Tarihteki en büyük etkiyi yaratan “bel altı” askeri operasyonlar

Teknoloji ve siber güvenlik dünyasında ‘truva atı’ terimi, zararsız görünen ancak bilgisayar sistemlerine sızmayı ve bilgi çalmayı amaçlayan kodları gizleyen bir tür kötü niyetli yazılım anlamına geliyor

Lübnan'ın güneyindeki Beyrut semtinde, 18 Eylül 2024'te yüzlerce çağrı cihazının patlaması sonucu hayatını kaybedenlerin cenaze töreni sırasında meydana geldiği bildirilen cihaz patlamasının ardından halk tepki gösteriyor. (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Beyrut semtinde, 18 Eylül 2024'te yüzlerce çağrı cihazının patlaması sonucu hayatını kaybedenlerin cenaze töreni sırasında meydana geldiği bildirilen cihaz patlamasının ardından halk tepki gösteriyor. (AFP)
TT

Tarihteki en büyük etkiyi yaratan “bel altı” askeri operasyonlar

Lübnan'ın güneyindeki Beyrut semtinde, 18 Eylül 2024'te yüzlerce çağrı cihazının patlaması sonucu hayatını kaybedenlerin cenaze töreni sırasında meydana geldiği bildirilen cihaz patlamasının ardından halk tepki gösteriyor. (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Beyrut semtinde, 18 Eylül 2024'te yüzlerce çağrı cihazının patlaması sonucu hayatını kaybedenlerin cenaze töreni sırasında meydana geldiği bildirilen cihaz patlamasının ardından halk tepki gösteriyor. (AFP)

Fidel Sbeity

İsrail Savaş Kabinesi, dün Lübnan'da çağrı cihazlarının eş zamanlı olarak patlatılmasıyla biri çocuk 9 Lübnanlının ve iki Hizbullah üyesinin ölümüne, yaklaşık 3 bin kişinin yaralanmasına yol açan saldırıyı ‘Bel Altı Operasyonu’ (Operation Below the Belt) olarak adlandırdı. Bu isimlendirme, askeri bilimde ve muharebelerin sınıflandırılmasında ‘bel altı’ olarak kategorize edilen operasyonların gerçekleşme biçiminden kaynaklanıyor. Bel altı operasyonlar, ister sivilleri kuşatarak, doğrudan bombalayarak ya da imha ederek, ister zehirli gazlar ve nükleer silahlar gibi kullanılan silahların türüyle olsun, boyutları ve geçtikleri kırmızı çizgiler açısından askeri operasyonların kabul edilmiş normlarını ihlal eden ve savaşlarda uluslararası yasaları ve ilkeleri ihlal eden operasyonlardır.

Truva atı

Tarih boyunca 'bel altı’ olarak kategorize edilebilecek çok sayıda operasyon gerçekleştirildi. Yunanların (Truva Savaşı sırasında Truva şehrine girmek ve savaşı kazanmak için kullandığı söylenen tahta bir at olan) Truva Atı da bel altı askeri operasyonlara örnek olarak gösterilir. Teknoloji ve siber güvenlik dünyasında ‘truva atı’ terimi, zararsız görünen ancak bilgisayar sistemlerine sızmayı ve bilgi çalmayı amaçlayan kodları gizleyen bir tür kötü niyetli yazılım anlamına geliyor.

Yunan efsanesi Truva Atı, Truva şehrinin on yıl boyunca başarısızlıkla sonuçlanan kuşatmasından sonra Yunanlıların teslim olduklarının, barış ve savaştan çekilme işareti olarak şehir surlarının önüne bıraktıkları devasa bir tahta atı kullanarak hile yaptıklarını anlatır. Düşmana güven verip sonra da onları kandırmak askeri geleneklere aykırı olduğu için belden aşağı askeri bir eylem olarak kabul edildiğinden, atın içinde saklanan askerler dışarı çıktılar. Gizlice Yunan ordusunun geri kalanına şehrin kapılarını açtılar ve böylece Yunanlılar şehre girmeyi ve savaşı kazanmayı başardılar.

Modern zamanlarda, bel altı askeri operasyonlar terimi, haksız veya ahlaksız olarak kabul edildiği için belden aşağı vurmanın yasak olduğu boks sporundan alınan bir ifade. Bu ifade askeri bağlamda, etik ya da geleneksel olmadığı düşünülen yahut sivilleri hedef almak ya da aldatıcı veya yasadışı taktikler kullanmak gibi kabul edilen savaş kurallarının ötesine geçen ve uluslararası hukuk ve insan hakları ihlalleri yapılan askeri operasyonlara ve saldırılara atıfta bulunmak için kullanılır.

Modern savaş tarihine gelince Altı Gün Savaşı olarak bilinen 1967 Arap-İsrail Savaşı da ‘bel altı’ kategorisinde kabul edilir. Mısır’ın pistlerde henüz havalanmamış savaş uçaklarına önleyici olarak hava saldırısı düzenleyen İsrail, bir saat içinde Mısır’ın sahip olduğu 400 savaş uçağından 300’ünü yok etti. Bu ani saldırı, Ortadoğu’daki jeopolitik durumun sonucunu değiştirecek bir etkiye sahipti.

“Etik olmayan” askeri operasyonlar

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında dünya, zehirli gazlar da dahil olmak üzere kimyasal silahların yaygın ve daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde kullanılmasına tanık oldu. Bu durum dünyanın birçok yerinde büyük insani ve askeri travmalara sebep oldu. Bu zehirli gazlarla yapılan saldırıların çok sayıda insanın ölümüne yol açması, insan uygarlığı hakkında insani ve felsefi soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Örneğin, 22 Nisan 1915 tarihinde Almanya, Fransa ve Kanada ordularına karşı bir savaşta klor gazı kullanmış ve bu gaz havayı kirleterek akciğerlerde, ciltte ve gözlerde ciddi yanıklara sebep olurken binlerce kişinin boğularak ölmesine sebep oldu. Savaşın ilerleyen dönemlerinde, renksiz olduğu ve ancak çok geç olduğunda tespit edilen klordan daha ölümcül olan fosgen gazı geliştirildi. Hardal gazı ise en ünlü ve en korkulan gazdı ve ilk kez 1917 yılında Almanlar tarafından kullanıldı.

Bel altı olarak sınıflandırılan en kötü şöhretli askeri operasyonlardan biri, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Pearl Harbor’a gerçekleştirdiği askeri saldırıydı. Resmi bir savaş ilanı ve herhangi bir uyarı olmaksızın gerçekleştirildiği için bu kategoriye girmeyi hak ediyor. Bu saldırı ABD’nin İkinci Dünya Savaşı'na girmesinin en önemli nedenlerinden biriydi. Saldırının ertesi günü Japonya'ya savaş ilan edildi.

ABD’nin savaşa girmesinin yansımalarından biri de Hiroşima’nın Little Boy (Küçük Çocuk) adı verilen ve şehrin yaklaşık 600 metre yukarısında patlayan bir nükleer bombayla bombalanması oldu. Bu bomba 2 kilometrelik bir alandaki binaların çoğunun yerle bir olmasına ve yaklaşık 140 bin Japon’un ölümüne yol açtı. Üç gün sonra Nagazaki’ye bir nükleer bomba daha atıldı. Bu bel altı operasyon, savaşın sona ermesine yol açsa da bugün halen insanlık tarihinde travmatik bir an olarak hatırlanıyor.

“Bel altı soykırım”

Ruanda'da 1994 yılında yaşanan soykırım, yirminci yüzyılın insanlığa karşı işlenmiş en korkunç suçlarından biri. Yaklaşık 100 gün içinde, çoğunluğu Tutsilerden oluşan yaklaşık 800 bin kişi radikal Hutular tarafından öldürüldü. Bu acımasız saldırı, onlarca yıldır süregelen etnik gerilimlerin ve nefretin bir sonucuydu. İnsanlar açıkça etnik kökenleri nedeniyle öldürüldü ve bu bir ‘yok etme’ ve ‘bel altı’ operasyon olarak değerlendirildi.

Aynı durum, 1975-1979 yılları arasında eski Kamboçya Başbakanı Pol Pot'un Kızıl Kmerler adlı hareketinin üyeleri tarafından işlenen ve ‘Ölüm Tarlaları’ olarak bilinen soykırım için de geçerli. Komünist lider Pol Pot, Kamboçya'yı komünist bir tarım devletine dönüştürme planını hayata geçirme kararı alınca yaklaşık 8 milyonluk nüfusa sahip ülkede 1,5 ila 2 milyon kişi öldürüldü. Modernleşme ve kapitalizmin tüm izlerini ülkeden silmek isteyen Pol Pot, bu yüzden milyonlarca Kamboçyalıyı şehirleri terk etmeye ve kolektif çiftliklerde yaşamaya zorlamaya başladı. Kamboçya’da bu yaşananlar bir ‘bel altı’ operasyonu olarak kabul ediliyor.

Leningrad Kuşatması

Leningrad Kuşatması, şimdiki adıyla St Petersburg, İkinci Dünya Savaşı'nın en acımasız bölümlerinden biriydi. Sovyetler Birliği-Almanya Savaşı sırasında 1941-1944 yılları arasında, Almanya'nın bel altı askeri operasyonlarından biri olarak sınıflandırılan Barbarossa Operasyonu'nun bir parçasıydı. Şiddetli gıda ve temel kaynak yetersizliği, tifo gibi salgın hastalıkların yayılmasıyla birlikte büyük bir kıtlığa yol açtı. Kuşatma altındaki Leningrad’da yarım milyon insan öldü. Nazilerin bu acımasız kuşatması bel altı bir operasyon olarak değerlendirildi.

Öte yandan 11 Eylül 2001 sabahı El Kaide üyesi 19 silahlı adam dört Amerikan ticari uçağını kaçırdı. Bunlardan ikisinin New York'taki İkiz Kulelere, üçüncü uçağın ABD Savunma Bakanlığı'nın (Pentagon) Washington'daki binasına, dördüncü uçağın ise başkent Washington’daki başka bir hedefe yöneldiği, ancak Pennsylvania'da bir tarlaya düştüğü saldırılar, bel altı operasyon olarak nitelendiriliyor. Dördüncü uçağın hedefinin Beyaz Saray ya da Kongre Binası olduğu, ancak yolcular uçağın kontrolünü hava korsanlarından almaya çalıştıkları için uçağın Pennsylvania'da düştüğü tahmin ediliyor. Çarpışma nedeniyle yakıt yüklü uçaklar büyük yangınlara yol açtı. Bunun sonucunda önce Güney Kule, birkaç saat sonra da Kuzey Kule çöktü ve toplam 2 bin 977 sivil hayatını kaybetti.

Bu saldırının ardından ABD terörizme savaş açtı. ABD'nin ilk büyük askeri müdahalesi, El Kaide'ye güvenli bir sığınak sağlayan Taliban rejimini devirmek için Afganistan'a oldu. Ardından El Kaide'yi desteklemekle suçlanan Saddam Hüseyin rejimini devirmek için Irak işgal edildi.

Diğer taraftan 2011 yılında başlayan Suriye savaşı, uluslararası yasaklı silahların kullanımı ve sivillere karşı işlenen suçlar da dâhil olmak üzere birçok insani ve uluslararası kırmızı çizginin ciddi şekilde ihlal edilmesine sahne oldu. 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam kırsalındaki Doğu Guta'da sarin gazı ile gerçekleştirilen kimyasal silah saldırısı sonucunda yüzlerce sivil hayatını kaybetti. Tüm dünya zehirli gazların etkisiyle acı çeken çocukların ve kurbanların görüldüğü görüntüler karşısında şoke oldu. Dönemin ABD Başkanı Barack Obama saldırının ardından kimyasal silah kullanımının ‘kırmızı çizgiyi aşmak’ olduğunu söyledi, ancak gerçekte askeri operasyonlarda bu saldırı bel altı olarak sınıflandırılıyor. Suriye savaşında, Suriye ordusu ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed rejimi tarafından kullanılan varil bombaları da bel altı silahlar olarak kabul edildi. Bu bombalar, yerleşim bölgelerine helikopterlerden atılan patlayıcı ve şarapnel dolu büyük varillerdir. Belli hedefleri olmaması nedeniyle geniş çaplı bir yıkıma neden olurken ayrım gözetmeksizin ve sivillere herhangi bir uyarı yapılmadan gerçekleştiğinden çok sayıda sivilin ölümüne yol açıyor.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.