Ortadoğu, İran’daki mevcut dönemin sonunun başlangıcına mı tanık oluyor?

İsrail’in ‘beka savaş’ iddiasıyka İran’ın ‘stratejik sabır’ politikası arasında

Tahran'da Hamas'ın merhum lideri İsmail Heniyye ve Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin portrelerinin yer aldığı bir duvar resmi, 27 Ağustos (Reuters)
Tahran'da Hamas'ın merhum lideri İsmail Heniyye ve Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin portrelerinin yer aldığı bir duvar resmi, 27 Ağustos (Reuters)
TT

Ortadoğu, İran’daki mevcut dönemin sonunun başlangıcına mı tanık oluyor?

Tahran'da Hamas'ın merhum lideri İsmail Heniyye ve Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin portrelerinin yer aldığı bir duvar resmi, 27 Ağustos (Reuters)
Tahran'da Hamas'ın merhum lideri İsmail Heniyye ve Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin portrelerinin yer aldığı bir duvar resmi, 27 Ağustos (Reuters)

Hattar Ebu Diyab

İsrail ve İran, sadece bölgesel nüfuzla ilgili olmayan bir çatışmanın içine her geçen gün daha fazla sürükleniyorlar. Bu çatışma sadece iki taraf arasındaki caydırıcılık denklemini değiştirmeyi amaçlamıyor, aynı zamanda geçtiğimiz yüzyılda imzalanan Sykes-Picot Anlaşması sonrasında yapılan düzenlemelere benzer şekilde bölgenin yeniden yapılandırılması üzerine yoğunlaştıkça daha geniş bir boyut kazanıyor.

Bir ‘beka savaşı’ verdiğini söyleyen İsrail ile ‘stratejik sabır’ ve ‘sınırlı çatışma’ arasında gidip gelen İran arasındaki çatışmanın 7 Ekim'in birinci yıldönümü arifesinde evrildiği açıkça görülüyor. ABD’de kasım ayında yapılacak seçimlerle önümüzdeki ocak ayında Beyaz Saray'da başkanlık döneminin başlaması arasındaki süreçte ‘sıcak bir sonbahar’ ve ‘kritik aylar’ ile karşı karşıya kalabiliriz. Bu yüzden İran, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun kırmızı çizgileri çiğnemeye devam etmesinden, manevra alanını arttırmasından ve ‘savaş maestrosu’ olarak ABD’nin koyduğu kurallardan kaçınmasından korkuyor. İran destekli direniş ekseninin, özellikle de ilk savunma hattı olan Hizbullah'ın aldığı darbelerden sonra Tahran, İran coğrafyasını ve rejimini korumaya çalıştığına şüphe yok. İran, bölgesel kazanımlarından taviz vermekle güç unsurlarına darbe indirilmesi korkusu arasında gidip geliyor.

İran’ın nisan ve ekim ayları arasındaki endişesi

Geçtiğimiz nisan ayında iki ülke arasında yaşanan karşılıklı saldırıların ardından Tahran'ın İsrail'le kurduğu caydırıcılık denkleminde bir değişiklik olmamış, ardından İran içinde bazıları muğlak olan bir dizi gelişme yaşandı.

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin 19 Mayıs'ta bir helikopter kazasında ölmesi ve yerine geçecek kişinin seçiminde yaşanan tereddüt sonrasında olaylar hızlandı. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’e derinden bağlı olan katı muhafazakar Said Celili'nin ‘tavsiye edilmemesi’ ve Batı ile bağları koparmak yerine ABD ile anlaşma arayışında olan, silik ve açık fikirli bir siyasi figür olan Dr. Mesud Pezeşkiyan'ın getirilmesi dikkati çekti.

Bu değişiklik, asıl karar alıcının Dini Lider olduğu ve cumhurbaşkanının dar bir yetki alanı bulunduğu iktidar sistemi içindeki rol dağılımından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, Reisi olsun ya da olmasın, İran rejimi vekilleri aracılığıyla İsrail'e karşı yıpratma stratejisini sürdürmeye devam etti. Rejim çevreleri bunun Washington ile müzakere için sahip olunan kartları güçlendireceğine inandı. Bunun en büyük kanıtı, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın ABD’nin New York şehrinden ülkesinin ABD ile yeni bir nükleer anlaşma imzalamak istediğini duyururken, Biden yönetiminin ‘İsrail'i dizginlemeye’ devam edeceğini açıklamasıydı.

Ancak Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın yemin törenine katılmak üzere geldiği Tahran'da öldürülmesi, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) içindeki bir dengesizliğin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu olay, ‘kanatların oyunu’ ya da ‘bazı silahlı kolları feda etme’ pahasına Washington'la gelecekte bir çözüme ulaşmaya yönelik gerçek bir kararın alınıp alınmadığına ilişkin şüphelere yol açtı.

Heniyye'nin Tahran'ın ortasında suikasta uğraması, ‘kanatların oyunu’ ya da ‘bazı silahlı kolları feda etme’ pahasına Washington'la gelecekte bir çözüme ulaşmaya yönelik gerçek bir kararın alınıp alınmadığına ilişkin şüphelere yol açtı.

Olayların kronolojisine bakıldığında Tahran'ın Heniyye suikastına misillemede bulunmaktan kaçındığı, bunun karşılığında da ABD'nin Gazze'de ateşkes anlaşmasına varılması sürecini hızlandırma sözü verdiği görülüyor. İran destekli direniş ekseni bunun bir ‘zafer’ olacağına ve İsrail'in saldırılarını durduracağına inanıyordu. Ancak İsrail bu çabaları da engelledi ve ‘stratejik bir atılım’ gerçekleştirmekte kararlı olduğunu gösterdi.

İran destekli direniş ekseni son dönemde Gazze ve Suriye'den İran ve Lübnan'a kadar ağır darbeler aldı. Bu durum, özellikle Hizbullah'ın zayıflamasıyla birlikte savunma sistemlerini tehdit ederken rejimin hegemonyasını ve çıkarlarını güvence altına almak ve İsrail’in yayılmacılığı ve Türkiye'nin Arap dünyası aleyhine olan hırslarıyla güçlenen Ortadoğu'daki ‘emperyal projenin’ genişlemesini sürdürmek için geliştirilen güvenlik ortamının sütunlarının ve bölgesel silah ve ittifak ağının çökmesi korkusunu arttırdı.

Sahnenin İran'ın lehine değişme olasılığı karşısında, Washington'la ilişkilere bel bağlayan kanat (mevcut Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, Stratejik İşlerden Sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Cevad Zarif ve DMO da dahil olmak üzere derin devlet içindeki bazı isimler) direniş ekseninin ve silahlı kanatlarının bazı kazanımlarına tutunmaktan vazgeçti. Bu bedelini şu ya da bu şekilde Hizbullah'ın ödediği İran içindeki sızıntının boyutunu açıklayabilir.

Ancak Hizbullah, Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve çok sayıda önde gelen askeri komutanının yanı sıra yüzlerce üyesini ve cephaneliğinin önemli bir bölümünü kaybetti. Bunun sonucunda en önemli kalkanı olarak Hizbullah’a bel bağlayan İran’ın stratejisi ağır bir darbe aldı. Dini Lider Ali Hamaney, moralleri yükseltmek ve direniş ekseni içinde Tahran'ın kendisine verilen zararın bir kısmından sorumlu olduğuna dair kafa karışıklığını önlemek için isteksizce İsrail'e bir füze saldırısı düzenlemeye karar verdi. Belki de böylece alınan hasarın sınırlandırılması, direniş ekseninin dağılmasının ve 2003 yılında Bağdat'ın düşmesinden sonra başlayan ‘İran döneminin’ sonunun başlangıcının önlenmesi amaçlanıyordu.

İran'ın İsrail’e yönelik füze saldırısı ve sonrasındaki riskler

İran, bu atmosferde 1 Ekim'de İsrail'e füze saldırısı düzenledi. Bunun 13 Nisan'daki saldırıdan farklı olmasını istiyordu. Toplamda 200 adet balistik füze kullanan İran, Tel Aviv’i ve Necef Çölü’nü (Negev) hedef aldı.

Ancak rejimi ve nükleer programını korumaya, direniş eksenini ve en önemli kalkanı olan Hizbullah'ı ayakta tutmaya öncelik veren İran, kendisini yeni bir tablo çizme mebcuriyetiyle karşı karşıya buldu. Şarku’l Avsat’ın Majalla'dan aktardığı analize göre bu yüzden Netanyahu'nun Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından açıkladığı ‘yeni düzen’ projesini hayata geçirme arzusuna karşı koyma kararı aldı. Dolayısıyla mevcut savaş İran'da bölgenin gelecekteki düzeni üzerine bir savaş olarak görülüyor. Tahran için kazanımlarını pekiştirmek, nükleer programına dokunulmasını engellemek ve İsrail'e karşı yürütülen yıpratma savaşının gölgesinde bunu sonuca ulaştırmak önemli.

Rejimi ve nükleer programını korumaya, direniş eksenini ve en önemli kalkanı olan Hizbullah'ı ayakta tutmaya öncelik veren İran, kendisini yeni bir tablo çizme mebcuriyetiyle karşı karşıya buldu.

fvrbrb
İsfahan'daki bir askeri sergi sırasında üzerinde İbranice “Kahrolsun İsrail” yazan İran yapımı Kadir füzesi, 8 Şubat 2023 (AFP)

Ancak İsrail'in beklenen tepkisi, niteliği ve boyutu ne olursa olsun, bölgedeki iki büyük askeri güç arasında doğrudan çatışma riskini arttıracağına şüphe yok. Şu an başkanlık seçimleriyle meşgul olan Washington'ın çekinceleri ve bazı Batı ülkelerinin başkentlerinin eleştirileri ne olursa olsun, savaş daha uzak bir bağlamda gerçekleşiyor. Batılı güçler İran'a ve onun bölgesel rolüne farklı bir yaklaşım geliştirilmesi konusunda hemfikir görünüyorlar.

İranlı bir kaynağa göre Tahran, bu durum karşısında ABD'nin bölgede yeni bir düzen getirmesini ve İsrail'in ‘Batı Asya'da askeri teknolojiye dayalı hegemonya’ kurmasını engellemek amacıyla nükleer doktrinini değiştirmekle tehdit ediyor.

Hamaney'in Nasrallah için yazdığı methiyede geçen suçlamalar dikkat çekiciydi. İran’ın Dini Lideri, methiyede “ABD ve uzantılarının gaspla oluşturduğu Siyonist varlık, bölgenin tüm doğal kaynaklarını ele geçirip bunları büyük küresel çatışmalarda finansman olarak kullanmak için bir araca dönüştürüyor. Bu varlığı bölgeden Batı ülkelerine enerji ihracatı ve Batı'dan bölgeye mal ve teknoloji ithalatı için bir geçit haline getirmeyi amaçlıyorlar” ifadelerini kullandı.

Tahran, savaşın kaynaklar ve bölgesel rolle ilgili olduğunu bu şekilde belirlese de Tahran'daki stratejistler, bu çatışmanın 2024 İran'ını Kuveyt'in işgali sonrası 1991 Irak'ına benzetmesinden ve Batılı ülkelerin füze ve füzeyle ilgili tüm ayrıcalıkları ve İran'ın bölgesel, askeri ve savunma gücünü kısıtlayan önlemler almasından korkuyorlar.

İran’daki Washington'la müzakerelerin yeniden başlaması üzerine bahis oynayan kanat, bölgesel bir savaş durumunda rejimin sarsılmasından ya da İran coğrafyasının parçalanmasından endişe duyuyor. Bu da Tahran'ın bölgenin çağdaş dönemindeki kritik bir kavşakta yaşadığı stratejik ikilemi teşkil ediyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

İran’a savaş ilan edilmesinden birkaç gün önce, şubat ayında ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal İstihbarat Direktörü’nü Oval Ofis’e çağırarak kapsamlı bir saldırı düzenlemenin doğru bir fikir olup olmadığını sordu.

O dönemde üst düzey danışmanları ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın son yılların en zayıf döneminde olduğunu ve bunun Trump’a İran’ın nükleer programını dağıtmak için nadir bir fırsat sunduğunu söyledi.

The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan habere göre Trump, dönemin Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’a geniş çaplı bir saldırının başarılı olup olmayacağını ve hatta İran rejimini devirebileceğini sordu.

Toplantı hakkında bilgi sahibi kişilere göre Gabbard, Trump’ı İran’ın Dini Lideri’nin öldürülmesinin büyük olasılıkla daha sert ve nükleer silahlara sahip olmaya daha açık yeni bir rejimin kurulmasına yol açacağı konusunda uyardı.

Gabbard ayrıca Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği, bunun küresel enerji piyasasını tehdit edeceği ve bölgedeki ABD güçleri ile müttefiklerini hedef alabileceği uyarısında bulundu.

Üst düzey askeri komutanlardan uyarılar

Uyarılar istihbaratla sınırlı kalmadı; üst düzey askeri komutanlar da Trump’a savaşın can kayıplarına yol açacağını, ayrıca halihazırda ciddi baskı altında bulunan ABD güçlerinin silah stokları ve savaşa hazırlık düzeyi konusunda endişeler bulunduğunu bildirdi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, temkinli olunması çağrısında bulunan önde gelen yetkililer arasında yer aldı. Vance, İran’ın müzakereler yoluyla nükleer programını tasfiye etmeyi kabul edebileceğini ve bir anlaşmaya varmanın, sonuçlarının kontrol edilmesi güç bir savaşa girmekten daha az maliyetli olacağını savundu.

Ancak ABD’li yetkililere göre Trump, sonunda Pentagon’un sunduğu planlara ikna oldu. Söz konusu planlar, İsrail’in İran yönetimini hedef aldığı süreçle eş zamanlı olarak İran’daki askeri tesislere ağır darbeler indirmeyi ve ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan kararlı seçenekler olarak nitelendirildi.

Kayıpların farkına varmadan zaferi kutlamak

Savaşın 28 Şubat’ta başlamasının hemen ardından, CIA Direktörü John Ratcliffe ile ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff, Mar-a-Lago’da düzenlenen bir bağış toplama etkinliğine katıldı ve Trump’a İsrail’in İran Dini Lideri Ali Hamaney’i öldürdüğünü bildirdi. Trump haberi duyunca o kadar memnun oldu ki ikiliden haberi salondakilere duyurmalarını istedi. Salon alkışlarla inledi.

frbgfrb
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninde bir kadın ABD Başkanı Donald Trump’a karşı bir pankart taşıyor, 9 Temmuz 2026. (Reuters)

Ancak bu zafer duygusu uzun sürmedi; zira askeri kayıplar ile ABD üsleri ve ekipmanlarında meydana gelen hasarlar, Washington’ın savaştan elde ettiği kazanımlara ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirmeye başladı.

Bu sırada İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin sekteye uğramasına yol açtı. Bu durum akaryakıt fiyatlarını yükseltirken, ABD yönetimi üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıyı da artırdı.

Çatışmalar sonucunda yaklaşık 3 bin İranlı ve 18 ABD askeri hayatını kaybederken, ABD Savunma Bakanlığı 756 Amerikalı askerin daha yaralandığını açıkladı.

ABD üsleri de zarar gördü, petrol rezervleri tüketildi ve mühimmat stokları azaldı. Savaş, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin şansını da olumsuz etkilemeye başlarken, Trump’ın kamuoyu desteği başkanlığı döneminin en düşük seviyesine geriledi.

Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimlerde görev yapmış, Nükleer Tehdit Girişimi (NTI) uzmanı Eric Brewer, yaşananların öngörülebilir olduğunu belirterek, “Bunların hepsi bekleniyordu ve bu konuda uyarılar yapılmıştı” dedi.

Trump, 28 Şubat’ta başlayan saldırının düzenlenmesi emrini verdi ve İranlıları hükümetlerini devirmeye çağırdı. Aradan yaklaşık altı ay geçmesine rağmen, başkanın altı hafta içinde sona erdireceğini vadettiği çatışma, ufukta belirgin bir son görünmeksizin devam ediyor.

17 Haziran’da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve 60 gün sürecek nükleer müzakerelerin başlatılması için geçici bir barış anlaşmasına varıldı.

Ancak anlaşma uzun sürmedi; Tahran’ın boğazdaki gemilere yönelik saldırılarına yeniden başlaması üzerine Trump bunu anlaşmaya ihanet olarak değerlendirdi.

O tarihten bu yana tehdit ve müzakere döngüsü tekrarlandı. Trump anlaşmalara varıldığını duyurdu, ardından bu anlaşmalar çöktü; daha sonra İran’ı teslim olmaya zorlamak amacıyla güç kullanma tehdidinde bulundu ve yeni bir anlaşmaya varılabileceğine ilişkin işaretler ortaya çıktığında ise zaman zaman geri adım attı.

Savaştan ekonomik baskıya

Nükleer müzakereler için tanınan sürenin 17 Ağustos’ta sona ermesiyle Trump yönetimi, yeni ve geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemek yerine ekonomik baskıya yöneldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Trump’ın ‘rejimi devirmek’ amacıyla ekonomik baskı kampanyasına yöneldiğini söyledi.

Savaşın başlamasından altı ay sonra ‘rejim değişikliği’ yeniden ABD’nin İran politikasının merkezine otururken, çatışmanın hâlâ net bir sonu görünmüyor. Trump’ın ne istediği nükleer anlaşmayı elde edebildiği ne de Amerikalılara vaat ettiği hızlı sonuca ulaşabildiği görülüyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Olivia Wells, Trump’ın ‘İran’ın askeri kapasitesini ve nükleer tesislerini yok ettiğini’ ve şimdi deniz ablukası ile yaptırımlar aracılığıyla İran ekonomisini boğmaya hazırlandığını söyledi. Wells, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin vermeyecek” ifadesini kullanırken, Tahran’a da “İran’ın bir anlaşmaya varması akıllıca olur, aksi takdirde ne olabileceğini biliyor” mesajını verdi.

Rapora göre böylece Trump yönetimi, savaşın başlamasından altı ay sonra karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: İran’ın nükleer programının sona ermesini garanti altına alacak bir anlaşmaya varmak ya da teslim olmaya hazır görünmeyen bir rejime karşı ekonomik ve askeri baskıyı sürdürmek. Savaşın ne zaman ve nasıl sona ereceği ile nihai sonuçları ise hâlâ farklı ihtimallere açık.


Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
TT

Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)

Mustafa Rüstem

 Alışılmış diplomatik protokollerden ve normlardan çok uzak olan üst düzey Suriye ve İsrail heyetleri arasındaki görüşme, ilişkilerde on yıllarca süren kopmanın ve iki ülke arasında düşmanlıkla dolu tarihin ardından atılan ilk köprü gibi görünüyor. ABD arabuluculuğuyla Ürdün'de Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen görüşme, tüm buzdan kalıpları kırdı ve kapalı kapılar ardında müzakere edilen bir anlaşmanın başlangıcına dair spekülasyonlara geniş bir kapı açtı.

Gözlerden uzak bir buluşma

İsrail'in geçen hafta Suriye'nin kuzeyindeki İdlib kırsalında bulunan Ebu Zuhur Havaalanı'na (bir hava üssü) düzenlediği saldırı, gerilimi azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünse de Ürdün toplantısının iki ülke arasında güvenlik anlaşması görüşmelerini başlatmaya yönelik ilk ön adım olmasına dair beklentiler yüksek.

Ürdün Haber Ajansı, resmi bir kaynağa atıfta bulunarak, İsrail'in Suriye topraklarına hava saldırıları düzenlemesinin ardından, Suriye'nin talebi üzerine iki heyet arasında gerilimi azaltma ve sükuneti sağlama konularını görüşmek üzere bir toplantı yapıldığını doğruladı. Kaynak, “Ürdün Krallığı, İsrail saldırganlığının durdurulması ve geri çekilme anlaşmasına saygı gösterilmesi gerekliliğini vurgularken, Suriye hükümetinin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü koruma çabalarına mutlak desteğini teyit etmektedir” dedi.

Stratejik ve güvenlik araştırmacısı ve eski Ürdün İstihbarat Genel Müdürlüğü Başkanı Ömer el-Radad, özel bir röportajda, bu son toplantının ABD arabuluculuğuyla yapılan ilk toplantı olmadığını, özellikle Suveyda ve Güney Suriye'de çeşitli toplantılar yapıldığını açıkladı. “Ürdün'ün İsrail ile ilişkileri sıcak değil, ancak Türkiye ve Suriye ile sıcak” diye belirtti.

Şöyle devam etti: “Toplantıda, Suriye içindeki güvenlik ve askeri operasyonları koordine etmekle görevli, Amerikan gözetiminde Ürdün'de ortak bir operasyon odasının kurulması görüşüldü. Bu, bilhassa Ebu Zuhur Havaalanının bombalanması ve taşıdığı iki mesajdan sonra, Suriye'nin bölgesel çatışmalar, özellikle de Türkiye-İsrail anlaşmazlığı için önemli bir arena haline gelmesini önleyecektir. Söz konusu mesajlardan biri Şam'a idi ve Ankara, Türkiye ile ilişkilerini genişletmemesi gerektiği anlamını taşıyordu.” Radad, en kötü senaryoda bile, Tel Aviv ve Ankara arasındaki çatışmanın tırmanmasını beklemediğini, bunun yerine yeni askeri üslerin kurulması veya eski rejime ait üslerin yeniden inşasıyla ilgili olarak Suriye içinde bazı bölgelere yönelik saldırılarla sınırlı kalacağını belirtti.

Suriye ve egemenliğe saygı

Bu arada, Şam bir İsrail heyetiyle görüşme yaptığını doğruladı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan diplomatik bir kaynak, Dışişleri Bakanı’nın başkanlık ettiği ve genel ile askeri istihbarat başkanlarını da içeren üst düzey bir Suriye heyetinin, pazar günü Amerikan arabuluculuğunda ve Ürdün’ün ev sahipliğinde bir İsrail heyetiyle görüştüğünü açıkladı.

Diplomatik kaynak, resmi Suriye Arap Haber Ajansı'na (SANA) verdiği demeçte, İsrail saldırılarını, tutuklamalarını ve hedefli saldırılarını durdurmak, gelecekte daha kapsamlı bir anlaşmanın temelini oluşturabilecek bir güvenlik anlaşmasına varmak amacıyla müzakere sürecini yeniden canlandırmak için, pratik mekanizmalar belirleme konusunda görüşmelerin devam ettiğini söyledi. Kaynak ayrıca, müzakere sürecine geri dönmenin yollarını araştırırken gerilimi azaltmak için pratik adımlar atıldığını da belirtti.

Resmi Suriye pozisyonu, herhangi bir güvenlik düzenlemesinde Suriye'nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve egemen haklarına saygı gösterilmesinin gerekliliğini vurguladı. Kaynak, acil önceliğin İsrail güçlerinin 8 Aralık 2024'ten önceki hatlara çekilmesi ve 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın tam olarak yeniden etkinleştirilmesi ve uygulanması olduğunu vurguladı.

Anlaşmanın kırılganlığı

Bu arada, Washington'daki Reconnaissance Research’in (Keşif ve İstihbarat Araştırmaları) CEO'su Abdulaziz el-Anjeri, toplantının barışın önünü açmasını beklemiyor. Ona göre herhangi bir güvenlik anlaşması, özellikle İsrail'in kendisini taviz vermeye zorlayacak bir Suriye askeri baskısı altında olmaması nedeniyle, kırılgan ve sınırlı kalacaktır. Aksine, İsrail’in hava saldırılarını durdurmasına ve 8 Aralık 2024 öncesi hatlara dönmesine ihtiyacı olan taraf Şam'dır. Bu nedenle, İsrail müzakerelere dengeli bir çözüm arama pozisyonundan ziyade, şartlarını dikte eden güçlü taraf pozisyonu ile yaklaşacaktır.

Anjeri, toplantının sızdırılmasının İsrail tarafından kaynaklandığının kanıtlanması durumunda, bunun Şam'ı içeride zor durumda bırakmak, İsrail ile herhangi bir açık taviz almadan müzakere ettiğini göstermek amacıyla Şam üzerinde ilave bir baskı taktiği olarak yorumlanmasının mantıklı olduğunu belirtti. Ona göre bu durum, özellikle ikili görüşmelerin mevcut Arap çerçevelerinden ve 2002'de Beyrut'taki Arap Zirvesi'nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'nden bağımsız olarak ilerlemesi halinde, daha geniş bir Arap hassasiyetine yol açabilir.

Şunları da belirtti: “Şam bugün son derece zayıf bir konumda müzakereleri yürütüyor ve İsrail, gerçek bir askeri tehdit oluşturmayan tarafa adil bir barış teklif etmek için hiçbir neden görmüyor. Bu nedenle, bu aşamada muhtemel olan barış değil, Suriye'ye İsrail'den çok daha fazla kısıtlama getiren güvenlik düzenlemeleridir. Bunun tek istisnası Washington’un, daha büyük bir denge sağlamak için nüfuzunu kullanmasıdır ki, bunun için şu anda siyasi bir garanti de bulunmuyor.”

ABD Başkanı Donald Trump'ın bu tür görüşmeler için baskı yapmasıyla ilgili olarak Anjeri şu yanıtı verdi: “Başkan Trump müdahale ederse, amacı Suriye arenasının patlamasını veya İsrail-Türkiye çatışmasının arenası haline gelmesini önlemek olacaktır, Netanyahu'yu Şam ile kapsamlı bir barışa zorlamak değil. Washington durumu yatıştırmak isterken, İsrail ise Filistin arenasının ötesine, birden fazla bölgesel arenaya uzanan yayılmacı politikası göz önüne alındığında, en düşük siyasi maliyetle mümkün olan en büyük güvenlik garantilerini istiyor.”

İki tarafın sunabileceği tavizlerle ilgili sorularımıza cevaben, “Denklem eşit değil. Şam, güneyin silahlandırılması, Türk askeri varlığı ve Golan Tepeleri yakınlarında güçlerin konuşlandırılması konularında kısıtlamaları kabul etmek, ayrıca İran ve Hizbullah'ın Suriye topraklarına geri dönmeyeceğine dair garantiler de vermek zorunda kalabilir. Karşılığında ise hava saldırılarının durdurulması veya azaltılması, İsrail'in kısmi geri çekilmesi ve 1974'teki Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması düzenlemelerinin yeniden canlandırılması gibi tavizler elde edebilir” dedi.

Anjeri, Ürdün'ün rolünün sadece ev sahibi ülke olmanın ötesine uzandığına ve Suriye'deki durumun kontrolden çıkmasını önlemede doğrudan bir çıkarı olduğuna inanıyor. Zira Ürdün, sınır ötesine uzanan geniş aşiret ve kabile bağları veya olası yeni mülteci akınları nedeniyle ortaya çıkabilecek herhangi bir yeni kaostan hem güvenlik hem de sosyal istikrar açısından ilk etkilenen ülkeler arasında olacaktır. Bu nedenle, birincil siyasi sponsor ABD olsa bile, Ürdün'ün bu süreci kontrol etmeye çalışması doğaldır.

Bir telefon görüşmesi

 Mossad Direktörü Gofman, geçen hafta, özellikle 14 Ağustos'ta, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanının bombalanmasından sadece birkaç gün önce, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu temas, Tel Aviv ve Şam arasındaki en üst düzey iletişimlerden birini temsil ediyordu ve Türk faaliyetleri ve artan askeri varlığı, silah satışları, insansız hava araçlarının temini ve Suriye ordusuna silah tedariki etrafında dönmüştü.

Buna karşılık, bu ayın 17'sinde Ebu Zuhur hava üssüne yapılan saldırıdan sonra Şeybani, Türk askeri personelinin eğitim ve askeri iş birliği amacıyla üssü ziyaret ettiğini belirtti. Aynı zamanda, şu anda Suriye Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere rehabilitasyon aşamasında olan havaalanında bir Türk üssü kurma niyetinin olmadığını da vurguladı. Henüz faaliyete geçmemiş olan hava üssünde herhangi bir Türk takviye birliğinin varlığına dair bilgileri yalanladı. Bu arada, Türkiye Savunma Bakanlığı, Suriye'nin askeri yeteneklerini geliştirme çabalarına destek vermeye devam edeceğini taahhüt etti ve İsrail'in saldırısından önce veya saldırı sırasında havaalanında herhangi bir Türk askeri personelinin bulunmadığını belirtti.

Olası senaryolar

Radad, Suriye politikasının “Amerikan koordinasyonu ve Avrupa'daki memnuniyet duygusuna ek olarak, doğasında var olan bilgelik ve pragmatizmine” işaret etti. Ona göre görüşmeler İsrail'in güney Suriye'deki müdahalelerine değindi, fakat varılan herhangi bir mutabakatın sonucu belirsiz ve nihai bir anlaşmaya varılması beklenmiyor. Belki de Suriye'nin nihai hedefi 1974’te belirlenen ateşkes hattına geri dönmektir.

“Her halükârda, sorun ancak Lübnan ve İsrail hükümetleri arasında yaşananlara benzer bir güvenlik ateşkesi ve ardından bir barış anlaşmasıyla çözülecektir. Ancak Suriye'deki durum oldukça farklı, çünkü orada Hizbullah'ın varlığı veya Suriye'den İsrail'e yönelik herhangi bir fraksiyonun oluşturduğu tehdit yok” diye belirtti.

Geleceğe dair senaryolara gelince, Radad, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanına yapılan saldırıyla duracağını tahmin ettiği gerilimdeki tırmanmaya değinerek, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu İsrail seçimleriyle ilgili bir başlık arayışında olsa da gerilimin daha fazla artmayacağını belirtti. Netanyahu’nun İsrail'in gücüne ve yedi veya sekiz cephede savaştığına kamuoyunu ikna ederek şansını artırmak istediğini de ifade etti.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu
TT

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD'nin İran'a yönelik baskısını ekonomik tecrit sürecini başlatarak artırdığı bir dönemde Pakistan, savaşı sona erdirmeyi ve bölgesel yansımalarını kontrol altına almayı amaçlayan bir müzakere süreci başlatmak üzere salı günü Tahran'a yöneldi. Girişimin odağında özellikle Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması yer aldı.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, Tahran ziyaretinin sonunda yaptığı açıklamada, Pakistan ile İran'ın daha fazla tırmanmayı önlemenin yolları ve çatışmaya müzakereler yoluyla çözüm bulunması konularını ele alan görüşmelerde önemli ilerleme kaydettiğini söyledi.

Buna karşılık ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Amerikan saldırılarının İran'ın askeri ve nükleer tesislerinde hasara yol açmasının ardından İran ekonomisine yönelik baskıları daha da artırmaya hazırlanıyor. Wall Street Journal, Beyaz Saray Sözcüsü'nün, İran'ın bir anlaşmaya varmasının akıllıca olacağını, aksi takdirde sonuçların ne olacağının farkında olduğunu söylediğini aktardı.

Bu gelişmeler, Washington'ın İran'a yönelik ikincil yaptırımlarının kapsamını beş yeni sektörü içine alacak şekilde genişletmesiyle eş zamanlı gerçekleşti. Dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı sektörlerini hedef alan yeni yaptırımlar kapsamında yaklaşık 60 kişi, kuruluş ve gemi de yaptırım listesine alındı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, söz konusu adımı İran ekonomisinin finansman damarını kesmeyi amaçlayan ekonomik tecrit operasyonunun bir parçası olarak nitelendirdi.

İran Ekonomi Bakanı Ali Medeni Zade ise “ABD yaptırımlarına tamamen hazırız” dedi. Devlet televizyonuna konuşan Zade, “Doğal olarak düşmanlar bize karşı ekonomik terör saldırısı başlatmak istiyor. Ancak bizim de kendi araçlarımız var ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı biliyoruz. Yaklaşımımızın savunma amaçlı olduğunu ve sadece savunmayla yetineceğimizi düşünmemeliler. Aksine, bizden bir saldırı beklemeliler” ifadelerini kullandı.