Beşşar Esed İsrail ile topyekûn bir savaşta Hizbullah'ı destekleyecek mi?

Tüm gözler Suriye Devlet Başkanı Esed’in halen netleşmemiş olan tutumunu anlamak için Şam'a çevrilmiş durumda

Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın yer aldığı bir poster, 2017 (AFP)
Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın yer aldığı bir poster, 2017 (AFP)
TT

Beşşar Esed İsrail ile topyekûn bir savaşta Hizbullah'ı destekleyecek mi?

Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın yer aldığı bir poster, 2017 (AFP)
Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın yer aldığı bir poster, 2017 (AFP)

Haid Haid

İsrail ile Hizbullah arasındaki gerilim, ABD ve Fransa’nın yoğun diplomatik çabalarına rağmen tırmanmaya devam ediyor. İsrail ve Lübnan arasındaki sınır bölgeleri, geçtiğimiz ekim ayında İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşın başlamasından bu yana neredeyse her gün çatışmalara sahne olurken, çatışmalar son dönemde daha yoğun ve şiddetli hale geldi. Bunun yanında İsrailli yetkililer, yakında Lübnan ile kuzey sınırı boyunca geniş çaplı bir saldırının başlatılabileceğini daha sık dile getirmeye başladılar. Bu ise yaz bitmeden büyük bir askeri operasyonun gerçekleşebileceğine dair spekülasyonların artmasına neden oldu.

Dünya sonraki hamleleri beklerken, tüm gözler Suriye Devlet Başkanı Esed’in halen netleşmemiş olan tutumunu anlamak için Şam'a çevrilmiş durumda. Lübnan ile ortak sınırı olan Hizbullah'ın önemli müttefiklerinden Suriye, bu çatışmanın sonucunu etkilemede stratejik bir rol oynayabilir. Burada ‘Esed, Hizbullah'a 2006 yılının temmuz ayında İsrail'le olan savaşta verdiği askeri ve lojistik desteği tekrar verecek ve hatta destek cephesi açacak kadar ileri gidecek mi, yoksa Gazze’deki savaşta gördüğümüz gibi daha tarafsız bir duruş mu sergileyecek?’ temel sorusu ortaya çıkıyor.

Gerilim daha da tırmandı

İsrail-Lübnan sınırı boyunca geniş kapsamlı saldırıların başlayabileceğine dair uyaran raporlar, askeri gerilimin son dönemde tırmanmasıyla ilişkili. Mevcut veriler, Hizbullah’ın 8 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail'e en fazla saldırısını mayıs ayında gerçekleştirdiğini gösteriyor. Hizbullah, günlük ortalama 7,8 olmak üzere 238 saldırı gerçekleştirdiği nisan ayına kıyasla, günlük ortalama 10,8 ile mayıs ayında 325 saldırı gerçekleştirdi.

Hizbullah’ın tanksavar füzeleri ve insansız hava araçları (İHA) kullanımı geçtiğimiz nisan ayına kıyasla son dönemde iki katına çıktı. Buna karşın İsrail, Lübnan'ın güneyine yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırırken, roketler, İHA’lar ve savaş uçaklarıyla Hizbullah unsurlarını, kabiliyetlerini ve askeri tesislerini hedef aldı.

İsrail’in tehditleri

İsrailli yetkililer, Lübnan ile kuzey sınırı boyunca geniş çaplı bir saldırı başlatmaya hazır olduklarını giderek daha fazla dile getiriyorlar. İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, 4 Haziran'da yaptığı açıklamada, İsrail'in Lübnan ile kuzey sınırı boyunca askeri operasyon düzenlemeye hazırlandığını ve kapsamlı bir incelemenin ardından karar verme noktasına yaklaştıklarını belirtti.

Tanksavar füzeleri ve insansız hava araçları (İHA) kullanımını geçtiğimiz nisan ayına kıyasla son dönemde iki katına çıkaran Hizbullah, yoğun saldırılarını haziran ayında da sürdürdü.

Halevi’nin açıklaması, İsrailli yetkililer tarafından son dönemde yapılan ve Lübnan'da olası askeri operasyona işaret eden açıklamalardan sadece biriydi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da Hizbullah'ın Yukarı Celile'deki Hurfiş beldesine düzenlediği büyük saldırının ardından, Lübnan ile kuzey sınırına yaptığı son ziyaret sırasında, “Kuzeyde çok yoğun bir operasyon için hazırlıklarımızı yaptık” açıklamasında bulundu.

Esed’in belirsiz tutumu

Şam, tarihi olarak kendisini Direniş Ekseni'nin başı olarak lanse etse de Suriye rejimi, İsrail'in Lübnan ile kuzey sınırı boyunca kapsamlı bir askeri saldırı tehdidinde bulunmasına rağmen, bu senaryonun gerçekleşmesi halinde nasıl hareket edeceğini net bir şekilde ortaya koymuş değil. Esed’in Gazze’deki savaşta olduğu gibi tarafsız kalmaya devam edebileceğine dair bazı spekülasyonlar yapılıyor. Bu spekülasyonlara göre Esed, tükenen askeri kapasitesi, sarsılan ekonomisi, İsrail'in misillemede bulunmasından duyduğu korku ve Suriye'deki ayaklanmaya verdiği destek nedeniyle ve Şam'la anlaşmazlık yaşayan eski müttefiki Hamas'la ilişkilerinin gerilmesi gibi faktörlerin etkisiyle tarafsızlığını koruyabilir.

Ancak Esed'in Hizbullah ile ilişkisi, Hamas ile olan ilişkisinden farklı olarak daha stratejik ve güçlüdür. Bu durum, Suriye'nin 2006 yılında İsrail ile savaşında Hizbullah'a verdiği önemli destekte açıkça görüldü. Esed rejimi, silah transferi de dâhil olmak üzere kapsamlı askeri ve lojistik destek sağlayarak, Hizbullah'ın askeri kapasitesini büyük ölçüde artırdı.

Farklı hesaplar

Şam rejiminin mali ve askeri durumunun 2006 yılında olduğundan çok farklı olduğu kesin. Askeri güçleri geniş alanlara ve düşmanlarıyla temas hatları boyunca dağılmış, 12 yıldır devam eden silahlı çatışmalar askeri malzemeyi tüketmiş ve minimuma indirmiş, düşük maaşlar, yüksek enflasyon oranları, büyük bütçe açığı ve devlet tarafından sağlanan hizmetlerin yetersiz kalması ile ekonomisi vahim hale gelmiş durumda.

Esed’in Gazze’deki savaş sırasında Hamas ile olan gergin ilişkisinin aksine, Hizbullah ile olan ilişkileri önemli ölçüde güçlendi. İran destekli diğer gruplarla birlikte Hizbullah'ın Suriye'ye askeri müdahalesi sadece Esed'in iktidarda kalmasında değil, aynı zamanda hükümetin ülkenin büyük bölümünde kontrolü yeniden ele geçirmesinde de önemli bir rol oynadı. Esed artık kendisini sadece Hizbullah'a değil, Hizbullah'ı bölgesel ağı içinde kritik bir stratejik varlık olarak gören İran'a da borçlu hissediyor.

Bir seçenek değil…

Eğer karar Esed'e bırakılırsa, tahmin edilebileceği ve Suriye'deki çatışma boyunca izlediği gibi, iktidarda kalmasını her şeyin üstünde tutmaya devam edeceği şüphesiz. Eğer ufukta Hizbullah ile İsrail arasında doğrudan bir savaş görünürse, Esed, cephede rol almaktan kaçınıp bunun yerine İran'ın Hizbullah'a askeri destek sağlamasını kolaylaştırmaya odaklanabilir.

İran destekli diğer gruplarla birlikte Hizbullah'ın Suriye'ye askeri müdahalesi sadece Esed'in iktidarda kalmasında değil, aynı zamanda hükümetin ülkenin büyük bölümünde kontrolü yeniden ele geçirmesinde de önemli bir rol oynadı.

Kararı etkileyecek faktör muhtemelen İran'ın Şam rejimi üzerindeki baskısına ve Suriye topraklarının çatışmadaki rolüne dair algısına bağlı olacak. Esed'in Gazze'deki çatışma ile arasına mesafe koyma eğilimine rağmen, İran destekli gruplar Suriye topraklarını kullanarak İsrail kontrolündeki bölgelere sınırlı da olsa saldırılar düzenliyor. Bu durum, Şam ve Tahran'ın bir uzlaşmaya varmış olabileceğini ya da Esed'in bu faaliyetlere gönülsüzce göz yumduğunu düşündürüyor.

İki müttefik arasında son aylarda muhtemelen bu gelişmelerden ve diğer faktörlerden kaynaklanan gerginliklerin arttığına dair haberler de aralarındaki ilişkinin dayanıklılığına işaret ediyor. Bu durum, İran'ın Esed'in tutumunu anlamasına ya da kabullenmesine ve tam bir dönüşümü zorlamak yerine onu etkilemek için yeterli baskı yapmasıyla ilişkilendirilebilir. Bu akla yatkın bir yaklaşım, Hizbullah, Irak’taki silahlı gruplar ve Husiler gibi Direniş Ekseni'ndeki diğer müttefiklerin katılımı göz önüne alındığında, İran'ın Suriye'yi artık oyun değiştirici olarak görmemesinden kaynaklanıyor olabilir. Dahası İran, olası stratejik yansımaları nedeniyle Esed ile gerilimi artırmayı tercih etmiş de olabilir.

Daha yüksek riskler

Ancak İsrail’le büyük çaplı bir çatışma yaşanması halinde İran'a yönelik riskler artacaktır. Bunun temel nedeni, Hizbullah'ın Tahran için hayati öneme sahip olması. Öte yandan Suriye rejiminin ve topraklarının beklenen savaşın sonucuna olan olası etkisi de göz ardı edilemez. Ancak İsrail'e karşı Suriye'den ikinci bir cephe açılması, bunu kim başlatırsa başlatsın, İsrail'in dikkatini dağıtacak ve belki de Lübnan'da Hizbullah'la mücadelede, askeri yeteneklerini ve asker sayısını azaltacaktır.

Böyle bir stratejik hamlenin amacı toprak kazanımı elde etmek ya da Hizbullah'ın konvansiyonel bir askeri zafer kazanmasına yardımcı olmak olmayacaktır. İsrail'in askeri üstünlüğü bu tür hedeflerin olasılığını zayıflatıyor. Amaç daha ziyade,Hizbullah'ı kalıcı bir ateşkesin müzakere edilebileceği kadar uzun bir süre desteklemek olacaktır. Zira bu da Hizbullah'ın neye mal olacağını düşünmeksizin zafer olarak lanse edeceği bir söyleme zemin hazırlayacaktır.

Başlangıç noktası

Ancak Tahran ve İran destekli grupların, Suriye topraklarını İsrail'e karşı saldırıları başlatma noktası olarak kullanabildiği sürece, İran'ın Suriye rejimine İsrail ile doğrudan çatışmaya girmesi için baskı yapmasına gerek kalmayabilir. İran destekli savaşçıların hem yabancı hem de yerel olarak Suriye'deki büyük varlığı, Esed'in aktif katılımı olmadan Suriye topraklarından İsrail'e karşı başka bir cephe oluşturmak için gayet yeterlidir.

Bu yaklaşım, Suriye rejiminin İran ve Hizbullah ile gerilimi tırmandırmasına yol açmadan çatışmaya müdahil olmama şeklindeki mevcut tutumunu sürdürmesini sağlıyor. Ancak bu tutumun birtakım sonuçları da yok değil. İsrail, Esed'e sadece kendi eylemlerinin değil, aynı zamanda Suriye topraklarında faaliyet gösteren müttefiklerinin eylemlerinin de ciddi sonuçlarıyla karşılaşacağı mesajını çeşitli yollarla açıkça iletti. Hizbullah yanlısı herhangi bir eyleme aktif olarak katılması durumunda, Tel Aviv'in Esed'e tutumunu değiştirmesi ve Suriye'den İsrail'e karşı düşmanca eylemleri sınırlandırması için baskı yapmak amacıyla rejimin çıkarlarına olan saldırılarını yoğunlaştırması da muhtemeldir.

Suriye rejiminin böyle bir senaryoya ne ölçüde dahil olacağı, şu an bir seçenek gibi görünse de bu ölçünün sabit olmayacağı kesin. Hizbullah üzerindeki baskı, dış destek ihtiyacı ve İsrail'in Suriye içindeki misilleme saldırılarının yoğunluğu da dahil olmak üzere sahadaki değişen ve gelişen askeri dinamiklere göre değişiklikler göstermesi bekleniyor.

Bu değişen dinamiklerin Esed, İran ve İsrail'i kapsayan sık ve yoğun müzakerelere yol açması bekleniyor. Bu müzakerelerin çoğu sözlü iletişimin ötesine geçebilir.

Bu arada Suriye ve halkı, etkileme kabiliyetlerinin ötesindeki jeopolitik satranç oyununda sadece birer piyon olarak kalmaya devam ediyor.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.

 



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.