Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



İran tanker savaşını genişletiyor, Trump savaşın ara seçimlerin ardından sona ermesini bekliyor

İran tanker savaşını genişletiyor, Trump savaşın ara seçimlerin ardından sona ermesini bekliyor
TT

İran tanker savaşını genişletiyor, Trump savaşın ara seçimlerin ardından sona ermesini bekliyor

İran tanker savaşını genişletiyor, Trump savaşın ara seçimlerin ardından sona ermesini bekliyor

ABD ile İran arasındaki çatışma giderek büyüyen bir tanker savaşına dönüşürken ABD Başkanı Donald Trump, savaşın kasım ayında yapılacak ara seçimlerin ardından sona ermesini beklediğini açıkladı.

İran Devrim Muhafızları Ordusu çarşamba günü yaptığı açıklamada, Körfez'de iki ABD gemisi ile 8 petrol tankerine saldırdığını duyurdu. Devrim Muhafızları, saldırıların ABD'nin 5 İran petrol tankerini hedef alan saldırısına misilleme olarak gerçekleştirildiğini bildirdi.

İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO), “Arap (Basra) Körfezi'nin kuzeyi ve Umman Körfezi'nde” çok sayıda ticari gemide, bölgede devam eden askeri faaliyetler kapsamında “yangın çıktığını” açıkladı.

Deniz trafiğinde ilave karmaşaya yol açabilecek bir adım atan Devrim Muhafızları, Tahran ile koordinasyon sağlanmadan gemilerin girişinin yasak olduğu “yasak bölgenin” kapsamını genişlettiğini duyurdu.

Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhabbi, söz konusu bölgenin “Çabahar taraflarından, yani İran'ın güneyinden başlayarak Umman Denizi'nin bir bölümünü ve Hürmüz Boğazı'na giden güzergâh boyunca Arap Denizi'nin bir bölümünü kapsadığını” söyledi.


‘Kıyamet gününün’ üzerinden çeyrek asır geçti… ABD’yi ve dünyayı değiştiren 11 Eylül saldırıları

Patlamaların ardından tamamen yanan Dünya Ticaret Merkezi’nin iki kulesinin iskeletleri (AFP)
Patlamaların ardından tamamen yanan Dünya Ticaret Merkezi’nin iki kulesinin iskeletleri (AFP)
TT

‘Kıyamet gününün’ üzerinden çeyrek asır geçti… ABD’yi ve dünyayı değiştiren 11 Eylül saldırıları

Patlamaların ardından tamamen yanan Dünya Ticaret Merkezi’nin iki kulesinin iskeletleri (AFP)
Patlamaların ardından tamamen yanan Dünya Ticaret Merkezi’nin iki kulesinin iskeletleri (AFP)

11 Eylül 2001 terör saldırıları, Amerikalıların yanı sıra dünyanın birçok yerindeki insanların hafızasında korkunç hatıralar bıraktı. Saldırıların ilk sonuçları, ABD’nin 2001’de Afganistan’ı, 2003’te ise Irak’ı işgal etmesiyle kısa sürede ortaya çıkarken, bazıları bugün İran’a yönelik savaşın da kısmen aynı bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Amerikalılar bu yıl, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine iki sivil uçağın, başkent Washington’daki Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) ise üçüncü bir sivil uçağın çarpması ve dördüncü uçağın Pensilvanya’da düşürülmesiyle yaklaşık 3 bin kişinin hayatını kaybettiği saldırıların 25’inci yıl dönümünü anıyor. Bununla birlikte Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Somali ve Nijerya gibi ülkelerde, o tarihten bu yana ABD ve uluslararası güçlerin El Kaide, DEAŞ ve diğer terör örgütlerine karşı yürüttüğü savaşlarda hayatını kaybeden yüz binlerce kişinin, hatta daha fazlasının nihai bilançosu hâlâ tam olarak ortaya konulabilmiş değil.

Bu saldırılar, ABD’nin ‘kanlı yüzüne’ damgasını vururken, olayların üzerinden çeyrek asır geçmesine rağmen henüz yayımlanmadığı öne sürülen ‘gizli kayıtlar’ konusundaki tartışmalar da sona ermiş değil. Her yıl 11 Eylül günü, yaşananlar anbean, dakika dakika, saat saat ve yıl yıl yeniden hatırlanıyor.

Amerikalılar her yıl bu anları ve dakikaları, yıl dönümünde kayda geçirerek ve bunları 250 yıl önce resmen kurulan ülke için yeni bir tarihin başlangıcı olarak nitelendirerek anıyor. Yas çanları ise şu saatlerde çalıyor:

11 Eylül günü sabah saat 05.45’te, iki hava korsanı Maine eyaletindeki Portland Uluslararası Havalimanı’nda güvenlik kontrol noktalarından geçerek Massachusetts eyaletinin Boston kentindeki Logan Uluslararası Havalimanı’na giden bir uçağa bindi. Ardından saat 07.05’te, American Airlines’ın 11 sefer sayılı uçağı, 76 yolcu, 11 mürettebat ve beş hava korsanıyla Kaliforniya’nın Los Angeles kentine gitmek üzere havalandı.

xc vdfv
11 Eylül 2001’de uçağın Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpma anını gösteren arşiv fotoğrafı (Getty Images)

Aynı gün saat 08.15’te United Airlines’ın 175 sefer sayılı uçağı da Boston’dan havalandı. Uçakta Los Angeles’a gitmek üzere 51 yolcu, dokuz mürettebat ve beş hava korsanı bulunuyordu.

Saat 08.20’de ise American Airlines’ın 77 sefer sayılı uçağı başkent Washington’dan havalandı. Los Angeles’a gitmesi planlanan uçakta 53 yolcu, altı mürettebat ve beş hava korsanı vardı.

United Airlines’ın 93 sefer sayılı uçağı da saat 08.42’de New Jersey’deki Newark Havalimanı’ndan, 33 yolcu, yedi mürettebat ve dört hava korsanıyla Kaliforniya’nın San Francisco kentine gitmek üzere havalandı.

Korku dolu dakikalar

Aradan yalnızca birkaç dakika geçmişti ki 11 sefer sayılı uçak, saat 08.46’da New York’un Aşağı Manhattan bölgesindeki Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey kulesine çarptı. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, saldırganların kendileri dışında hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir olayı ekranlarından izlemek üzere adeta donup kaldı.

Kuzey kulede yaşananların şokunu kimse üzerinden atamadan, birkaç dakika sonra saat 09.03’te 175 sefer sayılı uçak güney kuleye çarptı. Böylece herkes, kent üzerinde rotasını şaşıran uçakların yol açtığı sıradan bir ‘kazadan’ çok daha büyük bir olayla karşı karşıya olduğunu anladı.

İnsanlar uzun süre şaşkınlık içinde ne diyeceklerini bilemedi.

O sırada Florida’daki bir ilkokulun sınıfında bulunan dönemin ABD Başkanı George W. Bush da yaşananlara inanmakta güçlük çekiyordu. Beyaz Saray Genel Sekreteri Andrew Card, saat 09.05’te Bush’un kulağına eğilerek ikinci kuleye yönelik saldırı konusunda bilgi verdi. Bush daha sonra anılarında şöyle yazdı: “Hemen ayağa kalkıp sınıftan ayrılmamaya karar verdim. Çocuklarda paniğe yol açmak istemiyordum. Sakinlik duygusu vermek istiyordum... Yeterince kriz yaşadım ve bir liderin yapması gereken ilk şeyin sakinlik sağlamak olduğunu biliyordum.”

sc vcs
11 Eylül saldırılarının birkaç dakika içinde yol açtığı muazzam yıkım ve küller (AFP)

Ancak ABD Başkanı’nın sağlamaya çalıştığı sükûnet, saat 09.37’de 77 sefer sayılı uçağın Savunma Bakanlığı’nın simge yapısına çarpmasıyla bir yanılsamaya dönüştü. Bu sırada 93 sefer sayılı uçaktaki yolcular, saat 10.02’ye kadar hava korsanlarıyla mücadele etti. Uçak, Pensilvanya eyaletinin Shanksville kentinde boş bir araziye düştü. 93 sefer sayılı uçağı kaçıranların nihai hedefinin ne olduğu bilinmiyordu. Ancak birçok kişi uçağın Beyaz Saray’a ya da Kongre binasına doğru ilerlediğini tahmin etti.

Kıyametvari boyutlar

ABD basını, Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesinin saat 09.59’da çökmesine, ardından 29 dakika sonra saat 10.28’de kuzey kulenin yıkılmasına ‘kıyametvari’ boyutlar yükledi.

O uğursuz salı günü yaşananlar, yalnızca bazı çevrelerce ABD açısından İkinci Dünya Savaşı’na Japonya İmparatorluğu ve Mihver Devletleri’nin diğer üyeleri olan Nazi Almanyası ile faşist İtalya’ya karşı girmesinin doğrudan nedeni sayılan Pearl Harbor saldırısından daha ağır bir saldırı olarak değerlendirilen olayın kayda geçirilmesinden ibaret değildi.

11 Eylül saldırıları, havalimanlarından dış politikaya ve yerel topluluklara kadar ABD’nin güvenlik anlayışını ve Amerikalılar ile dünyanın diğer bölgelerindeki insanların günlük yaşamını geniş kapsamlı biçimde yeniden şekillendirdi.

Saldırılardan yalnızca birkaç gün sonra Başkan Bush, 22 federal kurumun tek çatı altında birleştirilmesine yönelik önemli kararlar aldı. Kongre, federal makamların gözetim ve soruşturma yetkilerini genişleten Vatanseverlik Yasası’nı kabul etti. Ulaşım Güvenliği İdaresi’nin (TSA) kurulmasıyla havacılık güvenliği de köklü biçimde değişti ve tüm bagajların X-ray cihazlarıyla taranması zorunlu hale getirildi. Ayakkabıların çıkarılması rutin bir uygulamaya dönüştü. Kongre ayrıca havayolu şirketlerine güçlendirilmiş kokpit kapıları kullanma zorunluluğu getirdi, ‘uçuş yasağı listesi’ oluşturuldu ve yurt içi seyahatlerde ‘gerçek kimlik’ kartı zorunlu hale getirildi.

fdvbg

Amerikalıların federal hükümete duyduğu güven, Johnson döneminden bu yana ilk kez yükseldi. Geniş çaplı bir ulusal dayanışma dalgasının yaşandığı Ekim 2001’de yetişkin Amerikalıların yüzde 80’i evlerine ABD bayrağı astı. Ancak saldırılar aynı zamanda ABD’nin farklı bölgelerinde ve dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlara yönelik İslamofobi dalgasını ve şiddet olaylarını da tetikledi.

Terörizme karşı ‘dünya çapında bir savaş’

Buna ek olarak, 11 Eylül 2001 saldırıları, üçüncü binyılın başında dünyanın tek süper gücü konumundaki ABD’ye karşı ilan edilen bir ‘savaş’ niteliği taşıdı. ABD, saldırıların ardından “Öncesi ve sonrası aynı olmayacak” mesajı vererek, Amerikan ve küresel ölçekte teröre karşı savaşın başladığını ilan etti.

Başkan Bush, yaklaşık 3 bin kişinin hayatını kaybettiği ve üzerinden çeyrek asır geçmesine rağmen Amerikalıların yaşam biçimini bugün dahi etkileyen saldırıların yaşandığı gecede yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında bu anlayış doğrultusunda Amerikan halkına hitap etti. Bush, konuşmasında öncelikle Amerikalılara güven vermeye odaklanırken, ilerleyen dönemde dış politikadaki ‘Bush doktrini’ olarak anılacak yaklaşımın ilk işaretlerini de verdi. Bush, “Bu eylemleri gerçekleştiren teröristlerle onları barındıranlar arasında ayrım yapmayacağız” dedi. Bu açıklama, El Kaide lideri Usame bin Ladin’i teslim etmeyi reddeden Taliban yönetimindeki Afganistan’a yönelik daha sonra başlatılacak askerî harekâtın da önünü açtı.

dfvbg
Patlamaların yaşandığı anda New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin iki kulesinden yükselen duman (Getty Images)

ABD öncülüğünde uluslararası bir koalisyonun yürüttüğü Sonsuz Özgürlük Operasyonu’nun başlamasından yaklaşık iki ay sonra ilk Taliban yönetimi devrilmiş olsa da bu ülkedeki teröre karşı savaş 20 yıl boyunca devam etti.

Başkan Bush, 11 Eylül saldırılarının ardından 2002’nin başında Kongre’de yaptığı ilk Birliğin Durumu konuşmasında, ABD’nin kendi bakış açısına göre terörü ve terörü destekleyen devletleri ortadan kaldırmak amacıyla yürüteceği ve ‘on yıllar boyunca sürecek’ savaşın en kapsamlı çerçevesini ortaya koydu. Bush, nihai hedefin Irak, İran ve Kuzey Kore’den oluşan ‘şer ekseni’ olarak adlandırdığı yapıya karşı mücadele olduğunu ilan etti. Ayrıca bu ülkeleri kitle imha silahları üretmekle de suçladı.

‘Şer ekseni’ teriminin ortaya çıkışı

Başkan Bush, David Frum’un kaleme aldığı bu konuşmada, 2003’te Saddam Hüseyin liderliğindeki Baas rejimini deviren Irak Savaşı’nın temellerini attı. Frum, o dönemde Lübnan’da yayımlanan en-Nehar gazetesine verdiği röportajda, Bush’un daha sonra ‘şer ekseni’ ifadesiyle değiştirdiği ‘nefret ekseni’ tabirini, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in 7 Aralık 1941’de Japonya’nın Pearl Harbor saldırısının ardından yaptığı ve ‘utançla anılacak bir tarih’ ifadesini kullandığı konuşmasından esinlenerek oluşturduğunu belirtti. Roosevelt’in bu konuşmasının ardından ABD, yalnızca Japonya İmparatorluğu’na karşı değil, Nazi Almanyası’na karşı da savaşma kararı almıştı.

cdvfgb
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 11 Eylül 2001 saldırılarından bir gün sonra Pentagon binasındaki hasarı inceliyor. (Getty Images)

Başkan Bush, Afganistan’daki savaşla yetinmeyerek Amerikan askerlerini Irak’a da gönderdi. Brown Üniversitesi’nin Savaşın Maliyeti projesine göre, bu iki savaşta doğrudan şiddet nedeniyle yaklaşık 940 bin kişi hayatını kaybederken, dolaylı etkiler nedeniyle toplam can kaybı 2023 itibarıyla 4,5 milyonu aştı. Saldırıları izleyen on yılda askeri harcamalar yüzde 50 arttı ve toplam maliyet 2018 itibarıyla 5,6 trilyon doları geçti. Bu süreçte 780 kişinin tutulduğu Guantanamo gözaltı merkezi de kuruldu.

Frum, “Roosevelt için Pearl Harbor yalnızca bir saldırı değildi; daha kötü ve daha tehlikeli başka bir düşmandan gelebilecek gelecekteki saldırılara ilişkin bir uyarı niteliğindeydi” dedi. Frum ayrıca Irak, İran, El Kaide ve Hizbullah’ı, aralarındaki çelişkilere rağmen ABD’ye karşı bir ‘nefret ekseni’ oluşturan unsurlar olarak ilişkilendirdi. Nükleer silah geliştirmesi nedeniyle Kuzey Kore de bu yapıya dahil edildi.

Afganistan’da teröre karşı savaş devam ederken Irak Savaşı, şer eksenine karşı daha geniş kapsamlı bir savaşın başlangıcı oldu. İran yönetimi, Taliban ve Baas yönetimlerinin çöküşünün ardından oluşan büyük jeopolitik boşluğun önemli bir bölümünü doldurmak amacıyla ‘direniş eksenini’ oluşturdu. Ürdün Kralı 2. Abdullah’ın daha sonra ‘Şii hilali’ olarak adlandırdığı bu yapı, İran’dan Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan coğrafi bir hat oluşturmayı hedefliyordu. ABD’li yetkililer ise Suriye’yi, silahlı gruplarla ilişkileri ve İran'ın vekillerine, özellikle Hizbullah’a yönelik silah ve desteğin aktarılmasında kritik bir geçiş noktası olması nedeniyle yalnızca teröre destek veren ülkeler arasında sınıflandırdı. Bu durum, 2024’ün sonunda Şam’da yaşanan büyük dönüşüme kadar devam etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 7 Ekim 2023 saldırılarını 11 Eylül 2001 saldırılarına benzeterek Hamas ve diğer İran yanlısı gruplara, daha sonra ise Lübnan’daki Hizbullah’a karşı eşi benzeri görülmemiş bir savaş başlattı. Netanyahu, bu süreçte Filistinliler ve Lübnanlılar arasında on binlerce kişinin hayatını kaybetmesine rağmen savaşı sürdürdü.

İran savaşı... Hiçbir şeyin fayda sağlamadığı bir savaş

Başkan Bush ve onu izleyen ABD başkanları, Washington ile İran arasındaki kökleşmiş düşmanlığa son vermeyi ya da İran yönetiminin bölgesel hedeflerini sınırlandırmayı başaramadı. Bu durum, komşu ülkelerin İran’ın diğer devletlerin içişlerine yönelik müdahalelerinin sürmesinden duyduğu rahatsızlığı defalarca dile getirmesine rağmen değişmedi. Aksine, ABD başkanları, Ortadoğu’yu yeni bir istikrar dönemine taşıyacak bir değişim umuduyla farklı yaklaşımları art arda uygulamaya koydu.

scdvfgbhy
İran’ın Hemşehri ve Cam-ı Cem gazetelerinin bazı nüshalarında ABD Başkanı Donald Trump’ın fotoğrafı ve ‘Boş yaptırım silahı’ başlığı yer alıyor. (EPA)

Hiçbir girişim sonuç vermedi. ABD Başkanı Donald Trump, ikinci başkanlık dönemine İran’da köklü bir değişim gerçekleştirme kararlılığıyla başladı. Trump ayrıca, eski ve mevcut ABD’li yetkililerin İran’ın ABD yargısı tarafından aranan El Kaide mensuplarına da barınma imkânı sağladığı yönündeki suçlamalarını gündeme getirdi. Bunun yanı sıra İran’ın Lübnan’daki Hizbullah’ı, Yemen’deki Husileri ve Irak’taki Şii silahlı grupları desteklediğini savundu. Ancak Trump, daha çok İran yönetiminin nükleer silah üretme, daha fazla balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) geliştirme çabalarına odaklandı.

ABD’nin şubat ayının sonundan bu yana İran’la yürüttüğü savaş, Başkan Bush’un ilan ettiği şer eksenine karşı Amerikan savaşları bağlamında değerlendirilebilir. Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı ve eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da bu yaklaşımı daha sonra, “İran’ın bölgesel ve küresel teröre doğrudan desteği ve kitle imha silahlarına sahip olma yönündeki amansız çabası, tarihin en ağır terör saldırılarının ardından geçen günlerde sergilediği iyi niyetli herhangi bir tutumla çelişiyor” sözleriyle açıklamıştı.

Özetle ABD, İran’ı uzun süredir teröre destek veren, Ortadoğu’da potansiyel ve tehlikeli bir rakip olarak görüyor.


Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor
TT

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

ABD Başkanı Donald Trump, kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’daki çoğunluğu koruması halinde, her yetişkin Amerikan vatandaşına 5 bin dolar tutarında nakit ödeme yapma vaadinde bulundu. Toplam maliyetinin yaklaşık 1,35 trilyon dolara ulaşabileceği belirtilen bu teklif, çeklerin miktarından ziyade ‘Bu ödemelerin finansmanını kim sağlayacak?’ şeklindeki daha büyük bir ekonomik soruyu yeniden gündeme taşıdı.

Dün Dallas’ta düzenlenen Cumhuriyetçi Ara Seçim Konferansı’nda konuşan Trump, Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’da galip gelmesi durumunda her reşit vatandaşa 5 bin dolarlık bir ‘pay’ dağıtacağını açıkladı. Ödemeyi ‘Trump Temettüsü’ (Trump Dividend) olarak adlandıran Trump, bu paranın ABD sınırları içerisinde harcanması şartını koştu.

ABD’de reşit nüfusun yaklaşık 270 milyona ulaşması, kişi başı 5 bin dolarlık ödemenin toplam faturasını yaklaşık 1,35 trilyon dolara çıkarıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre bu rakam, Kovid-19 salgını döneminde belirli gelir sınırları dahilindeki yetişkinlere bin 200 dolar olarak verilen ilk nakit teşvik paketinin yaklaşık üç katına denk geliyor.

1,35 trilyon dolar... Bu para nereden geliyor?

Teklifin temel çıkmazı ise ödemelerin finansman kaynağı ve onaylanma mekanizmasında yatıyor. Trump, ‘temettü’ ödemelerinin nasıl finanse edileceğine dair henüz ayrıntılı bir plan sunmadığı gibi, bu boyuttaki bir programın hayata geçirilmesi tek taraflı bir başkanlık kararıyla mümkün görünmüyor. Zira böylesi bir adım, Kongre’nin onayını ve gerekli bütçe ödeneklerinin tahsis edilmesini gerektiriyor. AP de Trump’ın yasal bir onay almadan bu fonları serbest bırakma yetkisinin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Trump, geçtiğimiz yıl Amerikalılara 2 bin dolarlık bir ‘gümrük vergisi payı’ verilebileceğinden bahsettiği fikri yeniden gündeme getirerek, bu ödemelerin gümrük vergisi gelirleriyle finanse edilebileceğinin sinyalini verdi.

Ancak gümrük gelirleri ile programın muhtemel maliyeti arasındaki fark bir hayli yüksek. New York Times’ın Penn Wharton Bütçe Modeli’ne dayandırdığı verilere göre, Trump’ın gümrük vergilerinden elde edilen gelir yaklaşık 300 milyar dolara ulaşmıştı; fakat bu vergilere ilişkin yasal süreçler ve para iadelerinin başlamasıyla birlikte kullanılabilir toplam miktar yaklaşık 132,5 milyar dolara geriledi. 300 milyar doların tamamının hesaba katıldığı varsayılsa bile bu miktar, 1,35 trilyon dolarlık toplam maliyetin yalnızca yüzde 22’sini karşılıyor. 132,5 milyar dolarlık mevcut gelir ise maliyetin yüzde 10’undan daha azını kapatmaya yetiyor.

fverf
Trump’ın Dallas’taki American Airlines Merkezi’nde düzenlenen Cumhuriyetçi Parti Ara Seçimler Ulusal Kongresi’nde yaptığı konuşma sırasında dinleyiciler tezahürat yapıyor. (AFP)

Öte yandan, yönetimin yüksek gelir grubundakileri program kapsamı dışında tutmaya karar vermesi durumunda maliyet düşebilir. Başkan Yardımcısı JD Vance bu ihtimale işaret etse de Trump konuşmasında herhangi bir gelir sınırı belirtmedi. Wharton’da ekonomi profesörü ve Penn Wharton Bütçe Modeli Direktörü olan Kent Smetters’ın tahminlerine göre, yıllık geliri 400 bin doların üzerinde olan hanelerin kapsam dışı bırakılması, toplam maliyeti yaklaşık 1,15 trilyon dolara indirebilir.

Program maliyeti ile mevcut gümrük gelirleri arasındaki devasa fark varlığını korurken, bu açığın nasıl kapatılacağı kamusal maliye üzerindeki etkiyi belirlemede kritik bir faktör olacak. Açığın harcama kesintileri veya yeni gelir kaynaklarıyla kapatılamaması halinde borçlanmaya başvurulması en doğrudan seçenek olarak öne çıkıyor; bu durum ise kamu açığının ve federal borcun daha da artması anlamına geliyor.

Borç yükü altındaki maliyeye ek bir yük

Bu teklif, ABD kamu maliyesinin artan baskılarla karşı karşıya kaldığı bir dönemde geliyor. AP’nin teklife ilişkin haberinde yer alan verilere göre, ülkenin ulusal borcu 40 trilyon doları aşarken yıllık bütçe açığı da 1,8 trilyon dolara yaklaşmış durumda.

Bu açıdan bakıldığında, Trump Temettüsü’nün fiili maliyeti yalnızca yaklaşık 1,35 trilyon dolarlık çek ödemeleriyle sınırlı kalmayacak. Hükümetin programı borçlanma yoluyla finanse etmesi halinde ilave borç servis maliyeti de üstlenilecek ve bu durum mali etkinin ödemelerin yapıldığı yılın ötesine uzamasına yol açacak.

Bu denklem, vatandaşın tek seferde alacağı 5 bin doların, yeni gelir kaynakları veya eş değer harcama kesintileriyle dengelenmediği sürece kamu maliyesi perspektifinden borcun ve faiz giderlerinin artması yoluyla hükümetin üstlendiği uzun vadeli bir yükümlülüğe dönüşebileceğini gösteriyor.

Enflasyon ve faiz oranları üzerindeki potansiyel etki

Ayrıca, kısa bir süre içinde Amerikalı hanelerin eline 1 trilyon dolardan fazla nakit pompalanması tüketimi ve talebi artırabilir. Bu durum kısa vadede ekonomik aktiviteyi destekleyebilecek olsa da üretimde benzer bir genişlemeyle karşılanmadığı takdirde fiyat baskılarını da tırmandırabilir.

ABD piyasalarının enflasyon, bütçe açığı ve kamu borçlanmasına karşı hassasiyeti göz önüne alındığında bu husus ayrı bir önem kazanıyor. Piyasaların söz konusu ödemelerin bütçe açığını ve borcu artıracağı yönünde bir algıya kapılması durumunda, Hazine tahvil getirileri yükselebilir; bu da hükümet, özel sektör ve haneler için borçlanma maliyetlerini yukarı çekebilir.

Dolayısıyla programın ekonomik etkisi, her hak sahibinin 5 bin dolar almasıyla sınırlı kalmayıp tüketici talebine, enflasyona, Hazine ihraçlarına, faiz oranlarına ve borç servis maliyetine kadar uzanan geniş bir alana yayılıyor.

Bunlar ‘dağıtım’ mı yoksa seçim teşviki mi?

Teklifin siyasi boyutu da kısa sürede ekonomik tartışmaların odağına yerleşti. Fox News sunucusu Bret Baier, Başkan Yardımcısı JD Vance ile gerçekleştirdiği mülakatta programın yaklaşık 1,3 trilyon dolarlık maliyetine dikkat çekerek yönetime yüklendi. Baier, Trump’ın seçim sonrasına vaat ettiği bu ödemelerle ‘seçmenlere rüşvet vermeye’ çalıştığını savunan çevrelerin bulunduğunu ifade etti.

gb
Trump, Dallas’taki American Airlines Merkezi’nde düzenlenen ara seçimler için düzenlenen Cumhuriyetçi Ulusal Kongre’de konuşmasını tamamladıktan sonra (AFP)

Söz konusu soru, açıklamanın zamanlaması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor. Zira ödemeler, Cumhuriyetçilerin kasım ayındaki seçimlerde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da kontrolü sağlaması şartına bağlanmış durumda. Ancak vaadin ‘rüşvet’ olarak nitelendirilmesi, hukuki bir karardan ziyade eleştirmenlerin getirdiği siyasi bir yorum niteliği taşıyor.

Açıklamaya eşlik eden hukuki analizlere göre plan, yasal ve mali açıdan soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Başkan’ın, Kongre’nin onayı olmadan tek başına bu ölçekte bir harcama programı oluşturma yetkisi bulunmuyor.

Buna karşılık seçim hukuku uzmanları, seçmenlerin yararlanabileceği bir ekonomik politika vaadinde bulunmanın, söz konusu menfaatin uygulanması standart hükümet prosedürlerinden geçtiği sürece otomatik olarak hukuka aykırı sayılamayacağını belirtiyor.

Daha önceki ‘dağıtım’ deneyimleri

5 bin dolarlık vaat bir boşluktan doğmuş değil. Trump, geçen yıl da gümrük gelirlerinden Amerikalılara 2 bin dolar ödenmesi fikrini ortaya atmış, ancak bu teklif somut bir ödeme programına dönüşmemişti. ABD Başkanı, daha önceki açıklamalarında da kamu istihdamındaki kısıntılardan elde edilecek tasarruflara bağlanan 5 bin dolarlık ödemelerden bahsetmişti.

Söz konusu vaatler, Kovid-19 salgını döneminde hükümetin uygulamaya koyduğu teşvik ödemelerinden farklılık gösteriyor. Salgın dönemindeki ödemeler, derin bir ekonomik daralmayla mücadele amacıyla Kongre tarafından çıkarılan yasalar kapsamında hayata geçirilmişti. Mevcut vaat ise daha farklı bir ekonomik konjonktürde sunulmakla birlikte, çok daha ağır bir borç yükü ve borçlanma maliyetiyle karşı karşıya bulunuyor.

Bu nedenle 5 bin dolarlık vaadin arkasındaki gerçek ekonomik soru ‘Amerikalıların ne kadar alacağı’ değil, ‘1,35 trilyon dolarlık faturayı kimin ödeyeceği’ olarak öne çıkıyor.

40 trilyon doları aşan ulusal borç ve 1,8 trilyon dolara yaklaşan yıllık bütçe açığı ortamında Trump Temettüsü, ABD kamu maliyesi için yeni bir test niteliği taşıyor. Borçlanma yoluyla sağlanacak her türlü finansmanın borç stoğunu ve borç servis maliyetini artıracağı değerlendiriliyor. Bu noktada Trump’ın vaat ettiği ‘temettü’, şirketlerin dağıttığı kâr paylarından ayrışıyor. Zira birikmiş bir mali fazladan değil, hükümet ve Kongre tarafından belirlenecek bir finansman kaynağından beslenmesi gerekiyor.