Fransa ve İsrail arasında Gazze ve Lübnan’daki savaşla ilgili derin görüş ayrılıkları

Fransa Dışişleri Bakanı: Ortadoğu uçurumun eşiğinde

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Vietnam Devlet Başkanı To Lam dün Elysee Sarayı'nda düzenlenen imza törenine katıldılar (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Vietnam Devlet Başkanı To Lam dün Elysee Sarayı'nda düzenlenen imza törenine katıldılar (AFP)
TT

Fransa ve İsrail arasında Gazze ve Lübnan’daki savaşla ilgili derin görüş ayrılıkları

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Vietnam Devlet Başkanı To Lam dün Elysee Sarayı'nda düzenlenen imza törenine katıldılar (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Vietnam Devlet Başkanı To Lam dün Elysee Sarayı'nda düzenlenen imza törenine katıldılar (AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un İsrail’e Gazze Şeridi'nde yürüttüğü savaşı durdurana kadar silah tedarik edilmemesi çağrısının ardından ilki cumartesi günü France Inter radyosuna verdiği röportajda, ikincisi ise Paris'teki Frankofon Zirvesi'nin sonunda düzenlenen basın toplantısında olmak üzere Macron’a karşı hakarete varan sert eleştirilerde bulunmuştu. Fransa şimdi Cumhurbaşkanı Macron ile İsrail Başbakanı Netanyahu arasındaki tartışmayı hızla geride bırakmaya çalışıyor.

İki taraf arasındaki gerginlik karşısında Elysee çevreleri, aynı günün akşamından itibaren, Fransa'nın İsrail'in güvenliğine olan bağlılığını teyit ederek ve Netanyahu'nun “İsrail'i kendini savunma hakkından mahrum bırakma çağrısında bulunanlar utanç içinde kalacaktır” şeklindeki sözlerinin ‘abartılı’ olduğunu vurgulayarak ülke içinde taşınabilecek gerilimi azaltmak için harekete geçti. Ardından pazar günü öğleden sonra Macron aynı amaçla Netanyahu'yu aradı. Macron, dün sabah 7 Ekim’in yıldönümü vesilesiyle X platformundan yaptığı paylaşımda “7 Ekim. Acı, bir yıl önceki kadar taze. İsrail halkının acısı, bizim acımız ve yaralı insanlığın acısı. Kurbanları, rehineleri ya da kalpleri yokluktan veya beklemekten kırık aileleri unutmuyoruz. Onlara kardeşçe düşüncelerimizi gönderiyoruz” diye yazdı. Fransa Cumhurbaşkanı, akşam saatlerinde ise Hamas'ın elindeki Fransız rehinelerin aileleriyle bir araya geldi.

Fakat Netanyahu ile yapılan telefon görüşmesi daha önemliydi. Elysee Sarayı'ndan telefon görüşmesine ilişkin yapılan açıklamada, görüşmenin diplomatik dilde gerçekleştirildiği ve iki tarafın görüş ayrılıklarını kabul ettiği anlamına gelen ‘açık sözlü’ bir görüşme olduğu belirtildi. Macron, Fransa'nın İsrail'in güvenliğine olan bağlılığının sarsılmazlığını ve İsrail'in de herkes gibi teröre karşı kendini savunma hakkına sahip olduğunu vurguladı. Ancak ateşkes zamanının geldiğine inandığını ifade eden Macron, “Silah sevkiyatı, Gazze'deki savaşın uzaması ve savaşın Lübnan'a sıçraması, İsraillilerin ve bölgedekilerin beklediği güvenliği sağlayamaz. İsrail'in ve Ortadoğu'daki herkesin güvenliği için gerekli siyasi çözümlerin daha fazla geç kalınmadan hayata geçirilmesi için kararlı bir çaba sarf edilmeli” ifadelerini kullandı. Elysee Sarayı'ndan yapılan açıklamaya göre Macron sözlerin, “Fransa, İsrail’de ve Ortadoğu'da adil ve kalıcı bir barışın inşasıyla ilgilenen tüm bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla güvenle çalışmaya devam edecektir” diyerek sonlandırdı.

Birbiriyle uyumsuz iki okuma

Dün İsrail'i ziyaret eden, 7 Ekim anma törenlerine katılan ve İsrialli mevkidaşı Israel Katz ile görüşen Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot da Macron tarafından dile getirilen bu hususları vurguladı. Fransız Bakan gazetecilere yaptığı açıklamada, “Güç tek başına İsrail'in güvenliğini garanti etmez ve siyasi bir yaklaşımın yerini de alamaz” dedi. Bu vesileyle ülkesinin Gazze, Lübnan ve bölgedeki topyekûn bir savaşa ilişkin bütüncül bakış açısını özetleyen Barrot, “Çoğu ülke gibi Fransa da ateşkesten ve askeri gücün yerini diplomasiye bırakmasından yana. Aylardır, dünyanın büyük bir bölümü gibi biz de tüm rehinelerin serbest bırakılmasını ve insani yardımların engelsiz olarak ulaştırılmasını sağlayacak bir ateşkes yapılması çağrısında bulunuyoruz” şeklinde konuştu.

Cumhurbaşkanı Macron'un İsrail'e silah sevkiyatının durdurulması yönündeki tutumunu destekleyen Barrot, “Tutarlı olmak zorundayız. Savaşan tarafları silahlandırırken ateşkes çağrısında bulunamayız” dedi.

Fransa Dışişleri Bakanı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Böyle bir ateşkes İsrail'in Gazze'den gelebilecek tehlikelere karşı güvenliğini sağlamaya yeterli olmaz. Filistin Yönetimi'nin Gazze Şeridi'ne geri dönmesine izin verilmeli. İsrailliler ve Filistinliler arasında adil ve kalıcı bir barışın sağlanmasının tek yolu olan iki devletli bir çözüme ulaşılması amacıyla müzakerelere başlanmalı. Bu çözümün uygulanabilirliğini tehlikeye atan Batı Şeria'daki yerleşim biri inşaları durdurulmalı. Bu konuları İsrailli mevkidaşımla da görüştüm.”

İsrail askeri operasyonlarında çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesinin kabul edilemez olduğunu söyleyen Barrot, sivillerin acılarına son verilmesi çağrısında bulundu. Kalıcı barış ve güvenliğin ancak adalete dayalı olabileceğini ve bu krizlere yönelik çözümlerin mevcut olduğunu vurgulayan Fransız Bakan, “Zaman daralıyor ve eğer başarılı olamazsak ne İsrail, ne İran ne de Ortadoğu'daki herhangi bir ülkenin galip gelemeyeceği, dünya, Avrupa ve Fransa için çok ciddi sonuçları olacak bölgesel bir savaşa doğru sürükleniyoruz. Uçurumun kenarındayız. Sorumlu bir şekilde hareket etmenin zamanı geldi” diye konuştu.

Yukarıdakilerden de anlaşılacağı üzere iki farklı okuma söz konusu. Bu okumalardan birincisi, Fransızların, ikincisi ise İsraillilerin yaptığı okuma. Birinci okuma Fransa'da, Cumhurbaşkanı Macron'un partisi Cumhuriyet İçin Hep Birlikte İttifakı da dahil olmak üzere İsrail destekçileri tarafından da destekleniyor. Öte yandan Elysee'nin telefon görüşmesine ilişkin açıklaması ile Netanyahu'nun ofisi tarafından yapılan açıklama arasındaki farklar dikkati çekti. Bu farklar, iki taraf arasındaki uçurumun oldukça derin olduğunu gösteriyordu. Konuyla ilgili bilgi sahibi kaynaklara göre Elysee, Netanyahu'nun Birleşmiş Milletler Genel Kurul görüşmelerinin oturum aralarında, ABD Başkanı Joe Biden ve Cumhurbaşkanı Macron'un doğrudan tasdiki, Arap ve Avrupa ülkelerinden verilen geniş kapsamlı desteği ve Lübnan'ın onayı ile başlatılan Fransa-ABD girişimini etkisiz hale getirmedeki aceleciliği karşısında şoke oldu. Girişim, Lübnan ve İsrail arasındaki sınırda güvenlik düzenlemeleri yapılması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1701 sayılı kararının uygulanması ve sınır anlaşmazlıklarının çözümü için müzakerelerin gerçekleştirileceği 21 günlük bir ateşkes öngörüyordu. Paris, Netanyahu'nun İsrailliler ve Amerikalılar arasında girişimle ilgili müzakerelerin devam ettiğini söylerken ‘yalan söylediğini’ ve aynı sıralarda Hizbullah'ın merkez karargâhına saldırarak Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ı ve girişimi öldürmeye hazırlandığını düşünüyor.

İsrail Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamaya göre Netanyahu, Macron'u İsrail’e silah sevkiyatı yapılmaması yönündeki çağrısından dolayı suçladı. Netanyahu, Macron'a “İran'ın terör ekseninin tüm parçalarını desteklediği gibi, İsrail'in dostlarından da İsrail'i desteklemeleri ve sadece İran'ın şer eksenini güçlendirecek kısıtlamalar getirmeleri beklenir” dedi. Netanyahu ayrıca “İsrail'in Hizbullah'a karşı eylemi, tüm bölgede daha iyi istikrar, güvenlik ve barış için Lübnan'daki gerçekliği değiştirme fırsatı yaratıyor” diyerek Lübnan'a karşı yürüttüğü savaşı savundu. Bu okuma, Fransa’nın okumasıyla tamamen çelişirken iki taraf arasındaki uçurumun derinliğini yansıyor. İsrail’in Lübnan'ı yeni bir Gazze'ye dönüştürme korkusu görmezden gelinen Macron, cumartesi günü de yinelediği üzere bu ay sona ermeden önce Lübnan için bir destek konferansı düzenlenmesi çağrısında bulunmak istiyor.

Macron iki ayrıca cephede mücadele ediyor

Macron'un sorunu iki cephede birden mücadele ediyor olması. Macron, bir yandan dışarıda İsrail'le diğer yandan içeride Fransa Yahudi Kurumları Temsilci Konseyi’nin (CRIF) yanı sıra aşırı sağ ve geleneksel sağın bir bölümü ile eski Başbakan Gabriel Attal'ın partisinin meclis grubu üyelerinin de olduğu Fransa içindeki İsrail yanlılarıyla mücadele içinde.

Macron'un parti listesinden seçimlere katılan ve Macron'un milletvekillerinin oylarıyla yeniden Ulusal Meclis Başkanı seçilen Yaël Braun-Pivet'in tepkisi de oldukça dikkat çekiciydi. 7 Ekim'den birkaç gün sonra İsrail'i ziyaret eden ve Senato Başkanı Gerard Larcher ile birlikte Fransızlara İsrail yanlısı büyük bir gösteriye katılmaları için çağrıda bulunan Braun-Pivet, Macron'un ‘İsrail'i silahsızlandırma’ görüşünü paylaşmadığını söyledi. Braun-Pivet, “İsrail bugün pek çok terör saldırısıyla karşı karşıya... Terör örgütü Hamas'ın elinde hala rehinelerimiz var. Vatandaşlarımız halen Gazze'de tutuluyor. Dolayısıyla teröre karşı savaş durmuş değil ve İsrail'in bu varoluşsal savaşta kendisini savunmak için yeterli güce sahip olması gerekiyor. Bu koşullar altında İsrail silahsızlandırılmamalı” ifadelerini kullandı. İsrail yanlısı Fransız Milletvekili Caroline Yadan da Macron'un çağrısı karşısında ‘öfkelendiğini’ ve ‘bunu hiç anlamadığını’ söyledi. Pazartesi günü İsrail'i ziyaret eden ve Yadan ile aynı partiden olan Milletvekili Sylvain Maillard ise “İsrail'i silahsızlandırmak onu terör örgütleriyle eşit konuma getirmek demektir” dedi.



Somali: ‘Suça sürüklenmiş’ gençler için çıkarılan cumhurbaşkanlığı affı, eş-Şebab'ın boynundaki ilmeği sıkılaştırıyor

Somali ordusu, Orta Şabelle eyaletinin Hawadle bölgesinde eş-Şebab’la çatışıyor (Somali Haber Ajansı)
Somali ordusu, Orta Şabelle eyaletinin Hawadle bölgesinde eş-Şebab’la çatışıyor (Somali Haber Ajansı)
TT

Somali: ‘Suça sürüklenmiş’ gençler için çıkarılan cumhurbaşkanlığı affı, eş-Şebab'ın boynundaki ilmeği sıkılaştırıyor

Somali ordusu, Orta Şabelle eyaletinin Hawadle bölgesinde eş-Şebab’la çatışıyor (Somali Haber Ajansı)
Somali ordusu, Orta Şabelle eyaletinin Hawadle bölgesinde eş-Şebab’la çatışıyor (Somali Haber Ajansı)

Somali Cumhurbaşkanlığı, eş-Şebab Hareketi’ne katılan ‘suça sürüklenmiş gençlere’ radikal ideolojiyi terk etmeleri şartıyla af ilan ederek yeni bir adım attı. Şarku’l Avsat’a konuşan Somalili bir Afrika meseleleri uzmanı, bu adımın, entegrasyon ve rehabilitasyon dahil olmak üzere birkaç koşulun yerine getirilmesi şartıyla, eş-Şebab'ın etrafındaki çemberi daraltma şansını artıracağına inanıyor.

Somali Haber Ajansı SONNA dün, Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un, (yerel olarak eş-Şebab'ı ifade etmek için kullanılan bir terim olan) Havaric milislerinin saflarında radikal ideoloji ile aldatılmış gençlere, aşırıcı ideolojiyi terk etmeleri halinde af kararı verdiğini bildirdi.

SONNA, devletin bu gençlere yeni bir hayat ve geleceklerini inşa etme fırsatları sunarak, onların toplumun ayrılmaz bir parçası olmalarını sağlayacağını da ifade etti.

SONNA’nın pazar günkü haberine göre Somali ordusu, ‘terörizmi ortadan kaldırmak için devam eden çabalar çerçevesinde, Orta Şabelle eyaletinin Hawadli bölgesinde saklanan Havaric milislerinin hücrelerini’ hedef alan planlı bir askeri operasyon başlattı.

dfvfbf
Hiran bölgesinde eş-Şebab Hareketiyle bağlantılı silahlı militanlar hedef alındı (Somali Haber Ajansı)

Somali, Afrika Birliği Somali Misyonu'na (AMISOM) ev sahipliği yapıyor. AMISOM, 15 yıldır Somali'de terörist faaliyetlerini artıran eş- Şebab Hareketi ile mücadelesinde Somali'ye destek sağlamak amacıyla 2024 yılının aralık ayında Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) kabul edilen kararın ardından geçtiğimiz yılın ocak ayında resmi olarak faaliyete geçti.

Somali uzmanı Abdulvali Jama Barre, Başbakan Şeyh Mahmud'un af kararının güvenlik, sosyal ve stratejik olmak üzere üç açıdan yorumlanabileceğini belirtti. Bu önemli bir araç, ancak tamamlayıcı politikalarla desteklenmedikçe başarısı garanti edilemez.

Barre, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Af, özellikle de birçok gencin yanlış yönlendirme veya zorlama sonucu örgüte katılmış olması ve güvenli bir çıkış yolu bulmanın muhalifleri örgütü terk etmeye teşvik etmesi nedeniyle geri dönüşün önünü açan olumlu bir adımdır. Bu aynı zamanda, devletin sert çizgideki liderlerle yanlış yönlendirilmiş gençleri birbirinden ayırdığını gösteren insani ve siyasi bir mesajdır ve hükümetin intikamcı olmayan bir kuluçka merkezi olduğu imajını pekiştirir.”

Bu durum, eş-Şebab Hareketi’nin operasyonlarının yoğunlaştığı bir dönemde ortaya çıktı. Ezher Aşırılıkla Mücadele Gözlemevi, eş-Şebab Hareketi’nin sivilleri terörize etme ve sınır ötesi saldırılar düzenleme yönündeki kanlı stratejisi çerçevesinde Ramazan ayında Somali-Kenya sınırında terör tehdidini artırdığını açıkladı.

Gözlemevi tarafından dün yapılan açıklamada, “Bu gerginliğin artışı cumartesi gecesi terörist hareketin üyeleri Cuba'nın merkezindeki Bawali ve Somali'nin güneyindeki Aşağı Şabelle eyaletine bağlı Konyabarow bölgelerinde 10 sivili kurşuna dizerek infaz etmesiyle başladı” ifadeleri yer aldı. Gözlemevi, eş-Şebab’ın Ramazan ayı boyunca genel dini duyguları istismar etmek için şu anda faaliyetlerini yoğunlaştırdığını kaydetti.

Barre ise eş-Şebab Hareketi’nin dini duyguları istismar ettiğini belirterek “Bu yüzden eş-Şebab'ı sürekli dini ve fikri rehberlik, ekonomik entegrasyon ve akıllı güvenlik izleme yoluyla başarılı bir şekilde kontrol altına almak için, af kararı tek başına yeterli olmaz. Bu kararın gerçek rehabilitasyon programlarıyla bağlantılı olması gerekir” değerlendirmesinde bulundu.


Çıkmaz, uzlaşma ve gerilim arasında Ukrayna savaşı senaryoları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump, Alaska Zirvesi sırasında (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump, Alaska Zirvesi sırasında (AP)
TT

Çıkmaz, uzlaşma ve gerilim arasında Ukrayna savaşı senaryoları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump, Alaska Zirvesi sırasında (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump, Alaska Zirvesi sırasında (AP)

Rus kuvvetlerinin Doğu Ukrayna’daki cephelerde kaydettiği yavaş kara ilerlemesine rağmen, ‘özel askerî operasyon’ olarak başlayıp dört yıl içinde yıpratıcı bir savaşa dönüşen süreçte Rusya açısından askerî zafer hâlâ uzak görünüyor. Bu süre zarfında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, hedeflerine ulaşmayı başaramadı. Bazı Amerikalı uzmanlar artık sahadaki verilerin, Putin’in Ukrayna’yı boyun eğdiremediğini; hatta Rusya’nın stratejik bir yenilgiyle karşı karşıya kalabileceğini gösterdiğini düşünüyor.

dscd
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, savunma bütçesini ve asker emeklisi maaşlarını artırarak kapsamlı bir askeri reform gerçekleştirdi. (AP)

Diplomatlar ve dış politika gözlemcileri, öngörüde bulunmanın her zaman riskli bir girişim olduğunu vurgular. Ancak eski ABD Büyükelçisi ve RAND Corporation uzmanı William Courtney, ABD ile Rusya arasındaki stratejik ilişkilerde (Sovyetler Birliği dönemi de dahil olmak üzere) kilit roller üstlenmiş bir isim olarak, Ukrayna’nın işgalini malî, beşerî, askerî ve siyasî açılardan değerlendiriyor. Courtney, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin yoğun çabalarına rağmen henüz somut sonuç alınamayan süreçte, savaşın muhtemel sonlarına dair daha net bir tablo çizmeye çalışıyor. Bu görüşe, Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) bünyesindeki Rusya Programı Direktör Yardımcısı John Hardie de katılıyor. Hardie, Putin’in ‘katı tutumlarının’, ABD’nin arzuladığı barışın önündeki başlıca engel olduğunu savunuyor.

Afganistan modeli

Daha önce ABD-Sovyet Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması’nın uygulanmasına yönelik Amerikan-Sovyet komisyonunda görev alan, eski Başkan Bill Clinton’a özel danışmanlık görevinde bulunan ve ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Rusya, Ukrayna ve Avrasya işlerinden sorumlu direktörlük yapan William Courtney, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Rus ekonomisinin ABD ve Avrupa yaptırımlarından ‘giderek daha sert ve belirgin biçimde etkilendiğini’ belirtti.

dcdc
(foto altı) Eski ABD Büyükelçisi William Courtney (Şarku’l Avsat)

Courtney ayrıca, Rus kuvvetlerinin insan kayıplarının ‘son derece yüksek’ olduğunu ve bu kayıpların ‘Sovyetler Birliği’nin Afganistan savaşındaki kayıplarını açık ara aştığını’ söyledi.

Öte yandan, ‘ABD politikasının Ukrayna’ya güçlü destekten, daha çok tarafsız arabulucu konumuna yakın bir çizgiye kaydığını’ savunan Courtney, bu nedenle ‘ABD’nin artık Ukrayna veya Avrupa adına Rusya ile müzakere edebilecek bir konumda olmadığını’ dile getirdi. Birçok Avrupalı liderin, ‘Ukrayna’daki savaşı Avrupa güvenliğiyle yakından bağlantılı görmeye giderek daha fazla eğilim gösterdiğini’ de sözlerine ekleyen Courtney, Avrupa’da, Rusya’nın Ukrayna’da galip gelmesi halinde ‘diğer bazı Avrupa ülkelerinin de risk altına girebileceği’ yönündeki kaygıların arttığını vurguladı.

Bu yaklaşımı farklı bir açıdan teyit eden John Hardie ise ABD’nin Rusya’yı gerçek tavizler vermeye zorlamak amacıyla ‘azami baskı uygulamaya yönelik sürekli ve kapsamlı bir çaba’ ortaya koyduğunu henüz görmediğini ifade etti. Halihazırda ‘bazı diplomatik temaslar’ bulunduğunu, ancak taraflar arasındaki uçurumun genişliğini koruduğunu ve barış için gerekli belirleyici uzlaşıların henüz sağlanmadığını belirtti.

Dünya’dan uzak

Rusya’nın savaşı sona erdirmeye yönelik hedeflerine ilişkin olarak Hardie, Trump yönetiminin Ukrayna’nın Donbas bölgesinin geri kalan kısımlarından vazgeçmesi gerektiği görüşünde olduğunu; bunun savaşın sona ermesine imkân tanıyacağı ve ABD ile Rusya arasında ekonomik iş birliğinin yeniden başlamasının önünü açacağı varsayımının benimsendiğini aktardı. Ancak Hardie, bu değerlendirmenin isabetli olmadığını belirterek, ‘Putin’in on yıllardır Ukrayna üzerinde yeniden hakimiyet kurmaya odaklandığını’ ve ülkeyi Rus nüfuz alanına geri döndürmeyi amaçladığını ifade etti. Ona göre hedef, Ukrayna’yı Batı yönelimli bağımsız bir devletten ziyade Belarus’a daha yakın bir konuma getirmek. Bu nedenle Rusya’nın taleplerinin ‘toprak meselesinin çok ötesine geçtiğini’ vurguladı.

erfref
Amerikan araştırma kuruluşu Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) bünyesindeki Rusya Programı Direktör Yardımcısı John Hardie (Şarku’l Avsat)

Bu değerlendirmeye katılan Courtney, Rusya’nın “Rus İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Sovyetler Birliği yıllarına kadar ABD’yi her zaman başlıca jeopolitik rakibi olarak gördüğünü; Avrupa’yı ise hiçbir zaman benzer stratejik önemde değerlendirmediğini” söyledi. Bu çerçevede Moskova’nın doğrudan Donald Trump ile müzakereye hazır göründüğünü ve işgal altındaki topraklar üzerindeki kontrolünün tanınması ile Donbas’ın geri kalanında hakimiyetini güçlendirme talepleri dahil olmak üzere azami taleplerini yinelemeyi sürdürdüğünü belirtti.

Askerî açıdan ise Courtney, sahadaki durumun ‘büyük ölçüde bir çıkmaz’ niteliği taşıdığını ifade ederek, ağır kayıplara rağmen Rus kuvvetlerinin Doğu Ukrayna’da ‘kayda değer bir ilerleme sağlayamadığını’ dile getirdi. Buna karşılık insansız hava araçları (İHA) savaşındaki gelişmelerin, Ukrayna tarafındaki insan kayıplarını azaltmaya katkı sağladığını kaydetti.

“Görüşmeler de benzer şekilde tıkanmış görünüyor” diyen Courtney, Rus yetkililerin (aralarında Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un da bulunduğu isimlerin) açıklamalarına atıfla, ‘ABD’li ve Ukraynalı bazı liderlerin zaman zaman dile getirdiği iyimser beyanlara rağmen tarafların hâlâ bir anlaşmaya varmaktan uzak olduğunu’ belirttiğini aktardı.

Çin ile ortaklık

Pekin’in Moskova’ya verdiği destekle ilgili bir soruya yanıt veren Courtney, ‘Çin’in Rusya’ya destek sağladığını; ancak bunun ölümcül silahlar şeklinde değil, teknoloji ve çift kullanımlı mallar tedariki yoluyla gerçekleştiğini’ belirtti.

Bununla birlikte Çin’in son dört yılda ‘nispeten temkinli bir tutum’ sergilediğini ifade eden Courtney, Putin’in Eylül 2022’de nükleer silah kullanma ihtimaline imada bulunmasının ardından, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in nükleer silah kullanımına karşı defalarca uyarıda bulunduğunu hatırlattı. Dolayısıyla, Çin’in Rusya’ya ekonomik ve teknolojik alanlarda verdiği destek önemli olmakla birlikte askerî açıdan belirleyici olmadı ve koşulsuz bir siyasî desteğe de dönüşmedi. Oysa 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kapsamlı işgalinden hemen önce Pekin ile Moskova ‘sınırsız ortaklık’ ilan etmişti. Ancak Courtney’nin ifadesiyle, ‘pratikte açık sınırlar vardı.’ Çin, en önemli ekonomik ilişkilerini Avrupa, ABD ve daha geniş küresel ekonomiyle riske atmaktan kaçınma çabası çerçevesinde Moskova’ya karşı ‘stratejik mesafeyi’ korudu.

Öte yandan Hardie, ‘Çin’in bu savaşta Rusya’nın en önemli ortağı olduğunu’ belirterek, Pekin’in büyük miktarlarda Rus petrolü satın alarak ve ikili ticareti genişleterek ekonomik destek sunduğunu vurguladı. Ayrıca Çin’in, mikroelektronikler, bilgisayar destekli sayısal kontrol makineleri (CNC) ve diğer çift kullanımlı teknolojiler gibi temel girdilerin aktarılmasında bir ‘kanal’ işlevi gördüğünü; bunun da Rus savunma sanayi tabanını desteklediğini ifade etti.

Hardie, ‘Ukrayna’daki savaşın ABD açısından Çin meydan okumasından tamamen ayrı olmadığını’ vurguladı. ABD’nin Rusya’nın Ukrayna üzerinde kontrol kurmasına izin vermesi halinde bunun ‘başka cephelerdeki caydırıcılığı zayıflatabileceğini; buna Çin’in Tayvan’a yönelik olası bir hamlesinin de dahil olduğunu’ belirtti. ABD içinde bazı çevrelerin Washington’un Ukrayna’ya desteğini azaltarak yalnızca Çin’i caydırmaya odaklanması gerektiğini savunduğunu kaydeden Hardie, Hint-Pasifik bölgesinde Çin nüfuzuna en açık ülkelerin ise ters yönde bir argüman ileri sürdüğünü ifade etti. Bu ülkelere göre Ukrayna’nın savunulması, daha geniş ölçekte caydırıcılığın güvenilirliğini güçlendiriyor.

Aynı bağlamda Courtney, Rus stratejistlerin ‘güç dengesi’ olarak adlandırdığı kavramın, Moskova’nın Avrupa ile ilişkilerinde aleyhine işlediğini söyledi. Ekonomik açıdan Rusya’nın Avrupa için önemi azalmış durumda; askerî bakımdan ise savaş bir çıkmaza girmiş bulunuyor. Courtney, ‘Rusya’nın bu eğilimleri belirleyici biçimde tersine çevirebileceğine dair kayda değer bir kanıt olmadığını’ vurguladı.

Courtney ayrıca, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşını, 1979-1989 yılları arasındaki Sovyet-Afgan savaşıyla karşılaştırdı. O dönemde ‘mücahitler’, Sovyet kuvvetlerini ezici bir yenilgiye uğratamamış olsa da, Moskova’nın zafer elde etmesini engelleyecek ölçüde güçlüydü.

sdcs
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 22 Ocak’ta ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’ı kabul etti. (EPA)

Sonuç olarak söz konusu çatışmada (Sovyet-Afgan savaşı) iki önemli gelişme öne çıkmıştı. İlki, savaşın ortasında yönetimde bir değişiklik yaşanması; Mihail Gorbaçov iktidara gelerek Sovyet askeri yükümlülüklerini hafifletmeye ve ekonomik nedenlerle Batı ile ilişkileri iyileştirmeye çalıştı. Bunun sonucunda Kremlin, savaşı süresiz olarak sürdürme konusunda tam bağlılık göstermemeye başladı. İkincisi ise, mücahitlerin Sovyet kuvvetlerini on yıl boyunca kademeli olarak yıpratmasıydı. Mücahitler Sovyetler Birliği’ni ezici biçimde yenemese de savaşı hem politik hem ekonomik hem de askerî açıdan son derece maliyetli hale getirerek Moskova’yı sonunda geri çekilmeye zorladı.

Courtney, Ukrayna’daki mevcut savaşın ilk yıllarında Rusya’nın hızlı bir zafer beklediğini, ancak şiddetli bir direnişle karşılaştığını hatırlattı. Courtney, “Görünüşe göre Moskova, Kiev’i kendi azami taleplerini kabul etmeye zorlayamıyor. Öte yandan Ukrayna da Rusya’yı ateşkes imzalamaya zorlayacak güçte değil. Sonuç, yıpratıcı bir savaş” değerlendirmesinde bulundu.

sxdcsc
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Çin Devrimi’nin zaferinin 80. yıldönümünde Pekin’de Putin ile bir araya geldi, 3 Eylül 2025. (EPA)

Hardie, tarihî ölçütlere göre değerlendirdiğinde, ‘Ukrayna’nın Rusya’nın kara kazanımlarını yüksek insan ve donanım maliyetiyle kademeli olarak sınırlamaya devam etmesi, savunma hatlarını güçlendirmesi ve egemenliğini koruması halinde, bu savaşın Rusya açısından stratejik bir başarısızlık olarak kabul edilmesinin muhtemel olduğunu’ belirtti. Bununla birlikte Hardie, ‘temkinli olunması gerektiğini’ vurguladı. Zira Rusya bu savaşı sona erdirip yeniden silahlanma ve yeniden yapılanma sürecine girerse, ardından belki daha iyi hazırlanmış ve başarılı bir başka işgale girişirse, tarihî değerlendirmeler önemli ölçüde değişebilir. Ayrıca Hardie, mevcut savaşın sona ermesinin, ‘daha geniş stratejik meydan okumanın kesin olarak son bulacağı anlamına gelmediğini’ de hatırlattı.

Kore Savaşı senaryosu

Ukrayna’daki savaşın farklı doğası nedeniyle Courtney, Afganistan’da Kremlin’deki değişim ve son Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un iktidara gelişine ilişkin olasılıkları temel alan bir tahminde bulunmaktan kaçındı. Ancak başka bir karşılaştırmayı Kore Savaşı üzerinden yaptı; Güney Kore’nin tek başına Kuzey Kore’yi ateşkesi kabul etmeye zorlamaya gücünün yetmediğini, fakat ABD müdahalesiyle ‘güç dengesinin değiştiğini ve sonucunda yetmiş yılı aşkın bir ateşkesin sağlandığını’ hatırlattı. Courtney, Batı’nın böyle bir dengeyi oluşturmak için müdahale edip etmeyeceğinin belirsiz olduğunu belirtti. Güncel değişkenler -Rusya’daki iç politika, Batı’nın birliği, sahadaki askerî gelişmeler ve gelecekteki ABD liderliği- dikkate alındığında, tek bir belirleyici sonucun öngörülmesinin imkânsız olduğunu; savaşın gidişatının hâlâ alınmamış politik kararlar tarafından belirleneceğini vurguladı.

Hardie, savaşın “Belki de sonunun başındayız” düşüncesini ifade etmekle birlikte, bunun ‘önümüzdeki birkaç ay içinde yakın bir barış anlaşması olacağı’ anlamına gelmediğini belirtti. Hardie’ye göre, başlıca engel, Vladimir Putin’in ‘katı talepleri’. Putin yalnızca Rusya’nın tamamen kontrol edemediği toprakların resmî olarak tanınmasını değil, aynı zamanda daha geniş bir dizi siyasî tavizi de hedefliyor.

Hardie, savaşın nasıl sona ereceğine dair değerlendirmesinde, “Nihayetinde Rusya’nın taleplerini gerçeklerle daha uyumlu hale getirmesi gerekecek” görüşünü dile getirdi. Öte yandan Ukrayna’nın şu anda ‘kaybedilmiş bir barışı kabul edecek anlamlı bir motivasyona sahip olmadığını’ vurguladı.


Devrim Muhafızları, İran'ın güney kıyılarında tatbikatlar yapıyor

İran devlet televizyonunun yayınladığı görüntülerde ülkenin güneyinde gerçekleştirilen ortak askeri tatbikatlar gösteriliyor.
İran devlet televizyonunun yayınladığı görüntülerde ülkenin güneyinde gerçekleştirilen ortak askeri tatbikatlar gösteriliyor.
TT

Devrim Muhafızları, İran'ın güney kıyılarında tatbikatlar yapıyor

İran devlet televizyonunun yayınladığı görüntülerde ülkenin güneyinde gerçekleştirilen ortak askeri tatbikatlar gösteriliyor.
İran devlet televizyonunun yayınladığı görüntülerde ülkenin güneyinde gerçekleştirilen ortak askeri tatbikatlar gösteriliyor.

İran Devrim Muhafızları’na bağlı kara kuvvetleri, ABD’nin İran’a yönelik hava saldırısı ihtimalini değerlendirdiği bir dönemde, ülkenin güney kıyılarında askeri tatbikatlar gerçekleştirdi.

İran medyasında yer alan haberlere göre tatbikat, güney bölgeleri ve Basra Körfezi’ndeki adalarda icra edildi. Operasyon bölgesinde bulunan farklı sınıf ve birliklerin katıldığı tatbikatta yeni taktikler ve modern teknolojiler kullanıldı. Devrim Muhafızları’na bağlı “Sepah News”, tatbikat kapsamında yaklaşan hedeflere karşı kıyıdan denize doğru topçu atışları yapıldığını, yakın mesafeli mühimmat kullanıldığını ve belirlenmiş düşman mevzilerine yoğun bombardıman gerçekleştirildiğini bildirdi.

Füze birliklerinin belirlenen hedeflere atış yaptığı ve Devrim Muhafızları Kara Kuvvetleri envanterine yeni giren bir füze sisteminin kullanıldığı bildirildi. Devlet haber ajansı ISNA, söz konusu sistemin farklı bir navigasyon altyapısına sahip olduğunu, yüksek isabet oranı ve düşmanın tahkimat ve siperlerini imha edebilen güçlendirilmiş bir savaş başlığı taşıdığını belirtti.

İran Savunma Bakanı Aziz Nasırzade bugün yaptığı açıklamada, İran’ın savaş arayışında olmadığını ancak herhangi bir çatışmanın dayatılması durumunda güçlü bir şekilde karşılık vereceğini söyledi. Ermenistanlı mevkidaşıyla görüşmesinde konuşan Nasırzade, Tahran’ın bölgenin jeopolitik yapısına yönelik herhangi bir müdahaleye ya da dengelerin değiştirilmesine karşı olduğunu belirterek, İran’ın “çatışma aramadığını” ancak “saldırıya uğraması halinde düşmanlarına unutamayacakları bir ders vereceğini” ifade etti.

Öte yandan ABD’nin en büyük uçak gemisi olan USS Gerald R. Ford, Doğu Akdeniz’deki askeri yığınak kapsamında Girit Adası’ndaki Suda Körfezi Deniz Destek Tesisi’ne ulaştı. Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre gemi adaya dün demirledi.

Suda Körfezi tesisinde aktif görevdeki askerler, sivil personel, sözleşmeli çalışanlar ve personelin aile fertleriyle birlikte yaklaşık bin kişi bulunuyor.

Geçen yıl İran’a yönelik saldırı emri veren ABD Başkanı Donald Trump, Tahran’ın nükleer programına ilişkin yeni bir anlaşmaya varılmaması halinde askeri seçeneğe başvurabileceği tehdidini yineledi. Batı ülkeleri, İran’ın nükleer programının nükleer silah geliştirmeye yönelik olmasından endişe ediyor.

ABD’nin Ortadoğu’da, aralarında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin de bulunduğu 12’den fazla deniz unsuru konuşlandırdığı; bunlar arasında dokuz muhrip ve üç kıyı muharebe gemisinin yer aldığı belirtildi.

Bölgede aynı anda ABD’nin iki uçak gemisinin bulunması ender görülen bir durum olduğu ve her geminin onlarca savaş uçağı taşıdığı ve binlerce denizciye ev sahipliği yaptığı kaydedildi.

Trump, perşembe günü yaptığı açıklamada, İran’a karşı güç kullanımı konusunda karar vermek için kendisine “10 ila 15 gün” arasında bir süre tanıdığını söyledi. Pazartesi günü ise ABD Genelkurmay Başkanı’nın kapsamlı bir askeri müdahalenin riskleri konusunda kendisini uyardığına dair haberleri yalanladı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine’in “hepimiz gibi savaş istemediğini”, ancak İran’a karşı askeri bir adım atılması yönünde karar alınması halinde bunun “kolaylıkla kazanılabilecek” bir adım olacağı görüşünde olduğunu ifade etti.

İran devlet medyası ise ülkenin orta kesimindeki İsfahan eyaletine bağlı Humeynişehr kentinde bir askeri helikopterin bugün bir meyve pazarına düştüğünü bildirdi. Kazada pilot ve yardımcısı ile iki pazar esnafı hayatını kaybetti. Resmi haber ajansı IRNA, olayın “teknik arıza” kaynaklı olduğunu ve çıkan yangının acil durum ekiplerince söndürüldüğünü duyurdu.

İran’da, eskiyen hava filosu ve yaptırımlar nedeniyle yedek parça temininde yaşanan zorluklar sebebiyle zaman zaman hava kazaları yaşanıyor. Geçen hafta da Hemedan eyaletinde gece eğitimi sırasında düşen bir F-4 savaş uçağında pilotlardan biri hayatını kaybetmişti.