İsrail'deki savaş karşıtları azınlıkta olsa da görüşleri iç acıtıcı

Barış savunucuları provokasyonlardan korkuyor

İsrail Demir Kubbe Füze Savunma Sistemi’nin Lübnan'dan atılan roketleri engellediği anlar (AFP)
İsrail Demir Kubbe Füze Savunma Sistemi’nin Lübnan'dan atılan roketleri engellediği anlar (AFP)
TT

İsrail'deki savaş karşıtları azınlıkta olsa da görüşleri iç acıtıcı

İsrail Demir Kubbe Füze Savunma Sistemi’nin Lübnan'dan atılan roketleri engellediği anlar (AFP)
İsrail Demir Kubbe Füze Savunma Sistemi’nin Lübnan'dan atılan roketleri engellediği anlar (AFP)

İsrail'in girdiği her savaşta olduğu gibi, bazıları koalisyon hükümetinde yer alan partilerine olan bağlılıkları nedeniyle, bazıları da güvendikleri ve ‘halkın ordusu, vatanın koruyucusu’ olarak gördükleri orduya olan sarsılmaz destekleri nedeniyle halk ezici bir çoğunlukla ülkesinin yanında oluyor. Ancak her zaman muhalif olan bir taraf vardır. Seslerini yükseltirler ve kendilerini riske atarlar. Bu muhalif kanadın katı bir görüşü vardır ve söyledikleri geniş yankı uyandırır.

Bu muhaliflerden biri olan gazeteci yazar B. Michael “Affedersiniz, biri bana Lübnan'da 5 bin eve 5 bin el yapımı patlayıcı atmakla, bir otobüse bomba yerleştirmek ya da suçluların da bulunduğu mahallelere misket bombası atmak arasındaki farkı açıklayabilir mi?” diye sordu.

B. Michael, şöyle devam etti:

“5 bin çağrı cihazı sadece kötü niyetli kişilere (Hizbullah) verildi. Oysa bir otobüse yerleştirilen bomba ya da misket bombası ayrım gözetmeksizin herkesi hedefler. Çağrı cihazlarını gönderenlerin cihazın nerede patlayacağı, kimin eline geçeceği, nerede bulunacağı ve etrafta kaç kişi olacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Bu bir markette mi, meraklı bir çocuğun elinde mi, belki bir benzin istasyonundaki arabada mı, yoksa bir çiftin elinde mi olacağını bilmiyorlardı.”

İsrail’i temelinden sarsması gereken bir sonuca varan B. Michael, “Ne yazık ki ve utanç verici bir şekilde İsrail, devlet terörizmini meşrulaştırma ve Gazze'de, işgal altındaki Batı Şeria'da ve şimdi de Lübnan'da olduğu gibi şiddet ve sınır tanımayan yollarla bir halka terör ve acı dayatma yolunda uzun bir yol kat etmiştir” ifadelerini kullandı.

Savaşla ilgili bölünmüşlük hali

Sadece B. Michael böyle düşünmüyor. Lübnan ve ötesinde topyekûn bir savaşa yol açacak olsa bile Hizbullah'a karşı savaşı desteklediğini söyleyen İsraillilerin oranı yüzde 60'ken İsraillilerin yüzde 29'u buna karşı çıkıyor. Ancak sesleri zayıf kalıyor. Çoğunluğu savaşa öncelikle Hamas'ın elindeki İsrailli rehineler meselesini ve Gazze'ye yönelik nafile savaşı tamamen gizlediğinden karşılar ve Başbakan Binyamin Netanyahu'yu insanların dikkatini rehineler meselesinden uzaklaştırmak için bu savaşı başlatmakla suçluyorlar.

Barış yanlısı oldukları için savaşa ilkesel olarak karşı çıkanlar azınlıktalar. Çoğu provokasyonlar, vatan hainliği suçlamalarına maruz kalmak ve fiziksel saldırılara uğramak korkusuyla sessiz kalıyor. Rehinelerin aileleri bile düzenledikleri protesto gösterilerinin bastırılması için Netanyahu'ya yakın kişiler tarafından yürütülen ve ‘zehir makinesi’ olarak adlandırdıkları saldırılardan şikayet ediyorlar.

Kanlı provokasyon

Muhalefetteki İsrailli Arap milletvekili Aida Touma Süleyman dün, Gazze'ye yönelik soykırım savaşına karşı çıktığı kadar Lübnan'a yönelik devam eden savaşa da karşı çıktığını söylediği için İsrail meclisindeki (Knesset) bir komisyon toplantısı sırasında kanlı bir şekilde provokasyona uğradı.

İsrailli askeri analist Amos Harel, Haaretz için kaleme aldığı makalede, “İstisnai olarak, İsrail'in siyasi ve güvenlik liderliğinde artık ortak bir yaklaşım var. Başbakan Binyamin Netanyahu iki hafta önce, Savunma Bakanı Yoav Gallant ve ordunun komuta kademesiyle Lübnan ve Gazze Şeridi arasındaki öncelik sıralaması konusunda sert bir tartışma yaşadı. Gallant ve komutanlar, Gazze Şeridi'ndeki çatışmaların sona ermesi için yalvarıp bir esir takası anlaşmasına ve ateşkese varılmasını isterken, Netanyahu buna ve Lübnan'daki çatışmalara odaklanılması önerilerine karşı çıktı” diye yazdı.

Harel, şöyle devam etti:

“Netanyahu tutumunu değiştirerek keskin bir dönüş yaptı. Varlığımızın temeli olan Philadelphia (Salahaddin) Koridoru (askerler oradan çekilmese bile) unutuldu ve şimdi Netanyahu açıkça Hizbullah ile bir gerilim yaşanmasını istiyor. Gallant ve Genelkurmay Başkanı’nın çekinceleri vardı, ama sonunda Netanyahu ile birlikte hareket etmeye ikna oldular. Şimdi bu üç isim İsrail'in saldırgan adımlarının devamı için topyekun bir savaşı göze almaya hazırlar.”

İsrail basından bazı medya kuruluşlarının aktardığına göre birçok siyasetçi ve uzman Lübnan'daki mevcut savaşın gereksiz olduğunu ve bu savaşın siyasi kazanımlarla sonuçlanmayacağını düşünüyor. En iyi ihtimalle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 1701 sayılı kararı temelinde bir anlaşmaya varılabilir. Bu, savaş olmadan da sağlanabilir. Ancak İsrailli liderler sanki gözlerinde bir çağrı cihazı patlamış da kör olmuşlar gibi davranıyorlar.



ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'e 151 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı

Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
TT

ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'e 151 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı

Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanlığı dün, İran ile artan gerilimler arasında İsrail'e 151,8 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı.

Açıklamada, her biri 470 kilogram ağırlığında olan 12 bin bomba kovanının satışının, Dışişleri Bakanlığı Siyasi-Askeri İşler Bürosu'nun talebi üzerine onaylandığı belirtildi.

Açıklamada, “Önerilen satış, İsrail'in mevcut ve gelecekteki tehditlere karşı koyma kabiliyetini geliştirecek, savunmasını güçlendirecek ve bölgesel tehditlere karşı caydırıcı bir unsur olarak hizmet edecektir” denildi.

Açıklamaya göre, satış mühimmatın yanı sıra ABD hükümeti tarafından sağlanan mühendislik, lojistik ve teknik yardım hizmetlerini de içerecek.

ABD ve İsrail'in İran'a karşı ilk saldırılarını başlatmasından bir hafta sonra, Başkan Donald Trump sosyal medyada büyük Amerikan savunma sanayi şirketlerinin gelişmiş silah üretimini dört katına çıkarmayı kabul ettiğini duyurdu.

ABD silah satışları genellikle Kongre onayını gerektirirken, Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu sürece bir istisna getirdi ve bu durum bazı milletvekillerinden eleştiri aldı.

Dışişleri Bakanlığı, Silah İhracat Kontrol Yasası'na atıfta bulunarak, "Dışişleri Bakanı, söz konusu savunma malzemeleri ve hizmetlerinin İsrail Hükümeti'ne derhal satılmasını gerektiren bir acil durumun varlığına dair ayrıntılı bir gerekçe sunmuştur ve bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin ulusal güvenlik çıkarları doğrultusundadır" ifadelerini kullandı.

Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi üyesi Demokrat Kongre Üyesi Gregory Meeks, silah satışının Kongre incelemesinden geçirilmemesinin "bu yönetimin savaş konusundaki tutumunun özünde büyük bir çelişkiyi ortaya koyduğunu" söyledi.

Açıklamasında, “Trump yönetimi bu savaşa tamamen hazır olduğunu defalarca vurguladı. Ancak Kongre'yi atlatmak için acil durum yetkilerini devreye sokma telaşı tamamen farklı bir hikaye anlatıyor” ifadelerini kullandı.

Sözlerine şöyle devam etti: “Bu, Trump yönetiminin yarattığı bir acil durumdur.”


Ateş altında direnç ve ‘ertesi gün’ için verilen mücadele arasında kalan İran

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
TT

Ateş altında direnç ve ‘ertesi gün’ için verilen mücadele arasında kalan İran

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)

Savaşın yedinci gününde artık en önemli soru, İran’ın ne kadar kayıp verdiği değil; Washington ve Tel Aviv’in askeri üstünlüğünü İran’da siyasi bir çöküşe dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. ABD ile İsrail’in saldırıları, İran’ın liderlik ve askeri yapısını hedef aldı. İran içinde 3 binden fazla noktanın vurulduğu belirtilirken, Washington yönetimi deniz gücünün ve füze tesislerinin önemli bir bölümünün imha edildiğini açıkladı. ABD ayrıca önümüzdeki aşamada, İran’ın füze üretim kapasitesini uzun vadede parçalamaya odaklanılacağını ifade ediyor. Ancak bu yoğun saldırılara rağmen, hızlı bir çöküşün önünü açabilecek belirgin bir iç çatlağa dair henüz kesin işaretler bulunmuyor.

İran’daki mevcut tablo bu açıdan dikkat çekici bir paradoks ortaya koyuyor. Yönetim, hava ve teknoloji üstünlüğüne sahip bir rakip karşısında askeri dengeleri tersine çevirebilecek durumda görünmüyor. Buna karşın yenilgiyi kabul edip beyaz bayrak çekmeye hazırlanan bir güç gibi de davranmıyor. Son iki gün içinde aktarılan Batılı ve Arap değerlendirmeleri, yönetim yapısının hâlâ görece sağlam olduğunu ve ülke içindeki güvenlik aygıtının, Tahran’a ve devlet kurumlarına yönelik saldırıların genişlemesine rağmen çökmüş olmadığını gösteriyor. Bu nedenle Tahran’ın stratejisinin zafer kazanmak değil, rakiplerinin askeri üstünlüğünü hızlı bir siyasi sonuca dönüştürmesini engellemek olduğu değerlendiriliyor.

Rejimin bütünlüğü ve halefiyet krizi

 İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Anayasa Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi ile birlikte Liderlik Konseyi toplantısına katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Anayasa Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi ile birlikte Liderlik Konseyi toplantısına katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)

Bu bağlamda halefiyet krizi olağanüstü bir önem kazanıyor. Dini Lider Ali Hamaney için bir halefin açıklanmasındaki gecikme yalnızca idari karmaşayı değil, aynı zamanda açıklanacak ismin doğrudan hedefe dönüşmesi yönündeki gerçek bir korkuyu da yansıtıyor. ABD Başkanı Donald Trump ise yaptığı açıklamalarla tabloyu daha da karmaşık hâle getirdi. Trump, İran’da bir sonraki liderliğin belirlenmesinde rol oynamak istediğini söyledi; Mücteba Hamaney’i ‘kabul edilemez’ bir seçenek olarak nitelendirdi ve Washington’un, yıllar sonra benzer bir savaşa girmek zorunda kalmamak için ‘uyum ve barış getirecek’ bir liderliğin oluşmasını teşvik edeceğini ifade etti.

Söz konusu açıklamalar, savaşın hedefini netleştirmekten çok, ABD’nin yalnızca askeri kapasiteyi zayıflatmayı değil, çatışma sonrası ortaya çıkabilecek siyasi düzenin biçimini de etkilemeyi amaçladığı yönünde bir algının kapısını aralıyor.

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Alex Vatanka’nın değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Vatanka, yaptığı açıklamada ‘yeni bir dönemin fiilen başladığını’ belirterek, Ali Hamaney’in öldürüldüğünü ve İran İslam Cumhuriyeti’ni şekillendiren ‘1979 kuşağının’ artık aynı şekilde bir sonraki aşamayı yönetebilecek durumda olmadığını söyledi. Vatanka’ya göre belirleyici soru artık yalnızca ‘iktidara kimin geleceği’ değil. Asıl mesele, sistemden geriye kalan aktörlerin ABD’ye yönelik düşmanlığı daha da tırmandırıp tırmandırmayacağı ya da Donald Trump ile bir anlaşmaya giderek Ortadoğu’daki Amerikan varlığıyla yaşamayı kabul edip etmeyecekleri. Bu değerlendirme, tartışmayı “Rejim ayakta kalacak mı yoksa çökecek mi?” ikileminden çıkarıp, ayakta kalması halinde ortaya çıkacak sistemin niteliğine taşıyor: ‘Daha sert ve çatışmacı bir yapı mı, yoksa varlığını koruyabilmek için davranışlarını değiştirmek zorunda kalan bir yönetim mi?’

Kararlılık değil, yıpratma üzerine bir kumar

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapan bir F-18 görülüyor. (AFP)ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapan bir F-18 görülüyor. (AFP)

Sahadaki gelişmeler, İran’ın stratejisinin her zamankinden daha net olduğunu gösteriyor: ‘belirleyici bir zaferden çok yıpratma savaşına dayanmak’. Şarku’l Avsat’ın The Wall Street Journal’dan aktardığına göre İran’ın füze tehdidi son dönemde azaldı; Tahran artık daha fazla hedefe karşı daha az sayıda füze fırlatıyor. Diğer bazı raporlar ise İran’ın balistik kapasitesinin ağır şekilde zarar gördüğünü ve savaşın ilk günlerinde olduğu gibi yoğun füze saldırıları düzenleme kabiliyetinin belirgin biçimde azaldığını ortaya koyuyor.

Buna karşılık İran, insansız hava araçları (İHA) ve düşük maliyetli saldırılar yoluyla çatışma alanını genişletmeyi sürdürüyor. Bu yöntem, bölge ülkeleri ile enerji ve deniz taşımacılığı hatları üzerinde baskı oluşturmayı amaçlıyor. New America Vakfı araştırmacısı Barak Barfi, yaptığı değerlendirmede İranlıların ‘zamana oynayarak kazanmayı umduğunu’ belirtiyor. Barfi’ye göre Tahran, Amerikalıları birden fazla cephede yıpratmayı hedefliyor: sınırlı önleyici mühimmat stokları, kamuoyunda oluşabilecek savaş yorgunluğu, baskı altındaki enerji piyasaları ve zorlanan ekonomiler. Bu mantık çerçevesinde Tahran’ın doğrudan bir askeri zafer elde etmesine gerek yok; savaşın daha uzun, daha pahalı ve daha karmaşık hale gelmesi bile rakiplerini bir çıkış yolu aramaya zorlayabilir.

Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü araştırmacısı Ferzin Nedimi ise tabloya daha teknik bir boyut ekliyor. Nedimi’ye göre İran yönetimi ABD ve İsrail hava gücünün yoğun baskısı altında bulunuyor ve yürütülen askeri kampanyanın nihai hedefinin rejimi devirmek olduğunu biliyor. Buna rağmen savaşmayı sürdürüyor; çünkü hâlâ hayatta kalabileceğine inanıyor.

Nedimi’ye göre bu durum, İran’ın bölgedeki enerji altyapısı, tuzdan arındırma tesisleri ve hatta siyasi liderlik hedeflerine yönelik saldırılarının neden görece sınırlı kaldığını da açıklıyor. Tahran, elindeki tüm kozları aynı anda kullanmak istemiyor; çünkü hâlâ dayanma ve rakiplerine karşı bir yıpratma dengesi kurma ihtimali gördüğünü düşünüyor.

Nedimi ayrıca, İran’ın bu ‘ölçülü’ tutumunun farklı görünebileceğini de vurguluyor. Eğer bölge ülkelerine fırlatılan çok sayıda balistik füze engellenmeden hedeflerine ulaşabilseydi tablo başka olabilirdi. Bu nedenle saldırıların sınırlı etkisi yalnızca İran’ın siyasi tercihinden değil, karşı tarafın hava savunma sistemlerinin etkinliğinden de kaynaklanıyor.

Öte yandan İsrail’e yönelik füze saldırılarının, ABD ve İsrail’in füze bağlantılı hedeflere yönelik sürekli bombardımanı nedeniyle belirgin biçimde azaldığı ifade ediliyor. Ancak bu durum tehdidin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Nedimi’ye göre İran hâlâ yeni nesil füzeleriyle yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahip. Ayrıca öngörülebilir gelecekte her gün büyük sayılarda İHA fırlatmayı sürdürebilecek durumda bulunuyor.

Kürt hesapları

Erbil kentinin dışındaki bir üste eğitim kursuna katılan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) mensup Kürt savaşçılar (Reuters)Erbil kentinin dışındaki bir üste eğitim kursuna katılan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) mensup Kürt savaşçılar (Reuters)

Buna karşılık Washington ve Tel Aviv’in hesaplarının yalnızca hava saldırılarıyla sınırlı olmadığı görülüyor. Reuters’ın haberine göre ABD ile bazı Kürt taraflar arasında İran içinde olası bir operasyon konusunda görüşmeler yapılıyor. Bu durum, askeri kampanyaya kara unsuru ya da yarı kara niteliğinde yeni bir boyut eklenmesinin değerlendirildiğine işaret ediyor. Böyle bir senaryoda, yerel muhalif gruplar ya da sınırlı operasyonlar üzerinden hareket edilmesi ihtimali gündeme geliyor.

Nedimi savaşın en az iki hafta daha sürebileceğini, hatta daha uzun bir döneme yayılabileceğini değerlendiriyor. Nedimi’ye göre bu süreçte olası bir ‘kara bileşeninin’ ortaya çıkma ihtimali yakından izlenmeli. Ancak böyle bir adım son derece hassas bir gelişme olabilir. Zira azınlık kartının oynanması rejim üzerinde baskıyı artırabilir; fakat aynı zamanda dini yönetime karşı olan, ancak devletin parçalanmasına da karşı çıkan kesimler arasında güçlü bir milliyetçi tepkiyi de tetikleyebilir.

Dış cephede ise tablo Tahran açısından büyük ölçüde kapalı görünüyor. The Washington Post’un bir haberine göre Rusya, İran’a bölgedeki Amerikan varlıklarını takip edebilmesi için istihbarat desteği sağlıyor. Ancak Moskova’nın savaşın seyrini doğrudan değiştirecek bir kapasitesi ya da isteği bulunmuyor. Aynı zamanda Reuters’ın aktardığı bazı raporlar, Irak’taki İran yanlısı bazı ağların çatışmaya tam anlamıyla dahil olma konusunda tereddütlü davrandığını ortaya koyuyor. Bu durum, Tahran’ın geçmişe kıyasla bölgesel müttefiklerini seferber etme kapasitesinin zayıfladığını gösteriyor. Böylece İran bugün stratejik açıdan daha izole bir konumda bulunuyor: Rakiplerini rahatsız etmeye yetecek araçlara sahip, ancak savaşın dengelerini kökten değiştirecek güce sahip görünmüyor.

Sonuç olarak rejim değişikliğinin yakın ve kesin bir ihtimal haline geldiğini söylemek zor. Aynı şekilde İran’ın bu süreçten zarar görmeden çıktığı da söylenemez. Görünen o ki, fiilen ‘ertesi gün’ aşamasına girilmiş durumda, ancak bu durum henüz resmî olarak ilan edilmiş değil. Rejimin itibarı ve geleneksel caydırıcılık kapasitesi gerilemiş olsa da sistem henüz çökmüş değil. Buna karşılık halefiyet meselesi ve Washington ile gelecekte kurulacak ilişkinin niteliği, artık çatışmanın kendisinin bir parçası haline gelmiş durumda. Eğer Tahran’ın bugünkü stratejisi rakibini yıpratana kadar dayanmaksa, rakiplerinin beklentisi de bu direncin zamanla iç çözülmeye ya da yeni bir siyasi uzlaşmaya yol açması. Bu uzlaşma yeni bir sistemin doğmasına da mevcut sistemin farklı bir davranış biçimi benimsemesine de neden olabilir. İran’ın gelecekteki şekli, büyük ölçüde bu iki stratejik hesap arasındaki mücadele tarafından belirlenecek.


Savaş, Pentagon'a günde 890 milyon dolara mal oluyor

 ABD'ye ait USS Frank E. Petersen Jr. Destroyeri, Destansı Öfke Operasyonu'nu desteklemek amacıyla Tomahawk füzesi fırlattı (DPA)
ABD'ye ait USS Frank E. Petersen Jr. Destroyeri, Destansı Öfke Operasyonu'nu desteklemek amacıyla Tomahawk füzesi fırlattı (DPA)
TT

Savaş, Pentagon'a günde 890 milyon dolara mal oluyor

 ABD'ye ait USS Frank E. Petersen Jr. Destroyeri, Destansı Öfke Operasyonu'nu desteklemek amacıyla Tomahawk füzesi fırlattı (DPA)
ABD'ye ait USS Frank E. Petersen Jr. Destroyeri, Destansı Öfke Operasyonu'nu desteklemek amacıyla Tomahawk füzesi fırlattı (DPA)

ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü askeri harekat ikinci haftasına girerken, operasyonların maliyetine ilişkin tahminler farklılık gösteriyor; araştırma merkezleri günlük maliyetin 890 milyon dolara ulaşabileceğini öne sürüyor.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), operasyonun ilk 100 saatindeki maliyeti yaklaşık 3,7 milyar dolar veya günde 891 milyon dolar olarak tahmin etti; bu rakam, Pentagon'a günde 30 milyon dolara mal olan hava operasyonlarına ve günde 15 milyon dolara mal olan deniz operasyonlarına odaklanıyor. Merkez, bu rakamların Hürmüz Boğazı'ndaki denizcilik faaliyetlerinin aksamasından kaynaklanan küresel ekonomik kayıpları içermediğini belirtti.