Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Enver el-Ansia

Ortadoğu’nun -Yemen’in de bu tablonun önemli bir parçası olduğu dikkate alındığında- İran ile ABD/İsrail arasında yaşanan önceki savaş turlarında görülenlerden daha kötü bir senaryoya sürüklenmesini önlemek için zamana karşı yarışıldığı açık. Bu süreçte Katar diplomasisi, ABD ile İran arasında dolaylı müzakereler için bir fırsat yaratma umuduyla belki de son girişimlerini yürütüyor. Ancak İran ve ABD’nin birbirlerine yönelttiği, müzakereler öncesinde alışılmış bir pazarlık manevrası olarak değerlendirilemeyecek ölçüde ağır ve karşılanması güç talepler, bu çabaları zorlaştırıyor.

Bugün ortaya çıkan tablo tamamen farklı. Mesele artık siyaset ve medya gündeminde yaşanan küçük bir fırtınadan ibaret değil. Tahran, bu karşılaşmaya hazır olduğunu söylüyor. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, ordu komutanlarına ‘hedef listesinin güncellenmesiyle birlikte coğrafi sınırlama olmaksızın doğrudan ve etkili karşılık verilmesi’ talimatını verdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise en sert ve uzlaşmaz açıklamalarından birinde, diplomatik üslubun dışına çıkarak, “Güçlerimiz, ülkemize saldırmaya cesaret edenlere yıkıcı bir darbe indirecek. Artık hiçbir kırmızı çizgi yok” dedi.

Öte yandan Washington ve Tel Aviv, Tahran’a en ağır darbeyi indirmek için askeri hazırlıklarını tamamladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın muğlak ve çelişkili açıklamaları artık öngörülerde bulunmak için sağlam bir dayanak oluşturmuyor. Bu açıklamalar, ABD ve İsrail ordularının hareketliliğini ve tetiği çekmeye hazır olduklarını da gizleyemiyor. Sahadaki gelişmeler ve somut göstergeler, bu adımın eş zamanlı ya da aşamalı olarak atılmasının neredeyse kesinleştiğine işaret ediyor.

dsxv
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 28 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki Beyaz Saray’da (AFP)

İran’ın savaş hazırlıkları, Tahran’ın mevcut duruma ilişkin değerlendirmelerinin yersiz olduğu anlamına gelmeyebilir. Bölgede 50 bin Amerikan askerinin ve 20 savaş gemisinin bulunması, operasyonların aylık maliyetinin 2 ila 3 milyar dolar arasında değişmesi, sınırlı bir harekât düzenlemek amacı taşımıyor. Aksine amaç, önceki hava harekâtlarında ulaşılamayan hedefleri gerçekleştirmek. İsrail ve ABD’nin açıklamalarına göre bu kez asgari hedef, İran’ın nükleer tehdidini kesin olarak ortadan kaldırmak. Bunun bedeli ülkeyi yarım asır geriye götürmek olsa bile… Başka bir ifadeyle ideolojik, askeri ve ekonomik tüm alanlarda dişleri, pençeleri ve bölgesel uzantıları olmayan bir İran yaratmak.

Bu noktada, İran’ın köşeye sıkışmış ve yaralı bir canavar gibi elindeki imkânlarla karşılık vereceğine yönelik tehditlerini göz ardı etmek akılcı değil. Üstelik bu karşılık, İran açısından intihar ve kaçınılmaz bir ölüm anlamına gelmediği sürece mümkün olan tüm kapasitenin kullanılması şeklinde gerçekleşebilir. Tel Aviv ve Washington bu ihtimali dikkate almayabilir, ancak ABD’nin Körfez bölgesindeki diğer müttefikleri açısından durum böyle görünmüyor. ABD merkezli CNN’in üst düzey bir güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberine göre İran, bölgedeki yapay zekâ altyapısını, ABD veya İsrail'in saldırısına uğraması halinde düzenleyeceği misilleme saldırılarının olası hedefleri arasına aldı. İranlı yetkili, yapay zekâ altyapısının hedef alınmasının enerji krizi ve Hürmüz Boğazı’yla sınırlı kalmayacak sonuçlar doğurabileceğini, etkilerinin tüm dünyaya yayılabileceğini belirtti. Yetkiliye göre çatışmaların yeniden başlaması, uzun süreli ve sürprizlerle dolu bir savaşa dönüşecek; bu süreçte İran, ‘öngörülebilir bir davranış biçimi’ izlemeyecek.

Peki, böyle bir senaryonun gerçekleşme ihtimali nedir? Özellikle Körfez ülkelerinin İran'ın doğrudan saldırılarının yanı sıra Irak’taki Şii gruplar ve Yemen’deki Husiler üzerinden eş zamanlı saldırılarla karşı karşıya kalması durumunda, bu ülkelerin söz konusu tehditle başa çıkma kapasitesi ne düzeydedir?

Katar diplomasisi, Washington ile Tahran arasındaki savaş çığlıklarıyla yarış içinde

Yemen’de gözlemciler, ülkelerinin içinde bulunduğu savaş koşullarına rağmen bölgede yaşanan gelişmeleri takip ediyor. Ancak bu gelişmelere yönelik belirgin bir ilgisizlik söz konusu. Günlük yaşamlarını kuşatan cehennem koşulları, dikkatlerini daha çok ülkelerinin geleceğine ve Washington ile Tahran arasında silahlı çatışmaların yeniden başlamasının Yemen üzerindeki olası etkilerine yöneltiyor. Körfez ülkelerinde ise Tahran ile ABD/İsrail arasındaki giderek artan gerilim, bölgedeki siyasi elitlerin ve basın-yayın kuruluşlarının gündemine hâkim durumda. Bölgedeki tüm hükümetler bu gerilimi ciddiye alıyor ve söz konusu tehditlere karşı gerek müttefiklerinden destek alarak gerekse kendi imkânları ölçüsünde hazırlık yapıyor.

sxdv
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 27 Ekim 2026 tarihinde Rusya’nın Moskova kentinde Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani ile bir araya geldi. (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bölge ülkelerinin, Katar hükümetinin şu anda yürüttüğü olağanüstü diplomatik girişimlerin belirli ölçüde tansiyonu düşürmesini, gerilimi azaltmasını ve ihtimali giderek artan askeri çatışmayı ertelemesini umut ettikleri kesin. Ancak İran ve ABD’nin tutumları hâlâ birbirinden oldukça uzak. Müzakerelerin başlaması ve tarafların en karmaşık anlaşmazlık konularını ele alması halinde ise ayrıntıların yaratacağı sorunların gölgesi müzakere masasının üzerinden eksik olmayacak.

Ancak hiç kimsenin arzu etmediği bir savaşın çıkması durumunda bu ülkeler, yalnızca meşru müdafaa haklarını kullanmakla yetinmeyebilir; uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın güvence altına aldığı bu hak çerçevesinde karşılık verme ve caydırıcılık yoluna da başvurabilir. Katar’ın girişimlerinde ilerleme kaydedildiğine ilişkin açıklamalar ve Doha’nın İranlı ve Amerikalı taraflarla yürüttüğü temaslarda hakim olduğu belirtilen ‘olumlu’ hava, tek başına iyimserlik için yeterli değil. Zira bu tür açıklamalar, diplomatik müzakere süreçlerinde olağan ve alışılmış bir uygulama niteliği taşıyor. Ancak bunlar, askeri hazırlıkların çatışmaya doğru belirgin bir hızla ilerlediği gerçeğini değiştirmiyor. Söz konusu açıklamalar, çatışmanın önlenmesi, hatta yalnızca ertelenmesi için bile yeterli görünmüyor. Çünkü bu hazırlıklar için harcanan yüz milyonlarca doların, aslında ulaşılması mümkün olan bir anlaşmayı sağlamak amacıyla kullanıldığını düşünmek mantıklı değil. Böyle bir anlaşmaya ulaşma ihtimali bulunsaydı, üç uçak gemisinin bölgeye sevk edilmesi ve on binlerce Amerikan askerinin bölge çevresinde konuşlandırılması için bu kadar büyük kaynak ayrılmazdı.

Washington ile Tahran arasındaki müzakere masasındaki tutumlar yalnızca birbirine zıt ya da taban tabana karşıt olmakla kalmıyor, aynı zamanda tarafların birbirlerine yönelttiği tehdit ve gözdağı içeren ifadeler nedeniyle daha çatışmalar başlamadan silahlı bir hesaplaşmanın eşiğine gelmiş durumda. Herhangi bir müzakere öncesinde savaşın durdurulmasını şart koşan ve nükleer programını Washington ile görüşmeyi kesin bir dille reddeden Tahran’a karşılık ABD, İran’ın nükleer programının müzakerelerin merkezinde yer almadığı hiçbir görüşmeyi kabul etmiyor. ABD ile birlikte Batı’daki başlıca güçler ve dünyadaki ülkelerin büyük bölümü de İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmemesi gerektiği konusunda hemfikir.

dc
Uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetine bağlı bir savaşçı, 26 Ekim 2026 tarihinde, Yemen’in batısındaki Taiz vilayetinde, Husilerle çatışma hattındaki bir mevziye doğru ateş ediyor. (AFP)

Dolayısıyla taraflar arasındaki uçurum son derece derin ve bu mesafenin kolayca kapatılması ya da aşılması mümkün görünmüyor. Bu uçurum, ne ciddi bir irade ve karşılıklı tavizlerin getireceği bedelleri göze alma cesareti olmaksızın yürütülen göstermelik ve kurnazca diplomatik müzakerelerle ne de iki farklı tutum arasındaki çatışmayla giderilebilir. İran, nükleer projesini korumayı varoluşsal bir mücadele olarak görürken ABD açısından olası bir çatışma, uzun süreli bir savaşın yalnızca bir muharebesi ya da bir aşaması olabilir. Washington, bu çatışmanın uzamasından rahatsızlık duymuyor. Ancak her iki durumda da temel sorun şu: Tahran bunun bedelini ekonomisinin öz kaynakları ve ulusal imkânlarıyla öderken Washington, sermayesinden değil, sahip olduğu servet ve güç fazlasından harcama yapıyor.

Bunun Yemen’de olup bitenlerle ne ilgisi var?

Yemen’deki savaşa gelince, Trump’ın İran-ABD çatışmasının en ciddi sınamalarından ya da yerel düzeydeki en tehlikeli yan etkilerinden biri olarak gördüğü bu konuda, Husilerin Suudi Arabistan’ı savaşın tarafı haline getirme ısrarına rağmen, asıl krizlerinin Suudi Arabistan’la değil, özünde Yemen ve Yemenlilerle yaşandığının farkında oldukları görülüyor. Buna karşın Husiler, İran’ın boğaza yönelik emellerini gerçekleştirmek amacıyla askeri çabalarının büyük bölümünü Babu’l Mendeb’e yöneltiyor. Bu durum, söz konusu savaşın İran ile ABD arasındaki daha geniş çaplı çatışmayla bağlantılı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Husilerin İran destekli savaşının Babu’l Mendeb yakınlarında şiddetlenmesi ve milislerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını tekrarlaması, Tahran’ın bu stratejik boğaza ne pahasına olursa olsun yeniden hâkim olma çabasının boyutunu gösteren bir ölçüt niteliği taşıyor. İran, böylece ABD ile beklenen karşılaşmada kendisine belirli bir avantaj sağlayabilecek bir konum elde etmeyi umuyor.

Husilerin, ülke içinde ve dışında herhangi bir sınır veya kısıtlama gözetmeksizin ilan ettiği ‘tırmanma savaşı’ nedeniyle Yemen’in tamamının çalkantı içinde olduğu doğru. Bu durum özellikle Taiz vilayetinde daha belirgin şekilde yaşanıyor. Ancak bu savaşın en ağır bedelini ödeyen cephe olma özelliğini koruyan Taiz’de yaşananların ve Yemen genelinde işlenen ihlallerin sorumluluğunun en büyük bölümü İran ve onun vekili konumundaki Husilere ait.

Bu ve başka nedenlerle Yemenlilerin büyük bölümü, İran’ın bugün karşı karşıya olduğu ağır askeri ve siyasi kuşatmayla ya da ABD ve İsrail’le muhtemel çatışmasının nasıl sonuçlanacağıyla ilgilenmiyor. Bununla birlikte Yemen hükümetinin, daha ciddi askeri saldırı ve baskılarla karşı karşıya kalabileceğine yönelik endişeler bulunuyor. Husilerin hükümete yönelik saldırıları da bu tehditlerin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.


İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu

İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
TT

İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu

İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)

İngiltere İşçi Partisi, çevreci partiden seçilmiş yerel yöneticilerin, partilerinin “Siyonizmin bir ırkçılık biçimi olduğunu” belirten kararını kınamayı reddetmesi üzerine dün 11 yerel mecliste Yeşiller Partisi ile yürüttüğü iş birliğini ve iktidar paylaşımı düzenlemelerini sona erdirdi.

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bridget Phillipson, yayımladığı açıklamada, iktidardaki partinin “ülkenin bütün toplumsal kesimlerine ve yönetimin her kademesinde hizmet etmek için var olduğunu” belirtti. Phillipson, “Yerel düzeyde hiçbir iktidar paylaşımı anlaşması, tüm toplumsal kesimlerin üyelerini ve ortak değerlerimizi savunma yönündeki ahlaki sorumluluğumuzu yerine getirmemizin önüne geçemez” ifadelerini kullandı.

Partisinin saflarındaki antisemitizmi ortadan kaldırmak için yoğun çaba gösterdiğini belirten Phillipson, “Yaptıklarımız, İşçi Partisi'nin bugün diğer partilerle ilişkilerinde de aynı standartları uygulama sorumluluğundan geri adım atmadığının kanıtıdır” dedi.

Yeşiller Partisi, 4 Ekim'de düzenlenen yıllık konferansında Siyonizmi “bir ırkçılık biçimi” olarak nitelendiren kararı kabul etmişti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre karar, İngiltere'deki Yahudi kuruluşlarının ve İsrail hükümetinin sert tepkisine yol açtı.

Parti, aynı kararda tarihî Filistin topraklarının tamamında “tek ve demokratik bir Filistin devleti” kurulmasını da desteklemişti.

Söz konusu karar, parti içinde ciddi görüş ayrılıklarını da ortaya çıkardı. Karar, bin 22 üyenin desteğini alırken, 813 üye tarafından reddedildi.

Zack Polanski liderliğinde yükselişe geçen Yeşiller Partisi, sol çizgisini güçlendirmiş ve Filistin yanlısı söylemiyle öne çıkmıştı. Ancak son dönemde yaşanan çeşitli tartışmaların ardından partinin kamuoyundaki imajı zedelenirken, kamuoyu yoklamalarındaki desteğinde de gerileme yaşandı.


New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
TT

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)

New York eyaletinin kuzeyindeki kırsal bir bölgede yaşayan çocuk, kızamık hastalığına yakalanmasının ardından hayatını kaybetti. Eyalet yetkililerinin dün yaptığı açıklamaya göre bu ölüm, ABD'nin New York eyaletinde son 30 yılda kızamık nedeniyle kaydedilen ilk ölüm oldu.

New York Valisi Kathy Hochul, çocuğun Syracuse kentinin yaklaşık 150 kilometre kuzeyinde bulunan Lewis County'de hayatını kaybettiğini açıkladı. (Associated Press)

ABD, yüksek aşılama oranlarını koruyarak 2000 yılında kızamığın ülke içindeki yayılımını durdurmayı başardı. Ancak aşılama oranları son yıllarda, bu viral hastalığın salgına dönüşmesini önlemek için gerekli olan yüzde 95 seviyesinin altına geriledi.

Demokrat Partili Vali Hochul çocuğun ölümünün, “Washington'un Amerikalıları önlenebilir hastalıklardan korumak için onlarca yıldır elde edilen ilerlemeyi kasıtlı olarak baltalaması durumunda nelerin tehlikeye girdiğini acı bir şekilde hatırlattığını” söyledi.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), ülkede bu yıl kızamıkla bağlantılı üç ölüm kaydedildiğini doğruladı. Ancak eyalet sağlık müdürlükleri daha yüksek sayılar bildirdi.

Pensilvanya eyaletindeki sağlık yetkilileri, bu yıl kızamık nedeniyle 5 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Yetkililer, altıncı bir ölüm vakasının söz konusu olup olmadığını da araştırıyor.

Vali Hochul, New York'un komşu eyaletlerinde ve eyaletin kırsal bölgelerinde kızamık vakalarının görülmesi üzerine ekim ayının başında “afet acil durumu” ilan etmişti.

Yayımlanan kararnameyle kızamık aşısı yapma yetkisi sağlık görevlileri, ebeler ve diğer sağlık çalışanlarını da kapsayacak şekilde genişletildi. Ayrıca hemşirelerin de doktorlarla birlikte tıbbi test yapılmasına yönelik talimat verebilmesine izin verildi.