Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



Barış ne zaman istisna değil, kural haline gelecek?

Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
TT

Barış ne zaman istisna değil, kural haline gelecek?

Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)

Antoine el Hac

Uluslararası ilişkiler alanında, analistler arasında giderek yaygınlaşan bir görüşe göre dünya, yeni bir küresel sisteme girmiş bulunuyor. Bu yeni düzende, “hukukun gücü”nün yerini “gücün hukuku”nun aldığı ve yerleşik kurallara dayanan eski uluslararası sistemin etkisini yitirdiği ileri sürülüyor. Dolayısıyla uluslararası ilişkilerin artık uzlaşı ve çok taraflılık yerine güç ve nüfuz mantığıyla yürütüldüğü değerlendiriliyor. Mevcut sistem, farklı büyüklüklerdeki güç merkezlerinden oluşurken, aktörlerin eşitliğe dayalı uluslararası anlaşmalardan ziyade güç kullanımı yoluyla etki alanlarını ve ekonomik kaynaklarını genişletmeye yöneldiği görülüyor.

Herhangi bir katılımcı küresel düzenin birincil hedefinin, sürdürülebilir barışı sağlamak olduğu genel kabul görmektedir. Nitekim Baruch Spinoza barışı, güven, adalet ve iyi niyete dayanan erdem olarak tanımlarken; Albert Einstein barışın zorla değil, anlayış yoluyla sağlanabileceğini vurgulamıştır. Antik düşünürler Platon ve Aristoteles de benzer şekilde barışı toplumsal düzenin en yüksek hedeflerinden biri olarak görmüş; Mahatma Gandhi ise kalıcı barışın, zorluklar karşısında bile ancak adalet temelinde mümkün olacağını ifade etmiştir.

Bununla birlikte tarihsel deneyim, barışın çoğu zaman istisna olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanlık tarihinin yaklaşık 3 bin 500 ila 5 bin yıllık yazılı döneminde, büyük savaşların tamamen yaşanmadığı sürelerin toplamı 230 ila 268 yıl arasında kalmıştır. Bu da savaşsız dönemlerin, insanlık tarihinin yüzde 10’undan daha azına karşılık geldiğini göstermekte; dolayısıyla çatışmanın hem bireysel hem de kolektif düzeyde baskın bir olgu olduğunu düşündürmektedir.

Bu bağlamda “uluslararası sistem” ile “küresel düzen” arasında ayrım yapmak önem taşımaktadır. Uluslararası sistem, dünya siyasetinin işleyiş mekanizmalarını; aktörleri, güç dengelerini ve sınırlayıcı unsurları ifade ederken, küresel düzen daha çok siyasi, kurumsal ve kültürel bir inşa sürecini tanımlar. Bu düzen; müzakere, iş birliği ya da zorlayıcı süreçler sonucunda şekillenebilir. Nitekim I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzenler, galip ve mağlup ilişkileri üzerinden inşa edilmiştir. Bu açıdan küresel düzen sabit değil, aktörlerin bilinçli tercihleriyle şekillenen dinamik bir yapıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan küresel düzenin önemli kazanımlar sağladığı kabul edilmektedir. Büyük ölçekli savaş ihtimali azalmış, klasik imparatorluk yapıları sona ermiş, ekonomik refah artmış ve birçok devletin egemenliği güçlenmiştir. Bu süreçte Vestfalya Barışı ilkeleri de ulus-devlet sisteminin temelini oluşturmuştur. Ancak bu düzenin, günümüzde yaşanan derin dönüşümlere yeterince yanıt veremediği hususunda güçlü bir kanaat oluşmuştur. Bu durum, küresel ölçekte artan belirsizlik ve kriz algısını beslemekte; hatta nükleer riskler nedeniyle olası bir büyük savaş ihtimaline dair endişeleri artırmaktadır.

Son yıllarda küresel güç dengelerinde belirgin değişimler yaşanmaktadır. Özellikle BRICS ülkelerinin yükselişi, Batı merkezli sistemin tek başına belirleyici olma özelliğini zayıflatmaktadır. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik ve askeri güç unsurlarını değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel alanları da içermektedir. Batı dışı aktörlerin kendi kimliklerini vurgulaması ve alternatif kalkınma modelleri geliştirmesi bu sürecin önemli parçasıdır.

“Batı sonrası dönem” olarak da tanımlanan bu süreç hem Batı dünyası hem de yükselen güçler açısından ciddi sınamalar içermektedir. İklim değişikliği, siber güvenlik, göç, organize suçlar ve terörizm gibi küresel sorunlar, daha geniş uluslararası iş birliğini zorunlu kılmaktadır. Ancak büyük güçler arasındaki rekabet, özellikle ekonomik ve ticari alanlarda yaşanan gerilimler ve zaman zaman ortaya çıkan askeri karşılaşmalar, istikrarlı bir küresel denge kurulmasını zorlaştırmaktadır.

Ayrıca milliyetçilik ve popülist akımların yükselişi de uluslararası iş birliği açısından olumsuz bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Bu eğilimler, çoğu zaman uluslararası kurumlara olan güveni zayıflatarak, dar ulusal çıkarların ön plana çıkmasına yol açmaktadır. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre özellikle büyük güçler arasında rekabetin artması, küresel sistemdeki dağılmayı daha da derinleştirmektedir.

Bir diğer önemli mesele ise küresel değerler ile ulusal öncelikler arasında denge kurulmasıdır. Tek taraflı dayatmaların, kültürel ve siyasi çeşitliliği göz ardı etmesi nedeniyle sürdürülebilir olmadığı görülmektedir. Bu nedenle esnek, çok katmanlı ve ağ temelli diplomasi yöntemlerinin önemi giderek artmaktadır.

Sonuç olarak mevcut uluslararası sistem, çok boyutlu bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Yeni güçlerin yükselişi, Batı’nın göreli etkisinin azalması, artan çatışmalar ve küresel sorunlar bu dönüşümün temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Bu süreçte devletlerin ekonomik ve stratejik çıkarlarını koruma çabası ise belirleyici olmaktadır.

Gelecekte küresel sistemin nasıl şekilleneceği, büyük ölçüde uluslararası aktörlerin iş birliği kapasitesine ve değişime uyum sağlayabilme yeteneklerine bağlı olacaktır. Alternatif yaklaşımların ortaya çıkışı bir tehditten ziyade, çok kutuplu dünyayı anlamak açısından bir fırsat olarak görülebilir. Nitekim oluşmakta olan yeni düzen, gücün tek bir merkezde toplanmadığı daha karmaşık bir yapıya işaret etmektedir.

Bu doğrultuda daha çok katmanlı ve çeşitli yönetim modellerinin bir arada var olacağı bir küresel düzenin temelleri atılmaktadır. Ancak bu yeni yapının sağlıklı işleyebilmesi için mevcut kurumların güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarda reform ihtiyacı sıklıkla dile getirilmektedir. Sonuç olarak, daha adil, barışçıl ve sürdürülebilir bir dünya düzeninin inşası, farklılıkları yönetebilen ve iş birliğini teşvik edebilen ortak iradenin varlığına bağlıdır.


Trump döneminde sol görüşlü Amerikalılar daha fazla silahlanıyor

Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
TT

Trump döneminde sol görüşlü Amerikalılar daha fazla silahlanıyor

Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)

ABD’nin Richmond kentine yakın ormanlık bir alanda silah sesleri yankılanıyor. Aralarında Colin’in de bulunduğu çok sayıda Amerikalı burada ateşli silah kullanımı üzerine eğitim alıyor.

38 yaşındaki Colin’in elindeki yarı otomatik silah, hayatında sahip olduğu ilk silah. Colin, ABD Başkanı Donald Trump yönetimine dair endişeleri nedeniyle silah edinmeye yönelen sol eğilimli Amerikalılardan biri. Bu, ülkede silah sahipliğine ilişkin yerleşik algılardaki değişimi gösteriyor.

Tam adının açıklanmasını istemeyen Colin, “Hükümetimden, çevremdeki vatandaşlardan çok daha fazla tehdit hissediyorum” dedi. ABD’nin kuzeyindeki Minneapolis kentinde göçmenlere yönelik geniş çaplı bir operasyon sırasında federal görevliler tarafından vurularak öldürülen Renee Nicole Good ve Alex Pretti olaylarının kendisi için “bardağı taşıran son damla” olduğunu söyledi.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Colin yaptığı açıklamada, “Hükümet tarafından yetkilendirilmiş, adeta özel ordu gibi sokaklarda dolaşan, insanlara saldıran ve ateş açan bir güç var. Bu, bireyler arasındaki suçlardan çok daha korkutucu” değerlendirmesinde bulundu.

Eğitmen, kursiyerlere tabanca şarjörlerinin nasıl doldurulacağını açıklıyor (AFP).Eğitmen, kursiyerlere tabanca şarjörlerinin nasıl doldurulacağını açıklıyor (AFP).

Silah tartışması

ABD’de silah tartışması oldukça karmaşık ve derin siyasi boyutlar içeriyor.

Genellikle sağ eğilimli olan silah taşıma hakkı savunucuları, konuyu kişisel özgürlük meselesi olarak görürken, ABD Anayasası bu hakkı güvence altına alıyor. Liberaller ise kitlesel silahlı saldırıların yaşandığı ülkede daha sıkı silah denetimlerini savunuyorlar.

Öte yandan, suikast girişiminden sağ kurtulan eski Temsilciler Meclisi üyesi Gabrielle Giffords ve eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris gibi bazı önde gelen Demokrat isimler de silah sahibi olduklarını açıkça dile getirdi.

Colin ve eşi Dani, Silah satın aldıktan sonra sertifikalı tabanca eğitmeni Clara Elliott’ın kursuna katıldı. Elliott, 2024’te Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesinin ardından işlerinin “iki katına çıktığını” söyledi.

Kadınlara ve azınlıklara özel tasarlanan kursların büyük bölümü dolarken, eğitimler herkese açık olmaya devam ediyor. Kolunda Pamuk Prenses dövmesi bulunan Elliott, “Yoğunluk çok fazlaydı” dedi.

Yaklaşık 12 kişinin katıldığı eğitimlerde önce temel silah güvenliği anlatılıyor, ardından atış poligonunda uygulamalı eğitime geçiliyor. Katılımcıların çoğu daha önce hiç silah kullanmamış kişilerden oluşuyor.

Endişe ve hazırlık

28 yaşındaki Cassandra, “ABD’de çok sayıda endişe verici gelişme yaşanıyor. Bu yüzden bilgili ve hazırlıklı olmak iyi bir fikir gibi görünüyor” ifadesini kullandı.

Latin Amerika kökenli 30 yaşındaki Akemi ise “aşırı sağ şiddetinden” korktuğunu ve polisin koruyabileceğine güvenmediğini ifade etti. “Polisle mümkün olduğunca az temas etmek en iyisi” dedi.

ğitim tatbikatı sırasında silahlı çatışma çıktı (AFP)Eğitim tatbikatı sırasında silahlı çatışma (AFP)

Bu sırada bazı katılımcıların, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’na gönderme yapan hedeflere ateş ettiği görüldü.

Clara Elliott yalnız değil. “Liberal Gun Club” adlı ulusal örgüt, 2026’nın ilk iki ayında 3 bin yeni silah eğitimi başvurusu aldığını açıkladı. Bu sayı, 2025 yılının tamamındaki başvurulardan daha fazla.

Örgütün yöneticisi Ed Gardner, bu tür artışların genellikle büyük siyasi gelişmeler veya kitlesel silahlı saldırılar sonrasında görüldüğünü belirtti. Ancak geçmişten farklı olarak, yeni gelenlerin artık sadece kadınlar ve azınlıklarla sınırlı olmadığını; gençlerden yaşlılara, kırsaldan kentlere kadar geniş bir kesimi kapsadığını ifade etti.

David Yamane ise bu değişimin, insanların silah satın alma motivasyonlarındaki dönüşümden kaynaklandığını belirtti. Yamane, “İnsanlar, haklarını ellerinden alabilecek ya da başkalarını bu yönde cesaretlendirebilecek otoriter bir yönetim ihtimali konusunda endişe taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.


Trump’ın Lübnan hakkındaki paylaşımı Netanyahu’yu şoke etti... Tel Aviv açıklama istedi

(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
TT

Trump’ın Lübnan hakkındaki paylaşımı Netanyahu’yu şoke etti... Tel Aviv açıklama istedi

(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı bir sosyal medya paylaşımı, İsrail’de şaşkınlık ve soru işaretlerine yol açtı. Paylaşımda, İsrail’in Lübnan’da hava saldırısı düzenlemesinin ‘yasaklandığının’ belirtilmesi üzerine, Tel Aviv yönetimi Beyaz Saray’dan açıklama talep etti.

Axios’un iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve danışmanları, Trump’ın paylaşımı karşısında şaşkınlık yaşadı. Paylaşımın, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın perşembe günü yayımladığı İsrail-Lübnan ateşkes anlaşması metniyle çelişir nitelikte olduğu ifade edildi.

Haberde ayrıca, Trump’ın paylaşımında İsrail’e ‘uyulması zorunlu bir emir verildiği’ izlenimi oluşmasının, önceki ABD yönetimlerinde alışılmadık bir durum olduğuna dikkat çekildi. Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre, Netanyahu’nun da söz konusu paylaşımı öğrendiğinde ciddi şaşkınlık ve endişe duyduğu belirtildi.

İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes anlaşması

Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail ile Lübnan’ın 10 gün süreli bir ateşkes anlaşmasına vardığını duyurmuştu.

Washington’un önceki günlerde yoğun çaba harcayarak şekillenmesine katkı sağladığı anlaşmaya göre İsrail, ‘planlanan, yakın veya devam eden saldırılara karşı her an meşru müdafaa kapsamında askeri operasyon düzenleme hakkını’ saklı tutuyor.

Axios’a göre ateşkes, Netanyahu açısından siyasi olarak son derece hassas bir konu olmayı sürdürüyor. Netanyahu hükümeti, gerekli görülmesi halinde Hizbullah’a yönelik saldırılar konusunda herhangi bir kısıtlamaya tabi olmadığını vurguluyor.

Öte yandan ateşkese rağmen, Lübnan’ın güneyi bugün de İsrail saldırılarının hedefi olmaya devam etti. Orta kesimlerde bombardıman seslerinin duyulduğu, bu nedenle bölge sakinlerinin köylerini terk ettiği bildirildi.

Ertesi gün yapılan açıklamalar daha sert

Ertesi gün Trump daha sert bir dil kullanarak İsrail’e yönelik tutumunu yineledi. Trump, “İsrail artık Lübnan’ı bombalamayacak. Bu, ABD tarafından yasaklandı. Herkes yeterince yaptı” ifadelerini kullandı. Daha sonra Axios’a verdiği röportajda da aynı çizgiyi sürdüren Trump, İsrail’in saldırılarını durdurmasını istediğini belirterek, “İsrail durmalı. Binaları yıkmaya devam edemez. Buna izin vermeyeceğim” dedi.

Diğer yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, ateşkes anlaşmasına katkılarından dolayı Trump’a ve Suudi Arabistan’a teşekkür ederek, ‘kalıcı anlaşmalar için çalışma’ aşamasına geçildiğini duyurdu.

Avn, Lübnan halkına hitaben yaptığı konuşmada, ülkenin artık kendi kararlarını kendisinin aldığını vurgulayarak, “Bugün kendimiz için müzakere ediyor, kendimiz için karar veriyoruz. Artık kimsenin cebinde bir koz ya da başkalarının savaş alanı değiliz ve asla olmayacağız” ifadelerini kullandı.

Avn ayrıca, “Toprağımı kurtarmak, halkımı korumak ve ülkemi kurtuluşa ulaştırmak için gereken her yere gitmeye hazırım” dedi. Avn, söz konusu müzakerelerin ‘zayıflık, geri adım ya da taviz değil’, aksine Lübnan’ın haklarına olan inançtan kaynaklanan bir karar olduğunu vurguladı.

İsrail hükümeti içinde kafa karışıklığı

Axios’un aktardığına göre Netanyahu ve ekibi, Trump’ın açıklamalarını medya aracılığıyla öğrendi. Bu durum, İsrail siyasi ve güvenlik çevrelerinde kafa karışıklığına yol açtı.

İsrailli yetkililer, Washington’un tutumunda bir değişiklik olup olmadığını anlamak için hızla harekete geçti. Bu kapsamda, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter de sürece dahil oldu. İsrail yönetimi ayrıca, Beyaz Saray’dan resmî açıklama talep ederek, Trump’ın sözlerinin mevcut ateşkes anlaşmasının metniyle çeliştiğini vurguladı.

ABD’den açıklama

Axios’un Beyaz Saray’dan yorum talep etmesinin ardından bir ABD’li yetkili, Trump’ın açıklamalarının anlaşmada bir değişiklik anlamına gelmediğini belirtti.

Yetkili, “Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşması, İsrail’in Lübnan’daki hedeflere yönelik herhangi bir saldırı amaçlı askeri operasyon gerçekleştirmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak anlaşma, planlanan, yakın veya devam eden saldırılara karşı meşru müdafaa hakkını saklı tutmaktadır” ifadelerini kullandı.