İsrail'deki aşırı sağ, küresel aşırı sağ eğilimlerinin bir parçası mı?

İsrail’deki aşırı sağın dinamikleri de aynı argümana, yani tek ve saf bir kimliğin diğer tüm kimlikler pahasına savunulmasına dayanıyor

Eduardo Ramon/Getty Images
Eduardo Ramon/Getty Images
TT

İsrail'deki aşırı sağ, küresel aşırı sağ eğilimlerinin bir parçası mı?

Eduardo Ramon/Getty Images
Eduardo Ramon/Getty Images

Michael Horowitz

İsrail'deki aşırı sağ, küresel aşırı sağ akımının bir parçası olarak nadiren tartışılıyor. Bunun nedeni Yahudi devletinin ve İsrail-Filistin çatışmasının kendine özgü doğasıdır. İsrail İç Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve hatta bizzat Başbakan Binyamin Netanyahu gibi isimlerin savunduğu ideolojinin küresel aşırı sağ ile pek çok ortak noktası var ve başarıları da aynı temellere dayanıyor olabilir.

İsrailli aşırı sağcılar da artık bu yakın ilişkinin farkındalar. Netanyahu, örneğin Macaristan Devlet Başkanı Viktor Orban, eski Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro ve eski ABD Başkanı Donald Trump gibi aşırı sağcı isimlerle arkadaş olmayı, diğer bazı dünya liderlerine (ya da Netanyahu'nun aşırı sağcı arkadaşlarını takip etmeyenlere) kıyasla daha kolay buluyor.

Bunun bir tesadüf olduğu söylenemez. İsrail'deki aşırı sağın dinamikleri de aynı mekanizmalara ve aynı argümanlara, yani tek ve saf bir kimliğin diğer tüm kimlikler pahasına ya da demokrasi ilkesi pahasına savunulmasına dayanıyor.

Esasen Yahudilerin üstünlüğünü savunan Ben-Gvir, İsrail’deki Yahudilerin diğerlerinden daha fazla hakka sahip olması gerektiğine inanıyor. Bunu birden fazla kez dile getirdi. Lideri olduğu Yahudi Gücü Partisi’nin adı dahi başka bir yoruma yer bırakmıyor.

Yukarıdaki argüman İsrail'de daha derin bir anlam kazanıyor. İsrail'in temel kimliği iki ana ilkeye; ‘İsrail bir Yahudi devletidir ve demokratik bir devlettir’ ilkelerine dayanıyor. Ancak bu iki kavramın her zaman kolayca bir araya gelmesi pek mümkün değildir, aslına bakılırsa birçok yönden birbiriyle çelişir. Eğer İsrail bir Yahudi devletiyse, azınlıklara ne olacak? Eğer İsrail bir Yahudi devletiyse, Tevrat yasaları devletin -belirli bir anayasası olmayan bir devletin- yasalarının üstünde mi olmalı?

dfvbg
Eduardo Ramon/Getty Images

Bu çelişkiler her zaman var olsa da son yıllarda yeni bir önem kazandı. İsrail siyaset sahnesinin bir bölümü, eğer bu iki kurucu ilke arasında bir çatışma olursa, ülkenin Yahudi kimliği her zaman öncelikli olmasını seçti ve bu seçim giderek daha da güçleniyor.

Itamar Ben-Gvir'in başarısının kaynağı fikirleri ve sahne performansları. Destekçileri onu ‘açık sözlü ve her şeyi olduğu gibi anlatan biri’ olarak görüyor.

Destekçilerince sık sık ‘Kral Bibi’ ve ‘İsrail'in Kralı Bibi’ tezahüratları yapılan Netanyahu kendine devletin kurucu ilkelerinden biri olan demokrasinin altını oymaktan mutluluk duyan ortaklar buldu. Ancak demokrasiye karşı artan bu saldırı, demokrasiyi İsrail tarihinde daha büyük şeylerin (ya da daha büyük adamların) önünde boyun eğmesi gereken bir dipnottan ibaret olarak görmeyen İsraillilerin uyuyan çoğunluğunu beklenmedik bir şekilde uyandırdı. İsrail’de geçtiğimiz yıl düzenlenen protestolar, İsrail'in bir Yahudi devleti ve demokratik bir devlet olarak kimliğinin ciddi bir tehlike altında olduğunun halk kesimleri arasında daha derinden fark edilmesinin sonucuydu.

xcdvf
Eduardo Ramon/Getty Images

Ancak benzerlikler burada bitmiyor. İsrail’deki aşırı sağcı akım da küresel aşırı sağ ile aynı eski argümana ‘elit kesim ile halkın karşı karşıya olduğu’ argümanına dayanıyor. Netanyahu, yargıyla ilgili sorunları arttıkça, dünyanın başka yerlerinde aşırı sağ tarafından kullanılan argümanları ve söylemi giderek daha fazla kullanır oldu. Netanyahu, hem kendisinin hem de destekçilerinin ifadelerine göre demokratik yollarla görevden alınamadığı için kendisini devirmenin yollarını arayan 'derin devlet' unsurları tarafından yürütülen bir cadı avının kurbanı. İsrail Yüksek Mahkemesi'ni eleştiren Netanyahu, mahkemeyi ‘seçilmemiş bir otorite’ olarak tanımladı. Netanyahu’nun destekçileri İsrail Başsavcısı’nı bir ‘hain’ olarak niteliyor ve İsrail'in aşırı solu tarafından kullanılan bir ‘Truva atı’ olmakla suçladı.

Bu klasik ‘elitlere karşı halk’ argümanının kullanımı İsrail'de daha derin yankılara sahip. İsrail, kuruluşunun ilk yıllarında Avrupa'dan gelen ve solun değerlerini ve hassasiyetlerini beraberinde getiren Yahudilerden (Aşkenaz Yahudileri) büyük ölçüde etkilendi. Erken dönem Siyonist hareket de öyle. İsrail onlarca yıl boyunca sol görüşlü bir parti tarafından yönetildi ve 1970'lerin sonlarına kadar sağ kanat iktidara gelemedi. Sovyetler Birliği, 1948 yılında İsrail'in gelişmekte olan komünist bloğun yanında yer alacağı umuduyla (İsrail'in kurucuları sol görüşlü olduğu için bu umut yersiz değildi) İsrail'in kurulması lehinde oy kullandı.

Günümüze doğru hızla ilerlediğimizde, sol kanadın ilk birkaç on yıl boyunca süren hegemonyasından geriye çok az şey kaldığını görüyoruz. İsrail solu bugün eski halinin sadece bir gölgesine dönüşmüş durumda. Öyle ki (İsrail parlamentosu) Knesset'e bile zar zor girebiliyor. Yine de Aşkenaz Yahudileri halen akademik çevrelerde ve bazı devlet kurumlarında - özellikle de İsrail Yüksek Mahkemesi'nde - yoğun olarak temsil ediliyor olabilir. Ancak ayrımcılık duygusu, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ülkelerden kovulduktan sonra İsrail'e gelen Arap Yahudileri (İsrail'de Sefarad ya da Mizrahi Yahudileri olarak adlandırılırlar) arasında halen İsrail ruhunun bir özelliği olmaya devam ediyor. Ayrımcılıktan ve ‘ikinci sınıf’ Yahudi olduklarına dair genel algıdan şikayetçiydiler ve banliyölerde yaşamaya gönderildiler.

Aşkenaz ve Sefarad Yahudileri arasındaki eşitsizlik meselesi bugün de İsrail'in gündemini meşgul etmeye devam ediyor.

Netanyahu’nun kafasında ‘hayali bir derin devlette saklanan eski solcu Aşkenaz Yahudilerin, seçilmiş başbakanı devirmek için fildişi kulelerinden aşağıya baktıkları’ bir görüntü canlanıyor.

Bu imaj İsrail'e özgü olsa da aynı zamanda dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı liderler ve popülistler tarafından kullanılan söylemi andırdığı şüphesiz.

Nihayetinde kullanılan dil de aynı. Örneğin Itamar Ben-Gvir'in başarısı fikirlerinden olduğu kadar sahne performanslarından da kaynaklanıyor. Destekçileri onu ‘açık sözlü, her şeyi olduğu gibi anlatan ve siyaseten doğru olup olmamayı önemsemeyen biri’ olarak görüyor. Son on yılın önde gelen aşırı sağcı isimlerinin neredeyse tamamı için aynı şey söyleniyor. İsrail 7 Ekim saldırılarının ardından karmaşık bir krizle karşı karşıya kalırken, bu durum basit çözümler isteyen ve dünya önünde provakatif bir şekilde sesini duyurmaktan mutlu olan bazı seçmenlerin ilgisini çekecektir.

Netanyahu ve aşırı sağcı yoldaşları, dünyanın dört bir yanındaki benzer aşırı sağcı ve popülist gruplarla kurdukları bağları güçlendirecekler.

Yukarıda bahsi geçen argümanlar 7 Ekim'den sonra daha da güçlenmeye başladı. Netanyahu, ülke içinde bölücü bir söylem kullanarak kendisini gerçeklerden ve sorumluluklardan ayırma çabalarını iki katına çıkaracaktır. Netanyahu, aşırı sağcı fikirlere ‘gerçekten inanan’ biri olmaktan ziyade pragmatik biri. Netanyahu, ne kadar korkutucu olursa olsun, kendisine en iyi hizmet eden retoriği kullandı ve kullanmaya da devam edecek.

zcdvf
Eduardo Ramon/Getty Images

Netanyahu’nun (oğlu da dahil olmak üzere) bazı destekçileri 7 Ekim olaylarının ardından -günümüzün aşırı sağcı liderleri tarafından kullanılan bir başka klasik taktik olan- komplo teorilerine sarılarak ‘derin devlet’ ve ordu içindeki unsurların Netanyahu'yu devirmek için Hamas’ın saldırı düzenlenmesine ‘göz yumduğunu’ iddia ettiler.

Netanyahu’nun hükümet ortakları Ben-Gvir ve Smotrich, İsrail'in en kötü güvenlik felaketlerinden biri sırasında görevde oldukları için kendi krizleriyle karşı karşıyalar. Bu yüzden Netanyahu'nun söylemlerini tekrar edecek ve fikirlerinin her fırsatta bastırıldığını, marjinalleştirildiğini iddia edecekler. Keşke sonuna kadar takip edebilseydik diyecekler. Hesap verebilirlikteki bu eksikliği, seçmenlerin liderleri yaptıklarından ziyade kim olduklarına göre desteklemelerinin beklendiği kimlik siyasetinin de tipik bir örneği.

Netanyahu ve aşırı sağcı yoldaşları, dünyanın dört bir yanındaki benzer aşırı sağcı ve popülist gruplarla kurdukları bağları güçlendirecekler. Bibi’nin Biden'ın 7 Ekim'den sonra İsrail'e verdiği benzersiz desteğe rağmen ABD’de kasım ayında yapılması planlanan başkanlık seçimlerinde Trump'ın zaferine dair büyük umutları olması şaşırtıcı değil. Trump'ın yakın zamanda Gazze'deki çatışmayı sona erdirme arzusunu dile getirmesine ve geçtiğimiz yıl Netanyahu'nun kendisine ihanet ettiğini ve hızla Biden'a yöneldiğini açıklamasına rağmen bu durum değişmedi. Daha genel anlamda İsrail kendisini tüm dünyada izole edilmiş halde bulsa da Batı'yı düşman bir İslam dünyası tarafından kuşatma altında gören Batı'daki ve ötesindeki aşırı sağcı gruplar tarafından halen önemli bir kalkan olarak görülüyor.

Bu gidişat, İsrail'i sadece daha fazla bölünmeye, zehirli siyasete ve ortak değerlerden ziyade paylaşılan korkulara dayalı ittifaklara yol açacak tehlikeli bir kaygan zemine itiyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Arakçi, İran'da rejim değişikliğinin ‘yanılsama’ olduğunu yineledi... Hatemi, ABD ve İsrail'i uyardı

İran'da yayınlanan bir gazetenin bugünkü baskısının ön sayfasında ABD Başkanı Donald Trump'ın fotoğrafı ‘İran Venezuela değildir’ başlığıyla yer aldı. (EPA)
İran'da yayınlanan bir gazetenin bugünkü baskısının ön sayfasında ABD Başkanı Donald Trump'ın fotoğrafı ‘İran Venezuela değildir’ başlığıyla yer aldı. (EPA)
TT

Arakçi, İran'da rejim değişikliğinin ‘yanılsama’ olduğunu yineledi... Hatemi, ABD ve İsrail'i uyardı

İran'da yayınlanan bir gazetenin bugünkü baskısının ön sayfasında ABD Başkanı Donald Trump'ın fotoğrafı ‘İran Venezuela değildir’ başlığıyla yer aldı. (EPA)
İran'da yayınlanan bir gazetenin bugünkü baskısının ön sayfasında ABD Başkanı Donald Trump'ın fotoğrafı ‘İran Venezuela değildir’ başlığıyla yer aldı. (EPA)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bugün yaptığı açıklamada, İran’da rejim değişikliği ihtimalinin ‘bazılarının yaşadığı bir yanılsamadan ibaret olduğunu’ söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün, ABD Başkanı Donald Trump’ı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu ve Avrupa’yı, ülkede son dönemde patlak veren protestolarda ‘gerilimi körüklemek’ ve halkı ‘kışkırtmakla’ suçladı.

 Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Pezeşkiyan, söz konusu aktörlerin iç gelişmelere müdahale ederek toplumsal huzursuzluğu körüklediğini savundu.

Arakçi, CNN’e verdiği demeçte İran’ın güvenliğinin son derece önemli olduğunu vurgulayarak, ülkesinin her türlü ‘terörist grupla’ mücadele etmeye hazır olduğunu belirtti. “Sistemimiz son derece sağlam ve temelleri o kadar güçlü ki, kişilerin değişmesi herhangi bir fark yaratmaz” diyen Arakçi, İran yönetiminin istikrarına dikkat çekti. Öte yandan İran’ın Mehr haber ajansı, Arakçi’nin, ülkesinin bölgede barış ve istikrarın korunması amacıyla bölge ülkeleriyle iş birliğine hazır olduğunu söylediğini aktardı. Arakçi ayrıca, İran’ın meşru çıkarlarını garanti altına alacak adil ve dengeli bir nükleer anlaşmaya açık olduğunu ifade etti.

Söz konusu açıklamalar, dün Türkiye’de gerçekleştirilen temasların ardından geldi. Türkiye Cumhurbaşkanlığı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile yaptığı telefon görüşmesinde, Türkiye’nin ABD ile yaşanan kriz konusunda arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu ilettiğini duyurmuştu.

Arakçi, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, İran’ın, nükleer silaha erişimin engellenmesine yönelik güvenceler ile yaptırımların etkin biçimde kaldırılmasını içeren bir nükleer anlaşmaya hazır olduğunu kaydetti.

Arakçi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile İran-Türkiye ikili ilişkileri ile ortak ilgi alanına giren bölgesel konular hakkında yapılan görüşmelerin her zaman verimli ve yapıcı geçtiğini belirtti.

Arakçi, “Bu görüşmeler sırasında İran’ın hiçbir zaman nükleer silah edinmeyi hedeflemediğini bir kez daha vurguladım. Ülkemiz, İran tarafının meşru çıkarlarını güvence altına alan, nükleer silaha sahip olunmamasına yönelik teminatlar içeren ve mevcut haliyle yaptırımların kaldırılmasını öngören adil ve dengeli bir nükleer anlaşmaya hazırdır” dedi.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’ın kendisine yönelik tehdit edilen bir askerî saldırıdan kaçınmak amacıyla bir anlaşma yapmak istediğine inandığını ifade etti. Tahran ise buna karşılık, füze kabiliyetlerinin müzakere konusu olmadığını yineledi.

İran ordusu yüksek alarm durumunda

İran Genelkurmay Başkanı Emir Hatemi, ABD ve İsrail’i herhangi bir saldırı düzenlememeleri konusunda uyardı. Hatemi, Washington’un Körfez bölgesinde gerçekleştirdiği geniş çaplı askerî yığınaklar ışığında, İran Silahlı Kuvvetleri’nin en üst düzeyde alarma geçtiğini belirtti.

İran resmi haber ajansı IRNA’nın aktardığına göre Hatemi, “Düşman bir hata yaparsa, bundan şüphesiz kendi güvenliğiyle birlikte bölgenin ve Siyonist varlığın güvenliği de zarar görür” dedi. Hatemi, İran Silahlı Kuvvetleri’nin ‘savunma ve askerî hazırlık açısından en yüksek seviyede’ bulunduğunu vurguladı.

Hatemi ayrıca, ABD Başkanı’nın İran’ın olası Amerikan saldırılarından kaçınmak için bir anlaşma arayışında olabileceğine yönelik açıklamalarının ardından, ülkesinin nükleer teknolojisinin ‘yok edilemeyeceğini’ ifade etti. Hatemi, “İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer bilim ve teknolojisi, bu vatanın bilim insanları ve evlatları şehit edilse bile ortadan kaldırılamaz” diye konuştu.

Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak İranlı yetkililer, ülkede son dönemde yaşanan ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği protestolara yönelik baskıların ardından artan gerilimi azaltabilecek taraflarla diplomatik temaslarını artırdı. Bu kapsamda Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Washington ile Tahran arasında arabuluculuk girişiminde bulunan Türkiye’yi ziyaret ederken, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani de Moskova’ya giderek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştü. Görüşme, Kremlin tarafından da doğrulandı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, son haftalarda İran’a yönelik askerî saldırı tehditlerini artırırken, Washington Ortadoğu’daki askerî varlığını güçlendirdi ve USS Abraham Lincoln uçak gemisini bölgeye gönderdi.


DMO, Bender Abbas'taki patlamanın ardından donanma komutanına suikast düzenlendiği iddialarını yalanladı

Tahran'da bir patlamanın neden olduğu yangının ardından yükselen duman (Arşiv – Reuters)
Tahran'da bir patlamanın neden olduğu yangının ardından yükselen duman (Arşiv – Reuters)
TT

DMO, Bender Abbas'taki patlamanın ardından donanma komutanına suikast düzenlendiği iddialarını yalanladı

Tahran'da bir patlamanın neden olduğu yangının ardından yükselen duman (Arşiv – Reuters)
Tahran'da bir patlamanın neden olduğu yangının ardından yükselen duman (Arşiv – Reuters)

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) bugün, güneydeki bir şehirde sekiz katlı binada meydana gelen ve nedeni henüz belirlenemeyen patlamanın ardından donanma komutanının öldürüldüğüne dair haberleri yalanladı.

İran devlet televizyonu, patlamanın sekiz katlı bir binada gerçekleştiğini, iki katın ve birkaç aracın yanı sıra bazı dükkanların zarar gördüğünü bildirdi. İtfaiye ekiplerinin olay yerinde müdahale için hazır bulunduğu kaydedildi.

İran medyası patlamayla ilgili soruşturmanın sürdüğünü bildirirken, bir yetkili basına bir kişinin hayatını kaybettiğini, 14 kişinin ise yaralandığını açıkladı.

Patlamanın yaşandığı Bender Abbas, Umman Sultanlığı ile İran arasında stratejik öneme sahip Hürmüz Boğazı üzerinde bulunuyor. Dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık beşte biri buradan geçiyor.

Olay, İran ve ABD arasındaki artan gerilim ortamında meydana geldi. Söz konusu gerilim, üç yıl aradan sonra ülkede patlak veren geniş çaplı protestolar ve Batı’nın İran’ın nükleer programına ilişkin endişeleriyle birleşiyor.

Öte yandan Tehran Times, itfaiye müdürünün açıklamasına dayandırdığı haberinde, Batı İran’daki Ahvaz kentinde bir binada meydana gelen gaz patlamasında dört kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi.

Ülke genelinde aralık ayında patlak veren protestolar, ekonomik zorluklar nedeniyle başlamış ve İran rejimi için son yılların en büyük sınavlarından biri olarak kaydedilmişti.

İranlı bir yetkili, Reuters’a verdiği demeçte, protestolarda en az 5 bin kişinin hayatını kaybettiğini, bunların arasında 500 güvenlik görevlisinin bulunduğunu açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü İran’a doğru bir ‘filo’ hareket ettiğini duyurdu. Birçok kaynak, Trump’ın İran’a yönelik seçenekleri değerlendirdiğini, bunların arasında güvenlik güçlerine yönelik hedefli saldırıların da bulunduğunu bildirdi.

Bugün erken saatlerde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD, İsrail ve Avrupa liderlerini ülkesindeki ekonomik sorunları istismar etmekle, huzursuzluğu kışkırtmakla ve bazı kişilere ‘milleti parçalama’ imkânı sağlamakla suçladı.

ABD dün DMO’yu, Hürmüz Boğazı’nda iki gün sürecek mühimmatlı deniz tatbikatı düzenlemesinin ardından, ‘güvensiz hareketleri kabul etmeyeceği’ konusunda uyardı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın hızlı teknelerinin ABD savaş gemilerine çarpma riski taşıyan rotalarda hareket etmesi de dahil olmak üzere, güvensiz tatbikatlara tolerans göstermeyeceğini duyurdu.

CENTCOM tarafından yapılan açıklamada, “ABD güçlerine, bölgesel ortaklara veya ticari gemilere yönelik herhangi bir güvensiz davranış, gerilimi artırarak istikrarı bozma riskini yükseltir” denildi.


Pezeşkiyan: Trump, Netanyahu ve Avrupa son protestolarda gerilimi tırmandırdı

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: Trump, Netanyahu ve Avrupa son protestolarda gerilimi tırmandırdı

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, bugün (cumartesi) yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Avrupa’yı, ülkede yakın dönemde patlak veren protestolarda “gerilimi kışkırtmakla” ve halkı “tahrik etmekle” suçladı.

İran’ın yarı resmî Mehr Haber Ajansı’nın aktardığına göre Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İran’ın bölgede barış ve istikrarın korunması için bölge ülkeleriyle iş birliğine hazır olduğunu, ülkenin meşru çıkarlarını güvence altına alacak adil ve dengeli bir nükleer anlaşmaya açık olduğunu söyledi.

Bu açıklamalar, dün (cuma) Türkiye’de gerçekleştirilen temasların ardından geldi. Türkiye Cumhurbaşkanlığı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İranlı mevkidaşı Mesud Pezeşkiyan ile yaptığı telefon görüşmesinde, Ankara’nın ABD ile yaşanan kriz konusunda arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu ilettiğini duyurdu.

Arakçi, X platformundaki paylaşımında da İran’ın, nükleer silaha erişimi engelleyecek güvence mekanizmalarını ve yaptırımların etkili biçimde kaldırılmasını içeren bir nükleer anlaşmaya hazır olduğunu vurguladı.

Arakçi, “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile İran-Türkiye ikili ilişkileri ile ortak ilgi alanına giren bölgesel meseleler üzerine yaptığımız toplantı ve görüşmeler her zaman verimli ve yapıcı oldu” dedi.

Açıklamasında, “Bu görüşmeler sırasında, İran’ın hiçbir zaman nükleer silah peşinde olmadığını bir kez daha teyit ettim. İran tarafının meşru çıkarlarını güvence altına alacak; nükleer silah edinilmeyeceğine dair garantiler ile mevcut yaptırımların kaldırılmasını içeren adil ve dengeli bir nükleer anlaşmaya hazır olduğumuzu ifade ettim” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Trump ise dün (cuma), İran’ın askeri bir saldırıyı önleyecek bir anlaşma yapmak istediğine inandığını söyledi. Buna karşılık Tahran, balistik füze kapasitesinin müzakere konusu olmadığını yineledi.

İranlı yetkililer, son dönemde protestoların sert biçimde bastırılması ve binlerce kişinin hayatını kaybetmesiyle tırmanan gerilimi düşürmeye katkı sunabilecek taraflarla diplomatik temaslarını artırdı. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Washington ile Tahran arasında arabuluculuk yapmaya çalışan Türkiye’yi ziyaret ederken; Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani de Moskova’ya giderek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştü. Görüşme Kremlin tarafından da doğrulandı.

ABD Başkanı Trump, son haftalarda İran’a yönelik askeri saldırı tehdidini artırırken, Washington Orta Doğu’daki askeri varlığını güçlendirdi ve “Abraham Lincoln” uçak gemisini bölgeye gönderdi.