İslamcılar ve demokrasi ile ilişkilerindeki pragmatizmin bir örneği olarak Irak

Devlet ve topluma karşı mücadeleleri, dini başlıklı bir yönetim dayatma arzusunu içeriyor

Iraklı din adamı Mukteda es-Sadr'ın destekçileri, 11 Mayıs'ta Necef'te babası Muhammed Sadık es-Sadr'ın fotoğrafını taşıyorlar
Iraklı din adamı Mukteda es-Sadr'ın destekçileri, 11 Mayıs'ta Necef'te babası Muhammed Sadık es-Sadr'ın fotoğrafını taşıyorlar
TT

İslamcılar ve demokrasi ile ilişkilerindeki pragmatizmin bir örneği olarak Irak

Iraklı din adamı Mukteda es-Sadr'ın destekçileri, 11 Mayıs'ta Necef'te babası Muhammed Sadık es-Sadr'ın fotoğrafını taşıyorlar
Iraklı din adamı Mukteda es-Sadr'ın destekçileri, 11 Mayıs'ta Necef'te babası Muhammed Sadık es-Sadr'ın fotoğrafını taşıyorlar

İyad el-Anbar

İslamcıların demokrasi ile ilişkileri her zaman pragmatik olmuştur. Muhalefet diktatör rejimlerin meşruiyetine meydan okumak için demokratik bir sistem talep etme bayrağını açtığında veya seçimlerde halk seferberliğinin garantörü olduğunda, İslamcıların ilk talebi yönetim sisteminin demokratik hale gelmesi olmuştur.

Oysa siyasal İslam partileri ile demokrasi arasında seçimler dışında herhangi bir ilişki yoktur. 1990'lardan bu yana İslamcılar demokrasiyi pragmatik bir şekilde ele aldılar. Onlar sadece seçimlere inanıyorlar. Demokrasinin hak ve özgürlüklere ilişkin diğer ilke ve esasları ise tartışma ve ihtilaf konusudur, bazıları ise tamamen reddedilmektedir. Hatta 1960'larda seçimlere yönelik tutumları da bugünkü ile aynı değildi, çünkü sokaktaki varlıkları siyaset, düşünce ve kültür alanına hâkim olan ideolojilerin varlığıyla eşit ya da onlarla rekabet edecek kadar güçlü değildi.

Irak'ta siyaset sahnesindeki aktif güçler ideolojik veya sloganlar açısından siyasal İslam hareketlerine, özellikle de Şii siyasal İslam güçlerine bağlıdır. İslamcılardan bahsettiğimizde Şii siyasi aktörler tarafından temsil edilenleri kastediyoruz ve bunlar rejim değişikliğinden sonra yapılan ilk seçimlerde birinci çıkmalarından bugüne kadar iktidardalar.

Ancak seçimlere bağlılık konusundaki tutumları bile ilkeli görünmekten ziyade sonuçlara bağlı görünüyor. Eğer seçimler onların zaferleri ve mecliste iktidarın ganimetlerini paylaşmalarına olanak tanıyacak kadar sandalye elde etmeleri ile sonuçlanmışsa, o zaman seçimler övülür ve demokrasinin bizzat teorisyenlerinden daha fazla savunucusuna dönüşürler. Ancak sonuçlar ağır bir yenilgi veya beklenenden daha az sandalye elde etmek olduğunda, seçimlerin dürüst olmadığı ve seçimlerle oynandığı çığlıkları ve itirazları yükselir. Yenilgiyi izah edebilecek tüm komplo teorileri gündeme getirilir. Elbette yabancı ülkelerin komplo kurarak tüm enerjilerini ve çabalarını seçim sonuçlarını manipüle etmek için kullandıkları teorisini de unutmamak gerekir.

Geçtiğimiz yıllar boyunca Irak'taki ana seçim sonuçlarının işlevi, siyasi liderler arasındaki anlaşmalar ve uzlaşılar sistemine meşruiyet kazandırmak oldu. Bu, genel olarak demokrasiye, özel olarak da seçimlere yönelik sorunlu bir düşüncenin ürünüdür. Çünkü siyasi sınıfın liderleri, herhangi bir seçim yenilgisinin meclisteki sandalye sayısı ile sınırlı olmayacağına, güç ve nüfuz rekabeti arenasının dışında kalmalarına imkân tanıyabileceğine inanıyorlar. Zira 20 yıldan fazla bir süredir iktidarın ganimetlerinin paylaşılması, devlet ve kurumlarının parti liderlerinin yandaşları ve maiyetleri için birer departman haline getirilmesi kurallarına dayanan bir siyasi sistem kurmaya çalıştılar.

Irak'ta "demokrasi" hibrit bir modeldir. Hükümetlerin kurulmasında ve iktidarın paylaşılmasında uzlaşmaya dayalıdır. Birçok karar mezhepsel çoğunluğun iradesiyle empoze edilmek istenir. Bu nedenle son yıllarda sahnenin ön sıralarında yer alan siyasi liderler, kendi aralarındaki anlaşma ve uzlaşılara indirgenmiş demokratik bir modelin yeni ilkelerini oluşturmak istiyorlar. Seçimlerde aldıkları yenilginin doğuracağı sonuçların tehlikeli olduğunu hissettiklerinde, uzlaşmacı yapıya karşı kendi içinde darbe uyarısı tonu taşıyan bir siyasi söylem geliştirmeye başlıyorlar. Zira bunun iç barışı tehdit ettiği ya da bizi iç savaşa sürükleyeceği varsayılıyor. Mecliste çoğunluğa sahip oldukları zaman ise bileşenlerini oluşturan çoğunluğun iradesi ilkesine dayanarak pek çok karar almaya çalışıyorlar.

Geçtiğimiz yıllar boyunca Irak'taki ana seçim sonuçlarının işlevi, siyasi liderler arasındaki anlaşmalar ve uzlaşılar sistemine meşruiyet kazandırmak oldu.

2005'te Irak anayasasının yazımına katkıda bulunan İslamcılar belki de iki kaygı doğrultusunda çalışıyorlardı ve bunların arasında kesinlikle demokratik bir devlet inşası yer almıyordu. İlk kaygı, parlamenter sıfatı taşıyan ama pratikte uzlaşıya dayalı konsensüsler başlığı altında iradesine el konulmuş bir sistem kurarak, siyasi sistem ve devlet kurumları üzerindeki kontrollerini sürdürme arzularını ifade ediyordu. İkinci kaygı ise onların dinin koruyucusu, İslam'ın ve İslam şeriatının koruyucusu rolünü oynama isteklerini garanti altına almayı ifade ediyordu. Bu nedenle, Anayasanın 2. maddesinin 1. fıkrasına; “İslam, devletin resmi dinidir ve yasamanın temel kaynağıdır” şeklinde bir metin eklediler. Aynı fıkrada “A- İslam'ın yerleşik hükümlerine aykırı kanun çıkarmak caiz değildir” ifadesi de yer alıyor.

vfgbhn
Vekaleten Irak Temsilciler Meclisi Başkanlığını üstlenen Muhsin el-Mandalavi, 18 Mayıs'ta yeni bir cumhurbaşkanı seçmek için yapılan oturumu yönetiyor (AFP)

İslamcıların kendi şeriat kavramlarını üstü kapalı veya açık bir şekilde empoze etmek için devlet ve topluma karşı yürüttükleri mücadele, dini başlıklı bir yönetimi dayatmaya yönelik içlerinde gizli ve siyasi hayallerine hâkim olan bir arzuyu içeriyor. Burada kamusal alan, siyasi sistem ve devlet üzerindeki kontrol döngüleri tek bir grup tarafından yönetiliyor, bu grup topluma vesayetini dayatıyor ve milyonlarca insanın düşüncelerinin vasisi konumuna yerleşiyor. Din ile devleti birleştirme meselesinin en tehlikeli yönü budur, çünkü burada din, sadece bir inanç ve şeriat sistemi değil, aynı zamanda diğerleriyle benzer hırs ve çıkarlara sahip insanlar tarafından yönetilen kurumlardır. Adları İslami olan ve İslam devleti sloganını yükselten muhalefet partilerinde yetişen İslamcıların devletin en yüksek kurumlarına hâkim olma arzusu, Anayasa'nın 92. maddesinin düzenlemesi sırasında Federal Yüksek Mahkeme üyeleri arasında İslam fıkhı uzmanlarının da yer alması ifadesinin eklenmesiyle açıkça ortaya konmuş görünüyor. Sorun, anayasa metninin işaret ettiği gibi, üyeler arasında İslam fıkhı uzmanlarının da var olması değil. Asıl sorun, bu metnin arkasında siyasal İslam parti ve hareketlerinin fıkıh uzmanlarının Federal Yüksek Mahkeme'ye atanması arzusunun yatmasıdır. Bu, meclisteki varlıklarını nasıl istismar ettiklerini kayıt altına alan bir başlangıçtır.

Bunu İslamcıların yönetim projesiyle uyumlu ancak İslami yönetim başlığı altında empoze edilmeyen, aksine demokratik sistemlerde egemen çoğunluk ilkesinin onayladığı mevzuatlar başlığı altında çıkarılan başka yasalar takip etti. Bu başlık altında alkol satışını yasaklayan yasa kabul edildi. Buradaki ironi, bu yasanın net olarak alkol satışı yasağı başlığı taşımayıp, aksine “belediyelerin gelirlerini” düzenleyen bir yasa tasarısının bir parçası olarak kabul edilmiş olmasıdır.

Gadir-i Hum Bayramının resmî tatil kabul edilmesi ile ilgili yasanın geçirilmesinde de açıkça çoğunluk ilkesine dayanıldı. Burada gerekçe olarak mecliste temsil edilen siyasi çoğunluğun Şii bileşeni temsil ettiği, Gadir-i Hum Bayramının ise Şii rivayetlerinin imamet ve yönetimle ilgili konularda kendisine dayandığı tarihi bir gün olduğu öne sürüldü. Buradaki ironi, şu anda etkin olan Şii siyasi iktidar güçlerinin kendi çoğunluk kavramlarını tanımlamamış olmaları. Bu çoğunluk, Şii mezhepçi bileşeni temsil etmelerine mi, yoksa meclis içindeki siyasi varlıklarına mı dayanıyor? Şii bileşenin temsiline dayanıyorsa, Temsilciler Meclisi'ndeki Şii milletvekillerinin yarısını temsil eden Sadr hareketinin milletvekilleri Meclis'ten çekilinceye kadar bu çoğunluğa sahip değillerdi. Öte yandan eğer siyasi varlıklarına dayanıyorsa, bu durum Sadr hareketinin meclisteki müttefikleriyle birlikte önerdiği çoğunluk hükümeti projesini reddetmeleri ile çelişiyor. Çünkü Sadr ve müttefikleri de siyasi varlıklarına dayanarak bir çoğunluk hükümeti öneriyorlardı.

Din, sadece bir inanç ve şeriat sistemi değil, aynı zamanda diğerleriyle benzer hırs ve çıkarlara sahip insanlar tarafından yönetilen kurumlardır

Pragmatik düşünce ve davranışlar Şii iktidar güçlerinin tutumlarını kontrol ettiği sürece demokrasi konusunda seçicilik devam edecek gibi görünüyor. Seçimlerde zaferlerini garanti ettiği sürece, demokrasinin seçime dayalı olmasını istiyorlar. Uzlaşmaya dayalı bir demokrasi olmasını istiyorlar çünkü seçim sonuçları ne olursa olsun, iktidar sisteminin büyük siyasi aktörler arasında güç paylaşımı mantığına göre işlemesini ve yönetilmesini sağlamanın tek yolu bu. Siyasi sınıfın liderleri, kitlelerine karşı bir sorumluluk taşımadan, iktidar ve otoritenin ganimetlerini paylaşmalılar. İslamcı ideolojilerine uygun yasa ve kanunlar çıkarmak istediklerinde ise “demokrasi çoğunluğun yönetimidir” sloganı atan sesleri yükseliyor.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.