İsrail stratejisine karşı Filistin stratejisi

Tel Aviv giderek daha fazla radikalleşmeye devam ediyor

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

İsrail stratejisine karşı Filistin stratejisi

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Nasır el-Kudva

Biz görmek istemesek de İsrail'in stratejisi açıkça ortada. Filistin ulusal hareketi olarak bizler, geçmişte 1967 sınırlarında küçük bir Filistin devletinin kurulmasını kabul ederek iki devletin bir arada yaşaması konusunda anlaşmaya varmamızın bu çözümün garantisi olacağına inanıyorduk. Çünkü İsrail’in Filistinlilerin ve Arapların onayına muhtaç olduğunu varsayıyorduk. Bu konuda, onaylayanlar ve reddedenler olarak iki kamp arasında bir anlaşmazlık yaşadık. Her iki kamp da aynı varsayıma sahipti ve ne yazık ki kimse bu varsayımın yanlış olduğunu söylemedi. Bu varsayım var olmaya devam etti. Öyle ki, neredeyse bugüne kadar geçerli olduğunu söyleyebilirim. Bu da Filistin Yönetimi’nin Oslo Anlaşmalarına dahil olma kararı ve bunu takip eden olaylar da dahil olmak üzere birçok durum karşısında sergilediği tutumu açıklayabilir.

Gerçekte İsrail hiçbir zaman bölünme ve iki devletin bir arada yaşaması fikrini kabul etmemişti. Hem kamuoyu önünde hem de özelde tüm toprakların ‘İsrail toprağı’ olduğu ve  Yahudi halkının Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria'yı ve Gazze Şeridi'ni (1967'den beri işgal altındaki Filistin toprakları) sömürgeleştirme hakkını elinde tuttuğu konusunda ısrar etti. İsrail’e göre Filistinlilerin varlığı, İsrail içinde sadece bir azınlıktan ibaretti ve dolayısıyla önerilen her türlü çözüm bu azınlığa yönelikti.

İsrail, zaman zaman gönülsüzce yerleşim birimleri inşasının bir süreliğine dondurulmasını kabul etse de topraklarımızdaki sömürgeci yerleşimi durdurmayı asla kabul etmedi. Kudüs ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere Batı Şeria'nın işgal altındaki topraklar olarak yasal statüsünü hiçbir zaman tanımadı. İsrail, iki devletli çözüme de hiçbir zaman sıcak bakmadı.

Anlaşma metninin zayıflığına rağmen, İsrail'in aşırı sağcı kanadı, sırf sonunda bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak öngörülemeyen gelişmelere kapı açabileceği gerekçesiyle anlaşmalara varmanın cezası olarak dönemin İsrail Başbakanı İzak Rabin'e suikast düzenledi. Bu aşırı sağcı kanadın tüm toprakları ele geçirmek, Filistinlileri ya da çoğunu bu topraklardan sürmek ve Filistin topraklarından vazgeçmemek istemesi, o dönemde Yaser Arafat tarafından temsil edilen Filistin Yönetimi’nin bunu kabul ettiği anlamına gelmiyordu. Aslında dönemin Filistin Yönetimi, bağımsız bir Filistin devleti kurulması için mücadele etti ve İsrail tarafının bunu kabul etmeye istekli olmadığını anladığında, Oslo'yu fiilen terk ederek silahlı direnişe yöneldi. Ancak İsrail'in tepkisi çok şiddetli oldu. Filistin Yönetimi’ni ve güvenlik birimini yok etti ve Yaser Arafat'ı fiziksel olarak ortadan kaldırdı.

Arafat'ı çeşitli şekillerde barış sürecinin başarısızlığının sebebi olmakla suçlayan bir sonraki Filistin Yönetimi’nin, İsrail'in yarattığı alternatif oldubittilerin yanı sıra Oslo Anlaşmalarına ve bugüne kadar acısını çektiğimiz özerklik fikrine geri dönmeyi kabul edip etmediği ise belirsizliğini koruyor.  Öyle ki bu durum bugün bile başımıza bela olmaya devam ediyor.

Filistin Yönetimi’nin çöküşü ve yok oluşu, İsrail hükümetindeki aşırı sağcı bakanların ekmeğine yağ sürdü. Yerleşimcilerin Filistin Yönetimi tarafından korunmasından, toprakları ele geçirmeye ve resmen İsrail'e ilhak etmeye geçiş yaptılar.

İsrail, temel pozisyon anlamında olmasa da bu pozisyonun yüzsüzce dile getirilmesi anlamında giderek daha fazla radikalleşmeye devam etti. İsrailli yetkililerin tüm toprakların kendilerine ait olduğunu ve Yahudilerin tüm topraklarda yerleşme ve var olma hakkını elinde bulundurduklarını açıkça teyit ettiklerini duymaya başladık. İsrail hükümetleri iki devletli çözüme yönelik uluslararası baskılardan kaçınmak için Filistin'in bölünmesini ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi'nde iki ayrı yapı olmasını teşvik etmeyi sürdürdü. Ancak İsrailli yerleşimcilerin güvenliğini sağladığı için Filistin Yönetimi’ni faydalı görmeye devam ettiler.

Son zamanlarda, özellikle İsrail hükümetindeki aşırı sağcı bakanların Batı Şeria'nın ya da büyük bir kısmının İsrail'e ilhak edilmesi için bastırmasıyla bu tablo değişmeye başladı. Hükümeti bu yönde ciddi adımlar atmaya ittiler. Böylece Filistin Yönetimi’nin çöküşü ve yok oluşu ekmeklerine yağ sürdü. Yerleşimcilerin Filistin Yönetimi tarafından korunmasından, toprakları ele geçirmeye ve resmen İsrail'e ilhak etmeye geçiş yaptılar.

Tüm bunlar, bazı Filistinliler tarafından önerilen ‘tek devlet’ fikrinin ne kadar yanlış olduğunu vurguluyor. Hala tüm toprakların özgürleştirilmesi çağrısında bulunma cesaretine sahip olanlardan ziyade bireysel haklar ve belki de daha sonraki bir aşamada ‘eşitlik’ için mücadele çağrısında bulunanlarla aynı fikirde olmayabiliriz. Çünkü bu pratikte, bazı haklar karşılığında ‘Büyük İsrail’i kabul etmek anlamına geliyor. Elbette bu durum, Filistinli kimliğinden ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasından vazgeçmeyi içeren her türlü tutumu kabul etmeye hazır olan bazı İsrailli çevreleri memnun ediyor. Çünkü sonuç İsrail'in genel stratejisinin değirmenine su taşıyor.

Bazı liberal İsraillilerin (ya da liberal Yahudilerin) bunu desteklemesinin sebebinin Filistinlilerin haklarına verdikleri destek ile Batı Şeria'daki Yahudi varlığını reddetme ya da ayrılmalarını talep etme konusundaki yetersizliklerini uzlaştırmak zorunda olmalarını olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle onların çözümü, ‘tek devletli çözüm’ olarak adlandırılan çözümdür. Çünkü aynı zamanda bu toprakların ‘işgal altındaki topraklar’ olarak yasal statüsünden ve dolayısıyla İsrailli yerleşimci sömürgeciliğinin hukuka aykırılığından ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin bu topraklara uygulanmasından vazgeçmiş oluyorsunuz.

Gerçek bağımsızlığın barışçıl bir şekilde ve müzakereler yoluyla elde edilmesini tercih ediyoruz, aksi takdirde, müzakereler ya da diğer adıyla barış süreci olmaksızın gerçek bağımsızlığa ulaşma yoluna gideceğiz.

Peki bu, (sınırları ne olursa olsun) iki devletli çözüm fikrinin sonu anlamına mı geliyor? Cevap hayır. Ancak bu fikrin İsrail'in tutumu nedeniyle ciddi bir baskı altında olduğu ve en önemlisi de Filistin politikalarının değişmesi gerektiği anlamına geliyor. Filistin topraklarının işgal altındaki topraklar olarak yasal statüsü ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin uygulanabilirliği desteklenmeli. Bu da İsrailli yerleşimci sömürgeciliğinin Sözleşme'nin ağır bir ihlali, yani bir savaş suçu olduğu anlamına geliyor. Ayrıca, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve mevcut devletlerinde ulusal bağımsızlık haklarının korunması da hayati önem taşıyor.

Bu nokta çok önemli. Çünkü biz ne bazı Filistinli yetkililerin söylediği gibi bir devlet için mücadele ediyoruz ne de bu devletin kurulmasının İsrail'in onayına bağlı olduğunu kabul ediyoruz. Bizler, dünyadaki tüm halklar gibi, işgal altında ya da yerleşimci sömürgeciliğine maruz kalsa bile, halkımızın tarihi ve doğal hakları sayesinde var olan devletimizde gerçek bağımsızlığımız için mücadele ediyoruz. Filistinliler olarak bizler hala hazırız. Bu fiili bağımsızlığın barışçıl bir şekilde ve müzakereler yoluyla elde edilmesini tercih ediyoruz, ancak bu müzakerelerin yapılabilmesi için İsrail'in 1967 sınırlarında Filistin ve İsrail olmak üzere iki devlet ilkesini açıkça kabul etmesi gerekiyor. Aksi takdirde, müzakereler ya da diğer adıyla barış süreci olmaksızın gerçek bağımsızlığa ulaşma yoluna gideceğiz.

scdvfbg
Gazze'deki İsrailli rehinelerin posterlerinin asılı olduğu Kudüs'teki bir mağazanın önünden geçen bir İsrailli, 13 Ekim 2024 (AFP)

Burada İsrail'in Birleşmiş Milletler (BM) kararları ve uluslararası hukuka karşı tutumundan bahsedilmesi gerekiyor. İsrail, BM’nin ya da herhangi bir uluslararası grubun çatışmayla ilgili herhangi bir konuya müdahil olmasını kesinlikle reddediyor. Çünkü bu uluslararası gruplara üye ülkelerin ‘normal’ olduğunu ve İsrail'in ‘doğal olmayan’ hedeflerine katılmayabileceklerini biliyor. BM ve diğer uluslararası gruplar iki devletli çözümden yana tutum sergilerken İsrail, yukarıda belirtildiği üzere buna karşı çıkıyor.

Elbette İsrail uluslararası hukuku da kesinlikle reddediyor. Uluslararası insancıl hukukun özü olan Cenevre Sözleşmeleri, İsrail'in yerleşimci sömürgeciliğiyle bağdaşmaz ve hatta bunu bir savaş suçu olarak görür. Gerçekten de İsrail yıllardır uluslararası hukuku etkisiz hale getirmek ve önemsiz kılmak için yorulmaksızın çalıştı. ABD’yi Dördüncü Cenevre Sözleşmesinin 1967 yılında işgal edilen tüm topraklara uygulanabilirliğini teyit eden tutumundan, sözleşmenin uygulanabilirliği konusunda üstü kapalı bir tutum sergilemeye, yerleşim faaliyetlerini desteklemeyen bir tutumdan, bu faaliyetleri barışın önünde bir engel olarak gören bir tutuma ve son olarak da son olarak yerleşim birimlerini Filistinlilerin kışkırtmalarına benzer şekilde tek taraflı bir eylem olarak gören bir tutum sergilemeye (ne yazık ki bazı Filistinli yetkililerin onayıyla) yönlendirmeyi başardı. Şarku’l Avsat’ın Majalla'dan aktardığı analize göre ABD'nin değişen bu tutumları doğal olarak BMGK’daki duruşunu da etkiledi ve ABD zaman zaman sırf bu yüzden veto yetkisini kullandı.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 2023 İnsan Hakları Raporu’nda bu toprakların işgal altındaki bir bölge olduğuna dair herhangi bir atıfta bulunulmaması, toprağın yasal statüsü konusunda da bir tutum değişikliği olduğuna işaret etti.

İsrail aşırı sağı, tüm toprakları ele geçirmek, Batı Şeria'yı ve hatta Gazze Şeridi'ni ilhak etmek isteyen İsrail'deki ana akımın önemli bir parçası haline geldi.

Örneğin İsrail, Avrupa’nın İsrail ile birlikte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını destekleyen tutumunu, müzakere edilmiş iki devletli çözümü destekleyen bir tutuma yönlendirdi. İsrail'in böyle bir devletin varlığını kabul etmesini gerektiren bir pozisyona çevirmek için çok çalıştı. Avrupa ise 1967 sınırlarını iki devletli çözümün temeli olarak benimseyerek ve bu sınırlarda yapılacak herhangi bir değişikliğin her iki tarafın da müzakereler yoluyla üzerinde anlaşmaya varmadığı sürece tanınmayacağını vurgulayarak, bunu dengelemeye gayret etti. Tüm bunlar iyi ve güzel olsa da hala sadece bir taahhütten ibaret ve gelecekte değişebilir. Ancak ne olursa olsun Gazze’deki savaşla birlikte işler iyi ya da kötü yönde değişti.

İki stratejiye geri dönecek olursak özetle, İsrail'in stratejisinin net olduğunu ve bahsettiğimiz tutumları barındırdığını söyleyebiliriz. İsrail'deki ana akımın önemli bir parçası haline gelen aşırı sağ arasında bir uyumsuzluk var. İsrail aşırı sağı tüm toprakları ele geçirmek, Batı Şeria'yı ve hatta Gazze Şeridi'ni ilhak etmek ve buraları tamamen ya da en azından kısmen insansızlaştırmak istiyor.

İsrail'in geri kalanı ise İsrail'in yanında bir Filistin devletinin ya da yarı-devletinin kurulmasına hazır. Bu durum ve İsrail'in tutumu Gazze savaşının ve İsrail'in bu savaşın hedeflerine ulaşamamasının bir sonucu olarak değişebilir. Filistinliler olarak bazı şeyleri yanlış anladık ve stratejiyi yüzeysel olarak ele aldık. Bazılarımız stratejinin manipüle edilebileceğini ya da tam olarak tanımlanamayacağını düşündü. Yine de ne olursa olsun Filistin tarafı bahsettiğimiz hususlara bağlı kalmalı. Çünkü bu hususlar İsrail'in stratejisi karşısında sağlam bir stratejinin özünü oluşturmaktadır ve iki devletli bölünme fikrine dayalı gerçek bir barışın inşa edilmesini sağlayabilir.

Burada bu makale ile eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile ortak makalede ifade ettiğim görüşlerim arasında bir çelişki olmadığını belirtmeliyim. Biz 1967 sınırlarında -yani İsrail'in yanında- bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını istiyoruz. Bu konuda iş birliğine hazırız. Fakat bunun için İsrail'in iki devletli çözüm konusunda uzlaşıya varması, ardından iki devletin birbirini tanıması gerekiyor. Olmert gibi herhangi bir İsrailli tarafın iki devletli çözüm ve bu iki devletin bir arada yaşamasını kabul etmesi çok önemli. Bunun olumlu değişikliklere yol açacağına inanıyorum. Bunu kamuoyunun ve ilgili ülkelerin de desteklemesi büyük önem arz ediyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters
TT

Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters

Süreyya Şahin

İki taraf arasında devam eden müzakereler göz önüne alındığında, İran meselesine dair Amerikan yaklaşımında ekonomik boyutlar siyasi ve güvenlik boyutlarından ayrılamaz. Amerikalıların enerji kaynaklarını güvence altına alma odağı, müzakerelerin siyasi seyrinin hemen arkasında duruyor.

İki heyet arasındaki ikinci tur görüşmelerin başlamasından günler önce, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı (Ekonomik İşlerden Sorumlu) Hamid Kanbari'nin Tahran'ın her iki taraf için de ekonomik faydalar sağlayacak bir nükleer anlaşmaya varmayı hedeflediğini açıklaması dikkat çekiciydi. Cenevre müzakerelerinin arifesinde yapılan ve önemli bir değişime işaret eden bu açıklamasında, anlaşmanın sürdürülebilirliğini sağlamak için ABD'nin de yüksek ve hızlı ekonomik getiriler sağlayan alanlarda fayda elde etmesinin şart olduğunu belirtti.

Dolayısıyla, müzakereler artık petrol ve doğalgaz sahalarındaki ortak çıkarları, madencilik yatırımlarını ve hatta uçak alımlarını da içeriyor. Bu ekonomik yaklaşım, İran'da benimsenen siyasi ve güvenlik yaklaşım ile birlikte sessizce incelendi. Peki ekonomik çıkarların buluşması siyasi engelleri kaldırabilir ve bunlarla başa çıkmak için umut vadeden bir giriş noktası sunabilir mi?

Jeopolitik bir kaldıraç olarak İran'ın zenginlikleri

İran'ın coğrafi konumunun stratejik olduğu şüphesizdir. Batı Asya'nın kalbinde yer alan ülke, doğuda Afganistan ve Pakistan'ı, batıda ise Irak ve Türkiye'yi birbirine bağlıyor. Kuzeyde Azerbaycan, Ermenistan ve Türkmenistan arasında yer alıyor. Güneyinde ise Arap Körfezi ve Hint Okyanusu'na açılan kapı olan Umman Denizi bulunuyor. Başka bir deyişle, İran, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya arasında bir bağlantı noktasıdır. Dahası, İran coğrafi olarak Hürmüz Boğazı'nın kuzey kıyısını kontrol ediyor ve bu boğazdan küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sini temsil eden günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve doğal gaz kondensatı geçiyor.

Nükleer mesele artık müzakerelerin tek önceliği değil; ekonomi ve petrol, müzakerelerin, nüfuz denkleminin ve uluslararası çatışmanın temel bileşenleri haline geldi

ABD yönetimi tüm bunların tamamen farkında. İran ekonomisine olan Amerikan ilgisi, en başından itibaren devam eden müzakerelerin biçiminde, heyette Amerikan nükleer uzmanlarının bulunmaması, buna karşılık Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi danışmanların bulunmasıyla açıkça görülüyordu. İran Maden ve Maden Sanayileri Geliştirme ve Yenileme Örgütü'ne göre, İran, 60 milyar ton olarak tahmin edilen maden rezervleri açısından dünyada 15’inci sırada yer alıyor. Ülke, on binden fazla aktif madene ve demir cevheri, bakır, çinko ve diğer nadir elementler de dahil olmak üzere 68'den fazla maden türüne sahip.

İran Jeoloji ve Maden Araştırmaları Kurumu Başkanı Daryuş İsmaili, İran'ın doğal kaynaklar ve maden rezervleri açısından dünyada beşinci sırada yer aldığını, ancak bu potansiyelinin yalnızca yaklaşık yüzde 2'sini keşfetmiş olduğunu belirtti. Ülkenin doğal kaynakları ile maden rezervlerinin değerinin yaklaşık 27,3 trilyon dolar olarak tahmin edildiğini, bunun yaklaşık 1,4 trilyon dolarının madencilik sektörüne ait olduğunu, fiilen keşfedilen rezervlerin değerinin ise 29 milyar doları aşmadığını açıkladı.

cdfv cf
İran petrolü nükleer müzakerelerin temel taşı (Reuters)

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu tahminlerine göre İran, dünya rezervlerinin yüzde 1,9'una denk gelen 3,8 milyar metrik ton demir cevherine sahip. İran Maden Örgütü'ne göre İran, dünya bakır rezervlerinin yüzde 5'ine denk gelen 2,6 milyar metrik ton bakıra sahip. İran ayrıca, yaklaşık 15 milyon ton olarak tahmin edilen önemli çinko rezervlerine sahip olup, küresel çinko pazarında önemli bir oyuncu. Ülkenin en büyük madenindeki boksit rezervlerinin ise 10,6 milyon metrik ton olduğu tahmin ediliyor.

Altına gelince, 24 madende yaklaşık 340 milyon ton kanıtlanmış altın yatağı bulunuyor. İran, son olarak Horasan’da ülkenin en büyük madenlerinden biri olan Şadan madeninde altın yatakları keşfetti. Son yıllarda İran, 125 milyon ton potansiyel yatak ve 85 milyon ton kanıtlanmış kaynak tespit etti; bunların bazılarında lantan ve seryum gibi nadir toprak elementleri bulunabilir. İran'ın kurşun rezervlerinin de milyonlarca ton olduğu tahmin ediliyor.

Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu'na (GECF) göre, 2023 yılında doğal gaz rezervleri 33,9 milyar metreküptü. Doğal gaz ihracatının ise 16 milyar metreküp olduğu tahmin ediliyor.

Yaptırımlar hiçbir zaman kendi başlarına bir amaç olmamış, aksine İran'ı boyun eğdirmek ve kaynaklarını devrimini ihraç etmek için kullanmasını engellemek için bir araç olmuştur

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran, Hamedan şehrinde ilk lityum rezervlerinin (yaklaşık 8,5 milyon ton lityum cevheri) keşfedildiğini duyurdu. Zencan ve Kerman bölgelerinde kobalt ve nikelin varlığı doğrulandı. Bu madenler, uçak, silah, elektronik çipler, otomobil aküleri, inşaat ve tıp endüstrileri gibi teknolojik ve askeri endüstrilerde kullanılıyor. Madenler arasında ayrıca kömür, metalik madenler, Horasan'daki kum, çakıl, metalik olmayan madenler ve tuzun yanı sıra, bir kısmını yüzde 60'ın üzerinde zenginleştirmiş olduğu uranyum da bulunuyor; bu seviye, teknik olarak nükleer silah üretimi için gerekli olan yaklaşık yüzde 90'lık zenginleştirme seviyesine yakın.

Petrol zenginliği açısından İran, Suudi Arabistan ve Irak'tan sonra OPEC içindeki üçüncü büyük petrol üreticisi. OPEC'in son raporuna göre, İran'ın petrol üretimi Aralık 2025'te günlük yaklaşık 19,3 milyon varil seviyesine ulaştı. OPEC istatistiklerine göre İran, 208,6 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervine sahip.

Enerji güvenliği ve nüfuz mücadelesi arasında İran’ın zenginlikleri

ABD'nin İran'ın doğal kaynaklarına olan ilgisi iki faktörle bağlantılı. Birinci faktör; Amerikan çıkarlarının dünyadaki üç stratejik dayanak ile bağlantısıdır. Bunlar, küresel enerji güvenliğini korumak, özellikle Körfez ülkeleri ve İsrail olmak üzere Amerikan müttefiklerini korumak, Çin ile Rusya'nın İran'ın geniş petrol, doğal gaz ve maden rezervlerini kullanarak nüfuzlarını genişletmelerini önlemek. Bunlar, İran'a karşı devam eden yaptırım sisteminin yanı sıra, jeopolitik amaçlarla kullanılan askeri ve siyasi baskı araçları aracılığıyla kendini göstermektedir. Bu kaynaklar önemli olmasaydı, İran, Amerikan ve Avrupa yaptırımlarına ve BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla uygulanan yaptırımlara maruz kalmazdı. Devam eden müzakerelerde ekonominin önemine dair ilk gösterge, İranlı yetkililerin ülkelerine uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını talep etmeleridir.

c vcv
Tahran'ın merkezinde Amerikan karşıtı sloganlar yazılı bir reklam panosu, 17 Şubat 2026 (AFP)

İkinci faktör; Washington'un İran'ın zenginliklerini kontrol etme planından açıkça bahsetmemesidir. Buna karşılık, Amerikalı uzmanlar Washington'un yaptırımlar yoluyla baskı uyguladığını, İran'ın kapasitesine daha iyi yatırım yapılmasını engellediğini ve onu boğduğunu söylüyor. Nükleer anlaşma etrafındaki görüşmelere paralel olarak, İran, büyük güçler arasındaki daha geniş bir çatışmanın parçası haline gelen zenginlikleri nedeniyle de görüşmelerde ekonomiyi ele alacaktır. Rusya, İran'ı Batı'ya karşı taktiksel bir ortak olarak görüyor, ancak tamamen açık bir ekonomik ortak olarak görmüyor.

İran enerji denkleminde Çin merkezde

Çin şu anda İran'da bulunan ve ihraç edebileceği enerji kaynaklarından en büyük faydalanıcı konumunda. Çin dosyası, Amerikan yönetimi içinde İran meselesini ele alma konusunda ciddi bir baskı uyguluyor. Trump geçen hafta, “Nisan ayında Çin'e gideceğim ve İran ile bir anlaşmaya varmak istiyoruz. İran ile anlaşma başarısız olursa, başka bir seçeneği değerlendireceğiz” dedi. Bir yıl önce, 5 Şubat 2025'te TruthSocial'da yaptığı bir paylaşımda ise Trump, “İran'ın büyük ve başarılı bir ülke olmasını istiyorum, ancak nükleer silaha sahip olamaz” imasında bulunmuştu. Bu paylaşım, göreve geldiğinden beri uyguladığı İran'a yönelik “azami baskı” politikasını yeniden yürürlüğe koyan bir kararname imzalamasının ardından gelmişti. “Zorlayıcı diplomasi” olarak bilinen bu politikayı, askeri harekâta başvurmadan önce son çare olarak İran'ı müzakere masasına zorlamak için modern ve ağır silahlarla dolu çeşitli savaş gemilerini İran'ın yakınlarına konuşlandırarak sürdürüyor. Trump, “nükleer barış anlaşması sayesinde İran'ın barışçıl bir şekilde büyüyüp gelişebileceğine” inanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi

ABD'nin İran'ın kaynaklarını ele geçirmesi, ülkeye ilişkin siyasi hedefleriyle karşılaştırılabilir. Zira İran, doğalgaz, petrol ve demir üretimini büyük miktarlarda Çin'e ihraç ediyor. Ancak Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi'ye göre, “ABD, Çin almadan önce İran'ın doğalgazını, petrolünü ve stratejik madenlerini istiyor.” El-Mecelle'ye verdiği röportajda Musevi, “ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda” dedi.

“Bu konuda yaşananlar uluslararası diplomasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum. İran, sadece ABD için değil, tüm dünya için stratejik kaynaklara sahip bir ülkedir. İran da bu stratejik ekonomik varlığının önemini anlıyor ve bu nedenle onu kolayca teslim etmeyecektir, kaldı ki halkı da böyle bir şeyi kabul etmeyecektir. Ancak, Washington ve Tahran arasında yapılacak herhangi bir siyasi-güvenlik anlaşması kapsamında yaptırımlar kaldırılacaktır. İki taraf arasındaki değişim sürecinin nasıl gelişeceği şu anda belirsiz” diye de açıkladı.

cdfgt
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve beraberindeki heyet görüşmeler öncesinde Maskat'a vardı, 6 Şubat 2026 (AFP)

Musevi, “Trump, Çin dünyayı kontrol etmeden önce onu domine etmek istediğini dile getirdi. Eğer stratejik madenleri kontrol etmezse, Çin kontrol edecektir. Bu nedenle, dünyanın enerji kaynakları ABD için son derece önemli ve ABD, bunu yapmasına izin verecek siyasi koşulları oluşturmaya çalışıyor. Washington buna önem veriyor çünkü başta Çin olmak üzere rakiplerini kontrol etmek istiyor. Siyasi anlaşmadan sonra İran alanını, Çin-İran ilişkileri göz önüne alındığında, bu hedefe ulaşmanın kesin bir yolu olarak görüyor” dedi.

Tahran, Washington'un kâr mantığına bahis oynuyor

Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Profesör Khodr Zaarour, Mecelle'ye verdiği demeçte, İran'ın “Cumhuriyetçi Parti'nin tüm önde gelen, özellikle de şu anda iktidarda olan yüzlerinin, dünyanın her yerinde yatırım ve kâr peşinde olduğunu anladığını” söyledi.

Şunu da ekledi: “Bu açıdan bakıldığında, İranlılar Amerikan Başkanı’nın duymak istediği müzakere mantığından bahsettiler. İran, bu yolla kendisine karşı bir savaş olasılığını azaltmanın veya en kötü ihtimalle herhangi bir saldırının zararlarını hafifletmenin yollarından birini sunduğuna inanıyor.” İran, ekonomi ve yatırım müzakereleri önererek, Amerikalıları ekonomi ve yatırım konusunda karşılıklı uzlaşı yoluyla kâr elde edebileceklerine ve savaşın bunu başarmanın yolu olmadığına ikna etmeye çalışıyor. Trump, ekonomik görüşmelerin müzakerelerin vitrinine yerleşmesini kabul edebilir, ancak yalnızca İran’ın nükleer programını durdurması ve bölgedeki vekil güçleri ile müttefiklerinden uzaklaşması karşılığında. İran için en önemli olansa, Trump'ın kendisiyle ticaret yapma ve yatırım arzusunu kullanarak bir saldırıyı önleyip rejimini korumaktır. Zaarour'a göre, bu durumda bir anlaşmaya varılırsa, İran füzelerini kullanmayacaktır.

Büyük güç rekabetinde İran artık sadece siyasi bir mesele değil; stratejik bir petrol, doğal gaz, madenler ve doğal zenginlikler deposudur

Zaarour, “İran, Trump'ın görev süresinin geri kalanını atlatıp sistemini yeniden inşa etmeye geri dönmek istiyor. Burada Trump için de bir yarış söz konusu; Trump, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerden önce İran ile bir anlaşma yapmak istiyor” diye açıkladı. Yine Zaarour, “İran'ın Avrupa yerine ABD ile ticarete odaklanmasının Trump'ın hoşuna gidebileceğine, bu durumda kendi çıkarlarını İsrail'in çıkarlarının önüne koyacağına” inanıyor.

Yaptırımların kaldırılması, Amerikan şirketlerinin geri dönüşü için bir kapıdır

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü Dr. Basem Bavvab, Mecelle'ye verdiği röportajda İran ekonomisinin son yıllarda biriken uluslararası yaptırımlar nedeniyle önemli ölçüde gerilediğini ve acil bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Bu bağlamda, ABD'nin ağır ekipman, otomotiv ve uçak imalatı sektörleri ile yapay zeka gibi büyük sektörlerde veya nadir toprak madenciliği ve enerji alanlarında yatırım arenasına güçlü bir şekilde girebileceğine inanıyor. İran'da üretim maliyetlerinin, ham petrol ve madenlerin bolluğu, düşük işçilik maliyetleri ve kalabalık bir nüfustan kaynaklanan büyük tüketici pazarı göz önüne alındığında, diğer ülkelere kıyasla düşük olduğunun altını çizdi. Daha önce Avrupalı şirketlerin İran pazarına hakim olduğunu belirtti.

sd
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile tokalaşıyor, İsviçre'nin Cenevre şehri, 16 Şubat 2026 (Reuters)

Bavvab, eğer ABD yaptırım kararından vazgeçerse bu durumun Amerikan şirketlerinin de bu pazardan faydalanmasının önünü açabileceğini, uluslararası çatışmaların temel itici gücünün siyaset ve ekonomi olduğunu, bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu belirtti. Özünde ise doğal kaynakları ve zenginlikleri kontrol etme çabası ve böylece hızla artan nüfusa sahip bir dünyada ekonomik güvenliği güvence altına almak yatmaktadır.

Bavvab, ABD ve İran arasındaki ekonomik ve yatırım görüşmelerinin henüz başlangıç ​​aşamasında olduğunu, ancak daha uzun bir sürece giriş ​​noktası oluşturduğunu ifade etti. Ona göre, Washington stratejik ekonomik çıkarlarına dayanarak hareket ediyor; bunların başında da Çin'i kontrol altına alma ve hızlı ekonomik genişlemesini dizginleme çabası geliyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD, özellikle Çin'in petrolünün yaklaşık yüzde 80'ini İran'dan ithal etmesi nedeniyle, İran'ı Çin ve Rusya'dan ayırmaya çalışıyor. Ancak temel soru, bu çözümün askeri bir saldırıdan sonra mı yoksa saldırıdan kaçınarak mı sağlanacağıdır. Savaşlardan sonraki çözümlerin maliyetinin, savaşsız çözümlerin maliyetinden her zaman çok daha yüksek olduğunu da dikkat çekti.


Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
TT

Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)

Fransa'da Ramazan'ın başlangıç ​​tarihiyle ilgili iki çelişkili açıklama, Müslümanlar arasında kafa karışıklığına neden oldu. Fransız Müslümanlar Konseyi (CFCM), hilalin 18 Şubat akşamına kadar görünmeyeceğini gösteren bilimsel verilere dayanarak, 1447 Hicri yılı için Ramazan'ın ilk gününün 19 Şubat 2026 Perşembe (yarın) olacağını duyurdu. Öte yandan, Paris Ulu Camii, Ramazan'ın ilk günü olarak 18 Şubat Çarşamba (bugün) olarak ilan etti.

CFCM açıklamasında, bazı İslam ülkelerinin kararlarının Fransız Müslümanları için bağlayıcı olmadığını vurgulayarak, ayın başlangıcının ülkede kullanılan astronomik hesaplamalara göre belirlendiğini belirtti. Ayrıca, 20 Mart 2026 Cuma gününü Ramazan Bayramı olarak ilan etti.

Fransa Müslüman İslam Konseyi (CFCM), Fransa'daki Müslümanları temsil eden resmi kuruluştur ve yaklaşık 2 bin 500 cami ve ibadethaneyi temsil etmektedir. Başkanı açık seçimlerle atanır ve konsey, uzmanlaşmış dini ve akademik komitelerin uzmanlığından yararlanır.

Bunun aksine, Paris Ulu Camii'nin dini komitesi, astronomik hesaplamalar ve yasal veriler arasındaki ortak çalışmanın sonuçlarını esas alarak, 18 Şubat Çarşamba gününün Ramazan'ın ilk günü olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Paris Camii'nin durumu, resmi konseyden farklıdır; zira başkanı seçilmez, doğrudan Cezayir'den atanır ve Fransa'daki yalnızca bir camiyi temsil eder, kararını vermeden önce genellikle diğer ülkelerden gelecek açıklamaları bekler.

Buna göre, gözlemciler Fransa'daki Müslümanlar için resmi referans noktasının Fransa İslam Dini Konseyi olduğunu ve bu nedenle de Konseyin kararlarına uyulmasının ülke içinde benimsenen yasal ve dini çerçeve olmaya devam ettiğini vurguluyor.


Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
TT

Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, dün Japonya'nın enerji ve temel madenler projelerine yaptığı ilk yatırımları duyurdu. Bu açıklama, Başbakan Sanae Takaichi'nin ABD ziyaretinden önce iki ülke arasında ticaret anlaşmasının ilerletilmesi kapsamında yapıldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, "Japonya, Amerika Birleşik Devletleri'ne yatırım yapma taahhüdü olan 550 milyar dolarlık yatırımların ilk aşamasına resmi ve mali olarak adım atıyor" dedi. Bu yatırımların üç projeyi kapsadığını açıkladı: biri Teksas'ta petrol ve doğalgaz, diğeri Ohio'da elektrik üretimi ve üçüncüsü Georgia'da nadir toprak mineralleriyle ilgili.

12 Şubat'ta Japon basını, toplamda yaklaşık 40 milyar dolarlık bir yatırım için üç proje hakkında ileri düzeyde görüşmeler yapıldığını bildirmişti.

Trump, projelerin gümrük vergileri olmadan hayata geçmeyeceğini savundu. "Bu, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya için çok heyecan verici ve tarihi bir dönem" ifadesini kullandı.

İki ülke, temmuz ayı sonunda, ABD'nin ithal Japon mallarına %15 gümrük vergisi uygulayacağı ve karşılığında Japon şirketlerinin toplam 550 milyar dolarlık yatırım yapacağı bir ticaret anlaşması imzaladıklarını duyurmuştu.

Protokol, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yatırımlarının nereye yönlendirileceğine ilişkin kararın Washington'a ait olduğunu öngörüyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre ortak bir Japon-Amerikan komitesi önerilen projeleri inceleyecek, ancak nihai karar Trump'a ait olacak.

Projeler seçildikten sonra, Tokyo'dan 45 gün içinde gerekli fonu sağlaması istenecek. Protokole göre, Japonya yatırımının değerini geri kazanana kadar, Japonlar ve Amerikalılar her projenin karını eşit olarak paylaşacaklar.