Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



İzolasyondan hegemonyaya: Washington küresel nüfuzunu nasıl inşa etti?

Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıtasındaki hegemon ekonomik güç olmanın ötesine geçerek küresel olarak etkili bir oyuncu haline geldi (Independent Arabia)
Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıtasındaki hegemon ekonomik güç olmanın ötesine geçerek küresel olarak etkili bir oyuncu haline geldi (Independent Arabia)
TT

İzolasyondan hegemonyaya: Washington küresel nüfuzunu nasıl inşa etti?

Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıtasındaki hegemon ekonomik güç olmanın ötesine geçerek küresel olarak etkili bir oyuncu haline geldi (Independent Arabia)
Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıtasındaki hegemon ekonomik güç olmanın ötesine geçerek küresel olarak etkili bir oyuncu haline geldi (Independent Arabia)

Salah Laban

Bağımsızlık deklarasyonundan 250 yıl sonra, Amerika Birleşik Devletleri, iki buçuk yüzyıl içinde Kuzey Amerika'nın doğu kıyısında yeni kurulmuş bir devletten, dünya çapında siyasi, ekonomik ve askeri dengeleri şekillendiren kilit bir oyuncuya dönüşerek, modern uluslararası sistemin en etkili gücü konumunda bulunuyor.

Bu dönüşüm tek bir aşamanın ürünü değil, büyük savaşlar, ekonomik dönüşümler ve uluslararası ittifaklarla iç içe geçmiş uzun bir sürecin sonucuydu. Washington'un dış politika vizyonunu şekillendiren ilkelerle başlayan bu süreç, iki dünya savaşından sonraki yükselişi, Soğuk Savaş sırasında Batı bloğunun liderliğiyle devam etti ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından uluslararası sistemin tek lideri olması ile doruğa ulaştı.

 Amerikan hegemonyası

Londra Siyasi ve Stratejik Çalışmalar Merkezi'nde siyasi araştırmacı olan Michael Morgan, İkinci Dünya Savaşı'nın uluslararası güç haritasının şekillenmesine katkıda bulunduğunu söylüyor. Morgan, ABD'nin savaştan güçlü bir konumda çıktığını ve bunun müttefikleriyle birlikte küresel sahneyi yönetmesinde önemli bir rol oynadığını, bu dönemde yaşadığı önemli ekonomik büyümeden faydalandığını belirtiyor.

Morgan, küresel petrol ticaretinde ABD dolarının kullanımının benimsenmesinin Washington'a uluslararası ekonomide ilave destek sağladığını, ekonomik konumunu güçlendirmeye ve Amerikan pazarına yabancı yatırımları çekmesine yardımcı olduğunu belirtti. Bu da ekonomik gücünün büyümesine ve yatırımlar için güvenli bir liman olarak konumunu sağlamlaştırmasına katkıda bulundu. Morgan, Amerikan nüfuzunun dünyanın çeşitli bölgelerine yayıldığını ve bu durumun, bazı ülkeler tarafından kabul edilmese de Amerika Birleşik Devletleri'nin “küresel jandarma” rolünü oynadığı yönündeki yaygın izlenimi güçlendirdiğini de ifade etti.

“Amerikan nüfuzu en önemlisi ekonomisinin gücü, askeri üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin on yıllar boyunca kurduğu uluslararası kurumlar ve ittifaklar ağı olmak üzere bir dizi faktöre dayanmaktadır.” Michael, Amerikan nüfuzunu çeşitli aşamalarda şekillendiren faktörleri bu şekilde özetledi. Ekonomik gücün tek başına geniş küresel nüfuz kurmak için yeterli olmadığını vurgulayan Michael, Çin'in güçlü bir ekonomiye sahip olmasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri ile aynı düzeyde askeri ve siyasi nüfuza sahip olmadığı değerlendirmesinde bulundu.

fbvfrb
İkinci Dünya Savaşı, yeni uluslararası güçler haritasının şekillenmesine katkıda bulundu (Reuters)

Başkan Woodrow Wilson'ın fikirleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikadaki rolüne ilişkin algısında erken bir dönüm noktası oluşturdu. Amerikan politikası artık kıtasal alanla sınırlı değildi; bunun yerine uluslararası istikrar, serbest ticaret ve çıkar dengesini birbirine bağlayan bir vizyon şekillenmeye başlamıştı. Bu aşama, izolasyonculuktan Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan uluslararası düzende liderlik pozisyonu düşüncesine doğru kademeli bir geçişin ilk açık ifadesini temsil ediyordu.

Ancak, bu vizyon sonraki on yıllarda pratikte sınırlı kaldı çünkü Washington, bariz bir şekilde iç büyüme ve ekonomik etkiyi genişletmeye odaklanarak, uluslararası çatışmalara doğrudan dahil olma konusunda temkinli bir politika izlemeye devam etti. Bu model ancak İkinci Dünya Savaşı'nın yaklaşması ile radikal bir şekilde değişti; bu savaşta uluslararası gelişmeler, Amerikan rolünün sınırlarını ve kapsamını yeniden tanımlayan yeni bir gerçeklik dayattı.

İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri tamamen farklı bir aşamaya girdi; çatışma merkezlerinin dışında bir güç olmaktan, sonuçlarını belirlemede önemli bir oyuncuya dönüştü. Bu dönüşüm, Washington'un küresel ekonominin ve ortaya çıkan uluslararası kurumların mimarisinde ana sütunlardan biri olarak öne çıktığı, farklı dengelere dayalı yeni bir sistem aracılığıyla savaş sonrası uluslararası yapının yeniden şekillenmesine katkıda bulundu.

Soğuk Savaş sırasında, Amerikan nüfuzu artık olaylara verilen tepkilerle sınırlı kalmamış, bunun yerine geniş bir askeri ve ekonomik ittifak ağı aracılığıyla Sovyetler Birliği karşısında küresel güç dengesini yönetmeye kadar uzanan daha geniş bir stratejinin parçası haline gelmişti. Bu çatışmanın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle ​​birlikte, bu nüfuz, ABD'nin küresel siyaset ve ekonominin gidişatını etkileme gücünün, benzer bir rakip olmadan genişlediği, nispeten tartışmasız bir uluslararası liderlik aşamasına geçmiştir.

Önemli dönüm noktaları

ABD Demokrat Parti üyesi Numan Abu Issa, Amerikan nüfuzunun küresel olarak genişlemesindeki önemli dönüm noktalarından birinin, 1913-1921 yılları arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD'ye liderlik eden Başkan Woodrow Wilson dönemiyle bağlantılı olduğunu söylüyor. 1914'te savaşın başlamasıyla başlangıçta tarafsız kalan Washington, Alman denizaltı savaşının tırmanmasının ardından 1917'de doğrudan çatışmaya dahil oldu; bu adım, uluslararası ilişkilerde daha aktif bir Amerikan rolünün başlangıcı olarak kabul ediliyor.

O dönemde Wilson, 1918'de ünlü “On Dört Madde”sini sunmadan önce, dünyayı “demokrasi için güvenli hale getirme” sloganını savunuyordu. Söz konusu maddeler, gizli anlaşmalar yerine açık diplomasinin yerleşmesini, seyrüsefer özgürlüğünün garanti altına alınmasını, ticaret kısıtlamalarının azaltılmasını, halkların kendi kaderini tayin etme hakkının tanınmasını ve nihayetinde gelecekteki savaşları önlemek için uluslararası bir çerçeve oluşturulmasını öngörüyordu.

Bu vizyondan, Abu Issa'nın kolektif güvenlik ilkesini ve anlaşmazlıkların barışçıl çözümü yaklaşımını yerleştirme girişimi olarak değerlendirdiği Milletler Cemiyeti ortaya çıktı. Ancak, Senato'nun katılım anlaşmasını onaylamayı reddetmesinin ardından proje bizzat Amerika Birleşik Devletleri’nde sekteye uğradı ve Washington, en güçlü destekçilerinden biri olmasına rağmen, örgütün dışında kaldı.

dfgthyj
Başkan Woodrow Wilson'ın fikirleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politika rolüne ilişkin algısında erken bir dönüm noktası oluşturdu (Reuters)

Abu Issa, bu değişimin sadece geçici bir siyasi an olmadığını, aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası sistemin kenarında kalamayacağına dair kanaatin yerleşmesinin başlangıcı olduğunu ekliyor. Bu durum daha sonra 1919 Paris Barış Konferansı'na katılımı sırasında cisim buldu; Wilson, Almanya ile bazı Avrupa güçlerinin talep ettiğinden daha az sert bir anlaşma imzalanması için mücadele etti, ancak önerilerinin birçoğu son müzakereler sırasında değiştirildi.

Bu tarihsel anlatı, Wilson'ın mirasının, daha sonra ortaya çıkan küresel meselelerin yönetimine katılma yönündeki Amerikan eğiliminin temelini attığına inanan Abu Issa'nın yorumuyla örtüşüyor. Bu eğilim, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'nin uluslararası sistemde lider bir konuma yükselmesiyle daha da belirginleşti.

Amerikan ekonomisi savaştan diğer büyük güçlerin yaşadığı yıkımı yaşamadan çıktı ve bu da özellikle Marshall Planı aracılığıyla Batı Avrupa'da yeniden inşa aşamasına öncülük etmesini sağladı. Demokrat Parti üyesi Numan Abu Issa'nın o dönemin gidişatına ilişkin bakış açısına göre, bu durum Washington'un Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği ile uzun süreli bir çatışmaya girmesiyle eş zamanlı olarak geldi.

Zamanla, bu gidişat Amerikan siyasi, ekonomik ve askeri ittifaklar ağının güçlenmesine katkıda bulundu ve Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle ​​sonuçlandı. Bu, uluslararası sistemde tartışmasız bir liderlik döneminin kapısını açtı.

Abu Issa, bu nüfuzun ayrıca ekonomik ve teknolojik üstünlük, Batı modelinin çekiciliğiyle desteklendiğini, Amerika Birleşik Devletleri'nin Amerika kıtasındaki hegemon ekonomik güç rolünü aşarak küresel olarak etkili bir oyuncu haline geldiği bir dönemde gerçekleştiğini belirtiyor.

Washington'dan siyasi analist Atıf Abdulcevad, Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politika rolünün evriminin, Başkan Woodrow Wilson döneminde Birinci Dünya Savaşı'na girmesiyle başlayan önemli dönüm noktalarından geçtiğini düşünüyor. Wilson, savaşı sona erdirmeyi ve açık diplomasi, kendi kaderini tayin etme ve serbest ticaret ilkelerini yerleştirmeyi amaçlayan “On Dört Madde”yi ve ayrıca Milletler Cemiyeti'nin kurulmasını önerdi. Ne var ki ABD, Senato'nun katılımını onaylamayı reddetmesi üzerine Milletler Cemiyeti'ne katılamadı. Bu cemiyet daha sonra İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşmiş Milletler'e dönüştü.

efr
ABD, askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğüyle desteklenen küresel bir hegemon olarak konumunu sağlamlaştırdı (Reuters)

Abdulcevad, İkinci Dünya Savaşı öncesi ABD politikasına büyük ölçüde izolasyonculuk ve iç işlere odaklanma, Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasında korunaklı bir coğrafi konumdan yararlanma, bölgesel alana bağlı sınırlı bir dış varlık, Kanada ve Meksika ile doğrudan ilişkilerin damga vurduğunu ekledi.

Erken tarihsel bir bağlamda, ABD'nin 19. yüzyılın başlarında Akdeniz'de Kuzey Afrika korsanlarına karşı Berberi Savaşları olarak bilinen savaşlara katıldığına dikkat çekti. Bu çatışmalar, Thomas Jefferson'ın başkanlığı döneminde ABD deniz gücünün güçlenmesine katkıda bulundu.

Washington'un uluslararası rolündeki belirleyici değişime gelince, Abdulcevad bunu, 1941'de Japonların Pearl Harbor'a saldırısının akabinde ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'na girmesiyle ilişkilendiriyor. Savaşa katılım izolasyonculuk politikasını fiilen sona erdirdi ve ABD'yi yeni uluslararası düzenin merkezine yerleştirdi.

Siyasi analist, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuçlarının, ABD'nin küresel bir güç olarak yükselişinin temelini attığını düşünüyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre ABD, savaştan büyük bir sanayi ve ekonomi gücü olarak çıktı ve Marshall Planı aracılığıyla Avrupa'nın yeniden inşasında önemli bir rol oynadı. Ayrıca Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) gibi önemli uluslararası kurumların kurulmasına da katkıda bulundu.

Son olarak Abdulcevad, bu gidişatın askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğün yanı sıra, farklı siyasi dönemlerde yaşadığı göreceli gerilemeye rağmen, gelecekte yeniden canlanma ve güçlenme potansiyeline dair beklentilerle geniş bir ittifak ağı, dünyanın çeşitli bölgelerindeki askeri varlıkla desteklenen ABD'nin küresel bir hegemon olarak konumunu sağlamlaştırdığını belirtti.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


İsrail'de Anayasal kriz derinleşiyor: Halkın yüzde 60'ı iç savaş riskinin "gerçek ve somut" olduğunu düşünüyor

Nisan 2024'te ultra-Ortodoks Yahudilerin (Harediler) genç erkeklerinin İsrail ordusuna askere alınmasını protesto etmek için düzenledikleri gösteri (DPA)
Nisan 2024'te ultra-Ortodoks Yahudilerin (Harediler) genç erkeklerinin İsrail ordusuna askere alınmasını protesto etmek için düzenledikleri gösteri (DPA)
TT

İsrail'de Anayasal kriz derinleşiyor: Halkın yüzde 60'ı iç savaş riskinin "gerçek ve somut" olduğunu düşünüyor

Nisan 2024'te ultra-Ortodoks Yahudilerin (Harediler) genç erkeklerinin İsrail ordusuna askere alınmasını protesto etmek için düzenledikleri gösteri (DPA)
Nisan 2024'te ultra-Ortodoks Yahudilerin (Harediler) genç erkeklerinin İsrail ordusuna askere alınmasını protesto etmek için düzenledikleri gösteri (DPA)

Binyamin Netanyahu hükümetinin, Yüksek Mahkeme'nin bir kararını uygulamayı reddederek, İsrail’i anayasal bir krize sürüklediği bir dönemde, "Yahudi Halk Politikaları Enstitüsü" (JPPI) tarafından yapılan bir anket, toplumdaki endişe verici tabloyu gözler önüne serdi. Ankete göre İsraillilerin yaklaşık yüzde 60’ı, ülkede "gerçek ve somut bir iç savaş riski" bulunduğuna inanıyor.

Anketi hazırlayanlara göre çalışma, kamuoyunun "mini anayasa" fikrine yönelik tutumlarını ölçmek amacıyla gerçekleştirildi. Araştırmaya göre İsrail vatandaşlarının yaklaşık üçte ikisi, iç tehdidin dış tehditten daha tehlikeli olduğunu düşünüyor.

İsraillilerin yüzde 79'u geçen yılı toplumsal açıdan "kötü" olarak nitelendirirken, yüzde 49'u geleceğe ilişkin karamsar olduğunu ifade etti. Bu durum, devlet kurumlarına ve yönetime duyulan güvenin sürekli gerilediği bir dönemde ortaya çıkıyor. Ankete katılanların yalnızca yüzde 49'u uzlaşmaya ulaşılabileceğine inanıyor.

dfgthyj
Geçtiğimiz mart ayında Tel Aviv'de sığınak olarak kullanılan bir yeraltı otoparkında elinde Tevrat rulosu tutan bir kişi, (Reuters)

Enstitü uzmanlarından birine göre "mini anayasa", özünde yönetim sistemini düzenleyen, yani anayasal temeli oluşturan bir metin anlamına geliyor.

Uzman, her anayasanın üç temel bölümden oluştuğunu belirterek bunları; yönetim sistemi, devletin kimliği ve değerleri ile insan hakları bölümleri olarak sıraladı. "Mini anayasa" fikrinin, İsrail'in kuruluşundan bu yana 78 yıldır liderlerin tercih ettiği; kapsamlı ve temel yasalarla ilerleyip resmi bir anayasa kabul etmeme yaklaşımına son verme amacı taşıdığı ifade edildi.

Anayasa talebi, Netanyahu'nun yaklaşık dört yıl önce kurduğu hükümetin ortaya koyduğu yargı ve yönetim sisteminde kapsamlı değişiklikler öngören planla birlikte daha da güçlendi. Hükümet, bu kapsamda yürütme organına geniş yetkiler vermeyi, yargı ve yasama üzerindeki denetimini artırmayı, medya, akademi ve üst düzey kamu görevlerinde etkisini genişletmeyi amaçlayan çok sayıda yasa değişikliği yaptı.

frgthy
İsrail'de dindar Yahudi erkekler, Eylül 2025'te zorunlu askerlik hizmetine karşı protesto gösterisi sırasında bir yolu trafiğe kapattı, (EPA)

Eleştirmenler, bu girişimin devlet kurumlarına bağlılığın yerine lidere bağlılığı öne çıkardığını savunuyor.

Bu gelişmelerin ardından İsrail hükümeti, pazar günü ülke tarihindeki en büyük anayasal krizlerden birini başlattı. Hükümet, televizyon ve radyo yayınlarını düzenleyen İkinci Televizyon ve Radyo Kurumu Konseyi'ne ilişkin Yüksek Mahkeme kararına uymama kararı aldı.

İletişim Bakanı Şlomo Karhi ile Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Yariv Levin tarafından önerilen karara göre hükümet, "Konsey, yasada açıkça belirtilen asgari şartları karşılamadığı sürece, İkinci Kurum Konseyi tarafından gerçekleştirilen hiçbir kararı, onayı, atamayı veya işlemi tanımayacak."

Hükümetin bu kararı, Yüksek Mahkeme'nin 17 Haziran'da aldığı ve önceki hükümet döneminde atanan görev süresi sona ermiş İkinci Kurum Konseyi'nin yeniden faaliyete geçirilmesini öngören kararına karşılık geldi. Hükümet, konseyde görev yapan üye sayısının yasal yeter sayının altına düştüğünü savunuyor.

ukı
İsrail bayraklarının yanında duran ultra-Ortodoks Yahudi Haredi cemaatine mensup bir kişi (Arşiv- Reuters)

Mahkemenin kararı, İkinci Kurum'un çalışmalarına devam etmesini ve İsrail medya piyasasındaki önemli dosyaları ele almasını amaçlıyordu. Bu dosyalar arasında Kanal 13 ile ilgili bir anlaşma ve Kanal 14'ün gelirlerinin incelenmesi de bulunuyor.

Hükümet ise aldığı kararda, medya sektöründeki kurumların, yasal yeterlilik şartlarını karşılamayan bir konseyin kararlarına dayanarak "kazanılmış hak" veya "fiili durum" ilkelerine başvurmasını kabul etmeyeceğini açıkladı.

Hükümetin kararı İsrail'de geniş çaplı tepkiyle karşılandı. Medya kuruluşlarının büyük bölümü dün karara karşı çıktı ve bunun İsrail toplumunda derin bir bölünmeye yol açabileceği uyarısında bulundu. Aynı dönemde yayımlanan anket sonuçları da iç çatışma riskine ilişkin endişelerin yüksek olduğunu ortaya koydu.

Enstitünün geçen yıl, eski Başbakan İzak Rabin'in 1995'te öldürülmesinin 30. yıl dönümü öncesinde yayımladığı bir başka ankette ise katılımcıların yüzde 52'si, bugün hâlâ bir başbakanın veya üst düzey siyasi figürün siyasi suikasta uğrama ihtimalinin yüksek olduğunu düşündüğünü belirtmişti. Rabin suikastı, İsrail'deki derin iç bölünmenin bir sonucu olarak değerlendirilmişti.


Kanada, 12 denizaltı alımı için Almanya'nın ThyssenKrupp şirketini seçti

Kanada Başbakanı Mark Carney (DPA)
Kanada Başbakanı Mark Carney (DPA)
TT

Kanada, 12 denizaltı alımı için Almanya'nın ThyssenKrupp şirketini seçti

Kanada Başbakanı Mark Carney (DPA)
Kanada Başbakanı Mark Carney (DPA)

Kanada, NATO hedefleri doğrultusunda savunma harcamalarını artırma kapsamında, dün 12 denizaltının alımı için Alman şirketi Thyssenkrupp Marine Systems'i (TKMS) tercih ettiğini açıkladı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre söz konusu anlaşma,Kanada'nın en büyük askeri tedarik projelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Karar, Başbakan Mark Carney'nin bu hafta NATO zirvesine katılmak üzere yola çıkmasından önce açıklandı. Zirvede müttefik ülkeler, savunma harcamalarının artırılması yönündeki hedeflere yönelik somut planlar hazırlamaları konusunda baskı altında bulunuyor.

Carney yaptığı açıklamada, "Kanada'yı savunma ve müttefiklerimizi destekleme taahhütlerimiz kapsamında, Kanada'nın, Kanada Devriye Denizaltı Projesi için tercih edilen tedarikçi olarak Thyssenkrupp Marine Systems'i seçtiğini duyurmaktan memnuniyet duyuyorum" ifadelerini kullandı.

Alman şirketi, sözleşmeyi kazanmak için Güney Koreli Hanwha Ocean şirketi ile yarıştı. Thyssenkrupp Marine Systems, denizaltılarının NATO müttefikleri arasında birlikte çalışabilirliği artıracağını belirtti; zira birçok müttefik ülke hâlihazırda şirketin konvansiyonel denizaltılarını kullanıyor.

Carney, Kanada'nın bu yıl NATO'nun önceki hedefi olan gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2'si oranındaki savunma harcaması seviyesine ulaştığını belirterek, 2035 yılına kadar bu oranı yüzde 5'e çıkarma sözü vermişti.