Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi
TT

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İran nükleer anlaşmasının geleceği ve “İsviçre süreci”ne ilişkin uluslararası beklentilerin arttığı bir dönemde, bölgedeki diplomatik ve askeri gelişmeler hız kazandı. Lübnan’daki ateşkes süreci ise siyasi ve askeri çekişmelerin gölgesinde yeni bir aşamaya girdi.

Şarku’l Avsat’ın İsrail’in Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre Başbakan Binyamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Yisrael Katz ateşkesin sürdürülmesi, ancak birliklerin mevcut mevzilerinde kalması yönünde talimat verdi. Buna karşılık Hizbullah, ateşkesi ihlal ettiği yönündeki suçlamaları reddederek, bunların ABD ile İran arasında yürütülen anlaşma sürecini sabote etmeyi amaçladığını savundu.

Öte yandan Lübnan Sağlık Bakanlığı, son çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısının 4 bini aştığını açıkladı.

Bölgedeki tansiyonu yükselten önemli bir adım da Tahran’dan geldi. İran’ın Mehr Haber Ajansı, Ortak Yüksek Askerî Komutanlığın Hürmüz Boğazı’nın gemi trafiğine kapatılması yönünde karar aldığını ve bunun “ilk aşama” olduğunu duyurdu.

İranlı yetkililer, Washington ile varılan mutabakatın, ABD’nin yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde tehlikeye gireceği uyarısında bulundu. Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen Fars Haber Ajansı ise İsviçre’ye gidecek İran heyetinin, ABD’nin şartlı beş taahhüdünün uygulanmasını ve İsrail’in saldırılarının durdurulmasını talep edeceğini bildirdi.

ABD tarafı ise bölgedeki gelişmeleri yakından izlemeyi sürdürüyor. Amerikan ordusu, seyrüsefer özgürlüğünü destekleme operasyonlarının devam ettiğini açıklarken, gün içerisinde Hürmüz Boğazı’ndan 55 ticari geminin geçtiğini ve yaklaşık 17 milyon varil petrol taşındığını duyurdu.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance Fox News’e yaptığı açıklamada, boğazın kapatılması kararının etkilerini küçümseyerek, İran’ın tutumunu değiştirmesi halinde Başkan Donald Trump’ın diyaloğa açık olduğunu söyledi. Vance ayrıca Trump’ın, İsrail hükümeti içindeki bazı çevrelerin taleplerine rağmen müzakerelere bir şans verme kararı aldığını ifade etti.

İsviçre’ye gitmesi beklenen Vance, teknik görüşmelere katılabileceğinin sinyalini verdi. Pakistan Dışişleri Bakanlığı ise ABD ve İran temsilcilerinin yanı sıra Pakistan ve Katarlı arabulucuların katılımıyla “İslamabad Mutabakat Zaptı”nın takibi amacıyla teknik görüşmelerin yarın (Pazar) İsviçre’de başlayacağını açıkladı.


Nükleer tehdit yetmezmiş gibi dünya bir de ‘algoritma savaşının’ eşiğinde

Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
TT

Nükleer tehdit yetmezmiş gibi dünya bir de ‘algoritma savaşının’ eşiğinde

Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)

Antoine el-Hac

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasıyla birlikte, dünyanın yeni bir istikrar dönemine girdiği ve büyük güçler arasındaki gerek soğuk gerekse askeri çatışma çağının sona erdiği yönünde bir kanaat hâkim olmuştu. Dönemin siyasetçileri ve uzmanları, askeri harcamalar yerine mali kaynakların ekonomik ve sosyal kalkınmaya, yoksulluk, cahillik ve hastalıklarla mücadeleye aktarılmasına olanak tanıyacak bir barış payından söz ediyordu. Ancak bu umutlar uzun ömürlü olmadı; kısa süre içinde ortaya çıkan yeni jeopolitik sınamalar ve tırmanan bölgesel çatışmalar, askeri rekabeti Soğuk Savaş dönemindekinden çok daha karmaşık bir şekilde yeniden ön plana çıkardı.

Günümüzde dünya yalnızca nükleer caydırıcılık mantığına geri dönmekle kalmıyor, nükleer silahların yanı sıra hipersonik füzeleri, askeri yapay zekayı, siber savaşları ve uzayı da kapsayan çok boyutlu bir silahlanma yarışı ile karşı karşıya bulunuyor. Bazı uzmanlar bu dönüşümü, yazılımların ve yapay zekâ sistemlerinin uluslararası güç dengelerinin temel bir unsuru haline geldiği algoritmalar savaşının başlangıcı olarak nitelendiriyor.

Yapay zekâ, askeri yetenekleri geliştiriyor. (Reuters)Yapay zekâ, askeri yetenekleri geliştiriyor. (Reuters)

Rakamlar da bu dönüşümün boyutunu gözler önüne seriyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, küresel askeri harcamalar 2025 yılında, 2024 yılına kıyasla yüzde 2,9 artış göstererek yaklaşık 2,887 trilyon dolara ulaştı. Küresel askeri harcamaların yarısından fazlasını ABD, Çin ve Rusya’nın gerçekleştirmesi, askeri gücün büyük güçlerin elinde toplanmaya devam ettiğini gösteriyor.

Silahlanma yarışı

Başkan Donald Trump yönetiminin Ukrayna’ya yeni askeri yardımlar sağlamayı durdurması nedeniyle ABD’nin askeri harcamaları 2025 yılında 954 milyar dolara gerilemiş olsa da bu düşüşün geçici olduğu değerlendiriliyor. Washington, askeri üstünlüğünü korumak ve Hint-Pasifik bölgesinde Çin’in artan nüfuzuna karşı koymak amacıyla konvansiyonel ve nükleer kuvvetlerini modernize etmeye yönelik büyük yatırımlarını sürdürdü. Tahminler, ABD’nin savunma harcamalarının önümüzdeki yıllarda yeniden yükselişe geçerek yıllık 1,5 trilyon doları aşacağına işaret ediyor.

Buna karşılık Avrupa, Ukrayna’da devam eden savaş ve Avrupa ülkelerinin Rusya kaynaklı güvenlik tehditlerine yönelik endişelerinin etkisiyle, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana askeri harcamalarındaki en büyük artışı kaydetti. SIPRI verilerine göre, Avrupa’nın askeri harcamaları 2026 yılında yüzde 14 artarak 864 milyar dolara ulaşırken, Rusya harcamalarını 203 milyar dolara yükseltti. Ukrayna ise gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yaklaşık yüzde 40’ını, yani yaklaşık 85 milyar dolarını askeri harcamalara ayırdı; bu durum, savaşın yol açtığı yıpranmanın boyutunu açıkça ortaya koyuyor.

 Colorado’da bir ABD askeri siber gözetim merkezi (Reuters)Colorado’da bir ABD askeri siber gözetim merkezi (Reuters)

Çin ise savunma harcamalarını 336 milyar dolara yükselterek iddialı askeri programını üst üste 31. yılında da sürdürdü. Bu yönelim, Pekin’in askeri kabiliyetlerini güçlendirmeyi, modernize etmeyi ve böylece kendisini ABD’ye rakip küresel bir güç olarak konumlandırmayı amaçlayan uzun vadeli stratejisini yansıtıyor.

Yeni silahlanma yarışının en belirgin tezahürlerinden birini, hipersonik füzelerin geliştirilmesine yönelik rekabet oluşturuyor. Ses hızının beş katını aşan hızlarda uçabilen ve uçuş esnasında manevra yapabilme kabiliyetine sahip olan bu silahlar, geleneksel füzelere kıyasla imha edilmelerinin çok daha zor olması nedeniyle askeri güç dengelerinde niteliksel bir kırılmayı temsil ediyor. Rusya, Çin ve ABD bu yarışta başı çekiyor. Rusya, Avangard ve Kinzhal gibi sistemleri konuşlandırırken, Çin ise deniz unsurlarını ve askeri üsleri yüksek hız ve hassasiyetle hedef almak üzere tasarlanan DF-17 gibi sistemler geliştirdi. ABD ise bu tehditleri tespit edip önleyebilecek yeni savunma kabiliyetleri ve gelişmiş hipersonik silah programları yoluyla rakipleriyle arasındaki teknolojik açığı kapatmayı hedefliyor.

Algoritmalar ve yapay zekâ

Ancak en büyük sınama füzelerin hızında değil, algoritmaların hızında ortaya çıkabiliyor. Yapay zekâ, insan kararından farklı derecelerde bağımsız olarak hedefleri belirleme ve onlara saldırma yeteneğine sahip muharebe sistemlerinin devreye girmesiyle birlikte, askeri gelişimin temel bir unsuru haline gelmiş bulunuyor. Bu sistemler arasında İHA sürüleri, dolanan mühimmatlar (hedefini bulana kadar havada seyredip ardından üzerine dalış yapan silahlar), otonom gözetleme ve muharebe sistemleri yer alıyor. Bu gelişme, öldürücü kararların sorumluluğuna ve bazen felaket boyutunda büyük can kayıplarına yol açabilecek hata risklerine ilişkin derin ahlaki ve hukuki soruları beraberinde getiriyor.

İnsansız hava aracı taşıyan bir Ukrayna askeri (Reuters)İnsansız hava aracı taşıyan bir Ukrayna askeri (Reuters)

Uzmanlar, yapay zekaya dayalı silahların yaygınlaşmasının siyasi açıdan savaşa başvurmayı daha kolay hale getirebileceği uyarısında bulunuyor. Savaş meydanlarında askerlere olan bağımlılık azaldıkça, savaşların doğrudan insani maliyeti ve dolayısıyla iktidarlar üzerindeki toplumsal baskı da azalıyor; bu durumun en önemli geleneksel caydırıcılık unsurlarından birini zayıflatabileceği belirtiliyor. Ayrıca, sivil yapay zekâ araştırmalarının askeri projelere dönüştürülmesinin, Soğuk Savaş döneminde nükleer fizik ve füze alanlarında yaşandığı gibi, uluslararası bilimsel iş birliğini kısıtlayabileceği, araştırmacılar ile akademik kurumlara yönelik sınırlamaları beraberinde getirebileceği ifade ediliyor.

Siber uzay

Bunun yanı sıra siber savaşlar, devletler arasında temel bir çatışma alanı haline gelmiş bulunuyor. Devletler artık sadece tank ve uçak kullanmak yerine, kritik altyapıları, iletişim ağlarını ve enerji sistemlerini felç etmek için kötü amaçlı yazılımlara ve siber saldırılara başvuruyor. İran’ın Natanz nükleer tesisindeki uranyum zenginleştirme santrifüjlerini hedef alan 2009 yılındaki Stuxnet saldırısı, yazılım kodlarının sanayi tesislerinde doğrudan fiziki hasara yol açabileceğini gösterdi. Devlet kurumlarından, askeri oluşumlardan ve büyük şirketlerden veri ile stratejik bilgi çalınması da modern uluslararası çatışmaların temel bir parçası haline geldi.

Aynı zamanda uzay da önemi giderek artan bir askeri rekabet alanına dönüştü. Modern ordular; seyrüsefer, iletişim, keşif ve füze saldırılarına karşı erken uyarı konularında büyük ölçüde uydulara bağımlı hareket ediyor. Bu sistemler olmadan silahlı kuvvetlerin hassas operasyonlar yürütme ve muharebe yönetme kabiliyeti ciddi şekilde sekteye uğruyor. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle birçok ülke uzayda, uydu savar silahlar, siber saldırılar ve gelişmiş sinyal karıştırma sistemlerini içeren taarruz ve savunma kabiliyetleri geliştiriyor. Hatta bazı büyük güçler, uzay operasyonlarını yönetmek ve yörüngedeki stratejik varlıklarını korumak amacıyla uzmanlaşmış askeri komutanlıklar kuruyor.

Kinzhal füzesi taşıyan bir Rus MiG-31 (Reuters)Kinzhal füzesi taşıyan bir Rus MiG-31 (Reuters)

Neden silah sesleri duyuluyor?

Mevcut silahlanma yarışının nedenleri, başta ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabet, Rusya-Ukrayna savaşı, Hint-Pasifik ve Ortadoğu bölgelerinde tırmanan gerilimlerin yanı sıra geçmiş on yıllarda askeri rekabetin kontrol altında tutulmasında önemli rol oynayan silahların sınırlandırılması anlaşmalarının etkinliğini yitirmesi gibi birbiriyle bağlantılı bir dizi faktöre dayanıyor.

Birçok uzman, mevcut durumun Soğuk Savaş döneminden bile daha tehlikeli olabileceği görüşünü paylaşıyor. O dönemde rekabetin esas olarak ABD ile Sovyetler Birliği arasında geçmesi, caydırıcılık kurallarını daha net ve öngörülebilir kılıyordu. Günümüzde ise dünya; ABD, Rusya ve Çin arasında çok kutuplu bir rekabete sahne olurken, gelişmiş teknolojik kabiliyetlere sahip bölgesel güçlerin ve devlet dışı aktörlerin de rolü giderek büyüyor.

Ayrıca, bazı silahların sınırlandırılması anlaşmalarının yürürlükten kalkması ve uluslararası denetim sisteminin aşınması, hatalı hesaplama risklerini artırıyor. Bu duruma yapay zekâ, siber silahlar ve hipersonik füzeler gibi yeni teknolojilerin askeri denkleme dahil olması da eklenince, kriz anlarında karar alma süresi daralıyor ve fevri tırmanma olasılıkları güçleniyor.

Bu tablo karşısında dünyanın, caydırıcılığın yalnızca geleneksel nükleer dengeye değil, aynı zamanda bilgi üstünlüğüne, akıllı sistemler ile dijital ağlardan kaynaklanan riskleri yönetebilme kabiliyetine dayandığı ve algoritmik savaş olarak nitelendirilebilecek yeni bir döneme doğru ilerlediği görülüyor. Gelecekteki çatışmaların kaderini sadece nükleer başlık, tank ya da uçak sayısı değil; devletlerin algoritmalara, verilere, siber alana ve yakın uzaya hükmetme becerisi belirleyecek. Böylece silahlanma yarışı, kontrol ve dizginleme imkanlarının zayıfladığı, çok daha karmaşık ve hızlı gelişen araçlarla yeniden insanlığın gündemine oturuyor.


Çin perspektifinden İslamabad Mutabakat Zaptı: Hangi İran daha faydalı; izole edilmiş yoksa pragmatik mi?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping, Pekin, 2 Eylül 2025 (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping, Pekin, 2 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Çin perspektifinden İslamabad Mutabakat Zaptı: Hangi İran daha faydalı; izole edilmiş yoksa pragmatik mi?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping, Pekin, 2 Eylül 2025 (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping, Pekin, 2 Eylül 2025 (Reuters)

Şerbil Berakat

Mao Zedong'un 1960'ların sonlarında söylediği ünlü “Gökyüzünün altında büyük bir kaos var; durum mükemmel” sözünün üzerinden uzun zaman geçti. Mao, o dönemde dünyayı her yönden saran kriz ve kargaşanın Çin için yeni siyasi ve stratejik fırsatlar yarattığına işaret ediyordu.

Bugün, Mao'nun bu sözünün üzerinden geçen yaklaşık 60 yılın ardından, Çin'in konumu temelden değişti. Ekonomik açıdan birinci sıra için doğrudan rakip haline geldi ve onu neredeyse ABD'nin tek rakibi yapan askeri, teknolojik ve diplomatik güçlere sahip. Çin şimdi kendisini uluslararası düzenin istikrarına yatırım yapan “sorumlu bir büyük güç” olarak sunmaya önem veriyor. Bazı diplomatları belki de haklı olarak, son dönemde uzun bir dizi askeri müdahale geçmişine sahip olan ABD ve son on yıllarda peş peşe Çeçenistan'dan Gürcistan ve Suriye, şimdi de Ukrayna'ya uzanan bölgesel çatışmalara karışan Rusya'nın aksine, Pekin'in son on yıllar boyunca hiçbir savaşa girişmediğini belirtmekten çekinmiyorlar.

Yine de Mao'nun bu sözünün İran savaşı bağlamında bir önemi yok değil. ABD Başkanı Donald Trump'ın 28 Şubat'ta net bir strateji ile müttefiklerinin desteği ve onayı olmadan, İran'a karşı İsrail ile ortak savaş başlatma kararı sonucunda ABD'nin içine düştüğü kaos durumu, bazı üst düzey Çinli yetkilileri Mao'nun bu ünlü sözünü hatırlatmaya teşvik etmiş olabilir. Zira savaş bazı stratejik analiz çevrelerinde, Panama Kanalı'ndan başlayıp, Nijerya ve Venezuela petrolünden geçerek İran ve Hürmüz Boğazı'na kadar uzanan ABD ile arasındaki stratejik rekabette, Çin'e belirli yönlerde göreceli avantaj sağlayan güç noktalarını, deniz koridorlarını hedef alan daha geniş bir modelin parçası olarak tasvir edildi.

Birçok uzman, çatışma Pekin'in stratejik direncini güçlendirdiği ve enerji dosyasında manevra alanını genişlettiği için daha erken bir dönemde Çin'in açık kazanımlarından bahsetmeye başladı

Erken kazanımlar

Savaşın tozu dumanı henüz dinmeden bile birçok uzman, çatışma Pekin'in stratejik direncini güçlendirdiği, enerji dosyasında manevra alanını genişlettiği ve aynı zamanda petrol rezervlerini riskten korunma aracı olarak maksimize etmeye dayalı yaklaşımının doğruluğunu pekiştirmesi nedeniyle Çin'in açık kazanımlarından bahsetmeye başladı. Ayrıca, tüm taraflarla tek sesle konuşabilen bir taraf olarak Çin'in, uluslararası sahnede ve bölgede kilit bir oyuncu olarak diplomatik konumu da güçlendi. Bu durum, Pakistanlı arabulucu ile olan derin ilişkisi göz önüne alındığında, özellikle 8 Nisan’daki ateşkesin korunmasında ve ardından 17 Haziran'da ABD-İran Mutabakat Zaptı'nın imzalanmasında oynadığı kritik rol ile yansıma buldu.

Savaş, ABD’nin güvenlik garantilerinin sağlamlığı ve sınırları konusunda birçok Körfez ülkesinde ciddi soruların ortaya çıktığı bir dönemde, bölgesel güvenlik denklemlerinde Çin'in daha belirgin rol oynaması için daha geniş bir alan yarattı. Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının yankıları, alternatif enerji kaynaklarına ve yeşil dönüşüm süreçlerine olan ilgiyi yeniden canlandırdı. Bu da Çin’in temiz enerji pazarlarını ve özellikle de en önemli rekabet araçlarından biri haline gelen güneş enerjisi sektörünü genişletiyor.

ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Ortadoğu savaşını sona erdiren anlaşmanın imzalanması sırasında, 18 Haziran 2026 (AFP)ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Ortadoğu savaşını sona erdiren anlaşmanın imzalanması sırasında, 18 Haziran 2026 (AFP)

Çatışma ayrıca, ister hızlı çözümler ve yüksek kaliteli hizmet altyapısı gerektiren bazı Körfez ülkelerinde isterse Pekin'in ekonomisini uluslararası ticaret ve finans sistemine yeniden entegre etme yolunda en yetkin ülke olduğu İran'da olsun, yeniden inşa ve ekonomik rehabilitasyon projelerinde Çinli şirketler için ek fırsatlar sağladı.

Çin hangi İran'ı tercih ediyor?  

Anlaşmanın kırılganlığı, kendisini çevreleyen karmaşıklıklar ve beklenen müzakereler göz önüne alındığında, Çin, ateşkesi iki ay daha uzatan, Hürmüz Boğazı'nı gemi trafiğine yeniden açan ve bazı İran limanlarına yönelik ABD kısıtlamalarını hafifleten, ABD-İran mutabakat zaptının imzalanmasını ihtiyatlı bir şekilde memnuniyetle karşıladı. Belge, Tahran ve Washington arasında nükleer mesele ve diğer konularda derinlemesine müzakerelerin önünü de açıyor.

Ancak, analistlerin Tahran için (bazıları hemen, bazıları ise müzakerelerin sonucuna bağlı olan), somut kazanımlar ve ekonomik teşvikler içerdiği konusunda hemfikir olduğu 14 maddelik belge, Çin'in İran içindeki siyasi ve ekonomik konumunu etkileyip etkilemeyeceği ile ilgili soruları da gündeme getirdi. Bu konum, esas olarak siyasi izolasyon ve yaptırımlar altında belirginleşti ve birikti. Başka bir deyişle, mutabakat zaptı, Çin'in hangi İran'ı tercih ettiği sorusunu gündeme getirdi: Pragmatik, açık bir İran mı, yoksa izole edilmiş devrimci bir İran mı?

Büyük olasılıkla Pekin, iki aylık ve yenilenebilir mutabakat zaptı boyunca İran petrolü alımlarında fiyat indirimlerinden yararlanmaya devam edecektir. Bu da Çin'e olası arz eksiklerini telafi etme fırsatı verecektir

Bu soruyu cevaplamak için öncelikle mutabakat zaptının Çin üzerindeki doğrudan etkisini değerlendirmek gerekir. Görüşlerine başvurduğumuz Çin Sosyal Bilimler Akademisi Siyasi Çalışmalar Bölümü Direktörü, Çin Ortadoğu Çalışmaları Derneği Genel Sekreteri ve Başkan Yardımcısı Dr. Tang Zhizhao şunları söyledi: “Gerginliğin azaltılması, Hürmüz Boğazı'nda seyrüseferi kolaylaştırır ve Çin'in enerji ithalatının güvenliğini artırır; bu da Pekin'in temel çıkarlarıyla örtüşüyor.”

Büyük olasılıkla Pekin, iki aylık ve yenilenebilir mutabakat zaptı boyunca İran petrolü alımlarında fiyat indirimlerinden yararlanmaya devam edecektir. Bu da Çin'e olası arz eksiklerini telafi etme ve belki de kısa vadede stratejik ham petrol rezervlerini güçlendirme fırsatı verecektir.

Dahası, Wall Street Journal'ın aktardığı tahminlere göre, mutabakat zaptında belirtildiği gibi dondurulmuş İran mali varlıklarının tamamen serbest bırakılması, Çin'e kendi bankalarındaki dondurulmuş ve tahmini 20 ila 50 milyar dolar olan İran mali varlığı üzerinde önemli bir etki alanı sağlayabilir.

Venezuela zincirini kırmak

Öte yandan analistler, “İslamabad Mutabakatı” veya “İslamabad Deklarasyonu” olarak adlandırılan mutabakat zaptının metninin, ABD'nin çatışmadaki hedeflerine ulaşamadığını açıkça yansıttığına inanıyor. Batı Asya ve Afrika Çalışmaları Enstitüsü'nde kıdemli araştırmacı ve Çin Sosyal Bilimler Akademisi Siyasal Çalışmalar Bölümü Direktörü Dr. Tang Zhizhao, bu konuda şunları söyledi: “Mutabakat özünde, Washington'a koşullar tarafından dayatılan bir zararları yönetme vakasını temsil ediyor.”

 ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Güney Kore'nin Busan kentinde düzenlenen Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sırasında Gimhae Uluslararası Havalimanı'nda ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 30 Ekim 2025 (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Güney Kore'nin Busan kentinde düzenlenen Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sırasında Gimhae Uluslararası Havalimanı'nda ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 30 Ekim 2025 (Reuters)

Daha geniş bir stratejik perspektiften bakıldığında, bu Amerikan başarısızlığı, Venezuela'dan sonra Washington'un Çin'in ekonomik veya siyasi nüfuz alanları içinde doğrudan veya dolaylı olarak yer alan bölgelere karşı “ardışık” kazanımlar elde etme potansiyelini kırmış olabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu durum, muhtemelen Çin’in çıkarlarını daha açık olarak hedef alan gelecekteki herhangi bir düşmanca Amerikan eyleminin maliyetini artırabilir, ikinci Trump yönetiminin askeri güce başvurma isteğini sınırlayabilir.

Amerikan dönüşü

Başka bir düzeyde, mutabakat zaptı, 40 yılı aşkın süredir Batı yörüngesinin dışında kalan bir alana sınırlı Amerikan dönüşüne yönelik ön bir adım olarak yorumlanabilir. Bu gelişme, dış politikası tarihsel olarak “ne Doğu ne de Batı” sloganına dayanan ve Amerika Birleşik Devletleri ile derin bir kopukluk yaşayan İran'ı daha karmaşık bir denklemin önüne koyuyor. Bu durum, İran'ı dengeyi yeniden sağlama aracı olarak Çin ve Rusya ile iş birliğini derinleştirmeye itebilir.

Zorunlu bağımlılık ortaklığının ortadan kalkması

Başka bir cephede ise, mutabakat zaptı İran için ekonomik, mali ve ticari teşviklerin yanı sıra yaptırımların kademeli ve koşullu olarak kaldırılması taahhüdünü de içeriyor. Haberler ayrıca, görüşmelerin Amerikan şirketlerinin İran pazarına girmesi olasılığını da ele aldığından bahsediyor. Teorik olarak, tüm bunlar Tahran'ın Çin'e olan bağımlılığının azalmasına yol açabilir; bu bağımlılık öncelikle ambargo ve yaptırımlar altında oluşmuş, daha sonra Çin'in artan ekonomik gücüyle pekişmişti. Bu durum, İran'ı ortaklıklarını çeşitlendirmeye yönlendirebilir.

Pekin Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Dr. Xu Mingzhi, bu bağımlılığın azalma olasılığını inkar etmedi, ancak bunu “ikincil önemde” diye nitelendirdi. Mingzhi, “Çin'in İran'daki konumu yalnızca yaptırımlara değil, aynı zamanda Çin ekonomisinin büyüklüğüne, uzun vadeli talebe, altyapı ve finans alanındaki kabiliyetlerine ve daha geniş diplomatik ilişkilere de dayanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Mesele sadece İran'ın daha fazla potansiyel ortağa sahip olup olmaması değil, bu ortakların ölçek, süreklilik ve sektörler arası entegrasyon açısından Çin’e denk olup olmamasıdır

Xu'ya göre Çin sadece İran petrolünün alıcısı değil, aynı zamanda büyük ve istikrarlı enerji pazarı, önemli bir sanayi malları tedarikçisi ve altyapı, lojistik, imalat, petrokimya ve ulaşım projelerine aynı anda katılabilecek bir ortaktır. Batılı şirketler İran pazarına geri dönmek ile ilgilense de Xu, birçok şirketin yeniden yaptırım olasılığı, devam eden siyasi belirsizlik ve uyumluluk riskleri nedeniyle temkinli davranacağına işaret ediyor. Buna karşılık Çin karmaşık ortamlarda faaliyet göstermek için gerekli ticaret ağlarını, enerji kanallarını ve siyasi güven düzeyini zaten geliştirmiş durumda.

 İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran'da Ordu Günü'nü kutlayan askerî geçit töreninde, 18 Nisan 2025 (AFP)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran'da Ordu Günü'nü kutlayan askerî geçit töreninde, 18 Nisan 2025 (AFP)

Çinli akademisyen, Çin nüfuzunun “zorunlu bağımlılık” aşamasından daha yerleşik bir kurumsal ortaklığa geçebileceğini düşünüyor. Pekin'in kendisini sadece kriz zamanlarında petrol alıcısı olarak değil, uzun vadeli bir ekonomik ortak olarak sunmaya devam etmesi halinde, yaptırımlar sonrası dönemde bile İran içinde önemli bir nüfuza sahip olmayı sürdüreceğini belirtiyor.

Ucuz petrol

Mutabakat zaptı İran'a petrolünü kayda değer kısıtlamalar olmadan satmasına izin verirken, Çin'in İran petrolünü indirimli fiyatlarla satın alma avantajını kaybedebileceğini öne süren analizler de yapılmaya başlandı. Xu, İran petrolünün alıcı tabanının genişlemesinin, Pekin'in daha önce sahip olduğu fiyat avantajını gerçekten azaltabileceğini söylüyor. Ancak, yaptırımların kendilerinin Çin'e artan nakliye riskleri, sigorta karmaşıklıkları, ödeme zorlukları, şirketler için itibar riskleri ve uygulama mekanizmalarına ilişkin belirsizlik gibi somut maliyetler getirdiğini de ifade ediyor. Bu nedenle Xu, uzlaşının daha istikrarlı ve öngörülebilir bir ticaret ortamı sağlaması durumunda, özellikle Çin gibi büyük bir enerji ithalatçısı için tedarik güvenliği ve güvenilirliğinin en az fiyatın kendisi kadar önemli olduğu göz önüne alındığında, indirimlerdeki azalmanın mutlaka olumsuz bir sonuç anlamına gelmediğini düeğerlendiriyor.

İpek Yolu ve artan yatırımlar

Öte yandan, gözlemciler, Tahran'ın son yıllardaki izolasyonunun birçok Kuşak ve Yol Girişimi projesinin ilerlemesini engelleyen bir faktör olduğu göz önüne alındığında, mutabakat zaptının kendi başına İran'daki Çin altyapı yatırımlarında önemli artışa neden olmasını uzak bir ihtimal olarak görüyorlar.

Xu, anlaşmanın kırılgan veya çökmeye meyilli kalması durumunda Çinli şirketlerin siyasi riskleri dikkatlice fiyatlandırarak ihtiyatlı bir şekilde hareket etmeye devam edeceğini söylüyor. Pekin'in, net ticari getirileri, yönetilebilir riskleri ve bağlantı açısından yüksek bölgesel değeri olan projelere öncelik vereceğini öngörüyor.

 Umman'ın Musandam şehrinden görülen Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş gemiler, 19 Haziran 2026 (Reuters)Umman'ın Musandam şehrinden görülen Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş gemiler, 19 Haziran 2026 (Reuters)

Bu senaryoya göre en olası sonuç geniş çaplı bir yatırım akışı değil, ulaşım koridorları, liman lojistiği, demiryolları, enerji altyapısı, petrokimya ve sanayi bölgeleri de dahil olmak üzere belirli sektörlerde seçici ilerleme olacaktır.

İslamabad Mutabakatı, müzakereler aşamasına geçişle birlikte Washington ve Tahran arasındaki ilişkinin geleceği için gerçek bir turnusol kâğıdı olacak en zorlu sınavına girerken, mutabakat zaptının imzalanmasının, şu anda en önde gelen İranlı yetkili olan Muhammed Bakır Kalibaf'ın İran Ticaret Odası’nda yaptığı konuşmayla eş zamanlı olması dikkat çekiciydi. Kalibaf konuşmasında, Pekin'i İran'ın sadece bir petrol satıcısı veya geçici ticaret ortağı değil, dostlarını tanıyan ve ittifaklarının sınırlarını anlayan stratejik bir ortak olduğuna ikna etmenin gerekliliğini vurguladı. Kalibaf'ın konuşması, büyük ölçüde bir sonraki aşamanın özelliklerini ve Çin'in İran içindeki konumundaki değişimin sınırlarını, yaptırımlarla kurulan bir ortaklıktan, açılım anıyla sınanabilecek bir ortaklığa geçişi özetliyor.

* "Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."