Rusya Federasyonu’nun Kuzey Kafkasya bölgesinde terör krizinin kökleri ve giderek büyüyen kartopu

‘Yumuşak karında’ safların yeniden düzenlenmesi

Dağıstan Özerk Cumhuriyeti Başkanı Sergey Melikov, Derbent'teki son terör saldırısına uğrayan sinagogu ziyaret etti (AP)
Dağıstan Özerk Cumhuriyeti Başkanı Sergey Melikov, Derbent'teki son terör saldırısına uğrayan sinagogu ziyaret etti (AP)
TT

Rusya Federasyonu’nun Kuzey Kafkasya bölgesinde terör krizinin kökleri ve giderek büyüyen kartopu

Dağıstan Özerk Cumhuriyeti Başkanı Sergey Melikov, Derbent'teki son terör saldırısına uğrayan sinagogu ziyaret etti (AP)
Dağıstan Özerk Cumhuriyeti Başkanı Sergey Melikov, Derbent'teki son terör saldırısına uğrayan sinagogu ziyaret etti (AP)

Samir İlyas

Rusya'ya bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti’nde meydana gelen son terör saldırıları, Rusya Federasyonu’nun Kuzey Kafkasya bölgesinde yer alan cumhuriyetleri yeniden şiddet sarmalına girmesine dair korkuları artırdı.

Rus yetkililer, her ne kadar 2000'li yılların başlarındaki terör eylemlerinin yeniden başlaması olasılığını en aza indirmiş olsalar da ‘Rusya artık farklı’. Terörist gruplar, Moskova'nın, istihbarat ve güvenlik servislerinin Ukrayna'ya ve Batı ittifakına karşı savaşla meşgul olmasından faydalanarak Rusya'nın ‘yumuşak karnı’ olan, yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk, dini öğretilere karşı cahillik ve geçmişten günümüze devam eden problemlerle her an patlama hazır bir ortam olarak Kuzey Kafkasya'da yeniden örgütlenmiş gibi görünüyor.

Rus yetkililerin sahadaki yeni gerçekleri inkar etmesi ve her türlü terör eyleminden Ukrayna ve Batı ülkelerinin istihbarat servislerini sorumlu tutması, terörün Rusya Federasyonu’nun diğer bölgelerin yayılma riskini artırıyor. Putin rejiminin güvenlik ve istikrar temellerini sarsan bu terör eylemlerinin geçmişi yaklaşık çeyrek asır önce İkinci Çeçen Savaşı'nın (1999-2009) başlarına kadar uzanıyor.

Dağıstan’daki son terör saldırıları, daha önce 145'ten fazla kişinin ölümüne neden olan Moskova’nın kuzeybatısındaki Crocus City Hall saldırısının ardından Rus güvenlik servisleri için büyük bir istihbarat başarısızlığıydı. Dağıstan'ın başkenti Mahaçkale ve Derbent kentinde 23 Haziran Pazar günü eş zamanlı olarak gerçekleştirilen terör saldırılarının ayrıntıları, saldırıların koordineli ve iyi hazırlanmış gösteriyor. Son kanlı terör saldırıları, tehlikeli bir aşamanın başladığının ve DEAŞ'ın Rusya Federasyonu’na bağlı bölgeleri vurmak amacıyla Kuzey Kafkasya kolu olan ‘Kafkas Vilayeti’ni kurduğunu yüksek sesle ilan ettiğinin bir göstergesi olabilir.

Kafkasya Vilayeti'nin kuruluşu, geçtiğimiz mart ayı sonlarında Moskova'da meydana gelen ve terör örgütü DEAŞ’ın Afganistan kolu olan Horasan Vilayeti'nin üstlendiği terör saldırısından kısa bir süre sonra DEAŞ'ın medya kaynaklarında gündeme gelmeye başlamıştı. Teröristler, her zaman olduğu gibi Rusya'daki radikal örgütlere daha fazla genci çekmek için Moskova'da 2010 baharından bu yana düzenlenen en büyük saldırıyı fırsat bildi.

Kafkas Vilayeti’nin kurulduğuna dair açıklama, liderinin adı açıklanmadığı için pek dikkat çekmedi. Dolayısıyla terör eylemlerinin ciddiyeti, radikalleri bir araya getirip getiremeyeceği ve yeni oluşumun çalışmaları için gerekli finansmanın nasıl sağlanacağı konusunda şüpheler vardı. Öte yandan eğer Dağıstan’daki son terör saldırılarını Kafkasya Vilayeti’nin gerçekleştirdiğine dair haberler doğruysa, bu, örgütün Rusya Federasyonu’na bağlı bölgelere yönelik saldırılar düzenlemeyi ihmal etmeden saflarını hızlıca düzenleyebildiği ve Kafkasya'da istikrarı bozan bir unsur haline gelebildiği anlamına gelir.

Radikalleşmenin gerçek nedenlerini görmezden gelmek Rusya'ya bağlı Kuzey Kafkasya bölgesinin şiddet sarmalına girmesine kapıyı aralıyor.

Teröristler geçtiğimiz pazar günü Mahaçkale ve Derbent'te iki sinagog, iki Ortodoks kilisesi ve bir polis kontrol noktasına eşzamanlı olarak saldırılar düzenledi. Beş teröristin etkisiz hale getirilmesine karşılık 16 güvenlik görevlisi ve bir Hıristiyan rahip de dahil olmak üzere en az 21 kişi öldü. Sokaklar ve hatta bazı plajlar yaklaşık sekiz saat boyunca teröristler ve güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle adeta savaş alanına döndü. Her iki tarafın kayıpları, kullanılan silahlar ve terörle mücadele operasyonunun aktif aşaması için geçen süre karşılaştırıldığında, teröristlerin kendilerini askeri, psikolojik ve fiziksel olarak hazırladıkları anlaşılıyor. Bunun yanında Dağıstan’ın önde gelen isimlerinden birinin iki oğlunun ve bir akrabasının terör eylemlerine karıştığını doğrulayan haberler de basında yer aldı. Bazı yerel yetkililerin ya da bölgenin önde gelen ailelerinin mensuplarının, radikal İslamcıların eylemlerini desteklemesi ve modern silahlara ve eğitim alanlarına erişimlerini kolaylaştırması göz ardı edilemez. Sadece pitoresk dağlık manzaralarıyla değil, aynı zamanda etnik, dilsel ve dini çeşitliliğiyle de öne çıkan bu Kuzey Kafkasya cumhuriyetinde, büyük miktarlarda silah bulundurmayı gerektiren aile ve aşiret ilişkilerinin öncelenmesi, yolsuzluk ve adam kayırmacılık da bölgede oldukça yaygın.

Mahaçkale ve Derbent’teki terör saldırıları dünya genelinde manşetlere taşınırken, Rusya'nın güneyindeki Rostov-na-Donu bölgesindeki bir hapishanede meydana gelen rehine krizi, DEAŞ tehdidinin büyüdüğüne dair açık sinyaller göndermesine rağmen çok az dikkat çekti. Rostov-na-Donu’da 16 Haziran'da bir hapishanede DEAŞ’ın parmağının olduğu kanlı bir isyan patlak verdi. Rus Özel Kuvvetleri rehin alınan altı mahkumu öldürerek krizi hızla sona erdirmeyi başardı. Şans Rus yetkililerden yanaydı, çünkü şüpheli terör örgütü üyeleri silah odasına girip makineli tüfekleri ve mühimmatı ele geçirmeyi başaramadı. Bu da operasyon düzenleyen özel kuvvetlerin işini kolaylaştırdı.

Kuzey Kafkasya'nın en zayıf halkası

DEAŞ’ın Kuzey Kafkasya kolu olan Kafkasya Vilayeti, son terör saldırılarını üstlenmemiş ve faillerin hedeflerini ve saldırıların nedenlerini açıklayan videolar yayınlamamış olsa da saldırılar, Kuzey Kafkasya'daki en zayıf halka olan Dağıstan'ı kullanarak yeni bir şiddet dönemin başlangıcı oldu. iİstihbarat raporları Orta Asya'da geniş çaplı kanlı saldırılarla ilgili tahminlere yer verse de DEAŞ’ın Afganistan kolu olan Horasan Vilayeti’nin ‘Kafkasya'dan gelen kardeşler’ hakkındaki memnuniyet ve övgü dolu ifadeleri, Horasan Vilayeti’nin medya ve muhtemelen mali destek vererek faaliyetlerini daha çok Kuzey Kafkasya ve Rusya'ya kaydırdığını gösteriyor.

Mahaçkale ve Derbent'te meydana gelen terör saldırıları, Rusya’nın emniyet ve istihbarat servislerinin terör tehditleriyle yüzleşmeye hazır olmadığını, istihbarat servislerinin tehlikeli saldırılar hakkında bilgi edinip bunları önlemede başarısız olduğunu gösterdi. Polisin de terör eylemlerinin Ortodoks Kilisesi'nin Pentekost Bayramı (Hamsin Yortusu) kutlamaları sırasında gerçeklemesine ve 23 Ekim'de Mahaçkale Uluslararası Havalimanı'na düzenlenen baskının ardından İsrail karşıtlığının artmasına rağmen yeterli güvenlik önlemi almadığı anlaşıldı. Yaklaşık bin Dağıstanlı Mahaçkale Uluslararası Havalimanı'nı basarak İsrail'den gelen bir uçaktaki yolcuların inişini engellemişti. Derbent'te yaklaşık 400 Yahudi ailenin yaşadığı ve Dağıstan ile Moskova'nın ekonomisi için önemli bir rol oynadığı biliniyor.

Saldırılar, şu an Kuzey Kafkasya'daki en zayıf halka olan Dağıstan'ı kullanarak yeni bir şiddet döneminin başlangıcı oldu.

Birçok Rus yetkili, terör saldırılarının sorumlusu olarak Ukrayna’yı ve Batı ülkelerini suçlamakta gecikmeyip Dağıstan'da dini nedenler ya da İslamcı radikalleşme belirtileri olduğunu göz ardı ettiler.

 Kremlin, Dağıstan Cumhuriyeti'nde pazar günü yaşanan kanlı olayları, İkinci Çeçen Savaşı döneminde 2002 yılında yaşanan Nord Ost rehine krizi, 2004 yılında Beslan okul kuşatması ve Moskova metrosu bombalamaları gibi menfur terör saldırıları gibi ülkenin 2000’li yılların başlarına geri dönmesine yol açabilecek büyük bir risk olarak görmüyor.

Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov, terör saldırılarıyla ilgili yaptığı açıklamada, “Toplum kesinlikle bütünleşmiştir. Dün Dağıstan'da gördüğümüze benzer terörist tezahürler Rusya'da ya da Dağıstan'da toplum tarafından desteklenmiyor” ifadelerini kullandı. Peskov'un açıklamaları, Moskova'daki Crocus City Hall saldırısından Ukrayna'yı sorumlu tutan, ancak bu kez Dağıstan’daki saldırılara değinmemeyi tercih eden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in genel kanaatlerinden çok da uzaklaşmıyor. Rusya’nın radikal İslamcılar tarafından gerçekleştirilen terör saldırılarının hedefi olamayacağını söyleyen Peskov, “Çünkü Rusya, dinler arası uyumun yanı sıra farklı etnik kökenler ve dinler arasındaki birliğin eşsiz bir örneğini sunuyor” diye konuştu.

Giderek büyüyen kartopu

Öte yandan bağımsız araştırmacılar, DEAŞ gibi radikal terör örgütlerinin Dağıstan da dahil olmak üzere Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerindeki gençler arasında giderek artan bir popülarite elde ettiğine dair uzun süredir uyarıyorlar. Rus yetkililer, Batı'yı ve beşinci kolcuları işaret etmek bir yana, ortada bir sorun olduğunu bile görmezden geliyorlar. Son olaylar, hükümetin Kuzey Kafkasya'da gençlerin radikalleşmesinin altında yatan nedenleri ele almakta başarısız olduğunu ortaya koyarken söz konusu nedenler arasında zorlu hayat şartları ve Kafkas halklarının Rus İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği dönemlerinden kalma geçmişten gelen mağduriyetleri yer alıyor. Bunlara bir de yabancı düşmanlığı ve İslamofobinin ülke genelinde yükselişte olması ekleniyor. Bu durum, Dağıstan yerel yönetiminden ve iktidardaki Birleşik Rusya Partisi’nden üst düzey bir yetkilinin, çocukları ve akrabalarıyla birlikte eğitim, para, olanak ve kariyer fırsatlarına erişebilmelerine rağmen neden terör eylemlerine katıldıklarını açıklıyor.

Kuzey Kafkasya bölgesinde Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana artan huzursuzluk, ayrılıkçı hareketlerin ve radikalizmin ortaya çıkmasıyla Moskova'daki merkezi otorite için kronik bir baş ağrısına neden oldu. Buradaki terör eylemleri Rusya'ya da sıçradı.

1999 yazında Moskova'da çok sayıda binanın bombalanması, Moskova’nın terörist olarak gördüğü Şamil Basayev ve Hattab liderliğindeki silahlı grupların Çeçenistan’ı işgali ve DEAŞ’ın ilanı, İkinci Çeçen Savaşı'nı tetikledi.

Çeçen militanlar 2002 yılında Moskova'nın güneydoğusundaki Dubrovka Tiyatrosunu ele geçirerek yaklaşık 750 kişiyi rehin aldı. Rehinelerin 100'den fazlası güvenlik güçlerinin tiyatroya baskın düzenlemek için kullandığı zehirli gazlar nedeniyle öldü. Bu olaydan iki yıl sonra Çeçen militanlar bu kez Kafkasya'da Beslan'daki bir okula benzer bir saldırı düzenleyerek binden fazla kişiyi esir aldı. Rus güvenlik güçlerinin binaya düzenlediği operasyonda 300'den fazla kişi öldü. Terör eylemlerine katılanlar ‘küresel cihat’ hareketleriyle ilişkilerini inkar etmediler.

Rusya'nın Çeçen ayrılıkçılara yönelik acımasız baskısı ve birinci ve ikinci Çeçen savaşlarındaki yakıp yıkma politikası bölgedeki bazı Müslümanları radikalleştirdi. Reuters'ın haberine göre Rusya, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'e karşı patlak veren ve savaşa dönüşen protestolardan yararlanarak Kafkasya'dan yüzlerce radikalin Suriye'ye gitmesini kolaylaştırmış olsa da Rusya'nın Suriye'ye askeri müdahalesi daha fazla radikalin ortaya çıkmasına ve terör örgütlerinin, vatandaşları Rusya'ya vizesiz girebilen Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinden binlerce kişiyi saflarına katmasına katkıda bulundu. Dağıstan Vilayeti, 2015 yılının haziran ayında sosyal medyada DEAŞ’ın bir kolu olarak ilan edilirken Rusça konuşan kişiler Rusya'yı tehdit etti.

cvfgbhnyj
Grozni'den kaçan bir Çeçen kadını (Getty Images)

Rusya'nın Çeçen ayrılıkçılara yönelik acımasız baskısı ve yakıp yıkma politikası bölgedeki bazı Müslümanları radikalleştirdi.

Dağıstan'ın Kizlyar kentinde 18 Şubat 2018 tarihinde 22 yaşındaki militan Halil Halilov, Büyük Şehit Aziz Georgios Kilisesi'nde düzenlenen Bağışlanmanın Dirilişi ayininin ardından cemaatin üzerine ateş açtı. Saldırıda beş kişi hayatını kaybederken saldırgan ölü olarak ele geçirildi.

Pazar günü Derbent ve Mahaçkale'de gerçekleşen terör saldırılarına kadar bu olayların en büyüğü olan saldırı geçtiğimiz mart ayında meydana gelmiş, saldırının sorumluluğunu Horasan Vilayeti üstlenmişti.

Rus yetkililer, daha önce de olduğu gibi hiç vakit kaybetmeden terör eylemlerinden Ukrayna ve Batı'yı sorumlu tutarak halkın öfkesini başka yöne çekmeye dayalı kolay formüllere sarılırken etkili çözümler bulamamanın Kuzey Kafkasya'da daha fazla toplumsal bir bölünmeye neden olabileceği, öfkeyi artırabileceği ve Rusya'nın Ukrayna'daki savaşa odaklandığı bir dönemde ciddi patlamalarla tehdit edebileceği görülüyor.

Rus yetkililerin Batı’yı suçlamakta ısrar etmesi ve terörizmin gerçek nedenlerini görmezden gelmesi nedeniyle teröristlerin Dağıstan’dan diğer bölgelere sızma riski de artıyor. Rusya Soruşturma Komitesi Başkanı Alexander Bastrykin gibi Devlet Başkanı Putin'e yakın yetkililer tarafından Orta Asya'dan gelen ‘göçmen işçilere’ karşı yürütülen organize kampanya, bu bahar yaşanan Crocus City Hall saldırısından sonra Rusya'da Müslümanlara karşı artan nefretle birlikte yangını daha da körükleyebilir. Bu da Orta Asya ve Kafkasya'daki terörist gruplara daha fazla öfkeli ve dışlanmış genci saflarına katmak için altın bir fırsat verirken uzun zamandır ulusların ve dinlerin bir arada yaşamasına methiyeler düzen Rusya için ‘bir beka krizi’ haline gelebilir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
TT

Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, CNN, Politico ve MSNBC muhabirlerinin Beyaz Saray'a girişini engelleme kararını uygulamaya koymasının ardından, Amerikan medyasına yönelik yasağı genişletebileceği ve başka kuruluşların da Beyaz Saray'a girişini engelleyebileceği uyarısında bulundu. Üç medya kuruluşu ise Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi kapsamında sahip oldukları hakları savunmak için yargıya başvurabileceklerinin sinyalini verdi.

Trump'ın kararı, Beyaz Saray'a giriş için kullanılan basın akreditasyonlarının, başkanlık faaliyetlerini takip eden medya kuruluşlarını haberlerinin içeriği nedeniyle cezalandırmak amacıyla kullanılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.

Trump, başka medya kuruluşlarının da benzer bir uygulamayla karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Yönetimini haksız biçimde haberleştirmekle suçladığı kuruluşlar arasında New York Times ve Washington Post'u da sayan Trump, bu iki gazete için henüz resmi bir yasak kararı açıklamadı.

vfghyju
ABD Başkanı Donald Trump, CNN, MSNBC ve Politico'yu “uydurma haberler ve yalanlar” yayımlamakla suçladı (AFP)

Trump daha önce Truth Social hesabından yaptığı açıklamada CNN, MSNBC ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişinin derhal yasaklandığını duyurmuş ve bu kuruluşları “yalan haber” yapmakla suçlamıştı. Kararın açıklanmasının ardından uygulamaya geçildi. Üç kuruluşun gazetecileri, akreditasyon kartlarının devre dışı bırakılmasının ardından cumartesi günü Beyaz Saray kompleksine alınmadı.

Trump, kararını belirli bir haberle ilişkilendirmedi. Bunun yerine uygulamanın yıllardır devam ettiğini söylediği “olumsuz ve adaletsiz” yayınların birikmesinin sonucu olduğunu belirtti.

Trump, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada başka medya kuruluşlarının da aynı uygulamayla karşılaşabileceğini ima etti. Bu durum, Beyaz Saray'ın başkanın yayınlarını eleştirdiği medya kuruluşlarını hedef alan daha geniş kapsamlı bir politika izleyip izlemeyeceği konusunda medya çevrelerinde soru işaretlerine yol açtı.

Medya kuruluşları yargıya gitmeye hazırlanıyor

Üç medya kuruluşunun açıklamaları, anlaşmazlığın kısa süre içinde Beyaz Saray'ın kapılarından federal mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

CNN yaptığı açıklamada gazetecilerinin ve yayınlarının arkasında olduğunu belirterek ABD Anayasası'nın kendisine hükümet müdahalesi olmadan gazetecilik yapma hakkı tanıdığını vurguladı. Kuruluş, yasağın Anayasa tarafından korunan haklara yönelik hukuka aykırı bir saldırı olduğunu savundu.

ghyjukı
18 Eylül 2026'da Washington'da Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'na yöneltilmiş bir televizyon kamerası (AFP)

Politico ise Beyaz Saray'ı izlemeyi sürdüreceğini ve Birinci Ek Madde kapsamındaki haklarını güçlü biçimde savunacağını açıkladı. MSNBC de gazetecilerini ve basın özgürlüğünü savunmak için gerekli adımları atacağını bildirdi.

Açılabilecek davalar, Trump yönetimini başkanın gazetecilerin Beyaz Saray'a erişimini düzenleme yetkisinin sınırları konusunda anayasal bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Davanın temel başlıklarından biri, erişime ilişkin idari kurallar koymakla bir medya kuruluşunu yayınlarının içeriği nedeniyle dışlamak arasındaki fark olacak.

Tartışmanın merkezinde hukukta “bakış açısına dayalı ayrımcılık” olarak bilinen ilke bulunuyor. Hükümetin Oval Ofis, başkanlık uçağı gibi kapasitesi sınırlı alanlara erişimi düzenleme yetkisi bulunuyor. Ancak hukuk uzmanları ve basın özgürlüğü kuruluşları, bir medya kuruluşunun hükümeti memnun etmeyen yayınları nedeniyle dışlanmasının Birinci Ek Madde açısından farklı bir hukuki sorun oluşturduğunu belirtiyor.

Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) de karara tepki göstererek Trump yönetiminden yasağı derhal kaldırmasını ve Beyaz Saray'a girişi engellenen gazetecilerin akreditasyonlarını yeniden vermesini istedi.

Dernek Başkanı Jackie Heinrich, yasağın uygulanmasının ardından yaptığı açıklamada üç medya kuruluşunun gazetecilerine erişim kısıtlaması getirilmesinin Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'ni ihlal ettiğini söyledi. Heinrich, bir medya kuruluşunun yayınlarının niteliği nedeniyle dışlanmasına imkân veren bir ölçütün ileride başka medya kuruluşlarına karşı da kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Heinrich, Amerikalıların özgür ve bağımsız bir basın aracılığıyla seçilmiş yetkilileri denetleme ve onlardan hesap sorma hakkına sahip olduğunu belirterek bunun hükümet yetkililerinin söz konusu yayınlardan memnun olup olmamasına bağlı olmaması gerektiğini ifade etti.

“Basın özgürlüğüne eşi görülmemiş saldırı”

Washington'daki önemli basın özgürlüğü kuruluşlarından National Press Club da Trump'ın kararına tepki göstererek başkandan uygulamayı derhal geri çekmesini istedi.

Kulübün Başkanı Mark Shuf Jr., yaptığı açıklamada bir medya kuruluşunun yönetimin yayınlarından memnun olmaması nedeniyle Beyaz Saray'a girişinin engellenmesinin, başkanlık makamını denetlemesine ve içeride yaşananları Amerikan kamuoyuna aktarmasına izin verilen sesleri kontrol etmeye yönelik açık bir girişim olduğunu söyledi.

gh
ABD Başkanı Donald Trump, 18 Eylül 2026'da Oval Ofis'te gazetecilerin sorularını yanıtlarken (EPA)

National Press Club, kararın uygulanmasının basın özgürlüğüne “eşi görülmemiş bir saldırı” anlamına geldiği uyarısında bulundu. Kulüp, Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'nin hükümetin, yayınlarından duyduğu memnuniyete göre hangi gazetecilerin görev yapabileceğine karar vermesine izin vermediğini vurguladı.

Kulüp ayrıca kararın diğer medya kuruluşları ve gazetecilere, haberlerinin tonunu yumuşatmaları veya Beyaz Saray'a erişimlerini kaybetme korkusuyla zor soruları sormadan önce iki kez düşünmeleri gerektiği yönünde bir mesaj verebileceği uyarısında bulundu.

Shuf, özgür ve bağımsız basının 250 yıldır ABD liderlerini denetlemede temel bir rol oynadığını belirtti. Beyaz Saray muhabirlerinin yürüttüğü denetimin yalnızca gazetecilere değil, Amerikan halkına da hükümet politikalarını daha iyi anlama imkânı sağladığını söyledi.

Shuf ayrıca kararlarından emin olan bir hükümetin bağımsız denetimden korkmaması gerektiğini ifade etti.

CNN'ye yönelik yasağın, başkanın seyahatlerinde dönüşümlü olarak kendisine eşlik eden televizyon kuruluşlarının oluşturduğu havuzu da etkileyebileceği belirtiliyor. Bu sistem, tüm gazetecilerin sığmadığı alanlarda başkanın faaliyetlerine ilişkin görüntü ve haberlerin diğer televizyon kanallarına ulaştırılmasını sağlıyor.

Bu nedenle Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında gerçekleştireceği görüşmelerin televizyonlardan nasıl izleneceğine ilişkin soru işaretleri de ortaya çıktı.

Daha önceki davalar

Medya kuruluşlarının olası davalarda başvurabileceği bazı hukuki emsaller bulunuyor. Trump'ın ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray, CNN muhabiri Jim Acosta'nın başkanla yaşadığı tartışmanın ardından basın akreditasyonunu iptal etmişti. Ancak federal mahkeme, akreditasyonun yeniden verilmesine hükmetmişti.

Trump yönetimi ayrıca Associated Press ile başka bir hukuki mücadeleye girmişti. Yönetim, haber ajansının haberlerinde Meksika Körfezi yerine Amerika Körfezi adını kullanmayı kabul etmemesi üzerine AP gazetecilerinin Oval Ofis'e, başkanlık uçağına ve bazı etkinliklere erişimini kısıtlamıştı.

Söz konusu dava, yönetimin kapasitesi sınırlı alanlara hangi gazetecileri alacağını belirleme yetkisi ile bir medya kuruluşunu editoryal kararları nedeniyle cezalandırması arasındaki hukuki sınır tartışmasının bir parçası olmayı sürdürüyor.

Yeni karar, Trump ile medya kuruluşları arasındaki daha geniş kapsamlı mücadelenin de bir parçası. Başkan, New York Times, Wall Street Journal ve İngiliz BBC dahil olmak üzere bazı medya kuruluşlarına karşı hukuki girişimlerde bulundu.

Trump yönetimi, başkanın sıklıkla yanlış veya taraflı yayınlara maruz kaldığını savunuyor. Buna karşılık medya kuruluşları ve basın özgürlüğü örgütleri, hükümetin eleştirel yayınları cezalandırmak için sahip olduğu araçları kullanmasının, başkanın basını eleştirme veya dava etme hakkından farklı olduğunu belirtiyor.

Üç medya kuruluşunun da dava açmaya hazırlandığı ve yönetimle hukuki mücadeleye girmeye hazır oldukları yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.

Washington'daki medya çevrelerinde ise daha acil soru, Trump'ın başka kuruluşları da yasaklılar listesine ekleme tehdidini uygulayıp uygulamayacağı. Böyle bir adım atılması halinde tartışma, Beyaz Saray ile üç medya kuruluşu arasındaki anlaşmazlığın ötesine geçerek başkanın medya kuruluşlarına yönelik yayınlarından duyduğu memnuniyete göre başkanlık makamına basın erişimini kontrol edip edemeyeceğine ilişkin daha geniş bir anayasal mücadeleye dönüşebilir.


Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
TT

Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)

Çin'in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçerken Riyad ile Tahran arasındaki uzlaşma en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya. İran'ın Yemen ve Irak'ta Suudi Arabistan'ı hedef alan silahlı grupları desteklediğine yönelik suçlamaların artması ve Husilerin Babül Mendeb  Boğazı'na doğru hareketlenmesi, Krallığın güvenliği ile Kızıldeniz'deki deniz ulaşımı açısından yeni tehditler doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı analize göre  Husilere bağlı askeri kaynaklar İran Devrim Muhafızları'ndan uzmanlar Babül Mendeb  bölgesinin yanı sıra Hudeyde'nin güneyindeki El-Muha limanı ve havaalanı ile kentin doğusundaki Cebel el-Nar kampını ziyaret etti. Uzmanların El-Muha ve Babül Mendeb Boğazı'na hakim dağlık tepelerde tünel kazma çalışmalarını denetlediği, ayrıca El-Muha yakınları ile Kızıldeniz'in güneyindeki Zukar Adası'na radar kurulmasını görüştüğü belirtildi.

Şarku’l Avsat'a konuşan analistler, son gelişmelerin yalnızca Tahran'ın taahhütlerine bağlılığını değil, aynı zamanda Çin'in arabulucu rolünün güvenilirliğini de sınadığını belirtiyor. Mesele artık Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin sürüp sürmeyeceğiyle sınırlı değil. Asıl soru, anlaşmanın dolaylı tehdit kaynaklarını kontrol altına alıp alamayacağı ve silahlı grupların bölge ülkelerine baskı yapmak amacıyla kullanılmasının önüne geçip geçemeyeceği.

bghj
Analistlere göre İran'ın Husiler üzerinden Bab el-Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetleri, Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınama oluşturuyor (SPA)

Riyad ve Tahran, yaklaşık yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkileri yeniden başlatmak amacıyla Mart 2023'te Pekin'de Çin'in himayesinde bir anlaşma imzalamıştı.

Babül Mendeb... Anlaşma için ciddi bir sınav

Körfez Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Abdülaziz bin Sakr, Mart 2023'te imzalanan Pekin Anlaşması'nın üç temel unsura dayandığını belirtiyor. Bunların ilki, yedi yıllık kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi. İkincisi, ikili iş birliği anlaşmalarının yeniden hayata geçirilmesi. Üçüncüsü ise devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi. Bin Sakr'a göre son unsur “en önemli ve en hassas” başlığı oluşturuyor.

Bin Sakr, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada İran'ın Husiler üzerinden Babül Mendeb Boğazı yakınlarında yürüttüğü faaliyetlerin “Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınav” olduğunu söyledi. Bunun anlaşmanın güven inşa etmeye dayanan ruhuna ve hükümlerine aykırı olduğunu belirten Bin Sakr, İran'ın taahhütlerinin yalnızca doğrudan yürüttüğü faaliyetleri değil, Devrim Muhafızları ile bağlantılı grupların davranışlarını da kapsaması gerektiğini ifade etti.

cdfvgh
Yemen açıklarındaki stratejik Bab el-Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari tankerlerden biri (AFP)

Bin Sakr, “İran'la bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden vekil güçlerinin faaliyetlerini kapsamayan herhangi bir anlaşmanın anlamı yok” dedi. Husilere verilen desteğin veya Husilerin Suudi Arabistan'ın güvenliğini tehdit etmeye teşvik edilmesinin egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine müdahale etmeme taahhüdünün “açık bir ihlali” olduğunu savundu.

Çin ve Asya meseleleri araştırmacısı ve danışmanı Abdülaziz eş-Şabani ise İran'ın Babül Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetlerinin Pekin Anlaşması'nı sınadığını ancak bunun anlaşmanın çöktüğü anlamına gelmediğini belirtti. Eş-Şabani, anlaşmanın temel olarak Riyad ile Tahran arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek ve diyalog kanallarını açmak amacıyla tasarlandığını, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmek veya stratejik ortaklık kurmak için yapılmadığını kaydetti.

Vekil güçler politikası

Suudi siyasi analist Dr. Halid el-Habbas ise milis politikasının Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Habbas, Devrim Muhafızları'nın bu grupları desteklediğini, eğittiğini ve organize ettiğini, böylece gerektiğinde İran'ın hedeflerine hizmet eden roller üstlenmelerini sağladığını söyledi.

Habbas, son dönemdeki Husi hareketliliğini ve daha önce Irak'taki İran yanlısı grupların faaliyetlerini Tahran üzerindeki artan askeri ve ekonomik baskının yanı sıra İran'ın alternatif baskı alanları oluşturma girişiminin bir parçası olarak değerlendiriyor. Babül Mendeb'e doğru gerçekleştirilen hareketliliğin deniz ulaşımını tehdit etme, enerji fiyatlarını yükseltme ve tedarik zincirlerini aksatma imkânı sağlayabileceğini belirtiyor.

Dr. Habbas, Husilerin gemileri hedef almayacaklarına ilişkin taahhütlerine güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Kızıldeniz'de 2023'ün sonlarından bu yana yaşanan gelişmelerin bunun aksini gösterdiğini belirten Habbas, deniz ulaşımının korunmasının “yalnızca Krallığın değil, uluslararası toplumun sorumluluğu” olduğunu vurguladı.

vfghyju
Milisler, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak öne çıkıyor (EPA)

Habbas'a göre Suudi Arabistan, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinde ve diplomasi kapısının açık tutulmasında ısrar etse de Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca kendisini savunma hakkına sahip. Riyad ayrıca İran'dan anlaşmanın maddelerine uymasını talep edebilir ve taahhütlerine ne ölçüde bağlı kaldığı ışığında anlaşmayı gözden geçirebilir.

Sınama dönemi sona erdi mi?

Profesör Dr. Samir Salha ise daha sert bir değerlendirmede bulunuyor. Salha, “Artık mutabakatların sınanması aşamasını geride bıraktık. İran tarafının anlaşmanın ruhundan uzaklaştığı ve verdiği taahhütlerden farklı bir bölgesel politika izlemeye başladığı açık” dedi.

Salha, temel sorunun artık yalnızca Tahran'ın anlaşmaya uyup uymadığı olmadığını, Husileri kimin silahlandırdığı, eğittiği ve operasyonlarını yönlendirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.

“Tehditler kamuoyu önünde Husilerden geliyor gibi görünse de meselenin özünde İran var” diyen Salha, Yemen, Irak ve Lübnan'daki vekil güçlerin harekete geçirilmesinin Riyad ile ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen İran'ın değişmeyen önceliklerine işaret ettiğini savundu.

Salha'nın değerlendirmesine göre Suudi Arabistan seçeneklerini yalnızca Çin'in harekete geçmesini bekleyerek şekillendirmeyecek. Riyad, diplomatik kanalı açık tutarken güvenliğini garanti altına alacak stratejik alternatifler aramayı sürdürecek. Salha, bunun son aylarda zaten atılmaya başlanan adımlardan biri olduğunu belirtti.

Pekin... Yolu açmak yetmez!

Analistler, Çin'in İran üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinden kaynaklanan geniş etki araçlarına sahip olduğu konusunda hemfikir. Ancak Pekin'in anlaşmanın sembolik hamisi konumundan çıkarak uygulanmasını daha etkin biçimde denetleyen bir role geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Bin Sakr, Pekin'in “anlaşmaya aykırı İran davranışlarını tespit edebilecek kapasiteye sahip olduğunu” söyledi. Ancak Çin'in, krizlerin kendi ulusal güvenliğini doğrudan etkilemediği durumlarda belirsiz ve kararsız bir tutum sergilemeye eğilimli olduğunu belirten Bin Sakr, bugün ihtiyaç duyulanın Tahran'ın taahhütlerine uyup uymadığını doğrulayacak ve vekil güçlerini sınırlandıracak açık bir mekanizma olduğunu ifade etti.

Salha ise Çin'in İran'la ilişkilerini korumakla Körfez ülkeleriyle daha geniş çıkarlarını ve Kızıldeniz üzerinden geçen ticaret yollarını savunmak arasında hassas bir tercih yapmak durumunda olduğunu belirtti.

“Bu öncelikle İran için bir sınav, ikinci derecede ise Pekin için bir sınav” diyen Salha, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Pekin zor, hassas ve kritik bir durumla karşı karşıya. Son dönemde Çin'in tutumlarında ve İran'a yönelik siyasi mesajlarında olumlu göstergeler var. Ancak Tahran'ın Pekin'in söylediklerini kabul edeceğine ve bunlara kulak vereceğine güvenmek zor.”

Dr. Salha, “Pekin, Suudi Arabistan ile İran ilişkilerinde yeni bir sınamanın önünü açmayı başardı. Ancak Çin çıkarlarını ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumak istiyorsa bugün bunun ötesine geçmek zorunda” dedi.

Eş-Şabani ise Pekin'in diplomasiye ve doğrudan müdahaleden kaçınmaya daha fazla ağırlık verdiğini ve herhangi bir tarafa kesin biçimde destek vermesinin beklenmediğini belirtti.

Eş-Şabani, anlaşmanın geleceğinin Çin'in diyaloğu açık tutma ve krizleri kontrol altına alma kapasitesine bağlı olduğunu, Suudi Arabistan'ın ise kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için sahip olduğu imkânları ve bölgesel ortaklıklarını kullanma hakkını elinde tuttuğunu ifade etti.


BM toplantıları öncesi bölgede gerilimi düşürme arayışı sürüyor

Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
TT

BM toplantıları öncesi bölgede gerilimi düşürme arayışı sürüyor

Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları için gözler New York'a çevrilirken ABD Başkanı Donald Trump'ın temasları, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin düşürülmesi yönündeki diplomatik çabaların merkezine oturdu.

Trump'ın BM Genel Kurulu kapsamında çok sayıda lider ve yetkiliyle görüşmesi beklenirken Pakistan başta olmak üzere çeşitli ülkeler de ABD ile İran arasındaki çıkmaza giren diplomatik süreci yeniden canlandırmaya çalışıyor. Trump, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile New York'ta görüşmeye açık olduğunu söylemişti.

Ancak diplomatik temasların yoğunlaştığı sırada sahadaki gerilim de yükseliyor. İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibbi, ABD'nin yeni bir saldırı düzenlemesi halinde Tahran'ın “farklı” bir karşılık vereceğini ve daha önce hedef alınmamış noktaları vuracağını açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Devrim Muhafızları'na bağlı Fars Haber Ajansı’ndan aktardığı habere göre Muhibbi, yeni bir saldırı durumunda İran'ın savaşta kullandığı silahların niteliğini ve çatışmanın coğrafyasını değiştireceğini söyledi. Muhibbi, İran'ın uzun süreli bir savaşa da hazır olduğunu belirtti.

Açıklama, İran Silahlı Kuvvetleri Birleşik Muharebe Komutanlığının pazar günü ABD'nin askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazırlandığı yönünde bilgi aldığını duyurmasının ardından geldi.

Bu gelişmeler, Washington ile Tahran arasında müzakerelerin yeniden başlamasının önündeki anlaşmazlıkların hâlâ giderilemediğini gösteriyor.

Pakistan arabuluculukta ısrarcı

Pakistan, ABD ile İran arasında arabuluculuk çabalarını sürdüreceğini açıkladı. Pakistan Dışişleri Bakanlığı, İslamabad'ın çatışmaya barışçıl bir çözüm bulunması için diyalog ve diplomasi yolunu desteklemeye devam edeceğini bildirdi.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin Tahran ziyareti de bu çerçevede gerçekleşti. Nakvi, İranlı mevkidaşı İskender Mümini ile görüştü. Pakistan hükümet kaynakları, görüşmelerde bölgesel gelişmeler, ikili ilişkiler ve Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin yeniden başlatılması için yürütülen girişimlerin ele alındığını belirtti.

İranlı kaynaklar ise ziyaretin ağırlıklı olarak ikili ilişkilere ve iki ülke arasındaki iş birliğine odaklandığını bildirdi. Tesnim Haber Ajansının aktardığına göre Nakvi, Tahran'a ABD'den bir mesaj getirmediği gibi İran'ın Washington'a iletilmek üzere verdiği bir mesajı da taşımayacak.

Pakistan, son aylarda iki taraf arasındaki başlıca arabuluculardan biri olarak öne çıktı. Nakvi, mayıs ayından bu yana gerilimin düşürülmesi ve diplomatik çözüm yollarının yeniden canlandırılması amacıyla Tahran'a birkaç kez gitti. Son ziyaret ağustosta gerçekleşti.

İslamabad'ın girişimleri, Washington ile Tahran arasında haziran ayında varılan ilk anlaşmanın çökmesinin ardından hız kazandı. Anlaşmazlıkların merkezinde Hürmüz Boğazı'nın statüsü ve yönetimi de bulunuyordu.

Anlaşmanın bozulmasının ardından ABD'nin İran'daki hedeflere ve İran gemilerine yönelik saldırıları yeniden başladı. İran limanlarına yönelik deniz ablukası ve ABD yaptırımları da devam etti.

28 Şubat'ta başlayan savaşın ardından yaşanan görece sakin dönem, tarafların karşılıklı saldırılarıyla sona ererken diplomatik kanal yeniden tıkandı.

Hürmüz'de askeri ve denizcilik gerilimi

İran Devrim Muhafızları pazartesi günü Hürmüz Boğazı üzerinde ABD'ye ait “MQ-1” tipi bir İHA'yı düşürdüğünü açıkladı. Devrim Muhafızları, İHA'nın birleşik hava savunma ağına bağlı modern bir sistem tarafından imha edildiğini bildirdi.

İran tarafı, ABD'nin görece eski İHA modellerinden biri olduğunu belirttiği MQ-1'in daha önce ABD Donanması ve Hava Kuvvetlerinin muharebe envanterinden çıkarıldığını ve yerini MQ-9 tipi İHA'lara bıraktığını savundu.

Aynı saatlerde Hürmüz'deki deniz trafiğine yönelik tehditler de arttı. İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Birimi (UKMTO), bir tankerin boğazdan geçişi sırasında kaynağı belirsiz bir mermiyle vurulduğunu ve 2 mürettebatın hafif yaralandığını açıkladı. Gemi, olayın ardından seyrine devam etti.

İngiliz deniz güvenliği şirketi Vanguard, İngiliz bayraklı “La Stephanie” adlı tankerin bir İHA saldırısına uğradığını ve 2 mürettebatın hafif yaralandığını bildirdi.

Ayrı bir olayda UKMTO, bir LPG tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan ayrılırken kaynağı belirsiz mermilerin şarapnel parçaları nedeniyle hasar gördüğünü açıkladı. Olayda yaralanan olmazken çevreye yönelik bir zarar da bildirilmedi.

Hürmüz'de gerilim riski

Hürmüz Boğazı, küresel enerji arzının önemli geçiş noktalarından biri olması nedeniyle çatışmanın en kritik başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. İran, bu ayın başında stratejik su yolunda uyguladığı “yasak bölgeyi” genişleterek Umman Körfezi ve Arap Denizi'nin bazı kesimlerini de kapsayacak şekilde genişlettiğini açıklamıştı.

Sahadaki askeri gerilim yükselirken Pakistan ve diğer ülkelerin diplomatik kanalları yeniden açma çabaları devam ediyor. Trump'ın New York'taki temasları da bu nedenle yakından izleniyor.

BM Genel Kurulu toplantıları, Washington ile Tahran arasında doğrudan veya dolaylı temasların kurulması için yeni bir diplomatik zemin oluşturabilir. Arabulucular ise müzakerelerin yeniden başlaması ve çatışmanın daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesinin önlenmesi için girişimlerini sürdürüyor.