İsrail'deki aşırı sağ, küresel aşırı sağ eğilimlerinin bir parçası mı?

İsrail’deki aşırı sağın dinamikleri de aynı argümana, yani tek ve saf bir kimliğin diğer tüm kimlikler pahasına savunulmasına dayanıyor

Eduardo Ramon/Getty Images
Eduardo Ramon/Getty Images
TT

İsrail'deki aşırı sağ, küresel aşırı sağ eğilimlerinin bir parçası mı?

Eduardo Ramon/Getty Images
Eduardo Ramon/Getty Images

Michael Horowitz

İsrail'deki aşırı sağ, küresel aşırı sağ akımının bir parçası olarak nadiren tartışılıyor. Bunun nedeni Yahudi devletinin ve İsrail-Filistin çatışmasının kendine özgü doğasıdır. İsrail İç Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve hatta bizzat Başbakan Binyamin Netanyahu gibi isimlerin savunduğu ideolojinin küresel aşırı sağ ile pek çok ortak noktası var ve başarıları da aynı temellere dayanıyor olabilir.

İsrailli aşırı sağcılar da artık bu yakın ilişkinin farkındalar. Netanyahu, örneğin Macaristan Devlet Başkanı Viktor Orban, eski Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro ve eski ABD Başkanı Donald Trump gibi aşırı sağcı isimlerle arkadaş olmayı, diğer bazı dünya liderlerine (ya da Netanyahu'nun aşırı sağcı arkadaşlarını takip etmeyenlere) kıyasla daha kolay buluyor.

Bunun bir tesadüf olduğu söylenemez. İsrail'deki aşırı sağın dinamikleri de aynı mekanizmalara ve aynı argümanlara, yani tek ve saf bir kimliğin diğer tüm kimlikler pahasına ya da demokrasi ilkesi pahasına savunulmasına dayanıyor.

Esasen Yahudilerin üstünlüğünü savunan Ben-Gvir, İsrail’deki Yahudilerin diğerlerinden daha fazla hakka sahip olması gerektiğine inanıyor. Bunu birden fazla kez dile getirdi. Lideri olduğu Yahudi Gücü Partisi’nin adı dahi başka bir yoruma yer bırakmıyor.

Yukarıdaki argüman İsrail'de daha derin bir anlam kazanıyor. İsrail'in temel kimliği iki ana ilkeye; ‘İsrail bir Yahudi devletidir ve demokratik bir devlettir’ ilkelerine dayanıyor. Ancak bu iki kavramın her zaman kolayca bir araya gelmesi pek mümkün değildir, aslına bakılırsa birçok yönden birbiriyle çelişir. Eğer İsrail bir Yahudi devletiyse, azınlıklara ne olacak? Eğer İsrail bir Yahudi devletiyse, Tevrat yasaları devletin -belirli bir anayasası olmayan bir devletin- yasalarının üstünde mi olmalı?

dfvbg
Eduardo Ramon/Getty Images

Bu çelişkiler her zaman var olsa da son yıllarda yeni bir önem kazandı. İsrail siyaset sahnesinin bir bölümü, eğer bu iki kurucu ilke arasında bir çatışma olursa, ülkenin Yahudi kimliği her zaman öncelikli olmasını seçti ve bu seçim giderek daha da güçleniyor.

Itamar Ben-Gvir'in başarısının kaynağı fikirleri ve sahne performansları. Destekçileri onu ‘açık sözlü ve her şeyi olduğu gibi anlatan biri’ olarak görüyor.

Destekçilerince sık sık ‘Kral Bibi’ ve ‘İsrail'in Kralı Bibi’ tezahüratları yapılan Netanyahu kendine devletin kurucu ilkelerinden biri olan demokrasinin altını oymaktan mutluluk duyan ortaklar buldu. Ancak demokrasiye karşı artan bu saldırı, demokrasiyi İsrail tarihinde daha büyük şeylerin (ya da daha büyük adamların) önünde boyun eğmesi gereken bir dipnottan ibaret olarak görmeyen İsraillilerin uyuyan çoğunluğunu beklenmedik bir şekilde uyandırdı. İsrail’de geçtiğimiz yıl düzenlenen protestolar, İsrail'in bir Yahudi devleti ve demokratik bir devlet olarak kimliğinin ciddi bir tehlike altında olduğunun halk kesimleri arasında daha derinden fark edilmesinin sonucuydu.

xcdvf
Eduardo Ramon/Getty Images

Ancak benzerlikler burada bitmiyor. İsrail’deki aşırı sağcı akım da küresel aşırı sağ ile aynı eski argümana ‘elit kesim ile halkın karşı karşıya olduğu’ argümanına dayanıyor. Netanyahu, yargıyla ilgili sorunları arttıkça, dünyanın başka yerlerinde aşırı sağ tarafından kullanılan argümanları ve söylemi giderek daha fazla kullanır oldu. Netanyahu, hem kendisinin hem de destekçilerinin ifadelerine göre demokratik yollarla görevden alınamadığı için kendisini devirmenin yollarını arayan 'derin devlet' unsurları tarafından yürütülen bir cadı avının kurbanı. İsrail Yüksek Mahkemesi'ni eleştiren Netanyahu, mahkemeyi ‘seçilmemiş bir otorite’ olarak tanımladı. Netanyahu’nun destekçileri İsrail Başsavcısı’nı bir ‘hain’ olarak niteliyor ve İsrail'in aşırı solu tarafından kullanılan bir ‘Truva atı’ olmakla suçladı.

Bu klasik ‘elitlere karşı halk’ argümanının kullanımı İsrail'de daha derin yankılara sahip. İsrail, kuruluşunun ilk yıllarında Avrupa'dan gelen ve solun değerlerini ve hassasiyetlerini beraberinde getiren Yahudilerden (Aşkenaz Yahudileri) büyük ölçüde etkilendi. Erken dönem Siyonist hareket de öyle. İsrail onlarca yıl boyunca sol görüşlü bir parti tarafından yönetildi ve 1970'lerin sonlarına kadar sağ kanat iktidara gelemedi. Sovyetler Birliği, 1948 yılında İsrail'in gelişmekte olan komünist bloğun yanında yer alacağı umuduyla (İsrail'in kurucuları sol görüşlü olduğu için bu umut yersiz değildi) İsrail'in kurulması lehinde oy kullandı.

Günümüze doğru hızla ilerlediğimizde, sol kanadın ilk birkaç on yıl boyunca süren hegemonyasından geriye çok az şey kaldığını görüyoruz. İsrail solu bugün eski halinin sadece bir gölgesine dönüşmüş durumda. Öyle ki (İsrail parlamentosu) Knesset'e bile zar zor girebiliyor. Yine de Aşkenaz Yahudileri halen akademik çevrelerde ve bazı devlet kurumlarında - özellikle de İsrail Yüksek Mahkemesi'nde - yoğun olarak temsil ediliyor olabilir. Ancak ayrımcılık duygusu, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ülkelerden kovulduktan sonra İsrail'e gelen Arap Yahudileri (İsrail'de Sefarad ya da Mizrahi Yahudileri olarak adlandırılırlar) arasında halen İsrail ruhunun bir özelliği olmaya devam ediyor. Ayrımcılıktan ve ‘ikinci sınıf’ Yahudi olduklarına dair genel algıdan şikayetçiydiler ve banliyölerde yaşamaya gönderildiler.

Aşkenaz ve Sefarad Yahudileri arasındaki eşitsizlik meselesi bugün de İsrail'in gündemini meşgul etmeye devam ediyor.

Netanyahu’nun kafasında ‘hayali bir derin devlette saklanan eski solcu Aşkenaz Yahudilerin, seçilmiş başbakanı devirmek için fildişi kulelerinden aşağıya baktıkları’ bir görüntü canlanıyor.

Bu imaj İsrail'e özgü olsa da aynı zamanda dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı liderler ve popülistler tarafından kullanılan söylemi andırdığı şüphesiz.

Nihayetinde kullanılan dil de aynı. Örneğin Itamar Ben-Gvir'in başarısı fikirlerinden olduğu kadar sahne performanslarından da kaynaklanıyor. Destekçileri onu ‘açık sözlü, her şeyi olduğu gibi anlatan ve siyaseten doğru olup olmamayı önemsemeyen biri’ olarak görüyor. Son on yılın önde gelen aşırı sağcı isimlerinin neredeyse tamamı için aynı şey söyleniyor. İsrail 7 Ekim saldırılarının ardından karmaşık bir krizle karşı karşıya kalırken, bu durum basit çözümler isteyen ve dünya önünde provakatif bir şekilde sesini duyurmaktan mutlu olan bazı seçmenlerin ilgisini çekecektir.

Netanyahu ve aşırı sağcı yoldaşları, dünyanın dört bir yanındaki benzer aşırı sağcı ve popülist gruplarla kurdukları bağları güçlendirecekler.

Yukarıda bahsi geçen argümanlar 7 Ekim'den sonra daha da güçlenmeye başladı. Netanyahu, ülke içinde bölücü bir söylem kullanarak kendisini gerçeklerden ve sorumluluklardan ayırma çabalarını iki katına çıkaracaktır. Netanyahu, aşırı sağcı fikirlere ‘gerçekten inanan’ biri olmaktan ziyade pragmatik biri. Netanyahu, ne kadar korkutucu olursa olsun, kendisine en iyi hizmet eden retoriği kullandı ve kullanmaya da devam edecek.

zcdvf
Eduardo Ramon/Getty Images

Netanyahu’nun (oğlu da dahil olmak üzere) bazı destekçileri 7 Ekim olaylarının ardından -günümüzün aşırı sağcı liderleri tarafından kullanılan bir başka klasik taktik olan- komplo teorilerine sarılarak ‘derin devlet’ ve ordu içindeki unsurların Netanyahu'yu devirmek için Hamas’ın saldırı düzenlenmesine ‘göz yumduğunu’ iddia ettiler.

Netanyahu’nun hükümet ortakları Ben-Gvir ve Smotrich, İsrail'in en kötü güvenlik felaketlerinden biri sırasında görevde oldukları için kendi krizleriyle karşı karşıyalar. Bu yüzden Netanyahu'nun söylemlerini tekrar edecek ve fikirlerinin her fırsatta bastırıldığını, marjinalleştirildiğini iddia edecekler. Keşke sonuna kadar takip edebilseydik diyecekler. Hesap verebilirlikteki bu eksikliği, seçmenlerin liderleri yaptıklarından ziyade kim olduklarına göre desteklemelerinin beklendiği kimlik siyasetinin de tipik bir örneği.

Netanyahu ve aşırı sağcı yoldaşları, dünyanın dört bir yanındaki benzer aşırı sağcı ve popülist gruplarla kurdukları bağları güçlendirecekler. Bibi’nin Biden'ın 7 Ekim'den sonra İsrail'e verdiği benzersiz desteğe rağmen ABD’de kasım ayında yapılması planlanan başkanlık seçimlerinde Trump'ın zaferine dair büyük umutları olması şaşırtıcı değil. Trump'ın yakın zamanda Gazze'deki çatışmayı sona erdirme arzusunu dile getirmesine ve geçtiğimiz yıl Netanyahu'nun kendisine ihanet ettiğini ve hızla Biden'a yöneldiğini açıklamasına rağmen bu durum değişmedi. Daha genel anlamda İsrail kendisini tüm dünyada izole edilmiş halde bulsa da Batı'yı düşman bir İslam dünyası tarafından kuşatma altında gören Batı'daki ve ötesindeki aşırı sağcı gruplar tarafından halen önemli bir kalkan olarak görülüyor.

Bu gidişat, İsrail'i sadece daha fazla bölünmeye, zehirli siyasete ve ortak değerlerden ziyade paylaşılan korkulara dayalı ittifaklara yol açacak tehlikeli bir kaygan zemine itiyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
TT

İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026

Ömer Önhon

İranlılar, 1979 devriminden sonra iktidarı ele geçiren rejimi protesto etmek için sayısız kez sokaklara döküldüler; bu, İslam Cumhuriyeti tarihinde çok tanıdık bir sahne haline geldi. Ancak bu kez, protestolar daha derin ve daha tehlikeli anlamlar taşıyor.

Protestoların itici gücü artık rejimin ideolojik ve baskıcı doğasıyla sınırlı değil; günlük yaşamın her yönünü etkileyen boğucu bir ekonomik krizi de içerecek şekilde genişledi. Öfke yayılırken, dikkat çekici bir gelişme yaşandı; geleneksel olarak rejimin destekçileri olarak kabul edilen ve daha önce protestolardan uzak duran Tahran Kapalı Çarşı tüccarlarının da protestolara dahil olması. Onların dahil olması, rejim için endişe verici bir değişimi temsil ediyor, ancak bu, rejimin yakın zamanda yıkılacağının kesin bir göstergesi değil.

Bu harekete karşılık olarak, İran makamları protestoları bastırmak için rejim güvenlik güçlerini, Devrim Muhafızlarını ve Besic olarak bilinen sadık milisleri büyük sayılarda sokaklarda konuşlandırdı. Tahminler, yaklaşık üç bin kişinin öldürüldüğüne, binlerce kişinin de yaralandığına ve tutuklandığına, gerçek can kaybının ise resmi rakamlardan üç veya dört kat daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

Krizi açıklarken, İran rejimi yaşananları ülkeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan yabancı müdahaleye ve ekonomiye olan ciddi etkisinden dolayı uluslararası yaptırımlara bağlıyor. Bu iddialar bir miktar doğruluk payı içerse de, krizin kökenleri çok daha derine iniyor ve esas olarak rejimin kendi içindeki yapısal dengesizliklerden kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Enflasyon yüzde 45 ile 50 arasında seyrediyor, İran tümeni yabancı para birimleri karşısında değerinin önemli bir kısmını kaybetti, emekli maaşlarını ödeme sorunu kötüleşiyor ve İranlılar genel bir tükenmişlik ve bitkinlik duygusu yaşıyor. Halk her geçen gün daha da fakirleşirken, rejimin elitleri ve fırsatçıları, adaletsizlik duygusunu daha da artıran yaygın yolsuzluk ortamında servet biriktirmeye devam ediyor.

Ekonomik krizin yanı sıra, İran makamları yıllardır Tahran'daki hava kirliliği de dahil olmak üzere kronik sorunlarla başa çıkmayı başaramadı; bu sorunlara şimdi kuraklık krizi de eklendi. Bu arada, ülkenin kıt kaynakları, çoğu ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırılarla büyük ölçüde yok edilen çok sayıda silahlanma programına yönlendirildi.

İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor.

Suriye krizinin yankıları bölge ve dünya genelinde hâlâ tazeyken, nüfus ve doğal kaynaklar açısından Suriye'den çok daha büyük bir ülke olan İran'ın çöküşünün potansiyel etkileri düşünüldüğünde endişe daha da artıyor. Bu olasılık, bölgenin çok ötesine uzanan sarsıntılara neden oluyor. Dolayısıyla ilk soru şu: Rejim gerçekten devrilecek mi ve böyle bir değişimin maliyeti ne olacak? Bunu daha ağır bir soru izliyor: Eğer böyle bir durum yaşanırsa, sonrasında sahne nasıl görünecek?

Bu bağlamda, ABD ve İsrail, İranlı protestoculara açık desteklerini açıkladılar. Doğu ve Batı arasındaki ticaret ve enerji yollarında stratejik bir konuma ve yine dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden birine sahip olan İran, ABD Başkanı Donald Trump için Gazze, Venezuela ve Grönland'a benzer bir başka cazip yatırım fırsatı olarak öne çıkıyor.

Trump, rejim protestocuları öldürürse müdahale tehdidinde bulundu ve İranlılara gösterilerinin ivmesini artırma çağrısı yaptı. Ancak, ölümlerin durduğuna ve rejimin protestocuları infaz etme planlarının olmadığına dair bilgilere sahip olduğuna dair son açıklamaları, gerçek niyetleri konusunda bazı belirsizlikler yarattı.

cdfgthy
İran'ın Tahran şehrinde bir kadın sokakta yürüyor, 15 Ocak 2026 (Reuters)

Buna paralel olarak, arka kapı diplomasisi yoluyla İran'ın bazı ABD talepleri karşısında geri adım attığına dair iddialar dolaşıyor. ABD kaynakları ve bilgi sahibi medya kuruluşları, ABD Başkanı’nın hâlâ seçeneklerini değerlendirdiğini ve olası bir askeri müdahalenin tam ölçekli bir işgalden ziyade sınırlı ve belirli olacağını bildiriyor.

Ancak, Venezuela ve başka yerlerde zaten yük altında olan ABD, herhangi bir çatışmanın kontrolden çıkabileceğini kabul ediyor. İran direnir ve karşı saldırı başlatırsa, Washington, bölgeye ve ötesine yayılacak öngörülemeyen sonuçları olan uzun süreli bir çatışmaya sürüklenebilir.

Bu bağlamda, üst düzey bir İranlı yetkilinin, ABD tarafından saldırıya uğramaları durumunda ülkelerinin Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye'deki ABD üslerine saldırı düzenleyeceğini söylediği aktarıldı. Önlem olarak, ABD, Ortadoğu'daki en büyük ABD askeri üssü olan Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'nden bazı askeri personelini geri çekti.

İsrail ise, İran'da açıkça rejim değişikliği arayışında olup, yerine Şah dönemini anımsatan dost bir yönetimin gelmesini umuyor. Buna karşılık, Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman ve bölgedeki diğer ülkeler, askeri müdahale veya savaşın olumsuz sonuçları korkusuyla itidal çağrısında bulundular, topraklarının herhangi bir askeri operasyon için kullanılmasına izin vermeyeceklerini vurguladılar.

En çok endişe duyan ülkeler arasında Türkiye öne çıkıyor. İran ile ekonomik ve sosyal bağlarına rağmen, iki ülke Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'da bölgesel rakiplerdir; bu rekabet, Suriye'deki kriz ve iç savaş sırasında özellikle belirgin hale geldi.

Ankara, diğer bölgesel güçler gibi, askeri müdahalenin olumsuz sonuçlar doğuracağına inanıyor. Yeni bir kitlesel göç dalgası, Irak ve Suriye'dekine benzer bir Kürt sorununun ortaya çıkması ve enerji arzında aksamalardan korkuyor. Buna ek olarak, İsrail ile dost yeni bir İran yönetiminin kurulması endişesi de var; bu durum Türkiye için son derece rahatsız edici bir olasılık.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor

Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, özellikle İsrail'i işaret ederek, bir dış müdahale olduğunu belirtti. İsrail’in İran'daki protestolardan istediği sonucu alamayacağını varsayması, rejimin çökmesi olasılığından şüphe duyduğu şeklinde yorumlanabilir.

Fidan, 24 saat içinde İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile iki telefon görüşmesi yaptı ve ayrıca ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile de temasa geçti. Bu, Türkiye'nin gerilimi kontrol altına alma ve durumu yatıştırma yönündeki diplomatik çabaları olarak görülebilir.

sdvfd
Lahey'de düzenlenen ve İran'daki kitlesel protestoları destekleyen bir mitingde göstericiler İran bayrakları ve pankartlar taşıdı, 10 Ocak 2026 (AFP)

Bu Türk yaklaşımı, Ankara'nın 2011'deki Suriye'ye yönelik tutumunu hatırlatıyor; o zaman da komşu ülke olarak Esed rejimini reformları uygulamaya, protestocuların taleplerini dinlemeye ve güç kullanmayı bırakmaya çağırmıştı. Ancak rejim o dönemde oyalamayı tercih etmişti.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor.

Buna karşılık, İran muhalefeti cesur ve kararlı görünüyor, ancak birleşik bir siyasi cephe ve tek bir birleştirici lider yokluğundan muzdarip. Bu boşlukta, bazı göstericiler, İran'ın son Şahı'nın oğlu ve ABD'de ikamet eden, son zamanlarda kendisini lider ve kurtarıcı olarak göstermeye çalışan Rıza Pehlevi'nin geri dönmesini talep ettiler.

Rıza Pehlevi’nin bir rolü olabilir, ama İranlıların çoğunluğunun, hatta rejime karşı olanların bile, Mollalar yönetimini 46 yıl önce devirdikleri ve nefret ettikleri bir monarşi sistemi ile değiştirmek isteyeceğine inanmak zor. Bununla birlikte, iç ve uluslararası güç mücadelelerinin karmaşık ağı göz önüne alındığında, tüm senaryolar muhtemel olmayı sürdürüyor.


Netanyahu, Gazze'deki Yürütme Kurulu’nun yapısına itirazının ardından iktidar koalisyonuyla bir araya geldi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
TT

Netanyahu, Gazze'deki Yürütme Kurulu’nun yapısına itirazının ardından iktidar koalisyonuyla bir araya geldi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bugün iktidardaki koalisyon ortaklarını toplantıya çağırdı. Bu adım, Netanyahu’nun Beyaz Saray tarafından Gazze Şeridi’nin yönetimini denetleyecek Barış Konseyi kapsamında ilan edilen Yürütme Kurulu’nun yapısına itiraz etmesinin ertesi günü geldi.

Beyaz Saray dün, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze Şeridi’nde savaşı sona erdirmeyi hedefleyen 20 maddelik planı çerçevesinde, başkanlığını Trump’ın üstleneceği Barış Konseyi’nin çatısı altında faaliyet gösterecek Yürütme Kurulu’nun kurulduğunu duyurmuştu.

Danışma niteliğinde olduğu belirtilen Yürütme Kurulu’nda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Katarlı diplomat Ali ez-Zavadi’nin yanı sıra çeşitli bölgesel ve uluslararası yetkililerin yer aldığı kaydedildi.

Netanyahu’nun ofisi cumartesi gecesi geç saatlerde, Yürütme Kurulu’nun yapısına itiraz etti. İsrail Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamada, “Trump tarafından kurulan ve başkanlığını bizzat üstlendiği Barış Konseyi’ne bağlı Yürütme Kurulu’nun yapısının ilanı, İsrail ile herhangi bir koordinasyon sağlanmadan yapılmış olup, İsrail’in politikalarıyla çelişmektedir” ifadesi kullanıldı. Açıklamada, Başbakan Netanyahu’nun, İsrail’in çekincelerini ele almak üzere Dışişleri Bakanı’na ABD Dışişleri Bakanı ile temasa geçmesi talimatını verdiği belirtildi.

Açıklamada itirazın gerekçeleri ayrıntılandırılmadı. Ancak Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre İsrail, Ekim 2023’te savaşın başlamasından bu yana iki ülke arasındaki ilişkilerin ciddi şekilde bozulması nedeniyle, savaş sonrası Gazze Şeridi’nde Türkiye’nin herhangi bir rol üstlenmesine daha önce de sert biçimde karşı çıkmıştı.

Trump’ın, Hakan Fidan’ı Yürütme Kurulu’na dahil etmenin yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da Barış Konseyi’ne katılmaya davet ettiği bildirildi. İsrail medyasında yer alan haberlere göre, iktidar koalisyonu liderleri bugün Yürütme Kurulu’nun yapısını görüşmek üzere bir araya geldi.

Netanyahu’nun liderliğini yaptığı Likud Partisi’nin Sözcüsü, “Koalisyonun saat 10.00’da bir toplantısı planlanıyor” açıklamasını yaptı, ancak toplantının içeriğine ilişkin ayrıntı vermedi.


İranlı yetkili: Protestolarda 500 güvenlik görevlisi dahil 5 bin kişi hayatını kaybetti

 ‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
TT

İranlı yetkili: Protestolarda 500 güvenlik görevlisi dahil 5 bin kişi hayatını kaybetti

 ‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)

İranlı bir yetkili bugün yaptığı açıklamada, ülkede yaşanan protestolarda en az 5 bin kişinin hayatını kaybettiğinin tespit edildiğini, yaşamını yitirenler arasında yaklaşık 500 güvenlik görevlisinin de bulunduğunu söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre yetkili, ‘teröristler ve silahlı kışkırtıcıların’ masum İranlıların ölümünden sorumlu olduğunu ileri sürdü.

Konuya ilişkin hassasiyet nedeniyle adının açıklanmasını istemeyen yetkili, en şiddetli çatışmaların ve en yüksek can kaybının, ayrılıkçı Kürt grupların faaliyet gösterdiği ülkenin kuzeybatısındaki bölgelerde yaşandığını ifade etti.

Yetkili, nihai can kaybı sayısının keskin biçimde artmasının beklenmediğini belirterek, ‘İsrail ve yurt dışındaki silahlı grupların’ sokaklara çıkanlara destek ve silah sağladığını iddia etti.

Aynı bağlamda, İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai de bugün yaptığı açıklamada, Avrupa Troykası’nın büyükelçilerinin doğrudan ‘terör unsurlarının’ yanında yer aldığını ve olayların yönlendirilmesinde etkin rol oynadığını savundu.

Rızai, İran’daki ilgili kurumların, bazı Batılı ülkelerin İran içinde cinayetler işlemek üzere terör gruplarını organize etmek amacıyla dolar ve yabancı para transferleri yaptığını gösteren belgelere sahip olduğunu öne sürdü.

Diğer yandan İran Yargı Erki Sözcüsü Asgar Cihangir ise ülkede yaşanan son olayların sıradan karışıklıklar olmadığını, Batılı ülkeler tarafından yönlendirilen terör eylemleri olduğunu söyledi. Cihangir, içerideki terör hücrelerinin liderleri ve yurt dışındaki bağlantılarının ortaya çıkarıldığını belirterek, yargı sürecinde şiddet olaylarına kandırılarak katılan kişiler ile yabancı istihbaratlara çalışan teröristler arasında ayrım yapılacağını kaydetti.