Nasrallah suikastı ve Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlangıcı

Nasrallah İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'den sonra İran rejiminin en etkili ikinci ismiydi

Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail'in ağır hava saldırıları sonucu yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen bir kurtarma görevlisi (AFP)
Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail'in ağır hava saldırıları sonucu yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen bir kurtarma görevlisi (AFP)
TT

Nasrallah suikastı ve Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlangıcı

Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail'in ağır hava saldırıları sonucu yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen bir kurtarma görevlisi (AFP)
Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail'in ağır hava saldırıları sonucu yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen bir kurtarma görevlisi (AFP)

Elie el-Kuseyfi

İsrail ordusunun Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın öldürüldüğünü açıklamasıyla birlikte sadece Lübnan değil, tüm Ortadoğu her türlü senaryoya ve olasılığa açık gelişmeler ve sorularla dolu yeni bir aşamaya girdi. Nasrallah’ın öldürülmesi, Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmada onun sadece Lübnan düzeyinde değil, İran'ın tüm bölgesel yapılanmaları düzeyinde de merkezi ve güçlü bir sembol olduğu bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi başlattığı için bir dönüm noktası oldu. Nasrallah, son 20 yıldır özellikle 2006 yılındaki Hizbullah-İsrail savaşından bu yana ve özellikle de İran Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani'nin ABD tarafından öldürülmesinden sonra, ‘direniş ekseninin’ en ağır toplarından biri olmuş ve İran rejiminde Dini Lider (Rehber) Ali Hamaney'den sonra en etkili ikinci isim haline gelmişti.

Nasrallah suikastı sadece tek bir kişiye yönelik bir suikast olarak değil, aynı zamanda bütün bir projeyi ve belli bir gündemi hedef alan bir suikast olarak görülmeli.

Dolayısıyla Hizbullah gibi örgütlerin liderlerine suikast düzenlenmesi ve böylece yerine başka bir ismin getirilmesi ihtimalinin hesaplandığını söylemek, sadece Nasrallah'ın geçmişi göz önüne alındığında değil, aynı zamanda suikastının İsrail'in tüm kırmızı çizgileri aşma ve İran'ın bölgesel yapısındaki ‘piramidin tepesine’ dokunma yeteneğini gösterdiği göz önüne alındığında Nasrallah suikastının Hizbullah ve bir bütün olarak direniş ekseni üzerinde yaratacağı etkinin büyüklüğünü yansıtmaz. Bu istisnai suikast, İsrail ile bölgedeki muhalifleri arasındaki açık güç dengesizliğini yansıtıyor ki bu dengesizlik artık hiçbir şekilde telafi edilemez. Bu da bölge düzeyinde yeni bir aşamaya girildiğinin işaretidir.

Nasrallah suikastı, özellikle yaklaşık iki hafta önce Hizbullah’ın elit birimi Rıdvan Gücü’nün komuta merkezine yönelik suikastta olduğu gibi İsrail'in son haftalarda Hizbullah'ın lider kadrosuna indirdiği ağır darbeler bağlamında gerçekleştiğinden sadece tek bir kişiye yönelik bir suikast olarak değil, aynı zamanda bütün bir projeyi ve belli bir gündemi hedef alan bir suikast olarak görülmeli. Hizbullah’ın üst düzey komutanlarına yönelik her suikastta “İsrail Nasrallah'a suikast düzenler mi?” sorusu gündeme geldi. Zira İsrail tarafından gerçekleştirilen her suikast, Nasrallah'ın kendisinin de hedef alınabileceğine dair üstü kapalı bir mesaj taşıyordu.

Lübnan'ın bölünmüşlüğünün ortasında Hizbullah, kendi içinde bir dönüşüm gerçekleştirebilecek mi? Bu dönüşüm nasıl olacak? Hangi hızda olacak? Ne pahasına olacak?

İsrail'in geçtiğimiz hafta Hizbullah'la olan çatışmada geçilen ‘yeni aşama’ kapsamında başlattığı büyük tırmanış, önce Hizbullah’ın İsrail'in iç kesimlerini bombalama ve şaşırtma kabiliyetini zayıflatmak için mühimmat depolarını hedef alarak, ardından İsrail saldırıları nedeniyle yüz binlerce Lübnanlıyı güneyden, Bekaa Bölgesi’nden ve Beyrut'un güney banliyölerinden kaçmak zorunda bıraktığı bir insani trajediye yol açarak Hizbullah’ı derinden yaralamaya yetti. Bir hafta içinde yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesi sadece Hizbullah çevrelerinde değil Lübnan'da da büyük bir panik ve şok haline sebep oldu. Bu insani baskının Hizbullah'ın hızlanan gelişmeler karşısında yaşadığı kafa karışıklığını daha da arttırdığına şüphe yok.

Hizbullah'ın çağrı cihazı ve telsiz saldırıları ve Rıdvan Gücü komutanlarının öldürülmesinin ardından balistik ve hassas füzelerden oluşan stratejik cephaneliğini kullanmayı ertelemesi dikkati çekti. Bu durum, Hizbullah'ın İsrail'in saldırısını hala kontrol altında tutabileceğine ve daha fazla tırmandırmayacağına inanıp inanmadığı ya da İsrail saldırılarının Hizbullah'ın karşılık verme yeteneğini gerçekten zayıflatıp zayıflatmadığı sorusunu gündeme getirdi.

Bu noktada, İsrail'in Hizbullah'a karşı başlattığı ve bölgedeki ana sahneyi Gazze'den Lübnan'a kaydıran tırmanış karşısında İran'ın nasıl bir strateji izleyeceğini sormak kaçınılmazdı. Zira bir yıldır İsrail saldırılarının odağında olan Gazze Şeridi, İsrail'in Hizbullah'a yönelik geniş çaplı saldırısının başlamasıyla birlikte sadece bir hafta içinde ikincil bir cepheye dönüştü. Her ne kadar özel türde olup başta 2006 savaşı olmak üzere önceki savaşlara benzemese de bu bir savaştan başka bir şey olarak tanımlanamaz. İsrail'in Hizbullah kadrolarına karşı ‘piramidin tepesine’ kadar gerçekleştirdiği suikastlarla çıtayı çok yükseltmiş olması, şu an yaşananlarla 2006 savaşı arasındaki en önemli farkı oluşturuyor.

İran'ın, bölgedeki vekillerinin aldığı tüm hedefli ve istisnai darbelere, özellikle de Nasrallah suikastına rağmen ‘stratejik sabır’ ile yoluna devam etmesi, vekillerini çöküşle tehdit ediyor. Hamas tükenmiş ve halen bazı askeri operasyonlar gerçekleştirebilse de askeri yetenekleri büyük ölçüde felç olmuş durumda. Ancak pratikte Hamas, organize ve etkili bir askeri örgüt olarak saf dışı bırakıldı.

Bununla birlikte Hizbullah, İsrail'in iç kesimlerini bombalamaya devam etse de ve daha derinlere inip Tel Aviv'e ve Batı Şeria'daki yerleşim birimlerine ulaşsa da özellikle de askeri ve siyasi yapısında çok güçlü yankılar yaratacak olan Nasrallah suikastının yarattığı depreminden sonra akıllarda şu soru beliriyor: “Hizbullah İsrail’e roketli saldırılar düzenlemeye daha ne kadar devam edecek ve İsrail onun bombardıman kabiliyetini kalıcı olarak felç edebilecek mi?”

İran, tüm bunlar karşısında İsrail'e karşı herhangi bir askeri seçeneğe dair hiçbir ipucu vermedi, yani askeri olarak çatışmaya girmeye istekli olduğunu göstermedi. Gazze Şeridi'nde savaşın başlamasından bu yana hakim olan kanaatin aksine, İran Hamas'ı terk edip kendi kaderine terk etse bile, bölgedeki en güçlü kolu olan Hizbullah'ı terk etmez. İran kendi sınırları dışındaki ilk savunma hattı olduğu için Hizbullah’ı kaybetmek istemiyor. Çünkü İsrail, İran’ın nükleer tesislerini bombalarsa buna ihtiyacı olacak. İsrail sadece Hizbullah'ı değil İran'ı da ters köşeye yatırmış gibi görünüyor. Hizbullah'ın bir haftadır ağır hava saldırılarına maruz kalması ve yılların liderinin öldürülmesinden önce üst düzey komutanlarının suikasta uğraması İran'ı stratejisini değiştirmeye itti. Belki de İran'ın geçtiğimiz ağustos ayının sonlarında Tahran'ın merkezinde Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin öldürülmesine misillemede bulunmaması, İsrail'in Hizbullah'a karşı harekete geçme iştahını Nasrallah'ı öldürecek kadar kabarttı.

Bölge, İran'ın nüfuzundan tamamen arındırılmasa da azalacağı yeni bir döneme çoktan girdi.

Bu durum, ABD'nin İran'a yönelik caydırıcılığının gerçekliği sorusunu gündeme getirdi. Zira bu caydırıcılık, en büyük gücü olan Hizbullah'a ağır darbeler indirerek İran'ın bölgesel projesinin neredeyse yok olmasına neden oldu. Bu yüzden Hizbullah'ın kendi çevrelerinde bile İran’ın rejimini korumayı, başta bölgesel vekillerini korumak olmak üzere diğer tüm önceliklerinin önünde tuttuğuna dair ortaya atılan tüm sorular meşru ve gerçektir. İran, sadece İsrail'in değil ABD'nin de İran'a bağlı tüm milislerin askeri yapılanmalarını tasfiye etme kararı aldığını kabullenmiş gibi. İran, bu yeni gerçekliği tanımayı reddetse ve gerçekleşmesini engellemeye çalışsa bile her zaman kaçındığı ve korktuğu petrol ve nükleer tesislerinin bombalanması da dahil olmak üzere çok büyük bedeller ödemeden bunu yapamayabilir. Bu da İran'ın varlıklarını korumak için olağanüstü adımlar atacağı yönündeki beklentileri azaltmak için yeterli bir sebep. İran, İsrail'e tıpkı 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece olduğu gibi misillemede bulunsa bile bu misilleme zaman ve nitelik açısından sınırlı olacağına şüphe yok. Yani İran, tüm vekillerini böyle bir çatışmaya ittikten ve başarısız olduktan sonra İsrail ile açık bir çatışmaya giremez.

xscsv
Eski İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan, geçtiğimiz yıl Beyrut'ta Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah ile bir araya gelmişti (AFP)

Tüm bunlar bölgenin İran’ın nüfuzundan tamamen arındırılmış olmasa da önce Arap ordularını ardından 1982 yılında Beyrut'u işgal edip Yaser Arafat ile beraberindekileri Tunus'a sürgün ettikten sonra Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) kendisiyle çatışma çemberinden çıkaran İsrail’in şimdi de İran yanlısı milisleri bu çatışma çemberinden çıkarmaya çalışması temelinde azalacağı ve kontrol altına alınacağı yeni bir döneme girdiği inancını güçlendiriyor. Bu durumun Ortadoğu'da ilk olarak İran'ın bölgesel projesini çökertecek, ardından da İsrail ve ABD’nin bölgedeki nüfuzunu tartışmasız bir şekilde yeniden şekillendirecek yansımaları olacaktır. Tahran'ın bölgedeki yayılmacı politikasının temel işlevlerinden birinin rejimini savunmak ve hayatta kalmasını sağlamak olduğu düşünüldüğünde, bu durum İran rejiminin geleceğine ilişkin önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Yani İran rejiminin hayatta kalması ve kendini savunması, Tahran'ı yönetmeye devam etme araçlarının sağlam bir parçası olan bölgesel projesinin çöküşünden ayrı görülemez.

Bu yüzden Nasrallah'ın öldürülmesi, bir süre daha İsrail'e saldırmaya devam etmesi beklenen Hizbullah'ın kaderinin ötesine geçiyor. Ancak Hizbullah giderek zayıflayacak ve özellikle İsrail'in askeri ve teknolojik üstünlüğü karşısında etkili ve nitelikli ikmal hatları olmadan çatışmayı sürdüremeyecek. Dolayısıyla Nasrallah'ın öldürülmesinin İran rejiminin kendisi için de sonuçları olacak. Zira dediğimiz gibi bu onun bölgesel projesinin sonu anlamına geliyor. Yenilginin rahminden yeni bir proje inşa etmek mümkün mü? Kırk yıl boyunca yayılmacı bir stratejiyle yaşamış bir rejimin hızla sınırları içine çekilip ‘normal’ bir devlete dönüşmesi, özellikle de siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla boğuşan bir ülke olmasından ötürü asla kolay olmayacak. Buna karşın İran rejimi yeni bir sürece girebilir ve Batı, özellikle de ABD ile uzlaşıya yönelebilir. Kesin olansa İran, artık gelecekteki müzakerelerde kendi şartlarını dayatamayacak. Bu da Hamas ve Hizbullah'ın yenilgisinin İran rejimini nasıl etkileyeceğini tahmin etmek için yeterli olacaktır.

Hizbullah'ın askeri yeteneklerinin zayıflaması ve gelecekte tamamen yok edilmesinden sonra bünyesindeki yaşanacak dönüşümün yanı sıra Lübnan'da süregelen bölünmüşlük hali ve radikal değişimleri özümseyip yeni bir ulusal anlatı inşa ederek kayıpları ve yenilgileri iyileştirmek üzere yeniden tasarlayabilecek herhangi bir siyasi projenin olmadığı göz önüne alındığında “Hizbullah kendi içinde bir dönüşüm gerçekleştirebilecek mi? Bu dönüşüm nasıl gerçekleşecek? Hangi hızda ve ne pahasına?” gibi Lübnan'ın içiyle ilgili önemli bazı sorular ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca hiçbir Lübnanlıya güven vermeye çalışmayan Hizbullah, içinde bulunduğumuz aşamada ve yakın gelecekte kendisine güven verecek birini bulamayabilir. Sonuç olarak Ortadoğu, tüm yaşananlar ve yaşanmakta olanlarla birlikte bir kez daha, Lübnan coğrafyasını aşarak bölgenin tamamında dramatik değişimlerin ve dönüşümlerin olduğu yeni bir aşamaya girdi.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
TT

Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün İran'a karşı sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi, ancak daha fazla ayrıntı vermedi.

ABD ordusu, İran'a karşı birkaç hafta sürebilecek ve güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da bombalamayı içerebilecek bir operasyona hazırlanıyor.

İran'ı nükleer programı konusunda anlaşmaya varmaya zorlamak için sınırlı bir saldırıyı düşünüp düşünmediği sorulduğunda, Beyaz Saray'da gazetecilere, "Sanırım bunu düşündüğümü söyleyebilirim" dedi.

Trump dün, İran'ın bir anlaşmaya varması için 10 ila 15 günlük bir sürenin "yeterli" olacağına inandığını söyledi. Ancak görüşmeler yıllardır tıkanmış durumda ve İran, füze programını kısıtlama ve silahlı gruplarla bağlarını koparma yönündeki daha geniş ABD ve İsrail taleplerini görüşmeyi reddediyor.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre iki ABD yetkilisi, İran'la ilgili ABD askeri planlamasının ileri bir aşamaya ulaştığını ve seçenekler arasında bireyleri hedef alan bir saldırı, hatta Trump'ın emriyle Tahran'da rejim değişikliğinin de yer aldığını söyledi. Bu askeri seçenekler, diplomatik çabaların başarısız olması durumunda ABD'nin İran'la ciddi bir çatışmaya hazırlandığının son göstergesi.

Son haftalarda yapılan dolaylı görüşmelerde çok az ilerleme kaydedildi ve taraflardan biri veya her ikisi bunu savaşa hazırlıkta geciktirme taktiği olarak kullanıyor olabilir.

İran, geçen yıl İsrail ve ABD'nin nükleer ve askeri tesislerini hedef alan 12 günlük saldırılarının yanı sıra ocak ayındaki kitlesel protestoların şiddetle bastırılmasının ardından, hiç olmadığı kadar savunmasız bir konumda bulunuyor.

 İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne dün yazdığı mektupta, BM Büyükelçisi Emir Said İrevani, ülkesinin "gerilim veya savaş aramadığını ve savaş başlatmayacağını", ancak herhangi bir ABD saldırganlığına "kararlı ve orantılı bir şekilde" karşılık vereceğini belirtti.

Şöyle devam etti: “Bu koşullar altında, bölgedeki tüm düşman üsleri, tesisleri ve varlıkları, İran'ın savunma yanıtı çerçevesinde meşru hedefler olarak kabul edilecektir.”

Bu haftanın başlarında İran, dünyanın ticareti yapılan petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Körfez'in dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda gerçek mühimmatlı tatbikatlar gerçekleştirdi. Ülke içinde de gerilim artıyor; yas tutanlar, 40 gün önce güvenlik güçleri tarafından öldürülen protestocuları anmak için törenler düzenliyor ve bazı gösterilerde yetkililerin tehditlerine rağmen hükümet karşıtı sloganlar atılıyor.


İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)

İsrail güçleri bu sabah erken saatlerde Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında bir bombalama operasyonu gerçekleştirdi.

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, büyük patlama saat 02:20'de meydana geldi.

İsrail ile Lübnan Hizbullahı arasında, bir yıldan fazla süren ve partinin askeri ve liderlik altyapısına darbeler aldığı çatışmanın ardından, 27 Kasım'dan beri yürürlükte olan bir anlaşma bulunuyor.

Anlaşma, Lübnan ordusunun ve Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nün (UNIFIL) konuşlandırılmasının güçlendirilmesi karşılığında, Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin güneyindeki bölgeden (sınırdan yaklaşık 30 km uzaklıkta) çekilmesini ve askeri altyapısının tasfiye edilmesini öngörüyordu.

Anlaşma ayrıca İsrail'in savaş sırasında girdiği tüm bölgelerden çekilmesini de öngörüyordu. Bununla birlikte, İsrail sınırın her iki tarafını da izleyebilmek için beş yüksek noktada askeri varlığını sürdürdü. Ayrıca, askeri hedefler veya Hizbullah unsurları olduğunu iddia ettiği yerlere neredeyse her gün saldırılar düzenliyor ve güçleri buldozerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam ediyor.


ABD Adalet Bakanlığı genel merkezine Trump'ın posteri asıldı

İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
TT

ABD Adalet Bakanlığı genel merkezine Trump'ın posteri asıldı

İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan bir pankart, ABD Adalet Bakanlığı binasına asıldı. Bu adım, Trump’ın Washington’daki bir kuruma kimliğini yansıtma yönündeki son girişimi olarak değerlendiriliyor.

Mavi renkli pankart, dün (perşembe) binanın bir köşesindeki iki sütun arasına yerleştirildi. Pankartta “Amerika’yı Yeniden Güvenli Hale Getirelim” sloganı yer aldı.

Trump, geçen yıl Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana federal kurumlar üzerindeki varlığını ve nüfuzunu pekiştirmek için güçlü adımlar atıyor.

Trump, kültürel ve siyasi kurumları yeniden şekillendirirken kendisine yakın isimleri görevlendiriyor, önde gelen kurumların adlarını değiştiriyor ve geçmiş soruşturmalarla bağlantılı yetkilileri geri plana itiyor. Eleştirmenler ise bu adımların, siyasi iktidar ile normal şartlarda bağımsız olması gereken kamu görevleri arasındaki sınırları ortadan kaldırdığını savunuyor.

Geçen yıl Trump’ın fotoğrafını taşıyan pankartlar, ABD Çalışma Bakanlığı, ABD Tarım Bakanlığı ve Amerikan Barış Enstitüsü binalarına da asılmıştı.

Trump tarafından atanan bir yönetim kurulu, Aralık ayında John F. Kennedy Sahne Sanatları Merkezi’ne Trump adının eklenmesi yönünde oy kullandı. Ayrıca Washington’daki Amerikan Barış Enstitüsü binasına da Trump’ın adı verildi.

Son pankarta ilişkin soruları Beyaz Saray, Adalet Bakanlığı’na yönlendirdi. Bakanlık ise şu ana kadar yorum talebine yanıt vermedi.