Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



Arabulucular, Hürmüz mayın tarlası ortasında Tahran’da bir çıkış yolu arıyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından 30 Ekim 2026’da yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, Ortadoğu’da belirtilmeyen bir bölgede bir tanker gemisinin üzerinde uçan ABD helikopteri görülüyor.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından 30 Ekim 2026’da yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, Ortadoğu’da belirtilmeyen bir bölgede bir tanker gemisinin üzerinde uçan ABD helikopteri görülüyor.
TT

Arabulucular, Hürmüz mayın tarlası ortasında Tahran’da bir çıkış yolu arıyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından 30 Ekim 2026’da yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, Ortadoğu’da belirtilmeyen bir bölgede bir tanker gemisinin üzerinde uçan ABD helikopteri görülüyor.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından 30 Ekim 2026’da yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, Ortadoğu’da belirtilmeyen bir bölgede bir tanker gemisinin üzerinde uçan ABD helikopteri görülüyor.

ABD ile İran arasındaki savaşı kontrol altına almayı amaçlayan diplomatik girişimlerin yoğunlaştığı bir dönemde, Hürmüz Boğazı’nda ticari gemilere ve petrol tankerlerine yönelik İran saldırıları artıyor. Bu gelişmeler, deniz ulaşımının güvenliği ve stratejik su yolunun kontrolüne ilişkin karşılıklı suçlamaların gölgesinde yaşanıyor.

Katar heyeti, arabuluculuk çabalarını ilerletmek ve müzakereleri yeniden canlandırmak amacıyla Tahran’a ulaşırken, ABD Başkanı Donald Trump da İran’a karşı izlenebilecek olası seçenekler konusunda askerî bir brifing aldı. Bu durum, diplomatik sürecin askerî tırmanma ihtimalini ortadan kaldırmadığına işaret ediyor.

Müzakereleri yeniden canlandırmaya yönelik Katar girişimi

Katar heyeti, Washington ile Tahran arasındaki müzakereleri yeniden başlatmak ve savaşı sona erdirecek bir uzlaşmaya varılmasını sağlamak amacıyla yürütülen çabalar kapsamında, cuma günü üst düzey İranlı yetkililerle görüşmek üzere yeniden Tahran’a gitti.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA’dan aktardığına göre heyete, Katar Başbakanı’nın Birinci Danışmanı başkanlık ediyor. Görüşmelerde iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin yanı sıra bölgesel gelişmelerin ele alınacağı belirtildi.

Ziyaret, İran medyasında Tahran’ın ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’den İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’ye hitaben gönderilmiş bir mesaj aldığı yönünde haberlerin yayımlanmasından bir gün sonra gerçekleşti. Wall Street Journal (WSJ), mesajın bir barış anlaşmasına varılmasına ilişkin belirli şartları değil, müzakerelerin yeniden başlatılması için olası bir çerçeveyi içerdiğini ve Katarlı arabulucular aracılığıyla iletildiğini yazdı.

Nisan ayında varılan ancak çatışmayı sona erdirecek kalıcı bir anlaşmaya dönüşmeyen ateşkesin ardından Katar ve Pakistan, müzakerelerin yeniden canlandırılmasına yönelik arabuluculuk çabalarında rol üstleniyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi çarşamba günü yaptığı açıklamada, ülkesinin savaşı sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak amacıyla arabulucu iki ülkeyle bir plan üzerinde görüşmeler yürüttüğünü duyurmuştu. Ancak çözümün şartlarına ilişkin görüş ayrılıkları, somut ilerleme kaydedilmesini engellemeye devam ediyor.

Tahran, boğazın yeniden açılması için Washington’dan yedi şartı kabul etmesini istiyor. Bu şartlar arasında Ortadoğu genelinde ateşkes ilan edilmesi, yurt dışındaki dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması, petrol sektörüne uygulanan yaptırımların kaldırılması ve ABD’nin İran limanlarına yönelik deniz ablukasına son vermesi bulunuyor.

Trump askeri brifing alıyor

Diplomatik girişimlerin sürdüğü bir dönemde Trump, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper tarafından İran’a karşı olası askerî seçenekler konusunda bilgilendirildi. Beyaz Saray’da gerçekleştirilen brifinge Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine de katıldı.

WSJ, Cooper'ın brifingi bizzat sunmak üzere Beyaz Saray’a gelmesinin nadir görülen bir durum olduğunu belirtti. Bu gelişmenin, siyasi girişimlerin sonuçsuz kalması ve bölgedeki gerilimin sürmesi karşısında gündeme gelen askerî değerlendirmelerin önemini yansıttığı ifade edildi.

Trump dün bir Amerikan radyo kanalına verdiği röportajda, İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmeyeceği yönündeki tutumunu yineledi. Trump, “Nükleer silahlardan arındırılmış bir İran göreceğiz. İran nükleer silaha sahip olmayacak ve bu durum çok yakında değişecek” dedi.

Tahran’ın anlaşmaya varmak istediğini belirten Trump, İran’ın hiçbir zaman nükleer silah edinmeyeceğine dair güvence verilmesi gerektiğini vurguladı. Trump ayrıca İran’ı, kendi ifadesiyle, dünyada teröre en fazla destek veren ülke olarak nitelendirdi.

Trump, 1979’dan bu yana İran’la yaşanan çatışmaların geçmişine de değinerek, İran yönetimini Amerikalıları hedef alan yıllar süren şiddet olayları ve saldırılardan sorumlu tuttu. ABD’nin düzenlediği bir saldırıda öldürülen eski Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi ‘şeytani bir dahi’ olarak nitelendiren Trump, Süleymani’yi ABD güçlerine karşı el yapımı patlayıcıların kullanılmasının arkasındaki isim olmakla suçladı.

ABD’nin askerî operasyonlarının sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Trump, İran’ın 159 gemi ve 268 uçağını kaybettiğini, radar sistemleri ile hava savunma unsurlarının imha edildiğini öne sürdü. İran’ın askerî ve siyasi lider kadrosunun ağır darbeler aldığını belirten Trump, Washington’ın şu anda kiminle müzakere ettiğini tam olarak bilmediğini söyledi.

ABD Başkanı’nın açıklamaları, yönetiminin İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme talebindeki ısrarını sürdürdüğünü ve anlaşmaya varılamaması durumunda askerî seçeneği de gündemde tuttuğunu ortaya koyuyor.

Hürmüz Boğazı’nı kim kontrol ediyor?

Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)
Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)

Sahadaki gelişmeler kapsamında iki taraf, savaşın 28 Şubat’ta ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlamasından bu yana başlıca çatışma alanlarından birine dönüşen Hürmüz Boğazı’ndaki duruma ilişkin karşılıklı açıklamalarda bulundu. Tahran, söz konusu saldırılara İsrail’i ve bölgedeki ABD tesislerini hedef alan saldırılarla karşılık verirken boğazdaki deniz trafiğine de kısıtlamalar getirmişti.

Cooper dün yaptığı açıklamada, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) güçlerinin artık Hürmüz Boğazı’nda bulunmadığını belirterek, Tahran’ın deniz trafiğini tehdit etme girişimlerine rağmen su yolu üzerinde kontrol sahibi olmadığını savundu.

CENTCOM tarafından yayımlanan görüntülü mesajında Cooper, ABD güçlerinin seyrüsefer özgürlüğünü korumaya bağlı olduğunu belirterek, yaz aylarından bu yana yaklaşık 1,5 milyar varil petrolün taşınmasına yardımcı olduklarını söyledi. Cooper, ABD’nin deniz ablukasının İran’ın herhangi bir petrol ihraç etmesini engellediğini öne sürerek, deniz yollarının güvenliğini ve uluslararası ticaretin kesintisiz sürmesini sağlamaya yönelik ABD çabalarının devam ettiğini vurguladı.

Buna karşılık Tahran, gemilerin geçişine yönelik kısıtlamaları sürdürerek kendi güçlerinin belirlediği güzergâhın kullanılmasını ve geçiş öncesinde kendileriyle koordinasyon sağlanmasını talep ediyor. İran, Umman kıyılarına daha yakın olan güney güzergâhının yetkilendirilmediğini savunuyor. Bu durum, boğazdan geçen gemileri giderek artan kısıtlamalar ve risklerle karşı karşıya bırakıyor.

ABD ise İran limanlarına yönelik deniz ablukasını sürdürüyor. Bu uygulama, Tahran’ın petrol ihracatı yapma ve ticari faaliyetlerini yürütme kapasitesini daha da sınırlandırıyor.

Petrol tankerlerine yönelik saldırılar

 2 Ekim 2026’da Umman’ın Musandam vilayetinden çekilen fotoğrafta Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler görülüyor. (Reuters)
2 Ekim 2026’da Umman’ın Musandam vilayetinden çekilen fotoğrafta Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler görülüyor. (Reuters)

Sahadaki yeni bir gelişmede, DMO Deniz Kuvvetleri, Tahran’ın izinsiz olarak nitelendirdiği güzergâhları kullanarak Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye çalışan üç petrol tankerinde patlamalar meydana geldiğini ve yangın çıktığını duyurdu.

DMO, tankerlerden ikisinin boğazın doğu ve batı kesimlerinde çeşitli olaylara maruz kaldığını, ardından boğazın güneyindeki sularda durdurulduklarını bildirdi. Açıklamada, gemilerin mürettebatı seyrüsefer ve konum belirleme sistemlerini kapatmakla ve ABD güçlerinin desteğiyle boğazdan geçmeye çalışmakla suçlandı.

Açıklamada ayrıca, yaklaşık 2 milyon varil ham petrol taşıyan üçüncü bir tankerin deniz mayınına çarptığı, bunun sonucunda gemide patlamalar meydana geldiği ve yangın çıktığı belirtildi.

Reuters, İran’ın açıklamalarının doğruluğunu veya duyurulan olayların ayrıntılarını bağımsız olarak doğrulayamadı.

Ayrı bir olayda Umman, Hürmüz Boğazı’na kıyısı bulunan Musandam vilayeti açıklarında saldırıya uğrayan Panama bayraklı bir ticari geminin 25 kişilik mürettebatının tahliye edildiğini duyurdu. Saldırı sonucunda gemide yangın çıktığı belirtildi.

Umman Deniz Güvenliği Merkezi, Umman Kraliyet Donanması’nın merkezle koordinasyon içinde tahliye operasyonunu gerçekleştirdiğini ve mürettebatın tamamına gerekli sağlık hizmetlerinin sağlandığını bildirdi.

Birleşik Krallık Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO) ise daha önce Umman’ın Hasab kenti açıklarında, kuzeydoğu yönünde yaklaşık 25 deniz mili mesafede bir petrol tankerinin saldırıya uğradığını duyurmuştu. Kurum, küçük bir teknenin gemiye yaklaşarak su hattının üzerindeki gövdesine iki patlayıcı düzenek yerleştirdiğini belirtmişti.

İki patlamanın makine dairesinde yangına yol açtığı ve geminin geçici olarak devre dışı kaldığı bildirildi. Yangının söndürülmesinin ardından tanker seyrine devam ederek bir sonraki uğrak limanına doğru hareket etti. Kurum, mürettebatın güvende olduğunu ve herhangi bir çevre kirliliğinin kaydedilmediğini teyit etti.

Deniz güvenliğiyle ilgili üç kaynağa göre, saldırıya uğrayan ve Panama bayrağı taşıyan Louise 1 adlı tankere iki yapışkan mayınla saldırı düzenlendi. İki kaynak, olayın geçtiğimiz şubat ayında ABD ile İran arasında savaşın başlamasından bu yana bölgede bu tür patlayıcıların bilinen ilk başarılı kullanımı olduğunu söyledi.

Merkezi Yunanistan’da bulunan ve denizcilik riskleri konusunda uzmanlaşan Marisks Grubu, küçük bir teknenin seyir halindeki bir petrol tankerine yaklaşarak geminin gövdesine patlayıcı düzenekler yerleştirmesinin ve ardından bölgeden uzaklaşmasının ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturduğuna dikkat çekti. Gruba göre bu tehdit, özellikle yoğun deniz trafiğinin bulunduğu geçiş güzergâhlarında daha büyük önem taşıyor.

Grup ayrıca, yapışkan mayınların düşük maliyetli olduğunu ve gelişmiş teknolojiler gerektirmediğini, bu nedenle ticari gemileri hedef almak için nispeten etkili bir yöntem olarak kullanılabildiğini belirtti.

Gerilim artarken petrol fiyatları yükseliyor

Hürmüz Boğazı’nı gösteren haritanın önündeki petrol varili maketleri (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nı gösteren haritanın önündeki petrol varili maketleri (Reuters)

Öte yandan İran resmi medyası, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nın doğu kesiminde ABD’ye ait insansız bir deniz aracını imha ettiğini bildirdi. ABD tarafından ise olayı doğrulayan veya yalanlayan herhangi bir açıklama yapılmadı.

Bu olaylar, İran Silahlı Kuvvetleri’nin perşembe günü bölgede en az dört petrol tankerinin mayınlara çarpması sonucu durduğunu açıklamasının ardından yaşandı. İran tarafı, gemilerin telsiz üzerinden yapılan çok sayıda uyarıyı dikkate almadığını ileri sürdü. Bu gelişmeler, dünyanın petrol taşımacılığı açısından en önemli deniz geçiş güzergâhlarından birinde seyrüsefer güvenliğine ilişkin endişeleri artırıyor.

Siyasi ve askerî gelişmeler enerji piyasalarına da yansıdı. ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlatabileceği ve bölgedeki çatışmanın genişleyebileceğine ilişkin endişelerin artmasıyla petrol fiyatları dün yükseldi.

Gösterge niteliğindeki Brent petrolün varil fiyatı, işlemlerin başlangıcında 116,43 dolara yükselerek perşembe günkü kapanışına kıyasla yüzde 1,35 artış kaydetti.

Fiyatlardaki yükseliş, küresel petrol ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler karşısında enerji piyasalarının ne kadar hassas olduğunu ortaya koyuyor. Deniz trafiğinin aksamasının sürmesi veya tankerlere yönelik saldırıların artması, arzda aksamalara yol açabileceği gibi nakliye ve sigorta maliyetlerini de yükseltebilir.

Katar ve Pakistan’ın arabuluculuk girişimleri yeni bir müzakere zemini oluşturmayı hedeflerken, sahadaki gelişmeler ile ABD ve İran’dan gelen açıklamalar, gerilimin düşürülmesinin önünde hâlâ ciddi engeller bulunduğuna işaret ediyor. Hürmüz Boğazı ise taraflar arasında gelecekte varılabilecek herhangi bir anlaşmanın temel sınama noktası olmayı sürdürecek.


İsrail ülkeyi yönetecek koalisyon arayışında

Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. (AFP)
Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. (AFP)
TT

İsrail ülkeyi yönetecek koalisyon arayışında

Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. (AFP)
Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. (AFP)

İsrail’in, tarihindeki 26. Knesset seçimlerinde oy sayımının tamamlanmasını beklemesine gerek kalmadı. Sandıkların kapanmasının hemen ardından, toplu savaşlar yürüten ülkeyi yönetebilecek olası koalisyon formülleri tartışılmaya başlandı. “Yahudi toplumunun iç meselesi” olarak görülen bu seçimler, bölgenin tamamını etkileyebilecek bir gelişme olarak komşu ülkeler tarafından da yakından takip edildi.

Başbakan Binyamin Netanyahu ile en önemli rakibi Gadi Eisenkot’un çoğunluğu elde edemediği, ancak her iki ismin de hükümet kurabileceklerine inandığı seçimlerin ardından en önemli soru şu oldu: Ülkeyi yönetebilecek bir koalisyona ulaşmak için hangi seçenekler mümkün?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, sandık çıkış anketlerinin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından 28 Ekim 2026 sabahı Kudüs’te düzenlenen seçim mitinginde. (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, sandık çıkış anketlerinin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından 28 Ekim 2026 sabahı Kudüs’te düzenlenen seçim mitinginde. (AFP)

Seçim sonuçlarının kesin bir tablo ortaya koymaması nedeniyle, hükümet kurmak isteyen iki liderin de kendi siyasi bloklarını genişletmenin yollarını bulması gerekiyor. Ancak şu ana kadar perde arkasında yürütülebilecek olası müzakerelere ilişkin çok az bilgi kamuoyuna yansıdı.

Liderlerden hiçbirinin koalisyon kurmayı başaramaması halinde İsrail yeniden sandık başına gitmek zorunda kalacak. İşte tarafların hükümet kurabilmek için önündeki en olası senaryolar:

Netanyahu liderliğinde hükümet

Başbakan Netanyahu ve aşırı sağcı müttefikleri ile ultra-Ortodoks Yahudi siyasi akımları, oyların kesin sayımında toplam 53 sandalye elde ederek ilk sırada yer aldı. Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi 27 sandalye kazanırken, bu toplam hükümet kurmak için gereken 61 sandalyelik çoğunluğun altında kaldı.

Netanyahu iktidarda kalmayı umuyorsa muhalefet partileriyle temasa geçerek onları hükümetine katılmaya davet etmek zorunda. Bu ise özellikle Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırma vaadi üzerine kurulan muhalefet kampanyası göz önüne alındığında, siyasi tutumlarda köklü bir değişiklik anlamına geliyor.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ise hükümeti kurabilecek en uygun adayı belirlemekle görevlendirilmiş durumda. Herzog, ne pahasına olursa olsun yeni bir seçime gidilmesinden kaçınılması çağrısında bulundu.

Gadi Eisenkot, geçtiğimiz salı günü sandıkların kapanmasının ardından Yashar Partisi’nin genel merkezinde İsrail bayrağını sallıyor. (DPA)
Gadi Eisenkot, geçtiğimiz salı günü sandıkların kapanmasının ardından Yashar Partisi’nin genel merkezinde İsrail bayrağını sallıyor. (DPA)

Eisenkot’un oluşturduğu blokta yer alan dört partiden, Yair Golan liderliğindeki ve sekiz sandalye kazanan sol eğilimli Demokratlar Partisi, Netanyahu ile yakınlaşmaya en az sıcak bakan parti olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun eski müttefiki, şimdiki en sert rakiplerinden biri olan Avigdor Lieberman’ın da bu seçeneği kesinlikle reddetmesi bekleniyor. Lieberman’ın sağcı İsrail Evimiz Partisi yedi sandalye kazandı.

Lieberman, perşembe günü yaptığı açıklamada, “Tasavvur edilebilecek tek koalisyon, Netanyahu’nun şahsen yer almadığı koalisyondur” dedi. Bununla birlikte, Likud Partisi’nin diğer üyelerinin hükümete katılmasına açık kapı bıraktı.

Merkez sağ çizgideki Naftali Bennett liderliğindeki Birlikte Partisi’nin tutumu ise daha belirsiz görünüyor. Parti seçimlerde 12 sandalye kazandı.

Bennett başlangıçta belirli koşulların yerine getirilmesi halinde Netanyahu bloğuyla ittifaka karşı çıkmayacağının sinyalini verdi. Bu koşulların başında, 7 Ekim 2023 saldırılarına ilişkin derhal bir soruşturma komisyonu kurulması geliyor. Ancak daha sonra açıklamalarının yanlış anlaşıldığını belirterek geri adım attı.

Son olarak, 21 sandalye kazanan Eisenkot liderliğindeki Yashar Partisi ile ittifak ihtimali oldukça düşük görünüyor. Eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot, seçim kampanyasını liderlik vasfından yoksun olmakla suçladığı Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırma vaadi üzerine kurmuştu.

Bununla birlikte, siyasi rakiplerin iktidarı paylaşma konusunda beklenmedik anlaşmalara vardığı yakın dönemden bir örnek de bulunuyor.

2020 yılında Netanyahu ile merkez siyasetçi Benny Gantz, aralarındaki derin anlaşmazlıklara rağmen başbakanlık görevini dönüşümlü yürütme konusunda anlaşmaya varmıştı. Ancak bu ortaklık yalnızca bir yıl sonra çöktü.

Eisenkot ise bu tür bir anlaşma ihtimalini defalarca reddetti. Oylama öncesinde yaptığı açıklamada, “Başbakanlık görevinde dönüşümlü bir sistemin hiçbir türü söz konusu olmayacak. Tek bir başbakan olacak, o da ben olacağım” ifadelerini kullandı.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, erken seçime gidilmesinin önlenmesi gerektiğini vurguluyor. (AFP)
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, erken seçime gidilmesinin önlenmesi gerektiğini vurguluyor. (AFP)

Muhalefet bloğunun dışında ise Netanyahu için oldukça düşük ihtimalli bir seçenek daha bulunuyor: Toplam 19 sandalye kazanan iki Arap siyasi listesiyle iş birliği yapmak.

Ancak Netanyahu, seçim kampanyası boyunca Arap listelerini eleştirmiş, oylamanın ardından geçen günlerde ise bu listeleri seçimlerde hile yapmakla suçlamıştı.

Ancak, siyasi manevralarıyla bilinen Netanyahu söz konusu olduğunda hiçbir ihtimal tamamen dışlanamıyor. Nitekim Netanyahu, 2015 ve 2021 yıllarında da Arap partileriyle temas kurmuştu.

Eisenkot liderliğinde hükümet

Eisenkot, seçim akşamı yaptığı açıklamada, İsrail halkının Netanyahu’ya çoğunluğu vermeyerek “değişimi seçtiğini” söyledi.

Kendi siyasi bloğunun 48 sandalyeye sahip olması ve Netanyahu ile iktidarı paylaşma anlaşmasını reddetmesi nedeniyle Eisenkot’un önünde iki seçenek bulunuyor: Diğer partilerin desteğiyle bir azınlık hükümeti kurmak ya da Arap milletvekillerini veya karşı bloktan ayrılacak isimleri yanına çekerek koalisyonunu genişletmeye çalışmak.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre sekiz sandalyeye sahip Birleşik Arap Listesi lideri Mansur Abbas, daha önce kısa ömürlü bir koalisyon hükümetine katıldı. Abbas, benzer bir deneyimi yeniden yaşamaya hazır olduğunun sinyalini de verdi. Ancak bu seçenek, muhalefet bloğundaki bazı kesimlerin tepkisini çekiyor.

İsrail’in merkezindeki Lod kentinde, cuma günü Arap Ortak Listesi’ne ait seçim afişi. (AP)
İsrail’in merkezindeki Lod kentinde, cuma günü Arap Ortak Listesi’ne ait seçim afişi. (AP)

Arap Ortak Listesi’nin lideri Yusuf Cabbarin ise Eisenkot’un hükümetine katılmadan Knesset’te kendisini desteklemeye hazır olduğunu açıkladı. Cabbarin, özellikle Gazze’deki yıkıcı savaşa ilişkin çekincelerini dile getirdi.

İki Arap listesinin desteği, Eisenkot’a hükümet kurma girişimini sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu sandalyeleri sağlayabilir. Ancak bu desteğe dayanmak, seçim kampanyasında verilen bir sözden geri adım atılması ve uzun süre ayakta kalması beklenmeyen kırılgan bir azınlık hükümeti riskinin üstlenilmesi anlamına geliyor.

Eski bir Genelkurmay Başkanı olan Eisenkot, barış yanlısı bir siyasetçi olarak görülmüyor. Gelecekte yeni askeri operasyonların düzenlenmesi ihtimali, özellikle Gazze’de Hamas yönetimini 18 ay içinde sona erdirme taahhüdü, Arap listelerinin kendisine verdikleri desteği geri çekmelerine yol açabilir.

Eisenkot ayrıca Netanyahu’nun siyasi bloğunda bölünme yaratmaya çalışabilir.

Likud Partisi içinde ayrılık yaşanması pek olası görünmüyor. Zira parti, Netanyahu’nun arkasında güçlü biçimde kenetlenmiş durumda. Aşırı sağcı müttefikleri ise Değişim Bloğu açısından siyasi olarak kabul edilemez görülüyor.

Buna karşılık, şu anda Netanyahu ile ittifak halinde bulunan ve toplam 13 sandalyeye sahip ultra-Ortodoks partilerin daha esnek bir tutum sergilemesi mümkün.

Gazze savaşında oğlunu kaybeden Eisenkot, Haredi Yahudilerine tanınan askerlik muafiyetlerinin kaldırılmasını savunuyor. Bu talep, söz konusu toplumu temsil eden partilerin karşı çıktığı başlıca konular arasında yer alıyor. Ancak bu partiler, kendilerine bazı tavizler verilmesi halinde tutumlarını değiştirmeye hazır olabilir.

Araplar açısından tarihî başarı

Bu seçimler, Arap seçmenlerin tarihî düzeyde sandığa katılımına sahne oldu. Arap partilerinin toplam 19 sandalye kazanması, toplumsal öfkeyi önemli bir siyasi baskı unsuruna dönüştürerek Netanyahu’nun hesaplarını zorlaştırdı. Aynı zamanda Eisenkot liderliğindeki muhalefeti, hükümeti değiştirmek için bu desteği kullanıp kullanamayacağı konusunda önemli bir sınavla karşı karşıya bıraktı.

İsrail Knesset seçimlerinin sonuçları, Arap toplumunun siyasi temsilinin boyutlarını yeniden şekillendirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre sandığa katılımın benzeri görülmemiş seviyelere ulaşması ve Arap partilerinin toplam 19 sandalye kazanması, hükümetin politikalarına yönelik toplumsal tepkinin ve ayrımcı olarak nitelendirilen uygulamalarına karşı mücadele kararlılığının öne çıktığı seçimlerin en dikkat çekici gelişmelerinden biri oldu.

Oy verme oranının yaklaşık yüzde 80'e ulaşmasıyla ortaya çıkan bu geniş katılım, Arap toplumu açısından önemli bir siyasi kazanım niteliği taşıyor. Ancak seçim başarısının hükümetin yapısı üzerinde somut bir etkiye dönüştürülmesi, hâlâ ciddi siyasi ve parlamenter engeller barındırıyor.


İran müzakere için kapıyı aralarken Hürmüz’ü ateş hattında tutuyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) dün servis ettiği videodan alınan, bölgedeki savaş gemileri, (CENTCOM)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) dün servis ettiği videodan alınan, bölgedeki savaş gemileri, (CENTCOM)
TT

İran müzakere için kapıyı aralarken Hürmüz’ü ateş hattında tutuyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) dün servis ettiği videodan alınan, bölgedeki savaş gemileri, (CENTCOM)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) dün servis ettiği videodan alınan, bölgedeki savaş gemileri, (CENTCOM)

İran, Tahran’a dönen Katarlı arabuluculuk heyetini kabul ederek müzakerelerin yeniden başlatılması için diplomatik bir kapı araladı. Tahran ile Washington arasındaki görüşmeleri canlandırmayı amaçlayan bu yeni diplomatik girişim, Hürmüz Boğazı’nda daha fazla gerilime işaret eden sahadaki gelişmelerle eş zamanlı gerçekleşti.

Katarlı heyet, ABD Başkanı Donald Trump’ın, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper tarafından sunulan bir brifingi almasından saatler sonra Tahran’a ulaştı. Savaş Bakanı Pete Hegseth ile Genelkurmay Başkanı General Dan Caine’in de katıldığı brifingde, İran’a karşı izlenebilecek olası askerî seçenekler ele alındı. Bu gelişme, diplomatik sürecin askerî gerilim ihtimalini dışlamadığını gösterdi.

Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak Trump perşembe günü bir Amerikan radyo istasyonuna verdiği demeçte, İran’la yürütülecek olası yeni müzakerelerin temelinde nükleer meselenin yer alması gerektiğini yineledi. Trump, bu konunun müzakerelerin ilerleyen aşamalarında değil, en başından itibaren gündeme alınması gerektiğini vurguladı.

Trump, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin vermeyeceğiz. İran’ı nükleer silahlardan arındırılmış göreceğiz. Bu durum çok yakında değişecek” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Tahran, Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerine ve ticari gemilere yönelik saldırılarını artırdı. Devrim Muhafızları, perşembe günü üç petrol tankerinin boğazdan geçmeye çalıştıkları sırada patlama ve yangınlara maruz kaldığını duyurdu. İngiliz denizcilik kaynakları ise başka bir tankerin, yangına yol açan iki yapışkan mayınla hedef alındığını bildirdi.

Buna karşın General Cooper, Devrim Muhafızları’nın deniz trafiğini tehdit etme girişimlerine rağmen artık Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol sahibi olmadığını söyledi.