Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



İran Savaşı, Çin’in dört derin endişesini nasıl ortaya çıkardı?

Görsel: Chiara Vercesi
Görsel: Chiara Vercesi
TT

İran Savaşı, Çin’in dört derin endişesini nasıl ortaya çıkardı?

Görsel: Chiara Vercesi
Görsel: Chiara Vercesi

Shirley Ze Yu

ABD ve İsrail, geçtiğimiz şubat ayı sonlarında İran’a karşı koordineli saldırılar düzenleyerek, ülkenin Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney’i öldürdüler ve Tahran’daki askeri altyapıya büyük çaplı hasar verdiler. Bu olayla Ortadoğu, güç dengelerinin yeniden şekillendiği yeni bir döneme girdi. Pekin'in hesaplı ahlaki kınamaları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) acil toplantı çağrısı, Körfez'e özel bir temsilci gönderilmesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’yi Washington'a gönderdiği uzlaşmacı mektubu içeren açık tepkisi, onun bu ayın sonlarında ABD Başkanı Donald Trump-Çin Devlet Başkanı Şi Cinping zirvesinde varılan düzenlemeleri korumak için gerekli gördüğü adımlardı. Bu adımlar Pekin'i, istenmeyen jeopolitik kaosu sakin bir şekilde yöneten ve ulusal güvenlikteki merkezi çıkarları olan ABD ile ilişkilerini sadece marjinal olarak etkileyen istikrarlı bir küresel güç olarak gösterdi.

Pekin, ‘Destansı Öfke’ adı verilen askeri operasyona verdiği tepkiyi büyük bir disiplin ve soğukkanlılıkla ölçüp biçmeye özen göstermiş olsa da bu sakinliğin ardında yatan gizli endişe, gerçek bir güven hissi uyandırmıyordu. Bu hesaplı diplomatik koreografinin ardında, Pekin'in hesaplarını belirleyen ve İran savaşına yaklaşımını kısıtlayan dört derin ve iç içe geçmiş endişe ortaya çıktı. Bunlar enerji güvenliği endişesi, Çin ekonomisinin dayandığı küresel ticaret altyapısındaki darboğaz noktalarında ABD'nin hakimiyetinden duyulan endişe, Washington'ın, ABD’ye düşman egemen devletlerin liderlerini hedef alarak askeri güçle rejim değişikliği dayatma ve lider kadrosunu ortadan kaldırma hazırlığının devam etmesinden duyulan endişe ve Şi Cinping'in ortaya koyduğu, özünde ‘Pax Americana’yı ortadan kaldıracak çok taraflı bir dünya düzeni kurmaya dayanan kişisel ve küresel hırslarından duyulan endişeydi. İran savaşı, basitçe bu dört endişeyi birden gündeme getirdi.

Birinci endişe: Enerji tuzağı

İran’daki savaşın Pekin’in stratejik hesaplarında nasıl ani yansımalar yarattığını anlamak için yenilenebilir enerji başlıklarıyla yetinmek doğru olmaz. Çin sanayisinin ve petrokimya sektörünün temelini oluşturan iki hammaddeye, yani ham petrole ve sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG) bakmak gerekir.

İran ham petrolü ithalatındaki uzun süreli kesinti, hemen bir krize yol açmayabilir, ancak Çin'in rafineri kapasitesinin dörtte birini aksatabilir ve Pekin'in Rusya'ya olan yapısal bağımlılığını derinleştirebilir.

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin'in ham petrol ithalatı, 2025 yılında günlük 11,55 milyon varil ile rekor seviyeye ulaştı. Ancak bu rakam, ne kadar büyük olursa olsun, tam bir tablo sunmuyor. Çin, aynı yıl bu ithalatın yaklaşık 430 bin varilini depolamaya yönlendirdi. Bu da ham petrol ithalatındaki yıllık toplam artışın yüzde 83'ünü oluşturdu. Gerçek tüketim talebindeki büyümenin son derece sınırlı kaldığını gösteren depolamadaki bu büyük artış, Pekin'de tedarikte ani kesinti olasılığına dair köklü bir endişeyi yansıtıyor. Dünyanın en büyük ikinci petrol tüketicisi olan Çin, petrol ihtiyacının yüzde 74'ü ithalata bağımlıyken, yerel üretimi tüketiminin sadece dörtte birini karşılıyor.

Çin'e petrol tedarik eden ülkelerin dağılımı, enerji uzmanlarını endişelendirecek derecede coğrafi olarak yoğunlaşmış görünüyor. Rusya yüzde 20'lik payla listenin başında yer alırken, onu yüzde 14 ile Suudi Arabistan, yüzde 12 ile Irak izliyor; İran'ın payı ise yüzde 11 ile 14 arasında değişiyor. Bu bağlamda, geniş Körfez bölgesi Çin'in ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 54'ünü sağlıyor.

Çin'in 2024 yılındaki ham petrol ithalatının yüzde 33'ünü Rusya, İran ve Venezuela oluşturdu. ABD'nin yaptırımlar uyguladığı bu üç ülke, petrolü Çin pazarına gölge filolar, takas anlaşmaları ve büyük indirimler yoluyla ulaştırıyor.

İran ham petrolü, Brent ham petrolüne kıyasla varil başına 8 ila 10 dolar arasında bir indirimle satılıyor. Günlük ithalatın 1,3 ila 1,4 milyon varile ulaştığı göz önüne alındığında, bu arzın aniden kesilmesi Çinli bağımsız rafinerilere yıllık 4,7 milyar dolara mal olabilir.

Şantung eyaletindeki dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan ve Çin'de ‘çaydanlık’ olarak bilinen bağımsız rafineriler, bu ham petrolün başlıca alıcılarından. Çin'deki rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte birini oluşturuyorlar. Düşük kar marjlarına dayalı iş modelleri, ucuz ham petrole bağlı.

Bu durum, büyük bir jeopolitik çelişkiyi ortaya koyuyor. İran’ı izole etmek amacıyla yıllardır uygulanan ABD yaptırımları, dolaylı olarak Washington’ın en büyük stratejik rakibinin ekonomisine hizmet etmiş oldu.

sdv
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'de düzenlenen Çin Halkı Siyasi Danışma Konferansı'nın kapalı oturumuna katıldı, 11 Mart 2026 (Reuters)

İran'dan gelen arzın azalması durumunda, Rusya bu açığın bir kısmını karşılayabilir. Uluslararası veri analitik şirketi Vortexa verilerine göre Çin, geçtiğimiz şubat ayında Rusya’dan petrol ithalatını günlük 2,07 milyon varile çıkardı. Bu rakam, ocak ayına kıyasla günlük 370 bin varillik bir artışa tekabül ederken, Venezuela'dan kaybettiği miktarların büyük bir kısmını telafi etti. Ancak boru hatlarının kapasite sıkıntısı, Moskova'nın yıllarca sürecek altyapı yatırımları olmadan İran petrolünün yerini geniş ölçekte doldurma yeteneğini sınırlıyor. Dolayısıyla İran ham petrolü ithalatındaki uzun süreli bir kesinti, acil bir krize yol açmayabilir, ancak Çin'in rafineri kapasitesinin dörtte birini aksatabilir ve Pekin'in Rusya'ya olan yapısal bağımlılığını derinleştirebilir.

Pekin, küresel altyapıda alternatifler geliştirmek için on milyarlarca dolar harcadı, ancak İran'daki savaş, bu alternatiflerin ihtiyacı karşılamaktan hâlâ çok uzak olduğunu ortaya çıkardı.

Petrol, Çin’in enerji altyapısındaki kronik kırılganlığı ortaya koyarken LNG, ülkeyi daha acil ve ciddi bir zayıflık noktasıyla karşı karşıya bırakıyor. Çin, 2023 yılında dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatçısı haline geldi. İthalatının yüzde 34'ünü Avustralya'dan, yüzde 23'ünü Katar'dan, yüzde 11'ini Rusya'dan ve yüzde 10'unu Malezya'dan temin ediyor. Katar’ın Çin’in ithalatındaki büyük ağırlığı göz önüne alındığında, İran insansız hava araçlarının (İHA) dünyanın en büyük LNG ihracat tesisi olan Ras Laffan kompleksine düzenlediği saldırılar, son derece ciddi sonuçlara yol açtı. Saldırılar, Avrupa ve Asya'daki fiyatlarda rekor düzeyde yaklaşık yüzde 50 artışa neden oldu. Çin, kayıplarını hızla telafi etmek için Avustralya'ya yönelirse, Pasifik'teki önemli bir ABD müttefikine bağımlılığını derinleştirme riskiyle karşı karşıya kalır ve bölgede bir ABD-Çin çatışması patlak verirse buradan gelen LNG tedarikleri kesintiye uğrayabilir. Böylece Rusya, bir kez daha varsayılan seçeneğe dönüşüyor. Bu durum her ne kadar Pekin'in kaçınmaya çalıştığı bir bağımlılık olsa da kaçınmakta zorlandığı bir bağımlılıktır.

İkinci endişe: Darboğazların kabusu     

Öte yandan ‘Malakka Boğazı sorunu’, Çin'in stratejik düşüncesinin merkezinde yer alan sürekli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Çin’in eski Devlet Başkanı Hu Jintao 2003 yılında, Çin Komünist Partisi Politbüro Daimi Komitesi'ni, Çin'in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 80'inin Malakka Boğazı'ndan geçtiği konusunda uyardı. Bu boğaz, Pekin'in kontrolünde olmayan ve kolayca aşamayacağı bir darboğaz olarak biliniyor. ABD ile bir çatışma çıkması durumunda, ABD Donanması Çin'e giden sevkiyatları durdurabilir ve dünyanın en büyük ikinci ekonomisini birkaç hafta içinde boğabilir. Pekin, 23 yıl önce yapılan bu uyarıdan beri küresel altyapıda alternatifler geliştirmek için on milyarlarca dolar harcadı. Ancak İran savaşı, bu alternatiflerin ihtiyacı karşılamaktan uzak kalmaya devam ettiğini ortaya çıkardı.

Pakistan’daki Gwadar Limanı ve Sri Lanka’daki Hambantota Uluslararası Limanı’ndan, Kyaukpyu’ya uzanan Çin-Myanmar koridoru ve Kuzey Kutbu’ndaki ‘Kutup İpek Yolu’na ve ‘Sibirya-2’ boru hattına kadar Çin’in alternatif rotaları, tek bir ortak özelliğe sahip. O özellik de bu rotaların hiçbirinin, coğrafi, siyasi veya mali çatışmaların yarattığı engellerle karşılaşmamış, etkinliği azalmamış veya aksaklığa uğramamış olmaları. ‘Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun incisi olan Gwadar Limanı, Karaçi'deki 33 rıhtıma karşılık sadece üç rıhtıma sahip ve buradaki konteyner hacmi, Karaçi'deki hacmin yüzde 3,2'sini geçmiyor. Bunun yanı sıra Çin-Myanmar koridoru, 2021'deki darbeyle hizmet dışı kalırken, kutup rotası mevsimsel olarak devam ediyor. ‘Sibirya-2’ hattı ise henüz inşa edilmedi.

Öte yandan Washington, gerek ‘Stratejik Limanlar Bildirim Yasası’ yoluyla, gerekse ev sahibi ülke hükümetleri üzerinde doğrudan baskı uygulayarak olsun, Çin ile bağlantılı limanların küresel altyapısını sistematik bir şekilde parçalamaya devam ediyor. Dünyanın en önemli darboğaz noktalarına yayılmış olan ve geriye kalan CK Hutchison’a ait 41 liman bu sebeple doğrudan hedefi haline geldi.

İran Savaşı, Pekin'in uzun zamandır hissettiği bir korkuyu doğruladı. Çin'in küresel ticareti ve ülkeye yönelen enerji akışları, halen Washington'ın yönettiği bir güvenlik şemsiyesi altında hareket ediyor. Daha da önemlisi, bu savaş, ABD'nin bu altyapıyı kontrol etmekle yetinmediğini, gerektiğinde onu bir silah olarak kullanmaya da hazır olduğunu gösterdi.

Üçüncü endişe: Trump’ın dayatma politikası

Üçüncü endişe, Çinli yetkililerin son derece ihtiyatlı bir şekilde müzakere ettikleri, ancak etkisini daha şiddetli şekilde hissettikleri bir konu. ABD liderliğindeki rejimi düşürme operasyonları ve zorla rejim değişikliği dayatmasının, Trump döneminde devlet yönetiminde yeni belirleyici araç olarak ortaya koyduğu modelin etkisi. Washington, sadece 60 gün içinde iki eşi benzeri görülmemiş eşiği aştı. ABD Özel Kuvvetleri, geçtiğimiz ocak ayında, Venezuela’nın başkenti Karakas'ta gece baskını düzenleyerek Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu gözaltına aldı ve operasyon Maduro’nun yerine itaatkar bir halefin getirilmesiyle sonuçlandı. Şubat ayında ise ABD ve İsrail, ortak bir saldırıyla İran’ın Dini Lideri’ni Tahran'ın kalbinde öldürdü. Böylece Pekin, en yakın iki stratejik ortağını kaybetti. Her iki ülke de Çin ile ‘kapsamlı stratejik ortaklıklar’ imzalayan ülkelerdi.

7uk
ABD uçak gemisi USS Gerald Ford, Yunanistan'ın Girit Adası'ndaki Suda Körfezi Limanı’ndan ayrılırken, 26 Şubat 2026 (AFP)

Çin Devlet Başkanı Şi ve onun dar iç çevresi için bu olaylar, dış politikada sadece geçici gelişmeler olarak görünmekle kalmıyor, şekillenmekte olan yeni bir ABD stratejik doktrininin belirtileri olarak algılanıyor. Washington, düşman olarak gördüğü, yeterli caydırıcılık araçlarına sahip olmadığını düşündüğü veya stratejik değer taşıdığını düşündüğü varlıklara sahip hükümetleri devirme hakkına sahip olduğu varsayımıyla hareket ediyor. Pekin, rejim değişikliği girişimlerinin belirli rakipleri mi hedef aldığı, yoksa Çin'in küresel etki alanını parçalamaya yönelik daha geniş çaplı bir çabanın parçası mı olduğu sorusunu görmezden gelemez. Venezuela ve İran, Küba ile birlikte Pekin'in ortaklık ağının temel taşlarını oluşturuyor ve her biri ya çöküş tehlikesiyle ya da varoluşsal bir tehditle karşı karşıya.

Bu gelişmelerin Çin Komünist Partisi (ÇKP) liderliğinde yarattığı şokun boyutunu en açık şekilde ortaya koyan ise belki de gizli kanıtlar oldu. Maduro'nun 4 Ocak'ta gözaltına alınmasından bir gün sonra, Şi'nin resmi konutu olan Zhongnanhai, Baidu Haritalar, iMap Haritalar ve Tencent Haritalar gibi harita uygulamalarından tamamen kayboldu. Mart ayına gelindiğinde Pekinliler, Merkez Askeri Komisyon'un komuta merkezinin bulunduğu Shishan Ulusal Orman Parkı'nda 24 saat aralıksız inşaat çalışmaları yapıldığını bildirdi. ABD'nin ‘decapitation’ (askeri bir strateji olan kafa kesme) operasyonlarını hassas bir şekilde yürütme konusundaki kanıtlanmış yeteneği, gözlemcilerin ‘Pekin Askeri Şehri’ olarak tanımladıkları, bir komuta merkezi ve nükleer sığınakları içeren yeraltı kompleksinin inşasını hızlandırdığına şüphe yok.

Trump'ın yaklaşımı, Pekin'i acı bir gerçekle yüz yüze getirdi. Çin, ABD ile doğrudan askeri çatışma olasılığına hazırlanırken, aynı zamanda ikili ilişkilerde bir yumuşama sağlanması için çaba gösteriyor.

Dördüncü endişe: Şi’nin tamamlanmamış küresel sistemi

Dördüncü endişe ise küresel sistem üzerinde en derin etkiye sahip olan ve çözülmesi en zor olanıdır; çünkü bu, güç dengesi kadar güvenilirliğin kendisiyle de ilgili. Çin, enerji rotalarını yeniden yönlendirebilir, darboğazları kısmen aşmayı başarabilir ve yeraltı sığınaklarını güçlendirebilir. Ancak İran'ın Savaşı, Çin’in ortaklıklarının gerçek bir ağırlığı olduğu ve çok kutupluluğu savunan medeniyetin nihayetinde sadece bir söylemden ibaret olmadığı şeklindeki Güney Küresel'e liderlik etme hedeflerinin dayandığı temeli sarstı.

Çin, enerji rotalarını yeniden yönlendirebilir, darboğazları kısmen aşmayı başarabilir ve yeraltı sığınaklarının güvenliğini artırabilir. Ancak İran Savaşı, Güney Yarımküre’ye liderlik etme hedeflerinin dayandığı temeli sarstı.

Çin Devlet Başkanı Şi, 2013 yılından bu yana 150 ülkeyi kapsayan ‘Kuşak ve Yol Girişimi’nden, Yeni Kalkınma Bankası'na, genişletilmesinden sonra Şanghay İşbirliği Örgütü'ne (ŞİÖ) ve dünya nüfusunun yüzde 55'ini ve küresel gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) dörtte birini temsil eden on ülkeden oluşan bir bloğa genişlemesinden sonra BRICS'e kadar Batı liderliğindeki sisteme geniş kapsamlı kurumsal alternatifler oluşturmaya odaklandı.

İran ve Venezuela, bu yapının temel iki ayağını oluşturdu. İran, Kuşak ve Yol Girişimi’nin batı uzantısında vazgeçilmez bir kara köprüsü rolünü üstlendi. BRICS+ ile ŞİÖ’nün üyesiydi. Venezuela ise Çin'in batı yarımkürede varlığını sağlamlaştırdı. Ancak ABD şu anda bu iki temel direği fiilen çökertti.

rfhy
Pakistan’ın Gwadar Limanı’nın havadan genel bir görüntüsü, 4 Ekim 2021 (Reuters)

Çin, uzun süredir mantıklı bir şekilde, güvenlik ittifakları kurmaktan kasıtlı olarak kaçınmasının, aşırı yayılmacı ABD'den kendisini ayıran özellik olduğunu savunuyor. Ancak, üye bir ülkenin Dini Lideri’nin ABD tarafından suikasta kurban gitmesiyle karşı karşıya kalan BRICS bloğu, sorumlu tarafı belirten bir bildiri üzerinde bile anlaşamadı. ŞİÖ de benzer bir felç durumunda. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna rağmen, Pekin'in önünde gerçek bir fırsat beliriyor. Başkan Trump'ın Dünya Sağlık Örgütü'nden (WHO) çekilmesi, Dünya Gıda Programı'na (WFP) sağlanan finansmanı kesmesi ve BM’yi açıkça küçümsemesi, Çin'in on yıldır inşa etmeye çalıştığı alternatif çerçeveler için fiili bir alan açıyor. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, geçtiğimiz hafta Ulusal Halk Temsilcileri Kongresi'nin basın toplantısında bu durumu dikkat çekici bir şekilde özetledi; Washington'un tam tersi tavır sergilediği bir anda Çin'i ‘barış, istikrar ve adalet için dünyanın en önemli gücü’ olarak tanıttı. Ancak ABD liderliğine olan güveni sarsılan dünyanın, bu güveni otomatik olarak Çin'e aktarması mümkün değil. Zira Çin ortaklarına en fazla, onlar yangınla mücadele ederken güvenli mesafeden gelen güçlü bir kınama vaat ediyor.

Başarısızlığa tahammül edilemeyen zirve

Şi, zirvenin başarılı olmasını ve Çin ile Washington arasındaki iş birliğinin somut sonuçlar doğurabileceğini kanıtlayarak, Çin’deki ekonomik durumu istikrara kavuşturan ve daha fazla kötüleşmeyi önleyen ticaret ateşkesini korurken, Pekin'in dünyanın en tehlikeli ilişkisini boyun eğmeden yönetebildiğine dair Güney Yarımküre'ye bir mesaj göndermek istiyor. Başkan Donald Trump'ın Çin lideriyle zirvenin ertelenebileceğinden bahsettiğini belirtmek gerekir.

Çin, İran meselesi nedeniyle ABD ile gerilimi tırmandırmanın bir yararı olmadığını düşünürken, ticaret ateşkesini korumayı ve ABD-Çin ilişkilerindeki genel istikrarı sürdürmeyi en önemli önceliği olarak görmeye devam ediyor. Bakan Yi, Ulusal Halk Temsilcileri Kongresi'nin oturum aralarında düzenlediği basın toplantısında, tarafların ‘mevcut riskleri yönetmesi ve gereksiz karışıklıkları ortadan kaldırması’ gerektiğini açıkça ifade etti. Bu, Pekin'in gözünde İran'ın sadece bir karışıklık kaynağı olduğunu, asıl ilgi odağı olmadığını ima ediyor. Bu nedenle Çin, geçen yıl Trump yönetimi ile biriktirdiği olumlu ivmeyi tehlikeye atmaya çalışmayacak. Ancak zirve, Şi'yi acı bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan stratejik ortaklarından birini öldüren, bir diğerini hapse atan ve Batı yarımküredeki son komünist lideri de yakalamak üzere olan bir başkanla yüz yüze otururken, diğer yandan da ondan taviz vermesi bekleniyor.

İran savaşıyla ortaya çıkan dört endişe ışığında, Çin, en acı sonucun, nihayetinde ABD’nin kurallarını belirlediği bir dünyada yaşamaya mecbur kalacağı olduğu gerçeğiyle yüzleşebilir.

Bu öncelik sıralamasının arkasında açık bir içsel neden yatıyor. Çin ekonomisi, 2026 yılında yüzde 4,5 ile 5 arasında bir büyüme kaydetmesi beklendiği için artan baskılar altında bulunuyor; bu, on yıllardır görülen en düşük seviye. Bu durum karşısında, başarılı bir ticaret anlaşması, gümrük vergilerinin hafifletilmesi ve ABD-Çin ilişkilerinin istikrarı, iç politikayla tek başına sağlanamayan bir miktar dış güven yaratabilecek az sayıdaki araçtan bazıları olarak görünüyor. Şi'nin dördüncü bir dönem için aday olacağı tahmin edilen 2027'deki ÇKP kongresinin yaklaşmasıyla birlikte, bu çabanın inandırıcılığı ekonominin dayanıklılığına bağlı hale geliyor. Bu dayanıklılık büyük ölçüde Çin'in Washington ile ilişkilerine bağlı.

Ekonomik müzakerelerin ardında, gündemin diğer tüm maddelerini gölgede bırakan daha derin bir güvenlik boyutu yatıyor. Şi, geçtiğimiz şubat ayında Trump ile yaptığı görüşmede, Tayvan'ın ikili ilişkilerde halen ‘en önemli mesele’ olduğunu belirterek, Taipei'ye yapılacak herhangi bir ilave silah satışına karşı uyardı. Tayvan, siyasi meşruiyet, ulusal kimlik ve Şi'nin kişisel mirasının kesiştiği noktada yer aldığından Çin için kırmızı çizgiyi temsil ediyor. Dolayısıyla Pekin'in İran, ticaret veya nadir toprak elementleri konusunda vereceği herhangi bir taviz, nihayetinde Tayvan Boğazı'nda ne kadar etki sağlayabileceğiyle ölçülecek. Bu anlamda zirve, Şi'nin bu büyük anlaşmayı yönetmeye çalıştığı bir araç haline geliyor.

Şi’nin hesaplamaları, acımasız bir şekilde, İran’ın molla rejiminin, ABD-Çin ilişkilerinin aksine, nihayetinde feda edilebilir bir ortak olarak kaldığını ortaya koyuyor. Pekin, zirve öncesinde Tahran yüzünden Washington ile gerilimi tırmandırmanın bir yararı olmadığını düşünüyor ve korumayı başaramadığı bir ortak uğruna ikili ilişkileri riske atmayacaktır.

Ancak ABD ile Çin arasındaki büyük anlaşma bozulursa, Pekin’in İran’a ilişkin hesapları değişebilir ve küresel stratejik haritasını yeniden çizebilir.

Şi'nin izlediği hesaplı itidal politikasının yararı, İran'daki savaşın gidişatına, rejimin kaderine, Hürmüz Boğazı'nın ne kadar süreyle kapalı kalacağına, ABD'nin kendi başlattığı bir savaşı kontrol altına alma kapasitesinin sınırlarına ve dünyanın en önemli stratejik geçitlerinden birini koruma ve buradaki seyrüsefer özgürlüğünü sağlama yeteneğine bağlı.

Başkan Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı bir paylaşımda, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması halinde ‘üzerine ölüm, ateş ve öfkenin çökeceğini’ belirterek, “Bu, ABD'den Çin'e bir hediye” diye yazdı. Bu ‘hediye’ ateş ve öfkeyle doluydu ve en azından 28 Şubat'a kadar buna hiç ihtiyacı olmayan bir alıcıya ulaştı.

İran Savaşı’nın ortaya çıkardığı dört endişenin gölgesinde, Çin kendisini en acı sonuçla karşı karşıya bulabilir ve bunun sonucunda ABD’nin kurallarını belirlediği bir dünyada yaşamaya mecbur kalabilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


ABD ve İsrail: Yeniden tanımlanması gereken bir ittifak

Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla
Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla
TT

ABD ve İsrail: Yeniden tanımlanması gereken bir ittifak

Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla
Fotoğraf: Sarah Gheroni Karnavalı/Majalla

Remzi İzzeddin Remzi

On yıllardır, ABD'nin İsrail'e verdiği destek, ABD dış politikasındaki birkaç sabit unsurdan birini temsil etmiştir. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi yönetimler bunu stratejik bir prensip olarak ele aldı bu nedenle Washington içinde nadiren sorgulandı ve Amerikan kamuoyunda geniş bir kabul gördü. Ancak bu fikir birliği giderek artan bir baskı altında ve İran ile savaş bu değişimin ivmesini hızlandırmaya yardımcı oluyor.

Şubat 2026'da Gallup Şirketi’nin yaptığı anket çarpıcı bir değişimi ortaya koydu. Şirketin bu konuyu ölçmeye başlamasından beri ilk kez, Amerikalılar Filistinlilere İsraillilerden daha fazla sempati duyduklarını ifade ettiler. Katılımcıların yüzde 41'i Filistinlilere, yüzde 36'sı ise İsraillilere daha fazla sempati duyduğunu söyledi. Sadece üç yıl önce, bu yüzdeler neredeyse tam tersiydi.

Kamuoyu, arkasında önemli itici güçler olmadan nadiren bu kadar dramatik bir değişime uğrar. Bu faktör, sadece bugün Gazze'deki yıkıcı savaşla sınırlı değil, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'da neyi hedeflediğine dair net bir vizyonu olmadan yeni bir çatışmaya girdiği yönündeki büyüyen algıyı da kapsıyor.

Amerika Birleşik Devletleri İran'a karşı ilk saldırılarını başlatmadan önce bile, anketler sürekli olarak Amerikalıların çoğunluğunun böyle bir savaşa doğrudan askeri olarak dahil olmaya karşı olduğunu gösteriyordu. Bu karşı çıkış belirli bir siyasi akım veya yaş grubuyla sınırlı değildi, çeşitli partiler ve kuşaklar arasında yaygındı. Irak ve Afganistan'daki yirmi yıllık maliyetli savaşlardan sonra, Amerikalılar Ortadoğu'da uzun süreli bir çatışmaya daha girmek konusunda tereddütlüydüler.

Buna rağmen ABD şimdi böyle bir çatışmaya, hem de hedefleri her aşamada değişiyor gibi görünen bir çatışmaya girmiş durumda. Başlangıçta, eylem sınırlı ve odaklı, İran'ın nükleer yeteneklerini zayıflatmayı ve Tahran'ın nükleer silah edinmeye yaklaşmasını engellemeyi amaçlayan bir operasyon olarak sunuldu. Ancak bu tanım çok geçmeden genişledi ve yetkililer İran'ı bölgesel davranışlarını değiştirmeye zorlamaktan bahsetmeye başladılar.

Dahası tartışmalar çeşitli aşamalarında, İran'ın bölgesel vekil güçler ağını zayıflatmak, bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendirmek ve hatta Tahran'da iç siyasi değişimi teşvik etmek de dahil olmak üzere daha geniş hedefleri yansıtmaya başladı. Son olarak da yönetim caydırıcılık diline geri döndü ve sürekli baskının nihayetinde İran'ı müzakere masasına geri getireceğini savundu.

Bu hedeflerin her biri farklı bir stratejik gidişatı yansıtıyor. Ancak bunların bir araya gelmesi daha derin bir sorunu açığa çıkarıyor: ABD bu savaşta başarının ne anlama geldiğini açıkça tanımlamadı.

Askeri harekatlar siyasi netliğe bağlıdır. Askeri liderlerin, görevin sınırlı mı yoksa dönüştürücü bir amacı mı olduğunu bilmeleri gerekir. Diplomatlar da müzakere yoluyla bir çözümün önünü mü açtıklarını, yoksa daha fazla tırmandırmaya mı hazırlandıklarını bilmeleri gerekir. Net bir hedef olmadan, askeri operasyonlar tutarlı bir strateji içinde kalmak yerine kolayca ucu açık, belirsiz bir sürece kayabilir. Bu belirsizliğin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı.

gtrghtgr
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago kulübünde yaptıkları görüşmenin ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)

Diplomatik olarak, ABD'nin Ortadoğu'daki ortakları son derece temkinli davranıyor. Bölgesel istikrar için iş birlikleri hayati önem taşıyan Körfez Arap devletleri, İran ile gidişatı belirsizliğini korurken uzun süreli bir çatışmaya sürüklenmek istemiyor. Suudi Arabistan bölgesel gerilimler nedeniyle İsrail ile ilişkileri normalleştirme yolunda attığı temkinli adımları yavaşlattı. Avrupalı ​​müttefikler de bu endişeyi paylaşıyor, çünkü Washington, savaşa girişmeden önce birçoğuyla yakından istişarede bulunmadı. Şimdi Körfez'deki ve özellikle de Hürmüz Boğazı yakınlarındaki herhangi bir gerilime karşı son derece hassas olan enerji piyasalarındaki karışıklığın ekonomik sonuçlarıyla yüzleşiyorlar.

Ekonomik etki giderek daha belirgin hale geliyor. Çatışma patlak verdiğinde petrol fiyatları fırladı; bu, daha geniş çaplı bir çatışmanın dünyanın en önemli deniz koridorlarından birinden geçen enerji akışını tehdit edebileceği korkusunun doğrudan yansımasıydı. Amerikalı tüketiciler, benzin istasyonlarında bunun etkilerini hızla hissettiler ve zaten sürekli enflasyonla mücadele eden ekonomiye yeni bir yük daha bindi.

Küresel olarak, yankıları daha geniş bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Körfez sularında faaliyet gösteren gemiler için sigorta primleri keskin bir şekilde yükseldi ve Ortadoğu'daki enerji rotalarına bağlı tedarik zincirleri artan darboğazlar yaşamaya başladı. Savunma harcamaları da artmaya başladı ve bu da nihayetinde Washington'daki mali tartışmalara yansıyacaktır.

Buna paralel olarak, son yıllarda bölgedeki Amerikan diplomasisine eşlik eden daha geniş ekonomik vizyon -bölgesel entegrasyondan yatırım koridorlarına ve İsrail ile Arap komşuları arasındaki genişletilmiş ticarete kadar- başarısız oldu.

Böylece, sınırlı kalması beklenen çatışma, yavaş yavaş muhtemelen tırmanacağını gösteren bir ekonomik maliyet özelliği kazandı.

Bu meydan okumaların ardında daha derin bir stratejik ikilem yatıyor: Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail bu savaşı aynı vizyon veya aynı hedeflerle yürütmüyor. Başından beri Washington'un yaklaşımı daha temkinli görünüyordu. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre amacı, İran'ın nükleer yeteneklerini zayıflatmak ve Tahran'ı daha geniş bir bölgesel kargaşaya sürüklemeden müzakere masasına geri getirmekti.

Amerikan politika yapıcılarının gözünde, bu savaşın en kötü olası sonucu sadece İran'ın güçlü kalması değil, aynı zamanda içten çökmesi olasılığıdır. Bu, Irak'tan Lübnan'a kadar bölgede daha da tehlikeli istikrarsızlık dalgaları yaratacak ve Washington'u bugün karşılaştığı güvenlik sorunlarından çok daha karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya bırakacaktır.

İsrail perspektifinden bakıldığında, stratejik hesaplar farklı. İsrail’de liderler İran'ı ülkenin güvenliği için en önemli uzun vadeli tehdit olarak görüyor. İran'ın nükleer emellerini durdurmak birincil hedef olmaya devam ederken, birçok İsrailli bunun tek başına yeterli olmadığına ve İran'ın bölgesel etkisinin daha derinden zayıflatılmasının da şart olduğuna inanıyor. Onların görüşüne göre, bunun anlamı, Tahran tarafından desteklenen silahlı örgütler ağının dağıtılması ve Ortadoğu'da nüfuzunu dayatma gücünün kalıcı olarak sınırlanmasıdır.

Bu iki vizyonu uzlaştırmak kolay olmayacak. Biri sınırlı baskıya odaklanırken, diğeri sahnenin yapısında daha geniş bir dönüşümü hedefliyor. Amerikan hedefleri belirsiz kalırsa, çatışma yavaş yavaş daha net ve daha iddialı bir gündeme doğru kayabilir.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki iç politika da bir dönüşüm geçiriyor. Özellikle genç Amerikalılar, bölgeye önceki kuşaklardan farklı bakıyor. Anketler, 35 yaş altı kişiler arasında Filistinlilere duyulan sempatinin artık İsraillilere duyulan sempatiyi önemli ölçüde aştığını gösteriyor.

Bu demografik grubun İran ile savaşa yönelik şüpheciliği, yalnızca genç Amerikalıların İsrail algısındaki bir değişikliği değil, aynı zamanda hedefleri zamanla değişen açık uçlu askeri müdahalelere karşı daha geniş çaplı bir bıkkınlığı da yansıtıyor.

fvfe
ABD Başkanı Donald Trump, Yokosuka Deniz Üssü'ndeki USS George Washington uçak gemisinde donanma üyelerine hitap ediyor, 28 Ekim 2025 (AFP)

Birçok Amerikalı için bu sahne çok tanıdık: Savaşlar sınırlı hedeflerle başlar, yavaş yavaş genişler ve sona erdirilmesi giderek zorlaşır.

Buna rağmen bütün bunlar, ABD-İsrail ortaklığının çöküşün eşiğinde olduğu anlamına gelmiyor. İki ülke arasındaki stratejik bağlar güçlü kalmaya devam ediyor ve İsrail'e verilen destek, Kongre'de iki partinin de güçlü desteğine sahip.

Ancak ittifaklar nihayetinde yalnızca kurumsal güce dayanmaz; aynı zamanda kamuoyu nezdinde meşruiyet ve açık bir ortak stratejik hedef de gerektirir.

Tarih bu konuda açık bir örnek sunmaktadır. ABD'nin Vietnam Savaşı'na verdiği destek aniden çökmedi, aksine Amerikalıların verdiklerine inandıkları savaş ile keşfetmeye başladıkları savaş arasındaki uçurum genişledikçe kademeli olarak azaldı.

İran ile savaş, Vietnam Savaşı'na benzemiyor. Ancak üzerinde durulması gereken nokta, onları birleştirebilecek modeldir; net hedefleri olmayan, maliyetli bir savaş ve bu da politika yapıcılar tarafından ciddi bir şekilde ele alınmalıdır. Zira kamuoyu değişiyor, ekonomik baskılar artıyor, bu savaşın stratejik amacı ise belirsizliğini koruyor.

Er ya da geç, Amerika Birleşik Devletleri sonsuza kadar ertelenemeyecek bir soruyla yüzleşmek zorunda kalacak: Bu savaşın amacı tam olarak nedir ve nasıl sona ermesi gerekiyor?

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


FBI, İran savaşı nedeniyle istifa eden Joe Kent’in peşinde

Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)
Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)
TT

FBI, İran savaşı nedeniyle istifa eden Joe Kent’in peşinde

Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)
Joe Kent, özel harekatçı olarak Ortadoğu'daki birçok cephede görev yapmıştı (AP)

FBI, İran savaşını eleştirerek istifa eden ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent hakkında gizli bilgileri sızdırdığı gerekçesiyle inceleme yürütüyor.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Semafor'a konuşan ABD'li yetkililer, FBI'ın aylardır Kent hakkında soruşturma yürüttüğünü söylüyor.  

Kaynaklar, gizli bilgilerin sızdırılmasıyla ilgili incelemenin ne zaman başlatıldığına dair ayrıntı vermiyor.

Axios'a konuşan yetkililer de FBI soruşturması hakkındaki detayların gizli tutulduğunu söylüyor.

Ancak kaynaklardan birine göre, Kent'in Tucker Carlson ve başka bir muhafazakar podcast sunucusuna bilgi sızdırdığından şüpheleniliyor. İsrail ve İran'la ilgili sızdırılan istihbarat bilgilerinin de FBI tarafından incelendiği aktarılıyor.

Yetkililerden biri, Kent'in "aylardır takip edildiğini" belirterek pozisyonundan da bu yüzden istifa ettiğini savunuyor:

Kent, bu incelemenin istifasına misilleme olarak yapıldığını iddia etmeye çalışacak. Fakat durum tam tersi; soruşturma altında olduğunun farkında ve bu yüzden istifa etti.

Semafor ve Axios, FBI'ın yorum taleplerini reddettiğini, Kent'in de henüz açıklama yapmadığını aktarıyor.

Diğer yandan New York Times'ın 28 Ekim 2025'teki haberinde, Kent'in muhafazakar aktivist Charlie Kirk'ün cinayetiyle ilgili soruşturma dosyalarına erişmeye çalışırken FBI'la karşı karşıya geldiği yazılmıştı.

Haberde, Kent'in Kirk cinayetinde "yabancı ajanların" rol oynamış olabileceği ihtimaline karşı FBI dosyalarını incelediği ifade edilmişti. FBI Direktörü Kash Patel'in ise yetki sınırlarını aştığı gerekçesiyle Kent'e tepki gösterdiği aktarılmıştı.

Kent, salı günü yayımladığı istifa açıklamasında "İran'daki devam eden savaşı vicdanen destekleyemem" diyerek görevinden ayrıldığını duyurmuştu. İran'ın ABD için yakın bir tehdit oluşturmadığı halde ülkesinin "İsrail'in ve güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle" savaşa girdiği yorumunu yapmıştı.

İstifasının ardından çarşamba günü Tucker Carlson'a verdiği söyleşide de Kent, İran'ın ABD'ye saldıracağına yönelik hiçbir istihbarat olmadığını vurguladı. Ayrıca karar verici konumundaki birçok yetkilinin Trump'la görüşlerini paylaşmasına izin verilmediğini de savundu.

45 yaşındaki siyasetçi, ABD Özel Harekat Birlikleri bünyesinde 11 kez savaşa katılmış, daha sonra ordudan ayrılarak CIA'de çalışmaya başlamıştı. İki çocuk sahibi Kent'in donanmada kriptolog olarak görev yapan eşi de 2019'da Suriye'deki bir saldırıda hayatını kaybetmişti.

Independent Türkçe, Semafor, Axios, Guardian