İsrail’de aralarında milletvekillerinin ve bakanların da olduğu yüzlerce aşırı sağcı askeri üslere saldırdıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5045686-i%CC%87srail%E2%80%99de-aralar%C4%B1nda-milletvekillerinin-ve-bakanlar%C4%B1n-da-oldu%C4%9Fu-y%C3%BCzlerce-a%C5%9F%C4%B1r%C4%B1-sa%C4%9Fc%C4%B1
İsrail’de aralarında milletvekillerinin ve bakanların da olduğu yüzlerce aşırı sağcı askeri üslere saldırdı
İsrail, ordu ve askeri polise ait üç üsse yapılan vahşi saldırının şokunu henüz atlatamamışken sayıları yüzlerle ifade edilen bir grup aşırı sağcı, iktidar koalisyonunda yer alan Binyamin Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi ve Bezalel Smotrich liderliğindeki Dini Siyonizm Partisi’nden milletvekilleri ile başta Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir olmak üzere bazı bakanlarla birlikte pazartesi gecesi Filistinli mahkumlara acımasızca işkence ettiğinden şüphelenilen askerler hakkında soruşturma açılmasını protesto etti, çeşitli siyasi ve halk güçlerinin teşvikiyle Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi'nin görevden alınmasını istedi.
İsrail polisi, Batı Şeria'daki bir otoparkta bir kamyonun ateşe verilmesi ve bir diğerinin üzerine 'intikam' yazılmasının ardından hasarı inceliyor (AFP)
İsrail basını ordunun, Mecdel Şems saldırısına misilleme olarak Hizbullah'a karşı kuzey cephesindeki operasyonlarla ilgili görüşmeleri askıya almak zorunda kaldığını ve Genelkurmay Başkanı Halevi'nin saldırı bölgesine gittiğini aktardı. Ordu, Batı Şeria'da operasyonel savunma görevleri yürüten güçleri salı gününden itibaren Beit Lid Üssü’ndeki güçlere destek amacıyla takviye olarak gönderme kararı aldı. Genelkurmay Başkanı Halevi, isyancıların üslere girmeye çalışmasının kaos anlamına gelen ve orduya, devlet güvenliğine ve savaş faaliyetlerine zarar veren tehlikeli bir davranış olduğunu söyledi.
7 Ekim ile ilgili suçlamalar
Halevi'nin ‘isyancılar’ olarak adlandırdığı kişiler, aralarında siyasetçilerin de olduğu 2 bin kadar aşırı sağcı fanatikten oluşuyordu. Bu kişiler, askerlere fiziksel saldırıda bulunup binalara zarar vererek İsrail ordusuna karşı düşmanca davranıp nefret kustu. Her ne kadar bunu yapmalarının sebebi ‘Hamas'ı savunan askeri polise duyulan öfke’ olsa da asıl mesele aşırı sağcıların ordu komutanlarına ve diğer güvenlik birimlerinin yetkililerine karşı yürüttüğü akıl almaz provakatif kampanyaydı. Gazze Şeridi'nde, Batı Şeria'da ve Lübnan'da Filistinlilere karşı devam eden tüm saldırgan askeri operasyonlara rağmen, aşırı sağcılar tarafından ‘korkak olmakla ve savaşma, angajman ve cesaret doktrinini terk etmekle’ suçlanıyorlar. Bazıları ise onları ‘Hamas’ın 7 Ekim saldırısını önceden bilmekle, ancak Netanyahu hükümetinin düşmesine neden olacağı umuduyla saldırıyı önlemek için hiçbir şey yapmamakla’ da suçluyor. İsrailliler bu görüşü ‘komplo teorisi üretenlerin akıllarındaki bir saplantı’ olarak nitelendirerek hafife alsa da aşırı sağcı Bakan Ben-Gvir, salı günü Netanyahu'ya yazdığı mektupta bu komplodan bahsetti. Ben-Gvir mektubunda Netanayahu’dan Savunma Bakanı Gallant ile güvenlik birimlerinin yetkililerinin Hamas’ın 7 Ekim saldırısını önceden bilip bilmediklerinin ve neden engellemediklerinin soruşturulmasını istedi.
Sistematik işkence
Tüm bu öfkeyi tetikleyen olay, Negev'deki bir İsrail askeri üssünde bulunan Sde Timan gözaltı merkezinde Filistinli tutuklulara işkence yapıldığına dair Avrupa'da yayılan ve tutuklu Hamas üyelerine karşı korkunç ve sistematik işkenceler yapıldığına dair haberlerdi. Bu işkenceler bazı tutukluların ölümüne neden olurken tutuklular çeşitli cinsel ve fiziksel saldırılarla psikolojik ve fiziksel işkence görüyor. İngiltere'deki insan hakları örgütleri heyetler göndererek bu suçlarla ilgili raporlar hazırladı ve İsrail askeri polisini bu konuda soruşturma açmaya zorladı. Askeri polisten yapılan açıklamada, soruşturmanın askerleri, haklarında tutuklama emri çıkarabilecek olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'nden (UCM) korumak için açıldığı, ancak İsrail'in adli kovuşturma yürüttüğüne inandıkları takdirde soruşturmayı geri çekecekleri belirtildi.
İsrail gözaltı merkezlerindeki işkencenin neden olduğu yara izlerine sahip eski bir Filistinli tutuklunun bir hastane yatağındaki hali (Reuters)
İsrail askeri polisi, pazartesi akşamı Sde Timan gözaltı merkezinde görev yapan dokuz şüpheli askeri tutuklamaya çalıştı. Ancak maske takmış bir grup ortaya çıktı ve askeri polisle karşı karşıya geldi. Yüzlerce aşırı sağcı, suçlanan askerleri savunmak için protesto için Sde Timan gözaltı merkezinin önünde toplanarak işkenceci askerleri ‘kahramanlar’ olarak tanımladılar. Bu sırada kargaşayı önlemeye çalışan diğer askerlere de saldırdılar. Sayıları yaklaşık bin 200 olan aşırı sağcı eylemci daha sonra İsrail’in orta kesimlerinde bulunan Beit Lid askeri üssünde bulunan askeri mahkeme binasına saldırdı. İsrail güvenlik güçleri, özellikle bakanların ve milletvekillerinin aşırı sağcı eylemcilere katılmasından sonra durumun kontrolünü kaybetmiş görünüyordu. Bir askeri polis yetkilisi, üst komuta kademesine meseleyi görmezden gelme ve deneyimsiz ast subaylara bırakma emri verildiğini açıkladı.
“İsrail'in Guantanamosu”
Filistinli mahkûmu tedavi eden Yahudi doktorları şoke eden korkunç işkence ve cinsel saldırı, ikincil bir mesele haline getirildi. Bu durum İsrail gazetesi Haaretz “Cinsel saldırı faillerini savunduğunuzun farkında mısınız? Bugün bir Filistinliye tecavüz edenin yarın bir Yahudiye tecavüz edeceğinin, bir Filistinliye saldıranın bir İsrailliye saldıracağının farkında mısınız?” sorularını sormasına neden oldu.
Gazete, haberinde şu ifadelere yer verdi:
“Sde Timan açıkça bir işkence tesisi ve burada çok korkunç şeyler yaşanıyor. Bu tesiste görev yapmış ya da buradan serbest bırakılmış kişiler tanık oldukları korkunç olayları anlatmaya başladı. İnsanlık dışı gözaltı koşulları, cinsel taciz, ağır cinsel saldırı, uykusuz bırakılma, uzun süreli yüksek sesli müzik ve ağır fiziksel şiddet dahil olmak üzere gerçek istismar olayları… Sde Timan boşuna ‘İsrail'in Guantanamosu’ olarak adlandırılmıyor. Gazze'nin karadan işgalinden bu yana 4 bin tutuklu İsrail'e getirildi ve bunların yüzde 40'ından fazlası serbest bırakılarak Gazze'ye geri gönderildi. Bu da serbest bırakılan kişilerin Hamas üyesi olmadıkları, dolayısıyla tesiste bulunmalarının ve maruz kaldıkları işkencenin herhangi bir ‘güvenlik’ gerekçesinin bulunmadığı anlamına geliyor. Sorgulanmak üzere gözaltına alınan kişilerin sadistçe istismar edilmesinin hiçbir güvenlik gerekçesi yoktur ve asla da olmayacaktır.”
Beit Lid askeri üssünü basan aşırı sağcı fanatikler ile İsrail askeri polisi arasında arbede yaşandı (DPA)
Haaretz gazetesi son olarak ise şunları kaydetti:
“İsrail kritik bir dönüm noktasında. Halen hukukun üstünlüğüne sahip bir devlet mi yoksa hiçbir güvenlik gerekçesi olmadan şok edici suçlar işlediklerinden şüphelenilse bile askerlerini savunmaya gelen silahlı aşırı sağcı yerleşimci fanatikler tarafından yönetilen bir devlet mi olduğuna karar vermeli. Aksi takdirde dünyaya sadece ‘kendi kendini soruşturmak istemiyor ve bunu yapamıyor’ mesajı verilmiş olacak. Buradan tutuklama kararlarına, yaptırımlara ve uluslararası izolasyona giden süreç uzun sürmez.”
Umman’da diplomasi sınavı: İran ile ABD hangi başlıkta uzlaşacak?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5237670-umman%E2%80%99da-diplomasi-s%C4%B1nav%C4%B1-i%CC%87ran-ile-abd-hangi-ba%C5%9Fl%C4%B1kta-uzla%C5%9Facak
Umman’da diplomasi sınavı: İran ile ABD hangi başlıkta uzlaşacak?
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)
İran ile ABD, Tahran’ın nükleer programına ilişkin son tur görüşmeler kapsamında cuma günü Umman Sultanlığı’nda bir araya gelmeye hazırlanıyor. Görüşmeler, haziran ayında yaşanan ve 12 gün süren savaşın ardından, ülke genelinde patlak veren protestoları bastırmaya yönelik geniş çaplı güvenlik operasyonlarının gölgesinde gerçekleşecek.
Washington, müzakerelerin İran’ın balistik füze programını ve bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği de kapsaması gerektiğini vurgularken; Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı kalması konusunda ısrar ediyor. Taraflar, 2025 yılı boyunca Umman arabuluculuğunda nükleer konuda çok sayıda görüşme yapmıştı.
ABD Başkanı Donald Trump, İran üzerindeki baskıyı sürdürerek, barışçıl göstericilerin öldürülmesine ya da protestolarla bağlantılı toplu idamların gerçekleştirilmesine karşılık askeri bir saldırı ihtimaline işaret etti. Aynı zamanda Trump, haziran savaşının Roma ve Maskat’ta geçen yıl yapılan beş müzakere turunu sekteye uğratmasının ardından İran nükleer dosyasını yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı.
Maskat’ın, Witkoff ile Arakçi arasında doğrudan müzakerelere sahne olup olmayacağı konusunda birçok soru işareti bulunuyor (AP)
Trump, diplomatik süreci Mart 2025’te İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e bir mektup yazarak başlatmıştı. 86 yaşındaki Hamaney ise, İran’a yönelik herhangi bir saldırıya benzer şekilde karşılık verileceği uyarısında bulunmuş, son protesto dalgasının ardından iktidar yapısının sarsıldığı bir dönemde bu mesajı vermişti. Trump ise askeri seçeneği yeniden gündeme getirmesine rağmen, Tahran’ın bir anlaşmaya açık olduğuna inandığını da dile getirdi.
Nükleer program ve kriz başlıkları
Uranyum zenginleştirme
Uranyum zenginleştirme, İran-ABD anlaşmazlığının merkezinde yer alıyor. İran, nükleer programının barışçıl olduğunu savunurken, uranyumu yüzde 60 oranında zenginleştiriyor. Bu seviye, askeri kullanım eşiğine yakın kabul ediliyor ve Batı’da ciddi endişe yaratıyor.
2015 anlaşması uyarınca İran’ın zenginleştirme oranı yüzde 3,67 ile sınırlandırılmış, stok miktarı ise 300 kilogramla kısıtlanmıştı. Ancak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) son raporuna göre İran’ın uranyum stoku yaklaşık 9 bin 870 kilograma ulaştı ve bunun bir bölümü yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş durumda.
ABD istihbarat kurumları, İran’ın henüz fiili bir nükleer silah programı başlatmadığını, ancak siyasi karar alınması halinde bunu mümkün kılacak faaliyetlerde bulunduğunu değerlendiriyor. Son yıllarda bazı İranlı yetkililer, nükleer silah elde etme ihtimaline açık kapı bırakan açıklamalar yaptı.
Batılı ülkeler ve Ortadoğu’da nükleer silaha sahip tek ülke olarak kabul edilen İsrail, İran’ı nükleer silah peşinde olmakla suçluyor. Tahran ise bu iddiaları reddediyor. Haziran ayındaki İran-İsrail savaşı sırasında ABD, Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesisleri vurdu. Trump daha sonra saldırıların nükleer programı “ortadan kaldırdığını” savunsa da, hasarın boyutu hâlâ netlik kazanmış değil.
Uzmanlara göre yüzde 20’nin üzerindeki zenginleştirme askeri amaçlı kullanıma açık olsa da, nükleer bomba üretimi için yüzde 90 seviyesine ulaşılması gerekiyor. ABD, 2018’de 2015 anlaşmasından çekilmiş, bunun ardından İran da anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini askıya almıştı. Trump, defalarca zenginleştirmenin tamamen sona erdirilmesini talep etti. Tahran ise bu talebi “kırmızı çizgi” olarak nitelendiriyor ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na aykırı buluyor.
Nükleer stoklar
ABD’nin geçen yıl düzenlediği saldırıların ardından, İran’ın 400 kilogramdan fazla yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbeti belirsizliğini koruyor. UAEA müfettişleri bu materyalleri son olarak 10 Haziran’da görmüştü.
İran dini liderinin danışmanı Ali Şemhani, söz konusu materyallerin bombalanan tesislerde enkaz altında bulunduğunu ve tehlike nedeniyle henüz çıkarılmadığını söyledi. Şemhani, konunun güvenli bir çözüm için UAEA ile görüşüldüğünü belirtti. İran, eylül ayı sonunda, BM yaptırımlarının yeniden devreye sokulmasına tepki olarak UAEA ile tüm iş birliğini askıya aldı.
Rusya’nın da aralarında bulunduğu bazı ülkeler, önlem olarak İran uranyumunun kendi topraklarında muhafaza edilmesini teklif etti, ancak Tahran bu önerileri reddetti. Şemhani, materyallerin yurt dışına taşınmasını gerektiren bir durum olmadığını belirterek, yaptırımların kaldırılması karşılığında zenginleştirme seviyesinin yüzde 60’tan yüzde 20’ye düşürülebileceğini söyledi.
“Sadece nükleer” ısrarı
Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı olmasını istiyor ve bu tutumunu müzakereye kapalı bir şart olarak görüyor. Washington ve müttefiki İsrail ise balistik füze programı ve İran’ın bölgedeki silahlı gruplara desteği başta olmak üzere diğer dosyaların da masaya yatırılmasını talep ediyor.
ABD’nin 2015 anlaşmasından çekilmesinin nedenlerinden biri, anlaşmanın füze programına sınırlama getirmemiş olmasıydı. İsrail basınına yansıyan haberlere göre Tel Aviv, bu dosyanın yanı sıra İran’ın Lübnan’da Hizbullah’a, Gazze’de Hamas’a ve Yemen’de Husilere verdiği desteğin de gündeme gelmesini istiyor.
Umman arabuluculuğu
Umman Sultanlığı, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff arasında arabuluculuk yaptı. Görüşmeler, dolaylı temasların ardından nadir de olsa doğrudan buluşmalara sahne oldu. Ancak Washington’un İran’da her türlü zenginleştirmeye karşı çıkan daha sert tutumu nedeniyle süreç tıkandı. Witkoff, bir televizyon röportajında yüzde 3,67 oranında zenginleştirmenin müzakere edilebilir olabileceğini ima etmişti.
12 günlük savaş
İsrail, haziran ayında İran’a karşı 12 gün süren bir savaş başlattı ve İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı. Tahran, saldırıların tüm zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu kabul etti; ancak UAEA müfettişleri vurulan tesisleri ziyaret edemedi.
Savaşın ardından, aralık ayı sonlarında riyalin sert değer kaybı nedeniyle başlayan protestolar ülke geneline yayıldı. Güvenlik güçlerinin sert müdahalesi sonucu binlerce kişi hayatını kaybetti, on binlerce kişi gözaltına alındı.
On yıllara yayılan gerilim
İran, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde Ortadoğu’daki en önemli ABD müttefiklerinden biriydi. Ancak 1979’daki İslam Devrimi monarşiyi devirdi ve Humeyni liderliğinde İslam Cumhuriyeti kuruldu. ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve diplomatların rehin alınmasının ardından iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi.
1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasında Washington, Saddam Hüseyin yönetimini destekledi; bu dönemde deniz çatışmaları yaşandı ve bir İran yolcu uçağı düşürüldü. O tarihten bu yana ilişkiler düşmanlık ile temkinli diplomasi arasında gidip geldi. 2015 nükleer anlaşmasıyla zirveye çıkan diplomatik süreç, Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilmesiyle yeniden gerilime sahne oldu ve bu gerilim bugün de bölgesel tabloya damgasını vurmayı sürdürüyor.
İngiltere: Sudan yaptırım listesine altı yeni madde eklendihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5237631-i%CC%87ngiltere-sudan-yapt%C4%B1r%C4%B1m-listesine-alt%C4%B1-yeni-madde-eklendi
İngiltere: Sudan yaptırım listesine altı yeni madde eklendi
Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)
İngiliz hükümetinin internet sitesinde bugün yayınlanan bir güncelleme, Londra'nın Sudan ile ilgili yaptırım listesine altı yeni madde daha eklediğini gösterdi.
Dün, Egemenlik Konseyi üyesi ve Sudan Silahlı Kuvvetleri Başkomutan Yardımcısı Korgeneral Şemseddin Kabaşi, "isyan" ortadan kaldırılana kadar mücadeleye devam edeceğine söz verirken, aynı zamanda yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünün "yakında" olacağını belirtti. Bu arada, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile ittifak kurmuş bir hareket, Mavi Nil Eyaleti'ndeki üç kasabayı kontrol altına aldığını duyurdu.
Darfur ve Kordofan'dan gelen yerinden edilmiş kişilerin kamplarını teftiş eden el- Kabaşi, devletin yerinden edilmiş kişilerin bölgelerini güvenli hale getirip “temizledikten” ve yeniden inşa çalışmalarına hemen başladıktan sonra, bu kişilerin gönüllü olarak geri dönüşüne öncelik verdiğini söyledi.
Egemenlik Konseyi'nden yapılan açıklamaya göre el- Kabaşi şöyle devam etti: “Kordofan ve Darfur'da sizinle buluşacağız ve evlerinize dönmenizi sağlamak için tüm gücümüzle çalışacağız.”
El- Kabaşi, ordunun Güney Kordofan'daki ilerleyişini ve Dilling ve Kadugli şehirlerindeki kuşatmanın kırılmasını, silahlı kuvvetler ve onları destekleyen güçlerin bir dizi ardışık operasyonunun “bir halkası” olarak nitelendirdi ve “tüm vatan isyanın kirinden arınana kadar” savaşmaya devam edeceklerine söz verdi.
Epstein skandalını ele alan kitaplar ve filmlerhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5237622-epstein-skandal%C4%B1n%C4%B1-ele-alan-kitaplar-ve-filmler
Kamuoyuna açıklanan milyonlarca yeni belge, Jeffrey Epstein davasında şimdiye kadar bilinmeyen ayrıntıları ortaya çıkarırken, son yılların en tartışmalı dosyalarından birinde yeni bir safhaya girildiğini gösterdi. Bu gelişme, elit çevrelerde kurulan karmaşık para ve güç ağlarının, reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismarın yıllarca devam etmesine nasıl zemin hazırladığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Dava, servet ile siyasi ve toplumsal ilişkilerin, yargı ve ahlaki kurumları nasıl işlevsizleştirebildiğini; adaleti ise zayıflara uygulanan, ayrıcalıklı kesimler söz konusu olduğunda askıya alınan seçici bir mekanizmaya dönüştürdüğünü gözler önüne serdi. Skandal, sürecin her aşamasında hesap verebilirliğin sınırları, medyanın rolü ve devletin mağdurları koruma yükümlülüğü üzerine küresel ölçekte geniş bir tartışmayı tetiklerken, modern iktidarın doğası ve beden, sömürü ile kurumsal sessizlik arasındaki ilişkiye dair temel soruları da yeniden gündeme taşıdı.
Davanın etkileri mahkeme salonlarıyla sınırlı kalmadı; kültürel ve entelektüel alana da yayıldı. Yazarlar, gazeteciler ve yönetmenler, bu kapalı dünyayı kendi bakış açılarıyla çözümlemeye çalıştı. Kimi araştırmacı gazeteciliğe, kimi insani tanıklığa, kimi ise tahakküm ve nüfuz ilişkilerinin simgesel anlatımına odaklandı. Bu çalışmalar, resmi anlatıların bıraktığı boşlukları doldurmayı, iş birliği ve koruma mekanizmalarını görünür kılmayı ve uzun süre marjinalleştirilen mağdur seslerini öne çıkarmayı amaçladı.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı makalede, Epstein skandalına ilişkin eserlerin öne çıkanlarını ele alıyor. İçeriklerine ve farklı yaklaşımlarına genel hatlarıyla değinerek, bu skandal etrafında şekillenen kültürel ve medya manzarasının kapsamlı bir resmini çizmeye çalışılıyor.
“Adaletin Sapması”
2021 yılında yayımlanan “Adaletin Sapması” (Perversion of Justice), Epstein davasına ilişkin en önemli araştırmacı çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor. Kitap, yalnızca hukuki olayların aktarımıyla yetinmeyip, Epstein’ın adaletten kaçmasına imkân tanıyan karmaşık psikolojik ve toplumsal dinamikleri de gözler önüne seriyor.
Adaletin Sapması" adlı kitabın kapağı
Yazar Julie K. Brown, soruşturma belgelerine, yargı yazışmalarına ve mahkeme kayıtlarına dayanarak, açık kanıtlara rağmen Epstein’ın sorumluluktan kaçmasına izin veren ABD yargı sistemindeki yapısal eksikliklerin ayrıntılı bir tablosunu çiziyor. Toplumsal yolsuzluk ve siyasi nüfuzun kapsamlı bir eleştirisini sunan eser, sistemin zayıf noktalarını istismar edebilen kişilik yapılarına dair derinlemesine bir anlayış sağlıyor.
Kitap, Epstein’ın gizli hukuki anlaşmaları, mali ayrıcalıklarını ve sosyal ile siyasi bağlantılarını kullanarak nasıl gizli bir koruma ağı inşa ettiğini ortaya koyuyor. Brown, Epstein’ın üstün sosyal zekâyı, ahlaki vicdan yoksunluğunu ve aşırı şişirilmiş bir güç ve hak edilmişlik duygusunu bir arada barındıran manipülatif kişiliğini tasvir ediyor. Ayrıca, üst sınıflar ile medya ve siyaset çevrelerinin, kısmi koruma veya delilleri örtbas etme yoluyla suçların sürmesine nasıl katkıda bulunduğunu da analiz ediyor.
Washington’da kamuoyuna açıklanmaya başlanan Epstein dosyalarına ait yargı belgeleri, 19 Aralık 2025 (AFP)
Bazı belgelere ve daha geniş ağlara erişimdeki sınırlılıklara rağmen, kitap toplumsal yolsuzluk ve siyasi nüfuz üzerine kapsamlı bir eleştirel çalışma sunuyor ve sistemin açıklarını istismar edebilen kişilik dinamiklerine dair derin bir kavrayış sağlıyor.
Korkunç zenginlik
2016 yılında yayımlanan Korkunç Zengin: Nüfuzlu Bir Milyarder, Onu Düşüren Cinsel Skandal ve Paranın Satın Alabileceği Tüm Adalet – Jeffrey Epstein’ın Şoke Edici Gerçek Hikâyesi” (Filthy Rich), James Patterson, John Connolly ve Tim Malloy imzasını taşıyor.
Kitap, Epstein’ın hayatını gerçek suç romanlarını andıran bir anlatımla sunarak, genel okurun davayı daha kolay kavramasını sağlıyor. Mütevazı başlangıçlardan finansal ve toplumsal zirvelere uzanan yükselişini, siyaset, sanat ve para dünyasındaki önde gelen isimlerle kurduğu ilişkileri, lüks yaşam tarzını, gizemli kişiliğini ve onlarca yıl süren cinsel istismar suçlarını ele alıyor.
Korkunç zenginlik adlı kitabının kapağı
Eserin gücü, karmaşık bir hukuki dosyayı sürükleyici bir dramatik anlatıya dönüştürmesinde yatıyor. Ancak kitap, Epstein’ı çoğu zaman tekil bir “kötü aktör” olarak sunarak, onu koruyan kurumsal yapıları ve hukuki ile siyasi ağları büyük ölçüde göz ardı ediyor. Medya ve siyaset üzerindeki baskı ve iş birliği mekanizmalarını derinlemesine irdelemediği için, araştırmacı gazetecilik açısından Adaletin Sapması’na kıyasla daha sınırlı bir değer taşıyor.
Buna rağmen, kamuoyunda farkındalık yaratma açısından önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor. Kitabın, aynı adla Netflix’te yayımlanan belgesel diziye uyarlanmasının ardından etkisi ve görünürlüğü daha da arttı.
Amansız takip
Davaya içeriden bir bakış sunan Israrlı (Amansız) Takip (Relentless Pursuit), mahkeme salonlarında yaşananları canlı bir anlatımla aktarıyor. Kitap, mağdurları temsil eden avukat Bradley J. Edwards’ın doğrudan mesleki deneyimine dayanıyor.
"Amansız Takip" kitabının kapağı
Eser, Epstein ve Ghislaine Maxwell’e karşı açılan davaların nasıl yürütüldüğünü ayrıntılarıyla aktarıyor; hukuki oyalamalar, delil toplamadaki zorluklar ve mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal baskılar gibi günlük sorunlara odaklanıyor. Kitap, bu baskıların ayrıntılarını aktarırken, duruşma tarihleri ve savunma stratejileri gibi yargı süreçlerine ilişkin teknik detaylara da yer veriyor; para ve toplumsal nüfuzun, mahkeme salonlarının içinde bile davaların seyrini nasıl etkileyebildiğini ortaya koyuyor.
Ghislaine Maxwell, New York’taki yargılaması sırasında mahkeme ressamına bakarken, 7 Aralık 2021
Bu güçlü yönlerine rağmen eser, Epstein’ın cezadan kaçmasına imkân tanıyan daha geniş toplumsal ve siyasi bağlamın analizinde sınırlı kalıyor. Bu yönüyle kitap, toplumsal ve siyasal yapıya dair kapsamlı bir çalışma olmaktan ziyade, yargı sürecini anlamaya yönelik önemli bir belge niteliği taşıyor.
Sahipsiz Kız
2025’te yayımlanan “Sahipsiz Kız” (Nobody’s Girl), Epstein ağına dâhil edilen mağdurlardan biri olan hayatta kalan Virginia Giuffre’nin, Amy Wallace ile birlikte kaleme aldığı doğrudan bir tanıklık olarak, dava hakkındaki en güçlü insani çalışmalardan biri kabul ediliyor.
Sahipsiz Kız adlı kitabının kapağı
Kitap, mağdurların yaşadığı psikolojik ve toplumsal deneyimlerine ışık tutarak Giuffre ve diğer bazı mağdurların maruz kaldığı psikolojik manipülasyon ve zorlamayı, ayrıca toplumsal ve siyasal nüfuzun, onları korkutmak ve susturmak için nasıl kullanıldığını anlatıyor.
Eserin temel gücü, mağdurlara doğrudan söz vermesi ve güven kaybı, toplumsal izolasyon ve Epstein ile Maxwell’in mutlak gücü karşısında hissedilen çaresizlik gibi uzun vadeli psikolojik etkileri görünür kılmasıdır. Mahrem anlatım dili, okurun skandalın insani bedelini, hukuki rakam ve dosyaların ötesinde hissetmesini sağlıyor.
Buna karşılık kitap, Epstein’ı destekleyen hukuki ve siyasi ağların analizine girmiyor. Bu yönüyle, gazetecilik ve hukuki araştırmalar için önemli bir tamamlayıcı olsa da, onların yerini almıyor.
“Örümcek”
Barry Levine ve Monique El-Faizy imzalı “Örümcek: Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell’in Ağlarının İçinde” (The Spider), 2020 yılında yayımlandı ve Epstein ile Maxwell’in onlarca yıl boyunca ördüğü karmaşık ağlara odaklandı.
"Örümcek" kitabının kapağı
Kitap, suçların gizlenmesini ve neredeyse tam bir cezasızlıkla sürmesini sağlayan mali, toplumsal ve siyasi bağlantıları izleyerek, bu yapının nasıl kurulduğunu ortaya koyuyor. Gazetecilik soruşturmalarına, mali belgelere, yazışmalara ve açık kaynaklara dayanan çalışma, ihlallerin devam etmesine imkân tanıyan ortamın kapsamlı bir resmini sunuyor.
Eser, davanın toplumsal ve siyasi boyutlarını aydınlatmada önemli bir adım olarak değerlendiriliyor ve kısmi ya da dolaylı koruma sağlayan siyasi ve ekonomik çevrelerin rolünü ön plana çıkarıyor. Kitap, tekil suçlara odaklanmanın meseleyi açıklamakta yetersiz kaldığını; ihlallerin sürekliliğini sağlayan koruma ve çıkar ağlarının esasen incelenmesi gerektiğini ileri sürüyor.
Bazı bağlantılar dolaylı kanıtlara dayansa da, çalışma para ile toplumsal ve siyasi nüfuzun, failleri koruma mekanizmaları içindeki kesişimini anlamaya önemli bir katkı sağlıyor.
“Şantaj Altındaki Bir Ulus”
2022’de yayımlanan “Şantaj Altındaki Bir Ulus: Epstein Davasının Ardındaki İstihbarat ve Suç Arasındaki Karanlık İttifak” (One Nation Under Blackmail), davayı uluslararası siyasi ve istihbarat ağlarıyla ilişkilendirmeye çalışıyor.
"Şantaj Altındaki Bir Millet" adlı kitap
Whitney Alyse Webb tarafından kaleme alınan kitap, Epstein’ı tek başına hareket eden bir suçlu olarak değil, nüfuz sahibi isimlere ulaşmak ve siyasi baskı ya da çıkar koruma amacıyla kullanılabilecek bilgiler toplamak için para ve gücü kullanan karmaşık bir siyasi şantaj sisteminin parçası olarak sunuyor.
Eserin temel özelliği, bakış açısını bireysel suçtan küresel siyasi boyuta genişletmesi. Ancak kitap, zaman zaman kanıtlanmamış çıkarımlarla somut gerçekleri iç içe geçirdiği için, okurun eleştirel bir dikkatle yaklaşmasını gerektiriyor. Buna rağmen çalışma, gücün ve nüfuzun ulusal sınırları aşarak bireysel skandalları siyasi baskı araçlarına dönüştürebileceğini anlamak açısından önemli bir değer taşıyor.
Kalıcı zarar(hasar)
Lucia Osborne-Crowley imzalı “Kalıcı Zarar: Yüzyılın Davasının Perde Arkasındaki Sarsıcı Hikâye” (The Lasting Harm), 2024 yılında yayımlandı ve Epstein ile Ghislaine Maxwell davalarında yargı sisteminin mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkisine odaklandı.
Kitap, şikâyetlerin sunulmasından delillerin toplanmasına, mahkeme sürecinin medya tarafından ele alınışına kadar uzanan aşamalarda, yargılamaların mağdur imajını nasıl çarpıtabildiğini ve seslerini nasıl marjinalleştirebildiğini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Yazar, hukuki adalet ile mağdurların psikolojik ve toplumsal haklarının korunması arasındaki gerilimi gözler önüne seriyor; yargı süreçlerinin kimi zaman mağdurlar için yeniden travmatize edici sonuçlar doğurabildiğini ve tanıklıklarının toplum nezdindeki inandırıcılığını zayıflatabildiğini vurguluyor.
Kalıcı Hasar adlı kitabın kapağı
Kitap, adaletin yalnızca hukukun uygulanmasından ibaret olmadığını, aynı zamanda insani zararın tanınmasını ve mağdur sesinin korunmasını da kapsaması gerektiğini hatırlatarak, büyük davaların ele alınışına ilişkin önemli bir eleştirel boyut kazandırıyor.
Belgesel ve sinema yapımları
Kitaplardan ekrana geçildiğinde, “Korkunç Zengin: Jeffrey Epstein” (Jeffrey Epstein: Filthy Rich) ve “Korkunç Zengin: Ghislaine Maxwell” (Ghislaine Maxwell: Filthy Rich) gibi belgeseller, Epstein ve Maxwell ağına dâhil olan hayatta kalanların ve eski yetkililerin tanıklıkları aracılığıyla davaya görsel ve insani bir boyut kazandırıyor.
Bu yapımlar, Ghislaine Maxwell’in genç kızların temin edilmesi ve istismar sürecindeki rolüne odaklanarak, toplumsal ve mali nüfuzun ihlalleri yıllarca nasıl gizleyebildiğini ortaya koyuyor. Belgeseller, faillerin mağdurlar üzerinde kontrol kurmak için kullandıkları psikolojik yöntemleri —manipülasyon, yıldırma ve aileler ile çevreden bilgi saklama dâhil— görünür kılıyor ve mağdur deneyimini izleyici açısından somut hâle getiriyor.
Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell özel bir uçakta görüldüğü fotoğraf (AFP)
Bu çalışmaların temel gücü, doğrudan görsel ve insani etki yaratmalarıdır. İzleyiciyi mağdurların acı ve mücadele deneyimine yaklaştırarak, ihlallerin boyutunu ve bu suçların mağdurların hayatları üzerindeki uzun vadeli psikolojik etkisini gözler önüne seriyor. Böylece, kuru hukuki anlatım ile davanın insani temsili arasındaki farkı belirginleştiriyor ve reşit olmayanlara yönelik cinsel istismar ile güçlü figürlerin nüfuzuna karşı mücadele konularında kamuoyunun farkındalığını artırıyor.
Mahkeme delilleri arasında yer alan, Ghislaine Maxwell ve Jeffrey Epstein'ı gösteren fotoğraf.(AFP)
Bununla birlikte, bu belgeseller çoğu zaman Epstein’ı destekleyen daha karmaşık siyasi ve mali ağları ifşa etmekten kaçınıyor. Bu durum, “Örümcek” (The Spider) veya “Şantaj Altındaki Bir Ulus” (One Nation Under Blackmail) gibi kitaplara kıyasla araştırmacı derinliği sınırlıyor ve ihlallerin sürmesini mümkün kılan geniş ağların bir bölümünü görsel anlatının dışında bırakıyor.
Florida'da yayınlanan resmi cinsel suçlular listesinde yer alan Jeffrey Epstein'ın fotoğrafı.(AFP)
Bu iki belgeselin yanı sıra, davayı dolaylı biçimde ele alan ya da skandalı cinsel nüfuzun kapalı sistemlerini incelemek için bir çıkış noktası olarak kullanan başka yapımlar da bulunuyor. Örneğin “Jeffrey Epstein’dan Kurtulmak” (Surviving Jeffrey Epstein, 2020) adlı belgesel dizi, hayatta kalanların tanıklıklarına ve kişisel deneyimlerine odaklanıyor; Maxwell ve Epstein’ın suçları gizlemek için kullandıkları stratejileri ve mağdurların adalete erişimde karşılaştıkları hukuki engelleri ayrıntılı biçimde aktarıyor.
Aktivistler, 15 Eylül 2025'te Windsor Kalesi yakınlarında Donald Trump ve Jeffrey Epstein'ı gösteren bir fotoğraf sergiledi.(AFP)
Yapım, olayları kronolojik bir anlatımla sunarak, ihlallerin onlarca yıl boyunca nasıl tırmandığını anlamayı kolaylaştırıyor; ancak Epstein’ı destekleyen mali ve siyasi ağların analizinde sınırlı kalıyor.
"Jeffrey Epstein'den Kurtulmak" adlı televizyon dizisinin afişi.
Bir diğer dikkat çekici çalışma olan “Epstein: Karanlıktaki Şeytan” (Epstein: Devil in the Darkness, 2019) ise çok bölümlü podcast olarak, Epstein ile bağlantılı küresel ağları ve nüfuz sahibi isimleri daha derinlemesine incelemeye çalışıyor. Yapım, mali ve siyasi nüfuzun istismarların örtbas edilmesindeki rolünü açığa çıkarmayı hedefleyerek, karşılıklı koruma ilişkileriyle örülü sistemi anlamaya katkı sunuyor.
Ancak hukuki sınırlamalar nedeniyle, tüm bağlantılar ve ağlar hakkında kesin kanıt sunmak her zaman mümkün olmuyor; bu da çalışmayı tam anlamıyla bir hukuki incelemeden ziyade, araştırmacı anlatının bir parçası hâline getiriyor.
Sonuç
Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell skandalını ele alan tüm bu kitaplar ve belgeseller, ister ABD’de ister küresel ölçekte olsun, para, iktidar ve adalet arasındaki ilişkinin ne denli karmaşık olduğunu ortaya koyuyor. Bu çalışmalar, ihlallerin yıllar boyunca sürmesini mümkün kılan kurumsal ve toplumsal ağları ifşa ederken, aynı zamanda suçların mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkisini yansıtan doğrudan bir insani deneyim sunuyor.
Washington’da dosyaların yayımlanmaya başlamasının ardından, Epstein davasına ait belgelerde yer alan kamuoyunda tanınmış isimlere ilişkin fotoğraflar, 19 Aralık 2025 (AFP)
Eserler, sanatsal ve düşünsel düzeyde, kapalı nüfuz ve korku sistemlerinin, doğrudan şiddetten bile daha etkili biçimde yolsuzluğu nasıl koruyabildiğini gösteriyor. Bu bağlamda skandal, yalnızca bireysel suçlar dizisi değil; hesap verebilirliğin ve toplumsal denetimin sınırlarını sınayan bir test niteliği taşıyor. Gerçeğin anlaşılması ise, hak ihlallerini mümkün kılan sistemlere bakmayı ve bu ihlallerin insani ve toplumsal boyutunu kavramayı gerektiriyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة