Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



ABD’nin çekilmesi ve İran’ın yayılması… DEAŞ’ın geri dönüş kapısı

Suriye’nin Rakka kentinde DEAŞ militanlarına karşı yürütülen operasyonlar sırasında Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ait bir zırhlı araç, 14 Ağustos 2017 (Reuters)
Suriye’nin Rakka kentinde DEAŞ militanlarına karşı yürütülen operasyonlar sırasında Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ait bir zırhlı araç, 14 Ağustos 2017 (Reuters)
TT

ABD’nin çekilmesi ve İran’ın yayılması… DEAŞ’ın geri dönüş kapısı

Suriye’nin Rakka kentinde DEAŞ militanlarına karşı yürütülen operasyonlar sırasında Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ait bir zırhlı araç, 14 Ağustos 2017 (Reuters)
Suriye’nin Rakka kentinde DEAŞ militanlarına karşı yürütülen operasyonlar sırasında Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ait bir zırhlı araç, 14 Ağustos 2017 (Reuters)

James Jeffrey

DEAŞ, Suriye ve Irak’taki başlıca kalelerinde yenilgiye uğratıldı. Washington askerlerini her iki ülkeden çekmiş olsa da ABD, DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) ve Irak ile Suriye hükümetleri, örgütü kontrol altında tutmalarını sağlayacak önemli askerî ve güvenlik kapasitesine hâlâ sahip.

Bununla birlikte, DEAŞ’ın on iki yıl önce hızla yükselişine zemin hazırlayan koşulların önemli bir bölümü varlığını koruyor. Bunların başında, şiddeti benimseyen radikal hareketlere yönelik belirli bir toplumsal desteğin bulunması ve Sünni Arapların, Şii güçlerin, özellikle de İran’ın ve onun bölgedeki vekil güçlerinin hâkimiyetine girmeyi reddetmesi geliyor.

Bu koşulları yeniden harekete geçirerek DEAŞ’ın tekrar güç kazanmasına yol açabilecek en önemli etkenin, ABD’nin bölgeden çekilmesi ve etkili bir güvenlik alternatifinin bulunmamasıyla eş zamanlı olarak İran’ın bölgede yeni bir genişleme dalgasına girişmesi olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla ABD ve ortaklarının İran’a karşı yürütülen mevcut harekâtta başarısız olması, Tahran’ın ve bölgedeki vekil güçlerinin önünü açabilir. Bunun sonucunda ise bir tepki olarak DEAŞ tehdidi yeniden canlanabilir.

Mevcut durum

DEAŞ, her iki ülkede kalıntıları varlığını sürdürse de özellikle daha bütünlüklü bir örgütsel yapıyı muhafaza ettiği Suriye’de bugün itibarıyla büyük bir tehdit oluşturmuyor. Washington Enstitüsü tarafından yayımlanan bir analize göre, örgütün bu yıl iki ülkedeki saldırı sayısı 50’nin altına düştü. Bu sayı, birkaç yıl önce yıllık binlerce saldırıya ulaşıyordu. DEAŞ’ın Arap dünyası dışındaki, özellikle Afganistan ve Afrika’daki faaliyetleri ise bir ölçüde farklı koşullara dayanıyor.

ABD güçlerinin önce Suriye’den, ardından yakın zamanda Irak’tan çekilmesi, örgütün faaliyetlerinde kayda değer bir artışa yol açmadı. Her iki ülke de bugün DEAŞ’la mücadele ve örgütü yenilgiye uğratma konusunda geniş deneyim kazanmış büyük askerî güçlere sahip.

ABD liderliğindeki çok uluslu askerî koalisyon da Doğal Kararlılık Harekâtı’nın (OIR) komuta merkezini Irak’tan Ürdün’e taşımasının ardından operasyonlarını sürdürmeye devam ediyor. DEAŞ’ı yenilgiye uğratmayı amaçlayan, 80’den fazla ülke ve kuruluşun yer aldığı uluslararası diplomatik koalisyon da yoğun faaliyetlerini sürdürüyor.

 v
Irak’ın kuzeyindeki Musul kentinde bir kontrol noktasında DEAŞ militanları, 11 Haziran 2014 (Reuters)

Askerî varlığını geri çekmiş olmasına rağmen ABD, askerî yardım, eğitim ve teçhizat alanlarında Bağdat’ta varlığını sürdürüyor. Suriye ile OIR çerçevesindeki iş birliği ise daha resmî bir nitelik taşıyor. ABD güçleri, Washington’dan Suriye topraklarında DEAŞ mensuplarını ve üst düzey yöneticilerini hedef alma yetkisi almış durumda. Söz konusu operasyonların Suriye’nin örtülü ve resmî olmayan onayına sahip olduğu tahmin ediliyor.

OIR Komutanlığı’nın bağlı olduğu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), yakın zamanda yaptığı açıklamada, “DEAŞ’ın büyük ölçüde zayıflatıldığını” bildirdi. Ancak bu olumlu tablo, en kötü senaryoların gerçekleşmesi halinde DEAŞ’ın eski kalelerine geri dönme ihtimalini ortadan kaldırmıyor.

Küllerinden yeniden doğan anka kuşunu andıran örgütün geçmişi, yeniden ortaya çıkma ihtimalini küçümsemenin ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. DEAŞ, yok edildiği düşünülen Irak El Kaidesi’nin içinden doğdu. Irak El Kaidesi ise 2003 ve 2004 yıllarında ağır darbeler alan ana El Kaide örgütünden ayrılarak ortaya çıkmıştı.

DEAŞ’ın yükselişine katkıda bulunan koşulların birçoğu bugün de varlığını koruyor. Buna karşılık, örgütü yenilgiye uğratmayı başaran güçlerin onu yeniden etkisiz hâle getirme kapasitesi zayıflayabilir.

DEAŞ’ın kökenleri

DEAŞ ve onun öncülleri, esas olarak Sünni Müslümanlar arasından çıkan İslamcı hareketlerin çarpıtılmış biçimlerini temsil ediyor. Bu kesimin küçük bir bölümü, kendi İslam anlayışını dayatmak için şiddete başvurulmasını destekliyor. Bu grubun çok daha küçük bir kısmı, söz konusu amaç uğruna silaha sarılmaya hazır olduğunu gösteriyor.

Ancak yüz milyonlarca insanın yaşadığı toplumlarda bu küçük azınlık, uygun koşullar oluştuğunda büyük silahlı hareketler kurabiliyor.

DEAŞ örneğinde bu koşullar arasında, Batı’nın Ortadoğu’daki varlığına yönelik köklü düşmanlık yer alıyordu. Bu düşmanlık, Batılı fikirlerin yanı sıra askerî güçlerin bölgedeki varlığını da kapsıyordu. Ayrıca İslam’a bağlılıkları ve dinî vecibeleri yerine getirme biçimleri bakımından gevşek davrandıkları düşünülen Müslüman ülkelere ve toplumlara yönelik husumet de bu koşullar arasındaydı.

DEAŞ, Irak El Kaidesi’nden devraldığı bir başka etkene de özel önem verdi: Şii Müslümanlara yönelik düşmanlık. Bu tutum, Usame bin Ladin ve El Kaide’nin ilk kuşağındakilerin yaklaşımında büyük ölçüde mevcut değildi. Nitekim İran, farklı biçimlerde El Kaide ile bağlantılı kişilerle iş birliği yapmış, onlara çeşitli kolaylıklar sağlamış ve bazılarına sığınma imkânı sunmuştu.

Bununla birlikte, İslam tarihi zamanla Sünni ve Şii mezheplerine dönüşecek gruplar arasında daha ilk dönemlerden itibaren yaşanan çatışmalara sahne oldu. Bu çerçevede Irak El Kaidesi’nin lideri Ebu Musab ez-Zerkavi, 2004’ten itibaren saldırılarının hedeflerini kademeli olarak ABD güçleri ve hükümet kuvvetlerinden Şiilere yöneltmeye başladı. Bu süreç, 2006’da Samarra’daki caminin bombalanmasıyla doruk noktasına ulaştı. Saldırının ardından Sünniler ile Şiiler arasında, iç savaşın eşiğine varan mezhep çatışmaları yaşandı.

scdfvgh
Irak’ın Musul kentinin doğusunda nöbet tutan Irak güvenlik güçleri subayı, 19 Nisan 2017 (Reuters)

Irak El Kaidesi’ne daha önce katılmış olan Ebu Bekir el-Bağdadi liderliğindeki DEAŞ, Şiilere yönelik bu keskin düşmanlığın önemli bölümünü benimsedi ve fikirlerinin yayılması için elverişli bir ortam buldu.

2012 yılına gelindiğinde, Bağdat ile Şam arasındaki bölgede yaşayan yaklaşık 25 ila 30 milyon Sünni Arap, bir yanda Şii Irak Başbakanı’nın, diğer yanda ise Alevi kökenli Suriye Devlet Başkanı’nın yönetimi altındaydı. Her iki lider de farklı ölçülerde İran’la bağlantılıydı. Beşşar Esed, ülkesindeki Sünni Arap nüfusun geniş kesimlerine karşı bir iç savaş yürütüyordu.

ABD’nin DEAŞ’ı yenilgiye uğratırken karşılaştığı güçlükler, örgütün ne denli dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Washington, gerek Musul ve çevresinde gerekse Suriye’de Fırat Nehri boyunca uzanan bölgelerde örgütü yenilgiye uğratmak için güçlü bir uluslararası koalisyona öncülük etti. Irak ve Suriye’de yüz binlerce Kürt savaşçıyla birlikte mücadele etmesine rağmen DEAŞ’ı yenilgiye uğratmakta ciddi zorluklarla karşılaştı.

(DEAŞ aynı dönemde Türk ordusuna ve Suriye muhalefetinin çeşitli gruplarına karşı da savaşıyordu. Örgütün mücadele ettiği diğer güçler arasında İran ve Rusya tarafından desteklenen Esed ordusu ile Tahran’ın bölgedeki vekil güçleri de bulunuyordu.)

Gelecek senaryoları

Bununla birlikte DEAŞ kesin bir yenilgiye uğratıldı. Suriye’nin, Irak’ın veya DMUK’un, 2012-2014 yılları arasında olduğu gibi örgütün oluşturabileceği potansiyel tehlikeyi görmezden gelmesi pek olası görünmüyor.

Ancak daha önce de belirtildiği üzere, bazı Sünni kesimler arasında terörizme zemin hazırlayan koşullar hâlâ varlığını koruyor. Bazı Sünniler arasında aşırı şiddete yönelme eğilimi bulunuyor. Irak’ta Şii güçler devlet üzerinde hâkimiyet kurmuş durumda ve Sünni Arapların yönetime katılımını ve kaygılarını çoğu zaman göz ardı ediyor. İran ise 2023’ten bu yana bölgede ağır yenilgiler almasına rağmen, Arap dünyasında İran’ın ve Şiilerin nüfuz alanını genişletmeye çalışmayı sürdürüyor.

Mevcut koşullarda, DEAŞ’la mücadele eden güçlerin teyakkuzda olması ve örgütün gördüğü desteğin sınırlı kalması nedeniyle, örgütün yeniden eski gücüne kavuşması pek olası görünmüyor.

Örgütün geleceğini bir yandan DEAŞ’ın, diğer yandan ise başta Bağdat ve Şam yönetimleri ile OIR’a katılan güçler olmak üzere onunla mücadele eden tarafların alacağı taktik kararlar belirleyecek. DEAŞ, mevcut düzeyine yakın bir seviyede, sınırlı bir güvenlik tehdidi olarak kalabilir ya da Arap dünyasındaki El Kaide gibi geçmişin kötü bir hatırasına dönüşebilir.

Ancak Ortadoğu’da mevcut koşullar nadiren uzun süre aynı kalıyor. Farklı gelişmeler, DEAŞ’ın cazibesini artırabilir ve yeniden yayılma ihtimalini güçlendirebilir.

sxcdfv
Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’nda tutulan kadınlar, 21 Ocak 2026 (Reuters)

En muhtemel ve en tehlikeli senaryo, İran’ın ABD ve ortaklarıyla girdiği mücadeleden başarıyla çıkmasıyla başlıyor. İran’ın yoğun ABD ve İsrail bombardımanına ve ABD ablukasına karşı yalnızca direnebilmesi bile Ortadoğu’daki dengeleri kaygı verici biçimde yeniden şekillendirmeye yetecektir.

Halk desteğinden zaten yoksun olan bir çatışmada ABD’nin başarısızlığa uğraması, Washington’ın bölgeden geniş çaplı olarak çekilmesi ve Amerikan topraklarını hedef alan varoluşsal tehditlere karşılık vermek dışında bölgedeki bütün güvenlik rollerinden vazgeçmesi yönündeki siyasi baskıyı artırabilir.

ABD’nin yokluğunda İran’ın, 2000-2023 döneminde olduğu gibi, bölge genelinde daha saldırgan bir tutum benimsemesi muhtemel görünüyor.

Burada ele almaya yer olmayan çeşitli nedenlerle Arap veya Avrupa ülkelerinin İran’ı sınırlandırma konusunda ABD’nin yerini alabilmesi pek olası değil. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre mesele yalnızca askerî güçten ibaret değil; liderlik etme, tarafları bir araya getirme ve harekete geçirme kapasitesini de içeriyor. Bu kapasiteyi sağlayabilecek tek ülke ise Washington.

Türkiye’nin İran karşısında sınırlarını koruma konusunda 400 yıllık bir geçmişi bulunuyor. Ancak Ankara, onlarca yıldır doğrudan komşuluk alanının ötesinde İran’ın nüfuzunu sınırlandırmaya sınırlı ilgi gösterdi.

İsrail ise İran’ın kendi topraklarına saldırmasını caydırabilecek muazzam kapasitelere sahip. Ancak savunma şemsiyesini bütün bölgeyi kapsayacak şekilde genişletme veya Arap ülkelerinin kendilerini savunabilmeleri için çabalarını koordine etme kapasitesi sınırlı. ABD siyasi sahnesinin farklı kesimleriyle sorunlarının derinleşmesi ve Filistinlilere yönelik tutumu nedeniyle Arap dünyası ile Türkiye’de İsrail’e yönelik tepkinin artması göz önüne alındığında, İsrail bugün bölgesel herhangi bir tehdide karşı komşularını harekete geçirebilecek elverişli bir konumda görünmüyor.

cdfvghjb
Irak’ın Anbar çölünde DEAŞ militanlarına karşı düzenlenen operasyona katılan Irak Özel Kuvvetleri, 23 Nisan 2022 (Reuters)

İran’ın bölge genelinde üstünlük sağlaması ve geleneksel devlet otoritelerinin büyük ölçüde ona karşı koyamaması durumunda, Sünni Arapların bazı kesimleri 2013 ve 2014’te yaşandığı gibi, Şiilerle mücadeleyi kendine görev edinmiş ve bu konuda etkili olduğunu kanıtlamış aşırılıkçı örgütlere yönelebilir. Bu örgütler daha sonra İran’a karşı mücadelede de öne çıkabilir.

Bu bölgede, özellikle Irak ve Suriye’de, en belirgin seçenek DEAŞ olacak.

Asıl tehlike de burada yatıyor: İran’ın ABD ve ılımlı bölgesel güçler karşısında başarı kazanması, bir kez daha DEAŞ’ın temsil ettiği aşırılıkçı bir karşı gücün önünü açabilir.

Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi halinde ABD’nin DEAŞ’la mücadeleye mutlaka yeniden dahil olacağı varsayılamaz. Örgüt, El Kaide gibi hiçbir zaman ABD açısından varoluşsal bir tehdit olarak görülmedi. Başkan Barack Obama da ülkesinin bu operasyonun maliyetini sınırlı tutabileceğine güçlükle ikna olduktan sonra DEAŞ’la mücadeleye kararlı biçimde girişti.

Sonuç olarak DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkması, ancak geniş çaplı bir bölgesel kaosun ve İran’ın hâkimiyetinin güçlenmesinin ardından muhtemel görünüyor.

Bu karanlık tabloya giden yol, ABD ve ortaklarının mevcut çatışma sırasında İran’ı caydırmayı başaramamasıyla başlıyor. Böyle bir başarısızlık, giderek daha kırılgan hâle gelen bölgede hem İran’ın hem de DEAŞ’ın önünü açabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Almanya Dışişleri Bakanı: Deniz ulaşımının engellenmesi kıtlıklara yol açabilir

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 23 Ekim 2026’da İstanbul’a hareket etmeden önce Almanya’nın Schönefeld kentinde uçakta açıklama yapıyor (DPA)
Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 23 Ekim 2026’da İstanbul’a hareket etmeden önce Almanya’nın Schönefeld kentinde uçakta açıklama yapıyor (DPA)
TT

Almanya Dışişleri Bakanı: Deniz ulaşımının engellenmesi kıtlıklara yol açabilir

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 23 Ekim 2026’da İstanbul’a hareket etmeden önce Almanya’nın Schönefeld kentinde uçakta açıklama yapıyor (DPA)
Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 23 Ekim 2026’da İstanbul’a hareket etmeden önce Almanya’nın Schönefeld kentinde uçakta açıklama yapıyor (DPA)

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Hürmüz Boğazı’ndaki saldırılar, Husilerin saldırıları ve Rusya’nın tahıl sevkiyatlarına yönelik saldırıları dahil olmak üzere deniz yollarını hedef alan saldırıların sonuçları konusunda uyarıda bulundu. Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere göre Wadephul, deniz ulaşımının aksamasının ciddi insani sonuçlar doğurabileceğini belirtti.

Wadephul, bugün (Cuma) İstanbul’a hareket etmeden önce yaptığı açıklamada, “Deniz yollarına yönelik saldırıların etkilerini hepimiz hissediyoruz. Bu etkiler akaryakıt istasyonlarında ve büyük marketlerde karşımıza çıkıyor. Dünyanın başka bölgelerinde ise temel ihtiyaçların karşılanması açısından hayati önem taşıyan gübrelerin zamanında ulaştırılamaması, halkı kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor” dedi.

Wadephul’un İstanbul’da Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yanı sıra Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Fransa, İngiltere ve İtalya’dan mevkidaşlarıyla istişarelerde bulunması planlanıyor.

Wadephul, “Bu ciddi sorunlarla ancak mevcut çerçevelerin ötesine geçerek birlikte hareket etmemiz halinde mücadele edebiliriz. İster Hürmüz Boğazı’ndaki anlaşmazlık, ister Yemen’de Husilerin saldırıları, isterse Rusya’nın Karadeniz’deki tahıl sevkiyatlarına yönelik giderek yoğunlaşan saldırılarının sonuçları söz konusu olsun, iş birliği yapmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Wadephul, toplantıya katılan ülkelerin, çözüme kavuşturulamayan bu çatışmaların ekonomik koşullar ve ülkelerinin güvenliği üzerinde ciddi etkiler yarattığı konusunda ortak bir anlayışa sahip olduğunu belirtti. Bakan, ülkelerin aynı zamanda bu sorunlara çözüm bulmak istediğini kaydetti.

Wadephul, “İran’ın ve Husilerin dünya ticaretine şantaj yapmasını, küresel enerji ve gübre tedarikini boğucu bir baskı altında tutmayı sürdürmesini kabul etmeyeceğiz. Deniz ulaşım özgürlüğünü ve komşu ülkeleri hedef alan gelişigüzel saldırılar sona ermeli” dedi. Bakan, çatışmaların yol açtığı sonuçlar arasında açlığın da bulunduğuna dikkat çekti.

Karadeniz’deki durumun da krizi ağırlaştırdığını belirten Wadephul, “Rusya, tahıl sevkiyatlarına saldırarak Küresel Güney ülkelerinde gıda kıtlığı yaşanması riskini bilinçli biçimde göze alıyor. Bu durum, ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük ölçüde buğdaya bağımlı olan dünyanın en yoksul kesimlerine zarar veriyor. Aynı zamanda, küresel ticarete yönelik buğdayın işlenmesinde dünyanın en büyük ülkesi olan Türkiye gibi ortaklarımızı da olumsuz etkiliyor” diye konuştu.

Wadephul, bu formatta ilk kez düzenlenen toplantının, iki çatışma alanında çözüm sürecini harekete geçirmeyi amaçladığını ifade etti.

Türkiye tarafına göre toplantıda Ortadoğu’daki çatışmaların da ele alınması bekleniyor. Görüşmelerin gündeminde özellikle Gazze Şeridi’ndeki durum, Batı Şeria’da yasa dışı yerleşimlerin genişletilmesi ve Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddeti bulunuyor.

Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye yakın zamanda bir savunma ittifakı oluşturmuştu. İstanbul’daki toplantıya Mısır Dışişleri Bakanı da katılıyor.

Almanya, Fransa ve İngiltere ise birkaç yıldır “E3” olarak bilinen üç büyük Avrupa ülkesi grubu çerçevesinde iş birliği yapıyor. Bu toplantıda gruba İtalya Dışişleri Bakanı da katılacak. İstanbul’daki görüşmenin, iki grubu ortak bir platformda buluşturmayı amaçladığı belirtiliyor.


İmar çalışmaları ile füze arasında... Aden Valisi havalimanına yönelik saldırıdan kurtuldu

Husilerin saldırısından önce Aden Havalimanı’nda incelemelerde bulunan Aden Valisi (SABA)
Husilerin saldırısından önce Aden Havalimanı’nda incelemelerde bulunan Aden Valisi (SABA)
TT

İmar çalışmaları ile füze arasında... Aden Valisi havalimanına yönelik saldırıdan kurtuldu

Husilerin saldırısından önce Aden Havalimanı’nda incelemelerde bulunan Aden Valisi (SABA)
Husilerin saldırısından önce Aden Havalimanı’nda incelemelerde bulunan Aden Valisi (SABA)

Aden Valisi ve devlet bakanı Abdurrahman Şeyh’in çarşamba sabahı programında, gerçekleştireceği saha ziyaretlerinin kritik anlarla yarışa dönüşeceğine dair hiçbir işaret yoktu. Her zamanki gibi günlük çalışmalarını takip etmek üzere evinden çıkan Şeyh’in programında, kentteki çeşitli proje alanları ve tesislere ziyaretler yer alıyordu.

Bu ziyaretler arasında Aden Uluslararası Havalimanı da bulunuyordu. Havalimanında pistin rehabilitasyon çalışmalarını inceleyen Şeyh, projenin ilerleyişi hakkında yetkililerden bilgi aldı. Ziyaretini tamamlayarak başka noktalara gitmek üzere havalimanından ayrıldı. Ancak kısa süre sonra, havalimanı çevresine düşen bir balistik füze ile kendisinin hedef alınmaya çalışıldığı haberini aldı.

Valinin havalimanından ayrılması ile saldırı girişimine ilişkin haberin ulaşması arasında yalnızca kısa bir süre vardı. Devam eden projeleri ve çalışmaları yerinde incelemek amacıyla başlayan olağan bir ziyaret, Şeyh’in ayrıldığı noktaya yönelik saldırıdan kurtulmasıyla dikkat çekici bir tesadüfe dönüştü.

Şeyh, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu ziyaretin olağan saha incelemelerinin bir parçası olduğunu belirterek saldırı girişiminin kendisi havalimanından ayrıldıktan sonra gerçekleştiğini söyledi. Suudi Arabistan’ın Yemen’i Kalkınma ve Yeniden İmar Programı tarafından yürütülen rehabilitasyon projesinin üçüncü aşamasını takip ettiğini kaydeden Şeyh, ziyaret sırasında pistteki çalışmaların seyri hakkında bilgi aldığını ve tamamlanma oranının yüzde 70 ila 80’e ulaştığının kendisine aktarıldığını ifade etti. Ardından kentteki diğer noktalara yönelik ziyaretlerini sürdürmek üzere havalimanından ayrıldığını belirtti.

Havalimanı, valinin günlük programındaki son durak değildi. Şeyh, buradan ayrıldıktan sonra başka projeleri ve hizmet çalışmalarını incelemek üzere saha ziyaretlerine devam etti. Program kapsamında 50. Cadde güzergâhındaki çalışmaları takip eden vali, Kriminal Soruşturma Dairesi ve Narkotikle Mücadele Dairesi başta olmak üzere çeşitli güvenlik birimlerini de ziyaret etti.

Zamanlamadaki bu tür çarpıcı tesadüfler ve doğrudan ya da dolaylı saldırılardan kurtulma deneyimleri, Yemen’de 2015 yılında savaşın başlaması ve Husilerin iktidarı ele geçirmesinin ardından Aden’de günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Güvenlik kaygıları günlük çalışmaların içine nüfuz ederken projeler ve hizmetler, tüm zorluklara rağmen hayatın devamlılığını sağlamaya yönelik çabaların önemli bir unsuru olmayı sürdürüyor.

Şeyh, yerel yönetimin saha hareketliliği sırasında güvenlik önlemleri aldığını belirtti. Husilerin insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzeler kullanmasına karşı alınan önlemler arasında, ziyaret noktalarında uzun süre kalmamak ve ziyaretlerle hareketlilik programını önceden açıklamamak yer alıyor. Vali, Aden’de ve diğer vilayetlerde güvenlik birimlerinin çok sayıda Husi uyuyan hücresini ortaya çıkardığını da hatırlatarak bu önlemlerin kenti ve hayati öneme sahip tesislerini korumaya yönelik güvenlik çabalarının bir parçası olduğunu vurguladı.

Şeyh, söz konusu düşmanca eylemlerin Yemenlileri görevlerini yerine getirmekten ve ülkelerine hizmet etmekten alıkoyamayacağını belirtti. Saldırıların Aden’de hayatı durduramayacağını ve yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik çalışmaları sekteye uğratamayacağını ifade etti.

Aden’in temel ihtiyaçları: Gaz, elektrik ve ilaç

Güvenlik gündemi ve valinin saldırı girişiminden kurtulmasının ötesinde, tarihi Aden kenti temel ihtiyaçların karşılanması konusunda da çeşitli sorunlarla karşı karşıya. Evlerde kullanılan tüp gaz, elektrik ve ilaç temini, savaş koşullarından, tedarik üzerindeki baskılardan ve artan talepten etkilenen başlıca alanlar arasında yer alıyor.

Vali, bazı temel ihtiyaçların karşılanmasında güçlükler yaşanmasına rağmen genel durumun endişe verici olmadığını söyledi. Ev tipi gaz krizinin, savaş koşullarından etkilenen Marib vilayetinden gelen tedarikle bağlantılı olduğunu belirten Şeyh, mevcut miktarlara kıyasla talebin artmasının da piyasadaki arzın yetersiz kalmasına yol açtığını kaydetti.

Elektrik, olağanüstü koşulların sektördeki baskıyı daha da artırabileceği Aden’de, kentin en önemli hizmet sorunlarından biri olmayı sürdürüyor. Elektrik alanındaki sıkıntılar, halkın günlük yaşamında ihtiyaç duyduğu temel hizmetleri de doğrudan etkiliyor. Sağlık sektöründe ise sağlık kuruluşlarının görevlerini yerine getirebilmesi ve hastaların ihtiyaçlarına yanıt verebilmesi için ilaç ve tıbbi malzeme tedarikinin kesintisiz sürdürülmesi gerekiyor.

Bu zorluklar karşısında Aden Valisi, Suudi Arabistan’ın Yemen’i Kalkınma ve Yeniden İmar Programı, Müşterek Kuvvetler ile Kral Selman İnsani Yardım ve İnsani Çalışmalar Merkezi tarafından sağlanan desteğe teşekkür etti. Şeyh, söz konusu kurumların ilaç ve tıbbi malzemelerin düzenli biçimde temin edilmesine katkıda bulunduğunu belirtti.

Yerel yönetimin, güvenlik ve ekonomik zorluklara rağmen projeleri takip etmeyi ve hizmetlerde istikrarı korumaya yönelik çalışmalarını sürdüreceğini vurguladı.

Saldırı girişiminden önce ayrıldığı havalimanı ile ziyaret etmeyi sürdürdüğü yollar ve kamu tesisleri arasında Aden, savaşın beraberinde getirdiği risklerle hayatı yeniden canlandırma çabalarının iç içe geçtiği bir tabloyla karşı karşıya bulunuyor. Havalimanı çevresine düşen füze, valinin günlük programını yarıda bırakmasına neden olmadığı gibi, Şeyh’in açıklamasına göre, yerel yönetimin çalışmalarını sürdürme kararlılığını da değiştirmedi. Husilerin yol açtığı tüm engellere rağmen yeniden imar projeleri ve kamu hizmetleri, ilerlemeye çalışan kentte varlığını korumaya devam ediyor.