Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



İnternet kesintisinin üzerinden aylar geçtikten sonra İran, seçkin bir gruba internet erişimi izni verdi

Tahran’daki bir kız okulunda çevrimiçi ders veren İranlı bir öğretmen (AFP)
Tahran’daki bir kız okulunda çevrimiçi ders veren İranlı bir öğretmen (AFP)
TT

İnternet kesintisinin üzerinden aylar geçtikten sonra İran, seçkin bir gruba internet erişimi izni verdi

Tahran’daki bir kız okulunda çevrimiçi ders veren İranlı bir öğretmen (AFP)
Tahran’daki bir kız okulunda çevrimiçi ders veren İranlı bir öğretmen (AFP)

İranlı bilişim çalışanı Emir Hasan, ülkesinde savaş boyunca yaşanan neredeyse tam internet kesintisinin ardından aylar sonra yeniden ağa bağlanabildiğini, ancak bunun yalnızca kamuoyunda tepki çeken özel bir hizmet üzerinden mümkün olduğunu belirtti.

28 Şubat’ta savaşın başlamasının ardından, İran’da milyonlarca kişinin internete erişemediği bildiriliyor. Bunun, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla eş zamanlı gelişen savaş sürecinde yaşandığı ifade ediliyor.

39 yaşındaki Hasan, ‘profesyonel internet’ olarak adlandırılan ve belirli meslek grupları ile iş sahiplerine yönelik özel bir sisteme erişim imkânı sunan bir mesaj aldıktan sonra bu hizmeti satın aldığını söyledi. Söz konusu sistemin kamuoyunda tartışmalara yol açtığı belirtiliyor.

Hasan, “Bu bir zorunluluktu. Gelirimi sürdürebilmek için internete erişmek zorundayım” diyerek, 50 GB’lık başlangıç paketi için yaklaşık 11 dolar ödediğini ifade etti.

İnternet kesintilerini izleyen NetBlocks verilerine göre, 5 Nisan itibarıyla savaşın başlangıcından bu yana süren kesinti, bugüne kadar bir ülkede kaydedilen en uzun süreli ulusal internet kesintisi olarak değerlendirildi.

Bu kesinti, ülkede çoğu kişinin dijital erişimden mahrum kalmasına yol açarken; yalnızca sınırlı sayıda yerel site, bankacılık hizmetleri ve devlet onaylı uygulamalar erişilebilir durumda kaldı.

İran’da internet altyapısının, ocak ayında hükümete karşı gerçekleşen kitlesel protestoların ardından zaten sıkı kısıtlamalara tabi olduğu, savaşın başlamasıyla birlikte ise hükümetin interneti bir kontrol aracı olarak daha yoğun şekilde kullanmaya başladığı belirtiliyor.

Eleştirmenler, yetkililerin internet hizmetini yalnızca belirli gruplara erişim sağlayacak şekilde sınıflandırılmış bir sistem üzerinden yürüttüğünü savunuyor.

Hasan ise bu uygulamayı eleştirerek, “İran’daki interneti sınıflandırma ve bölme temelli bu model iyi bir model değil… Bunun açıkça gelir elde etmeye yönelik olduğu görülüyor” ifadelerini kullandı.

dvfebvf
Tahran’da bir kafenin önünde duran insanlar (Reuters)

Hasan ayrıca, kullanıcıların normalden daha yüksek fiyatlarla ek internet kullanımı için daha fazla ödeme yapmak zorunda kaldığını belirtti.

Söz konusu özel hizmetin WhatsApp ve Telegram gibi uygulamalara erişim sağladığı, ancak Instagram, X ve YouTube gibi uzun süredir ülkede engelli olan platformlara doğrudan erişim sunmadığı, bu platformlara ancak VPN kullanılarak ulaşılabildiği ifade ediliyor.

Diğer bazı kullanıcılar ise internete farklı erişim seviyeleriyle bağlanabildiklerini, bunun da sunulan hizmetin tüm aboneler için aynı olmadığını gösterdiğini dile getiriyor.

Üçüncü sınıf vatandaş

Bu seçici hizmetten yararlanan kişiler, sosyal baskılarla da karşı karşıya kalıyor; çünkü bu hizmeti satın alanlar toplum içinde eleştiriliyor.

Hasan, “İnsanlar sana ‘gidip hükümetin bu sistemi adaletsiz şekilde para kazanmasına katkı sağladın’ diyor. Yargılanıyorsun da…” ifadelerini kullandı.

Bununla birlikte, bu özel internet hizmetinin profesyonel ihtiyaç duyan tüm meslek gruplarına da otomatik olarak sunulmadığı belirtiliyor.

Tahran Üniversitesi’nde dilbilim profesörü olan Behruz Mahmudi Bahtiyari, bu hizmete davet almadığını ve internete yalnızca kampüs içindeyken güvenilir şekilde erişebildiğini söyledi.

“Üniversiteden çıktığınız anda üçüncü sınıf bir vatandaşa dönüşüyorsunuz ve internet bağlantınız kalmıyor” diyen Bahtiyari, bazı akademisyenlerin ise bu hizmete erişim daveti aldığını belirtti.

Medya organları bu sistemi ‘sınıfsal internet’ olarak tanımladı ve internetin kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ayrıcalığa dönüştürülmesini eleştirdi.

Artan tepkiler üzerine Hükümet Sözcüsü Fatma Muhacerani, internetin durumunun savaş tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte normale döneceğini söyledi.

Muhacerani ayrıca, yaşanan kesintilerden İsrail ve ABD’yi sorumlu tutarak, güvenlik koşullarının hükümeti bu tür kısıtlamalara zorladığını ifade etti.

‘Zahmete değmez’

İran’da son yıllarda kullanıcılar, büyük sosyal medya platformlarına getirilen kısıtlamaları aşmak için sanal özel ağlara (VPN) giderek daha fazla başvuruyordu. Ancak bugün, ‘profesyonel internet’ hizmetine erişebilenler dahil birçok kişi için bu özel internet paketlerinin maliyeti ek bir ekonomik yük haline gelmiş durumda. Savaşın başlamasından bu yana zaten zorlaşan ekonomik koşullar, uzun yıllardır yaptırımlar nedeniyle yıpranan İran ekonomisindeki kırılganlığı daha da artırdı.

Son haftalarda enflasyonun yüzde 50’nin üzerine çıktığı, yerel para birimi riyalin ABD doları karşısında değer kaybettiği ve temel tüketim ürünlerinin fiyatlarının hızla yükseldiği belirtiliyor.

34 yaşındaki grafik tasarımcı Mehdi, “Sağlanan veri miktarı, bana göre kullanıcıların ödediği maliyetle ekonomik olarak karşılaştırıldığında mantıklı değil” dedi.

Buna rağmen Mehdi, işi gereği bu hizmeti satın aldığını ancak herkesin bu paketin maliyetini karşılayamayacağını da kabul etti.

38 yaşındaki Kaveh ise kendisine de ‘profesyonel internet’ planı teklif edildiğini ancak maliyetine değmediğini düşünerek reddettiğini söyledi. Kaveh, zaten kısıtlamaları aşmak için VPN hizmetine ödeme yaptığını belirtti.

Kaveh, “Bize bir lütuf gibi sunulan, aslında çok sınırlı bir özgürlüğe on kat fiyat ödemeyeceğim” ifadesini kullandı.


İran ve Türkiye arasında Suudi Arabistan bölgesel bir projenin temellerini atıyor

İran ve Türkiye arasında Suudi Arabistan bölgesel bir projenin temellerini atıyor
TT

İran ve Türkiye arasında Suudi Arabistan bölgesel bir projenin temellerini atıyor

İran ve Türkiye arasında Suudi Arabistan bölgesel bir projenin temellerini atıyor

Zeyd bin Ali el-Fadil

ABD ve İsrail ile İran arasında savaşın şiddetlenmesiyle birlikte, mevcut gerçekliğe yaklaşım konusunda birbirinden farklı iki eğilim arasındaki bölgesel çatışma da derinleşmektedir. Bu eğilimlerden biri, İran’ın Körfez Arap ülkeleri ile Ürdün’e yönelik saldırılarına karşılık olarak İran’a karşı savaşa güçlü biçimde dahil olunmasını savunurken; diğer görüş ise kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa sürüklenmekten kaçınma eğilimindedir. Ayrıca bu görüşe göre savaşın sonuçları hem Arap tarafı hem de İran açısından ağır olacaktır. Nitekim Prens Türki el-Faysal da “Muhammed bin Selman işte böyle başardı” başlıklı Şarku’l Avsat’ta yayımlanan meşhur makalesinde bunu dile getirmiştir.

Dolayısıyla, iki zıt projeyle karşı karşıyayız; biri kısa görüşlü, sonuçları ve gelecekteki yansımaları dikkate almayan; diğeri ise siyasi gerçekliği ihtiyatla, ileriye dönük bir vizyonla ve alınabilecek herhangi kararın inceliklerini geniş bir anlayışla ele alan yaklaşım. Bu iki bakış açısı arasındaki fark çok büyük; bu da birini önemli, diğerini önemsiz kılıyor, çünkü ölçü büyüklük veya kapsam değil, farkındalık ve anlayıştır. Suudi Arabistan Krallığı'nı bölgede büyük bir güç, Arap ve Arap olmayan komşularına büyük bir kardeş yapan da budur; tarihsel bilgeliğe ve çeşitli konularla başa çıkmada keskin bir sağgörüye dayanmasıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki, başlangıç ​​noktası inşa etmek ve başkalarının yaşamlarını ve koşullarını olumlu yönde iyileştirmeye yardım etmek olanların kararları, başlangıç ​​noktası yıkım ve aynı bölge halkları arasında olumsuz çatışma ve çekişmeyi kışkırtmak olanların kararlarından farklı olacaktır. Bunun pek çok da kanıtı vardır. Keza öldürme, yıkım ve tahribata dayalı bir proje ile barış, inşa ve sürdürülebilir kalkınmaya dayalı proje arasında büyük bir fark vardır.

Bölgenin, bölgesel boyutlu birçok Arap projesinin çıkışına sahne olduğuna dikkat çekmek isterim, ancak bunların tamamı kalıcı bir iyilik sağlamadı. Zararları faydalarından daha fazla oldu, çünkü bunlar insanları siyasi bağlılıklarına göre bölmeyi amaçlayan ideolojik projelerdi. Bu durum, bölgedeki muhafazakâr monarşik hükümetleri zayıflatmaya çalışan, bazılarını zayıflatmayı başaran, bazılarında ise başarısız olan Nasırcı proje için de geçerlidir. Yine Suriyeli ve Iraklı olmak üzere iki fraksiyona ayrılan ve birbirleriyle çekişen Baasçı proje için de geçerlidir. Ancak ne Nasırcı ne de Baasçı projeler, toplumlarına örnek teşkil edecek gerçek bir kalkınma sunmadılar. Bunların çöküşüyle ​​birlikte, kapitalizmle örtülü ancak herhangi siyasi amacı olmayan yeni bir yayılmacı proje ortaya çıktı. Ne yazık ki bu proje, Sudan, Libya, Yemen ve diğer yerlerde olduğu gibi, faaliyet gösterdiği ülkelerde iç çatışmaları kışkırtmaya ve onları istikrarsızlaştırmaya dayanıyordu.

Çağdaş Suudi Arabistan vizyonu, sadece sınırlı bir bölümünü değil, tüm bölgeyi geliştirmeyi hedefliyor. Tüm bölgenin geleceğini gelişmiş ülkeler seviyesine yükseltmeyi hedefleyen kalkınma ilkelerini temel alıyor

Öte yandan daha sonra bölgede ortaya çıkan ideolojik İran projesi, devrimini baştan itibaren ihraç etme niyetini açıkça ilan etti. Bu amaçla çeşitli Arap ülkelerinde varlığını güçlendirdi ve bugüne kadar kullandığı bir dizi vekil güç kurdu. Benzer şekilde, Türkiye, özellikle Müslüman Kardeşler hareketinin yükselişi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin geçmiş dönemde kapıldığı coşkuyla birlikte, “Yeni Osmanlıcılık” olarak adlandırılan bir yaklaşımla Osmanlı devletinin yeniden canlandırılması vizyonuna göre etkisini genişletmeye çalıştı. Ancak bu, Arap veya bölgesel hiçbir destek bulamadı. Bu Arap ve bölgesel projelerin çatışması, nihayetinde Arap devletleri ile Müslüman bölgesel komşuları arasındaki tüm iç anlaşmazlıkların ortasında yerleşim ve işgal projesini inşa eden İsrail'i güçlendirdi.

Buna karşılık Suudi Arabistan’ın projesi, Arap bilincinde derinden kök salmış bir dizi değere dayanarak, sakinliğini ve istikrarını koruyarak öne çıkıyor. Şüphesiz sabır ve hoşgörü, Suudi Arabistan Krallığı'nın kuruluşundan bugüne kadar liderlerini karakterize eden değerler arasındadır ve bu, Suudi politikasını birçok temel kararında ayırt edici bir özellik olmuştur. Liderleri gerek ulusal gerekse bölgesel veya uluslararası düzeyde birçok konuyu ihtiyatla ele alarak, bir kontrol altına alma ve kucaklama politikası izlemişlerdir.

SDV F
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati, 29 Mart 2026 tarihinde İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde (AFP)

Siyasi projesi, geçici herhangi bir nedenle pozisyonlarını değiştirmediği için tutarlı ve mantıklı bir yaklaşım sergiledi. Filistin meselesi başta olmak üzere çeşitli temel meselelerdeki taahhütlerini her zaman yerine getirmeye özen gösterdi. Filistinlilerin haklarına yönelik destekleyici tutumları da bunu somutlaştırdı. Bu tutum düzenlediği konferanslar ve ittifaklar aracılığıyla iki devletli çözüme verdiği destekle cisim buldu ve yaklaşık 159 ülkenin Filistin Devleti'ni resmen tanıdığı 2025 New York Deklarasyonu ile sonuçlandı. Bu önemli karar, Suudi Arabistan'ın “Yüzyılın Anlaşması” ve “Abraham Anlaşmaları” gibi önerilen tüm projelere rağmen sarsılmaz ve kararlı duruşu olmasaydı mümkün olmazdı. Bu projelerin hiçbiri Suudi liderliği tarafından hoş karşılanmadı, çünkü Filistin davasının arzu edilen çıkarlarına hizmet etmiyorlardı. Filistin halkının bağımsız, uluslararası alanda tanınan bir devlete sahip olma hakkına karşıydılar. Nitekim Filistin devleti, İsrail hükümetinin reddettiği ve aktif olarak baltalamaya çalıştığı bir haktır.

Şunu belirtmek gerekir ki, çağdaş Suudi Arabistan vizyonu, sadece sınırlı bir bölümünü değil, tüm bölgeyi geliştirmeyi hedefliyor. Tüm bölgenin geleceğini gelişmiş ülkeler seviyesine yükseltmeyi hedefleyen kalkınma ilkelerini temel alıyor. Bu vizyon Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman tarafından Riyad'da düzenlenen “Çölün Davos'u” olarak da bilinen “Yatırımın Geleceği Girişimi 2018” konferansında duyuruldu. Veliaht Prens: “Arap ülkeleri son yıllarda önemli bir ekonomik kalkınmaya sahne oldu ve Ortadoğu önümüzdeki yıllarda yeni Avrupa olacak” demiş ve “Bu benim savaşım, liderliğini ben yapıyorum ve Ortadoğu'yu Avrupa gibi görmeden bu dünyadan ayrılmak istemiyorum” diye ifade etmişti. Bölgedeki birçok ülkenin halkları için ekonomik kalkınmayı hedefleyen iddialı projeleri olduğunu belirten Veliaht Prens, Mısır, Irak, Lübnan, Katar ve diğer ülkelerdeki kalkınma projelerini örnek göstermişti. Konuşmasını, Suudiler “Tuvayk Dağı gibi bir gayrete ve kuvvete sahiptir ve Suudilerin bu gayret ve kuvveti yerle bir edilmedikçe kırılmayacak” demiş ve yukarıda bahsedilen sarsılmaz değerlere atıfta bulunarak sonlandırmıştı.

Tel Aviv ve Tahran, bölgedeki tüm ülkeleri geniş çaplı bir savaşa sürüklemeyi hedefliyordu, ancak Suudi Arabistan’ın bilgeliği bu çabaları engelledi ve bölgesel ve uluslararası çapta genişleyebilecek bir savaşı önledi

Bu açıklamalar 2018'de yapıldı ve o zamandan beri Suudi Arabistan, bu hedefe ulaşmak için gerekli siyasi koşulları oluşturmak amacıyla bölgesel istikrarı sağlamak için çalışıyor. Bu kapsamda, 2021'de Katar ile olan anlaşmazlığı sona erdirdi, ardından Çin'in arabuluculuğuyla 2023'te İran ile bir güvenlik anlaşması imzaladı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardı analize göre ayrıca, her iki ülkenin vatandaşlarına vize muafiyeti konusunda yakın zamanda varılan anlaşmayla sonuçlanan Türkiye ile siyasi ve ekonomik bağlarını güçlendirdi. Suudi Arabistan, Ortadoğu krizini, İsrail ile olan çatışmayı sona erdirecek ve Arap Barış Girişimi'ne uygun olarak ilişkileri normalleştirecek iki devletli çözüme dayalı kabul edilebilir bir siyasi çözümle sonlandırmayı da amaçladı.

Ancak bu durum, Netanyahu’nun mevcut hükümetine kadar gelmiş geçmiş hiçbir İsrail hükümeti tarafından hoşnutlukla karşılanmadığı gibi; bölge ülkelerinin tamamını geniş çaplı bir savaşa çekmeyi hedefleyen Tel Aviv ile Tahran arasında bölgedeki nüfuz mücadelesiyle de çakıştı. Fakat onların bu çabaları, bölgesel ve uluslararası düzeyde genişleme riski taşıyan bir savaşa sürüklenmeyi engelleyen Suudi Arabistan'ın bilgeliği sayesinde boşa çıkarıldı. Askeri, siyasi ve ekonomik açıdan vahim sonuçlar doğuracak ve kısa sürede sona ermeyecek olan böyle bir savaşın tek kazananı ise; tüm bölgeyi zayıflatmayı ve gelecekte bölgeyi kendi hegemonyası altındaki küçük mezhepsel ve etnik kantonlara bölmeyi amaçlayan İsrail olacaktı.

XSCVFB
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan ve Türk mevkidaşı Hakan Fidan, Riyad, 28 Ocak 2025 (AFP)

Son olarak bu zor durumda, sabır, cömertlik ve bilinçli cesaretle eşanlamlı iki ünlü Arap isim akla geliyor: Ma'n ibn Zaide eş-Şeybani ve el-Ahnaf ibn Kays el-Temimi. Muaviye ibn Ebu Süfyan ikincisi hakkında şöyle demiştir: “Bu adam, öfkelendiğinde, neden öfkelendiğini bilmeden yüz bin kişi onunla birlikte öfkelenir.” Her iki isim de Arap Yarımadası'ndandır ve şu anda Suudi Arabistan Krallığı bu toprakların büyük bir bölümünde yer almaktadır. Ahnaf ibn Kays'ın ise şu hikmetli sözünü hatırlatmak istiyorum: “Benimle tartışmaya giren ve çekişen birisine şu üç davranıştan birisiyle karşılık veririm: Eğer benden üstünse değerini kabul ederim; eğer benden aşağıdaysa, kendimi onun üstünde tutarım ve eğer bana denkse, ona iyilik gösteririm.” Araplar, bu geleneksel anlatılarının onlara gösterdikleri anlamları gerçekten kavrıyorlar mı?

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Prens Harry: Gazze’deki yıkım görüntüleri endişe verici… İngiltere’deki Antisemitizm ise “son derece kaygı uyandırıcı"

 Prens Harry (EPA)
 Prens Harry (EPA)
TT

Prens Harry: Gazze’deki yıkım görüntüleri endişe verici… İngiltere’deki Antisemitizm ise “son derece kaygı uyandırıcı"

 Prens Harry (EPA)
 Prens Harry (EPA)

Prens Harry, İngiltere’de antisemitizm eğilimlerinin artış gösterdiği uyarısında bulunarak, Yahudilere yönelik düşmanca söylemlerdeki yükselişi “son derece kaygı verici” olarak nitelendirdi. Harry, Ortadoğu’daki gelişmelere duyulan öfkenin bireylere ya da dinlere yönelik nefrete dönüşmemesi gerektiğini vurguladı.

Harry, “New Statesman” dergisinde yayımlanan makalesinde, İsrail politikalarına dolaylı eleştiriler yöneltirken, meşru protestoların Yahudi toplumlarına karşı nefret veya kışkırtmaya dönüşmemesi gerektiğinin altını çizdi.

Kral Charles III’ün küçük oğlu olan Harry, İngiltere’de “oldukça endişe verici bir antisemitizm artışı” yaşandığını belirterek, çok sayıda Yahudi aile, çocuk ve toplum üyesinin artık yaşadıkları ülkeyi güvenli hissetmediğini söyledi.

Harry, “Bu kaygı verici bir durum, ancak aynı zamanda bizi birlik olmaya yöneltmeli” ifadelerini kullandı.

Prens Harry’nin açıklamaları, Hamas’ın 2023 yılında İsrail’e düzenlediği saldırının ardından başlayan Gazze savaşı sonrası İngiltere’de antisemitik olayların artış gösterdiği bir dönemde geldi. Son haftalarda Londra’daki Yahudi kurumlarına yönelik kundaklama girişimleri ile nisanda iki Yahudi’nin bıçaklandığı ve polisin “terör saldırısı” olarak değerlendirdiği olay dikkat çekmişti.

Bazı siyasetçiler ve Yahudi toplumunun önde gelen isimleri de Filistin yanlısı gösteriler sırasında aşırılıkçı söylemlerin arttığı uyarısında bulunmuştu. Londra polisi ise kısa süre önce, Filistin yanlısı ve göç karşıtı büyük protestolar öncesinde “benzeri görülmemiş” güvenlik önlemleri alınacağını açıkladı.

Harry, İsrail’in adını doğrudan vermeden, Ortadoğu’daki insani kayıplara ilişkin “derin ve haklı bir endişe” bulunduğunu ifade etti. Gazze, Lübnan ve diğer bölgelerdeki yıkım görüntülerinin dünya genelinde insanlar üzerinde derin etki bıraktığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Kaliforniya’da yaşayan Harry, “Ortadoğu’daki devlet politikalarına yönelik meşru protestoların, ülke içinde Yahudi toplumlarına karşı düşmanlıkla birlikte ortaya çıktığını görüyoruz. Aynı şekilde, bu politikalara yönelik eleştirilerin kolayca görmezden gelinebildiğine veya çarpıtılabildiğine de tanık oluyoruz” dedi.

Prens Harry, “Hiçbir şey; ister bir hükümete yönelik eleştiri olsun ister şiddet ve yıkım gerçeği, bir halka veya dine yönelik düşmanlığı asla haklı çıkaramaz” ifadelerini kullandı.

Harry ayrıca yaklaşık 20 yıl önce bir kostüm partisinde Nazi üniforması giymesi nedeniyle gündeme gelen olaya da değindi. O dönemde büyük tepki çeken olayla ilgili olarak, “Geçmişte yaptığım hataların tamamen farkındayım. Bunlar düşüncesiz davranışlardı. Özür diledim, sorumluluğunu üstlendim ve ders çıkardım” ifadelerini kullandı.