Beşşar Esed İsrail ile topyekûn bir savaşta Hizbullah'ı destekleyecek mi?

Tüm gözler Suriye Devlet Başkanı Esed’in halen netleşmemiş olan tutumunu anlamak için Şam'a çevrilmiş durumda

Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın yer aldığı bir poster, 2017 (AFP)
Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın yer aldığı bir poster, 2017 (AFP)
TT

Beşşar Esed İsrail ile topyekûn bir savaşta Hizbullah'ı destekleyecek mi?

Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın yer aldığı bir poster, 2017 (AFP)
Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın yer aldığı bir poster, 2017 (AFP)

Haid Haid

İsrail ile Hizbullah arasındaki gerilim, ABD ve Fransa’nın yoğun diplomatik çabalarına rağmen tırmanmaya devam ediyor. İsrail ve Lübnan arasındaki sınır bölgeleri, geçtiğimiz ekim ayında İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşın başlamasından bu yana neredeyse her gün çatışmalara sahne olurken, çatışmalar son dönemde daha yoğun ve şiddetli hale geldi. Bunun yanında İsrailli yetkililer, yakında Lübnan ile kuzey sınırı boyunca geniş çaplı bir saldırının başlatılabileceğini daha sık dile getirmeye başladılar. Bu ise yaz bitmeden büyük bir askeri operasyonun gerçekleşebileceğine dair spekülasyonların artmasına neden oldu.

Dünya sonraki hamleleri beklerken, tüm gözler Suriye Devlet Başkanı Esed’in halen netleşmemiş olan tutumunu anlamak için Şam'a çevrilmiş durumda. Lübnan ile ortak sınırı olan Hizbullah'ın önemli müttefiklerinden Suriye, bu çatışmanın sonucunu etkilemede stratejik bir rol oynayabilir. Burada ‘Esed, Hizbullah'a 2006 yılının temmuz ayında İsrail'le olan savaşta verdiği askeri ve lojistik desteği tekrar verecek ve hatta destek cephesi açacak kadar ileri gidecek mi, yoksa Gazze’deki savaşta gördüğümüz gibi daha tarafsız bir duruş mu sergileyecek?’ temel sorusu ortaya çıkıyor.

Gerilim daha da tırmandı

İsrail-Lübnan sınırı boyunca geniş kapsamlı saldırıların başlayabileceğine dair uyaran raporlar, askeri gerilimin son dönemde tırmanmasıyla ilişkili. Mevcut veriler, Hizbullah’ın 8 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail'e en fazla saldırısını mayıs ayında gerçekleştirdiğini gösteriyor. Hizbullah, günlük ortalama 7,8 olmak üzere 238 saldırı gerçekleştirdiği nisan ayına kıyasla, günlük ortalama 10,8 ile mayıs ayında 325 saldırı gerçekleştirdi.

Hizbullah’ın tanksavar füzeleri ve insansız hava araçları (İHA) kullanımı geçtiğimiz nisan ayına kıyasla son dönemde iki katına çıktı. Buna karşın İsrail, Lübnan'ın güneyine yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırırken, roketler, İHA’lar ve savaş uçaklarıyla Hizbullah unsurlarını, kabiliyetlerini ve askeri tesislerini hedef aldı.

İsrail’in tehditleri

İsrailli yetkililer, Lübnan ile kuzey sınırı boyunca geniş çaplı bir saldırı başlatmaya hazır olduklarını giderek daha fazla dile getiriyorlar. İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, 4 Haziran'da yaptığı açıklamada, İsrail'in Lübnan ile kuzey sınırı boyunca askeri operasyon düzenlemeye hazırlandığını ve kapsamlı bir incelemenin ardından karar verme noktasına yaklaştıklarını belirtti.

Tanksavar füzeleri ve insansız hava araçları (İHA) kullanımını geçtiğimiz nisan ayına kıyasla son dönemde iki katına çıkaran Hizbullah, yoğun saldırılarını haziran ayında da sürdürdü.

Halevi’nin açıklaması, İsrailli yetkililer tarafından son dönemde yapılan ve Lübnan'da olası askeri operasyona işaret eden açıklamalardan sadece biriydi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da Hizbullah'ın Yukarı Celile'deki Hurfiş beldesine düzenlediği büyük saldırının ardından, Lübnan ile kuzey sınırına yaptığı son ziyaret sırasında, “Kuzeyde çok yoğun bir operasyon için hazırlıklarımızı yaptık” açıklamasında bulundu.

Esed’in belirsiz tutumu

Şam, tarihi olarak kendisini Direniş Ekseni'nin başı olarak lanse etse de Suriye rejimi, İsrail'in Lübnan ile kuzey sınırı boyunca kapsamlı bir askeri saldırı tehdidinde bulunmasına rağmen, bu senaryonun gerçekleşmesi halinde nasıl hareket edeceğini net bir şekilde ortaya koymuş değil. Esed’in Gazze’deki savaşta olduğu gibi tarafsız kalmaya devam edebileceğine dair bazı spekülasyonlar yapılıyor. Bu spekülasyonlara göre Esed, tükenen askeri kapasitesi, sarsılan ekonomisi, İsrail'in misillemede bulunmasından duyduğu korku ve Suriye'deki ayaklanmaya verdiği destek nedeniyle ve Şam'la anlaşmazlık yaşayan eski müttefiki Hamas'la ilişkilerinin gerilmesi gibi faktörlerin etkisiyle tarafsızlığını koruyabilir.

Ancak Esed'in Hizbullah ile ilişkisi, Hamas ile olan ilişkisinden farklı olarak daha stratejik ve güçlüdür. Bu durum, Suriye'nin 2006 yılında İsrail ile savaşında Hizbullah'a verdiği önemli destekte açıkça görüldü. Esed rejimi, silah transferi de dâhil olmak üzere kapsamlı askeri ve lojistik destek sağlayarak, Hizbullah'ın askeri kapasitesini büyük ölçüde artırdı.

Farklı hesaplar

Şam rejiminin mali ve askeri durumunun 2006 yılında olduğundan çok farklı olduğu kesin. Askeri güçleri geniş alanlara ve düşmanlarıyla temas hatları boyunca dağılmış, 12 yıldır devam eden silahlı çatışmalar askeri malzemeyi tüketmiş ve minimuma indirmiş, düşük maaşlar, yüksek enflasyon oranları, büyük bütçe açığı ve devlet tarafından sağlanan hizmetlerin yetersiz kalması ile ekonomisi vahim hale gelmiş durumda.

Esed’in Gazze’deki savaş sırasında Hamas ile olan gergin ilişkisinin aksine, Hizbullah ile olan ilişkileri önemli ölçüde güçlendi. İran destekli diğer gruplarla birlikte Hizbullah'ın Suriye'ye askeri müdahalesi sadece Esed'in iktidarda kalmasında değil, aynı zamanda hükümetin ülkenin büyük bölümünde kontrolü yeniden ele geçirmesinde de önemli bir rol oynadı. Esed artık kendisini sadece Hizbullah'a değil, Hizbullah'ı bölgesel ağı içinde kritik bir stratejik varlık olarak gören İran'a da borçlu hissediyor.

Bir seçenek değil…

Eğer karar Esed'e bırakılırsa, tahmin edilebileceği ve Suriye'deki çatışma boyunca izlediği gibi, iktidarda kalmasını her şeyin üstünde tutmaya devam edeceği şüphesiz. Eğer ufukta Hizbullah ile İsrail arasında doğrudan bir savaş görünürse, Esed, cephede rol almaktan kaçınıp bunun yerine İran'ın Hizbullah'a askeri destek sağlamasını kolaylaştırmaya odaklanabilir.

İran destekli diğer gruplarla birlikte Hizbullah'ın Suriye'ye askeri müdahalesi sadece Esed'in iktidarda kalmasında değil, aynı zamanda hükümetin ülkenin büyük bölümünde kontrolü yeniden ele geçirmesinde de önemli bir rol oynadı.

Kararı etkileyecek faktör muhtemelen İran'ın Şam rejimi üzerindeki baskısına ve Suriye topraklarının çatışmadaki rolüne dair algısına bağlı olacak. Esed'in Gazze'deki çatışma ile arasına mesafe koyma eğilimine rağmen, İran destekli gruplar Suriye topraklarını kullanarak İsrail kontrolündeki bölgelere sınırlı da olsa saldırılar düzenliyor. Bu durum, Şam ve Tahran'ın bir uzlaşmaya varmış olabileceğini ya da Esed'in bu faaliyetlere gönülsüzce göz yumduğunu düşündürüyor.

İki müttefik arasında son aylarda muhtemelen bu gelişmelerden ve diğer faktörlerden kaynaklanan gerginliklerin arttığına dair haberler de aralarındaki ilişkinin dayanıklılığına işaret ediyor. Bu durum, İran'ın Esed'in tutumunu anlamasına ya da kabullenmesine ve tam bir dönüşümü zorlamak yerine onu etkilemek için yeterli baskı yapmasıyla ilişkilendirilebilir. Bu akla yatkın bir yaklaşım, Hizbullah, Irak’taki silahlı gruplar ve Husiler gibi Direniş Ekseni'ndeki diğer müttefiklerin katılımı göz önüne alındığında, İran'ın Suriye'yi artık oyun değiştirici olarak görmemesinden kaynaklanıyor olabilir. Dahası İran, olası stratejik yansımaları nedeniyle Esed ile gerilimi artırmayı tercih etmiş de olabilir.

Daha yüksek riskler

Ancak İsrail’le büyük çaplı bir çatışma yaşanması halinde İran'a yönelik riskler artacaktır. Bunun temel nedeni, Hizbullah'ın Tahran için hayati öneme sahip olması. Öte yandan Suriye rejiminin ve topraklarının beklenen savaşın sonucuna olan olası etkisi de göz ardı edilemez. Ancak İsrail'e karşı Suriye'den ikinci bir cephe açılması, bunu kim başlatırsa başlatsın, İsrail'in dikkatini dağıtacak ve belki de Lübnan'da Hizbullah'la mücadelede, askeri yeteneklerini ve asker sayısını azaltacaktır.

Böyle bir stratejik hamlenin amacı toprak kazanımı elde etmek ya da Hizbullah'ın konvansiyonel bir askeri zafer kazanmasına yardımcı olmak olmayacaktır. İsrail'in askeri üstünlüğü bu tür hedeflerin olasılığını zayıflatıyor. Amaç daha ziyade,Hizbullah'ı kalıcı bir ateşkesin müzakere edilebileceği kadar uzun bir süre desteklemek olacaktır. Zira bu da Hizbullah'ın neye mal olacağını düşünmeksizin zafer olarak lanse edeceği bir söyleme zemin hazırlayacaktır.

Başlangıç noktası

Ancak Tahran ve İran destekli grupların, Suriye topraklarını İsrail'e karşı saldırıları başlatma noktası olarak kullanabildiği sürece, İran'ın Suriye rejimine İsrail ile doğrudan çatışmaya girmesi için baskı yapmasına gerek kalmayabilir. İran destekli savaşçıların hem yabancı hem de yerel olarak Suriye'deki büyük varlığı, Esed'in aktif katılımı olmadan Suriye topraklarından İsrail'e karşı başka bir cephe oluşturmak için gayet yeterlidir.

Bu yaklaşım, Suriye rejiminin İran ve Hizbullah ile gerilimi tırmandırmasına yol açmadan çatışmaya müdahil olmama şeklindeki mevcut tutumunu sürdürmesini sağlıyor. Ancak bu tutumun birtakım sonuçları da yok değil. İsrail, Esed'e sadece kendi eylemlerinin değil, aynı zamanda Suriye topraklarında faaliyet gösteren müttefiklerinin eylemlerinin de ciddi sonuçlarıyla karşılaşacağı mesajını çeşitli yollarla açıkça iletti. Hizbullah yanlısı herhangi bir eyleme aktif olarak katılması durumunda, Tel Aviv'in Esed'e tutumunu değiştirmesi ve Suriye'den İsrail'e karşı düşmanca eylemleri sınırlandırması için baskı yapmak amacıyla rejimin çıkarlarına olan saldırılarını yoğunlaştırması da muhtemeldir.

Suriye rejiminin böyle bir senaryoya ne ölçüde dahil olacağı, şu an bir seçenek gibi görünse de bu ölçünün sabit olmayacağı kesin. Hizbullah üzerindeki baskı, dış destek ihtiyacı ve İsrail'in Suriye içindeki misilleme saldırılarının yoğunluğu da dahil olmak üzere sahadaki değişen ve gelişen askeri dinamiklere göre değişiklikler göstermesi bekleniyor.

Bu değişen dinamiklerin Esed, İran ve İsrail'i kapsayan sık ve yoğun müzakerelere yol açması bekleniyor. Bu müzakerelerin çoğu sözlü iletişimin ötesine geçebilir.

Bu arada Suriye ve halkı, etkileme kabiliyetlerinin ötesindeki jeopolitik satranç oyununda sadece birer piyon olarak kalmaya devam ediyor.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.

 



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.