Sullivan ile görüşen Gallant, Hamas ile Hizbullah’ı korkunç sonuçlarla tehdit etti

İsrailli liderler, Netanyahu'nun ABD Kongresi'ne hitap davetinin iptal edilmesini istiyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail Kuzey Komutanlığı Komutanı Uri Gordin ile birlikte dün Celile'de düzenlenen bir askeri tatbikata katıldı. (Hükümet Enformasyon Dairesi - DPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail Kuzey Komutanlığı Komutanı Uri Gordin ile birlikte dün Celile'de düzenlenen bir askeri tatbikata katıldı. (Hükümet Enformasyon Dairesi - DPA)
TT

Sullivan ile görüşen Gallant, Hamas ile Hizbullah’ı korkunç sonuçlarla tehdit etti

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail Kuzey Komutanlığı Komutanı Uri Gordin ile birlikte dün Celile'de düzenlenen bir askeri tatbikata katıldı. (Hükümet Enformasyon Dairesi - DPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail Kuzey Komutanlığı Komutanı Uri Gordin ile birlikte dün Celile'de düzenlenen bir askeri tatbikata katıldı. (Hükümet Enformasyon Dairesi - DPA)

ABD yönetimi, İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmanın bölgesel bir savaşa yol açacak şekilde genişlemesine karşı uyarıda bulunarak ve İsrail tarafını diplomatik çözümleri benimsemeye ve gerginliği azaltmaya zorlayarak, tutarlı bir tutum sergiledi. ABD'nin uyarıları, İsrail'e kendisini savunabilmesi için her türlü askeri desteği sağlama güvencesiyle birleştirildi. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü William Burns ve ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile yaptığı görüşmelerde ABD'den bu yönde güvence aldı.

Beyaz Saray kaynakları, Gallant'ın üst düzey ABD yönetimi yetkililerinden Hizbullah'la bir savaş durumunda ABD'nin İsrail'e askeri destek sağlayacağına dair güvence aldığını, ancak böyle bir durumda ABD'nin sahada asker konuşlandırmayacağını, sadece daha doğrudan askeri destek sağlayacağını ve İsrail'in savunmasını güçlendireceğini belirtti.

wdefrgthy
İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ve ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin'in salı günü Pentagon'da gerçekleştirdikleri görüşmeden (AFP)

Dün (çarşamba) sabah Beyaz Saray'da ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile yaptığı ve iki saatten fazla süren görüşmede Gallant, Gazze Şeridi'ndeki savaşla ilgili gelişmeleri, Başkan Biden'ın ateşkes önerisini, Hamas tarafından tutulan esirlerin serbest bırakılmasını, İsrail'in ‘ertesi gün’ için vizyonunu, askeri operasyonların sona ermesinin ardından Gazze Şeridi'ndeki yönetim şeklini, Lübnan'da Hizbullah ile yaşanan gergin durumu ve İran ile vekil güçlerine ve istikrarı bozucu davranışlarına ilişkin daha geniş endişeleri ele aldı.

İsrail Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan açıklamaya göre Gallant, İsrail'in esirleri alma konusundaki kararlılığını vurguladı. Hamas'ı, Biden'ın Birleşmiş Milletler (BM) tarafından onaylanan ateşkes ve esir değişimi önerisini kabul etmemesi halinde korkunç sonuçlarla tehdit etti. Ayrıca Hizbullah'ı da korkunç sonuçlarla tehdit eden Gallant, İsrail'in savaşının Gazze ya da Lübnan halkını değil, Hamas ve Hizbullah ile destekçilerini hedef aldığını vurguladı. ABD'nin Gazze'ye insani yardım ulaştırılmasını kolaylaştırma taleplerine karşılık olarak Gallant bunu yapma sözü verdi.

Gallant, savaş boyunca Biden ve Netanyahu arasındaki gizli ve aleni anlaşmazlıkları ve Netanyahu'nun ABD silahlarının İsrail'e gecikmeli teslimatı konusunda Biden yönetimine yönelik eleştirilerini kabul ederek, bu anlaşmazlıkları önemsiz göstermeye ve iki ülke arasındaki farklılıkları aşan güçlü ve kalıcı ilişkileri vurgulamaya çalıştı.

Şarku’l Avsat’ın Reuters'tan aktardığına göre İsrail Savunma Bakanı daha sonra yaptığı açıklamada, bu hafta Washington'da yetkililerle yaptığı görüşmelerde İsrail'e ABD mühimmatı sağlanması konusunda önemli ilerleme kaydedildiğini söyledi.

scdfvrgbth
Güney Lübnan'da salı günü geçekleşen İsrail bombardımanından (AFP)

ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby, Sullivan'ın Gallant ile Gazze'de neler olduğunu, İsrail'in operasyonlarını ve gelecekte durumun nasıl olacağını, ayrıca Lübnan'da Hizbullah ile yaşanan gerginliği ve gerilimi önlemek için diplomatik çözümlere ulaşmayı görüştüğünü söyledi.

Kirby dün, bir telekonferans görüşmesi sırasında gazetecilere şunları söyledi: “ABD yönetimi Lübnan'da İsrail ile Hizbullah arasında bir savaşı önlemek için diplomatik yollar bulmaya çalışıyor. Çünkü bu kimsenin çıkarına olmaz, en azından İsrail halkının çıkarına olmaz. Ancak defalarca söylediğimiz gibi, İsrail'in yanında durmaya devam edeceğiz. İsrail'in kendisini savunmak için ihtiyaç duyduğu şeylere sahip olmasını sağlamaya devam edeceğiz. İsrail'e yönelik daha fazla saldırıyı önlemenin bir yolu varsa, bunu yapacağız. İsrail'e yardımımız değişmeyecek. Kuzeyde ikinci bir açık cephe görmek istemiyoruz, oradaki gerilimleri diplomatik süreç yoluyla çözüp çözemeyeceğimizi görmek istiyoruz.”

‘Netanyahu'nun daveti iptal edilsin’

Aralarında İsrail eski Başbakanı Ehud Barak'ın da bulunduğu bir dizi İsrailli yetkili, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya 24 Temmuz'da Kongre'ye hitap etmesi için yapılan davetin iptal edilmesi için ABD Kongresi'ne çağrıda bulundu. Dün New York Times'ın görüş sayfalarında yayınlanan bir makalede İsrailli liderler, Kongre'nin vahim bir hata yaptığını ve Netanyahu'nun Washington'a gelmesinin İsrail devleti ve vatandaşlarını temsil etmeyeceğini, İsrail'e yönelik skandal ve yıkıcı davranışları için bir ödül olacağını söyledi.



İran’ı kim yönetiyor? Kaynaklar, yeni rehberin dar çevresinin haritasını çizdi

İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney ile İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Mehr Ajansı)
İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney ile İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Mehr Ajansı)
TT

İran’ı kim yönetiyor? Kaynaklar, yeni rehberin dar çevresinin haritasını çizdi

İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney ile İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Mehr Ajansı)
İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney ile İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Mehr Ajansı)

Batılı diplomatik kaynaklar, Şarku’l Avsat’a İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney’in etrafındaki dar karar alma çevresinin yapısına dair açıklamalarda bulundu. Kaynaklar, İran’da devam eden savaşta kapsamlı bir ateşkes arayışının, bu çevrenin ülkenin askeri olarak yıprandığına ve savaşın uzamasının krizi derinleştireceğine ikna olmadan ciddi biçimde başlamayacağını vurguladı.

Kaynaklar, yeni liderin karar alma mekanizmasına sonradan dahil olmuş biri gibi sunulmasının doğru olmadığını belirterek, Mücteba Hamaney’in babası merhum lider Ali Hamaney’in ofisinde karar süreçlerine zaten dahil olduğunu ve özellikle Devrim Muhafızları başta olmak üzere askeri çevrelerle geniş ilişkilere sahip olduğunu ifade etti.

Mücteba Hamaney’in kıdemli askeri danışman olarak atadığı Muhsin Rızai’nin önemli bir rol oynadığına dikkat çekildi. “Savaş adamı” olarak tanımlanan Rızai’nin, İran-Irak Savaşı sırasında İran güçlerinin yıprandığını görerek Humeyni’ye ateşkesi kabul etmesini öneren isimlerden biri olduğu da hatırlatıldı.

rgtbtr
Muhsin Rızai، Muhammed Bakır Kalibaf ve Ahmed Vahidi

Kaynaklar, yeni liderin etrafındaki dar çevreyi detaylandırırken, şu anda en etkili rolün Devrim Muhafızları kökenli olan Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’a ait olduğunu belirtti. Kalibaf’ın 12 günlük savaş sürecinde ülkeyi yöneten isim olduğu ifade edilirken, Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani’nin rolünün ise medyada daha görünür olduğu kaydedildi.

Bu isimleri, Devrim Muhafızları Komutanı General Ahmed Vahidi izliyor. Vahidi’nin daha önce İbrahim Reisi ve Mahmud Ahmedinejad dönemlerinde bakanlık yaptığı ve Kudüs Gücü’nün ilk komutanı olduğu hatırlatıldı. Ayrıca, Ali Hamaney döneminin başlıca danışmanlarından General Rahim Safevi ile Genelkurmay operasyonlarından sorumlu General Ali Abdullahî’nin de etkili isimler arasında yer aldığı belirtildi.

Etkili isimler arasında ayrıca Devrim Muhafızları’nın füze birimi komutanı General Mecid Musevi ile deniz kuvvetleri komutanı Tuğamiral Ali Rıza Tengeşiri’nin de bulunduğu ifade edildi.

grt
Rahim Safevi، Ali Abdullahî، Mecid Musevi ve Ali Rıza Tengeşiri.

Kaynaklar, İran yönetiminin şimdiye kadar aldığı ağır darbelere rağmen askeri ve siyasi komuta zincirinde herhangi bir çözülmeyi engellemeyi başardığını vurguladı. Gelişmelerin, İran askeri liderliğinin önceden “kendisine karşı yürütülecek herhangi bir savaşı bölge ve küresel ekonomi açısından son derece maliyetli hale getirme” planı hazırladığını gösterdiği belirtildi.

Bu stratejinin iki temel ayağa dayandığı kaydedildi:
Birincisi, “ABD varlığını hedef alma gerekçesiyle Körfez ülkelerini füze ve İHA saldırılarıyla savaş atmosferine sürüklemek”;
ikincisi ise “Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiğinde geniş çaplı ya da tam bir aksama yaratmak.”

Kaynaklar, İran yönetiminin ABD Başkanı Donald Trump’ın savaş konusundaki “kısa vadeli dayanma kapasitesine” güvendiğini belirtti. Bu değerlendirmede artan petrol fiyatları, fiyatların 200 dolar sınırına yaklaşması beklentisi, yaklaşan ara seçimler ve savaşın geniş halk desteğinden yoksun olması gibi unsurların etkili olduğu ifade edildi.

Buna karşılık ABD ve İsrail’in, İran’ın askeri kapasitesi ve savunma sanayisine verilen zararın boyutunu hissettirmek amacıyla saldırılarını artırdığı kaydedildi. Bu süreçte rejimi devirmeye yönelik hedeflerin geri plana itildiği, bunun yerine “rejimi yıpratma ve davranış değişikliğine zorlama” stratejisinin öne çıktığı belirtildi.

Kaynaklar, yeni liderin görevdeki ilk döneminde esnek veya zayıf bir tutum sergilemekte zorlanabileceğini, ancak yıpranmanın iç karışıklıklara ya da rejimin geleceğinin sorgulanmasına yol açabileceği endişesinin, üst düzey askeri yetkilileri “rejimi kurtarmak için acı bir geri adımı kabullenmeye” yöneltebileceğini ifade etti.

Öte yandan, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini hedef alan füze ve İHA saldırılarının, özellikle sivil hedeflere yönelmesi nedeniyle İran açısından ters tepebileceği uyarısı yapıldı.

Kaynaklar, Körfez ülkelerinin bölgesel ve uluslararası düzeyde sahip olduğu geniş diplomatik ağırlığın, nihayetinde İran üzerinde ateşkese zorlayıcı bir uluslararası baskı oluşturabileceğini belirtti. Bu durumda İran’ın savaşın kendisini yıllar geriye götürdüğünü fark edeceği ifade edildi.


Deniz piyadelerinin konuşlandırılması, İran savaşında yeni bir aşamaya zemin hazırlıyor

31 Ocak 2025’te Japonya’nın Okinawa Adası’nda düzenlenen bir tatbikat sırasında ABD Deniz Piyadeleri askerleri bir Osprey helikopterinden iniyor. (New York Times)
31 Ocak 2025’te Japonya’nın Okinawa Adası’nda düzenlenen bir tatbikat sırasında ABD Deniz Piyadeleri askerleri bir Osprey helikopterinden iniyor. (New York Times)
TT

Deniz piyadelerinin konuşlandırılması, İran savaşında yeni bir aşamaya zemin hazırlıyor

31 Ocak 2025’te Japonya’nın Okinawa Adası’nda düzenlenen bir tatbikat sırasında ABD Deniz Piyadeleri askerleri bir Osprey helikopterinden iniyor. (New York Times)
31 Ocak 2025’te Japonya’nın Okinawa Adası’nda düzenlenen bir tatbikat sırasında ABD Deniz Piyadeleri askerleri bir Osprey helikopterinden iniyor. (New York Times)

Yaklaşık 2 bin 500 ABD deniz piyadesinin Ortadoğu’ya konuşlandırılması, haftalardır İran’la devam eden savaşta yeni bir aşamaya işaret ediyor. Bu gelişme, İran güçlerinin Hürmüz Boğazı’na yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde gerçekleşti.

İki ABD’li savunma yetkilisine göre, resmi adıyla 31’inci Deniz Piyade Seferi Birliği olağan dışı bir konumda olacak. Bunun nedeni ise Pentagon’un endişe ettiği bir sorun: İran ordusunun, dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği dar bir su yolu olan Hürmüz Boğazı’na mayın döşeme kapasitesi.

ABD’nin hava saldırıları, İran’ı büyük deniz gemilerini geri çekmeye ve uçaklardan kaçınabilecek mayınlar taşıyan hızlı botlar konuşlandırmaya zorladı. Bu botların büyük olasılıkla boğaza yakın adalardan oluşan bir takımadadan hareket edeceği değerlendiriliyor.

Birliğin kapasitesine aşina emekli kıdemli bir ABD savunma yetkilisi, Hint-Pasifik bölgesinden önümüzdeki günlerde 31’inci Deniz Piyade Seferi Birliği’nin bölgeye ulaşmasının Pentagon’a, deniz piyadelerinin lojistik ve hava desteğiyle bu adalara hızlı baskınlar düzenleme imkânı sağlayacağını söyledi.

Ancak bu durum tırmanma riskini de artırıyor. ABD Başkanı Donald Trump, daha önce ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu yakalamayı hedef alan operasyon gibi sınırlı askeri operasyonlara hızla onay vermişti. Bu tür operasyonların kısa vadeli kazanımlar sağlayabileceği, ancak işlerin ters gitmesi halinde ciddi sonuçlar doğurabileceği değerlendiriliyor.

Trump, cuma günü sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, ABD ordusunun İran’ın önemli petrol ihracat merkezlerinden biri olan Harg Adası’na büyük bir hava saldırısı düzenlediğini duyurdu. Trump, saldırının adadaki askeri güçleri ‘tamamen yok ettiğini’ belirtirken, ‘nezaket gereği’ petrol altyapısına zarar verilmemesi için Pentagon’a talimat verdiğini söyledi.

ABD ve İsrail’in geçen ayın sonlarında İran’la savaşa başlamasından bu yana küresel petrol fiyatlarının yaklaşık yüzde 40 arttığı bildirildi.

Bölgede halihazırda bulunan yaklaşık 50 bin ABD askerine kıyasla bu birliklerin sayısı görece küçük olsa da deniz piyadeleri seferi birlikleri, kara kuvvetleri ve araçları hızla konuşlandırabilme kabiliyetleri nedeniyle askeri açıdan büyük önem taşıyor.

Emekli bir ABD savunma yetkilisine göre, Hürmüz Boğazı’nda deniz piyadeleri gemilerinde konuşlandırılan karıştırma araçlarıyla insansız hava araçlarına (İHA) karşı operasyonlar da yürütebilecek. Ayrıca petrol tankerlerine ve diğer ticari gemilere eşlik ederek güvenlik sağlayabilecekler.

Deniz piyadeleri seferi birlikleri genellikle birden fazla gemi üzerinde konuşlandırılıyor. Bu gemiler arasında kısa pistli amfibi hücum gemileri de bulunuyor. Söz konusu gemiler, MV-22 Osprey Tiltrotor uçakları, nakliye helikopterleri ve F-35 savaş uçağı gibi saldırı platformlarını taşıyabiliyor. Diğer gemilerde ise deniz piyadeleri, onları destekleyen topçu unsurları ve gemiden kıyıya geçişte kullanılan amfibi çıkarma araçları yer alıyor.

Eski ABD savunma yetkilisi, doğu kıyısından bir seferi birliğin Venezuela’daki savaşı desteklediğini, 31’inci Deniz Piyade Seferi Birliği’nin ise Ortadoğu’ya konuşlandırıldığını belirterek, bu durumun Pasifik bölgesinde hızlı müdahale gücü bırakmadığını söyledi. Normalde Japonya’nın Okinawa Adası’nda konuşlu olan söz konusu birlik, Güney Kore ve Tayvan dahil Pasifik’teki olası operasyonlar için önemli bir yedek güç olarak görülüyor.

Bu durum, Güney Kore’den Ortadoğu’ya kritik hava savunma sistemlerinin yeniden konuşlandırılmasıyla birlikte ABD savunmasında ek bir boşluk oluşturuyor.

Geçmişte ‘ABD’nin 911 acil müdahale gücü’ olarak da anılan deniz piyadeleri seferi birlikleri, çatışma bölgelerine hızlı şekilde konuşlandırılmış, büyükelçilik tahliyeleri gerçekleştirmiş ve korsanlıkla mücadele operasyonlarında görev almıştı.

Deniz Piyadeleri 15’inci Seferi Birliği’ne bağlı unsurlar, 2001’de Afganistan’ın ABD tarafından işgali sırasında sahaya gönderilen ilk geleneksel ABD kuvvetleri arasında yer almıştı.


Arap ve Ortadoğu güvenlik sistemine doğru

İran’ın yeni bir füze yağmurunun ardından İsrail'in merkezindeki sahil şehri Netanya semalarında füzelerin etkileri açıkça görülüyor, 15 Mart 2026 (AFP)
İran’ın yeni bir füze yağmurunun ardından İsrail'in merkezindeki sahil şehri Netanya semalarında füzelerin etkileri açıkça görülüyor, 15 Mart 2026 (AFP)
TT

Arap ve Ortadoğu güvenlik sistemine doğru

İran’ın yeni bir füze yağmurunun ardından İsrail'in merkezindeki sahil şehri Netanya semalarında füzelerin etkileri açıkça görülüyor, 15 Mart 2026 (AFP)
İran’ın yeni bir füze yağmurunun ardından İsrail'in merkezindeki sahil şehri Netanya semalarında füzelerin etkileri açıkça görülüyor, 15 Mart 2026 (AFP)

Nebil Fehmi

Makalede yer alan düşünceleri, İran ile ilgili son olaylardan önce yazmıştım, olaylar başlayınca bu makale yerine mevcut krizi ele alan başka bir makale yayınlamıştım. Ancak, şimdi orijinal makaleyi değiştirmeden yayınlamanın önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü bu makale belirli bir krizi aşan bir konuyu gündeme getiriyor; anlık olarak meydana gelen gelişmelere sadece tepki vermek yerine, bölgesel güvenliği sistematik ve kapsamlı bir şekilde ele alma gerekliliği. Bununla birlikte, gelecekteki gelişmeler doğal olarak sunduğumuz bazı önerileri değiştirmeyi veya geliştirmeyi de gerektirebilir.

 

Ortadoğu, uzun süreli çatışmaların çeşitli ve önemli dış etkenle iç içe geçtiği, dünyanın en çalkantılı ve karmaşık bölgelerinden biri olmaya devam ediyor. Son yıllarda bölgedeki gerilimler ve çatışmalar yoğunlaşırken, etkili bir bölgesel kolektif güvenlik mekanizmasının yokluğu, bölgesel sistemin en belirgin eksikliklerinden biri olmaya devam ediyor. Bu bağlamda, Ortadoğu için bölgesel bir güvenlik örgütü kurulması fikrini gündeme getirmiştim.

Bu öneri prensipte çekici olmasına rağmen, mevcut koşullar pratikte uygulanmasına izin vermeyebilir. Bölge, sınır ötesi de dahil olmak üzere, güç kullanımında bir artışa sahne oluyor. Dahası, bazı taraflar, bölgedeki baskın Arap kimliğini sınırlayabilecek veya marjinalleştirebilecek şekilde bölgesel dengeleri yeniden şekillendirmeye çalışıyor.

Ortadoğu'daki güvenlik durumu son derece karmaşık, göz ardı edilemez veya ardı ardına gelen krizlere yalnızca ara sıra verilen yanıtlar ile yetinilemez. Ancak, seçim, Arap çıkarlarına uygun olmayabilecek koşullar altında tüm bölge için kapsamlı bir güvenlik sistemi kurmak için acele etmek ile bunu ihmal etmek arasında değildir. Daha ihtiyatlı yaklaşım, izole güvenlik hesaplarına veya değişen güç dengelerine güvenmek yerine, hukukun üstünlüğüne ve meşruiyetine dayalı bir güvenliği ve istikrarı sağlamak için bilgece hareket etmek ve kademeli bir şekilde ilerlemektir.

Bu perspektiften bakıldığında, mevcut aşamada en gerçekçi yaklaşım, öncelikle bir Arap kolektif güvenlik kavramı formüle etmek ve ardından bu kavramın kademeli olarak Ortadoğu'yu kapsayan daha geniş bir bölgesel çerçeveye dönüşmesini sağlamaktır. Bu yaklaşım, mevcut Arap kurum ve mekanizmalarını değiştirmek yerine, bunları temel olarak ele almayı ve etkinliklerini geliştirerek ilerlemeyi esas alır. Bu, kriz önleme ve yönetimi mekanizmalarını güçlendirmek, anlaşmazlıkların barışçıl çözümünü teşvik etmek, bölgesel güvenlik ve silahsızlanma alanlarında iş birliğini geliştirmek, ayrıca afetler, insani krizler, su güvenliği sorunları ve deniz güvenliği konularındaki çabaları koordine etmek gibi Arap düzeyinde bir dizi pratik önlemi gündeme getirmeyi içerir.

Arap güvenlik iş birliği için pratik mekanizmalar da geliştirilebilir; bunlar arasında potansiyel krizlerin proaktif bir şekilde değerlendirilmesi, askeri manevralar ve hareketlilikler hakkında bilgi paylaşımı ve krizler sırasında yanlış hesapları önlemek için acil iletişim hatlarının kurulması da dahil olmak üzere askeri ve siyasi liderler arasında doğrudan iletişim kanallarının etkinleştirilmesi yer alabilir.

Ayrıca, mevcut araştırma ve stratejik kurumlar arasında bölgesel ve ulusal güvenlik konularında ortak Arap çalışmalarını teşvik etmek veya güvenlik sorunlarına ilişkin ortak bir anlayış geliştirmeye katkıda bulunacak bir Arap güvenlik ve savunma çalışmaları akademisi kurmayı düşünmek de faydalıdır. Bu bağlamda, özellikle güven artırıcı mekanizmalar ve kriz yönetimi konusunda dünyanın diğer bölgelerindeki mevcut güvenlik düzenlemelerinin deneyimlerinden yararlanılabilir.

Bu çabaların ikili olarak veya hızlı hareket edebilecek ve istekli sınırlı sayıda Arap devleti arasında başlaması ve kademeli olarak daha geniş bir Arap çerçevesini kapsayacak şekilde genişlemesi daha pratik olabilir. Bu çerçevede, Arap Birliği, Ortadoğu boyutunu da içerecek şekilde kademeli olarak genişletilecek kapsamlı bir Arap güvenlik anlayışının geliştirilmesinde merkezi referans noktası olarak kalmalıdır. Bu güvenlik anlayışı, nihayetinde Arap dünyası ve Ortadoğu için bölgedeki Arap kimliğinin merkeziliğini korurken, diğer tarafları dengeli bir çerçeve içinde entegre edebilen bir güvenlik örgütünün kurulmasıyla sonuçlanabilir.

Bu yaklaşım, Arap boyutunu göz ardı eden veya marjinalleştiren bir Ortadoğu güvenlik sisteminin kurulmasını savunan önceki bazı girişimlerden farklıdır. Arap Birliği, 1945 yılında üye devletleri arasında bir siyasi koordinasyon çerçevesi olması için kuruldu. Herhangi bir saldırıya karşı kolektif bir yanıt verilmesini öngören Ortak Arap Savunma Antlaşması'nı onayladı. Ancak, üye devletler arasındaki farklı ulusal ve dış politika öncelikleri nedeniyle bu antlaşma uygulamada beklentilerin altında kaldı. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Yarımada Kalkanı Gücü, ortak askeri tatbikatlar ve bilgi paylaşımı gibi girişimler aracılığıyla üyeleri arasında bir dereceye kadar güvenlik entegrasyonu sağlamayı başardı. Dahası bu kurumların korunması ve geliştirilmesi, bölgesel güvenlik için gelecekteki herhangi bir vizyonun temel bir unsuru olmaya devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre kademeli ilerleme ilkesine bağlı kalarak, Arap çerçevesinden Ortadoğu çerçevesine geçişte, Arap olmayan taraflarla diyaloğa hazırlanmak hayati önem taşıyor. Bu, bölgesel güvenlik sisteminin inşasına katılmak isteyen her devletin bağlı kalması gereken bir dizi temel bölgesel güvenlik ve iş birliği ilkesinin formüle edilmesini gerektiriyor. Bu ilkelerin en önemlileri arasında uluslararası hukuka bağlılık, devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı, güç kullanarak toprak edinmenin kabul edilemezliği ve devletlerin iç işlerine müdahale etmeme yer almaktadır. Ayrıca, tüm devletler için eşit güvenlik ilkesinin sağlanması da şarttır. Taraflar arasında güven inşa etmek, gelecekteki herhangi bir güvenlik sisteminin temel bir unsurudur. Bu, sürpriz saldırılardan kaçınmak, kitle imha silahlarının yayılmasını sınırlamak, uluslararası insancıl hukuk kurallarına saygı göstermek ve çatışmalar sırasında sivilleri hedef almaktan kaçınmak gibi pratik önlemlerle sağlanabilir.

Ortadoğu'da güvenlik ve istikrarın sağlanması, bölgedeki hızlı dönüşümlere ayak uyduran ciddi ve sürekli bir çalışma ve çaba gerektirir. Son yıllar, bölgesel tehditlerin temel zorluk olmaya devam ettiğini ve güvenlik konularında dış güçlere aşırı bağımlılığın istenen güvenlik ve istikrarı her zaman sağlamadığını açıkça gösterdi. Bu nedenle, ulusal düzeyden başlayarak, Arap düzeyine ve nihayetinde bölgesel Ortadoğu düzeyine kadar kademeli bir güvenlik anlayışı geliştirmek, bölgenin güvenliğini ve halkının çıkarlarını korumak için stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor.