Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Savaşı ve uluslararası krizlerin çağrışımları

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
TT

Gazze’deki savaş ve dünya savaşlarının yıl dönümü

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta yıkılmış binaların yanındaki dar bir sokakta yürüyen Filistinliler, 11 Haziran 2024 (AFP)

Elie el Kaşif

ABD Başkanı Joe Biden’ın Gazze için ateşkes teklifi, muhtemelen Ramazan ayı arifesinde ateşkes ve esir takası anlaşması amacıyla yapılan, ancak tökezleyip başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerle aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor. ABD yönetiminin ister doğrudan İsrail'e ister Arap ülkeleri aracılığıyla Hamas’a olmak üzere savaşan taraflara yönelik tüm baskılarına rağmen, kendisi de bunu öngörmeye ve işaret etmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken savaşın başlamasından bu yana bölgeye gerçekleştirdiği sekizinci ziyarette bunu yapmaya çalışsa da şimdiye kadar pek başarılı olamadı.

Ne zaman savaşın müzakereler yoluyla durdurulabileceğine dair bir umut doğsa, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kötümser bir rüzgâr esmeye başlıyor. Eğer müzakere girişimi bu kez de başarısız olursa, karamsarlık geçen seferkinden daha da yoğun olacak. Teklif, gerek müzakerelerin başarısız olması ve İsrail ile Hamas'ın Biden'ın teklifine yanıt vermemesi bakımından, gerek savaşın doğrudan tarafları olan Hamas ve İsrail'in, özellikle de Binyamin Netanyahu ve Yahya Sinvar'ın hesapları bakımından gerekse özellikle önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan ABD seçimlerinin arifesinde bölgesel ve uluslararası sahnedeki kaos bakımından İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının en karmaşık hale geldiği zor bir zamanda ortaya atıldı. Bu da haftalardır hatta aylardır konuşulan Hamas ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının aslında bölgesel ve uluslararası bir çatışmanın yansıması olup olmadığı, yani bölgesel ve uluslararası tarafların kendi hesapları için mi bu çatışmayı derinleştirmeye çalıştıkları ya da söz konusu uluslararası tarafların başında gelen ABD’yi bu savaşta boğmak, dikkatini dağıtmak ve çözümsüzlüğe itmeye mi çalışıldığı gibi önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Aslında, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili sahada ve siyaset sahnesinde yaşanan gerilim, Doğu Avrupa'daki gelişmeleri Filistin topraklarındaki çatışmayla ilişkilendirmeye giderek daha fazla itiyor. Çünkü ABD ve Batı ülkelerinin her iki bölgede de var olması, rakiplerinin bu savaşlara katılmaları için net bir davet anlamına geliyor. Eğer Rusya Avrupa'daki savaşın tarafı ise Gazze’deki savaşta rolü ne olacak? Ya da Hizbullah ve İsrail arasındaki cephede nasıl bir rol üstlenecek? Aksa Tufanı Operasyonu'na ilişkin bazı geç okumalar, Moskova'nın bu operasyona yakından ya da uzaktan müdahil olmuş olma ihtimalini sorgulasa da elbette net cevaplara ulaşamadı. Şu sıralar sorular, Rusya'nın Ukrayna savaşındaki hesapları ya da başta Çin olmak üzere diğer ülkeler arasında yeni bir uluslararası düzen inşa etme girişimleri bağlamında, savaşı uzatma ve ABD'yi bu savaşla meşgul etme konusundaki çıkarları üzerinde yoğunlaşıyor. Dolayısıyla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Gazze’deki savaşın patlak vermesinin bir nedeni olarak gördüğü ABD’nin Ortadoğu'daki başarısızlığı, ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenin parçalanmasına yol açıyor.

Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Ancak Rusya ile ilgili soruların sorulması, kaçınılmaz olarak Çin ile ilgili sorular da sorulması anlamına geliyor. Pekin, Moskova’nın aksine çatışmaya doğrudan müdahil olmasına dair herhangi bir sinyal vermiyor. Putin geçtiğimiz hafta, Batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırmasına ve Rusya'ya saldırmasına izin vermesine karşılık, Moskova'nın dünyanın dört bir yanındaki ABD karşıtı grupları desteklemeye hazır olduğunu söylemişti. Bu da İran ile silah anlaşmaları yapmaya ya da bölgedeki İran yanlısı grupları doğrudan ya da Tahran üzerinden silahlandırmaya hazır olduğu şeklinde yorumlandı. Hizbullah'a yakın çevreler Moskova ile ilişkilerinin şu an her zamankinden daha güçlü olduğundan bahsediyor. Peki, bu Rusya'nın Hizbullah'a silah ya da teknoloji sağladığı anlamına mı geliyor? Her halükârda özellikle Ukrayna ve genel olarak Avrupa kıtasının güvenliği konusunda ABD ve Batı ülkeleri ile derinleşen çatışması çerçevesinde, Rusya'nın Gazze’deki savaşa müdahil olmuş olabileceğinden endişe duymak gerekiyor.

Son yıllarda İsrail, Körfez Arap ülkeleri ve İran'la birlikte bölgedeki varlığının kapsamını genişleten Çin ise Filistin'deki bölünmüşlüğün tarafları olan Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında uzlaşı sağlayama çalışarak ve Filistinliler ile İsrail arasındaki çatışmayı çözmek için uluslararası konferans çağrısında bulunarak, savaşa diplomatik bir pencereden bakıyor.

svdfbgnh
Ürdün'ün ev sahipliğinde yapılan “Eylem Çağrısı: Gazze'ye Acil İnsani Müdahale” konulu Ölüdeniz Konferansı'na katılan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (ortada) sağında Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile, 11 Haziran 2024 (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki savaşın büyük resmi böyle, ancak uluslararası ve bölgesel ittifakların karmaşıklığı ve çakışmaları çerçevesinde, uluslararası ve bölgesel safların daha açık dizildiği Soğuk Savaş dönemindeki durumun aksine, bugün bölgedeki ve dünyadaki tüm ülkeler ilişkilerini ve ittifaklarını mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyor. Bu ise bölgedeki uluslararası rekabetin, özellikle de günümüzün iki büyük kutbu olan ABD ve Çin arasındaki rekabetin ek bir nedeni haline geliyor. Hem ABD hem de Çin, İsrail'den Körfez ülkelerine ve İran'a kadar bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilere sahip. Dolayısıyla Gazze’deki savaştan nasıl çıkılacağı ve ‘ertesi günü’ belirsizliğini korurken, Ortadoğu’da bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bir soğuk savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Fakat savaşı çevreleyen bu uluslararası sahne tek başına savaşın gelişimini ve geleceğini açıklamaya yetmiyor. Zira yerel aktörlerin, Hamas ve İsrail'in, özellikle de Sinvar ve Netanyahu'nun hesapları, çatışmanın geleceği üzerinde çok etkili ve hatta belirleyici. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in geçtiğimiz günlerde Hamas Hareketi’ne Biden'ın teklifini kabul etmemesi yönünde yaptığı dolaylı çağrıdan da anlaşılacağı üzere, İran'ın Hamas'ın önemli bir destekçisi olarak savaştaki varlığı, hatta onun tercihlerini yönlendirmesi göz ardı edilemez. Tüm bu aktörlerin, Gazze Şeridi'ndeki savaşta yaşanan gelişmelerin de kanıtladığı üzere, başta bölgedeki başlıca uluslararası aktör olan ABD olmak üzere, savaştaki başlıca ülkelerin çıkarlarını ve tedbirlerini dikkate aldıklarına hiç şüphe yok.

Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak, ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor.

Nihayetinde ister müttefikleri ister muhalifleri tarafından olsun, tüm yerel, bölgesel ve uluslararası hesaplar ABD ve onun yakın ve uzak hedefleri etrafında dönüyor. Hamas, İran ve Hizbullah, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların merkezinde yer alan ABD’nin bölgedeki önceliklerinin üzerine bahis oynuyorlar. Biden yönetimi, ABD'nin Doğu Avrupa, Pasifik ya da Çin Denizi gibi önemli uluslararası çatışma bölgelerine yeniden odaklanmasıyla ilgili jeopolitik nedenlerinin yanı sıra Gazze’deki savaşta İsrail'i desteklediği ve gönderdiği çok sayıda silahla on binlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olduğu için seçimlerde ABD’lilerin kendisine yönelik tepkisini hafifletmek gibi sebeplerden ötürü üç aşamalı ateşkes anlaşmasının imzalanması için acele ediyor.

xscdvfbg
İsrailli rehinelerin aileleri, Blinken’ın Tel Aviv ziyaretine denk gelecek şekilde, rehinelerin derhal serbest bırakılması talebiyle protesto gösterisi düzenledi 11 Haziran 2024 (Reuters)

Öte yandan Gazze'deki ateşkes, Washington ile Riyad arasında bir savunma anlaşmasından oluşan ve Washington'ın İsrail'i Suudi Arabistan ile normalleşme anlaşması yoluyla bölgeye daha fazla entegre etme çabaları çerçevesinde Tel Aviv'in de katılabileceği, ancak Tel Aviv'in Riyad'ın talep ettiği gibi iki devletli bir çözüm ile ilgili somut adımlar atmasına bağlı olan, ABD himayesinde ‘bölgesel bir yapı’ inşa etmeye doğru ilerliyor. Dolayısıyla, Gazze’deki savaş da dahil olmak üzere bölgedeki olayların çoğu, ABD’nin bölgedeki yeni mühendisliğinin bir parçası olarak ABD-Suudi Arabistan anlaşması etrafında dönüyor. Bu sebeple, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in kısa süre önce Aksa Tufanı Operasyonu’nu, bölgedeki denklemleri değiştirmeye yönelik bir Amerikan projesini engellediğini söyleyerek övmesi kimseyi şaşırtmadı.

Hamas Hareketi’nin Gazze’deki lideri Yahya Sinvar'ın özellikle de esir kartını elinde tuttuğu sürece, elinde kalanlarla savaşmaya devam etme isteğine ilişkin kendi hesaplarıyla kesiştiğinde İran'dan gelen sinyalleri aldığına şüphe yok. İşte şimdi Washington ona ABD vatandaşı olan rehineler için arada İsrail olmadan müzakere etme teklifinde bulunuyor. Sinvar’ın sadece iki seçeneği var. Ya İsrail, uluslararası tarafların garantörlüğünde kalıcı bir ateşkesi kabul edecek ya da savaşmaya devam edecek. Şimdiye kadar bu iki seçenek dışında üçüncü bir seçeneği kabul etmeye istekli görünmedi. Sinvar'ın tutumunun, özellikle Hamas’ın Doha'daki lider kadrosuna uygulanan baskı çerçevesinde bir bütün olarak Hamas'ın tutumu olup olmadığı da tartışmalı bir konu. Ancak İran Hamas'ın ana şemsiyesi olmaya devam ediyor. Bu da Hamas'ın genel tutumunu anlamada önemli bir unsur.

Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington ile ilişkilerinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor.

İsrail'e ve özellikle Netanyahu'ya gelince; Netanyahu, iki devletli bir çözümü kabul etmeye hazır değil. Çünkü böyle bir durum onu hükümetinin düşmesi ve aşırı sağın yeri doldurulamaz desteğini kaybetmesi tehdidiyle karşı karşıya bırakacaktır. Yani ya hem Filistinlilerle savaşı hem de İsrail içindeki siyasi çatışmayı kazanarak ikisi de kazanacak ya da ikisini birden kaybedecek. Tecrübeli bir siyasetçi olan Netanyahu, İsrail'deki siyasi ve demografik geleceğin özellikle savaş sonrasında aşırı sağcı eğilimlerden yana olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle önceliklerinin, görev süresi sona ermekte olan Biden yönetimiyle ilişkileri pahasına da olsa aşırı sağcı akımların kendisine olan desteğini sürdürmek olması gerektiğini bilen Bibi (Netanyahu), İsrail sağının değirmenine su taşıyan Donald Trump'ın seçimleri kazanması üzerine de bahis oynuyor olabilir. Nihayetinde Netanyahu'nun siyasi ve şahsi hesapları, Washington'la ilişkinin sınırları ve koşulları da dahil olmak üzere savaştaki seçeneklerini belirlemede önemli rol oynuyor. İsrail sağının anlatısı, Biden'ın İsrail'e yardım etmek yerine, onu bölgeye yönelik projesinin bir parçası olarak kullandığı yönünde ve bu da elbette Netanyahu ve danışmanları tarafından çok iyi biliniyor.

Tüm bu üst üste binen uluslararası, bölgesel ve yerel sahneler açısından Gazze’deki savaştan çıkış yolunu hayal etmek daha da zorlaşıyor. O halde bölge uzun bir ‘yıpratma savaşına’ mı hazırlanmalı? Nihayetinde böyle bir savaşın bedelini öncelikle Filistinli siviller, ikinci olarak da Lübnan'da, Suriye'de, hatta biraz daha uzaktaki Irak'ta olsun, uzun savaşlara alışkın olan ‘Bereketli Hilalin’ halkları ödeyecek.



Vance, İran'la müzakerelerin yeniden başlatılması için dolaylı temasları yürütüyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
TT

Vance, İran'la müzakerelerin yeniden başlatılması için dolaylı temasları yürütüyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in, yeni bir ateşkes anlaşmasına varılması ve müzakerelerin yeniden başlatılması amacıyla son iki hafta içinde İran'la yürütülen dolaylı görüşmelere bizzat katıldığı ortaya çıktı. Axios haber sitesi, söz konusu temaslar hakkında bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberinde bu bilgiyi aktardı.

Vance'in rolü, Washington'un savaştan çıkış arayışını yansıtıyor

Şarku’l Avsat’ın Axios'tan aktardığına göre Vance'in görüşmelere yoğun biçimde katılması, ABD'yi savaştan çıkarma sorumluluğunu üstlendiğini gösteriyor. Vance, savaşın Cumhuriyetçilerin bu haftaki seçimlerde aldığı ağır yenilgiden sorumlu olduğunu düşünüyor. Vance'in sürece dahil olması, dolaylı müzakerelerin son turunu ABD yönetimi içindeki en üst düzeyde yürütülen temaslar hâline getiriyor.

ABD'li yetkililer ve bölgesel kaynaklar, ABD Başkanı Donald Trump'ın şu aşamada diplomatik girişimlere ilerleme fırsatı vermeye hazır olduğunu ve herhangi bir anlaşmaya varılmasının mümkün olup olmadığını görmek istediğini belirtti.

Katarlı ve Pakistanlı arabulucularla neredeyse her gün temas

Görüşmeler hakkında doğrudan bilgi sahibi kaynaklar Axios'a, Vance'in İran'la yürütülen müzakereleri ele almak üzere Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ve diğer arabulucularla neredeyse her gün temas kurduğunu belirtti.

ABD'nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Trump'ın danışmanı ve damadı Jared Kushner de bu diplomatik girişimlerde yer alıyor.

Kaynaklar, Vance'in Katarlı ve Pakistanlı arabulucularla birlikte önümüzdeki günlerde ABD ile İran arasında uzmanlar düzeyinde teknik bir toplantı düzenlenmesi ihtimalini görüştüğünü, ancak söz konusu toplantının henüz gerçekleştirilmediğini belirtti.

Vance, daha önce savaşa karşı çıkmış ve diplomatik çözümü savunmuştu

Vance, şubat ayının sonunda savaş başlamadan önce Trump'ın yakın çevresinde savaşa en fazla şüpheyle yaklaşan isimlerden biriydi. Vance, bunun yerine diplomatik bir çözüm bulunması çağrısında bulunmuştu.

Vance, nisan ayında İslamabad'da düzenlenen İran konulu zirvede ABD müzakere heyetine başkanlık etmiş, haziran ayında ise ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptıyla sonuçlanan görüşmelere bizzat katılmıştı.

Ardından İsviçre'de İran'la gerçekleştirilen doğrudan görüşmelerde ABD heyetine başkanlık etti. Görüşmeler, İran'ın Birleşmiş Milletler müfettişlerini nükleer tesislerini ziyaret etmeye davet etme taahhüdüyle sonuçlanmıştı.

Ancak İran Devrim Muhafızları kısa süre sonra gemilere yönelik saldırılarına yeniden başladı ve bu gelişme mutabakat zaptının çökmesine yol açtı.

Vance'ten İranlı yetkiliye müzakerelerin yeniden başlatılması mesajı

Axios'un haberine göre en dikkat çekici gelişme yaklaşık iki hafta önce yaşandı. Vance, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye bir mesaj göndererek, doğrudan müzakerelerin yeniden başlatılmasını önerdi.

Habere göre İranlı yetkililer, Vance'in mesajının müzakerelerin yeniden başlaması yönünde olumlu bir ivme oluşmasına katkı sağladığını ifade etti.

Arabuluculukta yavaş ilerleme, anlaşma ihtimaline ilişkin işaretler

Axios'a göre arabuluculuk girişimlerinde yer alan kaynaklar, görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini ancak bu ilerlemenin oldukça yavaş olduğunu ifade etti.

Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, dün akşam yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Son iki hafta boyunca, durumu kontrol altına almak ve gerilimi düşürmek için gerçekten çözüm bulma niyetinde olan ABD yönetimindeki yetkililerle birlikte çalıştık. Onların ve Tahran'daki sağduyulu isimlerin katkıları sayesinde durumun kontrolden çıkmasını önlemeyi başardık.”

Katar Başbakanı ayrıca, ara seçimlerin ardından da Trump yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü, ancak yönetimin başka meselelerle de ilgilenmesi nedeniyle temasların önceki günlerdeki yoğunlukta devam etmediğini belirtti.


Ara seçim yenilgisi, Cumhuriyetçiler arasında sorumluluk tartışmasını alevlendirdi

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta düzenlenen yönetim toplantısında Savaş Bakanı Pete Hegseth'in konuşmasını dinlerken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta düzenlenen yönetim toplantısında Savaş Bakanı Pete Hegseth'in konuşmasını dinlerken (Reuters)
TT

Ara seçim yenilgisi, Cumhuriyetçiler arasında sorumluluk tartışmasını alevlendirdi

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta düzenlenen yönetim toplantısında Savaş Bakanı Pete Hegseth'in konuşmasını dinlerken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta düzenlenen yönetim toplantısında Savaş Bakanı Pete Hegseth'in konuşmasını dinlerken (Reuters)

ABD Kongresi ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin ağır bir yenilgiye uğraması, Başkan Donald Trump yönetiminde karışıklığa yol açtı. Yenilginin sorumluluğuna ilişkin tartışmalar, özellikle İran savaşının sonuçları üzerinden yoğunlaşırken, ulusal güvenlik ekibinin önde gelen isimlerinin geleceğine ilişkin soru işaretleri de arttı.

Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Thomas Massie'nin, Savaş Bakanı Pete Hegseth'in görevden alınmasına yönelik suçlama kararını yeniden gündeme getireceğini açıklamasıyla, Hegseth'in görevden alınmasına yönelik girişimler yeniden hız kazandı. Trump ise savaşın yönetimine yönelik eleştiriler artmasına rağmen, bakana desteğini yineleyerek performansını övdü.

Öte yandan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, istifa etmeyi planladığı yönündeki haberleri yalanladı. Trump'ın görev süresinin sonuna kadar görevini sürdürmeyi planladığını belirten Rubio, 2028 başkanlık seçimlerine ilişkin siyasi hedefleri hakkında ise yorum yapmaktan kaçındı.


“Tekstil Fabrikası”... İsrail ve ABD, İsrail'in nükleer cephaneliğinin gerçek boyutunu nasıl gizledi?

İsrail'in Dimona yakınlarındaki nükleer tesisleri. Görüntü, İsrail'in Kanal 10 televizyonunda yayımlandı. (Arşiv – AP)
İsrail'in Dimona yakınlarındaki nükleer tesisleri. Görüntü, İsrail'in Kanal 10 televizyonunda yayımlandı. (Arşiv – AP)
TT

“Tekstil Fabrikası”... İsrail ve ABD, İsrail'in nükleer cephaneliğinin gerçek boyutunu nasıl gizledi?

İsrail'in Dimona yakınlarındaki nükleer tesisleri. Görüntü, İsrail'in Kanal 10 televizyonunda yayımlandı. (Arşiv – AP)
İsrail'in Dimona yakınlarındaki nükleer tesisleri. Görüntü, İsrail'in Kanal 10 televizyonunda yayımlandı. (Arşiv – AP)

1960 yılının başlarında bir grup Amerikalı diplomat, İsrail'e ait bir helikopterle seyahat ederken, Necef Çölü'nde, Ölü Deniz'in yaklaşık 20 mil batısında uzanan bir inşaat alanını fark etti.

Amerikalı yetkili, inşaat alanını işaret ederek kendilerine eşlik eden İsrail Maliye Bakanlığı görevlisi Adi Cohen'e burada nasıl bir tesis inşa edildiğini sordu. Cohen, aralarında dönemin ABD'nin İsrail Büyükelçisi Ogden Reid'in de bulunduğu Amerikalı heyete buranın bir “tekstil fabrikası” olduğunu söyledi.

Ancak helikopterdeki yolcunun gördüğü yer, bugün Ortadoğu'nun tek nükleer cephaneliğinin doğum yeri olarak bilinen Dimona nükleer tesisiydi. ABD istihbaratının inşaat alanının gerçek niteliğini tespit etmesinden yalnızca birkaç ay sonra Büyükelçi Reid, Cohen ile görüşmek için talepte bulundu.

Ulusal Güvenlik Arşivi tarafından derlenen ve gizliliği kaldırılan belgeler arasında yer alan, helikopter yolculuğunun ayrıntılarını içeren gizli bir ABD diplomatik telgrafında şu ifadeler yer aldı:

“Cohen başlangıçta konuyu hafife aldı. Ancak oluşan izlenim, reaktörün nihayetinde silah üretimi amacıyla kullanılabileceğine inandığı yönündeydi.”

Beş yıl sonra, nükleer meselelerden sorumlu ABD'li yetkililer, Pensilvanya eyaletindeki bir tesisten silah yapımına elverişli düzeyde zenginleştirilmiş yüzlerce libre uranyumun kaybolduğunu tespit etti. Bazı ABD'li istihbarat yetkilileri, bu miktarın İsrail'in nükleer programında kullanılmak üzere başka bir yere aktarıldığını düşündü. ABD merkezli CNN'e göre, yakın zamanda yayımlanan bir belgeselde de bu iddiaya atıfta bulunuldu.

Silahlar konusunda yaygın bir örtmece

ABD ve İsrail, sonraki 60 yıl boyunca İsrail'in nükleer cephaneliğini geliştirdiğini hiçbir zaman resmen kabul etmedi. Her iki ülke de bu konuda belirsizliğe dayalı bir tutum benimsedi.

Cohen'in Amerikalı diplomatlara Dimona tesisini “tekstil fabrikası” olarak tanımlarken verdiği doğaçlama yanıt, İsrailli yetkililerin ülkenin nükleer silahlarına üstü kapalı biçimde gönderme yapmak için kullandığı yaygın bir ifadeye dönüştü. Hatta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 14 Temmuz'da yaptığı bir konuşmada, İsrail Atom Enerjisi Komisyonu Başkanı ile gerçekleştirdiği toplantıda “tekstil fabrikası” olayına atıfta bulundu.

Zamanla bu durum, İsrailli-Amerikalı tarihçi Avner Cohen'in “dünyanın en kötü saklanan sırrı” olarak nitelendirdiği bir meseleye dönüştü.

ABD ve İsrail'in bugün izlediği politika, İsrail'in nükleer silahlara sahip olduğunu ima etmekle birlikte, bunu resmen doğrulamamaya dayanan bir gizlilik, diğer bir ifadeyle nükleer belirsizlik politikası.

Bu politika, ABD'nin başka ülkelerin nükleer silah geliştirmesine karşı olduğunu açıklamayı sürdürmesine imkân tanırken, İsrail'i de bombayı nasıl elde ettiği veya gerçekten nükleer silaha sahip olup olmadığı yönündeki sorulardan uzak tuttu.

Ancak bölgedeki diğer ülkelerin nükleer programlarında kaydedilen ilerlemeyle birlikte bu istikrarlı durum değişme ihtimaliyle karşı karşıya.

ABD ve İsrail, kısmen Tahran'ın nükleer silah edinmesini engellemek amacıyla İran'la savaş yürütüyor. Buna karşın nükleer silahların yayılmasını önleme alanında önde gelen uzmanlar, bu çabaların sonuç vermeyebileceği görüşünde.

İsrail'in askerî hedeflerine uzun süredir güçlü destek veren ABD'nin tutumunda da aşınma belirtileri görülüyor. ABD Başkanı Donald Trump, salı günü yaptığı açıklamada, İsrail'in “artık buna ihtiyacı kalmadığı” gerekçesiyle yıl sonuna kadar yaklaşık 4 milyar dolarlık askerî yardımı durdurabileceklerini söyledi.

Öte yandan bazı Demokrat Kongre üyeleri ve lobi grupları, son yıllarda ABD'nin İsrail'in nükleer silahlarının varlığından habersizmiş gibi davranmasına son vermesi çağrısında bulunuyor.

Şarku’l Avsat’ın CNN'den aktardığına göre Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Joaquin Castro verdiği röportajda, İsrail'in nükleer cephaneliğine ilişkin ABD'nin mevcut belirsizlik politikasının artık çağdışı kaldığını ve “pervasız ve tehlikeli bir uygulamaya dönüştüğünü” söyledi.

Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler ve İstihbarat Komitelerinin üyesi olan Castro, ABD'nin İsrail'le birlikte savaşa girdiği bir dönemde, İsrail'i nükleer silah kullanmaya yöneltebilecek “kırmızı çizginin” ne olduğunu bilmemesinin ciddi riskler taşıdığına dikkat çekti. Castro ayrıca, bu silahların kullanılması veya nükleer tesislerin askerî saldırılara hedef olması durumunda uygulanacak acil durum planlarının da açıklığa kavuşturulması gerektiğini belirtti.

Herkesin bildiği sır

Örtülü inkâr politikasından vazgeçilmesi, İsrail'in nükleer teknolojisinin kökenlerinin ve nükleer silah programının varlığına ilişkin kesin kanıtların ortaya çıkmasını önlemek amacıyla yıllarca yürütülen girişimlerin yeniden incelenmesinin önünü açabilir.

ABD'li denetçiler, Dimona'da bomba yapımına elverişli plütonyum üretiminde kullanılan gizli yer altı tesisini hiçbir zaman tespit edemedi.

2024 yılında yayımlanan İbranice televizyon belgeseli “Atom ve Ben”de, nükleer silah programına destek vermekle görevlendirilmiş eski bir İsrail istihbarat teşkilatı başkanının ölümünden sonra yayımlanan röportajlara yer verildi. Belgeselde, İsrailli yetkililerin denetçiler gelmeden önce söz konusu tesise inen asansörün girişini kapattıkları belirtildi.

Bu bilgilerin açığa çıkması, başka ülkelerin nükleer kulübe katılmasına karşı çıkmayı sürdüren ABD'nin güvenilirliğini de daha fazla zedeleyebilir. Ayrıca nükleer silah edinmeye çalışan ülkeleri cezalandırmak amacıyla ekonomik yaptırımlar uygulanmasına veya silah satışlarının yasaklanmasına yol açabilir.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Uzun süredir izlenen politika, belirli askerî sistemler veya askerî durumlarla ilgili haberler hakkında kamuoyu önünde yorum yapmamaktır” dedi.

Beyaz Saray yorum talebine cevap vermezken, İsrail'in Washington Büyükelçiliği CNN'in sorusunu Başbakanlık Ofisi'ne yönlendirdi. Ancak Başbakanlık Ofisi de herhangi bir açıklama yapmadı.

Nükleer strateji uzmanı ve Georgetown Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Matthew Kroenig ise şu değerlendirmede bulundu:

“İsrail nükleer bir devlet olduğunu açıklarsa, bu durum bölgedeki diğer ülkelerin de aynı yolu izlemesi yönündeki baskıyı artırabilir. Ortadoğu'da kontrolden çıkmış bir nükleer silahlanma yarışı, ABD politikası açısından iyi bir gelişme olmaz.”

Castro, haziran ayında Kongre'de düzenlenen açık oturumda da Dışişleri Bakanı Marco Rubio'ya bu konuyla ilgili sorular yöneltti.

Henry Kissinger'dan sonra hem ABD'nin en üst düzey diplomatı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanı görevlerini aynı anda üstlenen ikinci isim olan Rubio, konuya ilişkin bir ABD'li diplomat tarafından yapılan en açık kamuoyu değerlendirmelerinden birini sundu.

Rubio şu ifadeleri kullandı:

“Dünyadaki ülkelerin çoğunun onların nükleer silahlara sahip olduğunu düşündüğüne inanıyorum. Ancak biz... Onlar bunu kamuoyu önünde kabul etmediler. Dış politikamızın bir parçası olarak biz de çeşitli nedenlerle bu konudan bu şekilde söz etmiyoruz.”

İnkâr politikasının inşası

CNN'e konuşan uzmanlara göre, gizlilik politikası Soğuk Savaş döneminin zorunlulukları nedeniyle ortaya çıktı. ABD ve İsrail, nükleer programın açığa çıkmasının Sovyetler Birliği'nin desteğiyle Arap ülkelerinde askerî nükleer programların başlatılmasına yol açmasından endişe ediyordu. İsrail ise nükleer silaha sahip bir devlet olduğunu resmen açıklamanın diplomatik sonuçlarından çekiniyordu.

Pensilvanya'daki tesisten uranyumun kaybolduğunun tespit edildiği yıl, Henry Kissinger Tel Aviv'i ziyaret etti ve ABD Büyükelçiliğindeki üst düzey yetkililere İsraillilerle yaptığı görüşmeler hakkında bilgi verdi.

O dönemde Harvard Üniversitesi Hükümet Bölümü'nde (Hükümet Dairesi), profesör olan Kissinger, Cumhuriyetçi Partinin önde gelen bazı isimlerine dış politika danışmanlığı yapıyordu. Dört yıldan kısa bir süre sonra, 1969 yılında, Richard Nixon yönetiminde Ulusal Güvenlik Danışmanı görevini üstlendi.