Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



Alternatif parti için ezici bir seçim zaferi... Doğu Almanya'da aşırı sağın yükselişinin sırrı ne?

AfD üyeleri, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonuçlarını kutluyor. (AP)
AfD üyeleri, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonuçlarını kutluyor. (AP)
TT

Alternatif parti için ezici bir seçim zaferi... Doğu Almanya'da aşırı sağın yükselişinin sırrı ne?

AfD üyeleri, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonuçlarını kutluyor. (AP)
AfD üyeleri, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonuçlarını kutluyor. (AP)

6 Eylül Pazar günü Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimler, Almanya’nın birleşmesinin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen ülkenin doğusu ile batısı arasındaki siyasi bölünmenin hâlâ varlığını koruduğunu ortaya koydu. Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin elde ettiği tarihi sonuç, doğu eyaletlerini partinin en güçlü seçim kalelerinden biri haline getiren daha geniş kapsamlı bir eğilimin yansıması olurken, bu eyaletlerdeki seçmen davranışlarının ülkenin geri kalanından neden farklı olduğu sorusunu da yeniden gündeme getirdi.

AfD, 2021’de yalnızca yüzde 20,8 oy almışken, bu seçimde oyların yaklaşık yüzde 44’ünü elde etti. Başbakan Friedrich Merz’in partisi Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ise beş yıl önce aldığı yüzde 37,1’lik oyun ardından yaklaşık yüzde 18’e geriledi. Bu sonuç, son yıllarda Doğu Almanya eyaletlerinde belirginleşen ve AfD’nin seçimlerdeki varlığını güçlendirerek geleneksel partilerin açık ara önüne geçtiği eğilimi pekiştirdi.

Doğu’daki hoşnutsuzluğun kökleri

Bu seçim haritasını anlamak için Almanya’nın 1990’daki birleşme sürecine dönmek gerekiyor. Doğu Almanya’daki komünist sistemin çökmesinin ardından bölge hızla piyasa ekonomisine geçti. Çok sayıda sanayi kuruluşu kapatıldı veya yeniden yapılandırıldı; yüz binlerce kişi işini kaybetti ve çok sayıda genç Batı eyaletlerine göç etti.

csd
Doğu Almanya vatandaşları, Doğu Almanya sınırlarının açıldığının duyurulmasının ardından Berlin’de Brandenburg Kapısı yakınında Berlin Duvarı’na tırmanıyor, 10 Kasım 1989 (Reuters)

ABD merkezli düşünce kuruluşu Brookings Institution’a göre AfD’nin doğudaki yükselişinin ardında ekonomik eşitsizlik, sivil toplum yapılarının zayıflığı ve siyasi partilerle bağların zayıflaması gibi faktörlerin yanı sıra, bazı kesimlerde Almanya’nın yeniden birleşme biçimine yönelik hoşnutsuzluk da bulunuyor. Doğu Almanya’nın Batı’da hâkim olan siyasi ve ekonomik sisteme hızla entegre edilmesi, bu kesimlerde eşit ortaklığa dayalı bir birleşme yaşanmadığı algısını güçlendirdi. Parti ayrıca seçmenlerin bir bölümündeki Doğu Almanya geçmişine yönelik özlemi de siyasi söylemine taşıyor.

Şarku’l Avsat’ın Alman yayın kuruluşu Deutsche Welle’den aktardığına göre, birleşmenin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen doğu ile batı arasındaki bazı farklılıklar varlığını sürdürüyor. Doğu eyaletlerinde gelir ve servet seviyeleri hâlâ daha düşük. Bu eyaletlerde aynı zamanda nüfus azalması yaşanırken, çok sayıda genç de ülkenin batısına göç etti.

Ekonomik faktörler, doğudaki bazı kesimlerde birleşmenin ardından kendi deneyimlerinin ve kimliklerinin yeterince değer görmediği yönündeki duyguyla iç içe geçiyor. Doğu Almanya’nın, doğu ve batının deneyimleri arasında eşit bir ortaklığa dayalı  birleşme gerçekleştiği hissi oluşmadan, Batı’nın mevcut sistemine entegre edildiği düşünülüyor.

Göç, kimlik ve protesto oyu

AfD, dışlanmışlık ve hoşnutsuzluk duygusunun hâkim olduğu bu ortamda kendisini, ülkeyi onlarca yıldır yöneten elitlere ve siyasi partilere meydan okuyan bir güç olarak sunmak için uygun zemin buldu. Parti, 2015’te Almanya’da yaşanan mülteci krizinden, Covid-19 salgını sırasında getirilen kısıtlamalara yönelik tepkilerden ve ardından enflasyon, enerji fiyatlarındaki artış ve hayat pahalılığından oldukça fazla yararlandı.

cdfv
AfD destekçileri, 8 Ekim 2022’de Almanya’nın Berlin kentinde hükümeti protesto ediyor (Reuters)

Göç, sığınma ve göç politikalarının sıkılaştırılmasını ve sınır dışı işlemlerinin artırılmasını savunan AfD’nin en önemli siyasi mobilizasyon araçlarından biri haline geldi. Ancak gözden kaçmaması gereken bir durum, AfD’nin en yüksek oy oranlarına ulaştığı bazı bölgelerde göçmen nüfusunun görece düşük olması. Bu durum, meselenin yalnızca göçle değil, toplumsal ve demografik değişimlere ilişkin kaygılar ve kimlik meselesiyle de bağlantılı olduğunu gösteriyor.

ABD merkezli Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’na göre Doğu Almanya’da popülist sağın gücünü yalnızca ekonomik gerilemeyle açıklamak artık yeterli değil. Siyasi kültür, kendine özgü bir Doğu Almanya kimliği algısı ve kurumlara duyulan güvensizlik de bunda önemli rol oynuyor.

Protesto oyu da AfD’nin destek tabanının bir bölümünü oluşturuyor. Bu durum, partinin bazı yöneticilerinin göçmenler, İslam ve Alman kimliği konusundaki sert tutumları ile Nazi dönemiyle bağlantısı nedeniyle tartışma yaratan açıklamalarına rağmen, desteğini korumasını açıklamaya yardımcı oluyor.

Doğu Almanya’nın siyasi atmosferinde Rusya

Doğu ve Batı Almanya arasındaki farklılıklar dış politikaya ilişkin tutumlara da yansıyor. Doğu eyaletlerinde ABD ve NATO ile ilişkilerin bazı boyutlarına yönelik şüphecilik daha fazla. Rusya’ya yönelik tutumlar da ülkenin batısına kıyasla daha olumlu. Ancak bu durum, genel anlamda Batı karşıtı bir eğilimin bulunduğu anlamına gelmiyor. Doğu Almanya’da Berlin’in Moskova politikasına, özellikle yaptırımlara ve Rusya’nın işgaline karşı Ukrayna’ya verilen desteğe yönelik itirazlar daha güçlü.

xcd
AfD destekçilerinden biri, 8 Ekim 2022’de Berlin’de düzenlenen protesto sırasında Nazi selamı veriyor (Reuters)

Bunda kısmen, Soğuk Savaş döneminde Sovyet blokunun parçası olan Doğu Almanya’nın tarihsel mirası ve bu dönemin, Batı Almanya’da yaşayanların deneyimlerinden farklı siyasi ve toplumsal bağlar oluşturması etkili.

AfD, doğudaki seçmenlerin Rusya ve Batı politikalarına ilişkin bu farklı tutumlarından yararlanarak Moskova’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını ve Rusya ile ekonomik ilişkilerin yeniden kurulmasını savundu; Kiev’e silah gönderilmesine karşı çıktı. Böylece dış politika, partinin iç siyasi söylemiyle iç içe geçti. AfD, birbirini izleyen hükümetleri dış politika yükümlülüklerini Almanların ekonomik çıkarlarının önüne koymakla suçluyor.

“Güvenlik duvarı” daha zorlu bir sınavla karşı karşıya

Ancak Saksonya-Anhalt seçimleri, AfD’nin iktidardaki konumuna ilişkin başka bir siyasi soruyu da gündeme getiriyor. Almanya’nın ana akım partileri yıllardır “Brandmauer” olarak adlandırılan ve AfD ile koalisyon kurmayı veya siyasi iş birliği yapmayı reddeden bir tutum sürdürüyor. Parti seçimlerde sınırlı bir güce sahipken bu kuralı uygulamak daha kolaydı. Ancak AfD’nin oyların yüzde 40’ından fazlasını aldığı ve rakiplerine açık fark attığı bir ortamda, partiyi dışarıda bırakarak hükümet kurmak siyasi açıdan daha zor ve karmaşık hale geliyor.

7kl8
Saksonya-Anhalt’taki AfD adayı Ulrich Siegmund ve parti lideri Alice Weidel, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde seçim sonuçlarını kutluyor (DPA)

Son seçim sonucu AfD’ye tek başına hükümet kurmak için gerekli çoğunluğu vermese de diğer partilerin AfD ile koalisyon kurmayı reddetmesi, arkasından gelen bazı partilerin eyalet hükümetini oluşturmak ve AfD’yi muhalefette tutmak için birlikte hareket etmesini gerektirebilir.

Bu durum da AfD’ye kurum karşıtı söylemini güçlendirecek yeni bir malzeme sağlıyor. Parti, kendisini en fazla seçmenin tercih ettiği siyasi güç olarak gösterirken, geleneksel partilerin iktidara gelmesini engellemek için bir araya geldiğini savunabilir.

Bölünmenin izleri hâlâ belirgin

Saksonya-Anhalt seçimleri, Almanya’nın genel siyasi tablosundaki bölünmeye ilişkin daha net bir görüntü sunuyor. Seçimler, Almanya’nın yeniden birleşmesinden önce 40 yılı aşkın süre boyunca yaşadığı bölünmenin etkilerinin siyasi ve toplumsal haritadan tamamen silinmediğini gösteriyor.

AfD’nin doğu eyaletlerinde yüzde 40’ın üzerinde oy almaya devam etmesi halinde, partiyi iktidarın dışında tutmakta ısrar eden geleneksel partiler üzerindeki baskı daha da artacak. Partinin seçim tabanının genişlemeyi sürdürmesiyle birlikte “güvenlik duvarını” korumak da giderek zorlaşabilecek.


Aşırı sağın rüzgârı Almanya’dan Avrupa’ya esiyor

Almanya Başbakanı Friedrich Merz dün Berlin'de partisinin toplantısında (AP)
Almanya Başbakanı Friedrich Merz dün Berlin'de partisinin toplantısında (AP)
TT

Aşırı sağın rüzgârı Almanya’dan Avrupa’ya esiyor

Almanya Başbakanı Friedrich Merz dün Berlin'de partisinin toplantısında (AP)
Almanya Başbakanı Friedrich Merz dün Berlin'de partisinin toplantısında (AP)

Aşırı sağın rüzgârı dün Almanya üzerinden yeniden Avrupa’ya esti. “Almanya İçin Alternatif” (AfD), Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimlerde ezici bir zafer kazanarak 1945’ten bu yana ilk kez bir eyalet hükümetine liderlik etme konusunda güçlü konuma geldi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre göç karşıtı ve Rusya’ya yakınlığıyla bilinen parti, oyların yüzde 44’ünü alırken, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) yüzde 18’in altında kaldı.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, partisinin pazar günkü seçimlerde aldığı yenilginin ardından “derin bir şok” yaşadığını ifade etti. Merz, “Bu, CDU’nun yıllardır, hatta onlarca yıldır karşı karşıya kaldığı en ağır seçim yenilgisi. Elbette bunun sonuçları olmalı” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump sonuçlara ilişkin henüz bir açıklama yapmazken, destekçileri gelişmeyi kutladı. Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD’nin Almanya Büyükelçisi olarak görev yapan Richard Grenell, sonucu “muazzam bir zafer ve Almanya’da yeni bir gün” olarak nitelendirdi.


İsrail, 45 yıllık Gandur Hastanesi’ni yerle bir etti

Nebatiye’deki Gandur Hastanesi yıkılmadan önce (Sosyal medya)
Nebatiye’deki Gandur Hastanesi yıkılmadan önce (Sosyal medya)
TT

İsrail, 45 yıllık Gandur Hastanesi’ni yerle bir etti

Nebatiye’deki Gandur Hastanesi yıkılmadan önce (Sosyal medya)
Nebatiye’deki Gandur Hastanesi yıkılmadan önce (Sosyal medya)

İsrail’in pazar günü Nebatiye el-Favka’daki Gandur Hastanesi’ni kasıtlı olarak yıkması, Güney Lübnan’da uzun yıllara dayanan acı ve yıkım geçmişini yeniden gündeme getirirken, Gazze Şeridi’nde yaşananlara benzer şekilde sağlık tesislerinin sistematik biçimde hedef alınmasına ilişkin ciddi endişelere yol açtı.

1981’de inşa edilen ve çok sayıda savaşa tanıklık eden hastane, kuruluşundan bu yana sağlık kadrosu ve fiziki imkânlarıyla çatışmaların yaşandığı bölgede yaşayanların sağlık ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Hastane, 18 yıl boyunca İsrail bombardımanlarının hedefi oldu. Hastanenin kurucusunun torunlarından Vesim Gandur, Gandur Hastanesi’nin ‘kentin sosyal dokusunun temel unsurlarından biri haline geldiğini ve varlığının yalnızca tıbbi işleviyle sınırlı kalmadığını’ belirtti.

Hastane, Nebatiye el-Favka bölgesinde, Ali et-Tahir tepelerine yaklaşık 3 kilometre mesafede bulunuyor. İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden çekilmesinden önce bölge, sınır hattında yaşayanların Lübnan’ın iç kesimlerine geçip evlerine dönebilmelerini sağlayan Kafr Tebnit geçiş noktasına yakın olması nedeniyle sürekli ateş ve yoğun bombardıman altında kalıyordu.

Yaklaşık 45 yıl boyunca bölge halkına hizmet veren Nebatiye el-Favka’daki Gandur Hastanesi, küçük bir sağlık merkezinden onlarca yatak kapasiteli bir hastaneye dönüştü. Hastane, savaş sırasında yerinden edilenler için barınma merkezine dönüşürken, İsrail’in düzenlediği hava saldırıları sonucunda binası tamamen yıkıldı.

Hastane, onlarca yıl boyunca Nebatiye kenti ve çevresindeki köylerin sağlık ve sosyal hizmet haritasının bir parçası oldu; uzun süre işgal ve bombardıman altında kalan bölge halkına dahiliye, genel cerrahi, kadın doğum ve çocuk sağlığı alanlarında hizmet sundu.

İşgalden önceki başlangıç

Kurumun geçmişi, 1981 yılında Abdulhamid Gandur Tıp Merkezi adıyla kurulmasına dayanıyor. Merkez, daha sonra kademeli olarak genişletildi. Sağlık Bakanlığı kayıtlarına göre inşaat ruhsatı 1984’te, işletme ruhsatı ise 1992’de verildi.

Hastane, 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgalinden kısa süre önce kuruldu ve ilk yıllarından itibaren güneyde uzun süren savaş ve işgal dönemine eşlik etti.

Şarku’l Avsat’a konuşan Gandur, dedesinin ‘bu projeye ve hastaneye büyük bir tutkuyla bağlı olduğunu, hastaneyi desteklemek ve geliştirmek için çaba gösterdiğini’ belirterek, beş oğlunun doktor olduğunu ve kurumun gelişim sürecinin bir parçası olduklarını ifade etti.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre hastanenin kapasitesi 40 yatağa ulaştı. Bu yatakların 18’i dahiliye, 10’u genel cerrahi, 5’i kadın doğum ve 7'si çocuk hastalıkları için ayrılmıştı. Hastanede ayrıca bir laboratuvar ve radyoloji bölümü bulunuyordu. Bakanlık kayıtlarında hastanede 8 tam zamanlı doktor ile 30 hemşirenin görev yaptığı belirtiliyor.

“Hastane herkese açıktı”

Gandur, hastanenin önemini yalnızca kapasitesine değil, bölge halkıyla kurduğu doğrudan ilişkiye bağlıyor. Gandur, “Hastane herkesindi. Bölgedeki farklı kesimlerden insanları bir araya getiriyordu. Güneydeki yaşamın doğası da böyle; çiftçilerden emekçilere ve toplumun farklı kesimlerine kadar insanlarla doğrudan ve kişisel ilişkiler kuruluyor” diyor.

Hastanenin Nebatiye el-Favka’daki konumu, bölge sakinleri açısından bilinen önemli merkezlerden biri haline gelmesine katkı sağladı. Hastane, özellikle bombardıman ve güvenlik sorunlarının ulaşımı ve daha uzaktaki hastanelere erişimi güçleştirdiği dönemlerde, bölge ve çevre köylerin sakinlerine yakın sağlık hizmeti sundu.

Gandur Hastanesi, İsrail’in 2000 yılında çekilmesinin ardından da sağlık sektörünün büyümesine ve ilçede daha büyük sağlık kuruluşlarının açılmasına rağmen Nebatiye’deki özel hastaneler ağı içindeki faaliyetini sürdürdü.

Hasta hizmetlerinden yerinden edilmiş kişilerin barındırılmasına

Hastanenin bazı bölümlerinin işlevi, 2024 savaşı sırasında değişti ve bombardımandan kaçan yerinden edilmiş kişilerin barınması için kullanılmaya başlandı.

Bu kullanımın ne zaman başladığına ilişkin resmi ve kesin bir tarih bulunmuyor. Ancak saha haberlerinde, hastanenin 16 Ekim 2024 itibarıyla yerinden edilmiş kişileri barındırdığı ve burada sivil savunma ekiplerinin de bulunduğu görülüyor. Hastane, hedef alınacağı yönünde tehdit aldıktan sonra tahliye edildi. Sağlık Bakanlığı da daha sonra hastanenin ‘uzun bir süre’ yerinden edilenler için barınma merkezi olarak kullanıldığını doğruladı.

dvfgrthyj
Güney Lübnan’ın Nebatiye kenti yakınlarındaki Kafr Rumman kasabasını hedef alan İsrail saldırısının gerçekleştiği bölgede çalışan buldozerler (EPA)

Gandur, bu dönemin kurumun bölge halkındaki konumunu daha da güçlendirdiğini belirterek, “Hastane yerinden edilenler için bir sığınak oldu ve son derece zorlu koşullarda kentte varlığını sürdürdü. Böylece birçok kişi için yalnızca bir sağlık kurumu olmaktan çıkarak Nebatiye’deki direnişin simgelerinden biri haline geldi” diyor.

Kullanılmayan ekipman

Gandur’a göre hastane, geçmişteki savaşlardan biri sırasında bombardıman nedeniyle büyük hasar gördü. Ardından hastanenin onarılması ve bazı bölümlerinin yeniden donatılması için çalışmalar başlatıldı.

Gandur, hastaneye yeni tıbbi cihaz ve ekipmanların ulaştığını ancak bunların bir bölümünün ‘kutularında kaldığını’ söyledi.

6 Eylül’de İsrail’in düzenlediği hava saldırılarında hastane binası tamamen yıkıldı. Sağlık Bakanlığı saldırıyı kınarken, İsrail ordusu hastane kompleksi içerisinde ‘Hizbullah’a ait komuta merkezi’ olarak nitelediği bir noktayı hedef aldığını öne sürdü. Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulayan kamuya açık herhangi bir kanıt sunmadı.

Gandur, kurumun kaybının yalnızca binanın yıkılmasıyla sınırlı olmadığını belirterek, “Hastaneyi vurmak, bölgedeki yaşamın temel unsurlarından birini vurmak anlamına geliyor. Tıbbi ve insani bir rol üstlenmiş, yerinden edilenlere barınak olmuş bir hastaneyi hedef aldığınızda yalnızca bir binayı hedef almış olmazsınız. Aynı zamanda insanların bağ kurduğu ve en zor koşullarda kentte varlığını sürdüren bir yaşam alanını da hedef almış olursunuz” şeklinde konuştu.