Sih diasporası siyaseti: Hindistan ve Kanada arasında bir beka mücadelesi

Halistan Hareketi, iki ülke arasındaki ilişkileri tehdit ediyor

Eduardo Ramon/Al Majalla
Eduardo Ramon/Al Majalla
TT

Sih diasporası siyaseti: Hindistan ve Kanada arasında bir beka mücadelesi

Eduardo Ramon/Al Majalla
Eduardo Ramon/Al Majalla

Şakir Hüseyin

Hindistan ve Kanada, hızlı ve yoğun gelişmelerin yaşandığı bir günde karşılıklı olarak üst düzey diplomatlarını sınır dışı ederek Kanada Başbakanı Justin Trudeau'nun Eylül 2023'teki G20 zirvesi için Yeni Delhi'ye yaptığı ziyaretten bu yana tırmanan diplomatik krizi daha da kötüleştirdi.

İki ülke arasındaki bu gerginliğin geçmişi, ayrılıkçı Halistan Hareketi’nin önde gelen destekçilerinden Hardeep Singh Nijjar'ın geçtiğimiz yıl haziran ayında Kanada'nın British Columbia eyaletinin Surrey kentinde maskeli saldırganlar tarafından öldürülmesine kadar uzanıyor. Hindistan, Nijjar'ı ‘terörist’ olarak ilan etmiş ve Nijjar'ın davasını Kanadalı ve Hint yetkililer arasındaki üst düzey toplantılarda görüşmelerin başlıca gündem maddelerinden biri haline getirmişti.

Ancak anlaşmazlığı arkasında Hint diasporası, özellikle de Kanada toplumu ve siyasetinde önemli bir rol oynayan Sih diasporası gibi geniş çaplı bir bağlam yatıyor. Hindistan hükümetinin endişeleri muhtemelen Kanada'daki Sih diasporasının siyasi faaliyetleri ve etkisinin ötesine kadar uzanıyor. Ancak Hint yetkililer, yerel ve diplomatik hassasiyetler nedeniyle bu konuları doğrudan tartışmaktan kaçınıyor olabilir. Hindistan, Kanada'yı yıllardır defalarca kez Halistan Hareketi’nin yanında ‘teröristlere ve suçlulara’ güvenli bir liman olmakla suçladı.

Hindistan'ın Pencap bölgesinde bir Sih devleti kurmayı amaçlayan Halistan Hareketi, 1980'li yıllarda zirveye ulaştı, ancak Hint güvenlik güçleri tarafından düzenlenen ve büyük insani kayıplara neden olan operasyonlar sonucu bastırıldı. Bugün Halistan fikri Hindistan içinde aktif bir desteğe sahip değil. Olaylar, Sihlerde derin yaralar açarken olayların anıları hala acı veriyor.

Hindistan Hükümeti, Halistan Hareketi’nin şimdi ya da gelecekte herhangi bir şekilde yeniden ortaya çıkmasını sağlayabilecek her türlü girişime karşı temkinli olmaya devam ediyor. Böyle bir olasılık Hindistan’ın başlıca endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Bu durum, sık sık yapılan resmi açıklamalar ve Yeni Delhi ile Ottawa arasında devam eden anlaşmazlıkların yanı sıra Hindistan'daki kamuoyu söyleminde de açıkça görülüyor.

Kanada, yaklaşık 800 bin Sih'in yaşadığı Pencap dışındaki en büyük Sih topluluğuna ev sahipli yapıyor. Sihler, kendilerini Hindistan'daki baskın din olan Hinduizm'den ayıran tek tanrılı bir dine mensuplar. Öte yandan Hindistan kökenli Kanada vatandaşlarının sayısı geçtiğimiz yıl itibariyle 1,5 milyonu aşarken aralarında Sihlerin de bulunduğu 178 bin yerleşik olmayan Hindistan vatandaşı Kanada'da ikamet ediyor.

Kanada'daki Sih siyaseti, Hindistan'ın yargı yetkisi ve kontrolü dışında gerçekleştiğinden Hindistan için endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Burada “Hindistan, Justin Trudeau iktidarda olsun ya da olmasın Sih göç politikalarını etkileyebilir mi?” sorusu ortaya çıkıyor.

Hindistan ve Kanada arasındaki diplomatik anlaşmazlık, uluslararası hukuk bölümünde okuyan öğrencilerin için uzun yıllar boyunca önemli bir çalışma konusu olacağa benziyor.

Tartışma Trudeau ile mi sınırlı?

İster Hindu milliyetçisi Hindistan Halk Partisi (Bharatiya Janata Partisi/BJP) iktidarda olsun, ister muhalefetteki seküler eğilimli Hindistan Kongre Partisi (INC) yeniden iktidara gelsin, isterse de inançsız Marksistler Delhi'de kontrolü ele geçirsin, bu mesele var olmaya devam edecek.

Hindistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda Kanada Başbakanı Justin Trudeau sorunlu ilişkilerin arkasındaki başlıca suçlu olarak gösteriliyor. Hindistan, Liberal Parti lideri olarak 2015 yılından bu yana üç seçim kazanan Trudeau'dan genel olarak rahatsızlık duyuyor.

Sih protestocular bir protesto gösterisi sırasında Kanada ulusal bayrağını ve Kanada Başbakanı Justin Trudeau'yu tasvir eden pankartları ateşe verdiler, 23 Eylül 2023 (AFP)

Hindistan ve Kanada arasındaki diplomatik anlaşmazlık, uluslararası hukuk bölümünde okuyan öğrencilerin için uzun yıllar boyunca önemli bir çalışma konusu olacağa benziyor. Altı Hint ve altı Kanadalı diplomatın karşılıklı olarak sınır dışı edilmelerinden önce Hindistan tarafından yapılan açıklamalar krizin tırmanacağının açık sinyallerini veriyordu.

Hindistan Dışişleri Bakanlığı tarafından o gün Kanada'ya ilişkin yapılan üç yazılı açıklamadan ilkinde Hindistan'ın Kanada'dan, Hindistan Yüksek Komiseri (İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerindeki büyükelçiye eşdeğer) ve diğer diplomatların Kanada'da devam eden bir soruşturma davasıyla ilgili olabileceğini belirten diplomatik bir mesaj aldığı duyuruldu.

Birkaç saat sonra Kanada Büyükelçiliği maslahatgüzarı bakanlığa çağrıldı. Bunu, aralarında Yüksek Komiser Vekili Stuart Ross Wheeler'ın da olduğu Kanadalı diplomatların sınır dışı edildiğini duyuran bir başka açıklama izledi.

Mevcut dinamikler, Trudeau yönetimindeki Hindistan-Kanada ilişkilerinde önemli zorluklar olduğunu gösteriyor.

Wheeler bakanlıktaki toplantıdan çıktıktan sonra gazetecilere yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Kanada, Hindistan hükümetinin ajanları ile Kanada topraklarında bir Kanada vatandaşının öldürülmesi arasında bağlantı olduğuna dair inandırıcı ve tartışılmaz kanıtlar sundu. Şimdi Hindistan'ın yapacağını söylediği şeyi yapma ve bu iddiaları soruşturma zamanı. Bu olayın aydınlatılması her iki ülkenin ve her iki ülke halkının menfaatine olacaktır. Kanada, Hindistan ile iş birliği yapmaya hazır.”

Kanada'ya kadar ulaştı. Trudeau, yaptığı bir açıklamada “Yabancı bir hükümetin Kanada topraklarında Kanada vatandaşlarını tehdit etmesine ya da öldürmesine asla müsamaha göstermeyeceğiz” dedi. Kanada Başbakanı, Hint diplomatları ‘gizli-kapaklı ve zorlayıcı uygulamalarla’ bilgi toplamak ve bunları Kanadalıları hedef almak üzere organize suç gruplarına aktarmakla suçladı.

Hindistan aynı gün Trudeau'yu Hindistan’a karşı ‘düşmanlık yapmakla’ suçlayan bir açıklama yayınladı. Açıklamada Kanada Başbakanı’nın 2018 yılında Agra, Ahmedabad, Mumbai, Amritsar ve Mumbai'yi ziyaret ettiği ve Delhi'deki etkinliklere katıldığı yedi günlük resmi ziyaretine atıfta bulunuldu.

Siyasi gözlemciler, Hindistan hükümetinin açıkça istekli görünmediği ziyaretle ilgili gerginliğe dikkat çekmişlerdi. Hindistan basını da o dönemde Hindistan hükümetinin ‘ziyaretin düzeyini düşürdüğünü’ bildirmişti. Hindistan Başbakanı Narendra Modi de Trudeau'ya Gujarat gezisinde eşlik etmezken diğer yabancı ülke liderlerinin ziyaretleri sırasında alışılageldiği üzere bir karşılama tweeti atmadı.

Ancak Trudeau, mevcut duruma meydan okumaya karar verdi ve turu kendi ülkesindeki siyasi profilini yükseltmek için kullanıyor gibi bir tablo çizdi. Sihizm'in en kutsal dini mekânı olan Altın Tapınak'ı ziyaret ederken büyük bir saygı gösteren Trudeau, Sihlerin en kutsal dini mekanını ziyaret eden Trudeau, o zamanki eşi Sophie, c ve oğlu Xavier James ile Mumbai'de film yıldızı Shah Rukh Khan ve ailesiyle birlikte poz verirken Bollywood yıldızlarından daha göz alıcı görünüyordu.

Hindistan Dışişleri Bakanlığı tarafından geçtiğimiz hafta pazartesi günü yapılan açıklamada, ‘2018 yılında Hindistan'a yaptığı ve belirli bir seçmen kitlesinin gözüne girme çabası olarak görülen ziyaretin geri teptiği ve kendisini utandırdığı’ sözleriyle Hindistan'ın Trudeau'ya yönelik rahatsızlığı bir kez daha ifade edildi.

Hindistan, bu ziyaret sırasında Trudeau'yu görmezden gelirken Hint basını onun abartılı kıyafetleriyle alay etti. Trudeau, Hindistan'ın umduğunun aksine, 2019 yılında ve iki yıl erken yapılan 2021 seçimlerinde yeniden galip çıktı.

Mevcut dinamikler, Trudeau iktidarı sırasında Hindistan-Kanada ilişkilerinde önemli zorluklar olduğunu gösterirken Kanada’da farklı bir partinin iktidara gelmesi halinde ilişkilerin iyileşmesinin umulmasa da Kanada'da hangi parti iktidarda olursa olsun sorunların var olmaya devam edeceği ön görülüyor.

Hindistan, bu yılın nisan ayında Toronto'da Sih topluluğunun düzenlediği ve Halistan Hareketi yanlısı sloganların atıldığı bir etkinlik nedeniyle sert bir diplomatik protestoda bulunmuştu. Etkinliğe Trudeau'nun yanı sıra muhalefet Lideri ve Muhafazakar Parti Başkanı Pierre Poilievre, Yeni Demokrat Parti (NDP) lideri Jagmeet Singh, Toronto Belediye Başkanı Olivia Chow ve çok sayıda milletvekili katıldı.

NDP lideri Singh

Kanada’da NDP lideri Jagmeet Singh, Sih meselelerine ilişkin açık sözlü tutumları, özellikle de Hindistan'daki 1984 yılında yaşanan olayları ‘soykırım’ olarak tanınması yönündeki çağrıları nedeniyle Hindistan hükümeti için tartışmalı bir isim. Jagmeet Singh, geçtiğimiz nisan ayında Khalsa Günü münasebetiyle düzenlenen bir etkinlikte Sihleri Hindistan'daki 1984 olaylarını ‘soykırım’ olarak tanımaya çağırdı.

scsdvd
Yeni Delhi'deki Kanada Yüksek Komisyonu, 16 Ekim 2024 (AFP)

Dönemin Hindistan Başbakanı Indira Gandhi, 1984 yılının haziran ayında bir grup silahlı Sih ayrılıkçıyı Sihler için en kutsal dini mekan olan Altın Tapınak'tan çıkarmayı amaçlayan bir askeri operasyon olan 'Mavi Yıldız Operasyonu' için talimat verdi. Operasyon, aynı yılın ekim ayında kendisine suikast düzenleyen İndira Gandhi'nin Sih korumaları da dahil olmak üzere pek çok Sih'i kızdırdı. Suikast, Sihlere karşı aşırı bir şiddet ve kaos dalgasının fitilini ateşledi.

O yıl yaşanan olaylar Sihlerin zihninde hâlâ tazeliğini koruyor.

Mavi Yıldız Operasyonu sırasında iktidarda olan INC, son yıllarda Sih toplumunun desteğini yeniden kazanmayı başardı. INC tarafından geçtiğimiz ay yapılan açıklamada BJP ve Rashtriya Swayamsevak Sangh'ın (RSS) Indira Gandhi hükümetine Altın Tapınak'a askeri operasyon düzenlemesi için ‘baskı yaptığı’ öne sürüldü.

INC, Sihlerin BJP'nin Pencap'ın çıkarlarına zarar verdiğini düşündükleri, Hindistan'daki Hindu milliyetçiliğinin en yaygın şekli olan ‘Hindutva’ ideolojisine uygun politikalarına ilişkin artan endişelerinden faydalanıyor. BJP hükümetini 2021 yılında tartışmalı tarım yasalarını kabul edildikten bir yıl sonra yürürlükten kaldırmaya zorlamayı başaran Pencap liderliğindeki ‘çiftçi hareketi’ de INC’nin son zamanlarda çıkarı için kullandığı en önemli konulardan biri.

1984 yılında yaşanan olaylar Sihlerin zihninde hâlâ tazeliğini koruyor.

Kanada'daki ve başka ülkelerdeki Sih diasporası çiftçilerin hükümete karşı başlattığı protesto hareketini destekliyor. Sihler – tıpkı diğer dini azınlıklar ve Müslümanlar gibi - Hindistan'ın Hindutva politikalarını, kimliklerine yönelik bir tehdit olarak görüyor. BJP'nin ideolojik babası olarak RSS, Hindistan siyasetini büyük ölçüde etkiliyor. RSS’nin amacının Hindistan'ı bir ‘Hindu devletine’ (Hindu Rashtra) dönüştürmek olduğu biliniyor.

NDP lideri Jagmeet Singh, Hindistan hükümetini ve politikalarını şiddetle eleştiren bir bildiri yayınladı. Singh’in lideri olduğu NDP ise Kanada hükümetinden Hindistan'a karşı diplomatik yaptırımlar uygulamasını istedi ve RSS’nin Kanada'da yasaklanması çağrısında bulundu.

Bu siyasi ortamın Hindistan ve Kanada'nın aralarındaki anlaşmazlıkları gidermelerini kolaylaştırması pek mümkün görünmüyor. Kanada'da Başbakan Justin Trudeau, Dışişleri Bakanı Melanie Joly ve Kamu Güvenliği Bakanı Dominic LeBlanc'ın Hintli diplomatları sınır dışı etme kararlarını desteklemek için kullandıkları belgeleri polis ve güvenlik kurumları sağladı. Kanada Kraliyet Atlı Polisi (RCMP) tarafından ‘Kanada'da Hindistan hükümeti ajanlarıyla bağlantılı şiddet içeren suçların işlendiği’ belirtilen yazılı bir açıklama yayınlandı. Bu açıklamada, Kanada siyasi liderliği tarafından yapılan suçlamaları güçlendirdi.

Kanada tarafından Hint diplomatlara sınır dışı edildikleri bildirmeden önce Kanada Dışişleri Bakanı Melanie Joly, yaptığı bir açıklamada, “Hindistan'dan soruşturmada iş birliği yapmak üzere diplomatik ve konsolosluk dokunulmazlıklarından feragat etmesi istendi” dedi.

Hindistan ise Kanada'yı Hint diplomatlara yöneltilen suçlamaları ‘uydurmakla’ suçladı ve bunları Trudeau hükümetinin ‘oy kazanma siyasetine odaklanan siyasi gündeminin’ bir parçası olduğunu öne sürdü.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau, geçtiğimiz yıl G20 Liderler Zirvesi’nin oturum aralarında Hint mevkidaşı Narendra Modi ile bir görüşme gerçekleştirdi. Kanada Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada bu görüşmeden duyduğu memnuniyetsizliği açıkça dile getiren Trudeau Nijjar'ın öldürülmesi konusunu doğrudan Modi'ye ‘kesin bir dille’ ilettiğini belirtti.

Trudeau'nun Parlamentonun alt kanadı Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmadaki sert tutumu Hindistan ve Kanada arasındaki diplomatik gerilimi arttırdı. Trudeau bu konuşmasında Nijjar'ın öldürülmesiyle ‘Hindistan hükümeti ajanları arasında olası bir bağlantıya’ atıfta bulunarak iki ülke arasındaki gergin ilişkileri daha hassas bir aşamaya taşıdı. Bu gerilim çerçevesinde son tartışma kimseyi şaşırtmadı.

Kanada polisinin Hindistan hükümetini ‘31 yaşındaki azılı gangster Lawrence Bishnoi tarafından yönetilen suç şebekesiyle çalışmakla’ suçlaması sonrası suçlamalar yeni bir boyut kazandı. Hindistan’da bir hapishanede tutulan Bishnoi, halen suç şebekesine emirler vererek suç işlemeye devam ediyor gibi görünüyor. Bishnoi'nin adı, 2022 yılında Pencaplı şarkıcı Sidhu Musiwala'nın ve kısa bir süre Mumbai'de 66 yaşındaki eski Maharaştra Yasama Meclisi Üyesi Baba Siddique'nin öldürülmesi gibi yüksek profilli suçlarla ilişkilendirildi.

Bishnoi'nin suç şebekesinin geçtiğimiz yıl 20 Eylül'de Kanada'nın Winnipeg kentinin kuzeybatısında ölü bulunan Sukhdul Singh Gill cinayetinde de parmağı olduğundan şüpheleniliyor.

Kanada, Hindistan'a son derece ciddi ve uzun vadede diplomatik gerilimi tırmandırma potansiyeline sahip suçlamalar yöneltiyor. Şu an ne Kanada ne de Hindistan, gerilimin daha fazla tırmanmasını istiyor. Bunun nedeni, iki ülke arasındaki yakın ticari faaliyetler ve halkları arasındaki temas da dahil olmak üzere güçlü bağların olması.

Kanada'nın Trudeau'nun geçtiğimiz yıl yaptığı gibi Hindistan'dan kendileriyle iş birliği yapmasını istemeye devam etmesi, Hindistan'ın ise Kanada'nın baskılarına cevap vermeden Kanada'ya karşı sert bir tutum sergilemesi bekleniyor. Hindistan ayrıca Kanada'nın suçlamalarının Araştırma ve Analiz Kanadı (RAW) olarak bilinen dış istihbarat teşkilatınin üzerinde topladığı dikkatleri dağıtmak için elinden geleni yapacaktır.

Ancak Hindistan, son tartışmalarda daha özgüvenli ve iddialı görünen Kanada ile ilişkilerinde daha temkinli davranabilir. Kanada'nın kendine olan güveninin bir kısmı Avustralya, İngiltere, Yeni Zelanda ve ABD'den oluşan istihbarat ittifakı Beş Göz’den (FVEY) aldığı destekten kaynaklanıyor olabilir.

En nihayetinde Hindistan'ın Batı teknolojisine, finansına ve pazarlarına ihtiyaç duyması ve Hint diasporası ile olan bağları göz önüne alındığında, Kanada'ya karşı katı önlemler alma ihtimali oldukça zayıf. Buna karşın Kanada'nın FVEY ortaklarından gelen açıklamalar, Hindistan'ın bu ülkelerle iyi ilişkilere sahip olmasına rağmen Kanada'ya karşı tutumunu desteklemek için onlara güvenemeyeceğini gösteriyor.

Geçtiğimiz yıl yaşanan olaylar, Hindistan'ın Kanada'nın gelecekteki adımlarını garantili bir şekilde tahmin edemeyeceğini kanıtladı. Zira her an yeni bir diplomatik kriz patlak verebilir ve bu durum uzun vadeli iş ve yatırım kararları için önemli zorluklar yaratabilir. Nihai sonuçlara varmak için henüz çok erken olsa da kesin olan bir şey var ki o da Kanada'daki Sih diasporası siyasetinin etkisinin, Hindistan-Kanada ilişkilerinin Hindistan'ın çıkarlarının aksine şekillenmesinde rol oynayacağı gerçeğidir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Lodra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.