Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



İran, ABD'nin yaptırımların kaldırılmasına evet, geçiş ücretlerine hayır şeklindeki teklifini kabul edecek mi?

Fotoğraf: Hürmüz Boğazı (Reuters)
Fotoğraf: Hürmüz Boğazı (Reuters)
TT

İran, ABD'nin yaptırımların kaldırılmasına evet, geçiş ücretlerine hayır şeklindeki teklifini kabul edecek mi?

Fotoğraf: Hürmüz Boğazı (Reuters)
Fotoğraf: Hürmüz Boğazı (Reuters)

Hüda Rauf

Haberlere göre, Washington'un iki gün önce Doha'da Tahran'a ilettiği mesaj şuydu: “Daha büyük düşünün. Daha kapsamlı bir anlaşma çerçevesinde yaptırımların kaldırılması, gemilerden geçiş ücreti almaktan 100 kat daha kazançlıdır.” Bu mesaj, Mutabakat Zaptı'nın imzalanmasından bu yana Hürmüz Boğazı'nda iki taraf arasındaki dinmeyen, aksine yoğunlaşan son çatışmaların ortasında geldi. Başka bir deyişle, Mutabakat Zaptı, gerilimi azaltma ve çatışmayı çözme döneminin başlığı değildi. Bu durum, bazılarını İran ve ABD arasındaki müzakerelerin çökme ihtimalinden bahsetmeye yöneltti.

Öte yandan, içeride İranlı yetkililer tarafından yapılan açıklamalar, Washington ile müzakereler konusunda yaşanan iç itirazları ve gerilimleri yansıtıyordu. İran Dini Lideri bile, bizzat çıkıp Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'dan İran halkının haklarını koruma ve ulusal çıkarların muhafazasını sağlama sorumluluğunu üstleneceğine dair güvence aldıktan sonra Washington ile imzalanan Mutabakat Zaptı'nı kabul ettiğini açıkladı.

Bu bağlamda baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, “Benimle yaşadığınız siyasi anlaşmazlıkları Mutabakat Zaptı'nı hedef alarak çözmeye çalışmayın” diyerek, İran'ın bu anlaşmanın maddelerinden elde ettiği kazanımları sıraladı. Bazı analistler bunun İran’ın karar alma çevrelerindeki iç bölünmeleri yansıttığına inanıyor ama durum böyle görünmüyor. Daha olası olan, İran'ın Mutabakat Zaptı'nı imzaladıktan sonra, müzakerelerin devamını engelleyebilecek iç baskıların olduğu izlenimi vermek istediğidir. Böylelikle, Washington'u İran'ın Mutabakat Zaptı kapsamındaki taleplerinin karşılanması konusunda hızlanmaya sevk etmeyi amaçlıyor; bu talepler, petrol ve petrokimya sektörlerine yönelik yaptırımlarının kaldırılması, Hürmüz Boğazı'ndaki yeni yönetimin tanınması ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması gibi en acil kazanımları içeriyor.

Kalibaf'ın açıklamaları bu yaklaşımı yansıtıyor; 40 milyon varil petrolün yüzde 20 daha yüksek fiyattan satıldığını vurguladı. Açıklamalarının amacı bir yandan, içeriye İran'ın kazanımlarını pazarlayan bir mesaj göndermek, diğer yandan Trump'a müzakere ekibinin baskıya maruz kaldığı mesajını ulaştırmak ve “İran'ın müzakereler ile istediği şartların tamamlanmasını siz de engellemeyin” demektir. Bu, esasen İran'ın değişmeyen oyalama taktiği ve rolleri dağıtma oyunudur.

Benzer şekilde, İran Dini Lideri'nin açıklamaları da hem içeriye hem de dışarıya bir mesaj göndermeyi amaçlıyordu ve böylece, müzakerelerin başarısız olması ve savaşın yeniden başlaması durumunda, baştan beri anlaşma konusunda hevesli olmadığını ve bu nedenle hiçbir sorumluluk taşımadığını söyleyebilecek. Bu tutum, babası eski Dini Lider Ali Hamaney'in 2015 yılında eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Cevad Zarif liderliğindeki müzakere ekibine nükleer anlaşmayı sonuçlandırmak için yeşil ışık yakmasını ama Trump yaptırımları yeniden hayata geçirdiğinde, Batı ile müzakereleri savunan kanadı eleştirmeye devam etmesini hatırlatıyor.

Washington'un İran'a mesajı: Yaptırımlar Hürmüz Boğazı’ndan geçiş ücretlerinden daha önemlidir!

 Bir diğer önemli konu ise Kalibaf'ın müzakerelerin Mutabakat Zaptının imzalanmasıyla sona erdiği ve şu anda devam eden sürecin sadece anlaşmayı uygulamaya yönelik bir diyalog olduğu yönündeki açıklamasıdır. Her iki tarafın da şu anda yoğun anlaşmazlığa konu olan maddeleri imzalamadan önce bir uzlaşıya varmış olması gerekiyordu. Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimleri ve dondurulmuş varlıkları ele almak amacıyla yapılan Doha görüşmelerine geri dönüş, mevcut uzlaşıların kırılganlığını yansıtan karşılıklı siyasi ve medyatik mesajlar arasında Tahran ve Washington arasındaki görüş ayrılığını açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Haberlere göre, ABD’li yetkililer İran'a daha büyük düşünmesi ve yaptırımların kaldırılması konusunda bir anlaşmaya varmaya odaklanmasının, Hürmüz Boğazı’nda gemilerden geçiş ücreti almakta diretmekten daha kazançlı olduğu imasında bulundu. Bu, her iki tarafın da imzaladığı Mutabakat Zaptının, Trump'ın artan tehditleri göz önüne alındığında, o dönemde krizden çıkış yoluyla bağlantılı bir formaliteden ibaret olduğunu gösteriyor. Ancak her iki taraf da daha sonra gelecekteki herhangi bir anlaşmanın şartlarının her iki tarafın uyguladığı baskıya göre belirleneceği bir yöntem benimsedi. Dahası yaşanan çatışmaların ve İran'ın Umman kıyılarına daha yakın rotaya verdiği yanıtın, İran'ın kendi şartlarına göre Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmeyi sürdürme talebine sıkı sıkı tutunmayı amaçladığı savunulabilir. Bu arada, Washington statükoyu değiştirmek ve İran'ın Boğaz üzerindeki kontrolünü zayıflatmak istedi. Bu durum şu soruyu gündeme getiriyor: Yorumlanması ve uygulanması konusunda bir fikir birliği yoksa neden anlaşma imzalandı?

Washington, yaptırımların kaldırılmasının önemini vurgulayarak, İran'ı iki aylık sürenin ardından seyir hizmeti bedeli almaktan vazgeçmeye ikna etmeye çalışıyor. Peki Amerikan havucu, Tahran'ı hizmet bedelinden ve Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer için belirlediği rotadan vazgeçmeye ikna etmede başarılı olacak mı? Cevap büyük olasılıkla “hayır”. İran, özellikle de sayısız zorlukla dolu nükleer müzakerelerin başlaması durumunda, Amerikan ve İsrail sopasının her an harekete geçebileceğinin farkında olduğu için bunu kabul etmeyecektir. Buna ek olarak Tahran, en iyi hareket tarzının, seyir rotalarını belirleyerek, bu konuda kendisi ile koordinasyonu dayatarak ve hizmet bedeli uygulayarak, Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer ile ilgili yeni statükoyu sağlamlaştırmak olduğuna inanıyor. Umman Sultanlığı ile koordinasyon konusunda tekrarlanan açıklamalarına rağmen, Umman tarafına daha yakın olan rotayı reddederek, yeni statükoyu bir oldubitti haline getirmek istiyor. Bu durum, İran'ın boğaz üzerindeki kontrolünün ABD tarafından tanınmasını sağlayarak hegemonyasını dayatmaya çalıştığını gösteriyor. Böylece boğaz, yalnızca ekonomik gelir kaynağı olmakla kalmayacak, aynı zamanda İran'ın çıkarlarına aykırı herhangi bir durumun ortaya çıkması halinde rakiplerine ve küresel ekonomiye karşı bir caydırıcılık aracı da olacaktır. Aynı mantığa dayanarak, Tahran, Washington ile nükleer mesele hakkındaki müzakerelerinin başarılı olacağından ve dolayısıyla da yaptırımların kaldırılacağından emin değil.

Katar ve Pakistan'ın arabuluculuğuyla, İran ve ABD arasında Katar'ın başkenti Doha'da dolaylı teknik görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler öncelikle belirli konulara odaklandı; dondurulmuş İran varlıkları, Lübnan'daki gerilimin azaltılması ve Hürmüz Boğazı'nda seyir güvenliği. Bu görüşmelerin ardından yapılan açıklamalara göre, iki taraf bu deniz koridorunda gerilimin artmasını önlemeyi amaçlayan, birkaç gün sürecek geçici bir uzlaşıya vardı. Daha sonra her iki ülkenin siyasi liderliğine sunulabilecek daha geniş çerçeveye ilişkin görüşmelerse devam ediyor.

Ancak hem İran hem de ABD'den gelen açıklamalara göre, bu süreç kapsamlı bir anlaşmadan çok uzak ve nihai bir çözüm sürecinden ziyade geçici bir “kriz yönetimi”ne daha yakın.

Tahran, özellikle Washington'un doğrudan askeri bir çatışmaya daha az meyilli olduğunun farkında olduğu için muhtemelen oyalamaya devam edecektir. Zira ABD yönetimi, özellikle bölgede yeni bir savaşa yönelik halk ve siyasi desteğin yokluğu göz önüne alındığında, İran ile yeni bir tırmandırmanın iç hesaplar ile uyumlu olmadığına inanıyor.

İki taraf arasındaki stratejik boşluk giderek genişliyor ve tüm gelişmeler, iki farklı yaklaşım arasında uçurumun büyüdüğünü ortaya koyuyor. İran, meseleleri (Hürmüz Boğazı, dondurulmuş varlıklar ve Lübnan) birbirinden ayrılamayan, birbirine bağlı bir paket olarak ele alıyor. Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, bu meseleleri birbirinden ayırma ve yönetilebilir, kısmi anlaşmalar yoluyla kademeli olarak ele alma eğiliminde. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu uçurum, müzakerelerdeki herhangi bir ilerlemeyi kırılgan ve sahadaki ilk gerçek sınavda hızla gerilemeye açık hale getiriyor.

Sonuç olarak, bölge gerçek bir çözümden ziyade koşullu bir sükûnet dönemiyle karşı karşıya gibi görünüyor. Bütün önemli meseleler, diplomasi ve güç arasındaki denge bozulursa her an çökebilecek ince bir geçici anlaşma ipliğine asılı durumda. Mutabakat Zaptı ve müzakereler arasında Tahran oyalamaya devam ederken, Washington iç gelişmelerle kısıtlanmış durumda.


Pakistan'da yolcu otobüsü uçuruma yuvarlandı: En az 40 kişi hayatını kaybetti

Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
TT

Pakistan'da yolcu otobüsü uçuruma yuvarlandı: En az 40 kişi hayatını kaybetti

Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)

Pakistan'ın batısında bir yolcu otobüsünün yoldan çıkarak uçuruma yuvarlanması sonucu en az 40 kişi yaşamını yitirdi.

Yetkililer, cuma günü meydana gelen kazada, Ketta'dan Peşaver'e gitmekte olan yolcu otobüsünün Zeb bölgesindeki Dana Sar dağlık mevkisinde kontrolden çıkarak derin bir vadiye düştüğünü açıkladı.

Zeb Bölgesi Acil Durum Merkezi Başkanı Sanaullah Şirani, "Ketta'dan Peşaver'e gitmekte olan yolcu otobüsü Dana Sar dağlık bölgesinde derin bir vadiye yuvarlandı. Kazada 40 kişinin hayatını kaybettiği, 11 kişinin ise yaralandığı kesinleşti" dedi. Açıklanan bilanço Belucistan eyalet yetkilileri tarafından da doğrulandı.

Şirani, yaralıların hastaneye kaldırıldığını, bunlardan üçünün durumunun ağır olduğunu belirtti.

Otobüsün yaklaşık 70 ila 80 fit (21 ila 24 metre) yükseklikten vadiye düştüğünü ifade eden Şirani, "Kazanın sarp ve dağlık bir bölgede meydana gelmesi nedeniyle arama kurtarma ekipleri operasyonun ilk aşamasında büyük zorluklarla karşılaştı" diye konuştu.

Belucistan Eyalet Başbakanlığı Sözcüsü Şahid Rend de otobüsün, eyaletin başkenti Ketta'dan Hayber Pahtunhva eyaletindeki Peşaver kentine gitmekte olduğunu doğruladı.

Rend, Belucistan ve Hayber Pahtunhva'dan sevk edilen kurtarma ekiplerinin olay yerinde çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetti.

Pakistan'da trafik kurallarının yetersiz uygulanması, aşırı hız, düşük yol güvenliği standartları ve dikkatsiz sürüş nedeniyle trafik kazaları sıkça yaşanıyor.


Avrupa Merkez Bankası Başkanı Lagarde Fransa cumhurbaşkanlığı yarışına mı hazırlanıyor?

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)
TT

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Lagarde Fransa cumhurbaşkanlığı yarışına mı hazırlanıyor?

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)

Fransa siyasetinin son derece kritik bir dönemden geçtiği bir süreçte, Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, Paris'te dikkat çekici bir siyasi tartışmanın fitilini ateşledi. Lagarde, ilk kez bu kadar açık biçimde 2027'de yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olabilmek için Frankfurt'taki görevinden süresi dolmadan ayrılabileceğinin sinyalini verdi. Kendisini de ülkeyi yaklaşan siyasi fırtınadan koruyabilecek "Fransız ve Avrupalı bir ses" olarak konumlandırdı.

Siyasi çevrelerin "sessiz deprem" olarak nitelendirdiği açıklamalar, Lagarde'ın Fransız ekonomi gazetesi Les Echos'a verdiği kapsamlı röportajda geldi. Enflasyon ve faiz politikalarının konuşulması beklenen söyleşi, eski bakanın dağınık durumdaki merkez siyaseti yeniden toparlamak üzere Fransa iç siyasetine dönebileceğinin işaretlerini vermesiyle kısa sürede siyasi gündemin en önemli başlıklarından biri hâline geldi.

Erken ayrılık ihtimali ve 2027 hesapları

Resmî takvime göre 70 yaşındaki Lagarde'ın Avrupa Merkez Bankası Başkanlığı görevi Ekim 2027'de sona eriyor. Bu tarih, Fransa'daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turundan yaklaşık altı ay sonrasına denk geliyor. Görev süresini tamamlaması bugüne kadar kesin gözüyle bakılan bir senaryoydu. Ancak Lagarde, görevde kalmasının enflasyonun kontrol altına alınması ve piyasalarda istikrarın sağlanmasına bağlı olduğunu söyleyerek dikkat çekti.

brftbgr
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (AP)

Les Echos'un, görevinden erken ayrılıp ayrılmayacağı yönündeki sorusuna Lagarde, siyasi mesajlar içeren şu yanıtı verdi:

"Bu mümkün... 2027 ufkunda Fransız ve Avrupalı bir sesi yükseltmek istiyorum."

Lagarde ayrıca, Fransa'daki siyasi tartışmaların Avrupa perspektifinden kopmaması gerektiğini belirterek, ülkenin Avrupa Birliği içindeki rolünü azaltmaya yönelik her girişimin Fransa açısından "acı verici ve yıkıcı bir yol" olacağını söyledi.

"Şakaydı" mı, yoksa nabız yoklama mı?

Deneyimli siyasetçilerin sıkça başvurduğu diplomatik üslupla konuşan Lagarde, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un yerine aday olup olmayacağı yönündeki ısrarlı soruya gülümseyerek, "Bunu düşüneceğim... Hayır, şaka yapıyorum; şu anda böyle bir konu gündemde değil" yanıtını verdi.

Ancak Paris kulislerinde bu "şaka" pek de şaka olarak değerlendirilmedi. Siyasi analistlerin büyük bölümü, Lagarde'ın açıklamalarını kamuoyunun ve siyasi elitlerin nabzını ölçmeye yönelik bilinçli bir hamle olarak yorumladı.

Daha önce International Monetary Fund ve Avrupa Merkez Bankası'nı yöneten Lagarde'ın uluslararası alanda güçlü ilişkilere sahip olması, iş dünyası ve orta sınıf nezdinde önemli bir kabul görmesi nedeniyle, aşırı sağın yükselişi karşısında merkez siyasetin aradığı "kurtarıcı isim" olabileceği değerlendiriliyor. Özellikle Marine Le Pen ve Jordan Bardella liderliğindeki aşırı sağın yükselişi, merkez blokta endişe yaratıyor.

Paris ile Frankfurt arasında kulis hesapları

Brüksel ve Frankfurt kulislerinden sızan bilgilere göre, Lagarde'ın seçimlerden önce görevinden ayrılması ihtimali yalnızca kişisel bir siyasi hedef olarak görülmüyor. Bu senaryoya göre Lagarde'ın erken ayrılması, Macron'un Alman Şansölyesi Friedrich Merz ile koordinasyon içinde Avrupa Merkez Bankası'na mevcut para politikalarını sürdürecek yeni bir başkan atanmasını sağlamasına imkân tanıyabilir.

dsfrbgt
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)

Böylece Macron'un görev süresi sona ermeden önce Avrupa Merkez Bankası'nın yönetiminde söz sahibi olunması ve olası bir aşırı sağ iktidarının Avrupa bütünleşmesine mesafeli bir ismi göreve getirmesinin önüne geçilmesi hedeflenebilir.

Şaka ile ciddiyet arasındaki ince çizgide ilerleyen açıklamalarıyla Christine Lagarde, 2027 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmalarına fiilen adım atmış görünüyor. Bu gelişme, Paris'teki siyasi çalkantının, Avrupa'nın para politikasını yöneten en güçlü isimlerden birini bile görevinden ayrılarak doğrudan siyasi mücadeleye katılmaya yöneltebileceği yorumlarını beraberinde getirdi.