Devrim Muhafızları'nın bin Ladin'in ailesini ve aralarında şu anda örgütün lideri olan ve hâlâ İran'da ikamet eden Seyfül Adl'in de bulunduğu diğer el-Kaide liderlerini koruma ve barındırma rolünü ayrıntılarıyla anlatıyor.

sd
Afganistan'ın Herat eyaletinin Zinda Jan bölgesinde, Afganistan ve İran'ı birbirine bağlayan Herat-Khaf demiryolunun raylarının yakınındaki bir Taliban güvenlik görevlisi, 28 Eylül 2026 (AFP)

Kitap ayrıca, kaçan Taliban ve el-Kaide liderlerinin başlangıçta Pakistan'da nasıl kendilerine bir sığınak bulduklarını ve İran'ın onlar üzerindeki etkisini nasıl genişlettiğini de inceliyor.

2021'de Afganistan'daki Amerikan savaşı sona yaklaşırken, Tahran zaten Rusya ve Çin ile birlikte Afganistan'ın başlıca hamisi olarak ABD'nin yerini almaya çalışıyordu. Taliban liderliği, ordusunun hareketin liderlerinin aleyhine dönmesinden sonra Pakistan'dan intikam almak için yirmi yıl beklemişti. Taliban'a güvenli sığınaklar ve üsler sağlamasına rağmen, İslamabad, ABD'ye karşı ortak düşmanlık yoluyla hareketi başarıyla kendi safına çeken İran'a karşı zemin kaybetmeye başlıyordu.

Afganistan'daki artan Rus ve Çin yatırımlarıyla birlikte, özellikle Pekin, Pakistan'ın şahit olduğu karışıklıkların aksine, bu ülkenin istikrar kazanması için gayret etmeye yöneldi; zira Pakistan'daki karışıklık, Pekin'in Belucistan'daki yatırımlarını sekteye uğratmıştı. Çin, Çin-Afganistan sınırından Kabil'e ve oradan da İran'ın Bender Abbas Limanı’na uzanan yol ve demiryollarının inşasını finanse etti.

Rusya da, çatışmaların durduğu dönemlerde İran'a ikmal sağlamak için Afganistan üzerinden geçen kara koridorunu kullanıyor.

Tahran için ise Afganistan, Suriye üzerindeki kontrolünü kaybetmesinin ve Hizbullah'ın gücündeki keskin gerilemenin ardından İran'ın yeni bir stratejik derinliğe umutsuzca ihtiyaç duyduğu bir dönemde öne çıktı.

2022'de İran, Tacikistan'da Ebabil-2 insansız hava araçlarının üretildiği ve yaklaşık 6 bin Rus askerinin bulunduğu bir fabrika açtı. Bu düzenleme, İran'ı Kabil üzerinden Orta Asya'ya bağlamak için Afganistan topraklarına güveniyor.

İran'a karşı savaş yeniden başlarsa, Afganistan onun stratejik derinliği haline gelecektir. Tahran ve Kabil arasındaki ilişki, dini veya mezhepsel bağlardan ziyade güvenlik çıkarları ve karşılıklı bağımlılığa dayanıyor.

İronik bir şekilde, Taliban, Farsça konuşan gruplara ait olmayan Peştunların hakim olduğu bir hareket; yazarın Farsça konuşan Afgan gruplar olarak sınıflandırdığı Tacikler, Özbekler ve Hazarlar ise artık İran’ın destek hesaplarının dışında kaldılar.

İran'a karşı savaşın yeniden başlaması, Afganistan'ı bölgesel çatışmanın ön saflarına geri getirecektir.