Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?
TT

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

Bilimsel biyoloji laboratuvarının kesinliği ile tarihî belgelerin muğlaklığı arasında, çağdaş dünyanın felaketlerine imza atan isimlerin karmaşık soyları meselesi, kesin yanıtlar vermekten çok etik soruları gündeme getirmeyi sürdürüyor. 20. yüzyılın en tartışmalı anlatılarından biri olarak, hayatını demiryolu işçisi olarak sürdüren ve hayatı boyunca Nazi diktatörü Adolf Hitler’in gayrimeşru oğlu olduğu iddiasının yükünü taşıyan Jean-Marie Loret’in hikâyesi öne çıkıyor.

Bugün ise dünyanın yaşadığı büyük genetik atılım çağında, evde yapılan DNA testlerinin posta yoluyla satıldığı ve soyların adeta dijital bir oyun gibi çözümlendiği bir dönemde bu mesele yeniden gündeme geliyor. Söz konusu vaka, bilimsel kesinlikle anlatıların duygusal etkisi arasındaki kadim çatışmanın çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

sad
Alman diktatör Adolf Hitler (AFP)

Bu hikâye, kimlik ve kalıtım konusunda acil soruları yeniden gündeme getirirken, uluslararası toplumun bugün karşı karşıya olduğu etik ve hukuki bir ikilemi de ortaya koyuyor: Çocukların ve torunların, tarihin mezarlarını kazıp lanetten çok gurur getirebilecek bir kimliği bulmak amacıyla biyolojik kalıntıların peşine düşme hakkı var mı?

Bilimsel laboratuvar, istihbarat belgeleri ve savaş anılarının çözemediği bir meseleyi nasıl kesinliğe kavuşturmayı başardı?

Siperlerde kısa bir karşılaşma: Efsanenin doğuşu

Bu insanlık dramının tarihî anlatısı, Birinci Dünya Savaşı’nın en yoğun döneminde, 1917 yılının yazında Fransa’nın kuzeyindeki Fournes-en-Weppes kasabasında başlıyor. Bavyera 16. Yedek Piyade Alayı’na bağlı genç Alman Onbaşı Adolf Hitler, cephe hattından uzakta dinlenmek için bir süre geçiriyordu.

Fransız kadın Charlotte Lobjoie’nin daha sonra oğluna aktardığı anlatıya göre, Lobjoie diğer kadınlarla birlikte ot biçiyordu. Bu sırada yolun karşı tarafında, elinde bir pano bulunan ve üzerine resim yapan bir Alman askerini gördü.

sdfgthy
Charlotte Lobjoie (Vikipedi)

O asker Hitler’di. İkili arasında kısa süreli bir ilişki yaşandı ve bu ilişkiden Mart 1918’de ‘Jean-Marie’ adı verilen gayrimeşru bir çocuk dünyaya geldi.

Çocuk, zor bir çocukluk geçirdi. Çevresindeki Fransız toplumunun, ‘işgalci düşmanla yaşanan bir ilişkinin’ sonucu dünyaya gelen çocuğa yönelik bakışı oldukça olumsuzdu.

Annesinin kendisini terk etmesinin ardından büyükannesi tarafından büyütüldü. Daha sonra 1934 yılında Loret ailesi tarafından evlat edinildi. Ailenin soyadını alan Jean-Marie, Fransız demiryollarında sıradan bir işçi olarak hayatını sürdürdü ve gizemli kökenlerini unutmaya çalıştı.

“Babanın adı Hitler’di”: Gerçeğin ortaya çıktığı an ve psikolojik yüzleşme

Jean-Marie Loret, uzun yıllar boyunca sakin ve mütevazı bir hayat sürdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusuna katılarak Nazi güçlerine karşı cesurca savaştı. Ancak biyolojik babasının emrindeki bir orduya karşı silah doğrultuyor olabileceği, hayatının hiçbir anında aklına gelmedi.

csdfgth
Jean-Marie Loret (Vikipedi)

Bu karmaşık psikolojik dramın sonraki bölümleri ancak 1940’ların sonlarına doğru ortaya çıktı. Annesi Charlotte, ölümünün yaklaştığını hissettiğinde uzun yıllardır içinde taşıdığı sırrı oğluna açıklamaya karar verdi. Loret’i, hayatının seyrini değiştirecek ve dünyasını sonsuza dek sarsacak şu şoke edici sözlerle şaşkına çevirdi: “Gerçek babası Alman diktatör Adolf Hitler’di.”

Bu itiraf, Loret’in ruh dünyasında yıkıcı bir psikolojik sarsıntıya yol açtı. Loret kendisini bir anda şaşkınlık, inkâr ve modern tarihin en nefret edilen isimlerinden birinin kanını taşıyor olma korkusu arasında parçalanmış halde buldu.

Loret, hayatının bu karanlık dönemini 1981’de yayımlanan ve ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlığını taşıyan ünlü otobiyografisinde ayrıntılı biçimde anlattı. Ağır bir depresyonun eşiğine geldiğini itiraf eden Loret, bu ağır psikolojik yükten kaçmanın tek yolunu yirmi yıl boyunca aralıksız ve kendisini tamamen işine vermekte buldu. Bu süreçte, adını değiştirip değiştirmemesi, gerçeğini dünyaya açıklayıp açıklamaması ya da kendi içine kapanarak mutlak bir sessizliğe bürünüp bürünmemesi gerektiği gibi varoluşsal sorularla boğuştu.

scdfgrth
Jean-Marie Loret’in 1981 yılında yayımlanan, ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlıklı otobiyografisi

Fransız demiryolu işçisi, annesinin vefatından önce kendisine aktardığı sözlü anlatıyı destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için hayatının 20 yılı aşkın bir bölümünü büyük bir çabayla geçirdi.

Loret bu amaçla tarihçiler ve antropoloji uzmanlarından yardım aldı. İlk tıbbi ve görsel incelemelerde, kendisi ile Nazi lideri arasında yüz hatları ve vücut yapısı bakımından dikkat çekici benzerlikler bulunduğu öne sürüldü. Bunun yanı sıra el yazısı analizleri yapıldı ve kan gruplarının örtüştüğü belirlendi. Ancak daha sonra bu kan grubunun milyonlarca insan tarafından paylaşıldığı ve kesin bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği ortaya çıktı. Loret ayrıca evinde, Hitler’in imzasını taşıyan ve gençlik yıllarındaki annesine son derece benzeyen bir kadını tasvir eden eski yağlı boya tablolar buldu.

Laboratuvarların dili yalan söylemez: DNA testi bu mücadeleyi nasıl sonuçlandırdı?

Aralarında İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw’ın da bulunduğu Hitler biyografisinin önde gelen uzmanları, Alman ordusunun hareket kayıtlarına ve somut herhangi bir kanıt bulunmamasına dayanarak bu anlatıyı reddetti ve “tarihsel açıdan imkânsız” olarak nitelendirdi. Ancak konu, modern bilimin kendine özgü titizliğiyle devreye girmesiyle nihayet çözüme kavuştu.

xgbfhtyjuk
 İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw (Vikipedi)

Fransız demiryolu işçisi, merhum annesinin sözlü anlatısını destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için 20 yılı aşkın bir süre boyunca büyük bir çaba harcadı. 2008 yılında Belçikalı gazeteci Jean-Paul Mulders, Flaman dergisi Knack’te yayımladığı kapsamlı ve bilimsel nitelikteki araştırmayla konuya kesinlik kazandıran bir inceleme yürüttü. Mulders, Avusturya’nın Waldviertel bölgesinde yaşayan Hitler ailesinin torunlarından DNA örnekleri almayı başardı. Ayrıca ABD’nin New York kentinde takma isimlerle yaşayan diktatörün diğer akrabalarından da örnekler temin etti.

Bu kesin referans niteliğindeki genetik profiller, Jean-Marie Loret’in taslaklarından ve kâğıtlarından alınan biyolojik örneklerle karşılaştırıldı. Sonuç, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıktı: Loret ile Adolf Hitler ailesi arasında genetik bir akrabalık bulunmuyordu.

Hitler ailesine özgü Y kromozomunun genetik özelliklerinin Fransız soyunda tamamen bulunmadığı ortaya çıktı. Böylece ‘gizli oğul’ efsanesine bilimsel olarak son verilmiş oldu.

Babadan oğula: Soy ağacına duyulan takıntı torunları da etkiliyor

Bununla birlikte, insan doğası, laboratuvar sonuçları bu hikâyeleri yalanlasa bile çarpıcı anlatılara tutunma eğiliminde. Fransız Le Point dergisi, 2012 yılında Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı işgali döneminde Alman ordusunun Charlotte’a para gönderdiğini gösteren belgeleri yayımlayarak konuyu yeniden gündeme taşıdı. Bu belgeler, kamuoyundaki tartışmanın yeniden alevlenmesine yol açtı.

Bu soy takıntısı üçüncü kuşağa da taşındı. 2018 yılında, Fransa’da tesisatçılık yapan Jean-Marie’nin oğlu Philippe Loret, Rus televizyonlarına çıkarak babasının anlattığı hikâyeye bağlılığını açıkladı.

Philippe Loret, 1945’ten bu yana Rus istihbaratının (FSB) arşivlerinde muhafaza edilen ve Hitler’e ait olduğu öne sürülen çene ve kafatası kalıntılarıyla karşılaştırılması amacıyla Moskova’daki yetkililere tükürük örneklerini verdi.

Rusya’da yapılan testler mevcut bilimsel gerçeği değiştirecek herhangi bir sonuç ortaya koymasa da, soy meselesine ilişkin bu takıntının 21. yüzyılda yaşayan kuşakların peşini nasıl bırakmayabildiğini gösterdi.

Bilim, savaş söylentilerinin üstesinden geldi

Jean-Marie Loret’in hikâyesi, tarihî efsanelerin kaos ve savaş dönemlerinde nasıl şekillendiğine dair çarpıcı bir ders niteliği taşıyor. Hikâye, hayatlarını korku ya da sıra dışı bir kimliğe sahip olma arzusuyla bir ‘genetik hayaletin’ peşinden sürüklenen insanların kırılgan insani yönünü gözler önüne seriyor.

Günümüzde ise bu dosya açık bir mesaj veriyor: Savaş ve tahtların gölgesinde kalmış kralların veya diktatörlerin soyundan geldiğini öne sürerek dünyanın başkentlerinde ortaya çıkan ‘gizli oğulların’ ve soy iddiacıların dönemi sona erdi.

Genlerin belirleyici, DNA teknolojisinin ise giderek daha etkin olduğu bir dünyada, söylentilerin hareket alanı bulduğu gri bölgeler tamamen ortadan kalktı. Sonunda sayıların ve laboratuvarların dili, eski savaş hikâyelerinin anlatısal hayal gücüne üstün geldi.


Putin: Rusya sahada zafer kazanıyor, “teröristlerle” müzakere etmeyecek

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın toplantısında konuşuyor (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın toplantısında konuşuyor (Reuters)
TT

Putin: Rusya sahada zafer kazanıyor, “teröristlerle” müzakere etmeyecek

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın toplantısında konuşuyor (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın toplantısında konuşuyor (Reuters)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yaptığı açıklamada, Rusya'nın Ukrayna'daki savaşta zafer kazandığını savundu ve Ukrayna yönetimini “terörist” olarak nitelendirerek, Moskova'nın bu yönetimle müzakere edemeyeceğini söyledi.

Putin, haftalardır savaşa ilişkin yaptığı en kapsamlı açıklamasında dün, Ukrayna'nın Rusya topraklarına yönelik saldırılarının gerçek hasara yol açtığını kabul etti. İHA'ların özel bir tehdit oluşturduğunu belirten Putin, buna karşın Rusya'nın savaş sahasında ilerlediğini savunarak, “Düşmanın çökeceğinden hiç şüphem yok” ifadesini kullandı.

Rusya'nın yeni bir askeri seferberlik ilan etmek zorunda kalacağı yönündeki iddiaları “tamamen saçmalık” olarak nitelendiren Putin, Rus güçlerinin ilerleme hızının arttığını ifade etti.

Savaşın başlamasından dört buçuk yıl sonra Rusya, Ukrayna topraklarının yaklaşık beşte birini kontrol ediyor. ABD'nin arabuluculuğunda yürütülen barış görüşmeleri ise ABD ve İsrail'in İran'la savaşa girmesinin ardından şubat ayında durdu.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre kamuoyu araştırmaları, Rusya'da savaştan kaynaklanan yorgunluğun arttığına işaret ederken, etkili bazı çevreler ülke ekonomisinin karşı karşıya olduğu baskılara dikkat çekiyor.

Buna karşın Putin, cephe hattındaki gelişmeleri ayrıntılı şekilde aktarırken kendinden emin ve sert bir üslup kullandı. Rus ordusunun ilerleme hızının arttığını yineledi.

Putin, Rus güçlerinin ağustos ayında Ukrayna'nın doğusundaki Donetsk bölgesinde 270 kilometrekarelik alanı kontrol altına aldığını söyledi. Ayrıca biri 4 bin 500 ila 4 bin 800, diğeri ise 2 bine kadar askerden oluşan iki büyük Ukrayna birliğinin kuşatma altında olduğunu öne sürdü.

Rusya'nın Slovyansk ve Kramatorsk yönündeki ilerleyişini sürdürdüğünü belirten Putin, Moskova güçlerinin Ukrayna'nın enerji altyapısına yönelik geniş çaplı saldırılar düzenlemeye hazırlandığını ifade etti.

Putin, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin havayolu şirketlerini, Ukrayna İHA'larının Rusya hava sahasını fiilen kapatacağı konusunda uyarmasını “devlet terörizmi” izlenimi veren bir açıklama olarak nitelendirdi. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde Moskova'nın karşılık vermenin bir yolunu bulacağını söyledi.

Kırgızistan'da düzenlenen zirvenin ardından gazetecilere konuşan Putin, “teröristlerle” müzakere edilemeyeceğini ifade etti.

Bununla birlikte Putin, savaşın dondurulması değil sona erdirilmesi amacıyla yapılacak görüşmelere Moskova'nın açık olduğunu belirtti ve ABD Başkanı Donald Trump'ın temsilcileriyle görüşmeye hazır olduklarını yineledi.

Putin, “Birileri bu sürece somut bir katkı sunuyorsa veya sunabilecek durumdaysa, hepimiz bunu destekliyoruz” dedi.

Putin, “Kaçınmak istediğimiz tek şey, sürecin sonuçsuz bir şekilde kısır döngüler içinde ilerlemesi. Ancak şu anda bir ölçüde donmuş olduğunu anladığımız bu müzakerelere birileri olumlu bir katkı sunabilecekse, buna genel olarak karşı değiliz” ifadelerini kullandı.

Putin ayrıca Ukrayna'nın İHA saldırılarının Rusya'daki petrol rafinerilerine zarar verdiğini açıkça kabul etti. Ancak saldırıların yol açtığı geniş çaplı yakıt sıkıntısına değinmedi. Koruma önlemlerinin iyileştirildiğini belirten Putin, “Onarılması gereken rafinerilerimizin yalnızca yüzde 10'u kaldı” dedi.

Putin, Almanya hükümetinin geçen ay Leipzig Havalimanı'na İHA ile saldırı girişiminden Rusya'yı sorumlu tutmasına da sert tepki gösterdi.

Rus lider, Başbakan Friedrich Merz hükümetinin, iç sorunlardan ve kamuoyu desteğindeki düşüşten dikkatleri uzaklaştırmak amacıyla Moskova'yı suçladığını öne sürdü.

Putin ayrıca Almanya'yı, İHA saldırısında Rusya'yı suçlamak amacıyla delil yerleştirmekle suçladı. Ancak bu iddiasını hangi temele dayandırdığını açıklamadı.


İran'ın 4000 Birimi ve Malakka ile Bangka boğazlarını hedef alma planı

Ticari uçaktan çekilen bir fotoğraf, Singapur'da boğaz boyunca demirlemiş kargo gemilerini gösteriyor, 7 Nisan 2025(AFP)
Ticari uçaktan çekilen bir fotoğraf, Singapur'da boğaz boyunca demirlemiş kargo gemilerini gösteriyor, 7 Nisan 2025(AFP)
TT

İran'ın 4000 Birimi ve Malakka ile Bangka boğazlarını hedef alma planı

Ticari uçaktan çekilen bir fotoğraf, Singapur'da boğaz boyunca demirlemiş kargo gemilerini gösteriyor, 7 Nisan 2025(AFP)
Ticari uçaktan çekilen bir fotoğraf, Singapur'da boğaz boyunca demirlemiş kargo gemilerini gösteriyor, 7 Nisan 2025(AFP)

İran muhalefetinden kaynaklar, Devrim Muhafızları Ordusu'nun istihbarat teşkilatına bağlı “4000 Birimi”nden bahsetti. Muhalif medya kuruluşları, Devrim Muhafızlarının Doğu Asya sularında sabotaj eylemleri planladığını ve bu görev için Tayland ve Endonezya'dan eleman topladığını iddia etti.

Konu hakkında bilgili ve Devrim Muhafızlarına yakın iki kaynağa göre, 4000 Birimi komutanı Rahman Mukaddam’ın planladığı bu eylemlerin hedefinde, dünyanın en önemli su yollarından biri olan Malakka Boğazı ile Hint ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan önemli bir geçit olan Bangka Boğazı, ayrıca Endonezya'daki bir liman ile Çin'deki iki liman var.

Tuhaf bir şekilde İsrail medyası, Rahman Mukaddam'ın 4 Mart 2026'daki İsrail saldırıları sırasında öldürüldüğünü açıklamıştı. Ancak İsrail'in bu yöndeki bilgilerinin yanlış olduğu ortaya çıktı.

Bu haberin İsrail medyasında yayınlanmasından bir gün sonra, İran, Azerbaycan Cumhuriyeti toprakları içindeki Nahçıvan'a doğru iki insansız hava aracı (İHA) fırlatarak bu yanlış anlatıyı destekledi. Tahran saldırıların sorumluluğunu üstlenmese de CNN kanalı, İHA saldırısını, İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun İran'ın kuzey komşusunun topraklarından İsrail tarafından gerçekleştirildiğine inandığı bir saldırıda öldürülen Rahman Mukaddam'ın intikamını almak için gerçekleştirdiğini bildirdi.

Konuya yakın kaynakların verdiği bilgiler, “İsrail medyasının değerlendirmelerinin aksine, General Rahman Mukaddam’ın saldırıdan sağ kurtulduğunu ve şu anda Devrim Muhafızlarının uluslararası sulardaki dış terör eylemlerinin yeni bir aşamasını planladığını” ortaya çıkardı.

Devrim Muhafızları'nın “4000. Birlik” olarak bilinen Özel Operasyonlar Başkanlığı görevine getirilmeden önce Mukaddam, İran Savunma Bakanlığı'nda Bilgi Koruma Müdürlüğü'nde koordinatör yardımcısı olarak görev yapmıştı. Şimdi ise İran sınırları dışındaki İslam Cumhuriyeti muhaliflerine ve İsrail hedeflerine yönelik suikast ve sabotaj eylemlerinden sorumlu bir birimi yönetiyor.

İran, Endonezya ve Çin sularındaki gemileri hedef alıyor

Konuyla ilgili bilgi sahibi iki kaynak, 4000 Birimi'nin dünyanın en önemli su yollarından biri olan Malakka Boğazı ile Bangka Boğazı'ndan geçen ticari, askeri ve özel gemileri hedef aldığını söyledi. Birim tarafından görevlendirilen ajanlar, Endonezya'daki Tanjung Priok Limanı ile Çin'deki Ningbo-Zhoushan ve Şanghay limanlarına yönelik saldırılar planladı.

40 günlük savaşın başlamasından bu yana Tahran, Hürmüz Boğazı'nı kapatmış bulunuyor ve kendisinin desteklediği Yemenli milis grubu Husileri de Babu’l Mendeb Boğazı'ndan gemi geçişini engellemek için kullandı.

İki ay önce, Dini Lider Mücteba Hamaney'in danışmanı ve halihazırda Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olan Muhsin Rızai, CNN'e verdiği bir röportajda, savaş devam ederse ve deniz ablukası kaldırılmazsa, İslam Cumhuriyeti'nin savaşı Hint Okyanusu ve Akdeniz'e taşıyacağını söylemişti.

Devrim Muhafızları, sabotaj eylemleri açığa çıkarsa sorumluluğu reddedebilmek için uzun zamandır İranlı olmayan ajanları işe alıyor ve bu eylemlerin amacı, denizlerdeki terör eylemlerini Doğu Asya'ya genişletmek

Bu arada, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General İsmail Kaani, televizyonda yayınlanan bir röportajında, “direniş cephesinin” Hürmüz ve Babu’l Mendeb boğazları dışında başka deniz hedefleri de olduğunu belirtti. Hürmüz Boğazı'nın, stratejik su yollarında ABD güçleriyle mücadele kabiliyetini önemli ölçüde artırdığını da ifade etti.

İran neden Malakka ve Bangka'yı hedefine aldı?

Son aylarda, Malakka Boğazı, Hürmüz Boğazı ile birlikte sık sık anılıyor. ABD’li yetkililer, Hürmüz'ü bir baskı aracı haline getirmenin diğer uluslararası su yolları için emsal teşkil edebileceği konusunda uyarıda bulunurken, Umman da Hürmüz üzerindeki anlaşmazlığın çözümü için Malakka modelini önerdi.

Malakka Boğazı, Ortadoğu'daki enerji üreticileri ile Doğu Asya pazarları arasındaki en kısa deniz yoludur. 2025 yılının ilk yarısında, boğazdan günlük 23,2 milyon varil petrol geçti; bu da küresel deniz yoluyla gerçekleşen petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 29'unu temsil ediyor. Hem Hürmüz hem de Malakka Boğazı'nın aynı anda aksaması, Ortadoğu ve Asya arasındaki iki önemli enerji transit bağlantısı üzerinde baskı oluşturabilir. Artan nakliye maliyetleri ve enerji fiyatlarındaki ani yükselişler, küresel ticarette aksama riskini artabilir.

fv
Singapur kıyısı yakınlarında Malakka Boğazı'ndan geçen gemiler, 23 Mart 2008 (AFP)

Endonezya'daki Sumatra ve Bangka Adası arasında yer alan Bangka Boğazı, Malakka Boğazı kadar küresel öneme sahip olmasa da bölgesel nakliye ağının bir parçası. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu su yolu, Sunda Boğazı ile Singapur arasındaki en kısa rota sayılıyor ve burada güvensizlik, Endonezya sularında nakliye seçeneklerini azaltabilir ve Malakka Boğazı'ndaki olası herhangi bir aksama nedeniyle baskıyı artırabilir.

Tayland ve Endonezya'da üç din adamı hangi rolü oynuyor?

Muhalif kaynaklara göre, Devrim Muhafızları, sabotaj eylemleri açığa çıkarsa sorumluluğu reddedebilmek için uzun zamandır İranlı olmayan ajanları işe alıyor ve bu eylemlerin amacı, denizlerdeki terör eylemlerini Doğu Asya'ya genişletmek. Bu ajanlar işe alındıktan sonra İran'da eğitim gördüler ve daha sonra eylemleri gerçekleştirmeleri için Doğu Asya'ya gönderildiler.

Tayland'da İranlı olmayan Şii ajanları işe almak için Rahman Mukaddam, ülkedeki en önemli Şii yetkililerden biri olan Seyed Momen Sakitichka ile iletişime geçti. Sakitichka, iki yıl önce Tahran'ın himayesinde, Gazze'deki 31 Taylandlı rehinenin serbest bırakılması konusunda Hamas temsilcileriyle görüşmek üzere İran'a gitmişti.

O dönemde Jerusalem Post, Tahran'ın rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Tayland'a İsrail'de çalışan 40 bin vatandaşının ülkelerine geri dönmelerini sağlaması için baskı yapmaya çalıştığını bildirmişti.

Seyed Momen Sakitichka, Süleyman Hüseyin'in en yakın çalışma arkadaşı olarak kabul ediliyor. 64 yaşında bir Taylandlı din adamı olan Hüseyin, Lübnan Hizbullah'ının eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile Kum medresesinde sınıf arkadaşıydı. Tayland'daki Mehdi Vakfı'nın başkanı ve Nakhon Si Thammarat'taki Ruhullah Camii'nin imamı olan Hüseyin, el-Mustafa Uluslararası Üniversitesi ile iş birliği yapıyor. Süleyman Hüseyin'in lakabı “Tayland'ın Nasrallah'ı”dır.

Yedi ay önce, Ali Yeke Dehkan ile bağlantılı bir ağın altı üyesi, İncirlik Hava Üssü’nde casusluk amacıyla keşif yapmak ve Kıbrıs'a insansız hava aracı kaçırmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla Türkiye'de tutuklanmıştı

Kum'da bulunan dini eğitim merkezi El-Mustafa Uluslararası Üniversitesi, İslam Cumhuriyeti'nin en önde gelen kurumlarından biri olup, Devrim Muhafızları Ordusu'nun dış operasyonları için adam devşirme ve rejimin ideolojisinin İran sınırlarının ötesine yayılmasında rol oynuyor.

2020 yılında, ABD, Devrim Muhafızlarının askeri ve istihbarat kolu olan Kudüs Gücü ile bağlantılı olduğu suçlamasıyla Mustafa Üniversitesi'ne yaptırım uyguladı. ABD Hazine Bakanlığı açıklamasında, üniversitenin Kudüs Gücü'nün adam devşirme faaliyetlerini kolaylaştırmadaki rolüne işaret edildi.

On dört yıl önce, Bangkok'ta bir İsrailli diplomatı hedef alan birkaç bombalı saldırıda, Hüseyni saldırıların arkasında Mossad'ın olduğunu söylemişti. Ancak yetkililer daha sonra İstihbarat Bakanlığı ile bağlantılı üç İranlıyı tutuklayıp söz konusu terör eylemlerini gerçekleştirmekten mahkûm ettiler.

Kaynaklara göre, 4000 Birimi'nin Doğu Asya'da deniz sabotaj eylemleri yürütmeyle ilgili ana faaliyetleri Endonezya'da yoğunlaşmış bulunuyor. İran International'a konuşan kaynaklar, Rahman Mukaddam'ın sahada faaliyet gösteren ajanları iki Endonezyalı din adamı aracılığıyla işe aldığını söyledi.

csdfvghy
İran'ın Doğu Azerbaycan eyaletinin Aras bölgesinde, Devrim Muhafızları Ordusu Kara Kuvvetleri için düzenlenen askeri eğitim tatbikatı sırasında Devrim Muhafızları unsurları, 17 Ekim 2022 (Reuters)

İki kaynak, bu iki din adamının, Tayland'daki Seyed Momen Sakitichka ile birlikte, Devrim Muhafızlarına 4000 Birimi ile çalışacak kişileri tavsiye ettiğini söyledi. Aday gösterildikten sonra, bu birimin temsilcileri Muhsin Agazade ve Vahid Yeke Dehkan, yeni üyelerin işe alınmasının ve eğitilmesinin sorumluluğunu üstlendi.

Vahid Yeke Dehkan, “Doktor” takma adıyla bilinen yüksek rütbeli subay Ali Yeke Dehkan'ın kardeşi. Yedi ay önce, Ali Yeke Dehkan ile bağlantılı bir ağın altı üyesi, İncirlik Hava Üssü’nde casusluk amacıyla keşif yapmak ve Kıbrıs'a İHA kaçırmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla Türkiye'de tutuklanmıştı.

İran muhalefeti, 4000 Birimi tarafından Doğu Asya'da deniz sabotaj eylemleri yürütmek üzere üç kişinin görevlendirildiğini iddia etti.

Söz konusu kişilerden biri, Lübnan Hizbullahı'nın resmi üyesi olan Pando Yudhawinata. Endonezya'daki üniversitesinden 1979 devriminden üç yıl sonra uzaklaştırılan Yudhawinata, daha sonra Tahran'a giderek 'İslam Cumhuriyeti'ne bağlı güvenlik birimleri tarafından devşirildi.

Yudhawinata., 32 yıl önce Bangkok'taki İsrail büyükelçiliğini hedef alan başarısız bir intihar bombası saldırısından sorumluydu ve parmak izleri Sri Lanka'daki bir dizi bombalı saldırı olayında da bulundu.

Bir diğeri, Endonezya'daki Ehl-i Beyt Teşkilatı'nın başı ve Ali Hamaney'in takipçisi olan, Devrim Muhafızlarının Endonezya'da adam devşirme konusunda kendisine güvendiği Seyyid Zuheyr Yahya'dır. Zuheyr Yahya, İslam Cumhuriyeti'nin daveti üzerine Tahran'daki Hamaney'in cenaze törenine katıldı.

Malakka, Bangka ve Çin ile Endonezya limanlarında iddia edilen saldırılar gerçekleşirse, nakliyedeki aksama Asya pazarlarına petrol ve mal taşımacılığı yolları zincirindeki başka bir halkaya da yayılabilir

Rahman Mukaddam'ın Endonezya'daki ikinci kolu ise Abdullah Sakkaf'tır. Sakkaf, Endonezya'nın Bogor şehrindeki Mustafa Üniversitesi'ne bağlı Emirü'l-Müminin İlahiyat Fakültesi'nin başkanı. Ayrıca Şura Konseyi üyesi ve Endonezya'daki Ehl-i Beyt Gençlik Derneği'nin başkanı. Sakkaf düzenli olarak Tahran ve Kum'u ziyaret ediyor.

Kendisi ve iki Endonezya vatandaşı, Ardianta Mutua ve Muhammed Hüseyin, Tahran gezileri sırasında Doğu Asya limanlarında ve su yollarında gizli operasyonlar yürütmek üzere eğitim aldılar.

fvgty5j
ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Caine, Pentagon'da düzenlediği basın toplantısında Hürmüz Boğazı haritasının önünde duruyor. Ablukanın dördüncü gününde, Washington, boğazdaki tüm gemilere İran limanlarına giriş ve çıkışı yasakladı, 16 Nisan 2026 (AFP)

26 Ağustos'ta ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, X platformundaki hesabından Washington'un iki haftalık bir süre içinde Hürmüz Boğazı'ndan 130 milyon varil petrolün geçişini kolaylaştırdığını yazdı. Bessent’e göre “İslam Cumhuriyeti” bu güzergâh üzerinden petrolünü ihraç edemedi.

Bu koşullar altında, Hürmüz'den geçen petrolün çoğu Asya pazarlarına yöneliyor ve Malakka Boğazı da Doğu Asya'ya giden önemli bir enerji transit güzergahı. Malakka, Bangka ve Çin ile Endonezya limanlarında iddia edilen eylemler gerçekleşirse, nakliyedeki aksama, Asya pazarlarına petrol ve mal taşımacılığı yolları zincirindeki başka bir halkaya yayılabilir.

Böyle bir durum, özellikle Hürmüz ve Babu’l Mendeb boğazlarında seyrüseferin aksaması ile eş zamanlı olursa, Ortadoğu ve Asya arasındaki önemli deniz ticaret yolları üzerindeki baskıyı artırabilir.